<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>uhud arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/uhud/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/uhud/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:13:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>uhud arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/uhud/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ebu Süfyan’ın Algı Operasyonu: Korku Radyasyonu &#124; İSMET MACİT</title>
		<link>https://hizmetten.com/ebu-sufyanin-algi-operasyonu-korku-radyasyonu-ismet-macit/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmet Macit]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Aug 2022 07:09:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü Süfyan]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Macit]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26847</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uhud harbinde müminlerin kuvve-i maneviyeleri kısmen sarsılmış ve demoralize şekilde Medine&#8217;ye dönmüşlerdi. O akşam belki Medine’nin en sıkıntılı akşamlarından biriydi. Birkaç musibet birden müminlere isabet etmiş ve hakikaten ağır bir&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ebu-sufyanin-algi-operasyonu-korku-radyasyonu-ismet-macit/">Ebu Süfyan’ın Algı Operasyonu: Korku Radyasyonu | İSMET MACİT</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uhud harbinde müminlerin kuvve-i maneviyeleri kısmen sarsılmış ve demoralize şekilde Medine&#8217;ye dönmüşlerdi. O akşam belki Medine’nin en sıkıntılı akşamlarından biriydi. Birkaç musibet birden müminlere isabet etmiş ve hakikaten ağır bir imtihan yaşamışlardı. Bu atmosferde Rabbimiz imdada yetişmiş ve ayetlerle adeta müminlerin yaralarını sarmıştı…</p>
<ul>
<li><strong>Geçici Hezimet</strong></li>
</ul>
<p>Müslümanlar geçici bir hezimet yaşamışlar, moraller bozulmuş, neredeyse her iki haneden bir şehit çıkmıştı. Allah (cc) Efendimizi (sav) ve arkadaşlarını teselli sadedinde şu ayetleri indiriyor ve gerçek kazanın kim olduğunu yüzyılların alnına bir baht gibi yazıyordu: <strong><em>“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Aksine onlar diridirler ve Rableri yanında rızıklanmaktadırlar.”</em> </strong>(Âli-i İmran 169) Bu ayetle Rabbimiz adeta müminlere ve şehit yakınlarına taziyede bulunuyor; üzülmeyin onlar cennette nimetlerimle perverde mesut bahtiyar şekilde yaşıyorlar deyip şehitlerden hallerinden haber veriyordu.</p>
<ul>
<li><strong>Münafıkların Negatif Telkinleri</strong></li>
</ul>
<p>Bir gün önce döneklik yaparak, birlikte yola çıktıkları arkadaşlarını yalnız bırakan İbni Übey ve adamları: “<em>Eğer yanımızda kalsalardı ne ölür, ne de öldürülürlerdi” </em>diyerek işi içerden yozlaştırma adına zaten kanayan yaralara tuz basıyorlar ve musibeti katmerli hale getiriyorlardı… Kur’an bu münafıkça mırıltılara cevap veriyor ve Allah (cc) şu ayeti indiriyordu: <strong>“<em>Kendileri evlerinde oturup savaştan geri kaldıkları yetmiyormuş gibi, üstelik savaşıp şehit düşen kardeşleri hakkında da: ‘Sözümüzü dinleselerdi öldürülmezlerdi’ dediler. Onlara de ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, haydi ölümü kendi başınızdan savın da görelim!’</em></strong> (Âli-i İmran 168)</p>
<ul>
<li><strong>Ebu Süfyan’ın Yaydığı Korku Radyasyonu </strong></li>
</ul>
<p>Uhud harbinin akşamı Allah Rasülü (sav) Sa&#8217;d ibn-i Ubade&#8217;yi (ra) Uhud Meydanı&#8217;na tekrar gönderip kimseye görünmeden müşrik ordusu hakkında bilgi getirmesini istedi. Ona <strong><em>&#8220;git bak atlarına mı yoksa develerine mi binmişler&#8221;</em></strong> diye buyurdu. Hz Sa&#8217;d (ra) müşrik ordusunun develerine bindikleri haberini getirince Efendimiz (sav) nispeten rahatladı zira Efendimiz (sav) müşriklerin aldıkları yarı galibiyetin verdiği moralle Medine&#8217;ye saldıracaklarından endişe ediyordu.</p>
<p>Ebu Süfyan ise bir taraftan ordusuyla Mekke&#8217;ye hareket ederken diğer taraftan Medine&#8217;de anlaştığı münafıklardan propaganda yapmalarını istemişti. Yapılacak algı operasyonunun temel eksenini, <strong><em>&#8220;Kureyş ordusunun Medine&#8217;ye saldıracağı</em></strong><em>&#8220;</em> yönünde olacaktı. O günün medyası diyebileceğimiz ayaklı gazete vazifesi yapan münadiler sabaha kadar Medine sokaklarında gezip: <strong><em>&#8220;Ebu Süfyan&#8217;ın Ordu&#8217;su Medine&#8217;yle saldıracak. Taş taş üstünde kalmayacak. Medine yerle bir olacak. Müslümanlar korkun&#8230;&#8221;</em></strong> ekseninde adeta korku radyasyonu yaydılar.</p>
<p>Bunun üzerine <strong><em>&#8220;Onlar öyle kimseler ki insanlar onlara &#8216;muhakkak ki insanlar sizin için (size saldırmak için) toplandılar artık onlardan korkun&#8217; dedikleri zaman (bu söz) onların îmanını artırdı ve &#8216;Allah bize kâfîdir ve O ne güzel vekildir&#8217; dediler&#8221; (Âl-i İmran-173) </em></strong>ayeti nazil oldu. Ayette müminler övülürken kendilerindeki iman-teslim-tevekkül nazara verilmiştir. Ayet-i Kerime&#8217;nin nazil olmasından sonra Efendimiz de (sav) münadilerini Medine sokaklarına salarak bu ayeti okuttu. Müşriklerin algı operasyonuna karşı onların metodu ile onların morallerini bozmayı başardı.</p>
<p>Ertesi gün ise Hamra-ül Esed’e kadar (Medine’ye 17 km uzaklıktadır) düşmanı takip ederek geri dönüp saldırmalarının önüne geçecek şekilde proaktif bir hamlede bulunmuş ve düşman Mekke’ye doğru yola çıkınca Efendimiz de (sav) Medine’ye geri dönmüştü.</p>
<p>Müminler kazanma kuşağında sınandıkları gibi bu sefer ‘geçici hezimet’ ile de sınanmışlar ve bu imtihandan ayetin beşaretiyle ‘imanlarını artırarak’ çıkmışlardı.</p>
<p>Ne mutlu imtihan dünyasında, imtihan vakitlerinde teslim, tevekkül ile imanlarını artıracak sabrı gösterenlere…</p>
<p>Ne mutlu hak ve hakikati canı pahasına savunan sırat-i müstakim yolcularına…</p>
<p>Ne mutlu yalanı ahlak haline getirmiş havuz suyu ile beslenen şirazesi bozulmuş insanlık düşmanları ile mücadelesini hukukun dışına çıkmadan sürdürenlere…</p>
<p>Ne mutlu her türlü tuzak ve korkutmakla sınanan ancak; ‘<strong><em>hasbünallahü ve niğmel vekil’  </em></strong><strong><em>(Allah bize yeter, o ne güzel vekildir)</em></strong> diyerek müstakim duruşlarıyla düşmana korku, dosta güven veren karakter kahramanlarına…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ebu-sufyanin-algi-operasyonu-korku-radyasyonu-ismet-macit/">Ebu Süfyan’ın Algı Operasyonu: Korku Radyasyonu | İSMET MACİT</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güzel Günleri Beklerken &#124; MEHMET YILDIZ</title>
		<link>https://hizmetten.com/guzel-gunleri-beklerken-mehmet-yildiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jun 2022 07:08:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Bedir]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[sahabi]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26067</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Bismillah her hayrın başıdır.” demiş Hazreti Üstad. O’nun (celle celâluhu) adı ile yola çıkmak, onun hakkını vermek, beraber yürüdüklerimizle uyum içinde olmak, yollarda takılıp kalmamak veya kalan varsa tutup kaldırmak,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/guzel-gunleri-beklerken-mehmet-yildiz/">Güzel Günleri Beklerken | MEHMET YILDIZ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Bismillah her hayrın başıdır.” demiş Hazreti Üstad. O’nun (celle celâluhu) adı ile yola çıkmak, onun hakkını vermek, beraber yürüdüklerimizle uyum içinde olmak, yollarda takılıp kalmamak veya kalan varsa tutup kaldırmak, yolun ve yolculuğun değerini bilmekle eş değerdir.</p>
<p>Rûberû olduğumuz zamanlar oldu. El ele, göz göze, diz dize dertleştiğimiz, gülüşüp ağlaştığımız ve hayatı birlikte paylaştığımız güzel günlerimiz oldu. Kıymetli zamanlardı o zamanlar, ama değerli anlar yalnız o günlerden ibaret değildi. Hangi gün değerlendirilirse o gün güzeldir. Değerlendirilmeyen günler, bugün de yarın da insanın başına derttir.</p>
<p>Kelimelerin, cümlelerin ve kitapların ruhu vardır. O’ndan bahsetmeyen, O’na ulaştırmayan bütün ifadeler, ruhsuz ve mânâsız bir kalıptan ibarettir. Her şey O’nu (celle celâluhu) anlatmalı ve O’na işaret etmeli!</p>
<p>Ruhun olduğu yerde can vardır, heyecan, yenilik, aşk ve şevk vardır.</p>
<p>Pörsümüş ruhun bedeni, durgun bir havuza benzer. Ne demişti Asrın Dertlisi? “Durgun sular yosun bağlar. İşlemeyen kemikler kireç tutar. Çağlayanlar ise daima pırıldarlar.” Ezel ve Ebed Sultanı’na gönül vermiş bu yolun aşkın yolcuları, hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmazlar. Onların ocakları daima sevgiyle, muhabbetle, aşkla ve şevkle tüter durur hep.</p>
<p>Bazen beklentiye girer, ümitsizliğe düşer insan. İçimizden bir ses zaman zaman şöyle fısıldar, “Neden benimle ilgilenmiyorlar? Neden bana değer vermiyorlar? Parlak fikirlerime niçin müracaat etmiyorlar?”</p>
<p>Hâlbuki yıllarca koşturduğumuz, fedakârlık yaptığımız, nefes nefese kaldığımız, terin tabanımızdan çıktığı ve yorgunluktan âdeta bîtap düştüğümüz günlerimiz olmuştu. Biraz dinlenip tekrar aynı tempoyla, güzelliklerin yaşanması ve insanlık için yollara koyulurduk.</p>
<p>Bir kısmımız öğrencilerimize, “Evrensel insanî değerleri nasıl anlatıp benimsetiriz, karakteri hâline nasıl getirebiliriz?” diye heyecanla dersler anlatırdık. Onlarla heyecanlarımızı, coşkularımızı ve bildiklerimizi paylaşırdık. Bir kısmımız, “Nasıl daha çok kazanır ve geleceğin güzel insanları için yatırım yapabiliriz?” diye gayretler ederdik.</p>
<p>Fedakâr anneler, ablalar, bacılar olarak kermesler düzenler, imkân ve mekân bulamayan yavrularımıza, okuyacakları bir zemin hazırlamak için gece gündüz koştururduk. Kadın- erkek, çalışan- çalışmayan, köylü- kentli, ensar- muhacir demeden hep birlikte gayret ederdik.</p>
<p>Bir gün geldi, rüzgâr ters yönden esti. Âdeta bir inkıta yaşandı, imtihanlar kuşağı çepeçevre her tarafı sarıverdi. Her şey bitti mi? Bitmiş miydi acaba? Asla! Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremezdi.</p>
<p>Çevremizde nice çiçekler ve ağaç olmaya namzet fidanlar, sulanmayı bekler. Fakat düne takılanlar yarını inşa edemezler. Ancak dünden dersini iyi alanlar, gelecekle kucaklaşabilirler. Nasıl ki Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin ilk yıllarında inkıta-ı vahy olmuştu. Günlerce, aylarca vahiy gelmiyordu. Müşrikler, Efendimiz ve sahabelerle alay ediyorlardı. Belli ki Rabbimizin bir maksadı vardı. İnsanoğlu, bazı değerler elinden gitmeden, onların kıymetini bir türlü anlayamıyor, fark edemiyordu. Nihayet gökyüzünün kapıları yeniden açıldı. Ceste ceste inen Kur’ân, susamış gönüllerin susuzluğunu gideriyordu. Sahabe efendilerimiz bu sefer âyetlere dört elle sarılıyordu.</p>
<p>Nasıl ki susuzluk zamanı suyun kıymetini bir anda artırıyor veyahut herhangi bir şeyin yokluğu onun varlığının değerini ortaya çıkarıyor, aynen onun gibi, bazen elimizden alınan güzellikler onu yeniden yaşamanın özlemi ve hasretiyle belki biraz kıvrandırıyor ama, önemini bir kez daha bize hatırlatmış oluyor. Bazen bir inkıta irtifaya vesile olabiliyor. Yapılan işlerin önemini fark ettirebiliyor. Yeni bir heyecanla koşturmak için fırsatlar kollayabiliyor insan.</p>
<p>Bedir harbine katılamayan Enes bin Nadr ve Amr bin Cemuh gibi sahabeler, “Nasıl olur?” diyorlardı. “Allah Resûlü’nün katıldığı, bulunduğu bir yerde biz nasıl olmayız, olamayız?’’ deyip kıvranıyorlardı âdeta. ‘’Rabbimiz tekrar bir fırsat verirse biz kendimize düşen vazifenin hakkını vereceğiz’’ diyorlardı. Hararetle ve heyecanla böyle bir anı bekliyorlardı.</p>
<p>Derken Uhud haberi geldi. Çocuklar gibi sevindiler. İşte bugün o gündür dediler. İkisi de Uhud harbinde şehit düşmüştü. Enes bin Nadr’ı, kardeşi ancak serçe parmağındaki izinden tanıyabilmişti. O gün Efendimiz‘i (sallallâhu aleyhi ve sellem) korumak için, inandığı davanın bayraklaşması uğurunda canını seve seve veriyor, tanınmayacak hâle geliyor ve ruhunun ufkuna yükseliyordu.</p>
<p>Amr bin Cemuh yaşlı, beli bükülmüş, ayağı aksak, dişleri dökülmüş, yaşlı mı yaşlı bir sahabe idi, ama bir şeye iman etmişti. Bu dünyanın kirinden, tozundan ve günahlarından ancak şehitlikle kurtulacağına inanıyordu. Allah Resûlü ile beraber olma duygu ve düşüncesi onun bütün ruhunu kaplayıvermişti âdeta ve şehit olmuştu Amr bin Cemuh. Rasûlullah, şehit olmuş bu sahabe için, “Cennetin bahçelerinde dolaşırken gördüm.” diyordu ve âyet nazil oluyordu. “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehitliği gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzab 33/23)</p>
<p>Yer yer eski günleri özleriz. Acaba “O günler tekrar gelir mi?” diye düşünürüz. O gün nasıl Allah lütfetti ise bugün de nasip eder. Yeni yeni imkânlar ihsan eder. Yeter ki bizler gayret edelim, duruşumuzu değiştirmeyelim ve kendimize düşen vazifeleri hakkıyla yerine getirmeye çalışalım. Herkes çevresindeki insanlarla, mağdurlarla, mazlumlarla, uzak yakın demeden ilgilenirse şayet, nice kapıların açılacağına hepimiz inanıyor ve ümit ediyoruz.</p>
<p>Güzel işlerle uğraşmak en büyük terapidir. Hele hele işin ucunda Allah’ın rızası varsa, insanlığa hizmet uğurunda, hakkın rızası istikametinde, bir mefkûrenin peşinde isek&#8230;Nice ümitle atılan adımlar vardır ki, ümitsizlere hayat-bahş olmuştur.</p>
<p>Bugünlerin hakkını verelim ki yarınlar bize tebessüm etsin. Bakmayın kara bulutların üzerimizde dolaştığına! Gün gelir, yerlerini rahmet bulutlarına bırakırlar. Tatlı tatlı yağmurlar yağar. Yeryüzü bir anda lalezara, çemenzara döner. Bahar bütün güzelliği ile arz-ı dîdâr eder. Esen bir rüzgârla bulutlar dağılır, güneş bütün güzelliği ile kendini gösterir ve gönüllere inşirah verir.</p>
<p>“Cenâb-ı Hakk , istediği her şeyi yapmaya kâdirdir.” (Hûd 11/4) Hiçbir şey O’na ağır gelmez.</p>
<div style="width: 640px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-26067-1" width="640" height="360" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Audio-2022-06-09-at-13.27.12.mp4?_=1" /><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Audio-2022-06-09-at-13.27.12.mp4">https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Audio-2022-06-09-at-13.27.12.mp4</a></video></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/guzel-gunleri-beklerken-mehmet-yildiz/">Güzel Günleri Beklerken | MEHMET YILDIZ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		<enclosure url="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/06/WhatsApp-Audio-2022-06-09-at-13.27.12.mp4" length="10762193" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>Uhud’un yarası &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/uhudun-yarasi-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2021 15:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=18071</guid>

					<description><![CDATA[<p>Baştan sona bir yaradır, Uhud! Başlarında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir Peygamber olmasaydı, yoldan dönenlerin oyun bozanlığı kim bilir yeni yeni ne yaralara sebebiyet verirdi. Buna rağmen Uhud’u&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uhudun-yarasi-resit-haylamaz/">Uhud’un yarası | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baştan sona bir yaradır, Uhud!</p>
<p>Başlarında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir Peygamber olmasaydı, yoldan dönenlerin oyun bozanlığı kim bilir yeni yeni ne yaralara sebebiyet verirdi.</p>
<p>Buna rağmen Uhud’u bulandırmak, yaşanan geçici sarsıntıyı fırsat bilip horozlanmak isteyenler, Sultân-ı Rusül’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü haberi üzerinden kuvve-i maneviyeyi dağıtmayı hedefleyenlere sahne oldu, Uhud.</p>
<p>Öte yandan, içtihad edip okçular tepesinden erken inenlerin, daha isabetli bir tabirle iftara erken el uzatanların açtığı yara hâlâ kabuk bağlamış değil.</p>
<p>Günün sonunda, paramparça edilmiş yetmiş şehîd ve bu işi yapan tarafın başındaki kumandan Ebû Süfyân’ın bile sahiplenmekten ürktüğü bir vahşet var!</p>
<p>Ve yüzlerce yaralı…</p>
<p>Neresinden baksanız bakın Uhud, kanayan bir yara.</p>
<p>Yaralar da çeşit çeşit; yeri geldiğinde dil yarası, ok ve mızraktan daha acı olabiliyor!</p>
<p>Uhud’da da öyle oldu; o gün sahâbe’nin kolu-kanadını kıran şey, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü şâyiâsının yayılmasıydı.</p>
<p>Haber yalandı ama yalandan nemalananlara gün doğmuştu; her tarafından kan kokusunun geldiği Uhud’u kana bulayan tarafın lideri Ebû Süfyân’dan medet dilenmeye başlayanlar bile vardı!</p>
<p>Akışına bırakılmış olsaydı gidiş, bitişi gösteriyordu ki çok geçmeden işin aslı anlaşıldı ve gidişatı değiştirecek hamleler gelmeye başlandı.</p>
<p>Uhud’un eteğinde yeni bir toparlanma başlamıştı.</p>
<p>Ne var ki sular durulmaya başlansa da ortalık, yara içre yaralarla doluydu!</p>
<p>Yürekler buruk, kalpler de kırıktı!</p>
<p>İşte Uhud, bunca yaranın en kısa zamanda tedavi ediliş destanıdır, aynı zamanda!</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Tedavi, hemen oracıkta başladı.</p>
<p>Sıcağı sıcağına Cibrîl-i Emîn’in solukları hissedildi, Uhud’da; henüz ayrılmadan önce 60 civarında âyet getirdi! Başta Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) muhatap alarak rahmetten, şefkatten, mülâyemetten, aftan, istiğfardan, istişareden bahsetti ve yaralar sarmalı içinden selâmetle çıkışın yollarını gösterdi, bir bir. Katılığın, sertliğin, atf-ı cürümlerin, eski defterlerin peşine düşmelerin bedelini önlerine koydu ve düşenin de elinden tutmak gerektiğini eslem bir yol olarak gösterdi.</p>
<p>Nasıl bir ahlâk ki sahâbe, okçular tepesinden inen 40 kişinin hepsini tanıyordu; bazıları on, yirmi, belki elli yıl daha yaşadılar, aralarında! Ne var ki gelecek nesillerin zihninde olumsuz bir iz bırakmamak için hiç birisinin ismini söylemediler!</p>
<p>Demek ki yaralansak da yara sarabilmektir, hüner!</p>
<p>Uhud’un özet geçtiğim bu yanı, belki müstakil bir yazının konusu olabilir; bugün, gözümüzden kaçan başka bir yönünü nazara vermek istiyorum.</p>
<p>Uhud, yaralıların yara sardığı bir meşcerelikti, aynı zamanda; o günün kaderini değiştirip hezimet görüntüsünü mutlak zafer noktasına taşıyan da yine yarasından kan damlayan sahâbîlerdi.</p>
<p>Başta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaralı dönmüştü, Uhud’dan. Mübarek dişi kırılmış, kırılan miğferinin iki demiri de iki yanağına batmıştı. Mübarek alnının saç bitimine gelen yerde de bir yarası, alt dudağının iç tarafında da patlama vardı.</p>
<p>Her ne kadar, “Allah’ım! Sen kavmime hidayet lütfet; çünkü bilmiyorlar…” dese de Uhud’a Peygamber kanı düşmüştü!</p>
<p>Sahâbeyi deli divane eden bir gelişmeydi bu. O kadar ki o iki demiri çıkarabilmek için Uhud’a iki diş daha düşmüştü. Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) o halde görür görmez hemen harekete geçen Ebû Ubeyde Hazretleri gelmiş ve demirin birini dişiyle ısırıp çıkarmak istemişti. Ne var ki derine batmış bir demirdi ve Ebû Ubeyde Hazretleri’nin dişini de kırmıştı. Hâdiseye şahit olan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) devreye girmek ve diğer demiri çıkarmak istese de buna fırsat vermedi, Ebû Ubeyde ve diğer dişiyle öbür demiri de çıkarmak istedi. O heyecanla fark etmese de ikinci dişi de kırılmıştı. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), “Normal şartlarda ön dişleri olmayan birisinin dudakları çöker ve görüntüsü de değişir; ancak Ebû Ubeyde (radıyallahu anh), dünyanın en güzel simasına sahipti. Zira iki dişini o, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bir acıdan kurtarmak için feda etmişti!” der.</p>
<p>Pazar sabahıydı.</p>
<p>Gelen haber, dün Uhud’dan ayrılanların yeniden saldırı kararı aldığı, Medîne’yi yıkmak için geldikleri istikametindeydi.</p>
<p>Uhud, devam ediyordu!</p>
<p>Yeni bir vahşete daha kapı aralanmamalıydı ve şehrin dışına çıkma kararı alındı; dünkü ordu toplanacak ve düşmanı takibe gidilecekti!</p>
<p>Önlerinde, esbaba tevessülde de örnek bir Peygamber vardı; yeniden takibe çıkarken miğfer ve zırhını giyen Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece gözleri görünüyordu!</p>
<p>Onca yaraya rağmen mazeret beyan edip de bu çağrıya katılmak istemeyen hiç kimse çıkmadı.</p>
<p>Üseyd İbn-i Hudayr’ın (radıyallahu anh) dokuz yarası vardı; yakınları başında toplanmış ve tedavisiyle meşgul oldukları sırada duydu, Hazreti Bilâl’in (radıyallahu anh) sesini. Gözü-kulağı, hatta kalbi de Allah’ın Resûlü’ndeydi; duyar duymaz, “Zaman, Allah ve Resûlü’ne itaat zamanıdır; işittim ve geliyorum!” dedi ve çıktı yola.</p>
<p>Hazreti Talha’nın göğsünde dokuz yara vardı; “Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yaralı haliyle gördükten sonra benim yaralarımın ne ehemmiyeti var ki!” diyordu.</p>
<p>Sadece Benî Selime kabilesinden 40 kişi vardı, Uhud’dan yaralı dönen.</p>
<p>Tufayl İbn-i Nu’mân’ın 13, Ka’b İbn-i Mâlik’in on küsur, Kutbe İbn-i Âmir 9 ve Hırâş İbn-i Sımme’nin de 13 yarası vardı.</p>
<p>Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının oğlu ve süt kardeşi Ebû Seleme (radıyallahu anh) gibi Uhud’un yarasıyla birkaç ay sonra ölüme yürüyecek olanlar bile yola düştüler, o gün.</p>
<p>Hepsi yaralarını unutmuş ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) davetine icabet ederek Hamrâü’l-Esed’e koşmuşlardı.</p>
<p>Hazreti Abdullah ile kardeşi Râfi’ de o ağır yaralılar arasındaydı; Resûlullah’ın münâdîsinin sesini duyduklarında aralarında konuşmaya başlamışlardı; çaresizliklerini dillendiriyorlardı. Hazreti Râfi’ (radıyallahu anh), “Resûlullah’ın daveti var, gitmemek olmaz; ancak bu halimizle nasıl olacak ki! Üzerine binip gideceğimiz bir bineğe bile sahip değiliz!” deyince, kardeşine göre daha ağır yaralı olan Hazreti Abdullah (radıyallahu anh) ileriye atılmış ve “Onun lafı mı olur?” demişti. “Davet eden Resûlullah ise şayet, sürüne sürüne de olsa gideriz. Hem, gideceği bir savaşta O’nu yalnız bırakmak açık bir hıyânettir!”</p>
<p>Öyle de oldu.</p>
<p>8 mil mesafedeki Hamrâü’l-Esed’e, ancak gecenin karanlığında gelebildiler. Genel görüntü, aynen dedikleri gibiydi; yolda gelirken Hazreti Râfi’ düşüp bayılmış ve bir süreliğine onu, omuzuna alarak kardeşi Abdullah taşımıştı. Bayılma sırası Hazreti Abdullah’a geldiğinde, gözlerini açan Hazreti Râfi’ devreye girmiş ve tâkâtı tükenen kardeşini omuzlayarak mesafeleri aşmaya çalışmış, bir solukluk mesafede nöbetleşe bir destan yazmışlardı.</p>
<p>Bu sırada, yatsı namazı kılınmış ve Hamrâü’l-Esed’deki sahâbe de istirahate çekilmişti. Nöbet bekleyen Abbâd İbn-i Bişr (radıyallahu anh), gecenin karanlığında sürüne sürüne kendilerine yaklaşan iki karartı gördü. Daha bir dikkatle baktı ve hemen yanlarına koştu. Göz göze geldiği bu iki isim, Sehl’in iki oğlu Abdullah ile Râfi’den başkası değildi.</p>
<p>Hemen aldı ve onları Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına getirdi.</p>
<p>O kadar sevinmişti ki!</p>
<p>Dün, O’nunla Uhud’da omuz omuza olanlardan hiç kimse geride kalmamıştı!</p>
<p>Genel görüntü her şeyi özetliyordu ama yine de onlara, bu kadar gecikmelerinin sebebini sordu. Belki de herkesin fark etmesini istiyordu. Duydukları karşısında o kadar sevinmişti ki dua ve iltifatlar etmeye başladı; “Belki yarın..” dedi. “At, katır ve deve cinsinden çok binekleriniz olacak ama şu haliniz var ya, sizin için Allah nezdinde hepsinden daha kıymetli!”</p>
<p>O gün, yaralı haliyle yara sarmaya koşan, Nesîbe (radıyallahu anhâ) adında bir de kadın vardı; Ümmü Ümâre künyesiyle meşhur olan bu hanım sahâbî de çağrıyı duymuş ve soluğu Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında almıştı; “Ben de geliyorum!” diyordu!</p>
<p>Halbuki bu Nebevî davetin muhatabı o gün kadınlar değildi. Ancak Hazreti Nesîbe (radıyallahu anhâ), dün erkekler gibi kılıç kullanmış, Resûlullah’ı müdafaa adına destansı bir duruş sergilemişti.</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çünkü üç yıl önce Mekke’ye kadar gelip de “Hayatımız pahasına da olsa seni koruruz!” diyerek Allah Resûlü’nü Medîne’ye davet eden yetmiş beş kişiden birisiydi, Hazreti Nesîbe (radıyallahu anhâ). Fahr-i Rusül’ün etrafında çok az insanın kaldığı hengâmede işin başa düştüğünü görmüş ve arka hizmetleri görmek için geldiği Uhud meydanının, bir anda en ön saflarına geçivermişti.</p>
<p>Ne de olsa sözünün eriydi; hayatı pahasına da olsa Allah Resûlü’nü koruyacaktı!</p>
<p>Öyle de oldu. Bir aralık, “Şu gelen güruha karşı beni kim koruyacak?” sözünü duyduğunda çılgına dönmüş ve elindeki malzemeleri atarak, “Ben, yâ Resûlallah!” demişti.</p>
<p>Yarasını sarıp teşvik ettiği iki oğlu ve kocasıyla öylesine bir yiğitlik ortaya koymuştu ki bunu nazara verme sadedinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sağıma soluma ne tarafa baktı isem, Nesîbe’yi orada savaşırken gördüm!” buyuracaktı.</p>
<p>Bunu fırsat bilerek Cennet komşuluğu müjdesini de orada almıştı.</p>
<p>Yani, dün Uhud’da o da vardı ve Hazreti Bilâl’in sesini duyar duymaz yatağından kalkmış, ağır yaralarına rağmen huzûr-u risâlete gelmişti.</p>
<p>Ancak, onun bu talebine “Evet” demedi, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri; “Sen git ve evinde tedavinle meşgul ol!” buyurdu.</p>
<p>Bir farkla ki Hamrâü’l-Esed dönüşünde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu evinde ziyaret edecek ve böylesine bir duruşun, Allah ve Resûlü nezdinde ifade ettiği manayı tescil edecekti.</p>
<p>Üç gün kaldı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hamrâü’l-Esed’de. Zira o günün telakkilerine göre galip olan taraf, üç gün beklerdi ve bu süre zarfında diğer taraf gelirse savaş devam eder, gelmezse mutlak bir zafer ilan edilirdi.</p>
<p>Bu duruş korkutmuştu, Ebû Süfyân ve ekibini. Gecenin karanlığında yükselen ışıklarla gözleri kamaşmış, gördükleri manzara yüreklerinin yağını eritmişti ve gelme kararına rağmen gelemedi; zafer nârâları atma, esir alıp ganimet yüklenerek dönme hevesleri de kursaklarında kalmış olarak Mekke’ye döndüler!</p>
<p>Bu demektir ki Uhud, hiç tereddütsüz ve mutlak bir zaferdir!</p>
<p>Ve bu zaferin altında, çıkarılmak istenen tufana ve başlarına gelenlere rağmen duruşunu değiştirmeyen, değiştirip de İbn-i Selûl’ün ekmeğine yağ sürmeyen yaralıların imzası vardır!</p>
<p><strong>Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uhudun-yarasi-resit-haylamaz/">Uhud’un yarası | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sarp Yokuş Uhud</title>
		<link>https://hizmetten.com/sarp-yokus-uhud/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2020 07:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15184</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi de, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) inayetiyle, Uhud&#8217;a dönerek, bir de Uhud zaviyesinden, O muhteşem asker, O Büyük İnsan ve O menendi olmayan Nebi&#8217;nin, Uhud&#8217;da ortaya koyduğu firaset ve fetaneti beraber&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sarp-yokus-uhud/">Sarp Yokuş Uhud</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdi de, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) inayetiyle, Uhud&#8217;a dönerek, bir de Uhud zaviyesinden, O muhteşem asker, O Büyük İnsan ve O menendi olmayan Nebi&#8217;nin, Uhud&#8217;da ortaya koyduğu firaset ve fetaneti beraber takip etmeye çalışalım. Mü&#8217;minin münafıktan ayrıldığı Uhud, vefalının vefasızdan ayrıldığı Uhud, yiğidin kalleşten ve korkaktan ayrıldığı Uhud, Nebi&#8217;ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde zaaf olandan ayrıldığı Uhud&#8230; O hep ürpertilerle anılacaktır.</p>
<p>Allah Resûlü, bir gün Uhud&#8217;un eteklerinden geçerken, uzun uzadıya bu dağa bakmış ve <strong>أُحُدٌ جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحِبُّهُ</strong> <em>&#8220;Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever biz de onu!&#8221;</em><sup>[1]</sup> buyurmuştu.</p>
<p>Yukarıda da arz ettiğim gibi, bu söz, 14 asır öteden, Uhud&#8217;a karşı kalbinde bir küskünlük duyabileceklere, sanki Uhud&#8217;un müdafaası gibidir. Allah Resûlü, bir yanlış anlayışla, Uhud&#8217;a vefasızlık ve uğursuzluk isnadında bulunulmasın diye, gönüllere su serpmiş ve rencide olan Müslüman onura, başka sebep ve sâiklerin bulunduğuna işarette bulunmuştur.</p>
<p>Evet, Asr-ı Saadet&#8217;te, Müslümanların onuru, Uhud&#8217;da olduğu kadar, başka hiçbir karşılaşmada kırılmamıştır. Bu doğrudur; fakat sebep, Uhud değildir. Hatta Uhud, Müslümanların paniğe kapıldığı saatlerde onları himaye bile etmiştir. Esbap plânında ona sığınmışlar ve mutlak bir mağlubiyetten kurtulmuşlardır.</p>
<p>Netice itibarıyla, Allah Resulü&#8217;nün bir başka derinliğini ortaya çıkaran hezimet görüntülü muvakkat sarsıntıda asıl sebep, bazı münafıkların, işin başında ordudan ayrılarak, Müslümanları arkadan vurmaları.. ve yine daha işin başında, Müslümanların kuvve-i mâneviyelerini sarsmaları.. bu arada, ashabın, kendi seviyelerine denk emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış olmaları.. meşru da olsa, bazılarında ganimet arzusu belirmesi gibi şeyler sıralanabilir.</p>
<p>Her ne sebebe bağlı olursa olsun, Uhud&#8217;da küçük bir sarsıntı geçirildiği muhakkaktır. Ve bunu Uhud&#8217;a bağlamak hiç de doğru değildir. Onun içindir ki, Allah Resûlü, Uhud&#8217;u sevdiğini ifade buyurmuş.. ve bu vehmi zihinlerden silmiştir.</p>
<p>Şimdi, evvelâ Uhud&#8217;a nasıl gelindi, Uhud savaşına sebep olan sâikler nelerdi? Bundan kaçınılması mümkün değil miydi? Söze buradan başlayarak, önce Uhud&#8217;un bir tahlilini yapmaya çalışalım ki, bu mağlubiyet gibi görünen savaşta dahi Allah Resûlü, eşsiz bir erkân-ı harp ve nazîrsiz bir askerî deha -O&#8217;nun için bu tabiri kullanma caizse- olduğu ortaya çıksın.</p>
<p>Bedir hezimeti, Mekke müşriklerinin gayz ve kinini iyice körüklemişti. Bilhassa, Bedir&#8217;de yakınları ölenler, durmadan Mekkelileri harbe kışkırtıyor ve tahrik ediyorlardı.</p>
<p>Bu tahrikler; Mekkelilere de münhasır kalmadı. Ka&#8217;b b. Eşref vasıtasıyla, Medine içinde de fitne ateşi tutuşturulmaya çalışılıyordu. Ka&#8217;b b. Eşref, şiirleriyle Müslüman kadınlara iftiralar atan ve mü&#8217;minleri birbirine düşüren tipik bir yahudiydi. Hatta o yılan dilini, Allah Resûlü&#8217;ne bile uzatmaktan çekinmezdi. Tabiî, Müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama, her defasında Resûlullah&#8217;ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı.</p>
<p>Seriyye tertibini, onlar da öğrenmişti. Yaptıkları saldırı ve yağmalarla Medine halkının kuvve-i mâneviyesini kırmaya çalışır ve yer yer bunda muvaffak da olurlardı.</p>
<p>İşte Bedir&#8217;den sonra, bir sene boyunca hep böyle tahribat yapıldı. Vücuda musallat zararlı mikroplar gibi, Mekkeliler de artık Medine&#8217;ye musallat olmuşlardı. O emin ve medeniyetin beşiği olmaya namzet beldenin, bütün zararlı mikroplardan korunması gerekiyordu.. ve Allah Resûlü de işte bunu yaptı.</p>
<p>İslâm&#8217;ın en azılı düşmanı Kâ&#8217;b b. Eşref, bu dönemde öldürüldü. Çünkü O, büyük bir ihanet şebekesinin başındaydı. Öldürülmesi mutlak bir zaruret hâline gelmişti. Muhammed b. Mesleme bu zarureti yerine getirdi.<sup>[2]</sup></p>
<p>Benî Kaynuka yahudileri, gemi azıya almış, sürekli serkeşlik yapıyorlardı. Bu arada bir Müslüman kadına sarkıntılık yaptılar; sonra çıkan kavgada karşılıklı adam öldürmeler oldu. Bu da yetmiyormuş gibi, kalelerine güvenip, Allah Resûlü&#8217;ne meydan bile okudular. Küstahça, &#8220;Sen harp bilmeyen Kureyşlilerle savaştın, eğer bizimle savaşırsan, harbin ne olduğunu, o zaman görürsün!&#8221; dediler.</p>
<p>Allah Resûlü de, her zaman Müslümanlara saldıran ve daha büyük saldırılar plânlayan bu nâmertlerin üzerine yürüdü. Yaptıklarına pişmanlık duyup teslim oldular ama, güven vaat etmediklerinden Allah Resûlü de onları Medine&#8217;den sürdü.<sup>[3]</sup></p>
<p>Medine artık, yavaş yavaş Emin Belde hâline geliyordu. Bu arada Mekke, bütün şiddetiyle kaynamaya devam ediyordu. Ebû Süfyan, Müslümanlardan intikam alıncaya kadar yıkanmayacağına yemin etmişti. Hatta bir ara Benî Nadîr yahudilerinin bulunduğu mıntıkaya kadar gelmiş, Müslümanlara ait bir iki yeri de kundaklamıştı. Müslümanların geldiğini duyunca da Mekke&#8217;ye kaçmıştı&#8230;<sup>[4]</sup></p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün kurduğu haber ağı, kesintisiz işliyor ve bütün olup bitenleri saati saatine merkeze ulaştırıyordu. Bu arada bir haber daha geldi. Kureyş, çoluk-çocuk, kadın-erkek kim varsa hepsini, hatta bazı kabilelerden yandaşlarını da alarak Medine&#8217;ye doğru ilerlemekteler.</p>
<p>Allah Resûlü, kurultayını toplayarak istişare etti. Kendi düşüncesi, Medine&#8217;de kalıp müdafaa harbi yapma merkezindeydi. Çünkü, Bedir&#8217;de nasıl Kureyş, hiç beklemediği bir strateji ile karşılaşmıştı, şimdi de öyle olacaktı. Kureyş, Bedir&#8217;deki tecrübeleriyle, kendini bir meydan muharebesine hazırlayarak geliyordu. Eğer Medine&#8217;de kalınıp müdafaa yapılsaydı, durumları uzun süre muhasaraya müsait olmayan Kureyş, ümitsiz bir bekleyişten sonra geldiği yere dönüp gidecekti. Allah Resûlü, bu düşüncelerini, yaklaşık olarak şöyle izah buyurdu: <em>&#8220;Çocuk ve kadınları emniyet içinde kalabilecekleri yerlere yerleştirelim. Sonra da Medine&#8217;nin kenar mahallelerinde Kureyş&#8217;e karşı müdafaada bulunalım.&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Efendimiz, bu strateji ve taktik ile şu hususları düşünüyordu:</p>
<p><strong>a.</strong> Müslümanların esas gaye ve hedefi harp değildir. Onlar, emniyetin temsilcileridir.</p>
<p><strong>b.</strong> Ancak, hak ve hakikati neşretmelerine mâni olmak istendiğinde, onlar bu mâniayı ortadan kaldırmak için her şeyi göze alır ve harp ederler.</p>
<p><strong>c.</strong> Müslümanlar, saldırıya uğradıklarında dini, vatanı, ırzı, namusu müdafaa için savaşırlar.. ve gerekirse, bunun için can verir ve can alırlar. Bu da onların en meşru haklarıdır.</p>
<p>Etrafta, mütehayyir, hâdiseleri izleyen insanlara verilecek bu tür imajlar çok mühimdir ve Allah Resûlü, bu imajı yerleştirmek için müdafaa harbini tercih etmekte idi&#8230;</p>
<p><strong>1. Uhud Öncesi Meşveret</strong></p>
<p>Allah Resûlü, müdafaa harbi yapacaktı.. düşünceler bu noktada temerküz ediyordu. Bu arada bir de rüya görmüşlerdi: O, <em>&#8220;Kendi zırhının içine girmiş ve bir kısım sığırlar boğazlanıyor, mübarek kılıcının ağzı bir diş atıyor.&#8221;</em> Bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurdular:</p>
<p><em>&#8220;Bu zırh bizim için Medine&#8217;nin içidir, müdafaa harbi yapalım. Onlar saldırsınlar, biz onları burada karşılayalım. O boğazlananlar, benim ashabımdır. Oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması, yakınlarımdan birisinin ölmesi demektir.&#8221;</em></p>
<p>Evet, Allah (celle celâluhu), göstermiş, tenbihte bulunmuş ve Habib&#8217;ine bir sinyal vererek âdeta; &#8220;Onlara müdafaa harbi yapın.&#8221; demiştir. Rüyada Resûlullah&#8217;ın kılıcının ağzından bir parça kopmuştu ki, bu, Hz. Hamza&#8217;nın şehadetine işaretti. Evet, Allah&#8217;ın Aslanı Hamza, bu muharebede şehit olacaktı.<sup>[6]</sup></p>
<p>Bu sırada Bedir&#8217;de bulunmayanlar da vardı ki, bunlar da şehit olmak için hep dua ediyorlardı. Allah (celle celâluhu), onların dualarını da kabul buyuracaktı.</p>
<p>Meselâ, Enes b. Nadr &#8220;Allah beni müşriklerle bir karşılaştırırsa!&#8221; diyor ve şehitlik arıyordu. Yani Enes ve emsali: O hangi gündür, o günün adı nedir ki, ben o gün şehit olur, şehadet kanı ile abdest alır ve bu hâlimle Allah&#8217;ın huzuruna çıkarım mülâhazası içindeydi.. ve onlar bunu ciddî bir istek ve önü alınmaz bir arzu ile bekliyordu. Bütün bir sene hep bunu heceleyip durmuşlardı. Elbet böyle bir dua reddolunmazdı ve olmadı.<sup>[7]</sup></p>
<p>Kim bilir daha niceleri aynı arzu ve istekle yanıp tutuşuyor ve dua dua Allah&#8217;a (celle celâluhu) yalvarıp bir meydan muharabesi talep ediyordu ki, O&#8217;na da şehitlik kapısı açılsın.</p>
<p>Abdullah b. Cahş, Amr İbn Cemûh, Sa&#8217;d İbn Rebî, hepsi de şehitlik bekleyen ukbâ buudlu insanlardandı. Keza, Sümeyra Hanımın (radıyallâhu anhâ) çocukları da şehitlik bekleyen kimseler arasındaydı. Şehitlik onların her gece rüyaları ve hülyaları olmuştu. O gün bunlar, orada, meşverette ağır bastılar.</p>
<p>Allah Resûlü, meşveretle meseleleri topluma mâl ediyordu. O öyle davranacaktı ki, harekete iştirak eden her fert, fikren o işe sahip çıksın. Böylece, her fert, içinde kendi düşünce ve görüşü de olan meseleye daha çok omuz verecekti. Çünkü o da, fikren o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu. Gerçi Allah Resûlü vahiyle müeyyetti. Ama, bazı kimseler, daha sonra kadere taş atmasın, &#8220;Şöyle olsaydı, böyle olsaydı&#8230;&#8221; demesinler diye, evvelâ meşveret ediyor, sonra meşverette kendi içtihatlarını da ortaya koyuyordu.</p>
<p>Gençler: &#8220;Yâ Resûlallah! Bedir&#8217;de olduğu gibi yapalım: Dışarı çıkalım, &#8216;Hodri meydan!&#8217; diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım. Bizi bu şerefli mücadeleden mahrum etme!&#8221; diyorlardı.<sup>[8]</sup></p>
<p>Evet, bunlar, Bedr&#8217;i örnek alıyor ve böyle harp etmek istiyorlardı. Hâlbuki Allah Resûlü, tatbik ettiği bir stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye taraftar değildi. Düşman daima sürprizlerle karşılaşmalıydı. Ne var ki gençler, alternatif düşüncede ısrar ediyorlardı. Büyükler meseleye muttali olduklarında ise, Allah Resûlü, çoktan zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bulunuyordu. Bunların gelip, gençlerin ısrarlarından vazgeçtiklerini bildirmeleri, meseleyi artık değiştiremezdi. Zira o zaman da bir kısım fikir ayrılıkları ve değişik mahzurlar doğuracaktı.</p>
<p>Evvelâ, karar verdikten sonra karardan dönülmesi, başka kimselere de baskı yapma ve fikirleri istikametinde zorlama düşüncesi verecekti ki, bu da fasit bir daire içine girilme demekti. Hâlbuki verilen karardan dönmek ve fertlerin duygu ve düşüncelerine göre durmadan karar değiştirmek, sıradan bir liderin dahi yapmayacağı bir yanlışlıktı. Elbetteki liderler lideri İki Cihan Serveri, böyle bir yanlıştan müberra ve münezzehti.. müberra ve münezzeh kalacaktı.</p>
<p>İkincisi: Eğer müdafaa harbi yapılır ve ezkaza bazı arızalar zuhur ederse, baştan bu işe gönüllü olmayanlardan çeşitli uygunsuz sözler duymak.. en azından böyle bir düşünce her zaman ihtimal dahilindeydi.</p>
<p>Üçüncüsü: Yapılacak müdafaa harbinde, elde edilecek her türlü ganimet, -kazanılacak şeref ve izzet de dahil- hiçbir zaman bir meydan muharebesindeki kadar olmazdı, olamazdı da. Bu da yine, gayr-i memnunların çıkış yapmalarına sebep olabilirdi.</p>
<p>İşte bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah Resûlü şöyle buyurdu: <em>&#8220;Bir nebi zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermedikçe, ona zırhını çıkarmak yakışmaz!&#8230;&#8221;</em><sup>[9]</sup> Çünkü Allah O&#8217;na: <strong>فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ </strong><em>&#8220;İstişare ile karar verip azmettiğinde, Allah&#8217;a güven ve O&#8217;na tevekkül et!&#8221; (Âl-i İmrân sûresi, 3/159) </em>buyurarak kararlılığı emrediyordu.</p>
<p>Evet, yoldaki her tereddüt, arkadakilerin kalbine korku ve tereddüt salar. Her yeni hareket halkı değişik fikirlere sevk eder ve teşettüt-ü ârâ (görüş dağınıklığı) olur. Bu da dağılıp çözülmelere yol açardı.</p>
<p>Gerçi Allah Resûlü, Medine&#8217;de kalıp müdafaa harbi yapmak istiyordu. Fakat meşverette, meydan muharebesi yapma fikri ağır basınca, istişare istikametinde karar verdi ve bir daha da kararından dönmedi. Bunun akıbeti ne olursa olsun dönmezdi de. Zira, millet ve devlet hayatında &#8220;meşveret&#8221; gibi çok önemli bir esasın tespit edilmesi uğrunda, 70 değil 70 bin şehit de olsaydı Allah Resûlü, o yolda yürüyecekti&#8230;</p>
<p>Bedir, doğrudan doğruya bir fetihti, Uhud da en az Bedir kadar fetihtir.</p>
<p><strong>2. Uhud&#8217;a Doğru</strong></p>
<p>Allah Resûlü, derhal Uhud&#8217;a doğru hareket emri verir. Asker Uhud&#8217;u tutacak ve böylece düşmanın Medine&#8217;ye taarruzu önlenecekti. Kadın ve çocuklar emin yerlere yerleştirildi. Eğer düşman Medine&#8217;ye girmiş olursa, arkadan kıskaca alınacak ve böylece düşman hareketsiz hâle getirilecekti. Anında karar verilmişti ama, alternatif stratejiler de vardı.</p>
<p>Uhud&#8217;un eteğine varıldığında harp vaziyeti alındı, Müslümanlar, bütünüyle 700 kişiydi. Daha önce orduya iştirak etmesine rağmen Abdullah b. Übey b. Selûl, 300 adamını alarak, kendi dediğinin olmadığını ileri sürmüş ve ordudan ayrılmıştı.<sup>[10]</sup> Müslümanların arasında zırhlıların sayısı 100 kadardı. Sancak yine Mus&#8217;ab b. Umeyr&#8217;e (radıyallâhu anh) verilmişti.<sup>[11]</sup> Süvarilerin başında ise Zübeyr b. Avvam (radıyallâhu anh) vardır. Zırhsız askerlerin başında da Hz. Hamza (radıyallâhu anh) bulunuyordu..</p>
<p>&#8230; Ve okçular&#8230; Düşmanın arkadan gelmesine mâni olmak üzere önemli bir yere yerleştirilen bu okçuların başında Abdullah b. Cübeyr (radıyallâhu anh) vardı. Allah Resûlü, o gün okçulara ısrarla şöyle demişti: <em>&#8220;Siz, bizim arkamızı koruyun.. ve zinhâr yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi terk etmeyin. Ve yine bizim cenazelerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!.&#8221;</em><sup>[12]</sup></p>
<p>Allah Resûlü tam tekmil kendisine düşen şeyleri yapmıştı. Bu defa saf şeklinde değil de değişik bir tatkik uygulayacaktı. Ordusunu Uhud&#8217;un bağrına çekecek, düşmanı kıskaç içine alacak ve onları okçularla kıstıracaktı. Sonra bir kısım ölüm fedailerini; İbn Cahşları, ölüm arayan Mus&#8217;ab İbn Umeyrleri, Ebû Dücâneleri ve aslanlar aslanı seyyidina Hz. Hamzaları düşmanın bağrına salacaktı&#8230;</p>
<p>Bedir&#8217;de parola &#8220;Ehad! Ehad!&#8221;tı. Uhud&#8217;da ise &#8220;Öldür! öldür!&#8221; mânâsına &#8220;Emit! Emit!&#8221;di.<sup>[13]</sup> Burada taktik de parola da değişmişti; Müslümanlar, Allah ve Resûlü aşkına, kendilerini koruyacak ve düşmanı öldüreceklerdi.</p>
<p>Savaş plânı düşünüldüğü gibi hazırlanmış.. ve Allah Resûlü elinde tuttuğu kılıcı göstererek: <em>&#8220;Hakkını vermek şartıyla bu kılıcı isteyen var mı?&#8221; </em>buyurmuşlardı. Bütün sahabe coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine verilmesini istemişti ama, herkesi herkesten daha iyi tanıyan Allah Resûlü, gözleriyle kılıcın asıl sahibini arıyordu. Derken kılıcın asıl sahibi Ebû Dücâne sordu: &#8220;Yâ Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?&#8221; Allah Resûlü: <em>&#8220;Eğilip bükülünceye kadar harp etmektir.&#8221;</em> buyurdu. O da: &#8220;Hakkını vermek üzere bu kılıcı bana ver yâ Resûlallah!&#8221; dedi.. ve artık kılıçla gerçek sahibi buluşmuştu. Ölüm sarığını başına sardı ve düşman saflarına daldı.</p>
<p>Ensar, Ebû Dücâne&#8217;yi (radıyallâhu anh) çok iyi bilirlerdi. O, al renkli sarığı sardığı zaman, artık ölüme gidiyor demekti.. ve bu esnada kimse Ebû Dücâne&#8217;nin (radıyallâhu anh) karşısında bulunmak istemezdi ve bulunamadı da. Biz, yukarıda geçen konuşmayı sadece Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) ile Allah Resûlü arasında geçmiş bir konuşma olarak biliyoruz.<sup>[14]</sup> Hâlbuki Uhud&#8217;un sonunda görülecekti ki, Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) gibi daha niceleri var!</p>
<p>Abdullah b. Cahş (radıyallâhu anh), kendisini öldürecek bir hasımla karşılaşmak için Allah&#8217;a (celle celâluhu) dua etmektedir. Aman Allahım, bu nasıl ukbâ ve ebediyet mülâhazasıdır! Hamza&#8217;nın (radıyallâhu anh) kükreyişleri, aslanların ödünü koparacak gibidir. Ve bu ölüm fedailerini düşmanın bağrına salmak, hiç beklenmedik bir stratejiydi ki, Ebû Süfyan, Bedir hesapları yaparken, yeni bir şaşkınlık yaşıyordu. Evet, Uhud&#8217;da karşılaştıkları hiç de Bedir&#8217;dekilere benzemiyordu. Hele, &#8220;Ölüm! Ölüm!&#8221; nârâları, Kureyşlileri sıtmalılar gibi tir tir titretiyordu.</p>
<p>Evet, müşrikler böyle bir şey beklemiyorlardı. Beklemedikleri için de birdenbire bozguna uğramışlardı ki, işte Uhud&#8217;un birinci safhası buydu. Bu birinci safhada, Allah Resûlü Medine ile Uhud arasında, sırtını Uhud&#8217;a vererek okçularını uygun bir yere yerleştirmiş, onlara: <em>&#8220;Sakın yerinizden kıpırdamayın!&#8221;</em> demiş, sonra da aslanlarını düşman ordusu üzerine salmış ve düşmanı bozguna uğratmıştı.. hem öyle bir bozguna uğratmıştı ki, kaçanlar kendilerini bir anda kadınların çadırlarında buldular. Bu arada Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) ta merkezde korunan, Ebû Süfyan&#8217;ın hanımı Hind&#8217;in yanına kadar gidip ulaştı; hatta kılıcını kaldırıp tam başına indireceği zaman &#8220;Allah Resûlü&#8217;nün kılıcını bir kadının kanı ile kirletmeyeyim.&#8221; mülâhazasıyla geriye döndü.<sup>[15]</sup></p>
<p>Bütün sahabe, bu kadar başarı ile, kendilerine verilen rolü çok iyi oynamış, vazifesini bihakkın yerine getirmiş ve mücadele etmenin hakkını vermişlerdi. (Allah (celle celâluhu) ebeden onlardan razı olsun.)</p>
<p>Âl-i İmrân sûresi, sanki Uhud&#8217;da mücadele veren bu insanları destanlaştırmaktadır. Geçmiş peygamberlerden misallerle, onların etrafını alan yiğitler tablolaştırılıp tasvir edilirken Allah Resûlü&#8217;nün etrafındaki bu bahadırlara da telmihler yapılmış ve şöyle denmiştir:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>وَكَأَيِّنْ مِنْ نَبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُوا لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَمَا ضَعُفُوا وَمَا اسْتَكَانُوا وَاللّٰهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ * وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَنْ قَالُوا ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ * فَآتَاهُمُ اللّٰهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ اْلاٰخِرَةِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ</strong></p>
<p><em>&#8220;Nice peygamberlerin yanında Rabb&#8217;e kul olmuş savaşan rabbanîler vardır ki, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah sabredenleri sever. Onların dedikleri ancak şu idi: &#8216;Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla, sebatımızı artır, inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!&#8217; Bu yüzden Allah, onlara dünya nimetini de ahiret nimetini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini iyi yapanları sever.&#8221; (Âl-i İmrân sûresi, 3/146-148)</em></p>
<p>Âyet, rabbanîleri anlatıyordu. Ama tarihî tekerrürler zaviyesinden anlatılanlar, Uhud&#8217;da kavga veren insanlardı. Zaten bu âyetler Uhud münasebetiyle nazil olmuştu.</p>
<p><strong>3. Uhud&#8217;un Safhaları</strong></p>
<p>Uhud&#8217;da üç ayrı tablo vardır:</p>
<p><em><strong>a. Birinci tablo:</strong></em></p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün alelacele verdiği kararların başarı ve muvaffakiyetle neticelenmesi tablosudur. Gerçi bu bölümde de birkaç şehit verilmişti. Ama Seyyidina Hz. Hamza, Ebû Dücâne, İbn Cahş (radıyallâhu anhüm) düşmanı ekin biçer gibi biçip geçmişlerdi. Ve açık bir zafer kazanılmış, düşman da bozguna uğratılmıştı. Bu esnada kadınlar, yollarda kaçışanların ayaklarından tutup, kaçmayı önlemeye çalışmış ve &#8220;Bu size yakışmaz!&#8221; diye yalvarmışlardı ama, kaçmaya yüz tutmuş Mekke ordusunu durdurmak mümkün değildi.</p>
<p>Bu karşılaşmada, Müslümanların sayısının, münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi kadar olduğunu mevsuk tarihler söylüyor. Karşı tarafın gücü ise üç bine yakındı. Bu da takriben Müslümanların beş katı demekti. Yani her fert, beş insanla savaşmak zorundaydı. Kureyş, kadınlarını, çocuklarını da getirmişti. Bunlar def çalıyor ve askeri coşturuyorlardı. Müşrik ordusu tam tahkim edilmiş, hazırlıklı idi, ama, Müslümanın fendi karşısında, Bedir&#8217;de olduğu gibi, burada da yine bozguna uğramışlardı. İşte tam bu esnada emir dinlememe gibi bir tali&#8217;sizlik oldu ki, biz buna &#8220;zelle&#8221; diyoruz. Zira, onlar mukarrabîn, yani Allah&#8217;a (celle celâluhu) çok yakın ve sanki O&#8217;nu görüyor olma mevkiinde bulunuyorlardı.</p>
<p>Bizler, İslâm ve iman mevkiinin insanlarıyız. İman ediyor, İslâm&#8217;ı yaşıyor ve ötesinde daha derinliklere akıl erdiremiyoruz. Onlar ise, Allah&#8217;ı (celle celâluhu) görüyor gibi ibadet etme mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok farklı görüyorlar; hatta çok defa kemmiyetsiz, keyfiyetsiz lâhûtî derinlikler müşâhede ediyorlardı. Bu kadar yakın olduklarından dolayı, kalblerinden ve kafalarından geçecek şeylerden dahi muaheze olabilirlerdi. İşte orada hafif bir çözülme.. ve Allah Resûlü&#8217;nün hezimette zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki sarsıntı bir mukarrabîn okşanmasıydı.</p>
<p>Evet, zaferden sonra da Allah Resûlü, Uhud&#8217;da başarılıdır. Bir kısım tarihlerin yazdığı gibi, Uhud, hezimet değildir. Ben şahsen burada &#8220;hezimet&#8221; tabirini çok ağır buluyorum. Ruhen bu kelimeden rahatsız oluyor ve onun yerine &#8220;Uhud&#8217;da bir aralık sarsıntı oldu.&#8221; diyorum.</p>
<p><em><strong>b. İkinci tablo:</strong></em></p>
<p>Düşman hezimete uğramıştı. Kaçan kaçana bir bozgun vardı. Müslümanlar ister istemez Bedr&#8217;i hatırladılar. O zaman da düşman ordusu böyle kaçmıştı. Derken işin bittiğine hükmettiler. Sıra ganimetleri toplamaya gelmişti. İşte şurada develer, atlar, sığırlar onları bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp öyle kaçmıştı ki, zâhiren gidip ganimet toplamada hiçbir mahzur görülmüyordu. Bu itibarla da, ganimet toplamaya okçular da iştirak etmişlerdi. Her ne kadar Abdullah b. Cübeyr (radıyallâhu anh) onlara Allah Resûlü&#8217;nün emrini hatırlatmış idiyse de emrin son sınırındaki espriyi kavrayamamışlardı. Zira ayrılanlar, bu emri, &#8220;Savaşın sonuna kadar sebat edin!&#8221; şeklinde yorumlamışlardı.. ve işte savaş sona ermişti. Ayrıca onlara göre böyle bozguna uğramış bir ordunun toparlanıp geri dönmesi muhaldi. İşte Uhud&#8217;un ikinci tablosu.!</p>
<p><em><strong>c. Üçüncü tabloya gelince:</strong></em></p>
<p>Okçuların yerlerinden ayrılması, cephede bir gedik açmak demekti ki, hayatında hiç yenilgi görmemiş askerî deha Halid&#8217;in bunu değerlendirmemesi düşünülemezdi. Ve şimdi fırsat onun eline geçmişti.</p>
<p>Bu esnada Müslümanlar, kılıçlarını kınlarına sokmuş, toplanan ganimetlerle meşguldüler. Kimisi de çadırlarına çekilmiş istirahat ediyorlardı ki; Halid, yıldırım gibi ilerledi, ve kalan birkaç okçuyu da şehit ederek arkadan saldırdı. Müslümanlar tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı. Hatta onlar, harbi bitti kabul ettiklerinden, harp esnasında olması gereken gerilimlerini kaybetmişlerdi. Bu da yine Halid&#8217;in işine yarayacaktı. Fırsatı değerlendirdi ve o müthiş taarruzunu gerçekleştirdi&#8230;</p>
<p>Burada, bir noktaya daha temas etmekte fayda var. Esasen, Uhud&#8217;a gelinirken bir gedikle geliniyordu. Efendimiz Medine&#8217;de kalalım demişti, onlar dinlememiş ve dışarıya çıkmada ısrar etmişlerdi. Bu, onlar adına bir fasit daireye girmek demekti. Şimdi bu fasit daire, başka bir fasit daire daha doğurmuştu. Allah Resûlü, &#8220;Şurada sebat edin, ayrılmayın!&#8221; demişken onlar yerlerini terk etmişlerdi ki, bu da onlar için yeni bir zelle ve bir sürçmeydi. Bu sürçmeleri Kur&#8217;ân şöyle ele alıyor: <strong>إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا</strong><em> &#8220;Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.&#8221; (Âl-i İmrân sûresi, 3/155)</em></p>
<p>Yani, işin başında onlara &#8220;Kalın!&#8221; dendi, onlar: &#8220;Medine dışına çıkıp harp edelim!&#8221; dediler. Harp esnasında onlara, &#8220;Yerinizden ayrılmayın!&#8221; dendi. Onlar ise yerlerinden ayrılıp, ganimet toplamaya, daha doğrusu, bu mevzuda diğerlerine yardım etmeye koyuldular. Birinci söz dinlemeyiş, onlar için bir fasit daireye girişti. Birinci fasit daire, ikincisini doğurdu. Eğer Cenâb-ı Hak, rahmetiyle bu fasit dairelerin devam etmesine mâni olmasaydı, yanlışlıklar birbirini takip edip gidecekti&#8230; Rahmetin gazaba sebkat edişi bir kere daha ayân-beyan zuhur etmiş ve o mukarrabîn topluluğuna kanat açmıştı.</p>
<p>Bir de orada, harp bitti diye, ganimet toplamaya koyuldular. Gerçi bu, harbe iştirak eden ve muvaffak da olan muharipler için gayet normal bir hareketti. Ancak, mukarrabîn için bu dahi bir kayma sayılırdı. Nitekim Cenâb-ı Hak, Bedir&#8217;de elde edilen ganimetler sebebiyle Habibi&#8217;ni dahi ikaz etmişti.. Hatta Allah Resûlü ve Ebû Bekir (radıyallâhu anh) bu ikaz karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Hz. Ömer (radıyallâhu anh) onları ağlar görünce, o da aynı şekilde gözyaşı dökmeye başlamıştı.<sup>[16]</sup></p>
<p>Onlar, dünyaya meyledemezdi.. aksine ona karşı tavır belirlemeleri lâzımdı. Ganimeti, alalım, götürelim düşüncesi, bize göre mahzursuz olsa bile, o cephede, o meydanda, şehitlerin kanları ile yıkanmış o zeminde mukarrabînin buna tenezzül etmesi daha sonra onları vicdanlarında yakıp bitireceğinden, Allah te&#8217;dib-i âcilesiyle bu acı akıbetten onları sıyanet buyurdu. Ama, bir gedik daha açılmıştı. Musibet, musibeti unutturur gerçeği çizgisinde her yeni musibet, bir öncekini unutturacak kadar âdeta katlanarak geliyordu. Meselâ; en sonunda bütün musibetleri unutturacak olan, Efendimiz&#8217;in kuşatıldığı, hatta şehit edildiği şâyiası onlara, her şeyi unutturmaya yetti.. bereket versin, tam Efendimiz&#8217;in bulunduğu yere kadar ulaşıldığı esnada, Efendimiz etrafında, sesini duyurabileceği kimselere sesini duyurmuş ve o ilk tahşidat ile çevresinde etten kemikten bir kale teşekkül etmişti.</p>
<p>Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde mataralar, yaralılara su vermek ve yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi.. tabiî başlarında da Ümmü Umâre (radıyallâhu anhâ), tarihin şerefle yâd edeceği büyük kadın.. beyini ve oğullarını göndermişti, onlar savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara, elinde sargılar, yaralıları tedavi için orada bulunuyordu.</p>
<p>Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Allah Resûlü&#8217;nün etrafında etten kemikten bu kale parça parça olup devriliyor ve hain eller adım adım O&#8217;na doğru yaklaşıyorlardı. Aslında bütününü doğramadan hatta onları kütükte doğranan bir et hâline getirmeden, Allah Resûlü&#8217;nün semtine sokulmaları mümkün değildi. Orada artık, her gayz ile bilenen kılıç, O&#8217;nun için bileniyor, her nefretle atılan ok, O&#8217;nun için atılıyor, her kalkan mızrak, O&#8217;na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar gidip bir mü&#8217;minin bağrına saplanıyordu. Bir an gelmişti ki kırılmadık kol, kesilmedik baş kalmamıştı.</p>
<p>Tam bu esnada Allah Resûlü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü göstererek: <em>&#8220;Bunlara karşı kim çıkacak?&#8221;</em> deyince Nesibe (radıyallâhu anhâ) elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak: &#8220;Ben yâ Resûlallah!&#8221; cevabını vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı. Artık şimdi o, bir dişi aslan gibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Resûlullah&#8217;a yaklaşanları biçip geçiyordu.</p>
<p>Oraya sargı sarmak, yaralıları tedavi etmek için gelmişti ama, iş başa düşünce âdeta aslan kesilmişti. O, Allah Resûlü&#8217;nün önünde mücadelesini devam ettirirken oğlunun kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini görür, koşar onu sargı ile sarar ve elini sırtına vurarak: <strong>اِذْهَبْ فَقَاتِلْ أَمَامَ رَسُولِ اللّٰهِ </strong>&#8220;Git, Resûlullah&#8217;ın önünde savaş evlâdım!&#8221; der ve savaş mevkiine döner. O kadar yakın savaşıyordu ki, âdeta Allah Resûlü&#8217;nün fısıltılarını duyuyordu. Sırtında, elin içine girip saklanacağı kadar derin bir yara açılmış, kanlar içinde, O, Allah Resûlü&#8217;nün fısıltılarını, Allah Resûlü de O&#8217;nun fısıltılarını duyacak kadar birbirlerine yakınlar.</p>
<p>O çocuğunu savaşa gönderdikten sonra Allah Resûlü ona şöyle buyuruyor:<strong> مَنْ يُطِيقُ مَا تُطِيقِينَ </strong><em>&#8220;Senin şu yaptığına kim takat getirebilir ki, kim dayanabilir ki!&#8221;</em> Bunu yakalayan (duyan) büyük kadın: <strong>اُدْعُ اللّٰهَ أَنْ يَجْعَلَنِي مَعَكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ </strong>&#8220;Allah&#8217;a dua et, beni Cennet&#8217;te seninle beraber eylesin!&#8221; der. Ve Allah Resûlü ellerini kaldırarak, yüzünden, sırtından, kolundan kanlar akan bu kadına dua eder: <em>&#8220;Allahım, Cennet&#8217;te onu benimle beraber kıl!&#8221;</em><sup>[17]</sup> Şerefli kadın bu duayı işitince: &#8220;Gayri kıyamete kadar O&#8217;nun önünde savaşabilirim.&#8221; der.</p>
<p>Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdeta bir danteladır: Akabede Efendimiz&#8217;e biat edip Medine&#8217;ye davet etmesi.. bütün aile efradıyla İslâm&#8217;ın emrine girmesi.. Peygamberimiz&#8217;in önünde Uhud&#8217;u göğüslemesi; en babayiğitlerin önünde bir performans sergilemesi.. tesettür âyeti nazil olunca, fiilen cihada iştirak edememe üzüntüsüyle sarsılması.. yalancı peygamberler döneminde, yeniden sahneye çıkıp, Yemame&#8217;de savaşması; savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp geriye dönmesi gibi bir kadın mukavemetini aşan çok televvünlü ve dolu dolu bir hayat yaşamıştır.<sup>[18]</sup></p>
<p>Uhud&#8217;daki ölüm fedailerinden biri de Enes b. Nadr&#8217;dı.. Enes b. Mâlik&#8217;in amcası.. Enes b. Nadr (radıyallâhu anh), hem savaşıyor hem de &#8220;Allah Resûlü&#8217;nün öldüğü yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?&#8221; diye haykırıyordu.<sup>[19]</sup></p>
<p>İlk tahşidat burada olmuştu ve düşman ordusu da burada bozguna uğratılacaktı. Artık, sarsıntı durmuş ve Allah Resûlü, emre itaatteki inceliği anlayamayan arkadaşlarına her şeye rağmen yeni emirler veriyor, yeni stratejiler sunuyordu. Bu arada, Sa&#8217;d İbn Rebî (radıyallâhu anh) Uhud&#8217;un bir köşesinde ölümünü beklerken yanına giden sahabiye şöyle gürlüyordu:</p>
<p>&#8220;Allah Resûlü&#8217;ne selâm götürün, Uhud&#8217;un arkasından buram buram Cennet kokularının geldiğini duyuyorum. Ve cemaatime de selâm götürün, nefes alıp verdikleri sürece Allah Resûlü&#8217;ne bir şey, olursa Allah (celle celâluhu) huzurunda yakalarını kurtaramazlar!.&#8221;<sup>[20]</sup></p>
<p>&#8230; Ve tabiî şehitlik için dua edenlerin duası da kabul olmuştu: Enes b. Nadr dua etmiş, İbn Cahş dua etmiş, Hamza dua etmiş ve bunların duaları kabul olunmuş, olunmuş da kanatlanıp göklere uçmuşlardı. Uçan uçup gitmiş, kalanlar kan seylapları önünde sürüm sürüm.. ve sanki Uhud da herkes gibi ağlıyor; ama kan ağlıyordu.. bir de yüreklerin kan ağlaması vardı ki, o da Allah Resulü&#8217;nün vefatı şâyiasıyla feverana başladı; başladı ve çoklarının kuvve-i mâneviyesini sarstı.. ve işte bu esnada, Müslümanlardan bir kısmı Medine&#8217;ye gelip yeni bir tabye plânlamak, kimi başka mülâhazalarla sağa-sola koşuşup durmaya başlamışlardı.. ve tam mânâsıyla panik içindeydiler ki; tam bu esnada Ka&#8217;b b. Mâlik&#8217;in o gürül gürül sesi duyuldu: <strong>يَا مَعْشَرَ الْمُسْلِمِينَ! أَبْشِرُوا، هَذَا رَسُولُ اللّٰهِ</strong> &#8220;Ey Müslümanlar! Size müjdeler olsun, işte Resûlullah (hayattadır)!&#8221;<sup>[21]</sup></p>
<p>Uhud bu sesle; yeniden bir &#8220;ba&#8217;sü ba&#8217;de&#8217;l-mevt&#8221;e uyanır gibi cana geldi ve herkes O&#8217;na doğru koşmaya başladı. İkinci tahşidat, Resûlullah&#8217;ın içinde bulunduğu çukurun etrafında yapıldı. Yeniden, etten-kemikten bir sur teşekkül etmişti. Kimisi O&#8217;nun etrafında pervane gibi dönüyor, kimisi mübarek yüzüne saplanmış miğfer parçalarını çıkarmaya çalışıyor ve kimisi de halkın orada toplanmasını temine çalışıyordu. Ama hepsi de O&#8217;nun üzerine tir tir titriyordu. Zaten, O&#8217;nun bir tek dişine zarar gelmemesi için canını vermeyecek tek bir sahabe yoktu. İşte bu, Allah Resûlü&#8217;nün etrafındaki ikinci tahşidattı.! Bir kere daha ölmeye söz verecek ve O&#8217;ndan ayrılmayacaklardı.</p>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu, büyük asker, yeniden zimamı eline aldı. Artık okçuların yerlerini terk etmesi, başkalarının gidip uzak cephelerde savaşması, O&#8217;nun yeni harp stratejilerine mâni olmayacaktı. Etrafında toplananlarla O, sessizce Uhud&#8217;un arkasına çekilmiş, orada tekrar bir güç olma plânları hazırlıyordu. Yani, Allah Resûlü, muvaffakiyetle neticelenecek olan üçüncü tabloyu hazırlamaktaydı.<sup>[22]</sup></p>
<p><strong>4. Hezimetten Zafere</strong></p>
<p>Bu üçüncü tablodaki yine mutlak bir zaferdi.. zaferdi, zira, düşman ric&#8217;at etmiş, Müslümanlar da onları kovalamışlardı. Vâkıa, Ebû Süfyan yeni bir taarruza niyetlenmişti ama, Safvan b. Ümeyye: &#8220;Yâ Ebâ Süfyan, geri dönelim. Zira Muhammed&#8217;e onların hepsini öldürmeden ulaşmamız mümkün değildir. Şimdi bir zafer kazandık. Bunu hezimete çevirmeyelim!&#8221; diyerek onu bu akıbeti şüpheli hareketten vazgeçirmişti. Aslında, o da aynı kanaatte idi. Ve, Mekke&#8217;ye doğru yola koyuldular.<sup>[23]</sup></p>
<p>Mağlubiyet gibi görünen bir durumdan sonra Allah Resûlü, âdeta yeniden parlak bir zafer kazanmıştı. Bununla da kader, sanki sahabeye şöyle bir ders veriyordu: Allah (celle celâluhu), Habibi&#8217;ne doğrudan doğruya kendi inayet ve keremiyle muvaffakiyetler bahşetmektedir. Sizin kılıçlarınız sadece birer sebeptir ve zevahir açısından vardır. Yoksa, Resûlü&#8217;nü zaferden zafere ulaştıran sadece ve sadece Allah&#8217;tır (celle celâluhu).</p>
<p>İşte, Uhud&#8217;un hem başında ve hem de neticesinde elde edilen zaferler, Efendimiz&#8217;e verilsin diye, arada öyle muvakkat bir sarsıntı yaşanmıştı. Fakat Allah (celle celâluhu) bu en zor şartlarda dahi Efendimiz&#8217;i yalnız bırakmamış ve O&#8217;na vaad ettiği nusreti vermiştir ki, âyet bu hususu şöyle dile getirmektedir:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>وَلَقَدْ صَدَقَكُمُ اللّٰهُ وَعْدَهُ إِذْ تَحُسُّونَهُمْ بِإِذْنِهِ حَتَّى إِذَا فَشِلْتُمْ وَتَنَازَعْتُمْ فِي اْلأَمْرِ وَعَصَيْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا أَرَاكُمْ مَا تُحِبُّونَ مِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ الدُّنْيَا وَمِنْكُمْ مَنْ يُرِيدُ اْلاٰخِرَةَ ثُمَّ صَرَفَكُمْ عَنْهُمْ لِيَبْتَلِيَكُمْ وَلَقَدْ عَفَا عَنْكُمْ وَاللّٰهُ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ * إِذْ تُصْعِدُونَ وَلاَ تَلْوُونَ عَلَى أَحَدٍ وَالرَّسُولُ يَدْعُوكُمْ فِي أُخْرَاكُمْ فَأَثَابَكُمْ غَمًّا بِغَمٍّ لِكَيْلاَ تَحْزَنُوا عَلَى مَا فَاتَكُمْ وَلاَ مَا أَصَابَكُمْ وَاللّٰهُ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ</strong></p>
<p><em>&#8220;Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. O&#8217;nun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz ama, Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta nizâa düştünüz ve isyan ettiniz, sizden kimi dünyayı, kimi ahireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki O sizi bağışladı. Allah&#8217;ın mü&#8217;minlere nimeti boldur. Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz. Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah işlediklerinizden haberdardır.&#8221; (Âl-i İmrân sûresi, 3/152-153)</em></p>
<p>Allah ile sizin aranızda mukavele vardır. O: <strong>وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ </strong><em>&#8220;Siz Bana verdiğiniz sözde durun Ben de sözümü yerine getireyim.&#8221; (Bakara sûresi, 2/40) </em>buyurmaktadır. Bu mukavele asla Allah (celle celâluhu) tarafından bozulmaz. Şayet siz, bu mukaveleyi bozarsanız Allah da bozar.. ve deniyor ki; Uhud&#8217;da da Allah size verdiği sözünü tuttu. O&#8217;nun emri, izni ve meşîeti ile işin başında kâfirleri biçip geçiyordunuz.</p>
<p>&#8220;Sonra hiç beklenmedik bir anda ve yok yere fiyaskoya girdiniz. Beş dakika sonra gelmeniz gerekirken, ganimete beş dakika evvel geldiniz ve emri beklemediniz. Evet, Sultanlar Sultanı, kumandanlık otağında emir vereceği anı bekliyordu. Fakat siz acele ettiniz.. derken aranıza nizâ girdi.</p>
<p>Evet, cephe bozulup da bir tabyede tutunamayınca nizâ çıkar. Zaten her yeni karar teşettüt-ü ârâ&#8217;ya sebebiyet verir ve düşünce farklılıkları meydana getirir.. ve her düşüncenin sâliki olur.. derken birlik ve vahdet bozulur. Allah (celle celâluhu) size gösterdiği şeyi gösterdikten sonra baş kaldırdınız, siz mukarrabînsiniz. Bu, başkalarına göre günah olmayabilir; ama siz, huzur-u risaletpenâhîye mazhariyet cihetiyle insibağa mazhardınız. Sürekli vahiy ile, Allah Resûlü&#8217;nün ilhamlarıyla ve O&#8217;nun sohbeti ile boyanıyordunuz. Siz daha önceden baştan ayağa Allah&#8217;ın (celle celâluhu) memnun olacağı hüviyeti kesbetmiştiniz. Sevdiğiniz bir kısım şeyleri görünce -Dünya idi bu ve çok önemli değildi.. Olsa da olurdu olmasa da olurdu- Allah (celle celâluhu) onu da sizin elinizden aldı. Arzuladığınız o şeyden de sizi mahrum etti. Çünkü siz ukbâya talip olsaydınız, dünya nasıl olsa arkadan gelecekti.</p>
<p>Bir ölçüde dünyaya talip oldunuz. Hâlbuki dünya talebi için sarfedilen enerji kadar bir enerjiyle, ukbâ talep edilemez. Ukbâ, daha himmetlice, dünya daha aşağıdan takip edilmeliydi. Ayrıca siz, ukbâyı talep etseydiniz, dünya koşa koşa arkanızdan gelecekti. Unutmayın, kasem olsun Allah (celle celâluhu) sizi affetti.&#8221;</p>
<p>Allah Resûlü, o korkunç sarsıntıdan sonra bir bakıma yeni bir zafer elde etmişti. Ebû Süfyan ordusu Mekke&#8217;ye, Allah Resûlü de onların içine ciddî bir korku saldıktan sonra Medine&#8217;ye döndüler.</p>
<p><span class="notice">[1] Buhârî, zekât 54; Müslim, fedâil 11.<br />
[2] Buhârî, megâzî 15, 16; Müslim, cihad 119; İbn Hişâm es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/121.<br />
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/311-313; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/3-5.<br />
[4] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/310-311; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/344.<br />
[5] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/351; İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/8-9; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/11.<br />
[6] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/8; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/11-12.<br />
[7] Müslim, imâre 148.<br />
[8] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/9; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/11-12.<br />
[9] Buhârî, i&#8217;tisam 28; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/351.<br />
[10] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/9-10; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/13-14.<br />
[11] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/12; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/15.<br />
[12] Buhârî, cihad 164; Ebû Dâvûd, cihad 116; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/25.<br />
[13] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/15.<br />
[14] Müslim, fedâilu&#8217;s-sahabe 128; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/123; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/15.<br />
[15] Bezzâr, Müsned, 3/193-194.<br />
[16] Müslim, cihad 58; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/31-32.<br />
[17] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/30-31; İbn Hacer, el-İsâbe, 8/140, 266.<br />
[18] İbn Hacer, el-İsâbe, 8/140, 266.<br />
[19] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/34.<br />
[20] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/44, Hâkim, el-Müstedrek, 3/221-222.<br />
[21] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/35.<br />
[22] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/35.<br />
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 4/54-55; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 4/51.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sarp-yokus-uhud/">Sarp Yokuş Uhud</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ashab-ı Uhdud&#8217;dan Ashab-ı Meriç&#8217;e Lanetliler!</title>
		<link>https://hizmetten.com/ashab-i-uhduddan-ashab-i-merice-lanetliler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2020 12:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13727</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashab-i-uhduddan-ashab-i-merice-lanetliler/">Ashab-ı Uhdud&#8217;dan Ashab-ı Meriç&#8217;e Lanetliler!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 class="page-summary">Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan yığınları bulunmaktadır. Bu âyetler, benzeri zulümleri ve insan hakları ihlallerini yapan her dönemdeki zalim ve diktatörlere lanet ettiği gibi, hak ihlalleri karşısında dilsiz şeytan kesilen yığınlara da aynı laneti yapmaktadır.&#8221;</h2>
<div>Aradan çağlar geçse de insan aynı insan olduğu için, geçmişte yaşanan pekçok acı olay, asırlar sonra da aynı ya da benzeriyle yaşanabilmektedir. Değişen yegâne olgu, sadece zaman, coğrafya ve isimler olmaktadır. İşte bu tekerrür eden elem verici olaylardan biri de, geçmişte yaşanmış Ashâb-ı Uhdûd kıssasının benzerinin, günümüzde yeniden sahnelenmesidir.</div>
<div></div>
<div>Kur’ân’da müstakil bir Sûre’de, adı geçen bu şer şebekesi, “Ashâb-ı Uhdûd” olarak isimlendirilmiştir. Söz konusu şirzime-i kalîle (azınlık şer topluluğu), inananları inançlarından döndürmek için, içi ateş dolu hendeklere diri diri atmak suretiyle hunharca yakan kimselerdir. İnsanlıktan çıkmış bu iki ayaklı canavarlar, masumları sadece ateşe diri diri atmakla kalmamış, aynı zamanda yaptıkları bu lânetlenecek zulmü, büyük bir keyif içerisinde seyretmişlerdir. Yapılan bu çirkef iş, Yüce Yaratıcı katında o denli büyük bir cinayet olarak kabul edilmiştir ki, konunun haber verildiği Sûre’de, ilgili âyetlerin baş tarafında üç şey üzerine yemin edildikten sonra, vurgulu bir şekilde bu zalimler la’netlenmiştir. Zira bu mevzubahis şer şebekesi, işledikleri bu kötü fiille, lâneti çoktan hak etmişlerdir.</div>
<div></div>
<div>Bu elim tarihi olay Kur’ân’da şöyle dile getirilirler: <i>“Burçlarla süslü göğe! Geleceği vaad olunan kıyamet gününe! Şahid ile meşhûda kasem ederim ki; tıpkı kahrolası Ashab-ı uhdud’un, o tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayanların mel’un oldukları gibi&#8230; Hani onlar ateşin başında oturur, müminlere yaptıklarını acımasızca seyrederlerdi. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin, göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah’a iman etmeleri idi. Allah her şeye şahittir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de, sonra tövbe etmeyenler var ya, İşte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var.” </i><b><i>(Burûc 85/1-10).</i></b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Ashab-ı Uhdud denilen insanlıktan çıkmış bu sadistler, ateşi tutuşturmuş, seyir yerlerinde konumlarını almış, suçları(!), sadece Allah’a inanmaktan ibaret olan kadın, erkek ve anne kucağındaki bebekleri, bu alev kuyularının içine atarak, vücutlarının alevler tarafından yakılıp kül haline gelmesini büyük bir zevkle temâşâ ediyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Evet bu mü’minler mâsumdu. Nitekim âyetler, yakılan bu insanların masumluğunu: <i>“Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah’a iman etmeleri idi.” <b>Burûc 85/8-9) </b></i>beyanlarıyla hatırlatmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan yığınları bulunmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Bu âyetler, benzeri zulümleri ve insan hakları ihlallerini yapan her dönemdeki zalim ve diktatörlere lanet ettiği gibi, hak ihlalleri karşısında dilsiz şeytan kesilen yığınlara da aynı laneti yapmaktadır. Çünkü bu insanlık dışı uygulamaları yapanlar ne kadar sorumluysa, bu uygulamalara ses çıkarmamak suretiyle, ona destek veren yığınlar, sessiz onaylayıcılar da, aynı sorumluluğun içinde bulunmaktadır.</div>
<div></div>
<div>“Tek suçları(!) Allah birdir!” demek olan gerçek mü’minler, tarihin her döneminde benzeri insanlık dışı uygulamalara maruz kalmışlardır. Zulmü, diktatörlüğü, baskı ve küfrü temsil eden bütün mütekebbirler ve mağrurlar aslında aynı karakteri sergilemişlerdir. Aynı karakter her dönemde farklı işkence ve zulümlerle insanlık tarihinde sık sık nüksetmiştir. Bazen bir coğrafyada ateşlere atılmak şeklinde, bazen başka bir coğrafyada testerelerle biçilmek şeklinde, bazen de başka bir coğrafyada hapisler, zindanlar, sürgünler, kendi toprağında paryalar, Meriç ve Ege Denizi’nde boğulmalar ve hak mahrumiyetleri şeklinde ama hep cereyan edip durmuştur.</div>
<div></div>
<div>Müslümanlara eziyet eden, onları yurtlarından çıkmak zorunda bırakan, evlerinden, mallarından mülklerinden alıkoyan, onları haksızca ve zorla gasp eden, hürriyetlerini çalan, hapishâne hapishâne dolandıran çağdaş Ebu Lehepler, modern Firavunlar, Hâmanlar, Nemrutlar kahrolsun! Kahrolsunlar ve inşallah kahrolacaklardır.</div>
<div></div>
<div>Günümüzde işlenen zulüm, işkence ve öldürmeler, tarihtekinin benzeri bir zulüm ve soykırım olayıdır. Bu defa sadece zaman ve soykırım şekli farklıdır. Asrın canı çıkası, lânetlenmiş ashâb-ı uhdudları devreye girmiş, tarihteki kanlı katliamın farklı bir versiyonunu gerçekleştirmektedirler. “Terör Örgütü” yaftasıyla masum insanların bir kısmını hapislerde ve hücrelerde işkenceyle, hasta olanları tedavisini geciktirerek hayatlarına kast edilmekte; bir kısmı ise zulümden kaçarken Ege’nin ve Meriç’in sularında boğularak ölmekte; bir kısmı Şi’b-i Ebi Talip’teki gibi açlık ve susuzlukla zorla ölüme terk edilmektedir. Zulüm ve işkenceyle öldürülen, tümden yok edilmek istenen Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman eden günümüzdeki bu masumların adı da “ASHÂB-I MERİÇ”in zulmüne maruz kalan MÂSUMLARDIR. Elbette ki bu mâsumlar, sadece Meriç’ten geçerken ölümle yüz yüze gelmediler. Ancak Meriç bu gün söz konusu zulmün âdeta bir sembolü haline geldi.</div>
<div></div>
<div>Neydi “ASHÂB-I MERİÇ”in zulmettiği mâsumların suçu acaba? İnanmaktı; evet sadece inanmak! Bu inanmanın gereği olarak da okul açmak, ahlaklı bir nesil yetiştirmek, fakir fukaraya sahip çıkmak, yardım dernekleri kurmak, insanımızın maddi manevi zenginleşmesi için çalışmak, cehalet, tefrika ve fakirlikle mücadele etmek, insanımızın bilim dünyasında bir yere gelmesi için koşturmak, fakir talebelere burs vermek, Kur’ân öğrenmek ve öğretmek, beraberce umreye gitmiş olmak, muhtaçlar için kermesler düzenlemek… Evet işte suçlandıkları şeyler bunlardı.</div>
<div></div>
<div>İsterseniz bu dönemdeki iddianamelere bakın! Bunları, tarihe yüzkarası olarak geçecek o iddianâmelerde aynen göreceksiniz.</div>
<div></div>
<div>Bu mâsumlar, toplumda herhangi bir kargaşa ve anarşi mi çıkarmışlardı? Devleti ve âsâyişi mi bozmuşlardı? Devlet ve milletin malını mı çalmışlardı? Komşunun nâmusuna mı göz dikmişlerdi? Yol kesip adam mı kaçırmışlardı? Nesli ve kültürü mü bozmuşlardı? Mukaddesata dil mi uzatmışlardı? Rüşvet çarkının içinde mi yer almışlardı?</div>
<div></div>
<div>Hayır onlarda bu ve benzeri negatif söz ve uygulamaların hiçbirisi ama hiçbirisi bulunmuyordu. Onlar kula kulluktan kaçıyorlardı. Hırsızlıktan, şirkten, kulları ilah yerine koyup önlerinde eğilmekten, kargaşa ve kaostan kaçıyorlardı. Ancak devrin muktedir zalim ve tiranları, herkesi kendilerine kul yapmayı, emirlerinin ilahi bir emir yerine konulmasını, kendi zulüm ve şirk çarklarının arızasız ve kesintisiz bir şekilde yürümesini istiyorlardı. Bir avuç mümin erkek ve kadın, onların gözüne çok görünüyordu. Yaptıkları alçakça ve zalimce düzenlerine engel addediyorlardı. Onun için de bu insanlık dışı davranışlarıyla onları tamamen yok etmeyi kendileri için en büyük hedef haline getirmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Mâsum insanlar, aynen o dönemde olduğu gibi, somut hiçbir suçları gösterilmeksizin hapislere, işkencelere, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmakta, onlar da sularda boğulma ve ölümleri göze alarak Meriç’ten geçmektedirler. Şimdiye kadar kadınıyla erkeğiyle, bebek ve çocuğuyla kaç tane masum Meriç’te boğuldu, şehid oldu! Ruhlarının ufuklarına yürüdü!</div>
<div></div>
<div>Ashâb-ı Uhdud’un ateşlere attığı bazı kadınların kucaklarında, emzikli çocuklar vardı. Bu kadınlar ateş kuyularının içine çocuklarıyla beraber atılıyordu. Benzeri bir durumu, günümüz Ashâb-ı Meriç’i yaşatıyor. Çocuğuyla, kadınıyla, bebeğiyle sularda boğulan günümüz masumları karşısında, aynen Ashâb-ı Uhdud’un sergilediği tavrı sergiliyor çağdaş yobazlar. Boğulanlardan zevk alıyor; hatta zevkten dört köşe oluyor; öldürmeye karar verdikleri masumlardan, bebek çocuk demeden yok olmaları karşısında onları seyrediyor, neşe duyuyor ve âdeta sevinç çığlıkları atıyorlar. En talihsiz durum ise çağın zalimlerinin hem kadını hem de erkeğiyle birlikte bu zulümden zevk almasıdır. Özetle sözün bittiği yer, yüzbinlerce masumun soykırıma uğraması karşısında, insanlığını kaybetmiş bir dönemin sözde mazlum fakat günümüzün bizatihi zalimi olmasıdır ASHÂB-I MERİÇ.</div>
<div></div>
<div>Ashâb-ı Uhdûd kıssasında aynı zamanda müminler için her zaman ve her yerde karşılaşabilecekleri bir takım eziyet ve acılara, sıkıntılara, bela ve musibetlere karşı, sabretmeleri de hatırlatılmaktadır. Kıssada örnek olarak gösterilen hakkın sâbit kadem savunucuları, her dönemdeki müminler için de ideal bir örnek olarak sunulmuştur.</div>
<div></div>
<div>Kıssanın devamında haber verilen İlahi azabın, mutlaka zalim ve salt kaba güce dayanarak insanlara zulmeden kimseleri bir gün yakalayacağı ve bunun da son derece şiddetli olacağı haberinde de, müminler için ciddi bir teselli, yarınlara gebe ümit televvünlü gelecek vardır. Hiçbir iktidar ve güç, hiçbir azgın ve zalim tarih boyunca, ilanihaye pâyidâr kalmamıştır. Çoğunluğu itibariyle cezalarını daha dünya hayatlarında bulmuş, akıttığı gözyaşlarının, döktüğü kanların, işlediği cinayet ve insanlık dışı davranışlarının cezasını çekmiştir. Kendisine bir şey olmayanlara gelince, onlar da mutlaka “Mahkeme-i Kübrâ”’da, ma’dele-i ulyâda (en ince adaletin görüldüğü yüce yer) işledikleri suçlarının cezasından kaçamayacak, cehennemde dehşetli yangınlar ve çeşitli azaplar içerisinde ölmeksizin acı ve ıstırap çekip duracaklardır. Her iki durumda da kaybeden zulüm ve hukuksuzluğun temsilciliğini yapanlar, kazananlar ise, adâletin arkasında duran hak temsilcileri olacaktır. Ne mutlu günün mazlumlarına ve yüz bin kere veyl ve nefrin çağdaş firavunlara…</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof.Dr.Muhittin Akgül | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashab-i-uhduddan-ashab-i-merice-lanetliler/">Ashab-ı Uhdud&#8217;dan Ashab-ı Meriç&#8217;e Lanetliler!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uhud’un ilk şehidi: Abdullah İbn-i Amr İbn-i Haram (ra)</title>
		<link>https://hizmetten.com/uhudun-ilk-sehidi-abdullah-ibn-i-amr-ibn-i-haram-ra/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2020 10:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah İbn-i Amr İbn-i Haram]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12027</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hicretin üçüncü yılı, Şevval’in on üçü. Perşembe akşamı. Medine’de bir heyecan var. Yarın Uhud’a çıkılacak. Her evde hazırlık yapılıyor cephe için. Her hanede farklı hikayeler yaşanıyor. Hanelerin duvarları birbirinden farklı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uhudun-ilk-sehidi-abdullah-ibn-i-amr-ibn-i-haram-ra/">Uhud’un ilk şehidi: Abdullah İbn-i Amr İbn-i Haram (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hicretin üçüncü yılı, Şevval’in on üçü. Perşembe akşamı. Medine’de bir heyecan var. Yarın Uhud’a çıkılacak. Her evde hazırlık yapılıyor cephe için. Her hanede farklı hikayeler yaşanıyor. Hanelerin duvarları birbirinden farklı konuşmalara şahit oluyor. Kimi, anne babasıyla vedalaşıyor kimi evlatlarıyla. Beyler, hanımlarıyla vedalaşırken, küçük kızlar, çocuklar, babalarının ayaklarına yapışmış ağlıyor: “Baba! Baba! Gitme ne olur!”</p>
<p>Ne desin babalar! Ne desin Medine’nin yiğitleri! Ne desin Allah Resûlü’nün havârîleri. “Sefer var kızım sefer! Gitmemek olur mu! Hanım! Devlet kuşu bu! Devlet kuşu! Herkese nasip olmaz. Yakaladık yakaladık… Belki bir daha nasip olmayabilir! Sen çocuklara iyi bak…”</p>
<p>Bir başka evden gecenin karanlığından sızan farklı bir ses işitiyoruz: “Anne! Hakkını helal et. Gidip de dönmemek var!” “Git yiğidim git. Allah yolunu açık, gazânı mübarek etsin. Evladını kaybeden bir anne için her gün ilk gündür; onun bu ıstırabı ihtiyarlamaz. Fakat ben seni annesinin Hz. Meryem’i Mescid-i Aksa’ya adadığı gibi Resûlüllah’a adadım. Gidin ve canınız pahasına Peygamberimizi koruyun. Vallahi, O’nun saçının teline zarar gelirse bir daha dönüp yüzünüze bakmam!”</p>
<p><strong>Hepsi şehitliği arzu ediyordu</strong></p>
<p>Bu cuma gecesi Medine’nin diğer gecelerinden farklı. Her hanede hummalı bir hazırlık! Kimi atını hazırlıyor kimi devesini. Kılıçlar, kalkanlar, oklar, yaylar ve mızraklar çıkarılıyor mahzenden. Mekkelilerin saldırısı yaklaşıyor. Müşrik ordusu yanı başlarına, Uhud’a mevzilenmişti bile. İşin hayatiyetini ve ciddiyetini idrak eden herkes şeb-i arûs’a hazırlanıyor gibiydi. Zira ertesi gün Hz. Sa’d İbn-i Rebî’in, ruhuyla kanatlanıp uçarken vereceği sırra, adeta hepsi vakıf kılınmıştı daha şimdiden: “Uhud’un arkasından cennetin kokusunu alıyorum.”</p>
<p>Evet o büyüleyip ruhları peyleyen koku, adeta Medine’nin içlerine kadar gelmiş inananların yüreğini sarmıştı. Her evde buhur buhur tütmeye başlamıştı. Onun için Efendimiz, Medine’nin ve Müslüman toplumun nasıl müdafaa edileceğiyle ilgili istişare ederken çoğunluk meydan muharebesi istiyordu. Bunların çoğunluğunu Bedir’e katılamayan gençler oluşturuyordu. Aradıkları şehadetti: “Ya Resûlallah! Çıkalım ve düşmanı şehrin dışında karşılayalım. Zayıf olduğumuzu ve kendilerinden korktuğumuzu sanmasınlar! Onlar şu anda bizim yanı başımıza geldiklerinde savaşmayacağız da ne zaman savaşacağız!”<span id="easy-footnote-1-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-1-2627" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span></p>
<p>Hz. Nuaym İbn-i Mâlik çıkmış hepsinin duygusunu şu cümleyle ifade ediyordu: “Ey Allah’ın Nebisi! Ne olur bizi cennetten mahrum etme. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki oraya gireceğim!” Bu söz üzerine Efendimiz kendisine sordu: “Peki! Ne ile ve nasıl gireceksin cennete!” Hz. Nuaym beklemediği bu soru üzerine, “Bir kere ben Allah’ı ve Resûlünü seviyorum! İkinci olarak harp anında da cepheden kaçmam!” karşılığını verdi. Peygamber Efendimiz: “Doğru söyledin Ey Nuaym!” buyurdu. Hz. Nuaym da arzu ettiği gibi o gün orda şehit olanlardan biri olacaktı.<span id="easy-footnote-2-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-2-2627" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span></p>
<p><strong>Abdullah İbn-i Amr’ın evindeyiz</strong></p>
<p>Medine’de vakit epey ilerlemiş olsa da bazı evlerin ışıkları hala yanıyor. Ertesi gün açılacak cephenin son hazırlıkları yapılıyor. Az ileride Abdullah İbn-i Amr İbn-i Haram’ın evinden de bir ışık sızıyor. Seleme oğullarının reisi. O ışık süvarisini, ta II. Akabe Beyatı’ndan tanıyoruz. Akabe’de Allah Resûlü’ne iman edip Müslüman olan Ensar’ın ilklerinden. Gecenin karanlığında gizlice yapılan beyata iştirak edip canları-malları pahasına da olsa Rahmet Peygamberi’ni koruyacağına dair elini tutarak söz veren bahtiyarlardan. Üstelik orada, Efendimiz’in huzurunda kabilesini temsil için seçilen on iki “Nakîb”den (temsilçi) birisi. Dolayısıyla Medine’yi hicretin yurdu olarak hazırlayan on iki elçiden biri.</p>
<p>O da bizim Câbir İbn-i Abdullah diye bildiğimiz oğluyla konuşuyordu. Hz. Abdullah İbn-i Amr, düşünceli düşünceli: “Canım oğlum! Yarın Allah Resûlü ile Uhud’a meydan muharebesine gideceğim.” dedi. Hz. Câbir, babasının sadece kendisini kastetmesine mana veremedi ve söze girdi: “Haberim var baba. Ben de hazırlanıyorum. Birlikte gideriz inşaallah!” Hz. Abdullah, biraz daha cümlelerini netleştirdi: “Hayır oğlum. Yarın sen gelmiyorsun. Evi sahipsiz bırakmamız doğru olmaz. Allah Resûlü ile cihada çıkma mevzuunda ise seni nefsime tercih edemeyeceğim. Ben gidiyorum. Sana ise emanetlerim var. Sen emanetlerime sahip çıkacaksın!”<span id="easy-footnote-3-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-3-2627" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span></p>
<p>Hz. Câbir, babasının bu sözleri karşısında bir şey diyemez. Derin bir sükuta gömülür. Zira o da kendini tamamen gitmeye motive etmiş, hazırlamıştır. Herkes Efendimiz’le cepheye giderken şimdi ona geride kalmak mı düşüyordu? Buna henüz hazır değildi fakat babasına da bir şey diyemez onu kıramazdı. Mecburen, “Nasıl istersen baba!” dedi.</p>
<p>Hz. Abdullah aldığı bu cevaba çok sevindi. Artık oğluyla daha rahat konuşabilirdi:</p>
<p>-Oğlum! Ötelere kul hakkıyla gitmek istemiyorum. Benim, falan falan kimselere şu miktarlarda borcum var. Bu borçlar artık benim değil senin borçların. Bunları ödemeni istiyorum.”</p>
<p>-Hay hay, babacığım! Emrin olur. Allah’ın izni ve inayetiyle inşaallah öderim.”</p>
<p>-Teşekkür ederim oğlum! Allah, en kısa zamanda ödeme kolaylığı versin! Sana bir diğer emanetim de…!”</p>
<p>-Evet baba! Dinliyorum.”</p>
<p>-Kaç kız kardeşin var oğlum?”</p>
<p>-Yedi, baba. Niçin sordun ki!”</p>
<p>-Oğlum artık yedi kız kardeşin değil, yedi tane kızın var. Onlar da sana emanet. Onların üzerine titre, onlara güzel bak ve en iyi şekilde geleceğe hazırla.”</p>
<p>Söyleyeceği sözler boğazına düğümlense Hz. Câbir:</p>
<p>-Tamam! Olur babacığım!” dedi ve ilave etti:</p>
<p>-Bir de inşallah dönersin, kavuşuruz babacığım!”</p>
<p>Hz. Abdullah ise kararlı bir ses tonuyla şu karşılığı verdi:</p>
<p>-Hayır oğlum! Ne dönmesi! Benim en büyük ümidim, muharebe başladığında Uhud’un ilk şehidi olmak! Sen emanetlerimi yerine getir ve iyi muhafaza et.”<span id="easy-footnote-4-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-4-2627" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></p>
<p>Artık sözün bittiği yerdi. Hz. Cabir’in diyeceği hiçbir şey kalmamıştı. Fakat onun da Uhud’da kendisine düşen yeri alma ve şehit olma arzusu, yüz ifadelerinde çok belirgindi. Babası bunun hemen farkına vardı ve kendisine şöyle dedi:</p>
<p>-Câbir! Evde himâyeye muhtaç kızlarım/n olmasaydı senin de gelmeni ve şehit olmanı çok arzu ederdim!”</p>
<p>Sıra kızlarıyla vedalaşmaya gelmişti. Belki de dünya gözüyle bu son görüşmeleriydi. Hepsine sarılıyor, helalleşiyor ve öpüp bağrına basıyordu. Akabe’de canı ve evlatları gibi Allah Resûlü’nü koruyacağına dair söz vermişti. Şimdi değil yedi, yetmiş evlada da sahip olsa geri kalamazdı. Gün, verilen sözü yerine getirme günüydü. Ahid, evlat sevgisine feda edilemezdi. Onun yolunda can ve nice cananlar feda edilebilir ama ahde kıyılamazdı. O, aynı vefayı Bedir’de de göstermişti.</p>
<p>Kızlar, yaş itibarıyla küçük olsalar da yürekleri büyüktü. Onlar da canları kadar sevdikleri babalarını, ertesi gün Allah Resûlü’yle birlikte harbe uğurlamaya hazırdı. Tabii ki içlerinde bir burukluk vardı. Babaları gidiyordu. Bu gece onlar için de belki son geceydi. Ayrılığın getirdiği hüznü, anne ve abileri Câbir’in varlığı bir nebze de olsa dindiriyordu. Küçük yaşta olanlar ise babalarını bir şenliğe katılmak için gittiğini düşünüyordu.</p>
<p><strong>Sabır, Allah’ın inayetini celbeder</strong></p>
<p>On dört Şevval günlerden Cuma. Allah Resûlü hutbesini okumuş ve namazı kıldırmıştı. İkindi namazına kadar gazve için herkese nihai hazırlıkların yapılması adına son çağrı yapıldı. İkindiden sonra toplanan müminlere Allah Resûlü, cihada teşvik adına kısa bir konuşma yaptı: “Cihaddan geri durmak, gecikmek acizliktir. Sabır ve sebat gösterilirse Allah’ın yardımı gelir. Sabır ve sebat ettiğiniz takdirde Allah’ın yardımı sizinledir!” Az ve öz bir konuşmaydı bu. Arif olana işaret yeterdi. Ardından da Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’le birlikte askeri kıyafetlerini giymek ve zırhını kuşanmak için evine girdi. İki büyük sahabî Peygamberimiz’in hazırlanmasına yardım edecekti. Artık Uhud, kahramanlarını bekliyordu.</p>
<p>Derken yola çıkılmış, akşamın vakti girerken “Şeyhayn” denile mevkiye varılmıştı. Peygamberimiz 1000 kişiden oluşan ordusuna burada konaklama emri verdi. Ardından ezan okundu ve namaz cemaatle eda edildi. Dualar, tesbihler, yalvarış ve yakarışlarla cennete giden bir yolda ilerliyorlardı. Yatsı da bu yerde kılındı. Anlaşılan gece burada kalınacak; sabah iki kilometrelik mesafedeki Uhud’a doğru tekrar harekete geçilecekti.</p>
<p><strong>Münafığın karakteri cepheden kaçmaktır!</strong></p>
<p>On beş Şevval, cumartesi sabahı. Sabah namazı cemaatle kılındı. Allah Resûlü, ordusunun son kontrollerini de yapıp yaşları küçük olan kimseleri ayırdı. Artık hareket ediliyordu. Tam bu esnada beklenmedik bir gelişme yaşandı. Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selûl, kendine bağlı kimseleri alıp bir kenara çekildi. Tam cepheye çıkılırken o, istişare edilen dakikalara geri dönmüş alınan kararı eleştiriyor, askerlerin içine fitne tohumları atmaya çalışıyordu: “Ey insanlar! Muhammed, gençlerin sözünü dinleyerek onlara itaat etti. Benim görüşümü kâle almadı. Şimdi biz ne diye Uhud’a gidip ölelim ki? Haydin, Medine’ye geriye dönüyoruz!”</p>
<p>Onun bu konuşması üzerine üç yüz kişilik bir grup kendisine tabi oldu ve ordudan ayrıldı. Bu azımsanacak bir rakam değildi. Bin kişilik ordunun üçte biri yarı yoldan ayrılıyordu. Münafık yine tuzak kurmuş karakterinin gereğini sergiliyordu. Buna karşı bir şey yapılmalıydı. İşte tam bu sırada Abdullah İbn-i Amr İbn-i Haram ortaya atıldı. Önlerine geçti ve onları içinde bulundukları yanlıştan geri çevirmeye çalıştı: “Ey kavmim! Sizi, Allah’ı şahit tutarak uyarıyorum! Kabilenizi ve peygamberinizi, düşman karşısında yalnız bırakarak hüsrana uğratmayın. Kaybeden siz olursunuz!”</p>
<p>Onlarsa bu çağrıya dikkat kesileceklerine, ikazlarını hafife aldılar ve şöyle dediler: “Biz savaş olacağını zannetmiyoruz. Şayet bir harp olacağına inansaydık sizi teslim etmezdik.” Hz. Abdullah ise onların bu inat, isyan ve tuğyanları karşısında izzetli duruşundan hiçbir şey kaybetmedi. Gözünü budaktan sakınmadı ve onlara haddini bildiren son sözlerini söyledi: “Gidin, ey Allah’ın düşmanları! Allah sizin şerrinizden bizi korusun! Allah, Nebî’sini sizin desteğinize muhtaç bırakmayacaktır.”<span id="easy-footnote-5-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-5-2627" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Bu arada olup biteni ibretle seyreden müminler ise basiretle hareket ederek bu ikiyüzlülerin tuzağına düşmedi. Müslümanları yarı yolda bırakıp arkadan hançerlemeye çalışan bu azınlığa karşı onların Allah ve Resûlü’nün davasına sahip çıkma heyecanları daha da katlandı. Adımlarını daha da hızlandırdılar.</p>
<p><strong>Ordu Uhud’da!</strong></p>
<p>Cumartesi sabah erken saatlerde Uhud’a varılmıştı. Muharebe başlayınca Hz. Abdullah da elinde kılıcıyla düşman saflarının arasına ilk dalanlardandı. Karşısına çıkanlara aman vermiyor, cesaretiyle kalplerine korku salıyordu. O, bir taraftan cansiperâne mücadele ederken diğer taraftan şehadet de arıyordu. Derken Üsame el-A’ver İbn-i Ubeyd’le karşılaştı<span id="easy-footnote-6-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-6-2627" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span> ve vuruşmaya başladı. Karşılıklı birkaç hamleden sonra Hz. Abdullah İbn-i Amr şehit düştü. Fakat gözü dönmüş müşrikler, kendisini şehit etmekle yetinmeyip bir de müsle yaptılar. Kulaklarını ve burnunu kestiler.<span id="easy-footnote-7-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-7-2627" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span></p>
<p>Hz. Abdullah, ahdine vefalı davranmıştı. Canı pahasına da olsa Resûlüllah’ı koruyacağına dair Akabe’de verdiği sözü yerine getirmişti. Aynı zamanda o, bir çığır açmış, bir ufuk ortaya koymuştu Uhud’da. İnandığı dava için anadan-babadan, evlad u iyalden gerekirse candan geçebilme ufku. Ne pahasına olursa olsun sabr u sebat edip cepheden geri dönmeme ufku.</p>
<p><strong>Acı haber Medine’de</strong></p>
<p>Babasının şehit düştüğü haberi Hz. Câbir’e hemen ulaşmıştı. Annesi ve halasıyla birlikte yola çıkmış Uhud’a varmışlardı. Şehitler arasında babasını arayıp buldular. Babasının sadece şehit olma isteği değil Uhud’un ilk şehidi olma arzusu da gerçekleşmişti. Yüzünde güller açmış gibiydi. Sanki ötelere doğru ruhunun ufkuna kanatlanırken gördükleri karşısında memnuniyetini izhar ediyordu.</p>
<p>Kendisini bir kenara taşımış ve üzerini örtmüşlerdi. Hz. Câbir babasının başı ucunda bekliyor ve ağlıyordu. Ara ara yüzündeki örtüyü açıyor ve seyrediyordu. Yanındakiler ise onu engellemeye çalışıyorlardı. Fakat Allah Resûlü ona mani olmuyordu. Halası Fatıma da yanında ağlıyordu. Peygamber Efendimiz onları bu şekilde görünce şöyle buyurdu: “İster ağlayın ister ağlamayın! Siz onu kaldıracağınız ana kadar melekler, kanatlarıyla onu gölgelemeye devam edecektir.”<span id="easy-footnote-8-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-8-2627" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span> Efendimiz’in bu beyanı bir nebze de olsa içlerine su serpmişti. Babalarının ulaştığı/ulaşacağı makama dair bu gaybî haber, onların üzüntüsüne biraz da olsa merhem olmuştu.</p>
<p>Nihayet yanındakilerin yardımıyla babasının naşını deveye yükleyip annesi ve halasıyla birlikte Medine’nin yolunu tutmuşlardı. Bir miktar ilerlemişlerdi ki Allah Resûlü, şehitlerin Uhud’a defnedileceğini ilan etti. Henüz Medine’ye ulaşamayan kimseler, şehitlerini tekrar geriye getirdi. Ancak bazıları bu bilgi geleceği ana kadar çoktan şehitlerin naşını toprağa emanet etmişlerdi. Geri dönüp şehidini/şehitlerini getirenler arasında Hz. Câbir İbn-i Abdullah da vardı. Cenaze namazını kıldırdıktan sonra Allah Resûlü ona, babasını, Amr İbn-i Cemûh’la aynı kabre koymasını söyledi ve şunu ilave etti: “Zira onlar Allah için birbirlerini çok seviyorlardı. Onları ayırma!”<span id="easy-footnote-9-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-9-2627" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span></p>
<p><strong>Peygamberimiz Hz. Câbir’i Mahzun Görünce..</strong></p>
<p>Uhud’da yetmiş şehit defnedilmiş, Medine’ye geri dönülmüştü. Aradan epey zaman geçmişti. Fakat Uhud, inananların gönlünde bir hicrana dönüşmüştü. Unutulacak gibi değildi. Hüzün, her hanede misafirdi. Hz. Câbir de mahzundu. Baba emaneti kızları da düşündükçe kederi daha da büyüyordu. Diğer taraftan kendisini sıkıştıran alacaklılar ise sırtında ağır bir yüktü.</p>
<p>Bu haliyle bir gün kendisini çok düşünceli ve mükedder gören Peygamberimiz, yanına yaklaştı ve hatırını sordu:</p>
<p>-Ey Câbir! Seni üzüntülü görür gibiyim. Bir derdin mi var?”</p>
<p>-Ya Resûlallah! biliyorsun, babam Uhud’da şehit düştü. Geriye bakıma muhtaç kalabalık bir aile ve bir hayli de borç bıraktı.”</p>
<p>Hz. Câbir’in bu açıklamalarına karşılık Efendimiz:</p>
<p>-Câbir! Allah’ın babanı nasıl karşıladığını sana haber vereyim mi?” buyurdu.</p>
<p>Bu soru karşısında Câbir’in hüznü, yerini meraka bırakmıştı. Anlaşılan babasından önemli bir haber vardı:</p>
<p>-Buyurun Ya Resûlallah!” dedi.</p>
<p>– Bugüne kadar Allah (celle celâluhu) hiç kimseyle yüz yüze konuşmamıştır. Onun kullarıyla konuşması hep -keyfiyeti bizce meçhul- perdeli olmuştur. Fakat Allah, babanla perdesiz konuştu ve: ‘Ey kulum! Dile benden ne dilersen!’ diye sordu.”</p>
<p>Meğer ilk olmak büyük bir sırmış! Allah ile kulları arasında kapalı perdeleri açan bir sır. Önde olup örnek olmak ve bir çığır açmak, yüz yüze görüşme saadetini kazandıran bir sır. Önde olmanın hakkını vererek asırlara örnek olmak ebedileşmenin iksiriymiş meğer.</p>
<p>Hz. Câbir çok heyecanlanmıştı. Merakı bir kat daha artmıştı. Hemen sordu:</p>
<p>-Peki Ya Resûlellah! Babam ne istedi?</p>
<p>-Baban şöyle dedi: Ey Rabbim! Beni dirilt ve dünyaya geri gönder. Yine Senin yolunda hizmet edeyim, mücadele edeyim. Hayatım cephelerde senin yolunda geçsin ve tekrar şehidin olarak huzuruna geleyim.”</p>
<p>Hz. Câbir daha bir heyecanlanmıştı. Yoksa babası dönüp gelecek miydi?</p>
<p>-Peki, ya Resûlallah! Babam gelecek mi?” diye sordu.</p>
<p>Peygamberimiz,</p>
<p>-Ey Câbir! Babanın bu isteğine karşı Allah (celle celâluhu) şöyle buyurdu: ‘Kulum Abdullah! Eğer daha önceden, ‘ölen kimselerin dünyaya geri çevrilmeyeceği hükmüm’ olmasaydı, seni dünyaya döndürürdüm. Fakat istersen, senin bu talebini kullarıma bildirebilirim.’ Baban da ‘Olur, ey Rabbim!’ dedi.” <span id="easy-footnote-10-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-10-2627" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span></p>
<p><strong>Şehitler hayattadır!</strong></p>
<p>-İşte ey Câbir! Babanın bu talebi üzerine Rabbim bana şu ayeti indirdi: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetme! Bilakis onlar hayatta olup, Rab’leri katında yaşarlar, rızıklanırlar. Allah’ın, lutfundan ihsan ettiği nimetlere kavuşmaktan dolayı sevinç içindedirler. Arkalarından henüz kendilerine kavuşmayan müstakbel şehitlere ‘kendilerine hiçbir korku olmayacağına ve üzüntü hissetmeyeceklerine’ dair de müjde vermek isterler.”<span id="easy-footnote-11-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-11-2627" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span></p>
<p>Allah Resûlü sadece Hz. Câbir’e değil bütün şehit yakınlarının şahsında ümmetine de şu mesajı veriyordu:</p>
<p>“Uhud’da şehit olan kardeşleriniz var ya! Allah, onların ruhlarını yeşil kuşların içine koydu. Bu kuşlar cennetin nehirlerine giden, cennet meyvelerinden yiyen ve Arşın gölgesine asılmış altından kandillere girip istirahat eden kuşlardır. Şehitler, bu nimetlerden huzur içinde güzelce yiyip-içip dinlenince şöyle dediler: ‘Kardeşlerimize bizden kim haber götürecek ve bildirecek ki bizler cennette dirileriz, rızıklanıyoruz. Bu haber onlara ulaştırılmalı ki onlar, cennete karşı isteksiz olmasınlar ve harpte korkak/çekingen davranmasınlar.’ İşte bunun üzerine Allah (celle celaluhu) onlara cevaben ‘sizin bu isteğinizi ben onlara ileteceğim’ buyurdu ve bana, size okuduğum ayeti indirdi.”<span id="easy-footnote-12-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/zor-zamanlar-ve-uhudun-ilk-sehidi/#easy-footnote-bottom-12-2627" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span></p>
<p>Hz. Câbir, bu müjdeler karşısında rahatlamıştı. Babasının Allah katında elde ettiği bu yüksek derece gönlüne su serpmişti. Artık onu, ne arkada kendine bırakılan borç yükü ne de kendisine emanet edilen kalabalık aile düşündürürdü! Duydukları, bütün hüznünü sürûra çevirmişti. Geriye bu sevinci, evde onu bekleyen gözü yaşlı annesi ve yetimleriyle paylaşmak kalmıştı.</p>
<p><strong>O, ashabına çok yakındı</strong></p>
<p>Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem) ashabına kendi öz canlarından daha yakındı. Her türlü dertlerine ortaktı. Birini üzüntülü görse hemen yanına yaklaşır halini sorardı. Bir sıkıntısı varsa onu gidermek için de hemen yardımına koşardı. Zaten O’nun genel ahlakı ve bu hususta müminlere verdiği temel ölçü şuydu: “İnsan, kardeşlerinin yardımına koştuğu sürece Allah da o kimsenin yardımındadır.” Hemen Hz. Câbir’in borç problemini ele aldı ve kime ne kadar borcu olduğunu sordu.</p>
<p>-Ya Resûlallah! Borçların büyük bir çoğunluğu Yahudi tüccar arkadaşlarına. Sadece birisine otuz deve yükü hurma borcu var. Hurma mevsimi yaklaştı. Herkes alacaklarını ısrarla istiyor; beni sıkıştırıyorlar. Kendilerine iki hurma bahçemizden çıkacak bütün mahsûlü teklif ettim ama kabul etmediler.”</p>
<p>Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kendisine,</p>
<p>-Ey Câbir! Onlarla bir de ben konuşayım mı?” diye sordu. Zaten Hz. Câbir’in de kendisinden böyle bir isteği olacaktı:</p>
<p>-Çok iyi olur ya Resûlallah! Ben de bunun faydası olacağını düşünüyorum.”</p>
<p>Biraz sonra alacaklılar da Efendimiz’in huzuruna çağrılmıştı. Allah Resûlü ilk olarak Hz. Câbir’in teklifini yineledi:</p>
<p>-Alacağınıza karşılık, size iki hurma bahçesinden çıkan bütün mahsûlü versek ve siz de borçları silseniz olur mu?”</p>
<p>Onlar ise bu teklifi aralarında daha hiç değerlendirmeden reddettiler:</p>
<p>-Olmaz ya Muhammed! Biz alacağımızı istiyoruz. Oradan çıkan ürün, bize olan borç miktarını zaten karşılamaz.”</p>
<p>Allah Resûlü:</p>
<p>-Peki. Borcun bir kısmını bu yıl, geri kalan kalanını ise gelecek yıl alsanız, olur mu?” diye yeni bir teklifte bulundu.</p>
<p>Onlar buna da yanaşmayarak:</p>
<p>-Hayır asla olmaz.” dediler.</p>
<p>Peygamberimizin önerdiği teklifleri kabul etmemelerine, Hz. Câbir’in canı çok sıkılmıştı. Borcun en azından bir kısmının tehir edilmesi veya yeniden yapılandırılması için Efendimiz’in devreye girmesi de yetmemişti. Yapabileceği bir şey kalmamıştı. Sıkıntısı yüzünden belli oluyordu. Bu sefer Peygamberimiz (aleyhissalatü vesselam) kendisine döndü ve şöyle buyurdu:</p>
<p>-Ey Câbir! Sen şimdi gidebilirsin. Ben yarın kuşluk vakti bahçeye geleceğim. Seninle orada buluşalım.”</p>
<p>Ertesi gün, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i de alarak bahçeye gitti. Tam hurmaları hasat dönemiydi. Peygamberimiz kendisine:</p>
<p>-Câbir! Hurmaları topla ve tasnif et. İyi cins olanları bir yerde diğerlerini de ayrı bir yerde topla. Sonra da bana haber ver.” diye tembih etti.</p>
<p>Hz. Câbir hurmaları toplamış ve hasadı tamamlamıştı. Hemen gidip Peygamberimiz’e haber verdi. Allah Resûlü geldi ve hurma öbeklerinin en büyüğünün etrafında üç kere dua ederek dolaştı. Sonra da:</p>
<p>-Kime borcun varsa hepsini çağır, gelsinler” dedi.</p>
<p>Biraz sonra alacaklıların hepsi gelmişti. Fakat ortadaki hurma yığını onların alacağını karşılaması mümkün değildi. Elleri boş geri dönmek istemiyorlardı. Üstelik Peygamberimiz’i görünce:</p>
<p>-Artık biz alacağımızı istiyoruz.” diye ısrar etmeye başlamışlardı.</p>
<p>Allah Resûlü onlara bir şey demedi. Borçlarına karşılık kendilerine, hurma yığınından tartılarak verilmeye başlandı. Alacaklı herkes acaba ben de bugün borcumu alabilir miyim diye endişe ediyordu. Ortadaki hurma yığını kaç kişinin borcunu karşılayabilirdi ki? Ancak birkaç saat süren tartı işleminden sonra herkes borcunu almıştı. Kimseye ödenecek borç kalmamıştı. Ama hurma öbeği olduğu gibi duruyordu. Yahudî tüccarlar bu duruma anlam verememiş şaşırıp kalmışlardı.</p>
<p>Günün sonunda Hz. Câbir ise durumu şöyle özetliyordu:</p>
<p>“Allah, babamın borcunu ödemeye beni muvaffak kılsın da vallahi ben, kız kardeşlerimin yanına, eve bir hurma tanesiyle gitmeye razıydım. Halbuki Resûlüllah, ondan bütün alacaklılara hurma verdiği halde tek bir hurma bile eksilmediğini gördüm.”</p>
<p>Hz. Câbir (radıyallahu anh), Allah Resûlü’nün bir bereket mucizesine daha şahit olmuştu. Hiç ummadığı bir şekilde borçlarını bitirmiş, hurmaları yüklemiş ve evinin yolunu tutmuştu.</p>
<hr />
<p>Yazar: Dr. Selim Koç</p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn Hişam, es-Sire, III/18; İbn-i Sa’d, Tabakât, II/28</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Kesîr, es-Sîretu’n-Nebeviyye, VI/1051</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn Hişam, es-Sîre, III/48</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz., Zehebî, Siyeru A’lami’n-Nübelâ, III/198</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn Hişam, es-Sîre, III/19</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Süfyan İbn-i Abd-i Şems olduğu da bildirilir.</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe, s. 720</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Buharî, Cenâiz, Hadis No: 1244; İbn-i Hacer, el-İstîab, 921</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, es-Sîre, III/45-46; İbnu’l-Esîr, el-İstîab, 719</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbnu’l-Esîr, el-İstîab, 719</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Âl-i İmran, 3/169-170</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-12-2627" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Ebu Dâvud, Cihad 27</li>
</ol>
<p><strong>Kaynak:Peygamberyolu.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uhudun-ilk-sehidi-abdullah-ibn-i-amr-ibn-i-haram-ra/">Uhud’un ilk şehidi: Abdullah İbn-i Amr İbn-i Haram (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
