<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tevazu arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/tevazu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/tevazu/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Oct 2023 08:32:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Tevazu arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/tevazu/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>CUMA HUTBESİ &#124; Tevazu</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-tevazu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2022 19:21:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=28184</guid>

					<description><![CDATA[<p>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG Mevzu ile ilgili Ayet ve Hadis: وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَـلَامًا مَنْ تَوَاضَعَ لِلهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-tevazu/">CUMA HUTBESİ | Tevazu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG</strong></p>
<p><strong>Mevzu ile ilgili Ayet ve Hadis:</strong></p>
<p>وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَـلَامًا</p>
<p>مَنْ تَوَاضَعَ لِلهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ</p>
<p>Muhterem kardeşlerim; konumuz hem halka karşı hem de hakka karşı tevazu ve mahviyet içinde olma hakkında olacaktır.</p>
<p><strong>Tevazu</strong>; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Onu; insanın, kendini insanlardan bir insan kabul etmesi şeklinde de yorumlayabiliriz.</p>
<p>Allah, Kelâm-ı Kadîm’inde, Resûlullah da Sünnet-i Mutahharasında, tevazu etrafında o kadar tahşidat yaparlar ki, onları duyup-işitenin, gerçek kulluğun tevâzu ve mahviyet olduğundan şüphesi kalmaz. Kur’ân’ın: وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَـلَامًا “Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler. Cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.”  (Furkan sûresi, 25/63) beyanı onlardan sımsıcak bir ses.</p>
<p>Hz. Sâdık u Masdûk’a isnad edilen bir hoş sözde de: مَنْ تَوَاضَعَ لِلهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ “Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”  demektedir.</p>
<p>Yine Efendimiz; “Size; ateşin kendine ilişmeyeceği insanı haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve rahat insanlara dokunmaz”  buyuruyor. (Tirmizî, kıyâmet 45)</p>
<p>Tevazu edeni, yüzünü yere koyanı Allah yüceltmiştir. İşte Musa (aleyhisselâm), işte İsa (aleyhisselâm), işte İbrahim (aleyhisselâm) ve işte Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)&#8230;</p>
<p>Evet, dünyevî makam ve mansıplar insanı şımartmamalı ve ona kendini unutturmamalıdır. İnsan, kral da olabilir, kır bekçisi de. Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de <strong>vakar</strong> değildir.</p>
<p>Bir hâkim, mahkemede ciddî olmalıdır. Bu, vakardır. Ancak, aynı tavır evinde çocuklarına karşı kibir olur. Zira insan, hanesinde, hane halkından biri gibi davranmalıdır. Bunlar birer Kur’ânî düsturdur.</p>
<p>Herhangi bir müessesenin başındaki idareci mutlaka disiplinli olmalıdır. Disiplin tevazuya mani değildir. Buna bizim literatürümüzde, ciddiyet denir.</p>
<p>Tevazu olsun diye işi laubaliliğe götürmek hiç kimseye fayda vermez ve idarecide ciddi bir boşluk mânâsına gelir. İdareci başarıyı, tevazuu ve emri altında bulunanların ruhuna girmede, onlara her fırsatta yardımcı olmada aramalıdır. Böyle bir durum idareye ayrı bir ruh ve canlılık kazandırır.</p>
<p>Alllah rasulu, kendisini insanlar arasında bir fert ve bir parça olarak görüyor, davranışlarını bu anlayışa göre ayarlıyordu.</p>
<p>Allah Resûlü, sofrada bağdaş kurup otururlar, köle ve hizmetçilerle beraber yemek yerlerdi. O’nu daha önce görmemiş olanlar, ashabıyla otururken diğerlerinden ayırt edemezlerdi. O kadar ki, Kuba’da Efendimiz’le Hz. Ebû Bekir yan yana oturmuşlardı da gelen bazı kimseler peygamber diye Hz. Ebû Bekir’e tazim etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, böyle bir yanlışlığa meydan vermemek için eline aldığı bir şeyi yelpaze yapmış ve Efendimiz’in başında sallamaya başlamıştı.</p>
<p>Bir gün Hz. Ömer gelip, Allah Resûlü’nden umre için izin istemişti. Allah Resûlü onun bu talebini geri çevirmediği gibi, Hz. Ömer’i hayatının sonuna kadar heyecanlandırıp coşturacak bir talepte de bulunmuştu:</p>
<p>يَا أُخَيَّ أَشْرِكْنَا فِي دُعَائِكَ وَلاَ تَنْسَنَا “Kardeşim, duana bizi de ortak et, bizi unutma.”   Hz. Ömer; Efendimiz kendisinden dua istediğinde çok mutlu olmuş ve bir gün şöyle demiştir: “O gün dünyalar benim olsaydı, o kadar sevinmezdim.”</p>
<p>Bazıları Tevazuu; benlik ve gurur hesabına insanın içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti şeklinde tarif etmişlerdir.</p>
<p>Halifeler halifesi Hz. Ömer’i (radıyallâhu anh) omuzunda kırba, su taşırken gören biri sorar: <em>“Bu ne hâl ey Allah Resûlü’nün halifesi!”</em> Mukarrebliğin mukimi Ömer: <em>“Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim o hissi kırmak istedim.”</em> der…</p>
<p>Onun sırtında un taşıması, minberde kendini levmetmesi, levmedenlere ses çıkarmaması hep bu kabîl hazm-ı nefisle alâkalı hususlardandır.</p>
<p>Ayrıca Zeyd b. Sabit’in kadı olduğu bir dönemde İbn Abbas’ın elini öpmesi, buna mukabil Tercümanü’l-Kur’ân’ın da onun atının üzengisini tutması; Hz. Hasan’ın, ekmek kırıklarıyla oynayan çocuklarla oturup, onların yediğinden yemesi ve Hz. Ebû Zerr’in, başını Bilâl-i Habeşî’nin ayağının altına koyması&#8230; gibi hâdiseler hep birer mahviyet ve tevazu örneğidirler.</p>
<p>Hayatı boyunca değişmeyen tek lider O’dur. Dünyanın dört bir yanından gelen ganimet ve hediyeler O’nun ayaklarının altına seriliyordu. Fakat O, şahsı adına bunların bir zerresinden bile istifadeyi düşünmüyor, gelenlerin hepsini ashabına dağıtıyordu. Yüzü yerde olanlar, Hak katında da halk katında da sonsuz pâyelere ulaşırlar. İnsan, ne kadar mütevazi, ne kadar başı yerde, ne kadar iki büklüm ise o ölçüde Allah’a (celle celâluhu) yakın olacaktır. Mü’min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah’a en yakın olur.</p>
<p>Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir” ifadeleriyle bu hakikati bize hatırlatmıştır. Secdenin ifade ettiği bu mânâ bir şiirde şöyle ifade edilmiştir:</p>
<p><strong>“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccade, </strong></p>
<p><strong>İşte, insanı yakınlığa taşıyan cadde..!”</strong></p>
<p><strong>Hâsılı kelam;</strong> Tevazu, hulukullah, İlahî ahlak sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk’a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir. Gül toprakta biter. İnsan semalarda değil, yerde üremiştir. İnsan her zaman gurur ve kibir esintilerine karşı duyarlı olmalı ve devamlı murâkabe, muhasebe ile nefsini ezmesini bilmelidir.</p>
<p>İnsanın kendini beğenip büyük görmesi, aklının noksanlığına ve ruhunun hamlığına delâlet eder. Akıllı ve ruhen olgunluğa ermiş bir insan, mazhar olduğu her şeyi Yüce Yaratıcı’dan bilir ve şükran hissiyle her zaman O’nun karşısında iki büklüm olur.</p>
<p>Rabbimiz bizlere Rahmân’ın has kulları gibi yeryüzünde alçakgönüllü ve ağırbaşlı olabilmeyi, cahiller bize sataşınca da ‘selâm’ deyip geçebilmeyi lütfeylesin.</p>
<p><strong>Hutbeyi PDF formatında görüntülemek ve indirmek için tıklayınız</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/12/CUMA-HUTBESI-TEVAZU.pdf">CUMA HUTBESİ TEVAZU</a></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-tevazu/">CUMA HUTBESİ | Tevazu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En İyisi Toprak Olmak &#124; MEHMET YAVUZ ŞEKER</title>
		<link>https://hizmetten.com/en-iyisi-toprak-olmak-mehmet-yavuz-seker/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2022 07:59:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27136</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayır onu kastetmiyoruz. Yanlış anlaşılmasın. Ölüp gidelim demek istemiyoruz. O, işin kolayı. Bizim bahsedeceğimiz toprak olmak hususu, kendi yokluğumuzda Allah’ı bulmak ve kendi hiçliğimizde gerçek tevazua ulaşmak. Yani tevhit ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/en-iyisi-toprak-olmak-mehmet-yavuz-seker/">En İyisi Toprak Olmak | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayır onu kastetmiyoruz. Yanlış anlaşılmasın. Ölüp gidelim demek istemiyoruz. O, işin kolayı. Bizim bahsedeceğimiz toprak olmak hususu, kendi yokluğumuzda Allah’ı bulmak ve kendi hiçliğimizde gerçek tevazua ulaşmak. Yani tevhit ve ahlakta inkişafa mazhar olmanın bir yolu olarak toprak olmak. Yerlerde, iddiasız ama bir o kadar da faydalı ve olmazsa olmaz olmak.</p>
<p>Önce tevhitten başlayalım. ‘Sufilerin Efendisi’ Cüneyd-i Bağdadî tevhitle alakalı sözlerinden birinde, insanın, kendine ait niteliklerinden, tanımlamalarından sıyrılıp sade bir fert, bir öz olmadıkça Allah’ın ferdiyetinin anlaşılamayacağını ifade eder.</p>
<p>Dünyada hemen herkesin birçok niteliği vardır ve insan onlarla anılır. Doktor, başkan, müdür, öğretmen, işçi, memur veya alim, fadıl, abid, zahid, hoca, imam, müezzin gibi.</p>
<p>Bunlar ve diğerleri, insanın nitelikleri ve sıfatlarıdır ve insan az çok kendine ait niteliklerinin etkisindedir. Bazen öyle olur ki insan o sıfatlarından birisi görmezden gelindiğinde rahatsız olur. Bir yerde tanıtılırken, örneğin, o özelliği söylenmezse kızar. Veya tersinden gideceksek, o özelliği nazarlara sunulursa, insanlar onun o özelliğini bilirlerse bundan memnun olur. “Estağfirullah, söylenmesine gerek yoktu.” dediği anda bile çok hoşnuttur.</p>
<p>Aslında geldiğimiz bağlam itibarıyla hoşnut olup olmaması da önemli değildir. Değil mi ki, o insanın bazı özellikleri vardır ve o bunları biliyor, görüyordur, işte bunların varlığı, Hz. Cüneyd’e göre o insanın Cenab-ı Hakk’ın Fert, Vâhid, Ehad oluşunu idrak etmesine engeldir. O, bu yaklaşımıyla insanın önce kendini sade bir fert ve tek olarak idrak etmesi ve bu idrakle Yüce Allah’ın ferdiyetini, birliğini anlamasını gerekli görmüştür. Buna göre, insanın bütün sıfat ve iddialarından kendini sıyırması, adeta bir toprak gibi kendini görmesi nispetinde tevhitte açılımlara, derinleşmelere mazhar olabilecektir.</p>
<p>İşin ahlakî boyutu daha anlaşılır mahiyette. Mevlana’nın “tevazuda toprak gibi ol” şeklindeki tavsiyesi. Kendini insanların en hakiri görme, buna inanma yolu. Lafını etme değil, bunu en büyük bir hakikat olarak görme mesleği. Bunun için belki önce insanın Yüce Allah ile olan münasebetini ona göre düzenlemesi gerekli. Yüceler Yücesi ile sıfır-sonsuz, hiçbir şey- her şey bağını kurması ve buradan hareketle insanlarla olan münasebetini de bu bağa göre ayarlaması.</p>
<p>İşin doğrusu ve özeti, şimdiye kadar bütün Hak dostları bunun kavgasını vermişler, dünyayı kesben terk eden de ona kalben tepki veren de şimdi üzerinde duracağımız Melamîler de hep bu kavgaya girişmiş, bir ömür benlikten geçmekle mücadele etmişlerdir.</p>
<p>Değişik tarzlarıyla Melamîliğin en bariz bir vasfı, tanınmamaktır. İnsanın, Cenab-ı Hak ile olan irtibatını, dua ve ibadetlerdeki derinliğini, nefsiyle giriştiği varlık yokluk kavgasını söylemesi, onun Melamîlikten uzak olduğunun göstergesidir. Mutlaka görüneni vardır bunların belki ama insan bu ve benzeri vasıflarını ima, işaret veya sarahat yollarından biriyle bir şekilde belli etmişse o asla Melamî değildir ve zaten toprak hiç olamamıştır.</p>
<p>Melamî, kendini halktan gizler. O, insanlardan bir insandır. Bütün vasıflarından sıyrılabildiği için Yüce Allah’ın ferdiyetini ayrı bir derinlikle duyar, tevhitte çok ileridir. Kendine ait hiçbir olumlu bir nitelik görmediği, bilmediği için fevkalade mütevazidir. Yine yanlış anlaşılmasın. Silik, bilgisiz, cahil değildir. Gayb perdesini aralamanın peşindedir hep. İbadetlerini en yüksek standartlarda eda etmenin derdindedir sürekli. Allah ahlakı ile ahlaklanmanın niyetiyle ömrünü imar çabasındadır her daim. Bütün bunlarla birlikte tam ortada olmasına rağmen kenarda tebarüz eder, kenarda gözükür. Olanca derinliğine rağmen, insanlar onu sığ zannederler. Düşünce, söz ve davranışlarında kendini ele vermemeye, açık etmemeye gayret eder.</p>
<p>Bütün bu gayretleri dışa olduğu kadar belki daha fazlasıyla içe doğrudur da. Kendini kendinden saklar. Terki terk eder. Görülmekten, duyulmaktan sakındığı kadar, belki daha fazla, iç beğeniden, ucbdan sakınır, korkar. Ağladıklarına ağlar.</p>
<p>Kendini bu kadar yok kabul ettikçe, bütün havl ve kuvvetin kaynağının, gerçek sahibinin Yüce Allah olduğunu çok daha farklı derinlikte duyar. Kendi yokluğunda O’nun varlığını, kendi acziyetinde O’nun kudretini, kendi fakirliğinde O’nun zenginliğini bulur. Günahlardan uzak durabilmeyi de ibadet ve hayırlara muvaffak olabilmeyi de O’nun havl ve kuvvetine bağlar. “Tut beni elimden tut ki edemem Sensiz” der.</p>
<p>Secdeye kapandığında hem Allah’a yakınlığını hem de O’nun karşısında hiçliğini idrak eder.</p>
<p>Secde insanın ilk yaratılış ilkesi ile yani toprakla buluşmasıdır.</p>
<p>Bu duygu ve düşüncelerle yaşamak, belki de bir ömür secdede yaşamaktır. Kim bilir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/en-iyisi-toprak-olmak-mehmet-yavuz-seker/">En İyisi Toprak Olmak | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevazu kanatları yerde mükemmelliğin peşinde</title>
		<link>https://hizmetten.com/tevazu-kanatlari-yerde-mukemmelligin-pesinde/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Aug 2021 06:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21348</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Mü’minin bir taraftan iradesini son kertesine kadar kullanması ve sürekli mükemmeliyetin peşinde olması fakat diğer yandan da başarılar karşısında nefis muhasebesi yapması ve tevazuu elden bırakmaması gerektiği ifade ediliyor.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tevazu-kanatlari-yerde-mukemmelligin-pesinde/">Tevazu kanatları yerde mükemmelliğin peşinde</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Mü’minin bir taraftan iradesini son kertesine kadar kullanması ve sürekli mükemmeliyetin peşinde olması fakat diğer yandan da başarılar karşısında nefis muhasebesi yapması ve tevazuu elden bırakmaması gerektiği ifade ediliyor. Bu iki hususun arası nasıl cem edilebilir?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em>: Hakiki mü’min, aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah’a inanmış, en onulmaz hâdiseler karşısında bile ümidini yitirmeyen azim ve irade insanıdır. Bu sebeple o, bütün yolların tıkandığı durumlarda bile asla ye’se kapılmaz, hep dimdik durur ve önüne çıkan engeller karşısında kendisine yeni bir yol bulup hedefine doğru yürümeye devam eder. Zira o bilir ki Cenâb-ı Hak, kendi yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yolsuz bırakmamıştır. Meselâ Mekke’de yaşama imkânının kalmadığı bir dönemde, Allah (celle celaluhu) Habib-i Zişan’ı için (sallallâhu aleyhi ve sellem) göklere doğru öyle bir yol açmıştır ki, enbiya-i izamın her birisi bu yolun menzillerinde O’na selâm durmuşlardır. Hatta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Cibril-i Emin dahi, “Bir adım daha atarsam mahvolurum.” demiştir.</p>
<h3>Mükemmele talip olma ilahî ahlakla ahlaklanmanın gereği</h3>
<p>Evet, Allah (celle celaluhu), kendi yolunda yürüyenleri hiçbir zaman yol mağduru etmemiştir. En umulmadık yerlerde bile onların elinden tutmuş ve onları sahil-i selâmete çıkarmıştır. Siz, bir kuyunun dibine düşebilirsiniz. Fakat hiç beklemediğiniz bir anda birdenbire kuyuya güçlü bir ip salınıverir ve siz de ona tutunarak yukarı çıkarsınız. Yeri gelir üç beş tane kardeşin gadr, haset ve çekememezliğine uğrarsınız. Fakat bir müddet seyr u sulûk-i ruhani geçirdikten sonra bakmışsınız bir anda Cenâb-ı Hak sizin için gönüllerde tahtlar kurmuş. Bu açıdan hangi ağır şartlarla karşılaşırsa karşılaşsın Allah’ın yardım ve inayetini her zaman arkasında hisseden mü’minler büyük işlere talip olur, o büyük işleri kendi kamet-i kıymetine göre yapma adına iradelerinin hakkını vermeye gayret eder ve böylece en mükemmel eserler ortaya koymaya çalışırlar. Zira bir hadislerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minlere Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanmayı emretmiştir. Bu konudaki ilahi ahlak, bir ayette <span class="arabic">“الَّذِي أَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ ” </span>(Secde Sûresi, 32/7) diğer bir ayette <span class="arabic">“الَّذِي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ” </span>(Neml Sûresi, 27/88) ifadeleriyle belirtilerek, O’nun, yaptığı her şeyi en iyi, en güzel, en sağlam, en mükemmel şekilde vücuda getirdiği beyan edilmiştir. O, ibdâ, inşâ ve ihyâ etmişse görenlere, “Dahası olmaz.” dedirtmiştir. Hazreti Pîr de, bununla ilgili olarak İmam Gazzâlî’nin şu sözünü nakletmiştir: <span class="arabic">لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ </span>Kâinatta mevcut olandan daha güzeli mümkün değildir.” Evet, kâinata kuşatıcı bir nazarla bakan ve tığını sebep-sonuç arasında götürüp getirebilen bir kimse şu itirafta bulunmak zorunda kalacaktır: “Allah, kâinatı öyle güzel yaratmıştır ki, bana bin sene ömür verilseydi ve ben, mevcudatın küçük bir parçasını inşa etmekle memur kılınsaydım, asla bunu yapamazdım.” İşte ilahî ahlak bize şunu göstermektedir: Mü’min, Allah yolunda koştururken bütün cehdini ortaya koyup işlerini en güzel ve en sağlam şekilde yapmaya çalışmalıdır.</p>
<h3>Amellerinizi Allah’a ve Resûlüne arz ediyor gibi yapın</h3>
<p>Mü’minin Allah rızası yolunda yaptığı işlerde mükemmele talip olmasıyla alakalı Tevbe Sûresi’nde ise şöyle buyrulmuştur:</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">اِعْمَلُوا فَسَيَرَى اللهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلٰى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ</span><br />
<em>&#8220;Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.”</em> (Tevbe sûresi, 9/105)</p>
</blockquote>
<p>Cenâb-ı Hak, burada bir fiil ortaya koyma manasına gelen <span class="arabic">اِفْعَلُوا </span>fiilini kullanmamış, bunun yerine <span class="arabic">اِعْمَلُوا </span>buyurmak suretiyle mü’minlere amelde bulunmalarını emretmiştir. Amel etme ise –başka âyet-i kerimelerde sıkça “salih amel” ifadesiyle nazara verildiğinden anlaşılacağı üzere– neticesini hesap ederek belirli bir plan dâhilinde pozitif ve arızasız iş yapma demektir.</p>
<p>Âyet-i kerimenin devamında, amellerin Allah’ın, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minlerin teftişine arz etme mülâhazası içinde yerine getirilmesi emredilmiştir. Yani bir mü’min öyle bir amel ortaya koymalıdır ki Allah, “Bu iş, işte böyle olur.” buyursun, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Barekallah benim ümmetime!” desin, mü’minler de yapılan amele baktıklarında, “Keşke biz de böyle güzel bir iş yapmaya muvaffak olsaydık!” desinler.</p>
<p>Söz buraya gelmişken, asıl konumuz olmasa da bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum: Yaptığı amellerde mükemmelliğin peşinde olan bir mü’minin amacı, başkalarının beğeni duygusunu harekete geçirip onu gıptaya sevk etmek değildir. Bilâkis o, yapılan işin hakkını vermek suretiyle rıza-i ilâhiyi tahsil etmeye çalışır. Bu açıdan böyle birisine imrenmek, ona benzemeye çalışmak, uhrevî güzellikleri elde etme noktasında ondan geri kalmamak için gayret etmek gibi düşünceler makbul olsa da, kıskançlık ve rekâbet duygusuyla meseleye yaklaşmak asla bir mü’min sıfatı olamaz.</p>
<h3>Melekler bizim için ne güzel örnek!</h3>
<p>Kur’ân-ı Kerim, melekler hakkında, <span class="arabic">لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَۤا أَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ </span><em>&#8220;Onlar asla Allah’a isyan etmez ve kendilerine verilen bütün emirleri tam olarak yerine getirirler.”</em> (Tahrîm sûresi, 66/6) buyurmuştur. Yani onlar, Allah’ın her bir emrini kılı kırk yararcasına yerine getirir ve bir milim ölçüsünde bile O’nun emirlerine muhalefet etmezler. Bu özellikleri itibarıyla onlar bizim için önemli birer örnektir. Dolayısıyla mü’minler de işlerini, Cebrail (aleyhisselam) çizgisinde dengeli, yerinde ve takdir-i ilâhiye mazhar olacak şekilde yerine getirmelidirler. Gerekirse Allah’ın kendilerine ihsan buyurduğu iradenin hakkını verme ve sorumlu oldukları vazifeleri mükemmel bir şekilde yerine getirme adına göbeklerini çatlatmalı, şakaklarını zonklatmalı ve öz beyinlerini burunlarından kusmalıdırlar. Zira güzel bir sözde ifade buyrulduğu gibi, kim bir işin arkasına düşer, onu yerine getirme adına bütün ceht ve gayretini ortaya koyarsa, Allah da ona istediğini lütfeder.</p>
<h3>Başarıyla gelen ağır imtihan</h3>
<p>Bu ölçüde bir cehd u gayret ortaya koyan bir insan Allah’ın izni ve inayetiyle hakikaten çok güzel neticelere muvaffak olabilir. Belki binler, yüz binler böyle güzel bir faaliyet etrafında kümelenerek onu yapana teşekkürler, medh u senalar yağdırabilir. İşte insan için en büyük imtihan da bu noktada başlamaktadır. Şahıs, ortaya çıkan neticeleri kendinden mi bilecek yoksa hakiki sahibine mi verecektir? Başarılar onda şükür duygularını mı tetikleyecek yoksa baş dönmesine, bakış bulanmasına mı yol açacak? Bu ağır imtihanı başarıyla geçen, nefsini terbiye istikametinde onun başına sürekli balyozlar indirip duran, mahviyet ve tevazu mülahazasına kilitlenmiş gönül erleridir. Onlar kazanma kuşağında insana kayıplar yaşatacak böyle kritik bir noktada hadlerini bilirler. Nasıl ki işin başında iradenin hakkı verildiyse, burada da vicdanlarının hakkını verir ve durması gerekli olan yeri doğru tayin ederler. Bu bakış açısına göre onlar, asla nefislerine pay çıkarmaz, “Yapan O’ydu, eden O’ydu, eyleyen O’ydu!..” der, yılandan-çıyandan kaçar gibi gurur, kendini beğenme gibi zaaflardan kaçar, yapıp ettiklerini beğenmek bir yana kendi muhasebe ufukları açısından işin eksik kalan taraflarını görür, onlara üzülür ve daha mükemmelini ortaya koyamamanın ızdırabını yaşarlar.</p>
<p>Biraz daha açacak olursak, hayatın değişik birimlerinde görev yapan insanlar, vazifeli oldukları alanla ilgili farklı başarılara imza atabilirler. Yaptıkları her işin üzerine mele-i alânın sakinlerinde hayranlık uyaracak ölçüde güzellik mühürleri basabilirler. Kimisi yaptığı konuşmalarla, kimisi yazdığı yazılarla, kimisi sevk ve idare kabiliyetiyle, kimisi de sanat kabiliyetiyle mükemmel işler ortaya koyabilirler. Fakat bütün bu muvaffakiyet ve zaferler karşısında hakiki mü’min, “Benim yerimde aklı başı yerinde ve vicdanı engin bir başkası olsaydı, muhtemelen çok daha mükemmel ve verimli iş ortaya çıkarırdı” der, demelidir.</p>
<p>Hatta farz-ı muhal onun bir parmak işaretiyle, ay ikiye yarılsa, güneşin yörüngesi değiştirilse, dünyadaki bütün insanlar yüce bir hakikat etrafında bir araya getirilse, Cibril-i Emin’in ameli ölçüsünde bir başarı sergilense yine de vicdanın sesi şunu söylemelidir: “Benim yerimde bir başkası olsaydı, kim bilir bu işi nasıl daha sağlam ve güzel yapardı! İşin doğrusu bu işler benim kirli elimden ortaya çıktığı için olması gereken yerin oldukça gerisinde, perişan, derbeder ve güdük kaldı.”</p>
<h3>Kıyamet ve kendini kınayan nefis</h3>
<p>Mü’minin nefsini bu ölçüde yerden yere vurması niçin bu kadar önemlidir? Zira, işin sonunda kazanma kuşağında en büyük kaybı yaşama vardır. Bakın Cenâb-ı Hak, Yüce Beyan’ında</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ</span><br />
<em>&#8220;Kıyamet gününe kasem ediyorum. Nefs-i levvameye kasem ediyorum.”</em> (Kıyâme sûresi, 75/1-2)</p>
</blockquote>
<p>buyurmak suretiyle kıyamet gününe yemin ettikten sonra, nefs-i levvâmeye yemin etmiştir. Bilindiği üzere önem verilen, kıymetli olan şeylere yemin edilir. Kıyamet günü önemlidir. Çünkü o gün, insanların gözlerinde büyüttükleri bütün kehkeşanlar, samanyolları, güneş sistemleri Allah’ın ilm-i muhiti, irade-i müthişesi ve tasarrufat-ı azimesi karşısında herc ü merc olacaktır. O gün, her şey adeta bir saman çöpü gibi savrulup hallaç edilecektir. İşte burada kıyamet gününe yemin edilerek Allah’ın bu tasarrufat-ı sübhaniyesinin çok büyük bir hâdise olduğu nazara veriliyor.</p>
<p>Bunun arkasından ise nefs-i levvâmeye yemin ediliyor. Nefs-i levvâme ise, yaptığı işleri beğenmeyen, sürekli kendisini sorgulayan ve kınayan nefis demektir. Bu yönüyle o, nefis yoluyla terakkide ilk basamaktır. Bu basamağı çıkamayan bir insanın nefs-i mülhemeye, nefs-i mutmainneye, onun iki farklı kanadı olan nefs-i radiye ve mardiyyeye, hele nefs-i sâfiye veya nefs-i zâkiyeye ulaşması mümkün değildir. Nefs-i levvâme, insanı bu nefis mertebelerine ulaştıracak bir merdiven, bir helezon ve bir asansör gibidir. Bu sebepledir ki, insanın sürekli kendisiyle yüzleşmesi, meydana gelen olumsuzlukları kendisinden bilmesi, her zaman kendisini kınaması çok önemlidir.</p>
<h3>Günahlardan temizlenmenin en emin yolu</h3>
<p>Zafer ve başarılar sonucunda ortaya çıkacak nefsanî tuzaklar karşısında nasıl bir mücadele sergilenmesi gerektiğine dair Hazreti Pîr’in yaklaşımı da oldukça dikkat çekicidir. O, bir yerde âdeta nefsini karşısına alır ve ona şöyle hitap eder: <em>“Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma.</em> <span class="arabic">إِنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ </span><em>‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da teyit ve takviye eder.’</em> (Buhâri, cihad 182; Abdurrezzak, el-Musannef 5/270) sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.” (Bediüzzaman, Sözler s. 515 (Yirmi Altıncı Söz, Dördüncü Mebhas)) Onun nefsin tezkiye edilmesi adına ortaya koyduğu disiplin ise, nefsin tezkiye ve tebrie edilmemesidir. Buna göre kendisini kirli görmeyen, arınmaya ihtiyacı olduğunu düşünmeyen bir insan nefsini tezkiye etmiş olmayacağından müzekka da olmaz. Müzekka olmadığından dolayı da nefsin, bütün olumsuz ve negatif şeyleri kendinden bilmesi gerekir.</p>
<p>Eksik ve kusurları insan kendinden bilirse ne olur? Böyle bir kişi Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eder ve O’ndan hidayet talebinde bulunur. Aynı zamanda Allah (celle celaluhu) onun bu tür mülâhazalarını, bir iç nedamet ve tevbe olarak kabul buyurur ve ona affa giden yolları açar. Bu tür mülâhazaları olmayan bir insan ise hiç farkına varmadan elli türlü hata işler ama yine de kendisini bir şey zanneder. Tıpkı günümüzün pek çok insanının lâ şey (hiçbir şey) oldukları halde kendilerini bir şey zannetmeleri gibi.</p>
<p>Düşünün ki, kendi dönemindeki süper güçleri dize getiren, sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar Allah karşısında el pençe divan duran, sürekli kemerbeste-i ubudiyet içinde O’na inkıyatta bulunan ve aynı zamanda günahın semt-i nasutiyetine sokulamadığı bir insan olan Hazreti Ömer, kuraklık olduğu bir dönemde bir harabenin içinde başını yere koymuş ve <em>“Allah’ım, ne olur benim günahlarım yüzünden ümmet-i Muhammedi mahvetme!”</em> diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştır. Başka bir gün kendisine, <em>“Ey Emire’l-mü’minin, bir yağmur duasına çıksan!”</em> dediklerinde, muhtemelen kendi kendine, <em>“Ben kim, el kaldırıp Allah’tan yağmur istemek kim!”</em> demiş ve böyle bir mülahazayla Hazreti Abbas’ın elinden tutup onunla bir tepeye çıkmıştır. Daha sonra da onun elini yukarı kaldırıp, <em>“Allah’ım, bu senin Habibi’nin amcasının elidir. Bunun hürmetine bize yağmur ver!”</em> diyerek kendini nefyedip Hazreti Abbas’ı şefaatçi kılarak isteyeceğini istemiştir. Siyer kaynakları diyor ki, bunun üzerine şakır şakır yağmur yağmaya başladı.</p>
<p>İşte kâmil insanın tavrı bu olmalıdır. O, yaptığı işleri mükemmel yapmanın, her zaman işin en mükemmeline talip olmanın ve iradesini son kertesine kadar kullanmanın yanı başında, yaptığı işlerde kendine göre türlü türlü eksiklikler görmeli ve sürekli kendisini sorgulamalıdır. Hazreti Ömer’e nisbet edilen bir sözde yer aldığı üzere o, sîgaya çekilecek gün gelmeden önce kendisini sürekli sîgaya çekmelidir.</p>
<p>Hâsılı, Zat-ı Ulûhiyet’e arz edildiğinde bir mahcubiyet duymayacağı ölçüde mükemmel iş yapan bir insanın aynı zamanda kendi kusurlarını görmesi ve “Bu işleri bir başkası daha iyi yapardı. Ben ise bunu elime yüzüme bulaştırdım.” mülâhazasıyla oturup kalkması, Allah’ın izni ve inayetiyle tepeden tırnağa onun bütün kusurlarını âdeta âb-ı hayatla, zemzemle yıkanıp arınmış hâle getirecektir.</p>
<p><strong>Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tevazu-kanatlari-yerde-mukemmelligin-pesinde/">Tevazu kanatları yerde mükemmelliğin peşinde</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üç Kavram: Tevekkül, Zühd ve Tevazu</title>
		<link>https://hizmetten.com/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu-soru-tevekkul-zuhd-ve-tev/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2021 07:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[Zühd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16094</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Tevekkül, zühd ve tevazu kavramlarını izah edip bunların bir Müslüman için önemini açıklar mısınız? Cevap: Tevekkül, vekil, müvekkil, aynı kökten gelen Arapça kelimelerdir. Vekil, bir işin kendisine havale edildiği kimse demektir.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu-soru-tevekkul-zuhd-ve-tev/">Üç Kavram: Tevekkül, Zühd ve Tevazu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span> Tevekkül, zühd ve tevazu kavramlarını izah edip bunların bir Müslüman için önemini açıklar mısınız?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Tevekkül, vekil, müvekkil, aynı kökten gelen Arapça kelimelerdir. Vekil, bir işin kendisine havale edildiği kimse demektir. Mesela meclise milletvekili seçerken, bizi orada temsil etmek üzere vekil seçip işimizi ona havale ederiz. Eski ifadesiyle avukatın adı da vekildir ve ona iş ısmarlayan kişiye de müvekkil denir. Biz, vekile iş havale ederiz, o da mahkemede bizim adımıza konuşur, sair işlerimizde bize vekâlet eder, müvekkili adına tasarrufta bulunur.</p>
<p>Tevekkül ise iradî olarak işini Allah’a tefviz etme, O’na havale etme demektir. Ancak burada bir tekellüf mevzu bahistir. Diğer bir ifade ile tevekkül, menfaat-ı şahsiyenin yanında, menfaat-i mâneviye ve menfaat-i uhreviyeyi elde etmek için kendini biraz zorlayıp tedrici olarak işini Allah’a havale etme cehd ve gayretidir denebilir. Avukat tutan veya milletvekili seçen bir insan, işini o kişilere havale eder. Mü’min ise dünyevî ve uhrevî işlerinde her şeyi Allah’a havale eder, O’na tevekkül eder. Tevekkülün bir mânâsı da budur. İnsan kendini zorlamalı ve peyderpey o ufku elde ederek Allah’a tevekkül etmelidir. Yani bir tevekkül olduktan sonra bir daha, sonra bir daha tevekkülde bulunmalıdır. Biz bunu kelimenin karakteristik yapısından anlamaktayız.</p>
<p>Şer’î mânâsına gelince; tevekkül, Allah’a güvenme, takatinin fevkinde işlerin altına girerken o işleri Allah’ın yürüteceğine itimat etme demektir. Nasıl ki lokmayı ağzımıza koyarken çiğneme ve hazmetme mevzuunda işin yüzde doksan dokuzunun Allah’a ait olduğunu bilir, sadece lokmayı ağzımıza götürmekle iktifa eder ve gerisini Allah’a bırakırız, aynen öyle de takatimizin ve irademizin yettiği işleri yaptıktan sonra ötesinde Allah’a tevekkül ederiz. Evet, insan, Allah Resûlü’nün, “Deveni önce bağla sonra Allah’a tevekkül et”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ifadesinden hareketle öncelikle bineğini sağlam olarak bağlamalı, sonra hırsızların çalmaması için Allah’a tevekkül etmelidir. Böylece o, dünyada üzerine gelen ve belini kıran pek çok şeyden kurtulmuş olur.</p>
<p>Bediüzzaman hazretleri bu mevzuyu misallendirirken şöyle der: Tevekkül edenle etmeyenin misali şuna benzer ki, iki şahıs sırtlarında yükleri olduğu halde vapura binerler. Bunlardan biri, “Ben yükümü sırtımda taşıyacağım. Yere koyarsam çalarlar ve heder olur.” diyerek yükünü sırtından indirmez. Diğeri ise tevekkül ve teslimiyetinin ifadesi olarak yükünü vapura bırakır, vapuru idare eden kaptana itimat eder. Biraz sonra yükünü sırtında taşıyan kişinin takati kesilir, yorulur ve ayakları titremeye başlar. Bu durumda arkadaşı onu şöyle ikaz eder: “Yükünü sırtından indirip yere koy. Vapur senden daha kuvvetlidir, seni de, sırtındaki yükünü de götürür. Hem vapurun içinde sırtında yükünü taşımakla safdillik ediyorsun. Zaten seni de, yükünü de vapur taşıyor. Hem böyle maskara bir durumda kaptan seni görürse cezalandırabilir. En iyisi, yükünü vapura bırak ve kaptana teslim ol.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Evet, tevekkül sahibi insanla, tevekkülsüz insanın durumu bu çerçevede değerlendirmeli. Cenâb-ı Hak bizi dünyaya göndermiş ve hayata ait birçok mükellefiyeti sırtımıza yüklemiş, rızkımızı da taahhüd buyurmuştur. Bu durumda bir insan, “Benim ve çoluk çocuğumun hali ne olacak?” diyerek rızık endişesi taşırsa, hayat onun için bütünüyle bir ıstırap haline gelir ve bu kişi, Allah’a karşı cezaya sebep olabilecek bir davranışa girmiş olur.</p>
<p>Dinde tevekkülün mânâsı budur. Ancak tevekkül, sebepleri bütünüyle terketme değildir. Önce sebeplere riayet, daha sonra tevekkül&#8230; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bedir’de, bütün savaş hazırlıklarını yapmış, ashab-ı kiramı arkasına almış, harb etmeye müsait ve hazır vaziyette düşmanın karşısına çıktığı yerde ellerini açıp içini şu ifadelerle Allah’a dökmüştür: “Allah’ım! İşte ordun, işte ben, eğer bu orduyu mağlup edersen, kıyamete kadar Sen’in adını anacak kalmayacaktır.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> İşte bu hal, Allah›a teslim ve tevekkülün ifadesidir. Mü’min, bütün maddi şartları yerine getirdikten sonra, Allah’ın, rububiyetinde ve ulûhiyetinde “bir” olduğunu ilan mânâsında hâlis bir tevhidin ve her şeyi yaratanın Allah olduğunu itirafın ifadesi olarak Allah’a tevekkül etmelidir.</p>
<p>Zühde gelince; onu değişik şekillerde tarif etmişlerdir. Bu tariflerden bazıları şunlardır:</p>
<ul>
<li>Zühd, dünyayı tamamen terk etmektir.</li>
<li>Zühd, dünyayı terk etmekle beraber, ukba arzusunu da terk etmektir.</li>
<li>Zühd, dünya ve ukba arzusunu terk etmekle beraber benlikten de vazgeçmektir.</li>
<li>Zühd, bir insanın, çalışıp kazanarak elde ettiği şeylerin bir anda elinden gitmesi karşısında en ufak bir teessür duymamasıdır. Bu hakikati Hz. Eyyub şöyle dile getirmektedir: “Allah’a hamd ederim ki bana vermişti, şimdi de benden aldı.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Yani emanet olarak vermişti, emanet sahibi şimdi emanetini aldı. Verdiği zaman güzeldir; aldığı zaman da güzeldir.</li>
<li>Zühd, insanın, dünyada elde ettiği şeylerden memnun ve kaybettiği şeylerden de mahzun olmamasıdır.</li>
<li>Zühd, hem malını, hem de canını her an Allah yolunda harcayabilmektir.</li>
</ul>
<p>Tarifleri çoğaltmak mümkündür. Ancak meseleye külli bir bakış açısıyla yaklaştığımızda zühdü şöyle de tarif edebiliriz: Zühd, dünyayı dünya cihetiyle terk etmek, ukbaya bakar cihetiyle bir mekanizma gibi işletip ahireti kazanmaktır. Yani zühd, dünyanın, insanın heveslerine bakan tarafını terk edip, ahirete tarla olma ve esmâ-i ilâhîyeye tecelligâh olma yönlerini alma demektir. Herhalde bu tarif, şimdiye kadar zühdle alakalı yapılan tariflerin hepsini içine almaktadır.</p>
<p>Tevazu ise; insanın yüzünün yerde olması demektir. Kelime, “وضع” fiilinden gelmektedir. Bu fiil, bir şeyi bir yere koymak, düşük, alçak, hor, hakir olmak demektir. Tevazu, şer’i mânâsıyla insanın alçak gönüllü olması, kanatlarını yerlere kadar indirmesidir. Tevazu, ruhun yüksekliğinin ifadesidir. Ruhen yüce kimseler mütevazı, ruhen denî ve aşağı kimseler mütekebbir ve mağrur olurlar. Çok defa iç âlemindeki çöküntü, yıkık-dökük olma, insanı mağrur ve mütekebbir hale getirir. Böyle bir insan, tiz perdeden konuşur ve herkesi hafife alır. Aksine ruhen yüce olan kimseler kim olursa olsun yanına gelenler için kıyam eder ve onları da insan bilirler. Bu, o kimsenin ruhundaki yüceliğin ifadesidir. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), alçakgönüllü olma mevzuunda, “Tevazu edeni Allah yükseltir. Tekebbür edeni de Allah alçaltır.” buyurmuşlardır.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>Allah karşısında kendisini herkesten düşük görmeyen kimse, bir anlamda ruhen yıkık ve dökük bir insandır. Mağrur ve mütekebbir olma, aşağılık duygusunun ifadesidir. Kendisinde bir eziklik, ruh perişaniyeti, ruh sönüklüğü ve kalbsizlik olan bir kimse hep büyük görünmeye çalışır ve ellerini arkasına koyarak, mevcudiyetini hissettirme mânâsında öksürerek, gerinerek hep “Ben varım” der durur. Bu tür davranışlar hadislerde firavuna izafe edilir. Onun için, yüce duygulara ve fevkalâde hislere sahip olan kimseler herkese karşı son derece mütevazidirler. Başkalarına da söz hakkı tanırlar. Kendilerini insanlardan bir insan olarak görürler.</p>
<p>Bediüzzaman, hem bu mânâyı hem de hadisin mânâsını ifade ederken şöyle der: “Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbette cemiyet-i beşerde, içtimaî binada, görmek görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. Eğer pencere, kâmet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetâvül edecek, uzanacak. Eğer pencere, kâmet-i himmetinden alçaksa, tevazuyla tekavvüs edecek, eğilecek. Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük&#8230;”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Zannediyorum yukarıda zikrettiğimiz hadisin mânâsının böylesine derin anlatılmış olması, asrımıza kadar çok az kimseye nasip ve müyesser olmuştur.</p>
<p>Hadisten ve meselenin ruhundan anlıyoruz ki, mü’minin hem Hak, hem de halk karşısındaki durumu tevazu ile ortaya çıkmaktadır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cibril-i Emin ile otururken, hayattaki mazlûmiyet, mağduriyet ve yokluklardan içine şikâyet gibi bir şey gelir ve Cibril’e şöyle der: “Ya Cibril! İki-üç gün var ki peygamber hanesinde bir çorba pişmedi.” Efendimiz böyle der demez hemen İsrafil (aleyhisselam) iner ve şöyle der: “Allah’ın selamı var Ya Resulallah! Buyurdular ki, melik bir peygamber mi, yoksa fakir, mütevazı hayat yaşayan bir peygamber mi olmak istiyorsunuz?”</p>
<p>Hakikatlere aşina olan Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönlü bunlara alışıktı ve diyeceği sözü biliyordu. Bu sırada hayat-ı içtimaiyede kendisi için faydalı olabilecek şeyi seçmede melekût âleminin sultanı Cibril’in yüzüne baktı. Cibril-i Emin “Tevazu Ya Muhammed!” diyordu. Efendimiz de, “Kul bir peygamber olmayı isterim.” buyurdular.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Allah Resûlü, sofrada bağdaş kurup otururlar, köle ve hizmetçilerle beraber yemek yerlerdi. O’nu daha önce görmemiş olanlar, ashabıyla otururken diğerlerinden ayırt edemezlerdi. O kadar ki, Kuba’da Efendimiz’le Hz. Ebû Bekir yanyana oturmuşlardı da, gelen bazı kimseler peygamber diye Hz. Ebû Bekir’e tazim etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, böyle bir yanlışlığa meydan vermemek için eline aldığı bir şeyi yelpaze yapmış ve Efendimiz’in başında sallamaya başlamıştı.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></p>
<p>Biz ise çok defa Cenâb-ı Hakk’ın kereminden lütfettiği bazı şeyleri, kendi meziyetimizmiş gibi firavunlukla sahiplenme yolunu seçebiliyoruz. Burada alçak gönüllü olan, tevazu kanatlarını yerlere kadar indirenler orada kuşlar gibi kanat çırpıp pervaz ederek cennetlere uçacaklardır. Burada bir kısım kimseleri hor ve hakir görenler, meclislerde sözü başkalarına vermeyenler ve başkalarına hakk-ı hayat tanımayanlar, orada çok rahatsız ve derbeder olacaklardır. Allah muhafaza buyursun!</p>
<p>Tevazu ve tekebbürle alakalı bir tabir daha vardır: Ucb. Ucb, insanın kendini, amelini beğenme manasınadır. Çok defa insan meseleye aksinden bakabilir. Bazen olur ki, kişi, hayatında çok büyük günah işlememiş, hep hasenat yapmıştır. Böyle biri amelini beğenme bataklığına düşebilir. Allah korusun, amelini beğenme, insanı baş aşağı götürür. Allah’ın kimsenin ameline ihtiyacı yoktur ve asla ucbu sevmez.</p>
<p>Bazen de şöyle olur: İnsan çoğu zaman salih ameller yapamadığından dolayı ümitsizliğe düşer. Tam ye’se kapılacağı anda bir kısım hasenatını düşünür. Ümitsizliği atmak için onlara bakar ve “Bunlar bana yeter” der, dolayısıyla yanlış bir yola girmiş olur. Yani tefritten, ifrata geçer. Ümitsizlik, neseb-i gayr-i sahih olarak ucbu doğurur. Mesela bir kimse, “Ne olacak benim halim, perişan ve sergerdanım” der. Sonra ya vicdanının duyması veya birinin, “Arkadaş, sen düşündüğün gibi değilsin. Maşaallah seni tanıdığımdan bu yana hep salih amel işliyorsun” demesi onu ucb çukuruna sürükleyebilir.</p>
<p>Tâbiûnun büyüklerinden Muhammed İbn Münkedir, sabahlara kadar ah u vah edip ağlayan bir insandır. Bir gün annesi dayanamayıp şöyle der: “A be evladım! Eğer seni kucağımda büyütmeseydim ve çocukluğundan beri seni bilmeseydim, belki bir günahı vardır da ona ağlıyor derdim. Niçin hep ağlıyor hiç gülmüyorsun?”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Günümüzde de böyle insanlar vardır. İşte bu kimseler de hiç günaha girmemiş olmalarına rağmen ucbe girebilirler ki o da ayrı bir hastalıktır.</p>
<p>Ucub, hastalıklı bir ruh hâletidir ve insanı baş aşağı götüren, amellerini yiyip tüketen bir virüstür. İnsan böyle bir hastalığa düçar olur ise, yaptığı güzel şeylerde kendisine düşen bir şey olmadığını düşünmelidir. Mesela ben şöyle düşünmeliyim: Nice akıllı kimseler görüyorum ki, Eflatun kadar zeki, Sokrates kadar sistemci, Bergson kadar iç aydınlığına sahip, Paskal kadar aşk ve vecd insanı.. benim ne liyakatim vardı ki Cenâb-ı Hak onu değil de beni Müslüman kıldı? Evvelde Allah’a ne takdim etmiştim ki karşılığında Cenâb-ı Hak bana iman nimetini verdi? Hiçbir liyakat izhar etmediğim halde Cenâb-ı Hak beni halka bir şey anlatma mevkiine yükseltti. Dereden tepeden söz ederken, halk dinledi ve sonra da bir şeyler oluyor ümidine kapıldılar?!</p>
<p>Bu meseleyi büyük müceddidin şu yaklaşımıyla noktalayalım: Sen kendini bir kuru üzüm çubuğu bilmelisin. Nasıl ki o şerbet tulumbacıkları üzümler, kuru bir üzüm çubuğundan beslenirler ve üzüm çubuğu o üzümlere bakıp da gururlanmaz, bunları ben taktım diyemez. Çünkü kuru bir üzüm çubuğu bu üzüm salkımına medar olamaz. Öyle de hiç ender hiç olan nefsin, kendisine takılan meziyetlerle fahirlenmeye ve kendisini beğenmeye hakkı yoktur.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Liyakatim vardı da benimle gösterildi demeye de hakkı yoktur. Belki şöyle demelidir: Çok fazla liyâkatliler vardı. Benim de sadece ihtiyacım vardı. Aczim ve fakrım bir dua halinde Rabbime yükseldi. O, bu dua ve ilticayı aczimin ve fakrımın ifadesi olarak kabul buyurdu da emsâlim içinde liyâkatım olmadığı halde beni de ehl-i secde kıldı, deyip nefsini hor görmeli, gururunu kırmalı ve ucbe düşmemek için elinden geleni yapmalıdır. Evet, her mü’min kendisini böyle bilmelidir.</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tirmizî, sıfatü’l-kıyâme 59.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bediüzzaman Said Nursî, Sözler 23. Söz, 1. Mebhas.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Müslim, cihad 58; Tirmizî, tefsîru’l-Kur’ân, tefsîru sûreti’l-Enfâl.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> eş-Şirbînî, es-Sirâcü’l-münîr 2/519; es-Saffûrî, Nüzhetü’l-mecâlis 1/73.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> İbn Mâce, zühd 16; Ahmed b. Hanbel, Müsned 18/250.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Lemaât.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 7/88.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> İbn Kesîr, el-Fusûl fi’s-sîre s. 117.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> et-Taberî, el-Müntehab s. 134.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 22. Söz, 2. Makam.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uc-kavram-tevekkul-zuhd-ve-tevazu-soru-tevekkul-zuhd-ve-tev/">Üç Kavram: Tevekkül, Zühd ve Tevazu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Efendimiz&#8217;in (sas) Tevazuu</title>
		<link>https://hizmetten.com/efendimizin-sas-tevazuu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Dec 2020 07:00:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15204</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Resûlü, fevkalâde bir tevazu insanıydı. Zaten büyüklerde, büyüklüğün alâmeti tevazu; küçüklerde küçüklüğün alâmeti ise, gurur ve tekebbürdür.[1] O, tevazuu nispetinde büyüyordu. Evet O büyüktü, onun için de mütevazi idi. مَنْ تَوَاضَعَ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/efendimizin-sas-tevazuu/">Efendimiz&#8217;in (sas) Tevazuu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah Resûlü, fevkalâde bir tevazu insanıydı. Zaten büyüklerde, büyüklüğün alâmeti tevazu; küçüklerde küçüklüğün alâmeti ise, gurur ve tekebbürdür.<sup>[1]</sup> O, tevazuu nispetinde büyüyordu. Evet O büyüktü, onun için de mütevazi idi.<span class="arabic"> مَنْ تَوَاضَعَ لِلّٰهِ رَفَعَهُ اللّٰهُ، وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللّٰهُ </span><em>&#8220;Kim tevazu ederse, Allah (celle celâluhu), onu yüceltir; kim de büyüklenirse, Allah (celle celâluhu) onu zelil eder, alçaltır.&#8221;</em><sup>[2]</sup> diyor ve bunu hayatında da gösteriyordu. Herkes O&#8217;ndaki engin tevazua bakıyor ve büyüklüğün ne demek olduğunu anlıyordu.</p>
<p>Kibirlenenleri, çalım satanları Allah (celle celâluhu) hep yerin dibine batırmıştır. İşte Karun, işte Sa&#8217;lebe, işte Firavun, işte Nemrut ve işte bütün şeddatlar!.</p>
<p>Tevazu edeni, yüzünü yere koyanı da O yüceltmiştir. İşte Musa (aleyhisselâm), işte İsa (aleyhisselâm), işte İbrahim (aleyhisselâm) ve işte Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem)&#8230;</p>
<p>O&#8217;nda mahviyet, bir baş döndürücü derinlikteydi. O, Allah&#8217;ın kulu ve resûlüydü. Gece, gündüz Rabbine kullukta bulunur, kullukta bulunurken de itidali korur ve şöyle buyururdu:<span class="arabic"> سَدِّدُوا وَقَارِبُوا </span><em>&#8220;İstikametten ayrılmayın, itidali koruyun ve devamlı istikamete yaklaşmaya çalışın.&#8221;</em><sup>[3]</sup> İbadet de olsa, ifrat ve tefrit, Allah Resûlü&#8217;nün yolu değildi. O, tam bir itidal ve istikamet insanıydı. Zaten, istikamet, mü&#8217;minin beş vakit namazında, Cenâb-ı Hak&#8217;tan talep ettiği yol değil mi? O yol ki, nebilerin sıddıkların ve şehitlerin yoludur. Ahirette onlarla beraber olmak isteyenler, dünyada onların gittiği yoldan gitmelidirler.</p>
<p>Dinin ruhu, kolaylıktır. Onu ağırlaştıran, neticede kendisi mağlup olur ve dini yaşanmaz bir mükellefiyetler yığını hâline getirir. Hâlbuki, istikamet dairesinde yaşanan din, kolaylığın ta kendisidir. Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulur:<span class="arabic"> إِنَّ الدِّينَ يُسْرٌ، وَلَنْ يُشَادَّ الدِّينَ أَحَدٌ إِلاَّ غَلَبَهُ </span><em>&#8220;Şüphesiz ki bu din kolaylıktır. Kim bu dini zorlaştırırsa din ona galip gelir.&#8221;</em><sup>[4]</sup></p>
<p>Allah Resûlü, dini nasıl yaşadı ve nasıl yaşanmasını istedi ise, insanın güç yetirebileceği dinî hayat, işte odur!</p>
<p><span class="arabic">وَاعْلَمُوا أَنَّهُ لَنْ يَنْجُوَ أَحَدٌ مِنْكُمْ بِعَمَلِهِ</span><em> &#8220;Bilin ki, sizden hiçbiriniz ameliyle kurtulamaz.&#8221;</em></p>
<p>Bir insan, gece gündüz ibadet etse, Esved b. Yezid en-Nehaî, Mesruk veya Tavus gibi kullukta bulunsa, bu ameller, onun kurtuluşu için yetmeyebilir.</p>
<p>Sahabe, Allah Resûlü&#8217;nden, yukarıdaki hadisi duyunca, hemen akıllarına Efendimiz gelir. Çünkü onlar için, Allah Resûlü&#8217;nün durumu hem bir kıstas hem de emniyet ağırlıklıdır. Bu itibarla da, hemen O&#8217;nun akıbetini sorarlar: <strong>وَلاَ أَنْتَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ </strong>&#8220;Sen de mi (amelinle kurtulamazsın) yâ Resûlallah?&#8221;</p>
<p>İşte mahviyet, işte Allah (celle celâluhu) karşısında kulun takınması gereken tavır ve kendi büyüklüğü ölçüsünde müthiş bir cevap:<span class="arabic"> وَلاَ أَنَا إِلاَّ أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللّٰهُ بِرَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍ</span><em> &#8220;Evet, ben de. Eğer Rabbim beni katından bir rahmet ve lütufla kucaklamazsa&#8230;&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Mahviyet, demiştik; işte O&#8217;nda mahviyet, bu kadar derin ve bu kadar köklüydü.</p>
<p>O&#8217;nun bir mahviyet örneği olduğunu bir kere daha hatırlatıp, ibadetteki derinliğine intikal etmek istiyorum:</p>
<p>O, bir hadislerinde:<span class="arabic"> شَفَاعَتيِ ِلأَهْلِ الْكَبَائِرِ مِنْ أُمَّتِي </span><em>&#8220;Benim şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenleredir.&#8221;</em><sup>[6]</sup> buyururlar.</p>
<p>Allah (celle celâluhu), O&#8217;nun şefaat hakkını ötelerde böyle değerlendirecektir. Zaten bizim bütün ümidimiz de bu değil mi? Sonsuz günah işledik, ama, yine de boyunlarımızda tasma, O&#8217;nun, azat kabul etmez köleleri olduğumuzu itiraf ediyor, bizi de şefaati içine almasını istiyoruz.</p>
<p>Günahkârız, ancak başka kimseye kulluk yapmadık. Olduksa O&#8217;nun kapı kulları olduk ve bu hissimizi Mevlâna&#8217;nın sözleriyle dile getiriyoruz:</p>
<p align="center"><span class="arabic">من بنده شدم بنده شدم بنده شدم من بنده بخدمت سرافكنده شدم</span></p>
<p align="center"><span class="arabic">هر بندكه آزاد شود شاد شود من شـاد ازآنم كه تـرابنده شدم</span></p>
<p><em>&#8220;Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.<br />
Kullar azat olunca şâd olur; Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.&#8221;</em></p>
<p>Ve inanıyoruz ki, bizim bu yalvarış ve yakarışlarımız, Cenâb-ı Hak tarafından duyulup is&#8217;af buyrulduğu gibi şefaat arzumuz da mevsimi gelince, Allah Resûlü tarafından lütfedilecektir. Bu mülâhaza ile kapısının tokmağına bir kere daha dokunuyor ve &#8220;Şefaat yâ Resûlallah!&#8221; diyoruz.</p>
<p>Allah Resûlü, büyük günah işleyenlere şefaat edecektir. Biz de, daha buradayken O&#8217;na adres bırakıyor, bize de şefaat etmesini istiyoruz. İçinizde, böyle bir talebi olmayacak birinin varlığını düşünemiyorum. Öyleyse herkes, O&#8217;na şimdiden dehalet edip, adres bırakmalıdır. Bu müracaatı O&#8217;nun duyacağından da kimsenin zerre kadar şüphesi olmasın. Görmüyor musunuz ki, namazda &#8220;Tahiyyat&#8221; okurken,<span class="arabic"> اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَِّبيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ </span>diyor ve doğrudan O&#8217;na hitap ediyoruz. O duymasa, O&#8217;na hitap edilir mi? Demek ki, duyuyor ve Cenâb-ı Hak da bizim, namazda O&#8217;na doğrudan selâm vermemizi istiyor!</p>
<p>İşte, şefaat dairesini bu kadar geniş tutan Allah Resûlü, bakın başka bir hadisinde -ki zaten bizim üzerinde durmak istediğimiz hadis de budur- önce en uzak daireden başlayıp, en yakın daireye kadar, kavim ve kabilesine seslenerek şöyle buyuruyor: <sup>[7]</sup></p>
<p><em>&#8220;Ey Kâ&#8217;b b. Mürreoğulları! Nefsinizi Allah&#8217;tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!<br />
Ey Abdimenafoğulları! Nefsinizi Allah&#8217;tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!<br />
Ey Abdülmuttalipoğulları! Nefsinizi Allah&#8217;tan satın almaya bakın; zira ben, ahirette sizin adınıza bir şey yapamam!&#8221;</em></p>
<p>O gün, değişik kabile ve kavimler, içlerinden çıkan şair ve muhariplerle övündüğü ve bunları birer gurur vesilesi yaptıkları bir dönemde, Allah Resûlü&#8217;nün bu sözleri, mahviyet ve tevazu adına çok mühimdir. O ki, bir şair, bir muharip değildir. O, Kâinatın Efendisi ve son peygamberdir. Buna rağmen, kavim ve kabilesine, Allah (celle celâluhu) huzurunda bir şey yapamayacağını söyleyerek, onların, &#8220;Nebi bizden çıktı.&#8221; deyip kendilerini başkalarından üstün görme ihtimalini, daha işin başında söküp atıyor ve onlara sorumluluklarını hatırlatıyordu.</p>
<p>Kendisine en uzak kabile ve oymaktan başlayıp tedelli yoluyla en yakınlarına geldi ve:<span class="arabic"> ياَ صَفِيَّةُ عَمَّةُ رَسُولِ اللّٰهِ! لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللّٰهِ شَيْأًً </span><em>&#8220;Ey Allah Resûlü&#8217;nün halası Safiyye! (Sen de nefsini Allah&#8217;tan (celle celâluhu) satın almaya bak, zira ahirette senin adına da bir şey yapamam!&#8221;</em> buyurdu.</p>
<p>O Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Hz. Hamza&#8217;nın (radıyallâhu anh) kız kardeşiydi. Uhud&#8217;da Hamza (radıyallâhu anh) şehit olunca, kardeşini görmek istemiş, Allah Resûlü de, dayanamaz diye mâni olmaya çalışmış; fakat bu yiğit kadın, Allah&#8217;a ulaşmış bir ruhu görmek için mi, hınçla bilenmek için mi.. gitmiş o paramparça olmuş cesedi doya doya seyretmişti.. evet güçlü ve iradeli bir kadındı. Ancak bir erkek O&#8217;nun kadar metin olabilirdi. Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Allah Resûlü&#8217;nün <em>&#8220;Havarim&#8221;</em> dediği Zübeyr&#8217;in (radıyallâhu anh) de anasıydı. Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, zalim Haccac&#8217;a karşı Kâbe&#8217;yi müdafaa ederken, asılmak suretiyle şehit olan Abdullah b. Zübeyr&#8217;in babaannesiydi. Ve bütün bunlardan öte, o Safiyye (radıyallâhu anhâ) ki, Allah (celle celâluhu) Resûlü&#8217;nün öz halasıydı. Buna rağmen İki Cihan Serveri, ona da böyle diyordu&#8230;</p>
<p>Evet, Allah Resûlü bir temkin, tedbir ve denge insanıydı; bazı kendini bilmezlerin yaptığı gibi, ahirette herkese el uzatabileceğini söylemiyordu. Hatta el uzatacağını söyleyemedikleri arasında, kendi kızı, ciğerpâresi, peygamberlik günlerinin tek gönül meyvesi, Hz. Fatıma (radıyallâhu anhâ) da vardı ve işte şimdi ona da aynı şeyleri söylüyordu:<span class="arabic"> يَا فَاطِمَةُ بِنْتُ رَسُولِ اللّٰهِ! لاَ أُغْنِي عَنْكِ مِنَ اللّٰهِ شَيْئاً </span><em>&#8220;Ey Muhammed&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kızı Fatıma! (Sen de nefsini Allah&#8217;tan (celle celâluhu) satın al; zira ahirette senin adına da bir şey yapamam.&#8221;</em></p>
<p>O Fatıma (radıyallâhu anhâ) ki, gözüne ve hayaline hiçbir günah girmeden, Hz. Ali (radıyallâhu anh) ile evlenmişti. Zaten yaşı 25 olmadan da vefat edip gitmişti. Arkadan gelen bütün evliyâ, asfiyâ onun nurlu neslinin semeresiydi&#8230; O ki, sağanak sağanak vahiy yağan Nebi evinde yetişmişti. O ki, Allah Resûlü, onun hakkında <em>&#8220;Fatıma benden bir parçadır.&#8221;</em><sup>[8]</sup> buyurmuştu&#8230; Ve yine o ki, Cennet kadınlarının efendisi olduğu bildiriliyordu.<sup>[9]</sup> Ama ona da Allah Resûlü, evet bu Fatıma&#8217;ya (radıyallâhu anhâ) da <em>&#8220;Kendini Allah&#8217;tan satın almaya bak! Nefsinin ipoteğini çözdürmeye çalış!&#8221;</em> diyordu.</p>
<p>Hayatını bu ölçüler içinde geçiren, Allah&#8217;a (celle celâluhu) karşı edep ve saygıda zerre kadar kusur etmeyen ve kendisini, büyüklüğünün alâmeti olarak, bir &#8220;hiç&#8221; gören ve amellerine bel bağlamayan bu Zahidler Zahidi, bu insanların Allah&#8217;tan en çok korkanı ve bu, ahiretin ne demek olduğunu herkesten iyi bilen zat, hiç imkân ve ihtimal var mı ki, günah işlesin, inhiraf etsin, çizgisini kaybetsin! Sonsuz defa hâşâ!</p>
<p class="notice">[1] Bediüzzaman, Lemeât.<br />
[2] Müslim, birr 69; Tirmizî, birr 82; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat, 5/140. (Lafız el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-Evsat&#8217;tan)<br />
[3] Buhârî, iman 29; Müslim, münâfıkîn 78.<br />
[4] Buhârî, iman 29; Nesâî, iman 28.<br />
[5] Buhârî, rikâk 18; merdâ 19; Müslim, münâfıkîn 71-78.<br />
[6] Ebû Dâvûd, sünnet 23; Tirmizî, kıyâme 11.<br />
[7] Buhârî, vesâyâ 11; tefsir (26) 2; Müslim, iman 348-352.<br />
[8] Buhârî, fedâilü&#8217;l-ashab 12, 16; Müslim, fedâilu&#8217;s-sahabe 93-94.<br />
[9] Buhârî, fedâilü&#8217;l-ashab 29; Tirmizî, menâkıb 30.</p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/efendimizin-sas-tevazuu/">Efendimiz&#8217;in (sas) Tevazuu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fetanet Açısından Efendimiz&#8217;in Vasıfları: Kerem ve Tevazuu</title>
		<link>https://hizmetten.com/fetanet-acisindan-efendimizin-vasiflari-kerem-ve-tevazuu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Nov 2020 07:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[Kerem]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14648</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevzua girmeden önce küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum. &#8220;Allah Resûlü&#8217;nün muhteşem fetaneti&#8221; ana başlığı üzerinde duruyorduk. Söz buraya gelmişken bir kere daha tekrar edelim: Fetanet; karşısında aklın dilinin tutulduğu, iflas ettiği vahiy&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/fetanet-acisindan-efendimizin-vasiflari-kerem-ve-tevazuu/">Fetanet Açısından Efendimiz&#8217;in Vasıfları: Kerem ve Tevazuu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mevzua girmeden önce küçük bir hatırlatma yapmak istiyorum. <em>&#8220;Allah Resûlü&#8217;nün muhteşem fetaneti&#8221;</em> ana başlığı üzerinde duruyorduk. Söz buraya gelmişken bir kere daha tekrar edelim: Fetanet; karşısında aklın dilinin tutulduğu, iflas ettiği vahiy buudlu peygamber mantığı demektir.</p>
<p>Bütün mantıklar bir yerde takılıp kalabilir.. ilimler belli bir noktayı aşamayabilir.. ancak, yukarıdaki tarif içinde peygamber mantığı ve fetanetidir ki, üveyik gibi kanatlanır ve aşılmaz gibi görünen zirveleri aşar. Bu durum da O&#8217;nun peygamberliğine ayrı bir delildir.</p>
<p>Zaten anlatmaya çalıştığımız hususların hemen hepsinde O&#8217;nun peygamberliğini yakalamaya çalışıyoruz. O&#8217;ndaki sabrı görüp de O&#8217;nun resûlullah olduğunu tasdik etmemek mümkün değildir. O sabrın çehresinde <em>&#8220;Muhammedün Resûlullah&#8221;</em> hakikati yazılıdır.. ve bütün insaf dünyası da bu yazıyı okumaktadır. Mehâliki böyle göğüsleyen, belâlara karşı bu anlayışla göğüs geren, olsa olsa Allah&#8217;ın Resûlü olabilir.</p>
<p>O&#8217;nu rahmetiyle takip ettiğimiz zaman yine karşımıza güneş gibi aynı hakikatin nurefşân çehresi çıkar. Zira Allah Resûlü, sonsuz denecek kadar şefkate açık bir insandır.. ve yağmur yüklü bulutlardan, rahmet yönüyle daha yüklü, daha vâridatlıdır. Sözün özü, O, başka değil, ancak &#8220;rahmeten li&#8217;l-âlemîn&#8221;dir.</p>
<p>O&#8217;nun rahmeti sadece insanlığa da münhasır kalmamıştır. Belki bütün kâinat bu rahmetten istifade etmiştir ve etmektedir. Kıyamete kadar da edecektir. Evet, biz de, vicdanında âdeta yavrularını kaybetmiş bir güvercin heyecanı duyan bu engin rahmet sahibine dönüp dönüp baktık ve O&#8217;nun çehresinde, O&#8217;nun risaletini görmeye, göstermeye çalıştık.</p>
<p>En son olarak da O&#8217;nun hilmini arz etmeye çalışmış ve onu, rahmetinin bir buudu olarak hatırlatmıştık. Ancak bunların hepsi O&#8217;nun fetanetinin birer buududur. Fetanet bu ayrı ayrı buudlarıyla ele alınırsa anlaşılmış olur.</p>
<p><strong><em>Keremden Bir Kesit</em></strong></p>
<p>Rahmetin, dolayısıyla fetanetin ayrı bir buudu da, Allah Resûlü&#8217;nün keremidir. Şimdi de bu hususu biraz açalım:</p>
<p>Kerem; iyilikseverlik ve ikram etme hasleti demektir. Araplarda kerem, çok mergup bir sıfattır. Hatta cahiliye şiirini kurcaladığınız zaman, o devir Arab&#8217;ının şu hususlarla övündüğünü görürsünüz: Biz, misafirlerimize, şu kadar koyun, şu kadar sığır, şu kadar deve boğazlayıp ikram ettik. Evet, misafire gösterilen cömertçe ikram, onların birer övünç vesilesiydi ki, bu hususta kabile ve oymaklar âdeta birbirleriyle yarışırlardı. Tabiî bunlar yaptıkları her şeyi bencillik hesabına yapıyorlardı.</p>
<p>İşte, cömertlik ve keremin böyle revaçta olduğu bir zamanda, onlar arasında kerimlerden kerim bir Zât zuhur etti. O&#8217;nun keremini görünce herkesin dili tutuldu. Bu kerim Zât, yaptığını sadece Allah için yapıyor, birisine dünyayı bağışlasa ondan tek kelime dahi bahsetmiyordu. Hatta, şiirlerinde O&#8217;nun cömertliğini anlatan mısralara yer veren şairlerin bu ifadelerini dahi hiç mi hiç kabullenmiyor ve onların sözlerini, <em>&#8220;Ekremü&#8217;l-Ekremîn&#8221;</em> olan Allah&#8217;a izafe ve havale ediyordu.</p>
<p>O bir mir&#8217;ât-ı mücellâ idi ki, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın <em>&#8220;Kerîm&#8221;</em> ismi O&#8217;nda tecellî ile kendini gösteriyordu. O, her mevzuda olduğu gibi bu mevzuda da Cenâb-ı Hakk&#8217;ın en zirvede bir halifesiydi.. ve yeryüzünde O&#8217;ndan daha kerim bir ikinci insan gösterilemezdi.</p>
<p>Hz. Muhammed Aleyhisselâm, keremin; kerem ise Cennet&#8217;in yoludur. Kur&#8217;ân&#8217;ın, &#8220;şuhh&#8221; dediği cimrilik ise, insanı Cehennem&#8217;e götüren bir yoldur. İki Cihan Serveri&#8217;ni uzaktan görenler dahi, O&#8217;nu vasıflarından hemen tanır ve &#8220;Bu O&#8217;dur.&#8221; derlerdi. Asrın büyük mütefekkiri, O&#8217;na <em>&#8220;Yâver-i Ekrem&#8221;</em> der. O, insanlık, dolayısıyla da Cennet yolunun biricik rehberidir. O&#8217;na sorulmadan Cennet&#8217;e gidilemez. O hesaba katılmazsa bütün hesaplar alt üst olur. Hz. Muhammed Aleyhisselâm, bütün beşerî hesapları karıştıran bir hesap tuzağı ve karışık hesapları çözen bir hesapküşâdır. Biz O&#8217;na, Yaratan&#8217;ın bir unvanını alıp Ekremü&#8217;l-Ekremîn diyoruz. Zira O, keremiyle beşerî normları aşmış bir insandır.. ve keremde Rabbinin biricik çırağıdır.</p>
<p>O, daha önce bahsi geçen vasıflarıyla giremediği gönüllere keremiyle girmiştir. Âdeta rahmeti, bir bulut gibi buharlaşmış, yükselmiş, çiy noktasına ulaşmış; sonra da kerem hâlinde kâinatın bağrına yağmıştır. Yağmış ve bütün katılıkları yumuşatmış, her yerde rüşeymlerin, filizlerin boy atıp gelişmesine zemin hazırlamıştır. Yani, hilmi ile ruhları fethetmiş, keremi ile de gelip bu ruhlara taht kurmuştur. Bu ikisini beraber mütalâa etmezseniz, O&#8217;nun önemli bir yanını anlayamazsınız.</p>
<p>O isteseydi dünyanın en zengin insanı olurdu. Zaten daha nübüvvetini ilan ettiği ilk günlerde Kureyş O&#8217;na, davasından vazgeçmesi şartıyla böyle bir teklifte bulunmamış mıydı? Daha sonra da, bütün Müslümanların Allah yolunda verecekleri şeyler hep O&#8217;nun elinden geçiyordu. Hükümdarlardan gelen hediyelerin haddi-hesabı yoktu. Fakat O, şahsı adına bunlardan hiçbirine sahip olmayı düşünmedi.. hatta aklının köşesinden dahi geçirmedi.</p>
<p>O, kendisini daima bir yolcu telakki ediyor ve yakın bir gelecekte göç edeceği mülâhazasıyla yaşıyordu. O&#8217;na göre uzun bir yolculuk esnasında, gölgelenmek için muvvakkaten altında dinlenilen bir ağaçtı dünya&#8230;</p>
<p>Öyleyse O, bu uzun yolculukta, gerçekten ehemmiyet verilmesi gereken hususlarla kalbini meşgul etmeliydi. Bir de, O&#8217;nun insanlığa giden yolları insanlara öğretmesi gerekiyordu. Kaldığı kadar bu ağacın altında kalacak, daha sonra da yoluna devam edecekti. Gaye ve hedef ulvîydi. Allah&#8217;a ulaşmak O&#8217;nun en birinci gayesiydi.. ve insanları aynı hedefe ulaştırabilme vazifesi&#8230; İşte O, bunun için yanıp tutuşuyordu. Böyle bir durumda olan insan için dünya malının ne ehemmiyeti olabilirdi ki? Elbette ki hiç.. hiç ise gönül bağlamaya değmezdi&#8230;</p>
<p>O, kendi ferdî hayatı için fakirliği seçmişti. Bu, herkesin de fakir olmasını istemesi demek değildir. Ancak hiç kimsenin, midesinin altında ezilip kalmasını da hoş görmüyordu. Zaten O büyük insanın sayesinde Müslümanlar, çok kısa zamanda dünyanın en zengin milleti hâline gelmişlerdi. Kendi aralarında, sadaka ve zekât kabul edecek insan bulamıyorlardı. Evet, kişi başına düşen gelir dağılımı o kadar yüksekti. Ama onların içinde öyle zahidler de bulunuyordu ki, evinde bir günlük yiyeceği var ise, getirilen yeni bir şey ne kadar da cazip olsa onu kabul etmiyordu. Bu bir diğergâmlık, bir ruh yüceliği meselesidir.. yaşatma aşkıdır.. yaşama zevkini terk etme idealidir. Bu his ve duygularla dolup taşamamış insanların bunları anlamaları da mümkün değildir.</p>
<p>Bir iftar sofrasında, Hz. Ebû Bekir&#8217;e bir bardak soğuk su ikram edilir. Suyu dudağına götürünce, hıçkırıkları boğazında düğümlenir. Yanındakiler ne olduğunu sorarlar. Cevap verir:</p>
<p>&#8220;Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraberdik, eliyle bir şeyleri itiyor gibiydi. Sebebini sordum, buyurdular ki: &#8220;<em>Dünya, bütün debdebesiyle karşımda temessül etti, bana kendini kabul ettirmek istedi; ben de ona &#8216;Benden uzak dur!&#8217; dedim. O da: &#8216;Sen kurtulsan da senden sonrakiler benim elimden kurtulamayacaklar.&#8217; dedi.&#8221;</em> İşte bu bir bardak su ile dünya bana kendini kabul ettirdi endişesiyle ağladım.&#8221;<sup>[1]</sup></p>
<p>Hâlbuki Hz. Ebû Bekir gayet sade ve fakirane bir hayat yaşıyordu. Vereceği hesap gayet hafifti. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama bu defa da verileni çok buldu. O, Medine&#8217;nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu. İki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer, halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı.. ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu: <em>&#8220;Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine&#8217;nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Binaenaleyh bu paralar hazineye aittir ve oraya konulmalıdır.&#8221;</em></p>
<p>Hz. Ömer mektubu okuyunca ağladı ve: <em>&#8220;Kendinden sonrakilere çok ağır bir yük bıraktın yâ Ebâ Bekir!&#8221;</em> dedi.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir, böyle zahidâne yaşamayı Hz. Muhammed Aleyhis­se­lâm&#8217;dan öğrenmişti. Zira Allah Resûlü, pratikte böyle yaşamanın mümkün olduğunu bizzat kendi yaşantılarıyla ona ve bütün ashabına talim buyurmuştu.</p>
<p>Düşünün ki, Efendimiz, bütün ganimetlerin, bir kısım ulemâya göre yirmi beşte birine, bir kısmına göre ise beşte birine hem de Cenâb‑ı Hakk&#8217;ın fermanıyla sahip bulunuyordu. Yani ganimetlerin humusu Allah Resûlü&#8217;nün şahsî tasarrufundaydı. Onu istediği gibi kullanma selahiyeti, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak tarafından O&#8217;na tevdi edilmişti. Hâlbuki, Hz. Ömer bir gün O&#8217;nun saadet hücresine girecek ve hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı, Efendimiz niçin ağladığını sorunca da o koca Ömer şöyle diyecekti:</p>
<p>– Yâ Resûlallah! Dünya kralları, Kisralar servet içinde yüzüyorlar. Senin ise altına sereceğin bir sergin bile yok.. yatağın hasır.. ve teninde yattığın zeminin izleri.. hâlbuki kâinat senin için yaratıldı.</p>
<p>Allah Resûlü şu cevabı verir: <em>&#8220;İstemez misin yâ Ömer, dünya onların, ahiret de bizim olsun!&#8221;</em><sup>[2]</sup></p>
<p>Allah Resûlü, bunları söylerken, başka türlü yaşaması mümkün olmayan bir fakirin, bir düşkünün çaresizlik içinde söylediği sözler türünde bir söz olarak da söylemiyordu. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi, o isteseydi, dünyanın en zengin insanı olabilirdi. Bakın; bir fikir vermesi bakımından, sadece Huneyn&#8217;de elde edilen ganimeti arz etmek istiyorum:</p>
<p>40.000 koyun, 24.000 deve, 6.000 esir, 4.000 okka gümüş ki, bir okka dört kilo demektir.<sup>[3]</sup></p>
<p>Diğer muharebelerde elde edilen ganimetlerle, krallardan gelen hediyeler de düşünülecek olursa, Efendimiz&#8217;in en müreffeh bir hayat yaşamasına mâni hiçbir şey yoktu. Ancak O, en fakir bir insanın yaşadığı hayatı yaşamaktaydı. Eline geçenleri ise, bütünüyle halka dağıtıyordu. Zira O, tecessüm etmiş bir &#8220;kerem&#8221;di.. bu kadar kerem sahibi bir insan ise, ancak Resûlullah olabilir&#8230;</p>
<p>Allah Resûlü, dış-iç münasebetleri açısından en dengeli bir insan tipini temsil ediyordu. O&#8217;nun dış görünüşü, nasıl bir mehâbet arz ediyor ve güzelliği âdeta insanları büyülüyordu; iç dünyası itibarıyla da aynı ölçüde insanları teshir ediyordu.</p>
<p>Hz. Enes: <em>&#8220;Allah Resûlü, insanların en güzeliydi.&#8221;</em> der.<sup>[4]</sup> Evet, hem sîret hem de sûret itibarıyla O, insanların en güzeliydi.</p>
<p>Hz. Cabir b. Semure ise bu mevzu ile alâkalı intibalarını şöyle anlatır: <em>&#8220;Bir gün mescitte oturuyorduk. Ayın tam on dördüydü. Tepemizde Ay, ışıl ışıl parlıyordu. O sırada mescide Allah Resûlü girdi. Ben bir aya, bir de Allah Resûlü&#8217;nün yüzüne baktım. Kasem ederim ki, Allah Resûlü&#8217;nün yüzü aydan daha parlaktı.&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Hz. Âişe Validemiz de O&#8217;nunla alâkalı bir hissini şöyle anlatıyor: <em>&#8220;Mısır kadınları, Yusuf&#8217;u görünce ellerini kestiler. Eğer benim Efendimi görmüş olsalardı, ellerindeki bıçakları sinelerine saplarlardı.&#8221;</em></p>
<p>Nedim: &#8220;İstanbul&#8217;un bir sengine yekpâre acem mülkü fedadır.&#8221; der. Eğer istenilen ölçüde Allah Resûlü&#8217;nü tanısaydı şöyle diyecekti: Allah Resûlü&#8217;nün tek saç teline bütün cihan fedadır&#8230;</p>
<p>O, insanların en güzeliydi.. ve Enes&#8217;in sözü devam ediyor: &#8220;O insanların en cömertiydi.&#8221;<sup>[6]</sup> Sûret ve cemal yönüyle <em>&#8220;ahsenü&#8217;n-nâs&#8221;</em> (insanların en güzeli) olan Allah Resûlü, kalb ve iradesiyle <em>&#8220;ecvedü&#8217;n-nâs&#8221;</em> (insanların en cömerdi) idi.</p>
<p>İbn Abbas&#8217;ın ifadesiyle, bilhassa Ramazan ayında O, önüne kattığı her şeyi sürükleyip götüren bir rüzgâr gibi cömert kesilirdi.<sup>[7]</sup> Yani elinde-avucunda kalan en son şeyleri de dağıtıverirdi. Bu, bir ruh ve irade meselesiydi. O, kendi için yaşamaz, hep ağyâr için yaşardı. Sürekli başkalarının mutluluğunu düşünmekten ömrü boyu kendini düşünmeye fırsat bulamamıştı. Zaten insanları mesut görmek kadar O&#8217;nu mesut edecek bir başka zevk de yoktu. Diğergâmlığında en son sırayı da kendi hanesi, kendi yakınları teşkil ediyordu. Yani O, evvelâ kendisine uzak olanlardan başlayıp ilgisini-alâkasını bezlediyor, en sonunda sıra kendi yakınlarına geliyordu. Ganimet mi taksim edilecek, Bedir ve Uhud&#8217;da bulunup şehit düşenlerin ailelerine öncelik tanıyordu. Ve sık sık kendi hanesindekilere: <em>&#8220;Ben onlara vermeden size hiçbir şey veremem.&#8221;</em> diyordu.<sup>[8]</sup></p>
<p>Yine hilm.. evet, hilminin ve diğer ulvî duygularının anahtarlarıyla açılmayan nice kapalı gönüller, O&#8217;na kerem anahtarıyla açılıvermişti. İşte Safvan b. Ümeyye de bunlardan biri:</p>
<p>Allah Resûlü, Huneyn&#8217;e giderken, bu şahıstan ödünç olarak silah almıştı. Huneyn&#8217;de elde edilen ganimetlere Safvan hayran hayran ve hırsla bakıyordu. O&#8217;nun bu durumu Allah Resûlü&#8217;nün dikkatini çekmişti. <em>&#8220;Bakıp beğendiğin o develer senin olsun.&#8221;</em> dedi. Ardından daha birçok şey verdi. Safvan bu cömertlik karşısında şaşırdı kaldı. Kalbi Allah Resûlü&#8217;ne karşı buğz ve kinle dolu olan bu adam, birdenbire değişivermişti. Evet, Allah Resûlü&#8217;nün bu keremi, onu bu kin ve buğzundan uzaklaştırmış ve İki Cihan Serveri onun için insanların en sevgilisi hâline gelivermişti. Safvan&#8217;ı kazanmak elbette binlerce deve ve sığırdan daha mühimdi. Allah Resûlü de en mühim olanı yapmıştı. Nitekim Safvan&#8217;a karşı gösterilen bu cömertlik neticesiz kalmamıştı. &#8220;Bu ölçüde bir kerem ancak bir nebiden beklenebilir.&#8221; demiş, hemen kelime-i şehadet getirerek Müslüman olmuştu.<sup>[9]</sup></p>
<p>O, kendisinden bir şey istenildiğinde, varsa verir, olmadığı takdirde de vaad ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.</p>
<p>Bir şahıs gelip O&#8217;ndan bir şey istemişti, Allah Resûlü ona istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, O yine vermişti. Başka biri istediğinde ise, verecek bir şey kalmadığı için Allah Resûlü vaad etmişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömer&#8217;i fevkalâde üzmüş, Allah Resûlü&#8217;nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: <strong>سُئِلْتَ فَأَعْطَيْتَ ثُمَّ سُئِلْتَ فَأَعْطَيْتَ ثُمَّ سُئِلْتَ فَوَعَدْتَ </strong><em>&#8220;İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler vaad ettin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma yâ Resûlallah!&#8221;</em> dedi. Ancak bu sözler, Allah Resûlü&#8217;nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfetü&#8217;s-Sehmî ayağa kalkmış ve: <strong>أَنْفِقْ يَا رَسُولَ اللّٰهِ! وَلاَ تَخْشَ مِنْ ذِي الْعَرْشِ إِقْلاَلاً</strong> diyerek tesellide bulunmuştu. Yani: <em>&#8220;Ver ey Allah&#8217;ın Resûlü, sakın Allah&#8217;ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!&#8221; </em>İki Cihan Serveri bir müddet sükût buyurdu ve ardından şöyle dedi: <strong>بِذَلِكَ أُمِرْتُ</strong> <em>&#8220;İşte Ben de bununla emrolundum.&#8221;</em><sup>[10]</sup></p>
<p>Ferazdak ne güzel söyler:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>مَا قَالَ لاَ قَطُّ إِلاَّ فِي تَشَهُّدِهِ<br />
لَوْلاَ التَّشَهُّدُ كَانَتْ لاَؤُهُ نَعَمُ</strong></p>
<p><em>&#8220;O, teşehhüdün dışında asla &#8220;Hayır&#8221; demedi.<br />
Eğer teşehhüd olmasaydı O&#8217;nun &#8220;Hayır&#8221; sözü de &#8220;Evet&#8221; olurdu.&#8221;</em></p>
<p>O, <em>&#8220;Evet&#8221;</em>lerle bu kadar bütünleşmiş bulunuyordu. Şer&#8217;î daire içinde O&#8217;ndan ne istense hemen icabet eder ve isteyene istediğini verirdi.</p>
<p>Evet, Nebiler Sultanı&#8217;nın cömertlikte de benzeri yoktu.. tekti.. bu ölçüdeki bir cömertlik de ancak peygamberlikle izah edilebilirdi.</p>
<p>Hem eğer cömertlik Allah&#8217;a yaklaştıran bir huy ise, Allah Resûlü nasıl cömert olmaz ki; hâlbuki O, Allah&#8217;a yakınlıkta, Cibril&#8217;i bile geride bırakmıştı&#8230;</p>
<p>Zaten bizzat kendisi de şöyle buyuruyordu:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>اَلسَّخِيُّ قَرِيبٌ مِنَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْجَنَّةِ قَرِيبٌ مِنَ النَّاسِ بَعِيدٌ مِنَ النَّارِ وَالْبَخِيلُ بَعِيدٌ مِنَ اللّٰهِ بَعِيدٌ مِنَ الْجَنَّةِ بَعِيدٌ مِنَ النَّاسِ قَرِيبٌ مِنَ النَّارِ</strong></p>
<p><em>&#8220;Cömert; Allah&#8217;a, Cennet&#8217;e ve insanlara yakın, Cehen­nem&#8217;e uzaktır. Cimri ise; Allah&#8217;a, Cennet&#8217;e ve insanlara uzak, Cehennem&#8217;e yakındır.&#8221;</em><sup>[11]</sup></p>
<p>Kitaplar, Tûbâ ağacını, kökü yukarıda, dalları aşağıda olarak resmederler. Hakikaten Tûbâ ağacı öyle midir, bilemiyorum, fakat Allah Resûlü, Cennet&#8217;ten, bizim üzerimize sarkan işte böyle bir &#8220;sehâ (cömertlik)&#8221; ağacıdır ve bundan da zerre kadar şüphemiz yoktur. O ağaca sığınan, o ağacın dallarına tutunan, bir üveyik olur ve Cennet&#8217;e uçar.</p>
<p>Bu mevzuda yine Allah Resûlü şöyle buyururlar:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>يَا أَيُّهَا النَّاسُ! إِنَّ اللّٰهَ قَدِ اخْتَارَ لَكُمُ اْلإِسْلاَمَ دِيناً فَأَحْسِنُوا صُحْبَةَ اْلإسْلاَمِ بِالسَّخَاءِ وَحُسْنِ الْخُلُقِ</strong></p>
<p><em>&#8220;Ey insanlar! Allah sizin için din olarak İslâm&#8217;ı seçti. Öyleyse siz de İslâm&#8217;la olan arkadaşlığınızı, cömertlik ve güzel ahlâkla bütünleştirin.&#8221;</em><sup>[12]</sup></p>
<p>İslâm, güzel ahlâk ve cömertlik yörüngesinde yürür. Kemalâta medar hiçbir yanınız olmasa da siz yine güzel ahlâkla zirveleri tutabilirsiniz. Cömertlik ise o ahlâkın disiplinlerinden biridir. <em>&#8220;Güzel ahlâk ve cömertlikle dininizi güzelleştirin! Cömertlik bir ağaç gibidir. Kökü Cennet&#8217;te, dalları ise dünyaya sarkmıştır. Her kim, o ağacın altında yaşar ve cömertçe davranırsa, er-geç o ağacın dallarından birine tutunur ve o ağacın kökünün bulunduğu Cennet&#8217;e yükselir.&#8221;</em><sup>[13]</sup></p>
<p>Cimrilik, bir dengesizlik, bir ifratsa, yok yere saçıp savurma da bir tefrittir.. ve ikisi de birer dengesizliktir. Peygamber fetaneti, cömertliği İslâm dinini i&#8217;lâda kullanır. O, rahmet ve yumuşak huylulukla kalblere girdiği gibi, Allah&#8217;ın kendisine ihsan ettiği şeyleri kullanmak suretiyle de kalblere girmiş ve en açılmaz zannedilen kalbleri açmıştır.</p>
<p>Hz. Hatice Validemiz, İslâm&#8217;a en erken uyanan kadındır. Zaten Hatice, kelime mânâsıyla da <em>&#8220;erken doğan&#8221;</em> demektir. O, Efendimiz&#8217;den on beş sene erken doğmuş ve İslâm&#8217;a da herkesten erken uyanmıştır. Onda aynı zamanda böyle bir isim-müsemma uygunluğu da var. Mekke&#8217;nin en zenginlerinden olan bu kadın bütün servetini Allah ve Resûlü uğruna harcayıp tüketmiş.. öyle ki vefat ettiği zaman belki bir kefen bezi alacak kadar dahi varlığı kalmamıştı. İhtimal Allah Resûlü, borç bulduğu para ile ona kefen bezi almıştı ki, bence, o büyük kadın için en uygun ölüm şekli, ölüm sonrası hâli de böyle olmalıydı. Hâlbuki O, İslâm&#8217;a girmeden önce zenginliğiyle dillere destandı. Bu koca servet, son kuruşuna kadar dinin i&#8217;lâsı uğruna sarfedilmişti. Bu da ayrı bir sırat-ı müstakîm örneğiydi. Allah Resûlü, keremini öyle bir fetanetle kullanmıştı ki, yaptığı cömertliğin zerresi dahi boşa gitmemiş ve İslâm gücü olarak geriye dönmüştü&#8230;</p>
<p><em><strong>Ve O&#8217;nun Tevazuu</strong></em></p>
<p>O&#8217;nun mahviyet ve tevazuu da, fetanetinin ayrı bir buudu olarak yıldız gibi parlamaktadır. O, şöhreti artıp herkes tarafından kabul edildikçe, mahviyeti daha da derinleşmiştir. Tevazu ve mahviyet âdeta O&#8217;nunla beraber doğmuş gibiydi.. ömrünün sonuna kadar da gelişerek devam etti. <strong>مَنْ تَوَاضَعَ ِللّٰهِ رَفَعَهُ اللّٰهُ</strong> <em>&#8220;Kim Allah karşısında mütevazi olursa Allah onu yüceltir.&#8221;</em><sup>[14]</sup> diyen ve dediğini en iyi şekilde tatbik ve temsil eden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm&#8217;dır.</p>
<p>O, her zaman kendisini insanlardan herhangi bir insan olarak görmüş ve hiçbir zaman kendini onlardan ayrı tutmamıştır. <strong>كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْداً مِنَ النَّاسِ</strong> şeklinde Hz. Ali&#8217;ye isnat edilen hoş bir söz vardır ki, O, hayatını hep o çizgide sürdürmüş ve insanlardan bir insan olarak kalmaya fevkalâde özen göstermiştir.</p>
<p>Evet, dünyevî makam ve mansıplar insanı şımartmamalı ve ona kendini unutturmamalıdır. İnsan, kral da olabilir, kır bekçisi de. Bunlar, insan olmakta müşterektir. Öyleyse bir insanın üzerine aldığı mükellefiyetin keyfiyeti, onu bir başka varlık hâline getiremez. Dolayısıyla da insan, her zaman ve zeminde kendisini insanlardan bir insan olarak kabul etmelidir.</p>
<p>Eğer demokrasi denilen sistem, bazılarının kabul ettiği gibi yeryüzünde en zirve bir sistem ise, İslâm bu zirveyi hem de asırlar önce yakalamıştır. Fakat biz, İslâm tam bir demokratik sistemdir, diyemeyiz.</p>
<p>İşte sistemin mükemmeliyetini gösteren içtimaîde bazı kesitler:</p>
<p>Hz. Ali, bir zimmî ile muhâkeme olmak için mahkemeye geldiğinde Kadı Şüreyh, oturması için ona yer gösterir. Hz. Ali bu ilgiden memnuniyetsizliğini izhar eder. Zira hasmı ile aynı şartlarda olmalıdır. Düşünün ki, o gün Hz. Ali, büyük bir devletin halifesi, yani devlet reisidir.<sup>[15]</sup></p>
<p>Allah Resûlü hayatla kaynaşmış, bir fıtrat insanı olmuştu. Çok kere O&#8217;nun meclisine ilk gelenler, Peygamberin kim olduğunu bilemezler; ancak sahabinin tavırlarıyla veya O konuşmaya başlayınca Allah Resûlü olduğunu fark edebilirlerdi. Hicret esnasında, Medinelilerden o güne kadar Allah Resûlü&#8217;nü görmemiş olanların pek çoğu o gün Hz. Ebû Bekir&#8217;in elini öpmeye koşmuşlardı. Yani onu Allah Resûlü sanmışlardı. Ancak o, kalkıp ridâsıyla Efendimiz&#8217;e gölge yapınca Allah Resûlü&#8217;nün kim olduğu anlaşılmıştı.<sup>[16]</sup> Böyle olmuştu, zira Allah Resûlü kendisini Ebû Bekir&#8217;den ayıran herhangi bir davranışta bulunmuyordu.</p>
<p>Mekke&#8217;yi fethedip şehre girerken nasıl bir mahviyete büründüğü dillere destan. Biniti üzerinde o denli iki büklüm idi ki, neredeyse başı, bindiği hayvanın eğer kaşına değecekti. O şanlı Nebi, o şanlı beldeye işte böyle bir mahviyet ruhuyla girmişti.<sup>[17]</sup></p>
<p>Başta Hz. Âişe Validemiz olmak üzere birçok sahabiden rivayet edilen bir hadis bize şunları anlatır: <em>&#8220;Allah Resûlü, evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.&#8221;</em><sup>[18]</sup> Bunları yaptığı sırada O&#8217;nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O&#8217;ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O, zamanını öyle ayarlamıştı ki, bu kadar mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. O, her güzel hasletin zirvesinde oturmaya lâyıktı ve öyle de oldu&#8230;</p>
<p><em><strong>İnsanlar Arasındaydı</strong></em></p>
<p>Büyüklerde büyüklüğün alâmeti tevazu ve mahviyettir. Küçüklüğün emaresi ise tekebbürdür. Allah Resûlü, insanlar içinde en büyük insandır. Öyle ise tevazuu da öyle olmalıydı&#8230;</p>
<p>Mescit yapımında herkes gibi kerpiç taşıyan,<sup>[19]</sup> hendek kazımında herkes karnına bir taş bağlarken iki taş bağlayan,<sup>[20]</sup> karşısına gelen ve mehâbetinden dolayı sıtmalı gibi titreyen bir adama: <em>&#8220;Kardeşim, korkma, ben de senin gibi, anası kuru ekmek yiyen bir insanım.&#8221;</em><sup>[21]</sup> diyen Allah Resûlü hiç şüphesiz insanların en mütevazisiydi.</p>
<p>Meclislerde otururken, büyüklük alâmeti olarak ayak ayak üstüne atıp öyle oturanlar, psikiyatrinin hangi dalında cinnetle bütünleşirler bilemem ama; onların ruhî yönlerinde ciddî bir eksiklik olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Allah Resûlü herkes gibi oturur ve herkes gibi davranırdı. Evet, O&#8217;nun her hareketi belli bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. O, büyüklüğünü, her zaman yüzünü yere koymak ve seccadede gerilmek suretiyle gösterirdi.</p>
<p><strong>مَنْ تَوَاضَعَ لِلّٰهِ رَفَعَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللّٰهُ </strong><em>&#8220;Kim Allah için tevazu gös­te­rirse Allah onu yüceltir. Kim kibirlenirse Allah onun burnunu yere sürter.&#8221;</em><sup>[22]</sup></p>
<p>Tevazu ve mahviyet, insana iki kanat gibidir; onu yüceler yücesi bir âleme doğru pervaz ettirirler. Allah Resûlü, tevazuu sayesinde aşılmazları aşmış ve ebedlere kadar insanlığın lideri olmuştur. Zaman ve mekânın dar buudlarını aşan bu mümtaz ve seçkin liderin karşısına insanlar çok rahatlıkla çıkar ve söyleyeceklerini de rahatlıkla söylerlerdi. Çünkü kendisi de çok rahat bir insandı.</p>
<p>Müslim ve Ebû Dâvûd naklediyor: &#8220;Bir gün aklından zoru olan bir kadın geldi, Allah Resûlü&#8217;ne,<em> &#8216;Yâ Resûlallah, Seninle bir işim var.&#8217; </em>dedi. Allah Resûlü onunla beraber yolun bir kenarına çekildi, sıkıntısını dinledi ve problemini çözdü.&#8221;<sup>[23]</sup></p>
<p>Buhârî&#8217;nin Hz. Enes&#8217;ten rivayet ettiğine göre ise bir cariye gelir, Efendimiz&#8217;in kolundan tutarak çeker, O&#8217;na bir işini gördürmek isterdi de Efendimiz gayet rahat bir şekilde gider, ona yardım eder gelirdi.<sup>[24]</sup></p>
<p>Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. İşin keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Resûlü bu işi yapardı. Zira O bir fıtrat insanıydı ve O&#8217;nun bu hareketi asla zillet de değildi. Zillet, O&#8217;nun rüyalarına bile girememişti. Nasıl girer ki, O, küfür ve isyan karşısında kükremiş bir aslan gibiydi. Ve yukarıda da söylediğimiz gibi, O, insanların en şecaatlisiydi. Hz. Ali der ki: <em>&#8220;Biz muharebe meydanında korktuğumuz zaman Allah Resûlü&#8217;nün arkasına sığınır ve O&#8217;nunla korunurduk.&#8221;</em><sup>[25]</sup> Hatta O&#8217;nun atmosferi, çevresindekilere emniyet ve güven verirdi. Öyle ise böyle bir insan, bu şekilde bir mahviyet gösteriyorsa, bu sadece O&#8217;nun tevazuundandır.</p>
<p><em><strong>Fıtrîliği</strong></em></p>
<p>Tevazu zillet olmadığı gibi, kibir de vakar değildir. Allah Resûlü, tevazuunda da mutlak bir ölçü ve denge içindeydi. Evet, O&#8217;nun bu sıfatı da bizlere <em>&#8220;Muhammedün Resûlullah&#8221;</em> dedirtir.</p>
<p>Bir hâkim, mahkemede ciddî olmalıdır. Bu, vakardır. Ancak, aynı tavır evinde çocuklarına karşı kibir olur. Zira insan, hanesinde, hane halkından biri gibi davranmalıdır. Bunlar birer Kur&#8217;ânî düsturdur ve en güzel tatbikçisi de Allah Resûlü&#8217;dür. Daha sonrakilerinki O&#8217;na imtisal ve O&#8217;nu taklittir.</p>
<p>Herkes O&#8217;nu büyüklerden daha büyük görebilir; fakat O şöyle demektedir: <em>&#8220;Hiç kimse kendi ameliyle Cennet&#8217;e giremez.&#8221; &#8220;Sen de mi?&#8221; diyenlere de: &#8220;Evet, ben de.. eğer Allah (celle celâluhu) rahmetiyle sarıp sarmalamazsa.&#8221;</em><sup>[26]</sup></p>
<p>Evet işte O, bu sözü söyleyecek kadar tabiî ve fıtrî bir insandı. Kendisini insanlar arasında bir fert ve bir parça olarak görüyor, sonra da davranışlarını bu anlayışa göre ayarlıyordu.</p>
<p>Bir gün Hz. Ömer gelip, Allah Resûlü&#8217;nden umre için izin istemişti. Umre için de O&#8217;ndan izin alınıyordu. Zira onlar, disiplin insanıydılar. Her işlerinde, her müşkillerinde Allah Resûlü&#8217;nün yanına koşar, iş ve müşkillerini hep O&#8217;na arz ederlerdi. Evinde gelinlik kızı olan O&#8217;na gelir: <em>&#8220;Yâ Resûlallah, evimde gelinlik kızım var. Evlendirmek istediğin biri varsa emir buyur.&#8221;</em> der.. bir başkası, bahçesini vakfetmek istiyorsa gelir durumu evvelâ Allah Resûlü&#8217;ne arz eder.. itikâfa girmek isteyen, sefere çıkmak murat eden hep Allah Resûlü&#8217;ne gelir ve O&#8217;ndan izin alırdı. İşte şimdi Hz. Ömer de gelmiş, umre için izin istiyordu. Allah Resûlü onun bu talebini geri çevirmediği gibi, Hz. Ömer&#8217;i hayatının sonuna kadar heyecanlandırıp coşturacak bir talepte de bulunacaktı:</p>
<p><strong>يَا أُخَيَّ أَشْرِكْنَا فِي دُعَائِكَ وَلاَ تَنْسَنَا </strong><em>&#8220;Kardeşim, duana bizi de ortak et, bizi unutma</em>.&#8221;<sup>[27]</sup> Bu münasebetle Hz. Ömer bir gün şöyle diyecektir: &#8220;O gün dünyalar benim olsaydı, o kadar sevinmezdim.&#8221;<sup>[28]</sup></p>
<p><em><strong>Tevazuu ve Kulluk Buudu</strong></em></p>
<p>O&#8217;ndaki bu tevazu ve mahviyet, fethettiği gönülleri bir daha fethediyordu. Bu fetihlerle O, ümmetinin elinden tutup, onları nurdan helezonlarla mânânın zirvelerine çıkarıyordu. Ömer, ilk hamlesiyle zaten alacağı mesafeyi almıştı. Ama Allah Resûlü onları yukarılara ve daha yukarılara çıkarmak istiyordu ve öyle de yaptı. Bedevi bir toplumdan, muallim ve mürşit bir cemaat meydana getirdi. O, insanları zirvelere doğru yükseltirken, kendisi de amûdî olarak yükseliyordu. Ne var ki O&#8217;nun, katettiği merhalelerle doğru orantılı olarak sadece tevazu ve mahviyeti artıyor; nefsine bakan yönüyle ise, kendini kullardan bir kul görme hissiyle dolup taşıyordu.</p>
<p>Mevsuk hadis kitapları rivayet ediyor:</p>
<p>&#8220;Allah Resûlü, Cibril&#8217;le oturmuş sohbet ediyordu.. ve kim bilir kaç günden beri ağzına bir şey koymamıştı. Cibril O&#8217;nun en sadık dostuydu. Zayıf bir rivayette Allah Resûlü&#8217;ne şöyle demişti: <em>&#8220;Ben, Senden sonra yeryüzüne ancak birkaç defa ineceğim.&#8221;</em> Çünkü Hz. Muhammed Aleyhisselâm&#8217;sız bir dünya Cibril&#8217;e de hicran olur. (Nitekim, seneler var ki bu dünya bize de hicran olmuştur.) Ve Cibril&#8217;e bu durumunu söyledi: <em>&#8220;Günlerdir ağzıma bir şey koymadım.&#8221;</em> Birden gök gürültüsü gibi ses duyuldu. Bir melek iniyordu. (Taberânî&#8217;deki rivayet onun İsrafil Aleyhisselâm olduğunu söyler.) Cibril, Efendimiz&#8217;e bu meleğin dünyaya ilk defa indiğini haber verir. Melek Cenâb-ı Hak&#8217;tan selâm getirmiştir.. Allah (celle celâluhu) sormaktadır: <em>&#8220;Melik bir peygamber mi, yoksa kul bir peygamber mi olmak istersin?&#8221;</em> Allah Resûlü, Cenâb-ı Hak&#8217;tan gelen bu teklif karşısında tahayyürle Cibril&#8217;e bakar. (O, belli bir noktaya kadar Cibril&#8217;den mârifet dersi alırdı. Hatta miraçta, Efendimiz, Cibril&#8217;in Cenâb-ı Hakk&#8217;a karşı olan kurbiyet tavrına hayran kalmıştı.. ve bunu bir münasebetle de zikrederler.<sup>[29]</sup> Evet, Cenâb-ı Hakk&#8217;ı, Cibril gibi bir meleğin bilmesi ölçüsünde bilmek mümkün değildir.) Cibril Allah Resûlü&#8217;ne işaret eder ve şöyle der: <strong>تَوَاضَعْ لِرَبِّكَ يَا مُحَمَّدُ </strong><em>&#8220;Ey Allah&#8217;ın Resûlü! Rabbine karşı mütevazi ol!&#8221;</em></p>
<p>Zaten, bizzat Cenâb-ı Hak da Kur&#8217;ân diliyle, Resûlü&#8217;ne tevazuu emretmiyor mu: <strong>وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ</strong> <em>&#8220;Sana tâbi olan mü&#8217;minlere tevazu kanatlarını indirebildiğin kadar indir.&#8221;</em> (Şuarâ sûresi, 26/215) gibi nice âyetler var Kur&#8217;ân&#8217;da.</p>
<p>Ve, Allah Resûlü de aynı şeyi talep etti: <strong>بَلْ عَبْداً رَسُولاً</strong> <em>&#8220;Kul bir peygamber olmayı isterim.&#8221;</em><sup>[30]</sup></p>
<p>O kulluğu tercih edince, Allah (celle celâluhu) da O&#8217;nun kul­lu­ğunu O&#8217;na baş tacı yaptı. Kur&#8217;ân O&#8217;nu birçok yerde hep kulluğu ile anlatır. Müslümanlar da şehadet getirirken, O&#8217;nun, Allah&#8217;ın kulu ve resûlü olduğuna şahitlik ederler. Evet O, evvelâ Allah&#8217;ın kulu sonra da resûlüdür. Kulluk risaletten önce gelir.</p>
<p>Herkes birilerinin kulu olabilir ve onlara ait bir tasmayı boynunda taşıyabilir. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise evvel-âhir hep Allah&#8217;ın kulu ve kölesi olmuştur. O, hayatının hiçbir devresinde, hiçbir safhasında başkasına boyun büküp bel kırmamıştır. Ubûdiyet O&#8217;nun aslî vasıflarındandır.</p>
<p>O, kuldur. Cenâb-ı Hak, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de O&#8217;nun kulluğunu nazara vererek: <strong>وَأَنَّهُ لَمَّا قَامَ عَبْدُ اللّٰهِ يَدْعُوهُ كَادُوا يَكُونُونَ عَلَيْهِ لِبَداً</strong> <em>&#8220;Allah&#8217;ın kulu namaz kılmak için kalktığında, (cinler O&#8217;nun ibadetini görmek için) birbirine girercesine etrafında toplanıverdiler.</em>&#8221; (Cin sûresi, 72/19) der.</p>
<p>İster bu Allah Resûlü&#8217;nün başına üşüşme işi cinlere, ister Mekke müşriklerine izafe edilmiş olsun, bizim için mühim olan, O&#8217;nun Kur&#8217;ân&#8217;da <em>&#8220;Abdullah&#8221;</em> unvan-ı âlisiyle zikredilmiş olmasıdır.</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın Allah kelâmı olduğunu anlatan ve bu mevzuda şüphesi olanları muarazaya davet eden şu âyetinde de O&#8217;na yine &#8220;Kul&#8221; denilmektedir:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ # فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ</strong></p>
<p><em>&#8220;Kulumuz Muhammed&#8217;e indirdiğimiz Kur&#8217;ân&#8217;dan şüphe ediyorsanız, siz de onun benzeri bir sûre meydana getirin. Eğer doğru sözlü iseniz, Allah&#8217;tan başka güvendiklerinizi de yardıma çağırınız. Yapamazsanız –ki yapamayacaksınız– o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının.&#8221; (Bakara sûresi, 2/23-24)</em></p>
<p>Yine Kur&#8217;ân-ı Kerim, O&#8217;nu en çok yükseldiği nokta itibarıyla ele alırken, kulluğuyla ele alır:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ اْلأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ</strong></p>
<p><em>&#8220;Kulu Muhammed&#8217;i bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan, kendisine bir kısım âyetlerimizi göstermek için Mescid-i Aksa&#8217;ya götüren Allah&#8217;ın şanı yücedir. Doğrusu O, Semî&#8217;dir, Basîr&#8217;dir (İşitir ve görür).&#8221; (İsrâ sûresi, 17/1)</em></p>
<p>Boykot hâdisesi, sonra Hz. Hatice ve Ebû Talib&#8217;in vefatları, âdeta Allah Resûlü&#8217;nü insanlar arasında hâmisiz hâle getirmişti. Sebepler bütünüyle sukut edip ve O&#8217;na destek olan payandalar bir bir kırılınca, kırılıp da tutunacak dal kalmayınca, Müsebbibü&#8217;l-Esbab (sebepleri elinde tutan Allah) ehadiyet burcunda, kemal-i rahmetle tecellî etti. Çağın büyük mütefekkirinin beyanı içinde; ehadiyet nuru, tevhid burcunda göründü..<sup>[31]</sup> ve Allah Resûlü, Rabbini, Mâlikini ve Hâlıkını bizzat görmek üzere semalar ötesine davet edildi.. ve oralarda en şerefli bir misafir olarak ağırlandı.</p>
<p>Burada asıl gayemiz miracı anlatmak değildir. Bu itibarla o fasla hiç girmeyeceğim. Ne var ki bir hususa dikkatinizi çekmek için bu girizgâha girme mecburiyetinde kaldım, o da şudur:</p>
<p>Allah (celle celâluhu), böyle mühim bir mucizeyi anlatma sadedinde, Efendimiz&#8217;i, ne Kur&#8217;ân&#8217;daki, ne İncil&#8217;deki, ne de Tevrat&#8217;taki isimleriyle, yani, Muhammed, Ahmed ve Ahyed&#8217;le anmıyor da, O&#8217;nun kulluğundan bahisle <em>&#8220;Abduhû&#8221;</em> diyor. Sanki O: <em>&#8220;Ben kul oldum.&#8221;</em> deyince, Allah (celle celâluhu) da O&#8217;na diyor ki: <em>&#8220;Madem sen kul oldun; Ben de kulluğu en büyük bir değer ve kıymet hâline getirdim.. ve yeryüzünde en büyük değer olarak kulluğu kabul ediyorum. Onun için, nerede senin değer ve kıymetinden bahsetmek istersem, orada senin kulluğunu nazara vereceğim. Hem öyle bir nazara vereceğim ki, her Müslüman şehadetinde senin risaletinden evvel kulluğunu ifade edecek ve dünyanın dört bir yanı onların bu âvâzlarıyla lerzeye gelecek&#8230;&#8221;</em> Evet, dünyanın her tarafı senin kul olduğunu haykıracak.</p>
<p><em><strong>Ve Bir Hulâsa</strong></em></p>
<p>Şemâil kitaplarında Allah Resûlü bütün yönleriyle anlatılır. Fizikî yönüyle O nasıl mükemmel bir insandır, ruh ve karakter yönüyle de öyle mükemmeldir. Bunlardan Hz. Ali&#8217;ye dayanan bir sözde, Allah Resûlü bize şöyle anlatılır:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ أَجْوَدَ النَّاسِ كَفاًّ، وَأَشْرَحَهُمْ صَدْراً، وَأَصْدَقَ النَّاسِ لَهْجَةً، وَأَلْيَنَهُمْ عَرِيكَةً وَأَكْرَمَهُمْ عِشْرَةً. مَنْ رَآهُ بَدِيهَةً هَابَهُ وَمَنْ خَالَطَهُ مَعْرِفَةً أَحَبَّهُ</strong></p>
<p><em>&#8220;Allah Resûlü, insanların en cömerdiydi. İnsanların hilm u silmi en geniş olanı, en geniş sinelisiydi. (Dünya kadar ağır yükleri yüklenmiş ve &#8216;Of&#8217; demeden kaldırıp taşımış.. akla hayale gelmedik tahammül-fersâ işleri göğüslemiş ve her türlü cefa, işkence ve mürüvvetsizliğe karşı hep mürüvvetle muamele etmişti.) O, lehçe yönüyle insanların en isabetlisiydi. (Yani sözü en doğru olanıydı. O&#8217;ndan, şaka yaparken bile bir kelimenin kırkta biri kadar hilâf-ı vaki beyan sâdır olmamıştır. Rüyasında dahi ağzından yalan çıkmamıştır. Doğru oturmuş, doğru kalkmış, doğru konuşmuş, doğru düşünmüş, doğru söylemiş ve doğruluğa davet etmiştir.) O, fevkalâde tabiî bir insandı. (Yanında otursaydınız hiç rahatsız olmazdınız. Bir arkadaşınızla oturuyor gibi sizi rahat ettirirdi. Öyle bir tabiatı, öyle yüksek bir ruhu vardı ki, hiçbir insan O&#8217;nun seviyesine çıkamaz, O&#8217;nun gibi oturamaz, O&#8217;nun gibi düşünemez ve O&#8217;nun gibi olamazdı. O, tenezzülen meclistekilerin seviyesine iner, yanındakileri hiçbir zaman aradaki farkla ezmez ve rahatsız etmezdi. Bir yerde O&#8217;nun gibi yürüyemeyen bir insan görse en zayıfın yürüyüşüyle yürürdü. Zaten böyle yapılmasını da emreden yine O idi. Hayatın bütün ünitelerine şâmil bu prensip O&#8217;nda her zaman ve zeminde tatbik bulurdu.) O, insanların en kibarı, en nezaketlisiydi. O&#8217;nu ilk defa gören biri, heybetinden ürkerdi; biraz O&#8217;nunla beraber bulunup tanıma imkânı elde eden ise O&#8217;na dilbeste olurdu.&#8221;</em><sup>[32]</sup></p>
<p>Hele yakınında bulunanlar, O&#8217;nu herkesten daha fazla severlerdi. Hz. Ebû Bekir O&#8217;na herkesten yakındı ve O&#8217;nu herkesten çok seviyordu.</p>
<p>Ne O&#8217;ndan evvel ne de sonra O&#8217;nun gibi sevilen bir ikinci insan göstermek mümkün değildir. Kimisi diliyle kimisi de hâliyle ama bütün inananlar bütün içtenlikleriyle durmadan şöyle demişlerdir ve diyeceklerdir de:</p>
<p><em>&#8220;Sana Cânân gönül hayran nedendir?<br />
Cemalin gün gibi rahşân nedendir?&#8221;</em></p>
<p>Evet, öyledir. Çünkü O, Âlemlerin Rabbi&#8217;nin sevgilisidir&#8230;</p>
<p><span class="notice">[1] Hâkim, el-Müstedrek, 4/344; Beyhakî, Şuabü&#8217;l-iman, 7/365; Ebû Nuaym, Hilyetü&#8217;l-evliyâ, 1/30-31.<br />
[2] Buhârî, tefsir (66) 2; Müslim, talak 30-31.<br />
[3] İbn Sa&#8217;d, et-Tabakâtu&#8217;l-kübrâ, 2/152.<br />
[4] Buhârî, cihad 24; Müslim, fedâil 48.<br />
[5] Dârimî, mukaddime 10; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-kebîr, 2/206; Hâkim, el-Müstedrek, 4/207.<br />
[6] Buhârî, cihad 24; Müslim, fedâil 48.<br />
[7] Buhârî, savm 7; Müslim, fedâil 50.<br />
[8] Ebû Dâvûd, harac 19, edeb 99.<br />
[9] Vâkıdî, Megâzî, 2/854-855; İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 24/114. Ayrıca bkz.: Müslim, fedâil 59; Tirmizî, zekât 30.<br />
[10] Tirmizî, Şemâil, s. 294; Taberî, Tehzîbü&#8217;l-âsâr, 1/54.<br />
[11] Tirmizî, birr 40.<br />
[12] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 50/289.<br />
[13] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 50/289.<br />
[14] Müslim, birr 69; Tirmizî, birr 82; Bezzâr, el-Müsned, 3/161; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat, 5/140. (Lafız el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat&#8217;tan.)<br />
[15] İbn Asâkir, Tarih-i Dimeşk, 23/23-24; 42/487.<br />
[16] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/20; Taberî, Tarihu&#8217;l-ümem ve&#8217;l-mülûk, 1/571.<br />
[17] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 5/63.<br />
[18] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/256; Kadı Iyaz, eş-Şifa, 1/132.<br />
[19] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/381.<br />
[20] Tirmizî, zühd 39.<br />
[21] İbn Mâce, et&#8217;ime 30.<br />
[22] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/76; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat, 5/140. (Lafız el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat&#8217;tan.)<br />
[23] Müslim, fedâil 76; Ebû Dâvûd, edeb 12.<br />
[24] Buhârî, edeb 61; İbn Mâce, zühd 16.<br />
[25] İbn Ca&#8217;d, Müsned, s. 372; Ebû Ya&#8217;lâ, Müsned, 1/258; Hâkim, el-Müstedrek, 2/155.<br />
[26] Buhârî, rikâk 18; Müslim, sıfâtü&#8217;l-münâfikîn 71-78.<br />
[27] Tirmizî, daavât 109; Ebû Dâvûd, vitr 23.<br />
[28] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/29.<br />
[29] İbn Ebî Âsım, es-Sünne, 1/276; Hakîm Tirmizî, Nevâdiru&#8217;l-usûl, 2/127; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat, 5/64.<br />
[30] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/231; Abdürrezzak, el-Musannef, 3/183-184; Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat, 7/88; Beyhakî, Şuabü&#8217;l-iman, 1/177.<br />
[31] Bediüzzaman, Lem&#8217;alar, 1. Lem&#8217;a.<br />
[32] Tirmizî, menâkıb 8; Şemâil, s. 33.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/fetanet-acisindan-efendimizin-vasiflari-kerem-ve-tevazuu/">Fetanet Açısından Efendimiz&#8217;in Vasıfları: Kerem ve Tevazuu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tevazu</title>
		<link>https://hizmetten.com/tevazu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2020 06:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11371</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Onu; insanın Hak karşısında gerçek yerinin şuurunda olup, ona göre davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zâviyesinden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tevazu/">Tevazu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap">Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Onu; insanın Hak karşısında gerçek yerinin şuurunda olup, ona göre davranması ve halk arasındaki durumunu da bu anlayış zâviyesinden değerlendirip, kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul etmesi şeklinde de yorumlayabiliriz. İster öyle ister böyle, insan tevâzu ruh ve düşüncesiyle kendini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı, başakların samanı kabul etmiş ve Alvar İmamı edasıyla:</p>
<p>&#8220;Herkes yahşi men yaman,<br />
Herkes buğday men saman.&#8221;</p>
<p>diyebilmişse, o kimse, başı göklerde en yüce kametlerin dahi bûsegâhı hâline gelmiş demektir. Zaten, Hz. Sâdık u Masduk&#8217;a isnad edilen bir hoş sözde de:</p>
<p><span class="arabic">مَنْ تَوَاضَعَ ِللهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ</span> &#8220;Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.&#8221;[1] denmiyor mu? Demek ki, büyük görünmekle büyük olma ve küçük görünmekle küçük olma ma&#8217;kûsen mütenâsip şeyler&#8230;</p>
<p>Bazıları tevâzuu, kendinde zâtî hiçbir kıymet görmeme.. bazıları, insanları, insana yakışır saygıyla karşılayıp onlarla muamelesinde mahviyet içinde bulunma.. bazıları ilâhî inayetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, kendini halkın en şerlisi görme; bazıları da benlik hesabına içinde beliren büyük-küçük her çeşit dahilî kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti şeklinde tarif etmişlerdir ki, her birinin kendine göre hem bir mahmili, hem de tarz-ı telâkkisi vardır. Ancak, bunlardan sonuncusu daha çok mukarrabîn ve muhlasîni alâkadar etmektedir.</p>
<p>Halifeler halifesi Hz. Ömer&#8217;i (r.a.) omuzunda kırba, su taşırken gören biri sorar: &#8220;Bu ne hâl ey Allah Rasûlü&#8217;nün halifesi!&#8221; Mukarrebliğin mukimi Ömer: &#8220;Dış ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti, içimde şöyle böyle bir şeyler hissettim; -hâşâ ki o, bizim anladığımız mânâda bir bulanıklık olsun- o hissi kırmak istedim.&#8221; der.[2] Onun sırtında un, taşıması minberde kendini levmetmesi,[3] levmedenlere ses çıkarmaması[4] hep bu kabil hazm-ı nefisle alâkalı hususlardan olduğu gibi.. valiliği döneminde Ebû Hureyre&#8217;nin, şuna-buna sırtında odun taşıması;[5] Zeyd b. Sâbit&#8217;in kadı olduğu bir dönemde İbn Abbas&#8217;ın elini öpmesi; buna mukabil Tercümânü&#8217;l-Kur&#8217;ân&#8217;ın da onun atının üzengisini tutması;[6] Hz. Hasan&#8217;ın, ekmek kırıklarıyla oynayan çocuklarla oturup, onların yediğinden yemesi[7] ve Hz. Ebû Zerr&#8217;in başını Bilâl-i Habeşî&#8217;nin ayağının altına koyması[8].. gibi hadiseler hep birer mahviyet ve tevâzu örneğidirler.</p>
<p>Allah (c.c.), Kelâm-ı Kadîm&#8217;inde, Rasûlullah da sünnet-i mutahharasında, tevâzu etrafında o kadar tahşidat yaparlar ki, onları duyup-işitenin, gerçek kulluğun tevâzu ve mahviyet olduğunda şüphesi kalmaz. Kur&#8217;ân&#8217;ın: <span class="arabic">وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِيـنَ يَمْشُونَ عَلَى اْلأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا </span>&#8220;Rahmân&#8217;ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler. Cahiller kendilerine sataşınca da &#8216;selâm&#8217; der geçerler.&#8221;[9] beyânı onlardan sımsıcak bir ses; <span class="arabic">أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ </span>&#8220;Onlar mü&#8217;minlere karşı şefkatli ve mahviyet içindedirler.&#8221;[10] beyânı da onların gönüllerinden kopup gelen ve davranışlarına akseden yumuşak bir nefestir. Hele: <span class="arabic">رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا </span>&#8220;Onlar, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet timsâlidirler; her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun!&#8221;[11] fermanı ise onlara tasavvurları aşan bir iltifatın unvanı gibidir.</p>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu, bu mevzuyla alâkalı şu incileri saçar gönül gözlerimizin önüne:</p>
<p><strong>1-</strong> Allah bana, tevâzu ve mahviyet içinde bulunmanızı.. ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini emretti.[12]</p>
<p><strong>2-</strong> Size ateşin kendine ilişmeyeceği insanı haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve rahat insanlara dokunmaz.[13]</p>
<p><strong>3-</strong> Allah için yüzü yerde olanı, Allah yükseltir ha yükseltir; aslında o kendini küçük görmektedir ama, halkın gözünde asıl büyük olan da odur.[14]</p>
<p><strong>4-</strong> Allahım, beni benim gözümde küçük göster![15] Ve daha niceleri&#8230; Zaten O, hayatını hep bu çizgide geçirmemiş miydi:</p>
<p><strong>a.</strong> Çocuklara uğrar, onlara selâm verir;[16]<br />
<strong>b.</strong> Herhangi biri elinden tutup bir yere götürmek isteyince, tereddüt etmeden kalkıp gider;[17]<br />
<strong>c.</strong> Ev işlerinde hanımlarına yardım eder;[18]<br />
<strong>ç.</strong> Herkes bir iş görürken, O da iştirâk ederek, onlarla beraber olmaya çalışır;[19]<br />
<strong>d.</strong> Ayakkabılarını tamir eder, elbisesini yamar, koyun sağar, hayvanlara yem verir;[20]<br />
<strong>e.</strong> Sofraya hizmetçisiyle beraber oturur;[21]<br />
<strong>f.</strong> Meclisini her zaman fakirlere açık tutar;[22]<br />
<strong>g.</strong> Dul[23] ve yetimleri görür-gözetir;[24]<br />
<strong>h.</strong> Hastaları ziyaret eder, cenazelerde hazır bulunur ve kölelerin davetine icabet ederdi&#8230;[25]</p>
<p>Allah Rasûlü&#8217;nden Hz. Ömer&#8217;e, ondan Ömer b. Abdülaziz&#8217;e, ondan da dünya kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve çağın devâsâ gönül erlerine kadar, binler-yüzbinler hep aynı çizgide: &#8220;Büyüklerde büyüklük alâmeti tevâzu ve mahviyet, küçüklerde küçüklük emâresi de kibir ve enâniyettir.&#8221; demiş, ilk mevhibelerini yitirmemiş olanlara insan-ı kâmil olma yolunu göstermiş ve hep tevâzuu yeğlemişlerdir.</p>
<p>Gerçek tevâzu; Hakk&#8217;ın büyüklük ve sonsuzluğu karşısında, sıfır-sonsuz nisbetlerine göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce ve bu tesbiti benliğine tam mâl etmesinden ibarettir. Bu anlayış tabiatına işlemiş ve bu işleyişle ikinci fıtrata ulaşmış olgun insanlar, halkla münasebetlerinde mütevâzi, mahviyet içinde ve olabildiğince de dengelidirler. Evet, Allah&#8217;a karşı yer ve konumunu belirlemiş olanlar, dînî hayatlarında da, halkla münasebetlerinde de, hususî murakabelerinde de hep muvazene içindedirler.</p>
<p><strong>1-</strong> Dine karşı tevâzu ve mahviyet içindedirler; onun ne menkûlüyle ne de ma&#8217;kûlüyle hiçbir çelişkileri yoktur. Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;in beyânât-ı neyyiresi, sünnet-i sahîha ve hasene ile sabit olan her hususa karşı teslimiyet ve iz&#8217;ân içinde bulunurlar. Rasûlullah tarafından tebliğ edilen, bilhassa temsil edildiği bilinen hiçbir meseleye, akla, kıyasa, zevke, siyasete -aslında, dînin ruhunda müstakim akla, sahih kıyasa, selim zevke, şer&#8217;î siyasete aykırı hiçbir mevzu yoktur- muhalif görseler bile karşı çıkmazlar.</p>
<p>Bu itibarla, &#8220;akıl-nakil çatıştığında, aklı nakle tercih ederiz.&#8221; sözü tevâzudan nasipsiz, sözün gerçek mahmilini bilmeyen bencillerin lâkırdısı olduğu gibi, &#8220;re&#8217;y ve kıyas nassların önünde gelir&#8221; düşüncesi bir inhiraf ve sünnet yolunun dışındaki zevkler, keşifler, kerametler de birer istidracdır.</p>
<p><strong>2-</strong> Ve yine onlar, tebliğle tanıyıp, temsil ile en küçük farklı alternatiflere bile geçit verilmemesi lâzım geldiğine inanarak, Hz. Şâri&#8217;in beyânının dışında her şeye karşı kapanır; zevk ve idrâklerine açılan farklı mülâhazaları da:</p>
<p><span class="arabic">وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلاً صَحِيحًا<br />
وَآفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقِيمِ</span></p>
<p>&#8220;Nice sağlam ve kusursuz sözleri ayıplayanlar vardır ki, kabahat onların sakat idrâklerindedir.&#8221;[26] sözüyle karşılar ve kendi yetersizlikleriyle yorumlarlar.</p>
<p><strong>3-</strong> Yine onlar, Kitap ve Sünnet&#8217;e muhalif yollarla kurtuluşa erilemeyeceğinin idrâki içindedirler. En büyük güç kaynaklarını da Allah&#8217;a kullukta ararlar. Zaten, Allah&#8217;a kul olanın başkasına kulluk yapması mümkün olmadığı gibi, başkalarına kulluk zilletinden kurtulamayanların da, O&#8217;na sağlam bir kul olmaları düşünülemez. Hz. Bediüzzaman bir yerde meâlen ne hoş söyler: &#8220;Ey insan! Kur&#8217;ân&#8217;ın desâtirindendir ki, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın mâsivâsından hiçbir şeyi, ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem, sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünkü mahlûkat mâbûdiyetten uzaklık noktasında müsâvi oldukları gibi, mahlûkiyet nisbetinde de birdirler.&#8221;[27]</p>
<p><strong>4-</strong> Onlar, sa&#8217;ylerinin semeresini kendilerinden bilmez ve Allah&#8217;ın bir imtihan olarak onlara verdiği kıdemi ve kim bilir, hangi mülâhazayla ortaya koydukları sa&#8217;y ü gayreti başkalarına karşı aslâ üstünlük vesilesi saymazlar. Halkın hüsn-ü zan ve teveccühlerine bel bağlamaz ve bedel arayışına girmezler. Sevilip sayılmalarını bir ibtilâ kabûl ederek, Allah&#8217;ın kendilerine olan lütuflarını etraflarına karşı minnet ve ezâ vesilesi görüp, Hakk&#8217;ın ihsanlarını halka karşı sebeb-i istibdat yapmazlar.</p>
<p>Hâsılı, tevâzu hulukullah sarayının cümle kapısı olduğu gibi, Hakk&#8217;a ve halka yakın olmanın da en birinci vesilesidir. Gül toprakta biter. İnsan semâlarda değil, yerde üremiştir. Mü&#8217;min, secde unvanıyla başı ile ayakları aynı noktada birleşince Allah&#8217;a en yakın olur.[28] Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.)&#8217;e yapılan gökler davetiyesinin başında, O&#8217;nun tevâzu ve mahviyetinin remzi olan &#8221; عَبْدُهُ &#8220;[29] kelime-i mübeccelesi yazılmıştır.</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا إِلَى مَا تُحِبُّ وَتَرْضَى وَاجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَاضِعِين</span></p>
<hr />
<p>[1] et-Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat 5/140; el-Heysemî, Mecmeu&#8217;z-zevâid 10/325. Ayrıca benzer mânâdaki hadis-i şerifler için bkz. Ahmed b. Hanbel, Müsned 3/76; İbn Ebî Âsım, Kitabü&#8217;z-zühd s.156; Ebû Ya&#8217;lâ, el-Müsned 2/358<br />
[2] el-Kuşeyrî, er-Risâletü&#8217;l-Kuşeyriyye s. 244<br />
[3] İbn Sa&#8217;d, et-Tabakatü&#8217;l-kübrâ 3/293<br />
[4] İbn Kesîr, Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azîm 6/314; el-Heysemî, Mecmeu&#8217;z-zevâid 4/284<br />
[5] el-Gazâlî, İhyâu ulûmi&#8217;d-dîn 3/355; İbn Kayyim, Medâricü&#8217;s-sâlikîn 2/330<br />
[6] İbnü&#8217;l-Mukri, Takbîlü&#8217;l-yed s.95; İbn Hacer, el-İsâbe 4/146<br />
[7] el-Kuşeyrî, er-Risâletü&#8217;l-Kuşeyriyye s.247<br />
[8] İbn Kayyim, Medâricü&#8217;s-sâlikîn 2/330<br />
[9] Furkan sûresi, 25/63<br />
[10] Mâide sûresi 5/54<br />
[11] Fetih sûresi, 48/29<br />
[12] Müslim, cennet 64; Ebû Dâvûd, edeb 48; İbn Mâce, zühd 16<br />
[13] Tirmizî, sıfatü&#8217;l-kıyâme 45<br />
[14] et-Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat 8/172; Ebû Nuaym, Hilyetü&#8217;l-evliyâ 7/129; el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 2/110<br />
[15] ed-Deylemî, el-Müsned 1/473; el-Heysemî, Mecmeu&#8217;z-zevâid 10/181<br />
[16] Buhârî, isti&#8217;zân 15; Müslim, selâm 15<br />
[17] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131, 133<br />
[18] Buhârî, nafakat 8, edeb 40; Tirmizî, sıfatü&#8217;l-kıyâme 45<br />
[19] Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/383; İbn Hişâm, es-Siretü&#8217;n-nebeviyye 3/24<br />
[20] et-Tirmizî, eş-Şemâil 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/256<br />
[21] Buhârî, et&#8217;ime 55; Müslim, eymân 42<br />
[22] Kadı Iyâz, eş-Şifâ 1/131<br />
[23] Buhârî, nafakat 1; Müslim, zühd 41<br />
[24] Buhârî, talâk 25; Müslim, zühd 42<br />
[25] Buhârî, tefsîru sûre (9) 12; Müslim, münâfıkîn 3<br />
[26] İbn Kays, Kıra&#8217;d-dayf 1/258; el-Hamevî, Hızânetü&#8217;l-edeb 1/192<br />
[27] Bediüzzaman Said Nursî, Lem&#8217;alar, 17. Lem&#8217;a 2. Nota<br />
[28] Bkz. Müslim, salât 215; Nesâî, tatbîk 78; Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/421<br />
[29] &#8220;O&#8217;nun (Cenab-ı Hakk&#8217;ın) kulu&#8221; (İsrâ sûresi, 17/1)</p>
<p><span class="source21"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tevazu/">Tevazu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
