<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Toplum arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/toplum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/toplum/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 04 Dec 2025 23:51:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Toplum arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/toplum/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>ATFA’nın Erken Şükran Günü Yemeğinde “Sevgi, Toplum ve İş Dünyasında Değerler” Mesajı</title>
		<link>https://hizmetten.com/atfanin-erken-sukran-gunu-yemeginde-sevgi-toplum-ve-is-dunyasinda-degerler-mesaji/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Dec 2025 23:51:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[#şükrangünü]]></category>
		<category><![CDATA[ATFA]]></category>
		<category><![CDATA[sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=46028</guid>

					<description><![CDATA[<p>American Turkish Friendship Association (ATFA) tarafından düzenlenen Erken Şükran Günü Yemeği, toplum, inanç ve dostluğun bir araya geldiği anlamlı bir buluşma olarak dikkat çekti. Etkinliğe katılan Atlantic Union Bank Business&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/atfanin-erken-sukran-gunu-yemeginde-sevgi-toplum-ve-is-dunyasinda-degerler-mesaji/">ATFA’nın Erken Şükran Günü Yemeğinde “Sevgi, Toplum ve İş Dünyasında Değerler” Mesajı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="91" data-end="525">American Turkish Friendship Association (ATFA) tarafından düzenlenen Erken Şükran Günü Yemeği, toplum, inanç ve dostluğun bir araya geldiği anlamlı bir buluşma olarak dikkat çekti. Etkinliğe katılan Atlantic Union Bank Business Relationship Manager’ı ve banka adına sponsorluk temsilcisi Neddal Abu-Taa, yaptığı kısa konuşmada sevgi kavramının hem bireysel hayatta hem de kurumsal dünyada rehber bir ilke olması gerektiğini vurguladı.</p>
<p data-start="527" data-end="965">Abu-Taa konuşmasında, “Sevgi; derin bir şekilde dinlemek, güven inşa etmek ve toplulukları güçlendiren ilişkilere yatırım yapmaktır. Bankacılıkta her ortaklık sadece rakamlardan ibaret değildir; insanı, amacı ve toplumun geleceğini kapsar” sözleriyle iş dünyasında değer odaklı yaklaşımın önemine dikkat çekti. Ayrıca Şükran Günü’nün, minnettarlığın ve sevginin toplumsal bağları güçlendiren en güçlü unsurlardan biri olduğunu ifade etti.</p>
<p data-start="967" data-end="1205">Etkinliğe dair yapılan paylaşım, Fairfax City Belediye Başkanı Catherine S. Read tarafından da yorumlanarak desteklendi. Bu durum, programın yerel yönetim tarafından yakından takip edildiğini ve toplumsal öneminin vurgulandığını gösterdi.</p>
<p data-start="1207" data-end="1419" data-is-last-node="" data-is-only-node="">Gecenin sonunda Hakan Atasever, Heather McKeon, Mayor Catherine S. Read, Mustafa Okandan, Yohannes Teklu Tabor, Ronald T. Johnson ve Jasim Lao’ya etkinliğe yaptıkları katkılar ve katılımları için teşekkür edildi.</p>
<p data-start="1207" data-end="1419" data-is-last-node="" data-is-only-node=""><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-46030" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417-561x700.jpeg" alt="" width="561" height="700" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417-561x700.jpeg 561w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417-962x1200.jpeg 962w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417-768x958.jpeg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417-1231x1536.jpeg 1231w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417-1170x1460.jpeg 1170w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417-585x730.jpeg 585w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/12/1764132177417.jpeg 1280w" sizes="(max-width: 561px) 100vw, 561px" /></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/atfanin-erken-sukran-gunu-yemeginde-sevgi-toplum-ve-is-dunyasinda-degerler-mesaji/">ATFA’nın Erken Şükran Günü Yemeğinde “Sevgi, Toplum ve İş Dünyasında Değerler” Mesajı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplum-devlet ilişkisi üzerine bazı mülâhazalar</title>
		<link>https://hizmetten.com/toplum-devlet-iliskisi-uzerine-bazi-mulahazalar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Jul 2021 06:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20715</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Dinimiz, hayatın tam bir “denge” içinde sürdürülmesini sağlayacak prensipleri ihtiva etmektedir. Bu perspektiften toplum-devlet münasebetinde devletin yeri ve konumunu değerlendirir misiniz? Cevap: İnsanlık tarihinde bazı dönemlerde devletler açıkça kutsanmış, mukaddes&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/toplum-devlet-iliskisi-uzerine-bazi-mulahazalar/">Toplum-devlet ilişkisi üzerine bazı mülâhazalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Dinimiz, hayatın tam bir “denge” içinde sürdürülmesini sağlayacak prensipleri ihtiva etmektedir. Bu perspektiften toplum-devlet münasebetinde devletin yeri ve konumunu değerlendirir misiniz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> İnsanlık tarihinde bazı dönemlerde devletler açıkça kutsanmış, mukaddes kabul edilmiştir. Mesela, “Roma İmparatorluğu”nun “Kutsal Roma İmparatorluğu”na dönüştürülmesi saray otorite ve baskısı altındaki bazı din adamları eliyle gerçekleştirilmiş, tarihe teokratik sistemin bir misali olarak geçmiştir.</p>
<p>Kutsal Roma İmparatorluğu’nun idare sistemi, ilâhî metinlere, ilâhî kaynaklara dayanarak tesis edilen bir sistem değildir; daha ziyade o dönemin şartlarına göre bazı din adamlarının ortaya koydukları içtihatlardan doğan kanunlar mecmuasına dayalı bir sistemdir. Bu sistemde devlet, ruhban sınıfının siyasî hâkimiyetine bağlı olup bir kısım kilise babalarının otoritesinin üstünlüğü esasına dayanır ki bu tam olarak bir “teokratik rejim”i hatırlatır. Daha sonraki dönemlerde de devletin kutsandığı vâkidir. Hatta farklı coğrafyalarda ve Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bazı ülkelerde de devlete ve hükümete yapılan saldırılara karşı bir tepki olarak bir kısım çevrelerce devlet âdeta kutsanmış, takdis edilmiştir.</p>
<h3>İdeal devletin gayesi</h3>
<p>Hâlbuki Müslümanlıkta ruhban sınıfı yoktur. Din adamlarının ağızlarından çıkan “nass” olmadığı gibi, onların kendi hevâ ve heveslerine göre çıkarttıkları kanunların da hiçbir bağlayıcılığı yoktur. İslâm’da ruhban sınıfı olmadığı gibi ruhban sınıfı tarafından kutsallık izafe edilmesiyle ortaya çıkan “kutsal devlet”in de İslâm’da bir yeri yoktur.</p>
<p>Hem İslâm düşünce sisteminde devlet bir gaye değildir; o, insanların saadet-i dareyne ulaşmaları hususunda yardımcı bir araçtır. Görevi ise, insanların her iki dünyada ve ahirette huzur ve saadeti bulabilecekleri bir hayat için zemin hazırlamaktır.</p>
<p>Ayrıca “devlet” dediğimiz sistem netice itibarıyla insanların bir araya gelerek oluşturdukları sistemin adıdır. Dolayısıyla o sistemi oluşturan insanlar hak ve hakikate ne kadar yakın ise o ölçüde o devlet hak ve hakikate yakın; ne kadar da haktan ve hukuktan uzaksa o ölçüde de haktan ve hukuktan uzaktır.</p>
<p>Her devlet, vazifesini her zaman tam yapamayabilir veya vazifesinde kusur edebilir. Râşid Halifeleri istisna edecek olursak, her devirde devletlerin bir kısım hata ve noksanları olmuştur. Emevîlerin de kusurları olmuştur, Abbasîlerin de. İlhanlılar, Karahanlılar, Zengîler, Eyyûbîler ve Selçuklular, devlet vazifesinde yanlışlıklar yaptığı gibi, dört asır boyunca çok geniş bir coğrafyada huzur ve emniyetin soluklanmasına vesile olan Osmanlıların da devlet vazifesinde az ya da çok kusurları olmuştur.</p>
<h3>Kargaşadan nizama yürünmez</h3>
<p>İşte bu noktada meseleye ifrat ve tefritten uzak, umumî prensipler ve küllî bir nazarla bakmak gerekir. Nasıl ki İslâm, ferdi değerlendirirken iyiliklerini alkışlar ve mükâfatlandırır; kötülüklerden sakındırır ve kötülüklerden uzak durmadığı takdirde ötede cezalandırılacağını ifade eder. O, aynı zamanda bir insanın bir kısım yanlışlıkları var diye de onu tamamen ademe mahkûm etmez. Mesela İslâm nazarında insan, iman ettiği hâlde bazen hatalar yapabilir, günahlara girmiş, çirkinlikler irtikâp etmiş olabilir; ama bu çirkinliklere girdi diye o kişi iman dairesinin dışına atılmaz. O inanan insan, yaptığı çirkinlikleri helâl itikat etmediği sürece mü’mindir. Ama işlediği günahlardan dolayı da fâsık mü’mindir, fâcir mümindir ya da zâlim mü’mindir. İşte millet de, devlet de sevapları, hataları ve günahları olan bu fertlerden mürekkeptir. Dolayısıyla fertler gibi devletlerin de alkışlanacak çok güzel icraatları olabileceği gibi, tasvip edilmeyecek hata ve kusurları da olabilir.</p>
<p>Bir devlet, hakka, hukuka, adalete riayet ettiği sürece ona saygı duyulur, icraatları alkışlanır, desteklenir. Ancak apaçık zulme girdiği, adaletsizlik yaptığı durumlarda, “Devlet kutsaldır, ona saygı duyulmalıdır.” denilip zulüm ve adaletsizlik karşısında sessiz kalınmaz. Aksine hukuk ve kanunların çizdiği çerçevede zulüm ve adaletsizliğe engel olma adına gayret sarf edilir. Fakat bu noktada azamî derecede hassas olunması gerekir. Zira bütün toplumu ilgilendiren meselelerde bir yanlışlığı düzeltmeye çalışırken başka yanlışlıklara yol açılmamalı, yanlışlıklar fâsit dairesi oluşturulmamalıdır. İdareye ait hata ve yanlışlıklar düzeltilmeye çalışılırken asla asayişi bozacak bir yola başvurulamaz, gayr-i meşru bir yola tevessül edilemez. Mü’min, emniyet ve güven insanıdır; asayiş ve huzurun temsilcisidir. O, her zaman kanun ve kurallar çerçevesinde hareket eder. O, bilir ki kargaşadan nizama yürünmez. Ancak nizamdan nizama yürünür. Tertip, düzen ve asayiş istiyorsanız, nizamî olmalı, nizamî hareket etmeli ve nizamın yanında bulunmalısınız.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında inanan bir gönül, şartlar ne olursa olsun her zaman nizama, intizama yardımcı olmalı; huzur ve asayişin sağlanması konusunda mensup olduğu devlete elinden gelen her türlü desteği vermelidir. Devleti zarara uğratmak, onu zayıf düşürmek, devletin zaafını ganimet bilerek ondan bir şeyler çıkarmak, bir şeyler koparmak isteyen bir kısım anarşist ruhlara katiyen fırsat verilmemelidir. Ülkede anarşi çıkarsa, çarşı-pazara başıboşluk ve kargaşa hakim olursa, o kargaşa içinde hiç kimse iflâh olmaz; anarşi seylapları herkesi önüne katar sürükler, millet de, devlet de sürüklenir gider. Sonra o tahribatı bir daha da önleyemezsiniz. Aynı zamanda, sizin daha aydın fikirleriniz, devlet adına daha parlak projeleriniz olsa bile o yıkıntı üzerinde onları hayata geçirmeniz de mümkün değildir. Daha mükemmele yürümek istiyorsanız yine şöyle-böyle mükemmele yakından başlamanız iktiza eder. Meseleyi kargaşada boğduktan sonra mükemmele ulaşamazsınız. Kemâle ulaşmak, en iyiyi yakalamak da tedricîdir, en kâmil olana doğru adım adım ilerlenir; bir adım mükemmel, bir adım daha mükemmel, bir adım daha mükemmel… İşte bu zaviyeden de, yanlışlıkların düzeltilmesi konusunda devlete arka çıkmak, devletin yanında olmak, gelecek vaat eden bir projesi varsa onu rical-i devletle paylaşmak mü’minin şiarı olmalıdır.</p>
<h3>Devlet bize karşı mı?</h3>
<p>“Fakat çok defa en olumlu hareketlere bile karşı çıkanlar var. En masum hizmetlerde bile bir garaz arıyorlar!” diyebilirsiniz. Ben, devleti teşkil eden müesseselerin size-bize, falana-filâna karşı olduğu kanaatinde değilim. Bazı müesseselerde çığırtkanlık yapan, sürekli sesini yükselten ve başkalarını sese boğan, gürültüleri faaliyetlerinin çok önünde bir kısım kimseler, size devlet gibi görünüyor olabilir. Size karşı olan devlet değildir, halkı iğfal ederek devletin içine çöreklenen menfaat şebekesi bir gruptur. Dolayısıyla, millet için hayatî ehemmiyeti olan çok önemli bir müesseseyi karşınızdaymış gibi görmek büyük bir hatadır. Böyle bir hatadan hareket ederek onu takbih etmek, kötülemek, sürekli tenkitlerde bulunmak, o da ikinci büyük hatadır.</p>
<p>Diğer taraftan, ülkesini ve milletini seven, evrensel hukuk içerisinde hareket eden devlet ricali, yapmaya çalıştığımız hiçbir güzel faaliyete karşı çıkmıyor, aksine hepsini alkışlıyor, destekliyor. Zira -Rabbimize hamdolsun- biz, millet için kalbi sevgiyle çarpan, sinesi pırpır atan; millete hizmetten başka bir şey düşünmeyen insanlarız. Şahsımız, yakınlarımız veya sevenlerimiz adına, bir arpa kadar bir menfaat mülâhazamız olmuşsa bunu ispat etsinler. İspat etsinler de, biz de gidelim Kaf Dağı’nın arkasını mesken tutalım, onlar da bizden kurtulsunlar. Ama bunu hiç kimse ispat edemeyecektir. Çünkü zerre kadar bir menfaat mülâhazamız olmadı. Allah rızasının haricinde hırsla talep ettiğimiz bir şey olmadı. O rızayı da Allah’ın yüce adını bir bayrak gibi dünyanın dört bir yanında dalgalandırma vesilesinden başka bir yolla da tahsil etmeyi asla düşünmedik. Âlem bilsin, yedi dünya bir kere daha duysun bunu. Elhamdulillâh, bu konuda yüzümüz aktır; milletimize ve insanlığa hizmet yolunda Cenâb-ı Hakk’ın, “Ben, sizden razıyım.” demesini ummaktan başka bir mülâhazamız olmadı ve –inşâallah– olmayacaktır.</p>
<p>Bu açıdan, kimsenin bizim karşımızda olmaya, bizi istememeye hakkı yoktur. Bilinmedik bir kısım kaprislerle, bazı pespaye hislerle, faziletleri kendi mallarıymış gibi gören, “Falan-filân da kim oluyor ki böyle dünya çapında önemli işler başarıyor? Dünyanın neresinde hangi iş başarılırsa başarılsın onun bize mâl edilmesi, bizim eserimiz olduğunun ilân edilmesi lâzımdır.” şeklinde düşünen, başkalarının meziyetlerine, faziletlerine tahammülü olmayan akıl hastası bazı kimseler varsa devletin içinde, işte rahatsız olanlar onlardır. Böyle üç-beş tane sergerdana bakarak, oligarşik bir azınlığın bu mevzudaki çirkin tavrına takılarak koskocaman bir devlet müessesesi hakkında olumsuz düşünceler içine girmek doğru değildir.</p>
<h3>İthamlar ve gurbet</h3>
<p><em class="bold2">Soru: Muhterem Efendim, devlete ve rical-i devlete karşı bakışınız bu iken, hatta bundan dolayı bazı dindar insanların bile ağır tenkitlerine maruz kaldığınız hâlde, bazı çevrelerce “devleti bölmeye çalışan bir insan” olarak itham edilmenizi nasıl değerlendiriyorsunuz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Ben, bu işin ilk mağduru olmadığım gibi, son mağduru da olmayacağım. İnsanlık tarihi, hep bu türlü mağdurlarla doludur. Hazreti Nuh (aleyhisselâm), karalardan sonra denizlerde de ürperten bir seyahate katlanmış. Arz üzerinde dolaşmaktan men edilince sular üzerinde yoluna devam etmiş, doğup büyüdüğü yerlerden ayrılmış ve takdir-i ilâhîye rıza içinde bir dağın başında ârâm eylemiş. Hazreti İbrahim (aleyhisselâm), Babil, Hicaz ve Kenan diyarı deyip, durmadan mukaddes göç nöbetleri yaşamış. Hazreti Musa (aleyhisselâm), daha kundaklara sarılıyken anne evinden Firavun’un sarayına göçmüş, daha sonra Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuş. Hazreti Mesih (aleyhisselâm), henüz azize annesinin kucağındayken yolculuklarına başlamış, önceki peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden o da geçmiş. Hazreti Zekeriya (aleyhisselâm) ve Hazreti Yahya (aleyhisselâm) gibi bazı peygamberler ise göç imkânı bile bulamamış, yakalandıkları yerde haklarındaki idam fermanı infaz edilmiş. Peygamber Efendimiz de (aleyhi ekmelüttehâyâ), nebilerin ve velilerin ortak kaderi olan mukaddes göç zamanı gelince Mekke-i Mükerreme’den ayrılmış, Sevr Dağı’ndan bir kere daha köyüne dönüp bakmış, <em>“Ey Mekke, kavmim çıkarmasaydı senden hiç ayrılmazdım.”</em> (Tirmizî, menâkıb 68; İbn Mâce, menâsik 103; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/305) deyip hicranla hicret diyarına yürümüş…</p>
<p>Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunun yolcuları, “bir ân belâ-yı dertten cüdâ” kalmadı. Ebû Hanîfe, saygısızca hırpalandı, zindanlara atıldı ve inim inim inleyerek yaşadı… Ahmet İbn Hanbel, yıllarca âdi bir insan gibi tartaklandı, bayağılardan bayağı işkencelere maruz bırakıldı… Serahsî, el-Mebsût isimli eserini hapsedildiği kuyu dibinde te’lîf etmek zorunda bırakıldı… Ve Bediüzzaman Hazretleri’nin, kendisine yapılan eza ve cefayı ifade eden, <i>“Seksen küsur senelik hayatımda dünya zevki namına bir şey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım.”</i> (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.616 (Tahliller)) sözleri…</p>
<p>İşte, çile, ızdırap, gurbet… Bunlar tebliğ ve temsil mesleğindeki herkesin ortak kaderidir; benim şu anki mağduriyetim de hemen hemen seleflerimin bütününün uğradığı bir mağduriyettir. Bu noktada, bazı anlayış fukaraları veya çarpıtma ustaları için belirtmekte fayda var: Ben, kendimi burada andığım peygamberler veya veliler makamında görüyor değilim. Sadece onların adını ve yaşadıklarını hatırlatıyorum. Zira onlar, her mü’min için örnektir, rehberdir. Onların yolunu takip etmek, yaşayışımızı yaşayışlarına benzetmek kurtuluşumuzun vesilesidir.</p>
<p>Aczinin ve fakrının farkında olan sıradan bir insanım. Dolayısıyla bazı ithamlar, tabiî ki beni çok üzüyor, ruhuma pek ağır geliyor. Fakat bir mü’min, her şeye rağmen Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır. Nasıl ki, Cenâb-ı Hak, isyankâr, günah tutsağı, âsi kullarına bile kulu, mahlûku nazarıyla bakıyor, onları da yedirip içiriyor. Mü’min kul da başkalarına bu zaviyeden yaklaşmalı. Haksızlıklar, zulümler ve zorbalıklar karşısında çok bunaldığı anlarda bile, hasımca davrananları, en fazla, Allah’a havale etmeli. “Allah’ım, ehl-i imana karşı düşmanca davrananları Sana havale ediyoruz.” demeli. Şuna-buna takılmadan, zihnini onlarla meşgul etmeden kendi yapması gereken işlere odaklanmalı, doğru bildiği yolda elif gibi dimdik yürümeye devam etmelidir.</p>
<p><strong>Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/toplum-devlet-iliskisi-uzerine-bazi-mulahazalar/">Toplum-devlet ilişkisi üzerine bazı mülâhazalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hammadûn Ümmeti</title>
		<link>https://hizmetten.com/hammadun-ummeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Apr 2020 06:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Hammadün]]></category>
		<category><![CDATA[Hazreti Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=8856</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ümmet-i Muhammed&#8217;in bir isminin de &#8220;Hammadûn ümmeti&#8221; olduğu ifade ediliyor. Burada şükrün değil de hamdin kullanılmasının hikmetini ve &#8220;hammadûn&#8221; kelimesinden kastedilen mânâ nedir? &#8220;Hamd&#8221;in şükür mânâsına geldiği yerler olsa da&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hammadun-ummeti/">Hammadûn Ümmeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span class="highlight-bold">Ümmet-i Muhammed&#8217;in bir isminin de &#8220;Hammadûn ümmeti&#8221; olduğu ifade ediliyor. Burada şükrün değil de hamdin kullanılmasının hikmetini ve &#8220;hammadûn&#8221; kelimesinden kastedilen mânâ nedir?</span></strong></em></p>
<p>&#8220;Hamd&#8221;in şükür mânâsına geldiği yerler olsa da bu iki mefhumun birbirinden ayrıldığı noktaların bulunduğu erbabınca bilinen bir husustur. O zaman öncelikle kavramların ıstılahî çerçevesini ortaya koyarak aradaki mânâ farklılıklarını tespit etmeye çalışalım.</p>
<p><em>Hamd;</em> Allah&#8217;ın (celle celâluhu) bize gelip ulaşan ve aynı zamanda bize gelip ulaşabilecek potansiyel nimetlerinin hepsine şükürle mukabele etmenin yanı sıra; bütün iyilik ve güzelliklerin gerçek sahibi, biricik kaynağı ve dolayısıyla hamd edilmeye layık yegâne Zât, O (celle celâluhu) olduğu için vazife, sorumluluk ve kulluğumuzun bir gereği olarak O&#8217;na karşı hamd ü senada bulunmak demektir. &#8220;Hamd&#8221;de, ihsan ve nimetlerin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan O Zât&#8217;ın böyle bir hamde şâyeste olmasıdır. Evet hamd, Cenâb-ı Allah&#8217;ın ihsan ve lütufları karşısında minnet ve şükranla yerlere yüz sürmenin ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda, acz ü fakrımızı idrak içinde Mutlak Cemal ve Kemal Sahibi Zât karşısında hayret ve hayranlıkla secdeye kapanmak anlamını da ihtiva etmektedir.</p>
<p><em>Şükür </em>ise, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın ister doğrudan doğruya, isterse başkalarını vesile kılarak bize bahşettiği duyup tattığımız, tadıp idrak ettiğimiz nimetlere karşı, kalbî, kavlî, fiilî ve hâlî mukabelede bulunmaya denir. Bir başka ifadeyle şükür; O&#8217;nun lütuf ve ihsanları karşısında memnuniyet ve minnettarlıkla iki büklüm olma, sevgi ve alâka ile O&#8217;na yönelme, dille bunları itiraf edip tavır ve davranışlarla bütün bu mazhariyetlerin gereğini ortaya koyma demektir. Görüldüğü üzere şükür, ihsan edilen nimetlere mukabil yapılan bir teşekkürdür. Hamd ise, &#8220;Allah, Allah olduğu için&#8221; O&#8217;na karşı arz-ı şükran ve senada bulunmak demektir. Dolayısıyla biz, &#8220;Allah, Allah olduğu için&#8221; O&#8217;na karşı hamd vazifesiyle serfirazız. Evet hamd O&#8217;nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Başka bir ifadeyle; hamd Allah&#8217;a (celle celâluhu) müstahak, bize ise vaciptir.</p>
<p>Şimdi bu tarifleri esas alarak sualinizin birinci kısmına dönecek olursak şunu söyleyebiliriz: Allahu a&#8217;lem, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir mânâda şükrü de içine aldığı ve daha geniş ve daha cami&#8217; mânâsı olduğu için &#8220;hamd&#8221;le ümmetini tavsif etmeyi tercih buyurmuş; buyurmuş ve nazarları hamd makamına çevirerek ümmetine, hammadûndan (durmadan, sürekli hamd edenler) olmayı hedef göstermiştir.</p>
<p><span class="highlight-bold">Hamd ve Efendimiz&#8217;in (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) İsimleri</span></p>
<p>Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüz mübarek isminin arasında daha ziyade dört tanesi meşhur olmuştur. Bunlar; &#8220;Ahmed, Mahmud, Muhammed ve Mustafa&#8221;dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).</p>
<p><strong><em>Mustafa</em></strong>; saf, dupduru ve katışıksız olmayı ifade eder. Bu mübarek ismin mahiyetinde safvet ve duruluğun, O&#8217;nun tabiatının bir derinliği ve bir gereği hâline gelme mânâsı vardır. Çünkü Safiyyullah isminin mazharı Hazreti Âdem&#8217;le başlayan safvet sürecinin tabiata mâl olması, tabiatın bir derinliği hâline gelmesi ancak Efendimiz&#8217;le (sallallâhu aleyhi ve sellem) mümkün olmuş, ulaşılabilecek en son noktaya ulaşmıştır. Bu sebeple denilebilir ki safvet meselesi Hazreti Âdem&#8217;den Efendimiz&#8217;e kadar sanki arına arına, durula durula gelmiş; gelmiş ve Nebiler Serveri&#8217;ne (aleyhi ekmelüttehâyâ) ad ve unvan olmuştur.</p>
<p>Efendimiz&#8217;in diğer mübarek üç ismi olan &#8220;Ahmed&#8221;, &#8220;Muhammed&#8221; ve &#8220;Mahmud&#8221; kelimeleri ise &#8220;hamd&#8221; kökünden gelmektedir. Bilindiği gibi ilk iki isim Kur&#8217;ân&#8217;da zikredilirken, &#8220;Mahmud&#8221; kelimesi Efendimiz&#8217;in ismi olarak Kur&#8217;ân&#8217;da yer almaz.</p>
<p><strong><em>Ahmed</em></strong> ism-i şerifi, taayyün-ü evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O; varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet,</p>
<p align="right"><span class="arabic">أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللَّهُ نُورِي</span></p>
<p>– <em>Allah&#8217;ın en evvel var ettiği, benim nurumdur</em>.&#8221; (el-Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ 1/311-312) beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi O&#8217;nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O&#8217;nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi&#8217;nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed&#8217;dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye&#8217;dir. Bu sebeple O, Kur&#8217;ân&#8217;da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselam) tarafından, &#8220;Ahmed&#8221; ismiyle müjdelenmiştir.</p>
<p><strong><em>Muhammed</em></strong> nam-ı celili ise yerde gökte herkesin kendisine saygı duyduğu, medh u senada bulunduğu zat mânâsında, Resûl-i Ekrem&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliği, mesaj ve misyonuyla alâkalı ismidir. Başka bir ifadeyle Allah Resûlü&#8217;nün (aleyhissalâtü vesselam) &#8220;Muhammed&#8221; ismiyle insanlık âlemine nüzulüdür ki, bu bizim adımıza şereflerin en büyüğü, O&#8217;nun adına bir tenezzüldür.</p>
<p><strong><em>Mahmud</em></strong> unvan-ı kerimi ise yerde-gökte övülüp methedilen, sena edilen zât demektir. Bu azim unvan, Peygamber Efendimiz&#8217;in ismi olarak Kur&#8217;ân&#8217;da yer almasa da, ezan sonrası okuduğumuz duada geçtiği üzere Sünnet-i Sahiha&#8217;yla sâbit bir ism-i mübarektir. Makam-ı Mahmud, mutlak mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu&#8217;na has, hamîdiyet ve mahmudiyetin bir araya getirildiği ulvî bir makamdır. Şöyle ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk&#8217;a karşı yerine getirdiği hamdiyle hâmid, gökte ve yerde övülüp medhedilmesiyle de mahmuddur. Evet O, hamd u şükürle kullukta bulunmuş, kulluk yaptıkça Cenâb-ı Hak tarafından övülmüş, övüldükçe mütemadiyen kulluk yapmış, Allah O&#8217;nu medih, O da Allah&#8217;a hamd etmiş ve neticede övülme ve övgüye mazhar olma makamına ulaşmıştır.</p>
<p>Görüldüğü üzere Efendimiz&#8217;in (aleyhissalâtü vesselam) meşhur olan bu üç isminin hepsi de hamd kökünden gelmekte, &#8220;hamd&#8221; masdarı etrafında dönüp durmaktadır. Hiç şüphesiz bu da, Ümmet-i Muhammed için hamdin ne derece önemli olduğunu gösteren dikkat çekici bir husustur.</p>
<p><span class="highlight-bold">Kur&#8217;ân ve Hamd</span></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın ilk sûresi olan Fatiha Sûresi &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</span></p>
<p>–<em>Hamd âlemlerin Rabbi Allah&#8217;a hastır</em>.&#8221; ayetiyle başlamaktadır. Yani biz daha Kur&#8217;ân&#8217;ı açar açmaz onu okumaya hamdle başlıyoruz. Sonra Kur&#8217;ân&#8217;ın yaklaşık olarak rub&#8217;u (çeyreği) geliyor, yine hamdle başlayan bir sûre görüyoruz: &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ</span></p>
<p>–<em>Hamdolsun gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah&#8217;a</em>.&#8221; (En&#8217;âm Sûresi, 6/1). Burada makro âleme dikkatler çekilerek, sema ve arzdaki nimetler insanın önüne serildikten sonra tekrar mesele hamde bağlanıp: &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</span></p>
<p>–<em>Âlemlerin Rabbi Allah&#8217;a hamd olsun ki böylece, zulmedip duran o gürûhun arkası kesildi.&#8221;</em> (En&#8217;âm Sûresi, 6/45) buyruluyor.</p>
<p>Yine bir rub&#8217;u geçerek Kur&#8217;ân&#8217;ın ortasına geldiğimizde karşımıza Kehf Sûresi çıkıyor ki bu sûrenin de &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا</span></p>
<p>–<em>Hamd O Allah&#8217;a mahsustur ki kuluna kitabı indirdi ve onun içine tutarsız hiçbir şey koymadı</em>.&#8221; (Kehf Sûresi, 18/1) şeklinde hamdle başladığını görüyoruz.</p>
<p>Bir rub&#8217;u daha geçtiğimizde ise yine hamdle başlayan Sebe Sûresi ve onu müteakiben Fatır Sûresi karşımıza çıkıyor. Sebe Sûresi&#8217;nde &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ</span></p>
<p align="left">–<em>Bütün hamdler, güzel övgüler gerçek ilah olan Allah&#8217;a mahsustur ki göklerde ve yerde olan her şey O&#8217;nundur. Âhirette de hamdler O&#8217;na mahsustur.&#8221;</em> (Sebe Sûresi, 34/1) diye ifade edilirken Fatır Sûresi&#8217;nde; &#8220;</p>
<p align="right"><span class="arabic">الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلاَئِكَةِ رُسُلاً أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ</span></p>
<p>–<em>Hamd, gökleri ve yeri yaratan ve melaikeyi iki, üç, dört&#8230; kanatlı elçiler yapan Allah&#8217;a mahsustur.&#8221; </em>(Fatır Sûresi, 35/1) buyuruluyor.</p>
<p>Fatiha ile başlanıp sonra her bir çeyreğe yerleştirilen bu beş sûre âdeta Kur&#8217;ân&#8217;ın ruhu gibidir ki, bununla hamdin önemi vurgulanıyor. Ayrıca sûre başında olmasa da, Kur&#8217;ân&#8217;ın daha pek çok sûresinde hamdin yer aldığını, âdeta Kur&#8217;ân&#8217;ın her tarafına onun serpiştirildiğini görüyoruz. Sanki bu çok önemli konuda, herhangi bir nisyan olmasın diye hamd sürekli hatırlatılmaktadır. Özellikle Kur&#8217;ân&#8217;ı sürekli hatmeden bir mü&#8217;mini düşündüğümüzde, onun sürekli, hamd ile başlayan, dîbâcesi hamd olan sûrelerle karşılaşacağına ve böylece onda mütemadi bir hamd duygusunun gelişip güçleneceğine hükmedebiliriz. Evet, zannediyorum İlâhî Beyan&#8217;ın her tarafında &#8220;hamd&#8221;in hep bir nabız gibi atması ve devamlı surette onun öneminin vurgulanmasındaki hedef de sinelerimizde &#8220;hamd&#8221;in yerleşmesini ve onun tabiatımızın bir derinliği hâline gelmesini sağlamaktır.</p>
<p><span class="highlight-bold">Hayatın Her Karesinde Hamd ü Şükür</span></p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün (aleyhissalâtü vesselam) nurlu beyanlarına bakıldığında, hayatın her safhasında bizim hamd ü şükür ameliyesine çağrıldığımızı görürüz. Mesela, &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللَّهَ</span></p>
<p>–<em>Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. Halka teşekkürde bulunmayan Allah&#8217;a da şükretmez.&#8221;</em> (Tirmizî, Birr 35; Ebu Dâvud, Edeb 12; Ahmed b. Hanbel 6/278, 375) hadis-i şerifini bu açıdan mülâhazaya alabiliriz. Bu ve benzeri beyanlardan teşekkür etmeye kendimizi alıştırmamız istendiği anlaşılmaktadır. Bundan dolayı yapılan en küçük bir iyilik karşısında dahi ihmal etmeksizin teşekkürde bulunmamız gerekir. Mesela bir bardak çay ikram edildi hemen teşekkür etmeliyiz. Veya bir tebessümle karşılaştık, &#8220;Kardeşim! Allah razı olsun, şu an böyle bir inşiraha ihtiyacım vardı.&#8221; deyip yine teşekkürlerimizi sunmalıyız. Böylece en küçük bir centilmenlik karşısında dahi teşekkürde bulunarak onu tabitamıza mâl etmeliyiz.</p>
<p>Elbette ki bütün nimetlerin hakiki sahibi Allah&#8217;tır (celle celâluhu). Ancak o nimetin bize ulaşmasında vesile kıldığı tablacıyı da unutmamalıyız. Böyle bir teşekkür onun hakkıdır. Evet, teşekkürü, bir yönüyle yediğimiz içtiğimiz, tabiî ve beşerî olarak yerine getirdiğimiz fiiller türünden hayatımıza tatbik edebilirsek, o zaman teşekkür mevzûunda hiç kusur etmez ve etrafımıza sürekli teşekkürler yağdırır dururuz. Teşekküre bu ölçüde kendini alıştırmış bir insan da, Mün&#8217;im-i Hakikî&#8217;den gelen nimetler karşısında elbette körler-sağırlar gibi davranmaz, lütuf ve ihsanları çok ciddî bir heyecanla karşılar; karşılar ve Allah&#8217;a şâyeste, Mün&#8217;im-i Hakikî&#8217;ye yakışır bir mukabelede bulunmaya çalışır. Onun hayaliyle yaşar, o ufku yakalayabilmek için her fırsatı değerlendirir ve sürekli minnet ve şükran hisleriyle dolup dolup boşalır. Hatta kalb ve zihnine hutûr eden güzel tahayyül ve tasavvurların bile teşekkür isteyeceği mülâhazasıyla hareket eder, hayatını hamd ve şükür ekseninde örgüler.</p>
<p><span class="highlight-bold">Hamd Sancağı</span></p>
<p>Peygamber Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) bir hadis-i şeriflerinde; &#8220;<em>Ben, Hazreti Âdem evladının efendisiyim, bunda fahr yok. Kıyamet günü elimde ‘Hamd Sancağı&#8217; bulunacak, bu da bir fahr değildir. O gün gerek Hazreti Âdem, gerek diğer bütün Peygamberler benim sancağımın altına sığınacaklardır</em>.&#8221; (Tirmizî, Menakıb, 1) buyurarak Livau&#8217;l-hamd&#8217;in kendisine verileceğini ifade etmiştir. Livau&#8217;l-hamd&#8217;e; hamd bayrağı, hamd sancağı denilebileceği gibi, hamd alemi de denilebilir. Çünkü alem, bir alamet ve emâre demektir ki, bayrak ve sancaktan daha öte bir mânâ ifade eder.</p>
<p>Dünyada Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed&#8217;in (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) rehberliğinde olan ümmet-i Muhammed, hayatlarını hamdle geçirdiklerinden dolayı, ahirette de Livau&#8217;l-hamd&#8217;le şerefyâb olacaklardır. Çünkü insan hangi yolda yürürse, varacağı istikamet de ona göre bir yer olacaktır. Bundan dolayı hep hamd etrafında dönüp duran, hamd güzergâhında yürüyen, sürekli hamd gören, hamd konuşan, hamd soluklayan, hamdle oturup kalkan kimselerin varacakları yer de Livau&#8217;l-hamd&#8217;dir.</p>
<p>Biz her ezan sonunda gökler ötesi sadaya, bu ilahî çağrıya bir yönüyle hem cevab-ı savap veriyor, hem de Peygamber Efendimiz&#8217;e (aleyhissalâtü vesselam) Makam-ı Mahmud&#8217;un verilmesini: &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">اَللّهُمَّ رَبَّ هذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلاَةِ الْقَائِمَةِ آتِ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ</span></p>
<p>– <em>Ey bu kâmil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allahım! Efendimiz Hazreti Muhammed&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) &#8220;vesîle&#8221;yi (en büyük kurbet makamı), Cennet&#8217;e ve ötesine ulaşmayı lütfet ve O&#8217;nu, kendisine vaadettiğin Makam-ı Mahmud&#8217;a ulaştır.</em>&#8221; duasıyla bir kez daha dile getiriyoruz</p>
<p>Livau&#8217;l-hamd, Makam-ı Mahmud makamıdır. Ömrünü hep hamdle geçiren, hayatını Allah&#8217;a hamd ü sena etmekle yoğuran, kavlî, fiilî ve halî sürekli hamdle oturup hamdle kalkan insanlar orada da Makam-ı Mahmud&#8217;un etrafında toplanacaklardır. Livau&#8217;l-hamd orada nasıl tecelli edecek, ne şekilde bir teveccüh-ü ilâhînin unvanı ve vesilesi olacak bunu şu an kestirebilmemiz mümkün değildir. İşte beşer tasavvurunu aşkın, keyfiyeti meçhul böyle bir ilahî teveccüh her ne ise, ümmet-i Hammadûn, hamd vesilesiyle o ilahi teveccühden istifade edebilecektir.</p>
<p><span class="highlight-bold">Hammadûn Ümmeti</span></p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim hamde bu kadar önem veriyor, Peygamber Efendimiz&#8217;in (aleyhissalâtü vesselam) nam-ı celili &#8220;hamd&#8221; kökünden geliyor, ahirette buluşma noktası ve varacağımız yer olarak hamd otağı gösteriliyor ve bütün bunlarla birlikte ümmet de, &#8220;Ümmet-i Hammadûn&#8221; (Hilyetü&#8217;l-Evliya, 5/386; Hasaisü&#8217;l-Kübra, 1/20) olarak tavsif buyuruluyor. Ancak zannediyorum bu beyan-ı nebevîyi hem bir müjde ama aynı zamanda hem de bir gaye-i hayal, bir hedef olarak okuyup anlamamız gerekiyor. Şöyle ki, bilindiği üzere &#8220;hammad&#8221; kipi mübalağa sigasıdır. Yani şuur ve derinliğine inmeden, ara sıra &#8220;hamd&#8221;i hatırlayan ve sadece lafzî olarak &#8220;el-hamdülillah&#8221; deyip geçen kimseler için bu siga kullanılmaz. Hammadûn ümmeti öyle hamde kilitlenmiş insanlardır ki, Efendimiz&#8217;in (aleyhisselatü vesselam) dualarında da geçtiği üzere onlar yatıp kalkarken hep &#8220;el-hamdülillah&#8221; der, oturur kalkar Allah&#8217;a hamd eder, hamdle nefes alır verir ve ömürlerini derin bir şuur ve idrak içinde hamd atkısı üzerinde örgülerler. İşte bu seviyedeki bir hamdin ümmetin bütün fertlerinde bulunduğunu söyleyemiz; ancak umumî mânâda bu ümmetin hammadûn potansiyeli taşıdığı müjdesini de mezkûr beyan-ı nebevîden istihrac edebiliriz.</p>
<p>O zaman bize düşen bilkuvve mazhar bulunduğumuz hamd duygu ve düşüncesini hayatımıza taşıma ve hammadûn ufkunu yakalama gayreti içinde olmaktır. Hani bir âyet-i kerimede; &#8221;</p>
<p align="right"><span class="arabic">وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ</span></p>
<p>– Zinhar <em>Müslüman olarak ölmenin dışında başka türlü ölmeyin!&#8221;</em> (Âl-i İmran Sûresi, 3/102) buyuruluyor. Müslüman olarak ölmek bizim elimizde olmadığı halde &#8220;Müslüman olarak ölün!&#8221; ifadesi, hiç şüphesiz düşünüp akledenler için önemli birçok mânâ ve mesajı muhtevidir. İşte bu mânâ ve mesajlardan birisi de şudur: Ey iman edenler! Eğer siz Müslümanca yaşıyor, vahyin işaret buyurduğu istikamette hayatınızı örgülüyor, bu uğurda &#8220;Aman ya Rabbi ayaklarımızı kaydırma!&#8221; endişesiyle tir tir titriyor, her gün en az kırk defa &#8220;Allahım! Vaad ettiğin doğru yoldan bizi ayırma!&#8221; diyerek yalvarıp yakarıyor ve hâsılı o yola ait hususiyetler her neyi gerektiriyorsa ona riayet ediyorsanız Cenâb-ı Hakk&#8217;ın engin rahmeti, inayet ve lütfuyla Müslüman olarak ölürsünüz. Bu açıdan zikredilen âyet-i kerimede sonucun zikredilmesi suretiyle sebebin hatırlatılıp nazara verildiğini müşâhede etmekteyiz.</p>
<p>İşte &#8220;hammadûn ümmeti&#8221; beyanına da böyle bir perspektiften bakabiliriz. Yani biz, bu dünyada, bize ulaşan-ulaşmayan bütün nimetleri ruh ve vicdanımızda duymaya çalışır, onlar karşısında iki büklüm olur, &#8220;hamd&#8221;le gözümüzü açar kapar, hamdle nefes alır verir ve sürekli artan bir hamd ü şükran duygusuyla hayatımızı dolu dolu geçirirsek, ötede de Makam-ı Mahmud Sahibi&#8217;nin (aleyhisselatü vesselam) vesayetinde, Hamd Sancağı&#8217;nın gölgesi altında &#8220;hammadûn ümmeti&#8221;nin bir ferdi olarak tali&#8217;imize tebessümler yağdırırız. Rabbim hepimizi bu müjde ve mazhariyete erenlerden eylesin! Âmîn!</p>
<p><time datetime="2009-05-03">03 May 2009</time>. Kategori <a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/kirik-testi-serisi/fethullah-gulen-kalb-ibresi">Kalb İbresi</a> M.Fethullah Gülen</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hammadun-ummeti/">Hammadûn Ümmeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
