<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ülfet arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/ulfet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/ulfet/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Oct 2023 08:32:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>ülfet arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/ulfet/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>CUMA HUTBESİ &#124; Ülfet, Tesbihat</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-ulfet-tesbihat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Nov 2022 18:38:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[tesbihat]]></category>
		<category><![CDATA[ülfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27926</guid>

					<description><![CDATA[<p>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG Konu ile ilgili Ayet ve Hadis:             وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَثِيرًا           41-42 – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-ulfet-tesbihat/">CUMA HUTBESİ | Ülfet, Tesbihat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG</strong></p>
<p><strong>Konu ile ilgili Ayet ve Hadis:</strong></p>
<p><strong>            </strong>وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَأَصِيلًا يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَثِيرًا <strong>         </strong></p>
<p>41-42 – Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, O’nu sık sık anın. Sabah akşam O’nu takdis ve tenzih edin. (Ahzap Suresi: 33/ 41,42)</p>
<p>عَنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ سَبَّحَ اللَّهَ فِي دُبُرِ كُلِّ صَلَاةٍ ثَلَاثًا وَثَلَاثِينَ وَحَمِدَ اللَّهَ ثَلَاثًا وَثَلَاثِينَ وَكَبَّرَ اللَّهَ ثَلَاثًا وَثَلَاثِينَ فَتْلِكَ تِسْعَةٌ وَتِسْعُونَ وَقَالَ تَمَامَ الْمِائَةِ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ غُفِرَتْ خَطَايَاهُ وَإِنْ كَانَتْ مِثْلَ زَبَدِ الْبَحْرِ (صحيح المسلم)</p>
<p>Her namazdan sonra otuz üç kere &#8216;Sübhânallah&#8217;, otuz üç kere &#8216;Elhamdülillah&#8217;, otuz üç kere &#8216;Allahu ekber&#8217; derseniz tamamı doksan dokuz eder; yüzün tamamında da  ( Yüzüncüyü de) ‘Lâilâhe illallâh vahdehûlâ şerîke leh, lehü’l- mülkü velehü’l- hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derseniz, günahlarınız denizin köpüğü kadar da olsa bağışlanır.” (Müslim, Mesacid, 146)</p>
<p>Aziz ve muhterem kardeşlerim; ülfet, ünsiyet ve duyarsızlığa düşmeden namazlarımızın sonundaki tesbihata devam etme hususu üzerinde duracağız.</p>
<p>Ülfet/duyarsızlaşma; insanın bir şeye karşı alışkanlık peyda etmesi, sağında, solunda, önünde ve arkasında gördüğü çok orijinal ve harika şeylere karşı lâkayt ve alâkasız kalması demektir.</p>
<p><strong>Duyarsızlık, uzun soluklu ve sinsi bir hastalıktır</strong>; seyri yavaş olduğu için çoğu zaman farkına bile varılamaz!</p>
<p><strong>Ülfet, duyarsızlaşma, günlük hayatın verdiği yoğunluk</strong>, aktüalite içine girip boğulma gibi pek çok sebeplerden dolayı, dinî hayatımız adına canlılık ve zindeliğimiz, şevk ve heyecanımız zamanla pörsüyebiliyor. Maalesef çoğu zaman bunun farkında bile olamıyoruz ve zamanla verdiğimiz tavizlerin altında kalıp ezilebiliyoruz.</p>
<p>“Taviz, tavizi doğurur” şeklinde bir ifade var. Bu ifade, ibadet hayatımız için de geçerli. İbadetlerimizden verdiğimiz tavizler, zamanla bizi ibadetsizliğe kadar götürebilir. Abdullah İbni Mübarek hazretleri şöyle demiştir: &#8220;Kim; dinimizde edebe dair meseleleri küçük görür ve terk ederse, sünnetlerden mahrum kalmakla cezalandırılır, yani bu insan zamanla sünnetleri de terk etmeye baslar. Kim sünneti hafife alırsa, farzlardan mahrum kalmakla cezalandırılır. Kim de farzlara karşı gevşek davranırsa, marifetten mahrum kalmakla cezalandırılır.&#8221;  Ömrünü ibadetle geçirmiş bir büyüğün şu sözleri de bu hakikati şöyle dile getiriyor: <strong>“Namazlardaki ihmal, tesbihata gösterilen ihmalle başlar.”</strong> Yani namazlarımızdaki ihmal zincirinin veya taviz zincirinin ilk halkası tesbihata gösterilen ihmalle oluyor. Buradan tesbihatın ibadet hayatımızda asla ihmal edilmemesi gereken bir ibadet olduğu açıkça anlaşılıyor. Ayrıca başka bir mana büyüğü, asrımızda bir mümin için asgari takva ölçüsünü verirken şu maddeleri sayıyor:</p>
<ol>
<li>Büyük günahları terk etmek</li>
<li>Beş vakit namaz kılmak</li>
<li>Namazların sonunda tesbihat yapmak.</li>
</ol>
<p>Evet, <strong>insandaki canlılığın asıl merkezi, insanın içidir, gönlüdür. Namazlardan sonra yaptığımız tesbihat, bu canlılığı koruma adına çok önemli bir iksirdir.</strong> Peygamber Efendimiz, bir hadislerinde bunun önemini şu ifadelerle dile getiriyor:</p>
<p>&#8220;Kim her namazın peşinden otuz üç defa sübhanallah, otuz üç defa elhamdülillah ve otuz üç defa da Allahu Ekber der, yüzü tamamlamak için de: “Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerikeleh, lehülmülkü ve lehülhamdü ve hüve ala külli şeyin kadîr” derse, deniz köpüğü kadar hata ve günahı olsa bile bağışlanır.&#8221;</p>
<p>Evet, bu hadisten tesbitahın ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor. Biz, haklı veya haksız mazeretlerle maalesef bazı zamanlarda tesbihatı ihmallerimize kurban verebiliyor ve “ne de olsa tesbihatı yapmak sünnet diyebiliyoruz. Yapmasam da olur” düşüncesini bir taviz olarak değerlendirmemiz lazım. Çünkü insanın fıtratı buna çok müsait. Öncelikle tesbihatı terk eden, zamanla ikindi ve yatsı gibi namazların sünnetlerini, daha sonra da diğer sünnetleri terk edebilir. Ve bu durum insanı, zamanla -Allah korusun- namazdan tamamen uzaklaştırabilir.</p>
<p>Az önce okuduğumuz hadisi şerifte ifade edilen namazlardan sonra yaptığımız tesbihatın dışında bir de hepinizin bildiği “Namaz tesbihatı” diye meşhur, diğerine göre biraz uzunca olan bir tesbihat daha vardır. <strong>Bu tesbihat mana büyüklerimiz tarafından Kur’an ve hadis edalı tesbih lafızları bir araya getirilerek oluşturulmuştur.</strong> Aslında kendimizi tesbih mevzuunda kısıtlamadan namazlardan sonra bu tesbihatı yapmamız çok daha bereketli olacaktır.</p>
<p>Tesbihattan sonra ellerimizi açıp dua etmemiz de çok önemlidir. Büyüklerimiz bunu yemeği yiyip de sonrasında gelen en güzel tatlıyı terk etmeye benzetiyorlar. Çünkü Efendimiz (SAV), namazlardan sonra yapılan duanın kabul olacağına dair müjde veriyor. Duadan söz etmişken şunu da ifade edip hutbemizi noktalayım: İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, dünya çapında yaşanan hadiseler, bizim her zamankinden daha fazla dua etmemiz gerektiğini gösteriyor. Yüce rabbimiz; duaları kabul edilen masum ve mazlumlarla beraber bizim de dualarımızı kabul buyursun.</p>
<p><strong>Hutbeyi PDF formatında görüntülemek ve indirmek için tıklayınız</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/11/CUMA-HUTBESI-Ulfet-Tesbihat.pdf">CUMA HUTBESİ Ülfet, Tesbihat</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-ulfet-tesbihat/">CUMA HUTBESİ | Ülfet, Tesbihat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gaflet ve ülfete yenik düşmemiş dua</title>
		<link>https://hizmetten.com/gaflet-ve-ulfete-yenik-dusmemis-dua/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 07:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gaflet]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[ülfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17478</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Duada ülfet ve ünsiyet perdesini yırtma adına neler tavsiye edersiniz? Cevap: Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gaflet-ve-ulfete-yenik-dusmemis-dua/">Gaflet ve ülfete yenik düşmemiş dua</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Duada ülfet ve ünsiyet perdesini yırtma adına neler tavsiye edersiniz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Dua etmek isteyen bir insanın, huzur-u ilâhîde bulunuyor olma şuuruyla ellerini kaldırması, ağzından çıkan kelimeleri şuurluca telaffuz etmesi ve lağv u lehvden uzak durması çok önemlidir. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ</span><br />
“Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” (el-Hâkim, el-Müstedrek 1/670)</p>
</blockquote>
<p>buyurmak suretiyle, gaflet hâlinde ve şuursuzca yapılan duaların Cenâb-ı Hak katında makbul olmadığı uyarısında bulunmuştur. Bu açıdan ülfet ve ünsiyetin duanın taravet ve halâvetini alıp götürmemesi ve ağızdan çıkan kelimelerin partal bir söz hâline gelmemesi için öncelikle duanın dindeki yeri ve öneminin iyi bilinmesi gerekir.</p>
<h3>Dua: İbadetin omuriliği</h3>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem),</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">اَلدُّعَاءُ مُخُّ اْلعِبَادَةِ</span><br />
“Dua, ibadetin omuriliğidir, özüdür.” (Tirmizî, daavât 2)</p>
</blockquote>
<p>buyuruyor. Nasıl ki omurilik, bünye için hayatî bir öneme sahiptir; onda bir sakatlık meydana geldiği zaman insan felç olur ve yatağa düşer; hatta bazen de ölür. Aynen öyle de dua, Allah’la insan arasındaki kulluk münasebetini ayakta tutan bir omurilik gibidir. İnsan, Allah’a hakikî kul olup olmadığını ancak dua ile ortaya koyar.</p>
<p>Dua, aynı zamanda Cenâb-ı Hak’tan sebepler üstü talepte bulunma demektir. Bu da hakikî tevhid şuuruna erme adına çok önemlidir. Zira bir insan ellerini kaldırıp Allah’a teveccüh ettiği zaman, artık onunla Allah arasında herhangi bir sebep yoktur. Sebepler Cenâb-ı Hakk’ın izzet ve azametine bir perdedir. Fakat dua eden bir insan, bütün bu perdeleri aşarak doğrudan doğruya Hazreti Aziz ü Cebbar’ın kapısının tokmağına dokunur, isteyeceğini yalnız O’ndan ister ve böylece halis tevhid ufkuna yelken açmış olur.</p>
<p>İşte sebepleri arkada bırakıp Allah’ın huzurunda bulunuyor olma şuuruyla dua eden bir mü’min, dilinden dökülen bütün sözlerin kalbinden de vize almış olmasına dikkat etmeli; ağzından çıkan her bir kelimeyi kalbin ifadesi hâline getirmelidir. Diğer bir tabirle o, gönlüyle dili arasında bir çelişkinin yaşanmasına meydan vermemelidir. Dili ne söylüyorsa, kalbi de aynı mânâyı tefekkür etmelidir. Mesela o, “Allah’ım ne olur beni rıdvanına ulaştır ve rızanla serfiraz kıl!” dediği zaman, kalbin ritmi de bu sözlere ayak uydurmalı ve kalb ona göre atmaya başlamalıdır. Şayet bu ikisi arasında bir tenakuz meydana gelir de dil başka söyler kalb de başka düşünürse, bunlardan hangisine cevap verileceği mevzuu muallakta kalır. Bu itibarla insan, Allah huzurunda dururken düalistçe hareket etmekten kaçınmalı ve dil ile kalbinin ikilem yaşamasına meydan vermemelidir. Aslında insan, sadece duada değil, diğer ibadetlerini eda ederken de hep şuurlu bir şekilde hareket etmelidir. Mesela namaz kılan bir insan, kalbin kastı olan niyetiyle amelin içine girmeli ve elden geldiğince bu ibadetini kalbî amel hâline getirmelidir. Çünkü insanın ortaya koyduğu ameller, kalbindeki iz’an ile yakînin ve Allah’a bağlılığın dışa vurması ölçüsünde O’nun nezdinde bir mânâ ifade eder.</p>
<h3>İman ve dua</h3>
<p>Esasında böyle bir şuur derinliği, her meselede olduğu gibi duada da, öncelikle Allah’a sağlam inanmaya bağlıdır. Bir insan Allah’a ne ölçüde inanıyorsa, yapmış olduğu dua da o ölçüde derin ve keyfiyetlidir. İnanmada problemi olan ve yakîn zaafı yaşayan bir insan ise kalb ve dil bütünlüğüne asla ulaşamaz. Bu açıdan diyebiliriz ki, eğer bir insan söylediklerini içten söyleyemiyor, duanın heyecanını dolu dolu gönlünde duyamıyorsa, ortada önce iman, yakîn ve mârifet problemi var demektir. Dahası bir insan, küfür seylaplarını umursamıyor; insanların dalâlet ve tuğyanı karşısında rahatsızlık duymuyor; onların iman etmesini, en az bir yuvaya kavuşma veya bir çocuk sahibi olma ölçüsünde önemsemiyor; ellerini kaldırıp, “Allah’ım! Ne olur yeryüzündeki bütün insanların kalblerini İslâmiyet’e karşı feth u neşr eyle! Bahtına düştüm Allah’ım! Gerekirse benim canımı al ama insanların kalbine imanı koy!” demiyorsa, bir açıdan o, iman problemi yaşıyor demektir. Böyle bir insanın evvelâ iman esasları hususunda ciddî bir rehabiliteye ihtiyacı vardır.</p>
<p>Vâkıa, hepimizin iman esasları konusunda ciddî rehabiliteye ihtiyacı vardır; zira biz farkına varsak da varmasak da, Hazreti Pîr’in ifadesiyle -maalesef günümüzde- fen ve felsefeden gelen dalâlet ve küfür, zihinleri ciddî ifsat etmekte (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.20 (Beşinci Mektup)); işlenen her bir günah, kalbe giren her bir şüphe ve tereddüt kalb ve ruhta yaralar açmaktadır. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.9 (İkinci Lem’a)) Nifak, cehalet ve enaniyet çağında tahkik bütün bütün yıkılıp gittiği gibi, taklit bağları da çözülmüş durumdadır. Evet, eskiden insanlar, önlerindeki bir rehberi veya kanaat önderini görüyor, onun yaptığını yapıyor ve böylece hiç olmazsa taklitle iman serasının içine giriyor, kendilerini muhafaza altına alıyorlardı. Maalesef günümüzde insanların pek çoğu böyle bir imkândan dahi mahrum bulunmaktadır.</p>
<p>Aslında bir insan, kendisini dinlese, çevresinde cereyan eden hâdiselerin çehrelerine baksa sonra da onları doğru okusa, her şeyde O’nu duyacak-hissedecek ve Cenab Şehabeddin gibi, <em>“Varsın İlâhî! Yine varsın, yine varsın! Aklımda, hayalimde, hissimde hep varsın!”</em> diyecektir. Her aynada O’nun cemâlini müşahede eden bir insan yeri geldiğinde ağaca koşup onu öpecek, çemenlere sarılacak, toprağa yüzünü gözünü sürecek, bazen O’nun Nur isminin kesif bir gölgesi olan Güneş’e teveccüh edecek ve bir yönüyle deli gibi yaşayacaktır. Böyle bir insan ise O’nun varlığı karşısında ihsan şuuruna sahip olacak, O’nu görüyor gibi davranacak ve O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket edecektir. İşte ancak böyle bir yakîn ufkuna ulaşan insan, ellerini kaldırdığında, ülfet ve ünsiyetin hakkından gelecek, sebepleri aşacak, O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakaracaktır.</p>
<h3>İç heyecan ve titreyişlerin sesi</h3>
<p>Evet, ihsan şuuru içinde duada huzur, hudu ve huşu çok önemlidir. Öyle ki insan, derin bir konsantrasyonla Allah’a yönelmeli ve dua ederken kendisinden geçmelidir. Ben, Hazreti Pîr’in talebelerinden Tahiri Mutlu Ağabey ve Ahmed Feyzi Ağabey’i gördüm. Onlar, dua ederken iç heyecanlarını dile getirir, âdeta kıvranır ve kendilerinden geçerlerdi. Aslında onlar, Üstatlarından gördükleri tavrı sergiliyorlardı.</p>
<p>Burada sizin için de bir mazeret sayılabilecek bir hususa bir kez daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Maalesef biz, doğru dürüst namaz kılan, samimî dua eden, gönülden Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunan insanları tekyede de, medresede de, camide de görmedik. Bu konuda bize öncülük yapacak, ufkumuzu açacak, kapıyı aralayarak hakikatin dırahşan çehresini gösterecek rehberlerimiz olmadı. Her birimiz birer ümmî olarak kaldığımız yerde kalakaldık. Seyyid Kutup, bu türlü mülahazalara girdiğinde, “Biz, Müslüman mıyız?” diyerek hâl-i pürmelâlimizi ifade ederdi.</p>
<p>Fakat her şeye rağmen, hakikî imanı elde etmeyi ağır bulmayın ve elde edilmez sanmayın. Siz, hele bir dertlenin ve ızdırapla O’na yönelin. İşte o zaman bakın, Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler ve size ne tür sürpriz kapılar açar.</p>
<p>Öyleyse gelin, içimizdeki katılıkların izale olması, kulluğun içimizde bir inşirah hâsıl etmesi ve imanda derinleşebilme adına gece kalkalım, dört rekâtlık bir hacet namazı kılalım; ardından da, “Allah’ım! Sen’den bu gece beni ihsan şuuruna ulaştırmanı istiyorum. Senden, ne keramet, ne ikram ne şu ne de bu, başka bir şey istemiyorum. Tek isteğim, Seninle münasebette derinleşebilmek. Sen aklıma geldiğinde başka şeylerin gözümden silinip gitmesi ve Senin mârifetinle meşbu yaşamaktan başka bir şey istemiyorum!” diyelim. Bunu derken de, ağzımızdan çıkan her bir kelimenin şuur damgası taşımasına dikkat edelim. Israrla geceleri Allah’tan bunu isteyelim. Bir gece, iki gece, üç gece.. kalkalım, delice Allah’a yalvaralım. Ben, burada sizi itham edercesine bir tavırla, “İçinizde, Allah’tan mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyak isteme adına hayatında bir hafta peşi peşine gece kalkıp hâcet namazı kılıp arkasından da böyle bir istekte bulunmuş olan var mı?” diye sormak istemem. Çünkü böyle bir soru karşısında olumlu cevap alacağım insanın çok fazla olmayacağı kanaatini taşıyorum. Bu da bizim, meseleye verdiğimiz önemi gösteriyor. Fakat unutmamak gerekir ki,<span class="arabic"> مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ</span> “Bir şeyi talep eden, talebinde ciddî olur ve gereken gayreti de gösterirse istediğini elde eder.”</p>
<p>Bazen hac için Kâbe, Arafat, Müzdelife ve Mina’da bulunan insanların hâline bakıyor ve uzaktan bu şuuru arıyorum. İçlerinde delice Allah’a dua eden, heyecanla köpüren birileri olup olmadığına bakıyorum. Eğer orada bin tane insan samimî olarak elini açsa ve bin ağızdan âli mülahazalar Cenâb-ı Hakk’a yükselse, külliyet kesbeden böyle bir duanın geriye çevrilmesi mümkün değildir. Hatta benim bu konudaki inancım şudur: Şayet orada bulunan üç milyon insan ellerini kaldırsa ve “Allah’ım bu arzı değiştir!” deseler, ayaklarının altındaki arz birden bire değişikliğe uğrar ve farklı bir âlem olur. Heyhat! Âlem-i İslâm’ın var olduğu günden bu yana günümüzde olduğu kadar derbeder ve perişan olduğuna, bu kadar dağıldığına şahit olunmamıştır. Ama demek ki insanlar, bu felâketleri, bu zillet hâlini bütün fecaatiyle duyamıyorlar. Şayet duysalardı, en azından bir dua ölçüsünde bundan kurtulma cehtleri olurdu. İnsanlar bu ızdırabı hissetmedikleri gibi etraflarındaki küfür dalgalarının darbelerinden rahatsızlık da duymuyorlar. Dolayısıyla da küllî bir duaya yönelme lüzumunu hissetmiyorlar.</p>
<p>Son bir husus olarak şunu ifade edeyim: Böyle bir ızdırap ufkuna bir anda ulaşılmazsa da, insanın kendini zorlaması, bu istikamette ciddî bir ceht ve gayret ortaya koyması gerekir. Ellerini kaldırdığında, “Verirsen verirsin, vermezsen vermezsin.” tavrıyla dua etmesi ise Allah karşısında küstahlık ve terbiyesizliğin ifadesidir. Hâlbuki insan, dua ederken âdeta bir dilenci gibi olmalı, hâli ve tavrıyla, “İstiyorum Allah’ım, bahtına düştüm, kurban olayım istiyorum! Lütfet Allah’ım! Öldür beni ama isteklerimi kabul et!” demelidir. Evet, mü’min, nazarını hep yüksek zirvelere dikmeli ve bu isteklerini içinden gelerek dillendirmelidir ki, Cenâb-ı Hak da ona lütfuyla cevapta bulunsun. Çünkü bir insanın teveccühü ne kadarsa, ona o kadar teveccüh edilir; nazarı ne ölçüde ise, ona o ölçüde nazar edilir.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gaflet-ve-ulfete-yenik-dusmemis-dua/">Gaflet ve ülfete yenik düşmemiş dua</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ülfetten Kurtulma Yolları</title>
		<link>https://hizmetten.com/ulfetten-kurtulma-yollari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Jan 2021 07:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[ülfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16112</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Ülfetten nasıl kurtulabiliriz? Cevap: Ülfet, insanın, belli şeylere karşı alışkanlık kazanması suretiyle, etrafında görüp durduğu olağanüstü varlık ve hâdiselere karşı lâkayt ve alâkasız kalması demektir. İnsan, yaratılışı itibariyle ülfete açık bir&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ulfetten-kurtulma-yollari/">Ülfetten Kurtulma Yolları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span> Ülfetten nasıl kurtulabiliriz?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Ülfet, insanın, belli şeylere karşı alışkanlık kazanması suretiyle, etrafında görüp durduğu olağanüstü varlık ve hâdiselere karşı lâkayt ve alâkasız kalması demektir. İnsan, yaratılışı itibariyle ülfete açık bir varlıktır. Zira o, bir mesele karşısında ilk başlarda heyecan duysa da gerekli bakış derinliğini yakalayamazsa zamanla bu heyecanını kaybeder ve artık en ciddi meseleler bile onun nazarında canlılığını yitirir ve ilgi çekmez olur. İslâmiyetle ilgili can alıcı bir mevzuu ilk duyduğumuzda, kalbimizdeki bütün fakülteleri tetikleyici, Rabbimizle münasebetimizi takviye edici çok canlı bir hitabe olarak hissedip ürperebiliriz. Fakat daha sonra ülfetle birlikte o mesele sadece kendine has donuk hatlarıyla akıllarda bir hikâye olarak kalabilir. Ruhumuzda meydana getirmesini beklediğimiz heyecanı artık meydana getirmez hâle gelir. İşte bu durum, bir ülfet ve ünsiyet durağanlığıdır.</p>
<p>Her devrin en büyük hastalıklarından olan ülfetten, sahabîler de etkilenebiliyordu. Abdullah İbn Mesud’un (radıyallâhu anh) anlattığına göre, âyetler gökten ter ü taze peşi peşine gelirken bile onlar –elbette kendi seviyelerine göre- ülfetten dolayı uyarılmışlardı:<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> “İman edenlerin kalblerinin Cenâb-ı Hakk’ı ve O’nun tarafından inen hakikatleri hatırlayarak yumuşayıp saygı ile dirilme vakti gelmedi mi? Sakın onlar da daha önce kitap verilen ümmetler gibi olmasınlar. Zira kitabı tanımalarının üzerinden kendilerince uzun zaman geçmesi sebebiyle, onlarda ülfet meydana gelmiş, neticede kalbleri katılaşmıştı. Hatta onların çoğu büsbütün yoldan çıkmışlardı.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Bu uyarıyla birlikte sahabîler, kemale giden yolu kendilerine göstermek ve kalblerine heyecan vermek için adeta tehdit ediliyorlardı. Eğer bu durum onlar için söz konusu olduysa onlardan sonra gelecek her topluluk için de söz konusu olabilir.</p>
<p>Biz de orijinalitesi üzerinde ter ü taze Müslümanlığın yeniden doğuşunu gördüğümüz zaman meseleyi sahabî neşvesi içinde kabulleniyor, gecelerimizi oldukça canlı geçiriyor, yer yer bu türlü mevzular karşısında içimizde heyecan duyuyor ve gönlümüzle Allah’a (celle celâluhu) yöneliyorduk. Fakat zamanla bunlar bizim de alışageldiğimiz meseleler hâline geldi ve sonra Allah’tan gelen, kitapta anlatılan her mesele o ölü gönüllerde mâkes bulmamaya başladı. Gönüllerimiz artık eskisi gibi ürpermiyor, günlük meseleler içinde boğulup kalıyorduk.</p>
<p>İnsanlar, “Kitabımız, on dört asır evvel Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâzil oldu, ifadesi Arapçadır, içinde de bizden bazı şeyler isteniyor ama biz bunları bilmiyoruz.” diyorlarsa, burada bir ülfet var demektir. Bu durum hem o insanlar hem de o kitap için büyük bir tali’sizliktir ve bu insanlardan meydana gelen bir toplum da baş aşağı gitmeye başlamış demektir. Bu ülfet çemberinin kırılması bazı faktörlere bağlıdır. Bizim için gerekli olan da işte bunlar üzerinde durmaktır.</p>
<p>Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki bugün insanımız, bulduğu şeyin kadrini-kıymetini bilmemek suretiyle ülfet içindedir. Her şeyden evvel Kur’an’a sahip çıkan bir cemaat neye sahip olduğunu iyi bilmeli ve onu elinden kaçırmamaya âzami dikkat etmelidir. Bu meseleye, Hazreti Musa (aleyhisselâm) hakkında anlatılan bir hâdiseyle ışık tutmak istiyorum. O büyük Peygamber, “Ya Rabbi, görüyorum ki pek çok kimse ciddi bir coşkunluk ve heyecan içinde Sana doğru koşup gelirken daha sonra vazgeçiyor ve yarıyolda kalıyorlar.” diyor. Cenâb-ı Hak, kemal-i hikmet ve azametle: “Ey Musa! Onlar bana ulaşanlar değil, henüz hiçbir şey bilmeden yola koyulanlardır. Bana vâsıl olan insanlar asla gerisin geriye dönmezler.” diye ferman ediyor.</p>
<p>Ülfetin temelinde evvelâ, vâsıl olmadan elde edilen küçük şeyleri, hatta vesilelere ait şeyleri gaye mevkiine koyarak her şeyi elde etme gurur ve kibrine kapılma gibi marazi bir ruh hâleti söz konusudur. Evet, insan herşeyden önce kendisinden ne istendiğini iyi tetkik etmelidir. Ondan, Rabbine, bin bir ismiyle kalbi ürpere ürpere tazarru ve niyaz etmesi isteniyor. Bu, gecenin karanlıkları içinde Rabbe teveccühün adıdır; riyazî bir kısım şeyleri sayıp dökme değildir. Mü’min, vicdanında her zaman O’nu (celle celâluhu) duymaya çalışmalı, O’na söylediği ve O’ndan gelebileceğini tasavvur ettiği her şeyin kendi vicdanında ve kalbinde mâkes bulup içinde bir aydınlık meydana getirmesini gaye hâline getirmelidir.</p>
<p>Ülfet, bir hastalık ve bakış zaafına bağlı marazî bir ruh hâletidir. Bu itibarla insanın, her şeyden önce hem şahsî gurur ve kibrini hem de cemaat enaniyetini bırakması lâzımdır. Bunları elden bırakmayan, “Benim” diyen bir insanın öbür âlemden gelen “Benim” sesini duyması mümkün değildir. Tasavvufî ifadesiyle önce “benlik”ten vazgeçme sırları kazanılıp, sonra da Rabbin karşısında izafi ve âciz bir varlık ortaya konulmalıdır. Ülfetten kurtulmak için bu birinci şarttır.</p>
<p>Ayrıca, ülfeti yırtmak bir ameliyat-ı fikriye ister. Okuyan, düşünen ve karşısına çıkan hayat kitabının her safhasını yeni yeni terkipler şeklinde gören, o terkiplerle irfan hayatına yeni yeni derinlikler kazandıran bir insan, her tarafı çok orijinal şeylerle donatılmış bir yolda yürüyor olacağından daima canlı yaşayacaktır. Dahası, İslâm’a ait her şeyi ter ü taze olarak vicdanında duyacak ve O’nun aşkıyla yaşayacaktır. Düşünmeyen, araştırmayan, tefekkür etmeyen bir insan ise ülfetten kurtulamayacaktır. Pek çoğumuz itibariyle, okuduğumuz kitaplarla bu hususta ders almışızdır. Ama asıl mesele bu dersi tatbik sahasına koyabilmektir.</p>
<p>Büyüklere ait menkıbeleri okumak da ülfetten kurtulmak için yapılabilecek şeylerdendir. Meselâ, bu konuda ashab-ı kirama dair yazılmış kitaplar okunabilir. Zira salih insanlar zikredildiği zaman ölmüş kalbler ihya olur. O büyük örnekler karşısında vicdanlar ürperir ve titrer. Onları tanıyan biri, büyüklükleri karşısında “Onlar nerde biz nerdeyiz?” diye soracak ve kendisini çok ciddi bir muhasebeye zorlayacaktır. Önden çekici, arkadan itici faktörler olmadıktan sonra ülfet denen büyük belânın badiresinden kurtulmak çok zordur.</p>
<p>Sahabîlerden Hazreti Hanzala İbn Rebî (radıyallâhu anh), Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında duyduğu neşveyi başka zamanlarda duyamadığından ötürü kendisine <span class="arabic">نَافَقَ حَنْظَلَةُ</span> “Hanzala münafık oldu!” diyor, nifaktan endişe ettiğini söylüyordu. Bir gün yine bu duygular içindeyken Hazreti Ebû Bekir’le karşılaştı. Onun böyle kederli hâlini gören Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ne olduğunu sordu. Aldığı cevap <span class="arabic">نَافَقَ حَنْظَلَةُ</span> “Hanzala münafık oldu” oldu. Hanzala daha sonra bu duygusunun sebebini de şöyle açıkladı: “Resûl-i Ekrem’in huzurunda olduğumuzda Cennet ve Cehennem’den bahsediliyor, sanki onları görmüş gibi oluyoruz. Oradan ayrılıp evlâd ü iyal, çoluk-çocuk, bağ ve bahçemize gidince gözümüzün önünden her şey siliniyor. Çarşıya çıktığımız zaman Allah ve Resûlullah unutuluyor. Bu ise münafıklık ve ikiyüzlülükten başka bir şey değil.”</p>
<p>Hazreti Ebû Bekir, Hanzala’yı dinledikten sonra aynı duyguları kendisi de hissettiğinden “Vallahi, ben de aynı duyguları yaşıyorum” der. Bunun üzerine beraberce gidip hallerini Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) açarlar. Allah Resûlü, “Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun ki, siz, benim yanımdaki hâli dışarıda da devam ettirip o durumunuzu koruyabilseniz, melekler aranıza iner, yollarda sizinle musafaha ederdi. Fakat ey Hanzala, bazen öyle bazen böyle olması normaldir (bu, münafıklık değildir) der (ve son cümleyi üç kere tekrarlar).”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Allah Resûlü, bunu derken sanki “Ey Hanzala! Bir ekin gibi düşeceksin; düşeceksin ama ürperip kalkacaksın. ‘Ya Rabbi, gaflet içine düştüm!’ diyecek yine O’na koşacaksın. Başka bir zaman yine bir gaflet seni bastıracak. Ayın, bulutların arkasında kaldığı gibi yine görünmeyeceksin. Fakat biraz sonra yine çıkacak ve koşacaksın. An olacak evlâd ü iyalinle hemdem olacaksın, an olacak Rabbinle hemdem olarak mest ve sermest yaşayacaksın.” diyordu. Beşerin, sürekli o yüksek çizgide kalması zordur. Çünkü onun tabiatı böyledir; bazen ulvî âlemlerde dolaşırken bazen de tanınamayacak hâle gelebilir.</p>
<p>Tâbiîn imamlarından Abdullah ibn Ebî Müleyke diyor ki: Ashab-ı kiramdan otuz kadar insan tanıdım, hepsi de kendilerinde nifak alâmeti olduğu şüphe ve korkusunu taşıyorlardı.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Bunların içinde Hazreti Ömer ve Hazreti Âişe (radıyallâhu anhümâ) gibi büyük sahabîler de vardı. Hazreti Ömer ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun hakkında “Benden sonra peygamber olsaydı, Ömer olurdu.” buyurmuştur.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Hazreti Âişe, dinin birçok hükmünü kendisinden öğrendiğimiz, ilmiyle bilinen bir sahabiydi.</p>
<p>Bu zatlar kendi haklarında endişe yaşıyorlarsa, bizim gibi sıradan mü’minlerin, kalbinin kasvetinden, gözünün yaşarmayışından, gece hayatının bulunmayışından, Rabbiyle münasebeti olmadan geçirdiği yirmi dört saatin şeytan hesabına geçmiş olacağını düşünmeyişinden endişe yaşaması evleviyetle gereklidir. Şayet bir insanın içinde, en azından ticari hayatındaki bozulma karşısında duyduğu endişe kadar bir endişe yoksa, kendi münafıklığından endişe etmelidir. Bir mü’mine ben “münafık” diyemem; kendisi de demesin. Fakat Allah Resûlü bazı emareleri, münafıklık alâmeti olarak saymıştır. Mü’min bunlardan endişe duyup ürperdiği zaman bir bakıma ülfetten kurtulma adına kendisine bir yol ve yöntem arayacaktır.</p>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Huzeyfe’ye (radıyallâhu anh) münafıklar hakkında bilgi vermişti. O, münafıkları ve bazı zuhur edecek fitneleri biliyordu. Hz. Huzeyfe, münafıkların cenaze namazlarına katılmıyordu. Hazreti Ömer de (radıyallâhu anh) onu takip ediyor, onun namazını kılmadıklarının namazına katılmıyordu. Bir gün Hazreti Ömer’in iyi olarak tanıdığı birisinin cenazesi getirilir. Herkes namaza durmaya hazırlanırken Hz. Huzeyfe oradan ayrılır. Bunu gören Hazreti Ömer hemen peşinden yetişirir ve ona cenazenin münafıklardan olup olmadığını sorar. Cevap vermek istemeyen Huzeyfe’yi biraz zorlayınca “evet” cevabını alır.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Her gün camide mü’minlerin arasında olan bir insanın İslâm’dan nasıl nasibi olmaz; ama olmamıştı işte!</p>
<p>Bunu duyan Hazreti Ömer’in endişelerini insan daha iyi anlıyor. Hazreti Ömer gibi bir kâmet-i bâlâ bile bunu sorarken, acaba biz hayatımızda hiç endişe duyduk mu? Seccadeye başımızı koyup “Rabbim! Endişe ediyorum, ben de onlardan mıyım? Onlardan olmaktan Sana sığınırım.” endişesini izhar ettik mi? <span class="arabic">رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ</span> “Ey Kerim Rabbimiz, bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> diye inledik mi? Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) durmadan tekrar ettiği <span class="arabic">يا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي على دِينِكَ</span> “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> duasıyla yalvarıp yakardık mı? Eğer bu endişeleri içimizde duymuyorsak kendimizde bir nevi nifak olduğu endişesini taşımalı ve korkmalıyız. İnsan, bu hususta endişe ettiği kadar Rabbiyle münasebetini güçlendirecektir.</p>
<p>Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), “Sen nerde, şehadet nerde!” sorusunu kendisine soruyordu.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Şimdi sana, “sen nerdesin?” diye sorabilir miyim? Endişe edecek, korkacaksın; Allah da o ülfet perdesini yırtacak. Bunun için, kalbi incelten Kitâbü’r-Rekâik’le çok iştigal edeceksin. Şu dünyada gezdiğin, dolaştığın gibi Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), her biri nurefşân sözlerine tutunacak ve ahirette dolaşacaksın. Orada hesabı, mizanı ve başına gelecek şeyleri burada görüyor gibi olacaksın. <span class="arabic">عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ وَاَخَّرَتْۜ</span> “Her nefis ileriye ne takdim ettiğini ve geride ne bıraktığını bilecektir.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> hakikatini gözlerinle görüyor gibi olacaksın. Bunun için sık sık önünü ve arkanı yoklayacaksın. Senden evvel ahirete sâlihât ve güzel ameller adına ne gönderdin? Geriye bıraktığın şeyler ahiret adına işine yarar mı, yaramaz mı? Bunlara bakacak, sık sık kendini kontrol edecek, dünyada iken ahiret sahnelerinde geziyor gibi gezeceksin. Bunlar, ülfetin perdelerini paramparça edecek ve insan kendisini Kur’an’ın âlem ve havasına salacak ve o, ter ü taze yeni nazil oluyormuş gibi görülecektir.</p>
<p>Ülfet perdesini yırtmak için şekil ve şekilcilikten kaçınmak lâzımdır. Namaz, mü’min için bir vecibe ve vazifedir. Evrâd ü ezkâr, dua gibi şeyler de insanın mânevi hayatı adına çok mühimdir. Bunlar, askerî talim ve terbiye gibi sadece şeklî olarak yerine getirilecek şeyler değildir. Bunların her biri Hak’la ayrı bir münasebet ifade eder. Binaenaleyh gerek evrâd ü ezkâr okurken gerekse Rabbe namaz ve sair ibadetlerle teveccüh ederken bunları şekil olarak yapmaktan daha ziyade vazife şuuru içinde bulunmalı, muhatap olarak karşında O’nu görmelisin. Önünde seni hesaba çağıran Rabbin, ayaklarının altında sırat köprüsü, dağ cesametinde alevlerin kıvılcımlarının seni tehdit ettiğini düşüneceksin. Sırtında bütün bir hayatın mesuliyet ve vebaliyle beraber o köprüyü geçmekle mükellefsin. Düşün ki, defterler sağda solda uçuşup duruyor. Defterini kimi sağdan, kimisi soldan alıyor… Bunları düşününce endişeyle ciğerlerin parçalanır, yüreğin ağzına gelir gibi olacaktır. Evet, sen hep bu endişeyi taşıyacak ve bu endişeyle Rabbin kapısının tokmağına vuracaksın. “Mücrimim, günahkârım, isyankârım, efendisinden kaçmış bir köleyim. Fakat Sen’den gayrı kapı bilmiyorum.” diyecek ve İbrahim Edhem gibi yalvarıp yakaracaksın:</p>
<p><span class="arabic">هِي عَبْدُكَ الْعَاصِي أَتَاكَ &#8230; مُقِرّاً بِالذُّنُوبِ وَقَدْ دَعَاكَ</span></p>
<p><span class="arabic">وَاِنْ يَكُ يَا مُهَيْمِنُ قَدْ عَصَاكَ &#8230; فَلَمْ يَسْجُدْ لِمَعْبُودٍ سِوَاكَ</span></p>
<p>“İlâhî, günahkâr kulun, günahlarını itiraf ederek Sana geldi, Sana dua ediyor. Eğer af ve mağfiret edersen, o işe ehil Sen’sin. Eğer kapından kovarsan, Senin kapından başka hangi kapı var ki, oraya gidilsin.”</p>
<p>Bana öyle gelir ki duygu ve düşüncelerimizi bu anlatılanlarla canlandırma gönül hayatımıza fer getirecek, bizi kuvvetli kılacak ve bu sayede mükemmel fertler olma istikametinde yükselme imkânına kavuşacağız.</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Bkz. Müslim, tefsîr 24; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/481.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Hadîd sûresi, 57/16.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Müslim, tevbe 12; Tirmizî, kıyâmet 60.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Buhârî, imân 36.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Tirmizî, menâkıb 17; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/154.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, 1/468.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Âl-i İmrân sûresi, 3/8.</p>
<p><sup><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> </sup>Tirmizî, kader 7, daavât 89, 124; İbn mâce, duâ 2.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> et-Taberî, Câmiu’l-beyân 11/94; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 44/403.</p>
<p><sup><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/ulfetten-kurtulma-yollari#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> </sup>İnfitâr sûresi, 82/5.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ulfetten-kurtulma-yollari/">Ülfetten Kurtulma Yolları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CANLI &#124; Ülfet, durağanlık ve yeniden iç dinamiklerle restorasyon</title>
		<link>https://hizmetten.com/ulfet-duraganlik-ve-yeniden-ic-dinamiklerle-restorasyon/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2020 18:49:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[barış cem kaya]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[ülfet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15090</guid>

					<description><![CDATA[<p>Barış Cem Kaya soruyor İlahiyatçı-Yazar Mehmet Yıldız cevaplıyor. Konumuz Ülfet ve durağanlıktan kurtulma. Canlı yayınımıza bekliyoruz. CANLI YAYIN SAATİ 20.00 Avrupa 22.00 Türkiye 14.00 Newyork</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ulfet-duraganlik-ve-yeniden-ic-dinamiklerle-restorasyon/">CANLI | Ülfet, durağanlık ve yeniden iç dinamiklerle restorasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Barış Cem Kaya soruyor İlahiyatçı-Yazar Mehmet Yıldız cevaplıyor.</p>
<p>Konumuz Ülfet ve durağanlıktan kurtulma.</p>
<p>Canlı yayınımıza bekliyoruz.</p>
<p>CANLI YAYIN SAATİ<br />
20.00 Avrupa<br />
22.00 Türkiye<br />
14.00 Newyork</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_79672"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/bJyfxuKgx7k?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/ulfet-duraganlik-ve-yeniden-ic-dinamiklerle-restorasyon/">CANLI | Ülfet, durağanlık ve yeniden iç dinamiklerle restorasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
