<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarık Burak arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/tarik-burak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/tarik-burak/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:21:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Tarık Burak arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/tarik-burak/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-31 &#124; Tarık Burak</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-31-tarik-burak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Jun 2021 16:00:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​ #fethullahgulen​]]></category>
		<category><![CDATA[Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-31]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20120</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yıkıma Karşı İmar ve Islah Hamlelerini Sürdüren Bir Garip &#8220;Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş&#8217;et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-31-tarik-burak/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-31 | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>Yıkıma Karşı İmar ve Islah Hamlelerini Sürdüren Bir Garip</b></div>
<div></div>
<div>&#8220;Bu din, kendisini bilmeyen, hâl ve dilinden anlamayan insanlar arasında neş&#8217;et etti. Bir gün gelecek, ilk ortaya çıktığı anki garipliğine tekrar dönecek ve bir kere daha gurbet yaşayacak. Müjdeler olsun gariplere!.. Onlar, bozguncuların yakıp yıktıklarını yapıp ıslah etmekle uğraşan kimselerdir.&#8221; (Müslim, İman, 232)</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Kaosa Sürüklenen Türkiye ve Hocaefendi’nin Güçlü Gayretleri (1977)</b></div>
<div></div>
<div>1 Mayıs 1977 tarihinde DİSK&#8217;in Taksim meydanında düzenlediği 1 Mayıs İşçi Bayramı Mitingi’nin bitimine doğru topluluğa ateş açıldı. 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Bu vahşet sadece bununla kalmadı ve sonrasında Türkiye&#8217;deki faili meçhul katliamların pimi çekilmiş oldu. Toplumu kaosa sürükleyen bu anarşiliğin yanında bir de değişik kesimlerde kendisini göstermeye başlayan boykotlar, baskılar, toplumu korkuyla sindirme çabaları gün geçtikçe daha da artıyordu. Müspet hareketi kendine şiar edinmiş Fethullah Gülen Hocaefendi’ye bu dönemde çok iş düşüyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi’nin Boykotu Kırması</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>1977’de Yüksek İslam enstitüsü boykotu yurt çapına yayılmıştı. Boykotçular, “Yüksek İslam enstitüleri, akademi olsun” talebinde bulunuyordu. Kimi iddialara göre ise, seçim atmosferine girmiş Türkiye’de bazı partilerin köylere kadar gidip oy isteyecek insanlara ihtiyacı vardı ve enstitü öğrencileri böyle bir iş için bulunmaz fırsattı. Dolayısıyla boykotun gerçek sebeplerinden biri de buydu. Böylece öğrenciler köylere seçim çalışmasına gidebilecekti. Bir diğer teoriye göre boykotlar aslında bu enstitüleri kapattırmaya yönelik bir komploydu. Çünkü Türkiye çapında sayıları on kadar olan enstitülerin bir sene boykot edilmesi demek, bir sene mezun verememesi demekti. Boykot hem enstitülerin kapatılmasına zemin hazırlayacaktı hem de vaiz ve din dersi öğretmeni ihtiyacı olan toplum için önemli bir kayıp olacaktı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, vaazlarında boykotların doğru olmadığını belirterek öğrencilere, “Sınıfınıza girip derslerinizi yapın” çağrısı yaptı. Böylece boykot, Hocaefendi’nin İzmir’de güçlü bir şekilde verdiği “İslam’da boykot yoktur” mesajıyla kırıldı.</div>
<div></div>
<div>Sebebi her ne olursa olsun, Türkiye çapına yayılmış olan bu boykot, İzmir İslam Enstitüsü’nde sona erdirilirken, o gün enstitünün çevresini saran sivil halk da boykotu kırıp derslerine girmek isteyen öğrencilere yardımcı oldu. Hocaefendi de o gün, okulun yanındaki tepeye kadar gelerek boykotun kırılmasına kişisel olarak destek verdi. Boykotçular, derslere girmek isteyen arkadaşlarına, bir İslam enstitüsü öğrencisine yakışmayacak düzeyde hakaretler ederken, derslerine girmek isteyen öğrenciler seslerini çıkarmadılar. Hocaefendi’nin “Sizi öldürseler bile, tokatla dahi karşılık vermeyin” tavsiyesine uyan bu öğrenciler için önemli olan okulun açılmasıydı.</div>
<div></div>
<div>Hatta o gün üç boykotçu öğrenci Hocaefendi’nin yanına kadar gelerek tepkilerini gösterdiler. Öğrencilerden biri, “Senelerce sizi dinledim. Sizden böyle bir hareket beklemezdim” dedi. O sırada İsmail Büyükçelebi oradaydı ve onun uyarısıyla öğrenciler uzaklaştılar.</div>
<div></div>
<div>1977’deki bu boykot, 1969’dan itibaren yaşanan üç dört boykot girişiminin belki de en güçlüsüydü. Hocaefendi’ye göre, sokakta yürüyüş yapmak, slogan atmak, boykot yapmak Türkiye’nin hiçbir sorununa çözüm getirmeyecek ve dindar insanların günlük hayatlarına herhangi bir kolaylık sağlamayacaktı. Üstelik, Türkiye çapında İslam enstitüleri boykotu sürdüğü sırada Türkiye Büyük Millet Meclis’i tatildeydi. O şartlarda ülkenin çok daha acil konularını bile görüşüp karara bağlamakta güçlük çeken Meclis’in İslam enstitülerini akademiye dönüştürecek kanunu çıkarması çok zordu.</div>
<div></div>
<div>Sonraki yıllarda bu okullar, akademilerden çok daha iyi bir statüye sahip olan ilahiyat fakültelerine dönüştüler. Boykotçular başarılı olsaydı, bu sonucun elde edilmesi mümkün değildi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, güçlü mesajlarıyla camideki insanların dışarıda slogan atmakta olan sol gruplarla çatışmasını engellediği gibi İslam enstitüsü öğrencilerinin boykotçular ve boykot karşıtları olarak kavgaya tutuşmasını da önledi.</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, o günlerde tehditle esnafı kepenk kapatmaya zorlayan örgütlere karşı ise bambaşka bir tavır sergiliyordu. Vaazlarında esnafa, “Bir avuç çapulcuya teslim olamazsınız. Gidin, dükkânlarınızı açın. Gelip öldürürlerse şehit olursunuz” diyordu. Çünkü bu olayda, silahlı grupların toplum üzerinde zorla baskı kurması söz konusuydu. Esnafın korkuyla teslim alınması demek, Türkiye’nin teröre teslim olması demekti.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’ye göre Türk insanı, içte anarşi ve huzursuzluk çıkaran mütecavizlerin karşısına “tunçtan bir abide gibi” dikilmeli ve ölümü pahasına da olsa her türlü tecavüze set çekmeye çalışmalıydı. Çünkü canavarlaşmış ve insanlık sıfatını başka yerlerde bırakmış insanlara en küçük bir taviz vermek, yarın ardı arkası gelmeyen taleplere kapı açmak olacaktı. Mesela, anarşistler, “Bugün dükkânlar kapanacak, kepenkler çekilecek” diye ültimatom göndermişlerse, esnaf o gün bir başka mazeretinden dolayı dükkânını kapatacak dahi olsa, her türlü mazereti bir tarafa atacak ve gidip dükkânında oturacaktı. Diğer taraftan, bir anarşist elinde silah kapısına dikilse ve anarşi hesabına ondan “bir arpa tanesi” dahi istese, vermemek için diretecek, canını verecek, fakat o arpa tanesini vermeyecekti. Çünkü canavarın ilk talebi yerine getirildiğinde, aynı şahıs bir başka zaman yine kapısını çalacak ve onu ömür boyu utancından yere baktıracak taleplerde bulunacaktı. İşte o zaman, kapısı bir hain tarafından ilk çalındığında ne pahasına olursa olsun diretip ölümü tercih etmediğine bin pişman olacaktı.</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi’nin İstanbul Vaazları…</b></div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, ülkedeki buhranı aşmak ve gaye-i hayali olan dine Hizmet etmek için büyük çaba sarf ediyordu. Bunun için yollardaydı ve İstanbul’daki ikinci vaazını, 26 Ağustos 1977 tarihinde Eminönü’ndeki Yeni Camii’de verdi. Vaazın konusu: “Müslüman’ın öncelikle kendi benliğine çekidüzen vermesi”ydi.</div>
<div>Üçüncü vaazı, 9 Eylül 1977’de Sultanahmet Camii’ndeydi. O gün dönemin başbakanı Süleyman Demirel ve Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil de camiideydi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, İstanbul’a Sultanahmet Camii vaazına gelirken, İzmir’de “Eşrefpaşalılar” olarak bilinen bir grup arkadaşı da İstanbul’a geldi.</div>
<div>Hocaefendi’yi tanıyan ve ondan etkilenen Özcan Hasyiğit ve arkadaşlarının, 9 Eylül 1977’de İstanbul’da Sultanahmet Camii’nde olmalarının sebebi, kendi yöntemleriyle Hocaefendi’yi korumaktı. Bu karışık dönemde Hocaefendi’ye bir zarar gelmemesi için onu korumayı kendilerine vazife olarak görmüşlerdi. Özcan Hasyiğit ve Münir Kumlar, vaazlar sırasında dışarıda caminin etrafında dolaşıyor, arabaları kontrol ediyorlardı. Hocaefendi, “Korunmaya ihtiyacım yok” dese de onlar bundan vazgeçmedi. Sabri Travaş ismindeki arkadaşları da vaazlar öncesinde kürsüyü, kürsüdeki minderi kontrol ediyor ve hemen kürsünün altında oturarak muhtemel bir olaya karşı Hocaefendi’ye en yakın noktada duruyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’yi korumak için tedbir geliştirenlerden biri de 75 yaşlarında olan ak saçlı Halim Baba’ydı. Evini ve fırınını Akyazılı Vakfı’na bağışlayan Halim Baba, Hocaefendi, ne zaman bir yere gitse, arabanın ön koltuğuna geçip oturuyordu. Oysa Hocaefendi de otomobilde hep ön koltuğu tercih ediyordu.</div>
<div>Hocaefendi, ne zaman ön koltuğa geçmeye niyetlense, Halim Baba’yı, orada otururken buluyordu. Bir gün dayanamayıp, “Bu öne oturma merakı da neden?” diye sordu. Halim Baba’nın cevabı şöyle oldu: “Hocam, kötü niyetli insanlar var, sana zarar vermelerinden korkuyorum, şu sakalımla, kılık kıyafetimle öne oturuyorum ki beni Hoca zannetsinler de, vuracaklarsa beni vursunlar.”</div>
<div></div>
<div>Bu dönemde, 1977 yılının Haziran ayında Hocaefendi’nin çok sevdiği iki isim, Turgut Özal ve Yaşar Tunagür, Milli Selamet Partisi’nden (MSP) İzmir milletvekili adayı oldular. 5 Haziran 1977’de milletvekili seçimleri yapılacaktı. Özal liste birincisi, Tunagür ikinci sıradaydı. Özal, bürokrasinin tepesinden geliyordu, yıllardır siyasetçilerle çalışıyordu. O yüzden siyasete girmesi doğaldı. Ama Hocaefendi, Tunagür’ün siyasete girmesini istemiyordu.</div>
<div></div>
<div>Seçimlerde MSP İzmir’den 21.000 oy toplayabildi ve ikisi de seçilemedi. Hocaefendi belki de Tunagür ve Özal hatırına hayatında ilk defa o gün oy kullandı. Ne var ki MSP teşkilatı Yaşar Tunagür ve Turgut Özal’ın seçilmesi için çalışmamıştı. Çünkü ikisi de partinin tabanından gelmiyordu. Nitekim daha sonra 14 Ekim 1979 günü yapılan seçimlerde MSP İzmir’den 35.000 oy alacaktı.</div>
<div></div>
<div><b>“1981 yılında ne olacak?”</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>1977 yılında Hocaefendi’ye “1981 yılında ne olacak?” sorusu soruluyordu. Zira, 1981 yılında dünya tarihini bile değiştirecek büyük bir olayın meydana geleceği söyleniyordu. Hocaefendi, ise keramet beklentisi içinde olanları Türkiye’nin gerçekleriyle yüzleşmeye davet ediyordu. 1981’in mucizesini bekleyenlere şu cevabı veriyordu: “1981 yılında 81 öğrenci yurdu olacak!” Ona göre en önemli olay, “Altın Nesil” adını verdiği kuşağın yetişmesi için gençlere sahip çıkılmasıydı.</div>
<div></div>
<div>1977-78 yıllarına gelindiğinde Akyazılı Vakfı’nın Türkiye çapında inşaatını yürüttüğü yurt sayısı 80’i aşmıştı. Türk halkı, yıllar sonra dünyanın dört bucağına yayılacak okullar zincirini kuran bu türden vakıflara bağış yapmakta gerçekten de çok büyük fedakârlıklarda bulundu. Adeta cömertlikte sınır tanımadı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, İzmir’de yanında yetişen öğrencilerle ve vaazlarını dinleyen Ege esnafıyla birlikte Anadolu’nun içindeki hayır yapma dinamiğini harekete geçirdi. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin düşünce tarzının toplumda nasıl bir dönüşüme yol açtığının çok çarpıcı bir örneği 1978 İstanbul’da yaşanan şu hadiseydi:</div>
<div>İşadamı Ali Katırcıoğlu (Kervancı) o yıllarda İstanbul’da muhteşem Boğaz manzarasına sahip Büyük Çamlıca Tepesi’nin bitişiğindeki arsasında bir cami ve altında da cenazelerin yıkanıp kefenleneceği bir yer yaptırmak istiyordu. Ancak, Hocaefendi’nin talebelerinden İsmail Büyükçelebi, Ali Kervancı’ya  şu sözlerle cenaze yıkama yeri yerine öğrenci yurdu yapmasını teklif etti: “Ağabey bu kadar vatan evladı yurtsuz, yuvasız okuma kavgası verirken, milletin ölüsüyle uğraşmak doğru mudur? Cenaze her yerde yıkanır, fakat öğrenci her yerde okuyup barınamaz!”</div>
<div></div>
<div>Ali Katırcıoğlu (Kervancı) hikayenin gerisini şöyle anlatıyor: ‘O anda cevap veremedim. Hocaefendi’yi ve arkadaşlarını tanıyorum, hizmeti tanıyor ve beğeniyorum ama şöyle bir tereddüdüm oldu. Daha önce başka bir yerde arkadaşlar imam hatibi uygun görmedikleri için ‘acaba burada da öyle yanlış bir şey olur mu, diye düşüneyim&#8217; dedim. Benim bu konuda tereddütte olduğum bir gece, çok enteresandır, rüyamda, bir ses işittim. Sesi şu an bile çok net hatırlıyorum Bu, bana bir ikazdı. Ondan sonra caminin altını kurs yapmaya karar verdik. Daha sonra camiyi 1986 yılında, Hocaefendi hizmete açtı. İlk seneki talebeler çok gayretliydiler. Onların o aşk ve şevki, bizim yurdu genişleterek yanındaki yurt binasını yapmamıza vesile oldu.&#8217;</div>
<div></div>
<div>Ali Katırcıoğlu’nun yaptırdığı ve <b>“Büyük Çamlıca Yurdu”</b> adını alan bu mekânda günümüze kadar yüzlerce öğrenci barındı. Yine Katırcıoğlu tarafından bu caminin bitişiğinde yaptırılan bir diğer büyük tesiste İslami bilimler alanında araştırmalar ve yayınlar yapan birkaç kuruluş faaliyet gösterdi. Fakat, bu süreçle birlikte bugün hepsine el konuldu. Bu ilim yuvaları diğerleri gibi tarumar edildi.</div>
<div></div>
<div>Hoca İmajı ve Hassas Yaşam</div>
<div>Hocaefendi, yaşantısıyla gerçek hoca modelini ortaya koyarken, topluma da önemli bir uyarı yapıyordu: “Hocalar yaptıkları iş itibariyle peygamberlerin vârisleri olduklarına göre onlarla alay etmek büyük günahtır!” Çünkü ona göre, toplumdaki bu hoca imajının düzelmesi için hocalara da büyük bir görev düşüyordu. Hocalar görevlerini yaparken mümkün olduğu kadar mütevazi yaşamalı ve toplumdan bir şey istememeliydiler. Mademki hocalık peygamber mesleğiydi, o halde hocalar peygamberlerin vârisleri olarak din adına topluma bir hizmet sunarken kesinlikle bir karşılık beklentisi içine girmemeliydi. Çünkü peygamberlik mesleğinde ücrete talip olmak söz konusu değildi. Hocalara toplum nezdinde şahsiyet kazandıracak bu olgu için Hocaefendi, “müstağni yaşamak” diyordu. Müstağni yaşamak ya da bir başka ifadeyle istiğna duygusu, deyim yerindeyse derviş gibi, gerekirse “bir hırka, bir lokma” gibi bir hayat tarzını öngörüyordu. Bu, hocaları dini dünyaya alet etme töhmetinden de kurtaracak şeydi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, en başta kendisi bu ilkeye uygun olarak yaşama çabası içindeydi. Cami penceresinde yaşıyor, riyazat yapıyor, az yiyor, az içiyor, talabenin, vakfın, yurdun imkanlarından kesinlikle yararlanmıyordu. Kılı kırk yararcasına çok dikkatli yaşıyordu. En küçük bir şüphe dahi gördüğü sahalara asla yaklaşmıyordu.</div>
<div></div>
<div>1978 yılında Ramazan-ı Şerif, yaz aylarına denk gelmişti. Hocaefendi, İzmit’te inşa edilecek yurdun temel atma törenine davetliydi. Törene katılan Hocaefendi, oraya gelenlerle uzun bir sohbetten sonra Bursa’ya geçti. İftar vakti gelince yemek yemeyeceğini söyledi. Çünkü iftardan sonra vaaz verecekti ve vaazlarından önce yemek yemiyordu. Yıllardan beri, örneğin cuma günleri camide vaaz verecekse o günün sabahından itibaren bir şey yemiyordu. Sadece bir gün öncesinin akşamı çok hafif bir şeyler alıyordu.</div>
<div></div>
<div>O gün Bursa’da uzun bir vaaz veren Hocaefendi, vaazın ardından, o sıralarda yurt olan ve sonraki yıllarda okula dönüşecek olan eğitim tesisi için yapılan himmet toplantısına da katıldıktan sonra teravih namazı kıldı. Herkes dağılmıştı, ancak o henüz bir şey yememişti. İftarını yapması için yemek getirildi. Hocaefendi yine, “Ben yemeyeceğim, siz buyurun” dedi. Talebelerinden Vehbi Yıldız’ın “Yaz günü oruç tuttunuz, bu kadar yoruldunuz” ısrarları da fayda etmedi. Hocaefendi hiçbir şey yemiyordu. Yıldız en sonunda, “Hocam, buradaki yemek içerisinde öğrencinin yiyeceğinden hiçbir şey yok. Ben burada ne varsa hepsini kendi paramla hazırlattım” deyince Hocaefendi, “Ha öyle mi, peki o zaman” deyip iftarını açtı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, seyahat sırasında yol veya köprü için ödeme yapılması gerekiyorsa yine kendisi karşılıyordu. Mesela Boğaziçi Köprüsü’nden geçecekleri zaman: “Benim bir köprü parası kadar param var. Köprü parasını ben vereceğim” diyerek onu da kendisi ödüyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Ecevit Kabinesi (2 Ocak 1978) </b></div>
<div>Bülent Ecevit, AP&#8217;den aldığı 11 Bakanla birlikte 2 Ocak 1978’de hükümeti kurdu.</div>
<div>Bu yıllarda ülkeyi karıştırmak isteyenler yine iş başındaydı. Örneğin, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi önünde öğrencilerin üzerine bomba atılmasıyla 5 kişi ölmüş, 47 kişi yaralanmıştı. 23 Aralık 1978’te Kahramanmaraş’ta, karşılıklı olarak öldürülen kişilerin cenazeleri sonrası, muhtelif provakasyonlar tertiplenmiş, kundaktaki bebekler dahil 33 kişi ölmüş, yüzlerce kişi yaralanmış, evler, dükkanlar yakılmıştı.</div>
<div></div>
<div>Ülke adım adım, 12 Eylül İhtilaline gidiyordu. Türkiye’de kamplaşmalar öylesine vahim boyutlara ulaşmıştı ki, Hocaefendi, 1979’da Bornova Camii’nde Cuma günü vaaz verirken, sol gruplardan birinin mensupları “Yaşasın Lenin, yaşasın komünizm” diye bağırarak caminin önünden geçiyorlardı. Ellerinde orak çekişli kırmızı bayraklarla geçen grubun amacı camidekileri tahrik etmekti. Cuma günü olduğu için caminin çevresi kalabalıktı. Özel olarak cuma gününün seçildiği anlaşılan bu gösteride, dışarıdan gelen “Yaşasın Dev-Sol, yaşasın Marksizm” sloganlarıyla içerideki cami cemaatinin psikolojisi bozulabilirdi. Hocaefendi, o günleri şöyle anlatıyor: “Cami avlusunda bile komünist gençler tarafından tehdit ediliyorduk. Cami avlusunda cemaatin gözünün içine baka baka ‘ya ya ya, şa şa şa, komünizm çok yaşa’ diye bağırılıyordu.”</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, basiretli davranarak o dönemde kendisini sağcı, solcu ya da dindar olarak tanımlayan bütün gençlere aynı dilden yaklaşıyordu ki bu çok önemliydi. Örneğin, kendilerini komünist olarak adlandıran gençler cami avlusuna girip bu sloganları attıklarında camideki dindar gençlerin harekete geçip onlara cevap vermesini doğru bir tarz olarak görmüyordu. Hocaefendi’ye göre sokaklara yazı yazmak veya karşı grupların yazdığı sloganları silip yeni sloganlar üretmek de faydasızdı. Hocaefendi’nin sağdan ve soldan bütün gençlere çağrısı şuydu: “12 Mart Muhtırası’ndan ders alın. Ülkeyi kurtarmayı bırakın, okulunuzu bitirmeye bakın.”</div>
<div></div>
<div>Bir gün bir arkadaşı Hocaefendi’ye “Hocam ne zaman kürsüde vaaz ederken ve minberde hutbe okurken size baksam, sizi alnınızdan bir kurşun yemiş ve kanlar içinde boylu boyunca yatarken görüyorum” demişti. Hocaefendi’nin bu arkadaşına cevabı şöyleydi: “Ben hep o tehlikeyi bilerek ve onu bekleyerek hutbe için minbere çıkıyorum.” Ve bir gün kürsüde vaaz ederken şöyle demişti: “Şayet bir gün beni kürsüde öldürürlerse, cesedimi bir kenara atın ve başınız önde asayişin, emniyetin temsilcileri olarak evlerinizin yolunu tutun. Eğer öyle bir anda kalkıp bana saldıranlara karşılık verirseniz size hakkımı helal etmem. Allah’ın huzurunda iki elim yakanızda sizinle hesaplaşırım.”</div>
<div></div>
<div>O günlerde sol gruplardan birine mensup gençler, Hocaefendi’nin Alaattin isimli bir öğrencisinin kafasını yarmışlardı. Bu öğrenci Hocaefendi’ye gelerek, “Hocam beni bu hale getirdiler, ama kimseye el kaldırmadım” dedi. Hocaefendi, bu öğrencisini teselli ederek, “Size yakışanı yapmışsınız” cevabını verdi. “Size biri bıçakla saldırıyorsa, kollarınızı açın, ona sarılın. Onun yaka cebine gül kondurmak için okunuzun ucuna gül takın” diyordu. Bu sol gruptaki öğrenciler, dövdükleri öğrencinin rakip sağcı bir gruba mensup olduğunu zannetmişlerdi. Kısa bir süre sonra onun Hocaefendi’nin öğrencisi olduğunu öğrendiklerinde, bir demet çiçekle Hocaefendi’yi ziyaret edip özür dilediler.</div>
<div></div>
<div>O dönemde şehirlerde kurtarılmış bölgeler vardı. Örneğin İzmir’deki Ege Üniversitesi solcu gençlerin kontrolündeydi, ülkücüler derslere giremiyordu. Erzurum’daki Atatürk Üniversitesi ise sağcıların kontrolündeydi.</div>
<div>Bazı yerlerde öğretim üyeleri bile okullara giremiyordu.</div>
<div>Sağ ve sol gruplar da kendi aralarında birlik değildi. Örneğin Maocular bir grup, Leninciler bir başka gruptu. Bir grup diğerine “Rusçu”, “sosyal faşist” suçlaması yapıyordu.</div>
<div>Her genç, Hocaefendi’nin kafası yarılan bu öğrencisi kadar şanslı değildi. Her gün, 20-30 kişi ölüyordu. Ölen her üniversiteli gençle birlikte bir eve de ateş düşüyordu. Anneler ve babalar çaresizdi. İstanbul Şişli’deki olaylarda öldürülen iki öğrenciden biri olan Cezmi Yılmaz’ın babası Şuayip Yılmaz, “Arkadaşımızın cenazesini biz gömeceğiz” diyen bir grup öğrenciye, “Hayır, oğlumun ölümüne siz sebep oldunuz, cenazeyi size vermem” diyordu. Bunun üzerine yeniden olaylar çıkıyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Türkiye Nasıl Düzlüğe Çıkar?</b></div>
<div>1979 yılında İş adamı Sabri Ülker’in İstanbul Boğazı’nın üzerindeki evinde bir yemek daveti vardı. Yemekte, dönemin Başbakan Müsteşarı Turgut Özal, İsmet İnönü döneminin Milli Eğitim Bakanı Tahsin Banguoğlu, Profesör Nevzat Yalçıntaş, birkaç profesör ve işadamları vardı. Hocaefendi de o akşam Ülker’in evindeydi. Özal, yemekten sonra Hocaefendi’ye “Hocam eğitim faaliyetlerinizi biraz anlatsanız” dedi. Hocaefendi, Türkiye’nin düzlüğe çıkması için bireysel olarak herkese düşen görevlerden söz etti. Türkiye sathına yayılmakta olan öğrenci yurtlarıyla birlikte okullar açılması gerektiğini anlattı. O akşam Hocaefendi’yi dinleyenlerden bazıları, “Bunun için gerekli olan para nasıl bulunacak?” sorusunu ortaya attılar. Hocaefendi, “O işin en kolay tarafı. Önemli olan samimiyet. Bakın İzmirli iş adamı gelip İstanbul’da yurt açıyor” diye cevap verdi.</div>
<div></div>
<div>Yemekten sonra Özal ile Hocaefendi bir saat kadar baş başa görüştüler. Hocaefendi, Turgut Özal için şöyle diyecekti: “Özal daha o zaman işin temelini, büyüklüğünü, inkişaf edeceğini görmüştü.”</div>
<div></div>
<div><b>Devam Edecek…</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: </strong><strong> Tarık Burak</strong><strong> | S</strong><strong>amanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-31-tarik-burak/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-31 | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-30 &#124; Tarık Burak</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-30-tarik-burak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 10:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​ #fethullahgulen​]]></category>
		<category><![CDATA[Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-30]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19993</guid>

					<description><![CDATA[<p>O günlerde Hocaefendi’yi anlayabilseydik… Hocaefendi’nin Avrupa seyahati sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türklerin manevi ve sosyal hayatları perişan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-30-tarik-burak/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-30 | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>O günlerde Hocaefendi’yi anlayabilseydik…</b></div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’nin Avrupa seyahati sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türklerin manevi ve sosyal hayatları perişan durumdaydı.</div>
<div></div>
<div>Allah’ın sevkiyle çıktığı bu seyahatte sadece Türkiye’de hizmet etmekle geleceğin dünyasının ıslah edilemeyeceğini bu vahim durumla görüyordu.</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>ÜNİVERSİTE GENÇLİĞİNİN HOCAEFENDİ&#8217;Yİ TANIMASI</b></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, Bornova’da vaaz ve sohbet vermeye başlayınca üniversite öğrencileri onu yakından tanımaya başladılar. Bu, Hocaefendi için de yeni bir durumdu. O zamana kadar üniversite camiası Hocaefendi’yi pek bilmiyordu. Bornova vaazları aynı zamanda, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin mesajlarının toplum tabanına daha hızlı yayıldığı bir dönem oldu.</div>
<div></div>
<div>O yıllarda Hocaefendi’nin yol göstermesiyle Ege Üniversitesi’ndeki öğrenciler, asistanlar ve öğretim üyeleri, Ege Bölgesi’nin zeki ama imkânları olmayan öğrencileri için ilk defa üniversite hazırlık kursları başlattılar. 1976’dan itibaren başlayan bu kurslar ücretsizdi ve ders verenlerin hiçbiri bu hizmetin karşılığı olarak bir ücret almıyordu.</div>
<div></div>
<div>Bu üniversiteliler, öğrencilere sahip çıkmak için tıpkı esnaflar gibi olağanüstü fedakârlıklar gösterdiler. Bu destanlara mevzu olacak bir Hizmetin ilk tuğlalarıydı. Onları, çizmelerini giymiş bir yurdun inşaatında işçi gibi çalışırken, inşaata kum ve tuğla taşırken, bahçede yurdun öğrencileri için koyun keserken görmek mümkündü.</div>
<div></div>
<div>Bu manzaralar Ege Bölgesi esnafının, işçisinin, kadınının, erkeğinin bu eğitim kurumlarına sahip çıkma azmini âdeta kamçılıyordu.</div>
<div></div>
<div>Elinde lahmacun arabası lahmacun sata sata: ‘Hocam siz talebelere yer arıyor, onları barındırmak için tehalük gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter.</div>
<div></div>
<div>Kabul buyurursanız ikincisini içinde talebeler kalsın diye vermek istiyorum.’ diyen cömert insanlar bu işe sahip çıkıyordu. Aynı kişi aynı zamanda: ‘Kardeş, hocama söylesen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı? Hiç ayağımda ayakkabı kalmadı. Verse de giysem’ diyordu.</div>
<div></div>
<div>Yeniden bir sahabe devri başlamış, yeniden malını ve canını feda eden insanlar ortaya çıkmıştı.</div>
<div></div>
<div>Önceleri cami çıkışında açılan yardım torbalarına 5-10 lira atınca mutlu olan esnaf, şimdi neredeyse malvarlığının tamamını eğitim kurumlarına bağışlama noktasına geliyor; ama yine de sahabi gibi bir şey yapmadığına inanıyordu. Çünkü inşa ettiği eğitim kurumundan ne tür insanların yetiştiğini bizzat görüyordu.</div>
<div></div>
<div>Ege esnafından İsmail Güzel, hayatında nasıl bir dönüşüm yaşadığını şöyle anlatıyor: “Dükânın kapısına gelen kişiye o günün parasıyla 5 lira veya 50 kuruş vermeyi hayır sanıyorduk. Halbuki Hocaefendi, ‘Şu yurtta iki yüz kişi varsa bunu bin kişiye çıkarırsanız memlekete, millete hayırlı bir insan yetiştirmiş olursunuz’ diyordu. Bunu yapmanın büyük sevabından bahsediyordu.”</div>
<div></div>
<div><b>SİYASİ LİDERLERDEN GÖRÜŞME TALEBİ</b></div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, bu dönemde siyasilerin görüşme taleplerini şöyle anlatıyor:</div>
<div>“Demirel&#8217;den böyle talepler geldi. Pek hatırlamıyorum, ama o günlerde Salih Özcan milletvekili idi. O aracılık yapmış olabilir. Ankara&#8217;da bulunduğum bir sırada, yine Özkan isimli tüccar bir arkadaş -ki sayın Demirel&#8217;in yakınıydı, bizi de tanıyordu- haber getirdi. Demirel&#8217;in görüşmek istediğini söyledi. Ben o günkü şartlar itibariyle kabul edemedim.</div>
<div></div>
<div>Onun medyanın diline düşeceğini de hesap etmiş olabilirim. Sayın Demirel&#8217;le başbakanlığı döneminde bir kere görüştük. Ona da görüşmek denemez. Ben Sultanahmet Camii&#8217;nde vaaz ediyordum. O gün Demirel de İstanbul&#8217;daymış.</div>
<div></div>
<div>Zannedersem reis-i cumhur orada olduğu için Bakanlar Kurulu İstanbul&#8217;da toplanacaktı. Günlerden Cuma. Demirel, Cuma namazı münasebetiyle Sultanahmet&#8217;e geldi. Yanında merhum Çağlayangil de vardı. Namazdan sonra musafaha ettik ve ayrılıp gittiler.</div>
<div></div>
<div>Israrla görüşmek isteyenlerden biri de Alparslan Türkeş Bey oldu. Aracı olan şahıs kırabileceğim bir insan değildi. Bana, Türkeş Bey&#8217;den bir mektup da getirmişti. Mektupta haddimin çok üstünde iltifatvâri ifadeler de vardı.</div>
<div></div>
<div>Ancak ben yine kabul etme niyetinde değildim. Allah şahit ki çok sıkıldım, günlerce uykum kaçtı. Hatta, &#8216;Rabbim canımı alsın da kurtulsam ve hiçbir siyasî ile görüşmesem.&#8217; dedim. Onların istekleri normaldi, ama ben uzak kalmak istiyordum.</div>
<div></div>
<div>İhtilal olunca, zaten Türkeş Bey&#8217;i de içeriye aldılar. Beni de aramaya koyuldular ve görüşemedik&#8230; Yani ben, bütün siyasîlere karşı hep aynı tavrı sergiledim. Onlarla görüşmekten şiddetle kaçındım.</div>
<div></div>
<div>İsterseniz siz bunu şahsım adına bir his olarak değerlendirebilirsiniz. Yani kendimi onlardan küçük gördüğüm için görüşmekten kaçındığımı söyleyebilirsiniz. İşin bu yönü için söz söylemek bana düşmez. Ancak, eskiden beri ruhuma hakim olan bir düşünce vardır. Bunu yer yer, görüşme teklifi getiren arkadaşlara söylediğim de oldu.</div>
<div></div>
<div>Burada da bir kez daha tekrarlamakta bir mahzur görmüyorum. Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri, konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir şeyler konuşurlar, yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz.</div>
<div></div>
<div>Toplumun bir kesimini diğer kesimine karşı çok rahatlıkla kullanabilirler. <b>Bazen de başlarındaki insanlarla </b></div>
<div><b>onun cemaatini karşı karşıya getirebilirler. Benim bu davranışımda isabet edip etmediğimin kritiği için ise, henüz çok erkendir. Bakalım ileride Mevla neler gösterir?”</b></div>
<div></div>
<div><b>SABANCI&#8217;NIN HİZMET İLE İLK TANIŞMASI</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Sakıp Sabancı’nın Hizmet ile ilk tanışması 1977 yılında gerçekleşmişti. Amerika’daki tedavisinden dönmüş olan Sabancı’yı o yıllarda İstanbul Karaköy’deki yerinde Hacı Kemal Erimez ziyaret etmişti. Sabancı’nın ABD’de hastanedeki tedavisi sırasında bir rahip odasına gelip, “Size dua edeyim” deyince Sabancı, “Ben Müslüman’ım, kendim dua ederim.” cevabını vermişti.</div>
<div></div>
<div>Sabancı, Türkiye’ye dönünce hastanede yaşadığı bu olayı anlatmış ve gazetelere manşet olmuştu. Bu ziyaret sırasında Kemal Erimez, Sabancı’ya İstanbul’da muhtaç öğrencilere burs verilmesi için yaptıkları çalışmalardan bahsetti.</div>
<div></div>
<div>Sabancı, “Biz bir vakıf kurduk, Türkiye çapında 300 öğrenciye burs veriyoruz.” dedi. Bunun üzerine Kemal Erimez, “İstanbul’da sadece bir arkadaşımız 300 burs veriyor.” karşılığını verdi.</div>
<div></div>
<div>Erimez’in anlattıklarından sonra hayrete düşen Sabancı, “Benim bu ülkenin yıkılmayacağına olan kanaatime bir taş daha koydunuz.” ifadesini kullandı.</div>
<div></div>
<div><b>AVRUPA SEYAHATİ (1977)</b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu vesselam buyuruyor ki, ‘Bir gün benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak.’ Yani, gecesi gündüzü olan insanların bulunduğu her yere benim namım ulaşacaktır, demiş.</div>
<div>Bu gaybi bir haberdir. Müslümanlar için gösterilen bir ufuktur, bir gaye-i hayaldir. Bu hedef ile yanıp tutuşan Fethullah Gülen Hocaefendi, Avrupa’da yaşayan Türkleri ziyaret etmek için 1977 yılının Kasım ayında Almanya’ya gitti.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’nin bu seyahat sırasında gördükleri hiç iç açıcı değildi. Çalıştıkları fabrikaların bekâr evlerinde ve “haym” adı verilen işçi yurtlarında kalan Türklerin manevi ve sosyal hayatları perişan durumdaydı.</div>
<div></div>
<div>Allah’ın sevkiyle çıktığı bu seyahatte sadece Türkiye’de hizmet etmekle geleceğin dünyasının ıslah edilemeyeceğini bu vahim durumla görüyordu. Onun için Peygamber Efendimiz Aleyhissalatu vesselam, insanlığın huzuru için güneşin doğup battığı her ufku hedef göstermişti.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, 9 Aralık 1977’de Berlin’de Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam’ı konu alan bir konferans verdi. Şöyle diyordu:</div>
<div></div>
<div>‘O Aleyhissalat u vesselam, dünyaya bir sinek kanadı kadar ehemmiyet vermiyordu. Sultanlara tahtlar bahşedip taçlar giydirdiği halde, olabildiğine zâhidâne yaşıyor ve âdeta hayatını dünyaya karşı oruca niyet etmiş gibi fevkalâde bir zühd içinde geçiriyordu; yemiyor, yediriyor; giymiyor, giydiriyor; bir damla nimet karşısında yüz defa şükürle gürlüyor ve hep minnet hisleriyle oturup kalkıyordu.</div>
<div></div>
<div>Mârifet, muhabbet ve haşyet duyguları itibarıyla O her zaman meleklerle at başıydı; dünyadaydı ama dünyevî değildi, ukbâ yolundaydı, orayla da evvelen ve bizzat irtibatı yoktu; gönlü hep Rabbinde, gözü O&#8217;nun âsârında, âsârına renk, şekil, desen kazandıran esmâsındaydı.</div>
<div></div>
<div>Dünyaya bir ukbâ koyu nazarıyla bakıyor, onu bir mezraa gibi görüyor; ekiyor, biçiyor ve elde ettiklerini de hep ötelere bağlıyordu. Rüzgârların tohumları sağa-sola taşıyıp neşv ü nemaya emanet ettikleri gibi O da esiyor-savuruyor; yoksulları görüp-gözetiyor, açları doyuruyor ve kendisi çok defa aç yatıp kalkıyordu. İki cihanın sultanı olarak yürüyüp Rabbine ulaştığında ne sarayı ne villası ne servet ü sâmanı ne de eş ve evlâdına bıraktığı bir malı vardı.</div>
<div></div>
<div>Kendi gibi yaşamış, dünyayı kendi gibi değerlendirmiş ve kendine yakışır şekilde buradan göçüp gitmişti. O, dünyaya dünya kadar, ötelere ve öteler ötesine de onların kıymetleri ölçüsünde değer vermiş ve ona göre bir tavır sergilemişti.’</div>
<div></div>
<div>12 Aralık 1977’de Münih’te verdiği konferansın başlığı ise: “Kurtarıcı Neslin Vasıfları” idi. Hocaefendi, Hamburg, Frankfurt, Hannover gibi şehirlerde de konferanslar verdi. Almanya’daki Türkler kendisine yeni model bir Mercedes hediye etmek istediklerinde bunu şiddetle reddetti. Kendi deyimiyle ‘bu Avrupa gezisinde bir topluiğne bile’ hediye kabul etmedi.</div>
<div></div>
<div>Manevi temelleri sarsılan bu cemiyet içinde kendini korumak çok zordu. Ahlâkî değerler yerle bir edilmişti. İnsanlığın ebedi hayatını yakıp kavuran bu müthiş tauna insanlar ne gibi çarelerle karşı koyacaktı? Çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş batıl formüller işe yaramazdı. Özellikle Münih’te bulunduğu sırada BMW fabrikasında çalışan Muhsin adlı bir işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadı onun rikkatine çok dokundu. Bu umumi bir haykırıştı aslında.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi bu seyahat boyunca Almanya’da çok üzücü hadiselerle de karşılaşıyordu. Asrın hastalıklarından birisi olan ayrılık, burada dindar bir hayat süren gurbetçi Türkler arasında katı gruplaşmalar şeklinde kendisini gösteriyordu.</div>
<div></div>
<div>Fatih Camii’ne devam eden grup Mevlana Camii’ne gitmiyordu. Bu gruplar, Hocaefendi’nin kendi mekânlarında konuşmalar yapmasını, öteki gruplara gitmemesini istiyordu. Bu, Hocaefendi’nin tarzı değildi. Hatta bu yüzden Köln’deki konferans programını iptal etti. Çünkü konferans tarihinden bir gün önce program yapılırken, gözü önünde iki ayrı gruba mensup kişiler kavgaya tutuştu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi bu şartlarda yapacağı bir konuşmanın yararlı olacağına inanmıyordu. Normalde Almanya dışındaki Avrupa ülkelerine de gitmeyi düşünüyordu. Ama bu tablo onu rahatsız edince seyahat programını kısa tutup Türkiye’ye döndü.</div>
<div></div>
<div>Döndü ama tam 13 yıl boyunca Muhsin adlı bu işçinin “Hocam, bize sahip çıkın!” feryadının acı ızdırabını ruhundan hiç atamadı. Nesilleri kavuran bu alevler karşısında yerinde duramazdı zaten. Bu derdin sancısıyla kıvrandı durdu. Bu duygularını şöyle dile getirdi:</div>
<div></div>
<div>‘Peygamber Efendimiz Aleyhissalat u vesselam: ‘Siz benim adımı, nam-ı celilimi güneşin doğup battığı her yere götürün.’ Buyuruyor.</div>
<div></div>
<div>O ilk Müslümanlar İslamı çok iyi yorumlamasalardı, bizim anladığımız manada seslendirmeselerdi nasıl böyle bir Müslümanlığı anlayacaktık. Onlar da ömürlerini, ömr-ü tabiîlerini tamamladılar ve göçüp gittiler Allah’a. Vazife başında gittiler. Şimdi gele gele bu vazife size düştü. Ama acıdır çok, Allah Resul’ünün nam-ı celili güneşin doğup battığı her yere gidemedi henüz.</div>
<div></div>
<div>Sizin arkadaşlarınız Sibiryalarda yaz günlerinde sıcağın otuz kırk derece olduğu kış günlerinde soğuğun altmış derece olduğu bir yerde o nam-ı celili Muhammedî’yi şöyle veya böyle tutturabilir miyiz diye, buza yazı yazar gibi oraya o namı yazmaya çalışıyorlar. Eski Moğolların ülkesine, bilmem ki Güney Kutupta insan var mıdır?</div>
<div></div>
<div> Oralara kadar dünyanın her yerine nam-ı celili Muhammedî’nin götürülmesi. Bırakın buraları da bir Almanya’ya gidin.. Dünya kadar yer gezersiniz de ruh-u revani Muhammedî minarelerde şehbal açmaz. İngiltere’de dünya kadar yer dolaşırsınız da ezan sesi duymazsınız. Camileri vardır ama sizin camilere benzemez.</div>
<div></div>
<div>Müezzinleri kapalı yerlerde ezan okur. İmamların sesi sokağa taşmaz. Oralarda sokakları da alacak şekilde gürül gürül namaz kılınmaz. Itri’nin bestesiyle salat-u selamlar okunmaz. Allahu Ekberler denmez.</div>
<div></div>
<div>Ve Allah Resul’ünü, kaldığım sürece ben oralarda çok garip hissettim. “Çok az anılıyorsun ya Resulullah, herhalde çok gurbet yaşıyorsun buralarda” dedim kendi kendime.</div>
<div></div>
<div>Oralara bile nam-ı celili Muhammedî götürülememiş. Biz mi vefasız, bize yakın olan bizden evvelkiler mi vefasız, tarih mi vefasız, tarihseller mi vefasız kim vefasız bilemeyeceğim. Ama herhalde dostun vefasızlığı bahis mevzu düşmanın husumetinin yanı başında.</div>
<div></div>
<div>Bunun için güneşin doğup battığı her yere mutlaka ulaşmamız lazım. Bunu ister bir emir telakki edersiniz sahibinden. İster bir gaye-i hayal telakki edersiniz. Sizin için bir ufuk, bir hedeftir. Buraya ulaşın demiştir ümmetine.</div>
<div></div>
<div>Eğer tutulup kaldırılmayı düşünüyorsanız, dağınıklığınızın giderilmesi ve toparlanmayı düşünüyorsanız bu işe sahip çıkın. İslam’ın dağınık şemnini bir araya getirin ki Allah da sizi dağınıklıktan kurtarsın, derlenip toparlanmanıza yardımcı olsun ve tutsun sizi tutup kaldırdığınız hakla beraber kaldırsın. Hakkı koyacağı yere koysun. Hak sahiplerini, ihkak-ı hak yapanları hakkı kaldırıp koyduğu yere koysun.</div>
<div></div>
<div>Başlamış bir şey. Başlamışı bitirin inşallah. Siz bitirmeye azmederseniz Allah sizi çoğaltmakta, sizi ikmal etmekte, itmam etmekte ve bu işi bitirmede size yardımcı olacaktır.”</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, görüştüğü herkesi bu işe sahip çıkmaya teşvik etti. Nihayet, onun bu ızdırabına Yüce Allah, Almanya, Belçika ve Hollanda’da lütfettiği öğrenci yurtlarıyla icabet etti. Zira, muztarın duasına icabet eden Allah’tı.</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, 24 Kasım 1990 tarihinde, Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki Türklerin ısrarlı davetleri üzerine tekrar Avrupa’ya gitti. İstanbul’dan kalkan uçakla Hollanda’nın Amsterdam şehrine indi. Vaaz kasetleri 1970’li yıllardan beri Avrupa’daki Türkler arasında yaygın olarak dinleniyordu. Hollanda’nın başkenti Amsterdam, okyanusun kenarında ve su seviyesinin altında bir şehirdi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, buradan bir Türk öğrenci yurdunun bulunduğu Rotterdam’a giderken yolda gördüğü manzaralar dikkatini çekti. Şehir ve kasabaları kastederek, “Hiç boş yer bırakmamışlar. Çok güzel dizayn yapmışlar” dedi.</div>
<div></div>
<div>Hollanda’da bir hafta boyunca Türklerle görüşen Hocaefendi, buradaki yurtta sohbet etti. Anadolu insanın himmetleri burada meyve vermeye başlamış, yurtlar açılmıştı. 13 yıl önce geldiği bu topraklarda Efendimiz’in (sav) garipliği sona eriyordu artık.</div>
<div></div>
<div>Gözleri çeşme olup şükür gözyaşları döktü. 1985’e kadar Hollanda’da ön plandaki Türkler daha ziyade, Türkiye’deki çeşitli terör faaliyetlerinden dolayı iltica eden insanlardan oluşuyordu. Türk öğrenci yurdunu yöneten Akyazılı Vakfı’nın hepsi üniversite mezunu olan kurucuları, ilk defa Türk cami ve cemiyetlerini bir araya getirerek resmi kuruluşlarla muhatap oldular.</div>
<div></div>
<div>Hatta televizyonda belli bir saat yayın yapma imkânı bile elde etmişlerdi. Türklerin bu şekilde düzgün bir imajla Hollanda devletiyle muhatap seviyeye gelmiş olması Hocaefendi’yi sevindirdi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’yi en çok sevindiren hususlardan birisi de Türk insanın Avrupa ülkelerinde “işçi” rolünün ötesinde bir toplumsal konum elde etmiş olmasıydı. Öyle ki Hollanda polisi, Amsterdam ve Rotterdam’da yeni bir mahallede cami ve yurt açma teşebbüsünde bulunan Türkler için, Hollandalıların kapılarına “Bu insanlardan size zarar gelmez” şeklinde kâğıtlar bırakmıştı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, Hollanda’daki Türklere, “Burada kalın, vatandaş olun, çocuklarınıza sahip çıkın” dedi. Onun bu sözlerinin özel bir anlamı vardı. Çünkü 1960’lı yıllardan beri Almanya ve Hollanda’ya gelen Türk işçiler, kömür ocaklarında, gemilerde ve cam fabrikalarında ağır işlerde çalışmış, çok para kazanıp bir an önce Türkiye’ye dönmenin hesabını yapmışlardı.</div>
<div></div>
<div>O günlerde bu ülkelere gelen bazı Türk hocalar da “Buraları ecnebi (yabancı) memleketi, bir an evvel Türkiye’ye dönün. Uçağın kuyruğunda bile olsa cenazenizi Türkiye’ye getirin” diyordu. Aileler dönüyor, dönmek istemeyen çocuklar kalıyordu. Nasıl olsa “yabancı memleket” diye düşünen Türkler, bu ülkelerin vatandaşı olmak için özel bir çaba sarf etmiyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’nin 1990’da Avrupa’daki Türklere verdiği mesaj açıktı: “Yaşadığınız ülkelerin verdiği vatandaşlık haklarından yararlanın, seçme ve seçilme hakkı elde edin. Çocuklarınızı üniversiteye gönderin.” biçimindeydi.</div>
<div></div>
<div>Türk işçilerin çocuklarının neredeyse tamamı sanat okullarına gidiyordu. İşçinin çocuğu işçi olur mantığı hâlâ egemendi. Sanat okuluna giden çocuk iş bulur düşüncesi hâkimdi. Böylece diplomasız işçi babanın diplomalı işçi oğluyla bu süreç devam ediyordu. O yüzden örneğin 1980’li yılların başına kadar Alman üniversitelerinde okuyan Türk öğrenci sayısı yok denecek kadar azdı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’nin Türklere verdiği bir diğer mesaj, doğru insan olmaları, Müslümanlığın öngördüğü dürüstlük kurallarını hayatlarına yansıtmalarıydı. Çünkü 1962’den itibaren Avrupa’ya olan Türk işçi akınında, 300 kişilik yurtlarda, tek odalı bekâr evlerinde kalan eğitim seviyesi hayli düşük bu insanların bir kısmı çeşitli suçlara karışıyordu. Zaman zaman çeşitli suistimaller oluyordu.</div>
<div></div>
<div>Örneğin “çocuk parasını” istismar ederek, sahte evlilik yöntemiyle üzerine dört beş çocuk yazdıran insanlar çıkmıştı. Fabrikalardaki kocaman mescitlerin bazıları, namaz kılmadıkları halde buralara gidip uyuyan ve işlerini aksatan bazı işçiler yüzünden kapatılıyordu.</div>
<div></div>
<div>Malulen emekli olup, yüzde 80-90 maaş bağlanarak Türkiye’ye gönderilen insanların bazılarının sağlam oldukları açığa çıkıyordu. Bazı Türk işçiler de Alman kadınlarla evlenince Türkiye’deki aileler yıkılıyordu. Oysa bir Müslüman, her yerde Müslüman gibi yaşamak zorundaydı ve dinin özü doğru insan olmaktı.</div>
<div></div>
<div>Almanya ve Hollanda’da bu temasları yapan Hocaefendi, Danimarka, Fransa ve İtalya’ya geçti. Danimarka’daki Türklerin sosyal hayattaki canlılıklarından memnun kalan, Fransa’da yaşayan Türklerin davetlerine katılıp sohbetler yapan Hocaefendi, Paris’teki Louvre Müzesi’ni tarihi Notre Dame Katedrali’ni gezdi.</div>
<div></div>
<div>11 Aralık 1990 günü Paris ile Strasbourg arasındaki seferlerine yeni başlamış olan hızlı trenin ilk seferine katıldı. İlk seferini yapan tren, Paris’ten Strasbourg’a olan 500 kilometreyi 2,5 saatte aldı. Hocaefendi bu yolculukta, yeni basılacak olan Sonsuz Nur kitabının ilk cildinin tashihini yaptı.</div>
<div>Hocaefendi, 13 Aralık 1990 günü Paris’ten Roma’ya geldi. Ertesi gün cumaydı. Cuma namazını yapımı hâlâ süren Roma Camii’nde kıldı.</div>
<div></div>
<div>Roma Mescidi de denilen bu yapı, aslında bütün İslam ülkelerinin yardımıyla yapılmasına rağmen, Suudi Kralı’nın camisiymiş gibi algılanıyordu. Turgut Özal, Roma’yı ziyaret edince Türkiye’nin de camiye katkıda bulunmasını sağladı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, kendisine eşlik eden birkaç arkadaşıyla birlikte ikindi namazına kadar Roma Mescidi’nin içinde oturdu. O sırada orada caminin içinde yeni Müslüman olmuş bir İtalyan ile bir Pakistanlı’nın bir hadis konusu üzerine kavga edercesine tartıştıklarını gördü. Bu manzara karşısında üzülen Hocaefendi, yanındaki arkadaşlarına, “Bağnazca düşünceler Müslümanlığa gölge oluyor, Müslümanlığın çehresini karartıyor.” dedi.</div>
<div></div>
<div>Bir gün Roma’da kalan, ertesi gün İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçen Hocaefendi, burada iki gün kaldı. Buradaki Türk toplumunun düzenlediği programlara katıldıktan sonra tekrar Amsterdam’a geçti ve 25 gün süren Avrupa turunu tamamladıktan sonra 19 Aralık 1990 günü İstanbul’a döndü.</div>
<div></div>
<div>Ve bugün yaşanan süreçle bütün bu coğrafyalarda Peygamber Efendimiz’in (sav) garipliğini gidermek ve İslam’ın aydın çehresini yansıtmak için -geç de olsa- binlerce hizmet insanı var. Onlar bu işi bitirmeye azmederse Allah onları ikmal edip İslam’ın güzel yüzünü göstermede onlara yardımcı olacaktır.</div>
<div></div>
<div><b>Devam edecek…</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: </strong><strong> Tarık Burak</strong><strong> | S</strong><strong>amanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-30-tarik-burak/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-30 | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-29 &#124; Tarık Burak</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-29-tarik-burak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2021 08:53:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​​ #fethullahgulen​​]]></category>
		<category><![CDATA[Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-29]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19955</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir Hoca’dan, Bir Alim’den Çok Öte Bir Ufuk…  Aklı modern bilimlerden, kalbi manevi ilimlerden uzak, ancak ezber usulüyle onları sırtında taşıyan, sahabenin aşkını, şevkini yeniden uyaracak bir düşünceye, heyecana; bir&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-29-tarik-burak/">Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-29 | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div></div>
<div><b>Bir Hoca’dan, Bir Alim’den Çok Öte Bir Ufuk… </b></div>
<div></div>
<div>Aklı modern bilimlerden, kalbi manevi ilimlerden uzak, ancak ezber usulüyle onları sırtında taşıyan, sahabenin aşkını, şevkini yeniden uyaracak bir düşünceye, heyecana; bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip olmayan birileri kalkmış bugün Hocaefendi hakkında konuşuyor.</div>
<div></div>
<div>“Hocaefendi, hülyalardaki yarınlara doğru köprü inşa eden salih zatların tacının varisi, onların son halkası, Üstad Bediüzzaman Hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat. Bu ayardaki zatlar, bütün hayatlarını sıyam ve kıyamda geçirdiler; yaşatmak için yaşadılar. Yeryüzünün halifesi olan insanın, kendi ruhlarını yeniden ikameye yönelik olmayan hiçbir işe ayıracak zamanlarının olmadığını haykırdılar.” (Prof. Dr. Süleyman Aşrâtî, Vahran Üniv.)</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi Edremit&#8217;te 16 Ağustos 1974&#8217;te son Cuma vaazını da kıldırıp cemaatle vedalaştı. Tayini Manisa&#8217;ya çıkmış, oraya gidecekti.</div>
<div></div>
<div>Bu arada Hocaefendi’nin babası hasta olduğu için kendisi Erzurum’a gitti. Hocaefendi o günleri şöyle anlatıyor: “Tayinim Manisa&#8217;ya çıkmıştı. Fakat babamın hastalığını duyunca emri tebellüğ etmeden Erzurum&#8217;a gittim. Yanımda İlhan Bey, Dr. Kahid ve Muvaffak Bey de vardı. Babam ayakta idi. Yatağa düşmemişti. Fakat muayene eden doktor bana açık açık babamın hastalığını söylemişti. Kanserdi. Doktor kanaat olarak: ‘Ameliyat ettirseniz de ettirmeseniz de bir şey fark etmez, en fazla üç aylık ömrü var’ demişti. Ben de bir iki ağrı kesici aldırıp babama vermiştim.</div>
<div></div>
<div>Emri tebellüğ etme (Manisa&#8217;ya Tayin) vaktim gelmişti. Bu durumu babama arz ile elini öptüm ve &#8216;Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.&#8217; dedim. Bana: &#8216;Gitme. Önümüzdeki perşembeden sonra gidersin.&#8217; dedi. Sonra daldı, durdu durdu ve &#8216;Git. Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor.&#8217; dedi&#8230; Ben İzmir&#8217;e döndüm. Bir hafta sonra babamın vefat haberi geldi. (20 Eylül 1974’te Ramazan ayının üçüncü günü, babası Ramiz Efendi vefat etti.) İzmir&#8217;den otobüs ile o gece yola çıktık. Yanımda Yusuf Pekmezci ve Köse Mahmut vardı. Mustafa Birlik de bizi garaja kadar geçirmeye gelmişti. Vasıta yönüyle sıkıntı çekmedik.. Ankara&#8217;dan uçağa bindik ve öğle vakti Erzurum&#8217;a yetiştik. Son anlarında babamın yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun kerametvari, &#8216;bir hafta sonra gidersin&#8217; demesini hemen kabul etmeyişim, içimde hep kanayan bir yara olarak kalmıştır. Öyle baba zor bulunur&#8230; O sene benim için bir hüzün senesi oldu.” (19 Eylül 2007, Özel Dosyalar)</div>
<div></div>
<div><b>Manisa Yılları (1974-1976 arası, 2 yıl)</b></div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, Manisa’daki günlerinde hizmet adına beklediği heyecanı ve şevki ne yazık ki göremedi. Zira, Manisa halkı böyle bir hizmete karşı çok kapalıydı. İlgi ve alaka yok denecek kadar azdı. Bunu yorumlarken şöyle buyuruyor:</div>
<div></div>
<div>“Manisa&#8217;nın hem şahsım hem de hizmetimiz adına yeni bir şey ilave ettiğini söyleyemeyeceğim. Her şey eskinin bir uzantısı olarak sürüp gitti. Vaazlar, sohbetler, kamplar vs. hep eskiden olduğu gibiydi. Belki gelip gitmeler, Edremit&#8217;e kıyasla çok daha fazlaydı; ama bunu Manisa&#8217;nın bir hizmeti olarak değerlendirmek yanlıştır. Zira, zaten cemaat, o güne kadar olduğu gibi, İlahî inayetle gelişiyordu. Diğer taraftan Edremit&#8217;e gelmek isteyip de çeşitli sebeplerden dolayı gelemeyenlerin önündeki engeller, hususiyle de mesafenin azalmasıyla kısmen giderilmiş oluyordu. Bu da gelmeyi artıran bir husustu. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki, o gün için Manisa böyle bir hizmete karşı çok soğuktu. ‘İlgi ve alaka yoktu’, denecek kadar çelimsizdi. Belki Necdet Başaran Bey&#8217;in gayretleriyle bir parça çözülme olmuş ve daha sonra orada hizmet veren arkadaşımızın çalışmalarıyla bu çözülme nisbeten hız kazanmıştı; ama Manisa&#8217;da o günlerde hizmetimiz adına bütün olup biten sadece kendi bünyelerinde bir yaz hizmetleri şeklinde olmuştu. Manisa esasen dindar bir yerdir. Ne var ki yakın tarihe kadar, iman ve Kur&#8217;an hizmeti adına, böyle mübarek bir yer beklenen ölçüde yüksek bir performans gösterememişti. Bunun bildiğim bazı sebepleri de vardı; ama şerhi gönül incitir, kalp kırar&#8230;” (05 Aralık 2001 &#8211; Hayatından Kesitler)</div>
<div></div>
<div><b>“Bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok”  </b></div>
<div></div>
<div>1974 yılı sonbaharıydı. Bazı dindar insanlar, siyasette Süleyman Demirel’in desteklenmesi gerektiği düşüncesini savunuyordu. Hocaefendi’ye göre ise dine hizmet etmenin yolu tamamıyla siyasetin dışında kalmakla mümkündü. O sıralarda bir gün Mehmet Ali Şengül, Hocaefendi’yi ziyaret etti. Hocaefendi evde hasta yatıyordu. Arkadaşına arkadaki dolabın kapısını açmasını ve üst üste yığılı mektuplardan rasgele birini çekip okumasını istedi. Şengül, Hocaefendi’nin dediğini yaptı ve mektuplardan birini zarfından çıkarıp okumaya başladı. Mektup baştan sona, Demirel’e destek vermediği için Hocaefendi’ye yapılan ağır hakaretlerle doluydu. Hocaefendi “Bizim bunlarla uğraşacak vaktimiz yok” deyip o gün bütün bu mektupları sobaya attı.</div>
<div></div>
<div><b>Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri (31 Mart 1975) </b></div>
<div></div>
<div>Türk siyasi hayatına &#8220;Milliyetçi Cephe Hükümetleri&#8221; olarak geçecek olan ilk hükümet 31 Mart 1975’te kuruldu. Ondan sonra ülkede cepheleşme iyice artacak, Demirel 2 ayrı MC hükümeti daha kuracaktı. MC hükümetlerinin belkemiğini AP, MSP, MHP ve CGP oluşturacaktı.</div>
<div>Bu yıllarda aynı zamanda (13 Kasım 1975’te) Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Hocaefendi’nin Konferanslar Vermeye Başlaması (1975)</b></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, 1975 yılında Kur&#8217;an ve İlim, Darwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferanslar serisine başladı. 1976 yılında da devam eden bu konferanslar münasebetiyle İzmir dışında Ankara, Çorum, Malatya, Diyarbakır, Konya, Antalya, Aydın gibi iller başta olmak üzere (üç il hariç) Türkiye’nin hemen her yerini ziyaret etti.</div>
<div>“Konferanslara gelince; bu tamamen camiye gelmeyen insanlara mesaj götürmek zaruretinden doğmuştur. Gerçi bu meseleye zaten kahve sohbetleriyle kısmen başlanmıştı. Ancak, artık iş kahve istiabını aşmaya başlamıştı. Böyle bir konuşmayı, kalabalık bir kitleye kahvede dahi yapmak isteseniz, yine toplantı ve yürüyüş kanunlarına göre izin almak gerekecekti. Aynı izinle, daha büyük yerlerde ve daha kalabalık bir topluluğa hitap etme imkanı olacağına göre, bu işi o seviyede yapmak daha muvafıktır diyerek konferanslara öyle başladık.” diyor Hocaefendi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, ilk konferansını, askerde iken hava değişimi için gittiği Erzurum&#8217;da vermişti. Bu konferans, Mevlana’yla ilgiliydi.</div>
<div></div>
<div>İkinci konferans ise, Kestanepazarı&#8217;nda bulunduğu sıralarda oldu. Yeşilay&#8217;da her hafta seri konferanslar veriliyordu. Bir hafta konferans veriliyor, ikinci hafta da onun kritiği yapılıyordu. Hocaefendi’ye de Kur&#8217;an-ı Kerim ile ilgili bir konferans teklif edildi.</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi’nin İstanbul’daki İlk Vaazı</b></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, İstanbul’da ilk vaazını 1976 yılında İstanbul Beşiktaş’ta Yahya Efendi Dergâhı olarak bilinen camide verdi. Bu küçük camide o gün 100-150 arasında insan vardı.</div>
<div>Hocaefendi vaazın ardından yeniden İzmir’e döndü. Bundan sonra Bornova’ya tayin edildi.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>İzmir Bornova Yılları (1976-1980 arası, 4 yıl)</b></div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, 28 Eylül 1976’da Bornova&#8217;ya tayin edildi. Burada 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar görev yaptı. Bu dönem hakkında şu değerlendirmelerde bulunuyor:</div>
<div></div>
<div>“Vaazlar ve sohbetler adına, Bornova da Manisa&#8217;nın bir uzantısıdır, diyebilirim. Dizi halinde bazı konuları kürsüye getirme burada da devam etti. Ayrıca haftada bir gece, soru-cevap sohbetleri yapılmaya başlandı. Tabii ben bu arada sağa sola daha sık gitmeye fırsat buluyordum. Her yandan çeşitli vesilelerle davetler alıyordum. Mümkün mertebe de bu davetleri geri çevirmemeye çalışıyordum. Bunlar ya bir konferans için ya bir vaaz için ya bir sohbet için ya da herhangi bir hayır müessesesinin kuruluşu için gelen davetlerdi. Ben bunların hepsine yetişmeye çalışıyordum. Azmime, fizikî gücüm de inzimam edince bu her zaman mümkün olabiliyordu. Öyle ki bazen aynı günde üç ayrı yerde konuşma programına katılıyordum. İstirahatı da arabanın içinde, buralara gidip-gelmeler esnasında yapıyordum. Bugün aynı performansı gösterebileceğimi zannetmiyorum. Bu, sıhhat-i bedenimin bozulmasına da verilebilir, yaşımla doğru orantılı da görülebilir.. hatta daha başka sarsıntı verici hadiselerle de yorumlanabilir.</div>
<div></div>
<div>Hizmetimizin ağırlık merkezi İzmir&#8217;de olduğu için tayinimi İzmir&#8217;e istemiştim. Ancak, &#8216;Bornova da İzmir sayılır&#8217; diye tayinim oraya yapıldı. Belki faydalı da oldu. Zira Bornova üniversite merkeziydi. Bu da talebelerin sohbetlere iştirakını kolaylaştırıyordu.</div>
<div></div>
<div>Bu arada, arkadaşların benden gelen teklifleri kabullenmesinde eskisine oranla belli bir mesafe kat edildiği söylenebilir. Bazı arkadaşların hazımsızlıkları devam ediyordu, ama onlar da en azından karşı cephe açmama gibi bir mürüvvet gösteriyorlardı veya kendilerini böyle davranmaya mecbur hissediyorlardı. Fakat ekseriyet itibariyle ufukları İzmir&#8217;le sınırlıydı. Bu ufku Ege ve Türkiye olarak açmak için bayağı zorlanmak gerekecekti. Nitekim öyle de oldu.”</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi bu dönemde dar fikirleri açmak için 1975’te başladığı seri konferanslara devam etti.</div>
<div></div>
<div>İzmir’de 8 Aralık 1976 günü, üniversite öğretim üyeleri başta olmak üzere toplumun her kesiminden insanlar “Kur’an ve Modern Bilim” konferansında Hocaefendi’yi dinlemek için gelmişti. O kadar fazla bir ilgi vardı ki konferansın yapıldığı salonda insanlar dışarıya taşmıştı. Hocaefendi, Kur&#8217;an&#8217;ın fen ve tekniğe bakış keyfiyetini mevzu edinen bir konferans verdi. “Ancak bunlar, hizmete yeni bir buud kazandıracak türden gayretler değildi.” diyor Hocaefendi.  “Sıradan, herkesin yaptığı gibi yapılan konuşmalardı. Organize işi de başkasına aitti; biz gidip sadece konuşuyorduk.”</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Evrim Anaforu ve Gerçek Konferansı  </b></div>
<div></div>
<div>Bir diğer konferansın konusu ise Darwinizm&#8217;di. İzmir fuar alanında beş bin kişilik bir salon kiralanmıştı. Bu konferansta da salondaki insandan daha çok dışarıda insan vardı. Hatta o gün fuar bir bayram yerine dönmüştü. Herkes akşam namazını bahçede, çayırların üzerinde kılmıştı. Dinleyici kitlesi yine çok değişikti. Kimisi merakla, bir vaiz bu mevzuda neler konuşacak diye gelmişti; kimisi cidden mevzuyu öğrenmek için orada bulunuyordu. Kimisi de orada bulunmayı kendisine ait bir vazife telakki ediyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi bu hadiseyi şu şekilde anlatıyor: “&#8217;Yaratılış ve Darwinizm&#8217;, münasebetli veya münasebetsiz ismi de bize aitti.. demek isteniyordu ki, evvela yaratılış gelir. Darwinizm ise sadece bir nazariyeden ibarettir. Ben bu konuyu önce cami kürsüsünde de işlemeye çalışmıştım. Ancak orada &#8216;hayat&#8217; bahsini anlatırken, Darwinizm&#8217;e istidradi olarak temas etmiştim. Konferansta ise müstakil bir mevzu olarak üzerinde durma imkanı olmuştu ki, ciddi bir şey anlattığım söylenemez. Bütün arzum Kur&#8217;an hakikatlarıyla, Darwinizm denen safsatayı yere çalmaktı. Ben bu mevzuda ne kadar yeterliydim, o ayrı mesele&#8230; Ancak, inananların cephesine bir cesaret geldiğinde şüphe yoktu. Zaten daha sonra bu mevzuda birçok eser yazıldı ve hepsi de Darwinizm&#8217;i yerden yere vurdu.</div>
<div></div>
<div>Gençliğimde, Şeyhülislâm Hayrullah Efendi&#8217;nin Darwin nazariyesine inandığını duyunca dünyam başıma yıkılmıştı. Çok takdir ettiğim bir müfessirin, &#8216;İlim bu nazariyeyi ispat ederse, ben de Kur&#8217;ân âyetleriyle te&#8217;lif&#8217; ederim&#8217; demesi, beni iyiden iyiye yıkmıştı. Bu sebeple, mevzûm olmadığı ve aleyhinde çok fazla malûmatım bulunmadığı halde, konuyu kürsüye getirdim ve yurdun çeşitli yerlerinde konferanslarla takdime çalıştım. İmansızların pençesine düşmüş gençlerin, bu ve benzeri fikirlerle zehirlenmemeleri için buna ihtiyaç vardı. O dönemlerde, ülkemizde Batı&#8217;dan gelen çeşitli şokların sarsıntısı yaşanıyordu. Bu şok, en meşhur İslâm âlimlerini de maalesef etkisine almıştı.”</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, İslam’ın yaratılış felsefesine aykırı düşen ve Allah’ın varlığına dair şüpheler uyandıran Darwin’in evrim teorisini, İzmir ve Ankara’da “Yaradılış ve Darwinizm” başlığıyla konferans konusu yaptı ve âdeta bu teorinin destekçilerine meydan okudu. Ankara’daki Darwinizm konferansı 1976’da Arı Sineması’nda oldu. İçerisi dolduğu gibi dışarıda bekleyen dinleyicilere Hocaefendi’nin sesi hoparlörden verildi. Hocaefendi, konferansını, hitap ettiği topluluğa bir saygı ifadesi olarak tam üç saat boyunca ayakta veriyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi aslında, daha 1970’li yılların başlarından itibaren İzmir’de bazı sohbet programlarında evrim teorisini ele almış ve bir ilki gerçekleştirerek konuyu cami kürsüsündeki vaazlarına taşımıştı. 1976’da biyolojinin en zor konularını çalışarak evrimi konferans konusu yapmasının bazı sebepleri vardı. Çünkü bazı Kur’an ayetleri bile Darwinizm’e dayanak yapılıyordu. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetnamesi’nden bölümler alıp, “O da evrimi kabul ediyor” diyenler vardı. Hocaefendi’nin askerdeyken okuduğu bir romanda, Şeyhülislam Hayrullah Efendi’nin  bile evrim teorisine inandığı söyleniyordu. Öyle ki, XIX. yüzyıl İslam bilginlerinden Hüseyin Cisri, ‘Bu mesele henüz bir teoridir, ama eğer ileride ispat edilirse biz de Kur’an ayetleriyle açıklamasını yaparız” diyordu. Hocaefendi’ye göre Hayrullah Efendi ve Hüseyin Cisri düzeyinde insanlar bu şekilde etkilenmişse, konunun geniş kitleler önünde acilen ele alınması gerekiyordu.</div>
<div>Darwincilik ve nihilizm bir dönem toplumu öylesine sarstı ki, nice düşünce ve fikir adamı bile “ateşe koşan kelebekler” gibi bu akımlara kapılıp mahvoldular. Türkiye’de böylesine bunalımlı bir dönem yaşandı.</div>
<div></div>
<div>Konferansının başında, aslında bir biyokimyacı, bir genetikçi, bir paleontolog (fosilbilimci) ve bir ilahiyatçıdan oluşan bir çalışma grubunun müştereken yapması gereken böyle bir sunumu kendisinin tek başına yapmak zorunda kaldığını vurgulayan Hocaefendi, soruları peş peşe sıralıyordu.</div>
<div>Bir an için bir canlı türünün diğerine dönüşmesi kabul edilse bile hangi canlı türünün ömrü böyle bir dönüşüm için yeterliydi? Yoksa dönüşenler, diğerlerinden ayrı olarak milyonlarca yıl mı yaşadılar? Maymunlar içinde neden tek bir maymun evrimleşirken, diğerleri evrimleşmeden kalmıştı? Kadının evrimleşmesi nasıl olmuştu?</div>
<div></div>
<div>Darwin, “İnsan, kılları zamanla dökülüp seyrekleşerek bugünkü halini aldı” diyordu. O halde kadının vücudunda aynı tip kıllar neden hiç bulunmuyordu? “Kadının cazibesi için öyle olması gerekiyordu” diyen Darwin, aslında kendi teorisiyle çelişmiyor muydu? Darwin, “İnsanın kafası darbelere maruz kaldığından oradaki kılların kalması gerekiyordu” derken yine kendisiyle çelişmiyor muydu? Acaba insanın burnu, alnı, dizleri, ayakları daha mı az darbelere maruz kalıyordu ki, buralardaki kıllar dökülmüş ve seyrekleşmişti?</div>
<div>Hocaefendi, Darwin’in hayatını dikkatli bir şekilde incelemişti. Zengin bir aileye mensup bir doktorun oğlu olarak dünyaya gelen Darwin, tıp okumaya başlamış, ancak okulu yarıda bırakarak kırlara kaçmıştı. Sonra ilahiyat okumaya karar vermiş, ama yine zorlanmıştı. Nihayet İngiltere hükümetinin bir bursuyla Büyük Okyanus Adaları, Afrika, Güney Amerika ve Avustralya’da incelemelerde bulunmuş, burada hayvanlar, fosiller, yanardağlar ve mercanlar üzerinde çalışmıştı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, çevirisi Milli Eğitim Bakanlığı’nca yapılan Esrarlı Kâinat kitabını 1929’da yazan İngiliz bilim adamı James Jeans’in şu sözlerini hatırlatıyordu: “İnsan bilim yapar, uzayı öğrenir, derinlemesine insanın içine girer, sonra nasıl Allah’a inanmaz, hayret ediyorum.” Nitekim Darwin de insanın gözünü evrimle izah edemeyince, bir arkadaşına yazdığı mektupta, “Şu gözü düşündükçe tepem atıyor” demişti. Oysa eğer Darwin hücre hakkında bugünkü bilgilere sahip olsaydı, göz için söylediği sözün aynısını hücre hakkında söyleyecekti. Çünkü insandaki 60 trilyon hücreden sadece birinin sistemindeki bir bozulma bile bazen insanın ölümüne sebep olabiliyordu.</div>
<div>Hocaefendi’ye göre, “iman ile imansızlık arasında âdeta bir duvar” olan evrim sadece Darwin’e mal edilecek bir olay değildi, onun ölümünden sonra âdeta inkârcılığın ideolojisi haline getirilmişti. İnanca saldıran yedi başlı ejderha gibi vesveselerin (şüphelerin) başında gelen evrime dayanak yapılan “Güçlüler ayakta kalır, zayıflar silinir gider” tezi sömürgeciliği, ırk ayrımını, kuvvetlinin zayıfı ezmesini âdeta meşrulaştırıyordu. Nitekim komünizmin kurucusu Karl Marx, tarih görüşünü bu temele oturtmuştu ve Darwin’e çok şey borçluydu. Komünistler evrim teorisine inkarı savunduğu için sarılmakta ve bir ideoloji olarak savunmaktaydılar.</div>
<div></div>
<div>Oysa, yerde de gökte de ekolojik denge içinde yüzyıllardır zayıf varlıklar ve güçlü varlıklar hep yan yana yaşadı. Çünkü Yüce Yaratıcı her bir canlı türünü, varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihazlarla donanmış olarak yarattı. Hocaefendi bu konuda şöyle diyor: “Evrimciler, bu harika yaratılış gerçeklerini kabul etmeseler bile, köşelerine çekilip susmaya mecburdurlar.”</div>
<div>“Bilim, inanç üzerinde yürümez” düşüncesine de cevap veren Hocaefendi, şu soruları soruyordu: “Allah’ı kabul edip bundan sonra çalışmalara devam etmenin bilime kaybettireceği şey nedir? Allah’ın varlığını ortaya koyan bunca şey varken; varlığın kökenini tabiat ve tesadüf gibi hurafelerle izah etmenin bilime kazandıracağı şey nedir? Evrimle Allah inkâr edilirken, tabiata ilahi bir güç verilmiş olunmuyor mu?</div>
<div>Hocaefendi, en sonunda konferansını şöyle bitiriyordu:</div>
<div></div>
<div>“İnsanlığın babası, ilk insan olan Hazreti Âdem, Allah tarafından toprağın elementlerinden bir mucize eseri olarak yaratılmıştır. Darwinizm’in iddia ettiği gibi bir evrim söz konusu değildir ve insan evrimleşerek bugünkü şeklini almamıştır.”</div>
<div></div>
<div><b>Devam edecek…</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Tarık Burak</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-29-tarik-burak/">Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-29 | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nurları niçin okumalıyız? &#124; Tarık Burak</title>
		<link>https://hizmetten.com/risale-i-nurlari-nicin-okumaliyiz-tarik-burak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Feb 2021 15:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[A şık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16904</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar’ın Hocaefendi Üzerindeki Etkisi Fethullah Gülen Hocaefendi, kendi üzerinde derin etkiler bırakan Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur’un farklılığını şu şekilde ortaya koymaktadır: “Ben Efendimize (sallallahu aleyhi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/risale-i-nurlari-nicin-okumaliyiz-tarik-burak/">Risale-i Nurları niçin okumalıyız? | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar’ın Hocaefendi Üzerindeki Etkisi Fethullah Gülen Hocaefendi, kendi üzerinde derin etkiler bırakan Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur’un farklılığını şu şekilde ortaya koymaktadır: “Ben Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) babamdan, annemden tevarüs ettiğim duygularla, düşüncelerle sımsıkı bağlıydım. Fakat Efendimizin insanlık çapında yaptığı şeyleri ister mucizatıyla, ister Reşhalarla Bediüzzaman&#8217;da gördüğüm zaman kendi kendime çocukluğumda şöyle dedim; ‘Demek ki ben uzaktan bakıyormuşum.</p>
<p><iframe src="https://www.youtube.com/embed/j7Qt-OAgCck" width="683" height="384" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>
<p>Uzaktan bana göz kırpan o yıldızlar, nerdeyse çocukların ellerini uzatıp yıldızları avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayacağım ufka girdi.’ Meseleler Bediüzzaman&#8217;ı okuduktan sonra benim için daha inandırıcı olmuştur. Mesela yine Zat-ı ulûhiyet meselesine iki kere ikinin dört edeceğinden daha kesin bir kanaatin bende hâsıl olmasına sebep olduysa, Allah&#8217;ın kalbimde iman nurunu yakması onun rehberliğinde olduysa benim ona minnet duymam bir vecibedir.</p>
<p>Üstad Bediüzzaman&#8217;ın, başka hiç kimsede görmediğim bir tespiti daha var; O, dünyanın üç yüzü bulunduğunu, bunlardan birincisinin esma-i ilâhiye, ikincisinin insanların hevesatlarına, üçüncüsünün de ahiret hayatının kazanılmasına baktığını söylüyor ki, gayet manidardır. Bediüzzaman&#8217;ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir.</p>
<p>Evet, o bir hizmet dâhisi ve hakikat-i Ahmediye&#8217;nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehli dünya ile yaka-paça olmuş, hapishanelerde gezmiş-dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır.</p>
<p>Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir. Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş ama, işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimiz&#8217;in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu asırdaki bir izdüşümü gibi davranmıştır.”</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_34092"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/j7Qt-OAgCck?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<h1 class="page-title"><span style="font-size: 12pt;">[ Tarık Burak yazdı ]</span></h1>
<h1 class="page-title"><span style="font-size: 12pt;">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi</span></h1>
<p><a href="https://hizmetten.com/risale-i-nurlari-nicin-okumaliyiz-tarik-burak/">Risale-i Nurları niçin okumalıyız? | Tarık Burak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-28</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-28/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Nov 2020 17:00:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-28]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11051</guid>

					<description><![CDATA[<p>[ Tarık Burak yazdı ] Dünyaya Uzanan Hizmetlerin İlk Halkası ‘Eşrefpaşalılar’ Hocaefendi için Eşrefpaşalı diliyle şöyle diyorlardı: “Biz onu delikanlı bir hoca olarak tanıdık. Mertliğine tav olduk. Baktık bir de&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-28/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-28</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ]</strong></div>
<div></div>
<div><b>Dünyaya Uzanan Hizmetlerin İlk Halkası</b></div>
<div></div>
<div>‘Eşrefpaşalılar’ Hocaefendi için Eşrefpaşalı diliyle şöyle diyorlardı:</div>
<div>“Biz onu delikanlı bir hoca olarak tanıdık. Mertliğine tav olduk. Baktık bir de büyük alimmiş&#8230;”</div>
<div></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>İlk Hizmet halkası: Bozyaka</b></div>
<div>Hocaefendi, yıllarca İzmir’de verdiği vaaz ve sohbetlerle imkan sahibi hayırsever insanların ülkeye nasıl hizmet edebileceklerini izah etmişti. Onun bu sohbetlerini hiç kaçırmayan bir esnaf grubu vardı. Hocaefendi, Ege Bölgesi’nin bu cömert insanlarını öğrenci yurtları açmaya teşvik etti. “Eğitim kurumları açın” çağrısına cevap veren İzmir’deki ilk esnaf grubu, toplumun orta direğini temsil eden insanlardı. Hocaefendi’nin mesajlarına kulak veren bu insanların maddi imkânları sınırlı olmasına rağmen bu tarihi misyonun ağır yüküne omuz verdiler. Bundan sonra, Hocaefendi ve İzmir esnafı bir yurt yeri aramaya başladı. Bozyaka’da bir arsa bulundu.</div>
<div></div>
<div>(1943’te Denizli’de hukuka uygun bir beraat veren Mahkeme Başkanı Ali Rıza Efendi’ye, daha sonra Bediüzzaman birtakım Risale-i Nur göndermişti. O da okuduktan sonra onları İzmir’deki bir dostuna hediye etmişti. Hediyeyi alan bu zât, Hacı Nefi Akyazılı’nın kayınpederiydi. Bu zat, kızlarının İzmir’in İslamiyet’e uymayan menfiliklerinden uzak kalmaları için Bozyaka’da etrafı duvarla çevrili bir ev yaptırmıştı… )</div>
<div>Yurdun yapılacağı bu yerde, romancı Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını yazdığı iki katlı köşk vardı. Burası Nefi Akyazılı adında İzmirli bir hayırsevere aitti. Nefi Akyazılı’nın ayrıca İzmir Karşıyaka’da bir apartmanı ve bazı daireleri vardı. Nefi ve eşi Zehra Pembe Akyazılı’nın çocukları yoktu. Oturdukları apartmandaki bir daireyi Hocaefendi’nin öğrencilerine kiralamışlardı. Bu gençlerin yetişme tarzından ve ahlaki yapılarından etkilenen Nefi Akyazılı, malvarlığının tamamını öğrenci yetiştirilmesinde kullanılmak üzere “Akyazılı” adıyla kurulan vakfa verdi.</div>
<div>Bazı esnaflar, Bozyaka’daki bu yeri fazla büyük olmaması sebebiyle yurda uygun bulmadılar. Fakat, tamir için İzmir’e getirilen ve o sırada orada bulunan Üstad Hazretleri’nin arabası da bir türlü o arsadan çıkmak istememekteymiş gibi direnmekte ve yerinden ayrılmamak için adeta inat etmekteydi. Bunun üzerine Hocaefendi, tevil-i ehadis (olayların dilini okuma ve yorumlama) açısından, Üstad’ın ruhaniyetinin buranın ilim yuvası olmasını istediği işaretini çıkarıp Bozyaka’daki bu yerin yurt olmasını istedi ve heyet tarafından da bu yönde karar verildi. Gerçekten bu karardan sonra hiç itekleme desteği verilmeden araba, o battığı yerden kolaylıkla çıkmış ve yoluna devam etmişti.</div>
<div>Yurt binası yapılacağı zaman, İzmirli başka bir hayırseverin bağışladığı tam bitişiğindeki arsayla alan genişletildi. Böylece, ilk öğrenci yurdunun temeli 1972’de İzmir Bozyaka’da atıldı. 1976 yılında Bozyaka Yurdu 200 öğrenci kapasiteyle faaliyete geçti.</div>
<div>İzmir’de ilk defa güneş enerjisiyle ısıtılan bina Bozyaka’daki yurt oldu. Daha sonra bu uygulama Ege’nin her tarafına yayıldı. O zaman, “Acaba güneş enerjisiyle ısıtılan suyla abdest alınır mı?” sorusunu bile ortaya atanlar vardı. Ama Hocaefendi’nin bu yaklaşımını örnek alan Ege Bölgesi’ndeki bütün yurtlar güneş enerjisi sistemi koydurdu.</div>
<div>Daha sonra bu yurt 1982 yılında Yamanlar Koleji’ne dönüşecek ve bu okulun ilk müdürü de sanatçı Sezen Aksu’nun babası Sami Yıldırım olacaktı.</div>
<div>Bu yurt, 1980’li yıllarda Türkiye’de, 1990’lı yıllarda Orta Asya Ülkeleri ve Balkanlar’da, sonraki yıllarda ise dünyanın dört bir tarafında açılacak olan hizmet kurumları zincirinin ilk halkası olması bakımından önemliydi.</div>
<div>Zaten 1966’da M.Fethullah Gülen Hocaefendi, İzmir’e ilk geldiği günlerde YENİ BİR DÜNYA şiirini yazmıştı… Bu şiir, günümüzde Dil ve Kültür Olimpiyatları’nda dünya çocukları tarafından hep birlikte seslendirilmektedir.</div>
<div></div>
<div>1990’lı yıllarda bütün dünyaya yayılacak olan Türk okullarını çeviren bu değirmene ilk suyu gönderenler işte İzmirli hayırsever Nefi ve eşi Zehra Pembe Akyazılı’ydı. O günlerde Yazıcı çiftinin yaptığı bu bağış çok önemli bir olaydı. Öylesine önemliydi ki, Hocaefendi, bu çifti hiç unutmayacak ve daima gözyaşlarıyla süslediği dualarıyla onları anacaktı.</div>
<div>Önce Türkiye geneline, ardından dünyaya yayılan okullar faaliyetinin ilk çekirdeği olan Akyazılı Vakfı’nın ilk müdürü emekli bir subaydı. Albay Cemalettin Gürlek,  27 Mayıs 1960 İhtilali’nden sonra ordudan ayrılan ve Emekli İnkılap Subayları (Eminsular) olarak bilinen subaylardan biriydi. Gürlek, 1973 yılı Aralık ayında hacca giderken Ankara’da Esenboğa Havalimanı’ndaki mescitte Fethullah Gülen Hocaefendi ile tanışmıştı.</div>
<div>Hem kendisi hem de eşi Fatma Gürlek dindar insanlardı. Fatma Gürlek, yaşlılık günlerinde, “Biz gidelim Darülaceze’de kalalım. Kaldığımız bu evi de öğrencilere verelim” diyecek kadar öğrencilere imkânlar sağlanmasının önemini anlamıştı.</div>
<div>Albay Gürlek, Akyazılı Vakfı’nın yanında kardeş bir vakıf olarak Akyaka Vakfı’nın kurulmasına da öncülük etti. Çünkü özellikle 12 Eylül döneminde, tarihsel bir olaydan dolayı bazı sıkıyönetim makamları Akyazılı Vakfı hakkında yanlış bir izlenime sahip olmuştu. Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda Sakarya’nın Akyazı ilçesinde isyanlar görüldüğünden, Akyazılı Vakfı’nın bu bölge kaynaklı olduğu gibi yanlış bir kanaat oluşmuştu. Oysa vakfın Sakarya’yla hiçbir ilgisi yoktu. Sadece vakfın kurucusu Nefi Bey’in soyadı Akyazılı’ydı. Albay Gürlek’in tecrübesi ve çalışma disiplini bu vakıf çalışmalarına büyük katkı sağladı. Gürlek, aynı zamanda yaz aylarında Ege Bölgesi’nde yapılan öğrenci kamplarını gönüllü olarak geziyor, sayıları onun üzerine kadar çıkan bu kamplarda çadırların doğru kurulup kurulmadığını kontrol gibi pratik katkılar sağlıyordu.</div>
<div>Hocaefendi, yenilikleri seviyordu. O yıllarda dindar insanların kendi teşebbüsleriyle böyle yurtlar açması Türkiye’de bir yenilikti. Ama Hocaefendi’nin düşünceleri ne kadar büyükse, imkânlar o kadar kıttı. Bu yüzden onun ilham verdiği projelerde yükün altına girenler için fedakârlığın herhangi bir sınırı yoktu.</div>
<div></div>
<div>Ülkemizde insanlığa Hizmet adına önemli gelişmeler olurken dünya 6 Ekim Savaşı (1973) ile çalkalanıyordu.</div>
<div>1967 Savaşında ciddi toprak ve prestij kaybına uğrayan Suriye ve Mısır, ani bir saldırı düzenlemiş ve ileri hatları kolayca ele geçirerek İsrail topraklarında ilerlemeye başlamıştı. Ürdün ve Irak askerlerinin katılmasıyla savaş, bir anda 25 yıllık İsrail devletini yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı.</div>
<div>Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan, savaşın ikinci günü her iki cepheyi de gezdiğinde büyük bir ümitsizliğe kapılarak &#8220;Üçüncü Tapınak&#8217;ın yani İsrail&#8217;in yok edilişi&#8221; ihtimalinden söz etmişti. Savaşın ilk üç gününde ciddi bir üstünlük sağlayan Birleşik Arap Güçleri&#8217;ne karşı İsrail, hem askeri hem de politik bir hezimet yaşıyordu.  ABD’nin 2,2 milyar dolarlık askerî yardımı savaşın İsrail&#8217;in lehine dönmesine büyük katkı sağladı. İsrail, 26 Ekim günü fiili olarak sona eren savaşla birlikte derin bir nefes aldı.</div>
<div>1973 yılındaki 6 Ekim Savaşı&#8217;nda Mısır, İsrail&#8217;e karşı göreceli bir başarı elde etse de, bölgede Arapların Filistin sorununu çözmekten çok, bu sorunu kendi çıkarları için kullanmaya başladıkları dikkat çekmeye başladı. Yani herkes koltuk sevdasıyla hareket etti bu meselede.</div>
<div></div>
<div>Bu arada, 20 Şubat 1970’te temeli atılan İstanbul Boğaz Köprüsü 26 Mart 1973’te tamamlandı ve hizmete açıldı.</div>
<div>12 Mart dönemi sonrası ilk seçimler 14 Ekim 1973’te yapıldı. Ardından 26 Ocak 1974’te ilk seçimli sivil hükümeti CHP-MSP koalisyonu kuruldu.</div>
<div></div>
<div><b>Eşrefpaşalılar</b></div>
<div>Eşrefpaşalılar, geçmişlerinde esrar içiciliği, kumar gibi alışkanlıkları bulunan İzmirli külhanbeyleriydi. Ama 1970’li yılların başında Hocaefendi’yi tanıdıktan sonra esrarı ve kumarı terk ederek yepyeni bir hayata başladılar.</div>
<div>Onları en çok etkileyen ve bir daha da Hocaefendi’nin yanından ayrılmamalarını sağlayan şey, Hocaefendi’nin onları benimsemesiydi. Bir gün alkollü olarak yanına getirdikleri bir arkadaşları içeri girince Hocaefendi, onu karşılarken ayağa kalkmıştı. Bir başka gün çeşitli misafirleriyle yemeğe otururken, Özcan Hasyiğit’i kendi sofrasına davet edip, “Buyrun burada sizin için yer var” diyordu. “Eşrefpaşalılar” da Hocaefendi için Eşrefpaşalı diliyle, “Biz onu delikanlı bir hoca olarak tanıdık. Mertliğine tav olduk. Baktık bir de büyük âlimmiş, onu da alıp cebe attık” diyorlardı.</div>
<div>Bu grubun Hocaefendi’yle tanışmasının hikayesi şöyleydi. 1973 yılında Özcan Hasyiğit ve arkadaşları, İzmir Konak’ta Yağhaneler (Atilla) Mahallesi olarak bilinen bölgede tütün mağazasının sokağında “Münir’in Kahvesi” olarak bilinen yerde toplanıyordu. Bu kahvehanenin özelliği bütün esrarkeşlerin buraya gelmesiydi. Kahvehanenin hemen karşısı da tarlaydı. Orası da onların mekânıydı. Eşrefpaşalı dendiğinde akla gelen şey, Konak’ın hemen üstündeki o mekânlarda insanlara bıçak çeken, esrar içen, adam vuran, her gün kafa çeken insanlardı.</div>
<div>İşte polisin gözünde esrarkeşlerin mekânı olan bu kahvehaneye Hocaefendi’nin talebelerinden Ahmet Kara ve Harun Tokak gelip onlara konuşmalar yapıyorlardı. Sonraki dönemde Hocaefendi de kahvehaneye uğradı. Polisin baskın yaptığı bir gün Ahmet Kara da oradaydı. Polisler Kara’ya, “Bu adamları biliyoruz. Bunlar esrarkeş. Sen parlak bir delikanlısın, senin burada ne işin var? Çık dışarı” dediklerinde Hasyiğit ve arkadaşları, “O bizim hocamız” dediler. Polis memurları şaşırmıştı. “Ne hocası?” dediler. Eşrefpaşalıların cevabı hazırdı: “Yahu bize Allah’ı, Peygamber’i anlatıyor. Biz de namaz kılıyoruz.” Daha da şaşıran polisler “Kaldırın ellerinizi” deyince, çoğunun cebinden esrar yerine namaz takkesi çıktı. Polis, Numan adındaki Eşrefpaşalıya “Sen de mi namaz kılıyorsun?” diye sorunca Numan “Evet” cevabını verdi. Polislerin şefi, “Sabah namazı kaç rekâttır, söyle bir daha bu kahveyi basmayacağız” deyince Numan’ın cevabı yine hazırdı: “Ben kaç rekât olduğunu bilmem. Biradere (hocaya) uyarım. O yatar ben yatarım, o selam verdi mi ben de selam veririm. Namaz bitmiş olur. Ben başka bir şeyden anlamam.” Polisler, kumar da oynanan bu kahvehanedeki değişimi görünce ve bu insanların kötü alışkanlıkları terk ettiklerine tanık olunca artık bu kahvehane baskınlarına son verdiler.</div>
<div>İşte bu grup, kahvehanedeki esrar gecelerini bırakınca, haftanın belirli günlerinde kendi aralarında dini sohbetlere başladı. 1975 yılında bir gece Özcan Hasyiğit ve arkadaşları toplam 27 kişi olarak evde sohbet yaparken baskına uğradılar. “Kumcu İbrahim” adlı arkadaşlarının evindeydiler. Polislerce elleri bağlanıp dışarı çıkarılırken, dışarıda bekleyen gazeteciler tarafından resimleri çekildi. Haberler abartılıydı. İçeride “sarıkla ayin” yaparken yakalandıkları söyleniyordu. Oysa ayin veya zikir yapmaları söz konusu değildi.</div>
<div>Hocaefendi, onların bu şekilde yakalandığını görünce hemen Emniyet’e gitti. Özellikle Kumcu İbrahim için üzülmüştü, çünkü içeride olduğu sürece kum arabası çalışamayacak, ailesi mağdur olacaktı. Onlar Hocaefendi’yi koridorda görünce üzüntülerini unuttular. Sorgu memuru dini kitap isimlerini sayıp “Bunları okudunuz mu?” deyince bir Eşrefpaşalı, “Her eseri okuyorum, sen de bir kitap yaz, seni de okuyalım birader” diyordu. Onlar dört beş gün içeride kalırken Hocaefendi, evlerine para ve yiyecek gönderdi.</div>
<div>Dışarı çıktıklarında “Bu hoca gariban, parası alınmaz” deyip parasını iade etmeye gittiler. Hocaefendi, “Biz arkadaşız. Para ihtiyaçtan dolayı verilmez. Verdiğimizi geri almayız” dedi. Hocaefendi, “Eşrefpaşa’nın külhanileri” dediği Özcan Hasyiğit ve arkadaşlarını anlatırken şöyle diyor: “Gerçek külhaniydi onlar. Onlardan biri haykırınca başkalarının dudakları uçuklardı. Birkaç tanesi bir vesileyle camiye gelmiş, vaaz dinlemiş ve bir daha da halkadan ayrılmamıştı. Zaman zaman ziyaretime gelirlerdi, ayrı yerleri vardı onların. Gidip yanlarına oturur ve onlarla özel bir lisanla konuşurdum.”</div>
<div></div>
<div><b>Vefalı Dost</b></div>
<div>Hocaefendi’nin vefasına dair Suat Yıldırım’ın o yıllarda yaşadığı şu hadise önem arz ediyor. Kendisi anlatıyor:</div>
<div>“1974&#8217;de Paris&#8217;e trenle gidecektim. Bir de baktım İzmir&#8217;den kalkıp yolcu etmek üzere Sirkeci garına gelmiş. Paris&#8217;te iken o zaman, orada fazla Müslüman bulunmadığından, İslâmî organizasyonlar pek bulunmuyordu. İslâmî usule göre kesilen et bulmakta zorluk çektiğimden ilk dört ay kadar et yiyemedim. Anlaşılan bundan, kendisine yazdığım mektupta bahsetmişim. Bir müddet sonra Almanya&#8217;dan büyük bir koli geldi. İçi sucuk dolu idi. Hocaefendi şefkat göstermiş, Almanya&#8217;da ulaştığı bir şahıs tarafından et ihtiyacımı böylece karşılamıştı. Az bir kısmını misal kabilinden yazdığım bu ihtimamları, -Allah ebediyen kendisinden razı olsun- hep devam etmiş ve etmektedir. Bir arkadaşına bu kadar vefa, sadakat ve fedakarlık gösteren Hocaefendi’nin şimdi artık yüzlerce değil, binlerce değil, on binlerce böyle yakınlık duyduğu arkadaşı var. Onlara yönelik manevi, fikri, kavli ve gerektiğinde maddi destekleri var.”</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi’nin Manisa&#8217;ya Tayin Edilmesi (29 Haziran 1974)</b></div>
<div>Hocaefendi, 2 yıl 4 ay kadar Edremit&#8217;te görev yaptıktan sonra 29 Haziran 1974’te Manisa merkez vaizliğine tayin edildi. Bunu tayin hadisesini şöyle anlatıyor:</div>
<div>“Daha önce de ifade ettiğim gibi, Edremit&#8217;e esasen istemeyerek gitmiştim. Hatta istifa edip gitmemeyi bile düşünmüştüm. Bu isteksizliği, beşerî bir kısım boşluklarla izah daha uygun olur zannediyorum. Evet, alıştığı yerden kopup bir başka yere gitmek insana cidden zor geliyor. Benim ise bütün dost ve arkadaşlarım İzmir&#8217;de idiler. Onlardan ayrılmak, onlardan uzakta kalmak bana dayanılması imkansız bir hicran gibi geliyordu. Fakat Murad-ı İlahî başkaymış&#8230; Edremit&#8217;e gittim ve üç seneye yakın orada vazife gördüm. Bu zaman zarfında, talebe hizmetleri gözümü ve gönlümü doyuracak seviyeye yükseldi. Öyle ki, daha çok kamplar vasıtasıyla, Edremit, o gün için hizmet adına Türkiye&#8217;nin diğer yer ve yöreleriyle kıyas kabul etmeyecek oranda bir talebe potansiyeline sahip hâle geliverdi. Evet, mübalağa etmeden söylüyorum, o gün ve hatta daha sonraları, bu çapta talebe hizmeti, ne İstanbul&#8217;da, ne Ankara&#8217;da, ne İzmir&#8217;de ne de bir başka yerde gerçekleştirildi. Allah (cc) bunu Edremit gibi küçük bir kasabaya nasip etti. Küçük sebeplerle büyük icraat ortaya koyarak ululuğunu bir kere daha gösterdi. Bununla beraber, Edremit daha fazlasını kaldırabilecek bir yer değildi.</div>
<div>Bir kere, vaazlara dıştan gelmeler çok oluyordu ve bunların misafir edilmeleri gerekiyordu. Bu itibarla da çok uzak yerlerden gelmeler vicdanımı rahatsız ediyordu. Zira gelenler, zaman açısından da maddî açıdan da fedakarlık yapıp geliyorlardı. Konuşmalarımın bu denli fedakarlıklara değeceğini kabul edemiyordum. Ne var ki, gelenlere de &#8216;gelmeyin&#8217; diyemiyordum. Gelenler, çoğunluk itibariyle İzmir ve çevresindendi. Aydın, Denizli gibi diğer komşu vilayetlerden de -az da olsa- gelen oluyordu. Bu açıdan vazifeyi daha merkezi bir yere nakletmek zaruret haline gelmişti. Bu kararda şahsıma ait zorlukların bulunması da tesir etmiş olabilir. Zira üç senedir İzmir&#8217;den gelip gidiyordum ve yolculuğumu da hep umumî vasıtalarla yapıyordum. Bu da benim için cidden zor ve yorucu oluyordu. Yollar bugünkü kadar düzgün, vasıtalar da bugünkü kadar rahat değildi. Bir de yolcuların birbirleriyle yarışırcasına sigara içmeleri buna eklenince yolculuk hakikaten çekilmez bir hal alıyordu. Ben de istesem de istemesem de çeşnisi bu olan yolculuğu her hafta tatmak zorundaydım.</div>
<div>Yer hususunda benim gönlümde İzmir vardı. Fakat, İzmir&#8217;e tayinimin zor olabileceğini söylediler. Çünkü işin başında sürgünümüz İzmir&#8217;den olmuştu&#8230;’ Ve 29 Haziran 1974’te Hocaefendi’nin Manisa’ya tayini yapıldı.</div>
<div></div>
<div><b>Bekir Berk&#8217;ten Hocaefendi&#8217;ye Selam (1974)</b></div>
<div>Bekir Berk, İzmir Davası&#8217;ndan sonra meydana gelen ithamlar, iftiralar sebebiyle 8 Aralık 1973 tarihinde avukatlığı bırakıp hacca gitti. Fakat dönme kararında değildi. 1974 yılının Eylül ayında Cidde radyosuna yaptığı başvuru neticesinde Türkçe yayınlar bölümünde yönetici, yapımcı ve sunucu olarak çalışmaya başladı. Risale-i Nur&#8217;ları ve iman hakikatlerini dünyanın dört bir yanındaki Türklere duyurdu.</div>
<div>Avukat Bekir Berk meslektaşı ve hapishane arkadaşı Gültekin Sarıgül&#8217;e Cidde&#8217;den 5 Temmuz 1974 tarihinde yazdığı mektubun sonunda bütün dostlara selam ettikten sonra Fethullah Gülen Hocaefendi&#8217;ye de hususen selam etti ve Cahit Erdoğan&#8217;dan Hocaefendi&#8217;nin vaaz kasetlerini göndermesini istedi:</div>
<div>&#8220;…Bütün arkadaşlara, Receb&#8217;e, Elmalılara, hususen bizim saatçiye (hacda görüşmüştük) ayrıca Isparta&#8217;dan soranlara ve hususen bizim oto tamircisi hac arkadaşına, Şaban&#8217;a, Ali Savran&#8217;a, Rüştü Abi&#8217;ye, tenekeciye, Hafız Bahri Ağabey&#8217;e, Recep Onaz&#8217;ın damadına, Tahsin Bey&#8217;e, Ali İhsan Bey&#8217;e ve hakikata müstesna mümin Fethullah Hoca&#8217;ya selam, sevgi ve hürmetlerimi iletirsen memnun olurum.</div>
<div>İmkân olursa belki bir hizmete vasıta ve vesile de olabilir, Cahit Erdoğan&#8217;dan Fethullah Hoca’nın -ne kadar çok olursa o kadar memnun olurum- konuşmalarını ihtiva eden bantlardan istirham ediyorum. Cahid&#8217;in bu külfete katlanmasını ve en net konuşmaları ve bantları göndermek lütfunda bulunmasını diliyorum.&#8221;</div>
<div></div>
<div>1971 yılında İzmir sıkıyönetim mahkemelerinde Hocaefendi ile birlikte yargılanan Avukat Bekir Berk o günleri yâd ederek beraber kılınan namazların hazzını hala unutamadığını vefatından önce gönderdiği bir teşekkür mektubunda şöyle ifade ediyordu:</div>
<div>“Aziz Hocam,</div>
<div>Ardınızda, imamlığınızda kıldığım namazların hazzını, huzurunu unutabilmiş değilim. Sizin ve etrafınızdaki muhterem kardeşlerimizin bayramlarınızı tebrik eder, sıhhat, afiyet, hizmette devam ve başarılar ve iki cihan saadeti dilerim.</div>
<div>Yeis ve inkisar sizin yanınızdan asla geçmez.</div>
<div>Hastalığımda ve sağlığımda gösterdiğiniz alâka ve yardımlara sonsuz teşekkürler eder, bu bîçareyi dualarınızdan mahrum etmemenizi dilerim.”</div>
<div>Bekir Berk, Cidde / Suudi Arabistan</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Devam Edecek…</b></div>
<div></div>
<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ]</strong></div>
<div></div>
<div><strong>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-28</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-28/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-28</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-24</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-24/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 10:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-24]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11043</guid>

					<description><![CDATA[<p>[ Tarık Burak yazdı ] Hazımsızlık Hapishanede çöpleri dökmek sırayla idi. Her gün çöp dökme sırası birine geliyordu. Herkes nöbet vaktini dört gözle bekliyordu. Çünkü işin içinde dışarıya çıkmak ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-24/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-24</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ]</strong></div>
<div></div>
<div><b>Hazımsızlık</b></div>
<div></div>
<div>Hapishanede çöpleri dökmek sırayla idi. Her gün çöp dökme sırası birine geliyordu. Herkes nöbet vaktini dört gözle bekliyordu. Çünkü işin içinde dışarıya çıkmak ve çok kısa bir süre dahi olsa hapishanenin dışında bulunmak, hava almak vardı.</div>
<div>‘Bir gün sıra Bekir Bey&#8217;indi. Aniden &#8220;Çöpçüler&#8221; diye bağırıldı. O nasıl olsa yatıyor diye ben hemen yataktan fırlayıp koştum.’ diyor Hocaefendi. ‘Gayem, Bekir Bey&#8217;e laf işittirmemekti. Ben dışarı çıkınca duruma muttali oluyor ve çok canı sıkılıyor. Zannediyorum ona ait işi yapınca o kristaller kadar ince ve narin insanın onuruna dokundu.</div>
<div>Rahmetli Bekir Bey hassas bir insandı. Bir gün bana şöyle demişti: &#8220;Benim bu hafakanlarım var ya! Biliyor musun neye benziyorum. Bir arslana.. Hani tutar kafese kapatırlar. Hiç bir şey yapamaz… Sağa döner Mırrr&#8230;, sola döner Mırrrr&#8221;</div>
<div></div>
<div>Bekir Bey&#8217;in şayanı takdir çalışmaları olurdu. Müdafaaları hazırlarken gece gündüz uyumazdı. Mahkemeye gideceğimiz günler de bile, bir saat ya uyur ya uyumazdı. Sabahlara kadar kitaplar okur, şerhleri karıştırır ve hâkimleri bağlayacak hususlar bulmaya çalışırdı. Çok defa da orjinal bir şey bulursa muhakkak gelir beni gecenin yansında kaldırır ve bulduğu şeyleri bana okur ve &#8220;Adamların anasını ağlattım&#8221; derdi. Okuduğu kitaplarda bazen satırların üstünü on kere çizmiş olurdu.</div>
<div></div>
<div>O bir heyecan ve aksiyon adamıydı. Çok gayretliydi. Fakat aşın hassasiyeti sebebiyle bazen bana &#8220;Ben sahabeden kime benziyorum&#8221; diye sorduğunda, bilhassa Hz. Ömer dememek için gayret eder ve başka isimler söylerdim. Bunca letafetine rağmen daha önce de onun da katıldığı bir istişari toplantıda böyle bir tatsızlık olmuştu. Benim bu toplantıya katılmam tamamen İzmir&#8217;de bulunuşumla alakalıydı. Yoksa o toplantıya ben çağrılmıyordum. O gün de söz arasında &#8220;Bu toplantılara, Elazığ&#8217;dan Hulusi Ağabey, Kastamonu&#8217;dan Mehmed Feyzi Efendi ve Hüsrev Abi gibi zatları da çağırsanız iyi olur, iştira güç kazanır&#8230;&#8221; dedim. Bana içlerinden birisi gayet soğuk bir şekilde &#8220;Herkes haddini bilsin, başkasının vazifesine karışmasın..&#8221; dedi.</div>
<div></div>
<div>Ve yine böyle bir sohbette Bekir Bey&#8217;le bir başkası arasında huzursuzluk olmuştu. İkisi de birbirinden dert yanıyor ve herbiri diğerinin kendi gıybetini yaptığını söylüyordu. Bunlar hep insani ve kardeşlik çizgisinde cereyan ediyordu. Ben de &#8220;Kardeşinin gıybetini yapan birisinin yüzüne çakıl saçmak lazım&#8221; dedim. Bu sözümle de kimseyi kasdetmiş değildim. Söylediğimi mücerred bir söz olarak söyledim. Fakat Bekir Bey, benim bu sözümü kendisine söylenmiş kabul etti. Ve kardeşin kardeşe tavrı ölçülerinde &#8220;ben ondan bunu beklemezdim, benim için bir taneydi..&#8221; gibi sitemli sözler etmişti. Kendisine mektup yazdım. Ve mektubumda şöyle dediğimi hatırlıyorum: &#8220;Ben Nur&#8217;un kahraman bir müdafii hakkında böyle düşünmedim. Buna rağmen hala eski düşüncenizde ısrar ediyorsanız, bu mevzuda Allah huzurunda hesap vermeye hazırım..&#8221; Ben bu mektubumun cevabını o zaman alamamıştım ama o, sonraları hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı.’</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Bekir Bey Bademli&#8217;ye getirildiğinde Hocaefendi ile aralarındaki münasebet bu şekildeydi. Zaten Cenab-ı Hakk&#8217;ın adaleti, hep araları böyle olanları orada bir araya getirmişti. Hocaefendi, Bekir Bey&#8217;e tazim ve hürmette kusur etmemeye çalıştı.</div>
<div></div>
<div>‘Benim başka türlü davranmam da mümkün değildi. Zira onu ilk tanıdığım günden itibaren hep Hakk&#8217;ın müdafii olarak gördüm ve bildim. O, bir avukat değildi; o, mazlum ve mağdur sesi ve soluklarıydı.</div>
<div></div>
<div>Hapishanede bazı arkadaşların bazılarına karşı, az da olsa antipatileri vardı. Ve bu, medrese-i Yusufiyye&#8217;nin kendine has tadını, lezzetini kaçırıyordu. Mevkuf kaldığımız süre zarfında, gördüğümüz her tahkir, tezyif ve horlamalara karşı, tek tesellimiz din adına, orada geçirilen günlerin, saatlerin, dakikaların sevap ve uhrevi hayatımız hesabına, onlar, yüzler, binler katlanıp defterimizin hasenat hanesine kaydolması ve bu iman ve kazancın sinelerimizde meydana getirdiği huzur ve itmi&#8217;nan esintileriydi.</div>
<div>Oysa ki, bu ruhani haz ve ledünni zevki, içte ve dıştaki bazı menfi esintiler inkitaa uğratıyor, bulandırıyor ve en azından tadını kaçırıyordu.</div>
<div>Keşke, her yanıyla uhrevi tüten ve bir ucu gidip cennet yamaçlarına dayanan o tevkifhaneleri dolu dolu değerlendirebilseydik! Yine de Rahmet-i Sonsuz&#8217;un öyle kabul buyuracağı ümidini besliyoruz.</div>
<div>İşin doğrusu, bu tül perde, zaman zaman değişik arızalarla delindi. Ve ümidlerimiz de inkisarlarımızın altında kalıp ezildi. Olanları aşabilir miydik; gelecekte bunları değerlendirenler aşamadıklarımızı söyleyecekler. Öyle de olsa, biz işte bu kadarız&#8230;</div>
<div></div>
<div>Yakınımızda, hatta bir manada aynı düşünceleri paylaşanlar arasında müsamahasız, herkesi kabul edemeyen, kendi bildiklerinin dışında doğru tanımayan, dar görüşlü bir hayli insan vardı. Bu insanlar arasında, sebep ve saiki ne olursa olsun, birbirine antipati duyanlar da mevcuttu. Her türlü kine, adavete ve nefrete açık bu potansiyel hal, en küçük hadiseleri bile çok ciddi birer tutuşturma maddesine dönüştürebiliyor ve gönüllerimizin fırdevsi yamaçlarında gayyalardan esintiler meydana getirebiliyordu.’</div>
<div></div>
<div>Hapishane psikozu, değişik buudlardaki baskı ve horlamaların ruhlarda hasıl ettiği zaaf, inkisar ve öfkeye bir de yarım düzine meczupla beraber bulunma zorunluluğu da  eklenince &#8220;Bademli&#8221; tam dört buudlu bir zindan oldu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, tevkifhaneye alınmasının üzerinden henüz üç ay geçmemişti ki, onun bulunduğu koğuşa, bir grup meczup getirip koydular. Ve işte ondan sonra idi ki, bir kere daha çok acı bir tarihi tekerrür yaşandı.</div>
<div></div>
<div>Tarihte Hz. Ali (ra) muhabbetiyle başı dönmüş, kitap ve sünnet ölçülerini bilmeyen heva ve heveslerini dini kaynak zanneden Kannatiler&#8217;den Râfizilere kadar bazı cemaatler gibi, bunlar da aslında önemli ve büyük bir zatın muhabbeti ile meşbû bulunuyorlardı ama; &#8220;Minhac-ı Muhammediyye&#8221;ye yabancılıklarından ötürü, kendilerinden başka herkese karşı bir yabancılık ve bir vahşet hissediyorlardı.</div>
<div></div>
<div>‘İşte, bundan sonra bizler, bu insanlarla oturup kalkacak, onlarla aynı masada yemek yiyecek ve aynı namazgahda namaz kılacaktık. Yemek, oturup-kalkma ne ise, namaz nasıl olacaktı? Onlar bizi belki Müslüman bile kabul etmediklerine göre arkamızda namaz kılmayacaklardı. Biz de onların arkasında namaz kılmayınca iftirak olacaktı.</div>
<div>Biz cemaat olmaya katlanabilirdik; katlanabilirdik diyorum; zira Kevser Sûresi’ni dahi yanlış okuyorlardı. Namazın diğer şart ve rükünlerini de sıhhatli eda ettikleri söylenemezdi. Ama herşeye rağmen ben arkalarında namaza duruyor, &#8216;zayi olan namaz rükünleri karşısında burkuluyor, hırpalanan Kur&#8217;an ayetlerini dinlerken iki büklüm oluyor ve fevt ettiğim cemaat sevap ve namazından dolayı da inim inim inliyordum.. ama, yine de kılıyordum. Zira, fitne her şeyden daha eşeddir. Kılıyor, ondan sonra da münasib bir yerde namazımı eda ediyordum.</div>
<div>Her arkadaşımız bunu böyle yapamadı, yapamazdı da. Onun için de koğuşumuzda namazlar iki cemaatla ayrı ayrı eda edilmeye başladı. Bu durum gerginliği daha da artırdı. Hatta o güne kadar bir işe yaradığını zannettiğim mudârat ve mumâşaatımın hiçbir şeye yaramadığını gördüm. Yaramazdı da, zira karşı tarafın dini hiçbir kıstası yoktu: &#8220;Kitab&#8221; desen yüzünü ekşitiyor, &#8220;Sünnet&#8221; desen sana aval aval bakıyor.. hasılı, ümmehât adına hiçbir şey bilmiyorlardı. Sabahtan akşama kadar &#8220;Cin&#8221; deyip oturuyor, &#8220;Cin&#8221; deyip kalkıyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Bunların cinlerle alakaları, hapse girmeden önceki zamana dayanıyormuş. 12 Mart Muhtırası verilmeden evvel veya o günlerde, her sabah erkenden kalkar kalkmaz radyonun başına koşuyor ve cinlerin idareye el koyup, koymadıklarını öğrenmeye çalışıyorlardı. Bu tuhaf ve ümitsizce bekleyiş haftalar ve aylar sürüyor. Bir gün idareye vaziyet etme işinden ümitlerini kesince, teselli için, bizi kastederek &#8220;Cinler bu işi tahakkuk ettireceklerdi ama, içimizdeki bu insanların yüzünden ettiremediler&#8221; demiş ve radyo dinlemeden vazgeçmişler… tutukevinde de benzeri hikayeler sürüp gitti:</div>
<div>Muhit ismindeki cin, kırk milyonluk ordusu ile Eskişehir&#8217;den Ankara&#8217;ya doğru hareket etti ve ediyor… Atılgan ismindeki daha büyük bir cin, kırk milyarlık bir ecinni taifesi ile şimdi falan yerde otağını kurdu.. harekete emir bekliyor.. yakında bütün muhaliflerin işi tamam vesaire&#8230; Bir türlü bitmeyen bu hikayeleri defaatle dinledik; dinledik ve İslam adına bu hezeyanlarla kim bilir kaç kere sarsıldık, kaç kere öfkemizi yuttuk ve inledik&#8230; Dinlememek elimizden gelmezdi; çünkü aynı koğuşta kalıyor, aynı masada oturuyor ve sabah-akşam beraber oluyorduk.</div>
<div></div>
<div>Onlara doğruyu anlatmaya, yanlışlarını tashih etmeye de gücümüz yetmezdi. Zira bize inanmıyorlardı. Yüzüme &#8220;köpek&#8221; dediklerini bugünkü gibi hatırlıyorum. Ben öyle, diğer arkadaşlar da beni taklid eden maymunlar. Ve bu hakaretler, ayrı zamanda birer iddia da değil; onların müşahedesine veya cinlerin ihbarına dayanan, tevil götürmeyen muhkemât.. (!) Birinci semayı sarık deposu, ikincisini misvak atelyesi gören bu zihniyetteki insanlarla bir arada bulunmanın verdiği ızdırabı, bilmiyorum anlatmaya gerek var mı..?</div>
<div></div>
<div>Bu arada, bizden bazı arkadaşların aşırı hassasiyeti de işi bütün bütün şirazeden çıkarıyordu. Ve bir gün bardağı taşıran bir durum oldu. Onlardan ayrılma Mehmet ismindeki birisi, solculardan İslam’a biraz sıcak bakan bir arkadaşını bizim koğuşa getirdi… bu daha önce de olmuştu. Bizim koğuşa gelip İzzet Hocaefendi&#8217;den İman ve Kur&#8217;an&#8217;a dair bazı şeyler öğreniyorlardı. Gel gör ki, bazı mübarek ve muhterem arkadaşlarımız bu işin içinde çaşıtlık dönüyor diye, böyle bir şeyin yapılmasını istemiyorlardı. Derken, o gün öğle yemeği sonrası, tam Kur&#8217;an öğrenme ve öğretme başlayacaktı ki, birden bire karşılıklı laf çarpmalara girildi… hava elektriklendi ve birkaç saniye içinde, Avukat Bekir Bey, yerinden kalktı. Mehmet&#8217;e hafif vurdu. Meğer meczuplar grubu, pusuda bu pozisyonu bekliyorlarmış. Hepsi birden yataklarından fırladı ve Bekir Bey&#8217;in üzerine çullandılar. Hadiseler o kadar seri gelişmişti ki, önüne geçmek ve engellemek mümkün değildi. Önce Mustafa Birlik Bey sonra da ben, atlayıp oraya gireceğimiz ana kadar, oturakla Bekir Bey&#8217;in kafasına vurup onu yere sermişlerdi. Bir müminin diğer mümine karşı bu kadar hınçlı olacağını ve öldürme kastıyla saldıracağını tahmin edememiştik. Mustafa Birlik Bey&#8217;i de bir tarafa savurduktan sonra ben araya girmiş, onları sağa sola atmaya çalışmıştım ama, bir sandalye de benim yemem mukadderdi.. onun için ilk fırsatta pencereye koştum ve askerleri çağırdım. Böylece, Cenab-ı Hakk&#8217;ın inayetiyle mukadder gibi görünen bir cinayet önlenmiş oldu.</div>
<div></div>
<div>Muhit ve Atılgan&#8217;ın cinlerden birer orduları olsun veya olmasın, cinler, şeytanlar, ekrem-i mahluk olan insanları hem de çok ciddi olarak bir kere daha vuruşturuyordu.</div>
<div></div>
<div>Bu cin ve şeytan şokunu henüz üzerimizden atamamıştık ki, koğuşun kapısının önünde tın tın gardiyanın sesi duyuldu:</div>
<div>&#8220;Tuh size bir de Müslüman olacaksınız&#8221; dedi. Hiçbir zaman unutamayacağım bu sözlerden hem utandım, hem üzüldüm, hem de &#8220;bu kadar boş, bu kadar zayıf insanlarla ne yapılır ki?&#8221; dedim ve sarsıldım.’</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, ta o günlerden çağdaş dünyaya ılımlı, sevgi ve hoşgörüye dayalı gerçek İslâm’ın kuvvetli örneklerini gösterdi ve göstermeye de devam etmektedir.</div>
<div>Bütün Müslümanlar üzerine atılan cahil, geri kalmış, dünyayla entegre olmayan olumsuz imajını Hocaefendi başlattığı Hizmetle bizzat düzeltti, temize çıkardı. Gerçek Müslümanın bir karıncayı bile incitmeyecek hassasiyete sahip olduğunu Sonsuz Nur Aleyhissalatü Vesselam’ın şahsında bütün dünyaya ilan etti. Hizmet, diğer yandan, Müslümanlara herhangi bir korku ve önyargıya kapılmadan modern dünyayla her türlü bütünleşmeyi başarabileceği bir model gösterdi. İslâm’ın moderniteyle ve bilimle hiçbir probleminin olmadığını kendisinden örneklerle ortaya koydu. Hedefsiz, gayesiz ve ufuksuz yaşayan Türk gençliğine bir ufuk kazandırdı. Batı’ya İslâm’ın müspet ve gerçek taraflarını gösterecek, küreselleşmeye katkıda bulunacak ve dünyanın her köşesindeki insanlarla temasa geçecek, son derece eğitimli ve sorumluluk sahibi, küresel bir ufka sahip ‘Altın bir nesil’ yetiştirdi.</div>
<div>Meczuplarla, İslam adına dünyaya hiçbir şey anlatılamazdı. Şimdi birisi kalkmış ‘Gülen denilen bu zat, ilkokulu bile okumamış, üstelik bilge adam diye övüldü’ diyor. Acaba bugün bunu diyen kişinin basiretsizlikte şu meczuplardan ne farkı var? Hocaefendi, İslam’ın dünyaya Gülen yüzü…</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi hapishanede cereyan eden o hadiseden sonraki durumu anlatmaya devam ediyor:</div>
<div>‘Bilerek, bilmeyerek kavgaya iştirak edenler hücreye atılmış, sebebiyet verenlere ilişilmemiş, biz de koğuşta oturup kara kara düşünmeye başlamıştık. Mikro planda dört asırlık İslam dünyasının hicranlarını, hasretlerini tedayi ettirecek şeyleri yaşıyorduk&#8230; ve tarih bir kere daha “tekerrür” deyip yutkunuyorduk&#8230;.</div>
<div>Onlardan bir de Arif vardı. Daha yumuşaktı. Çıktıktan sonra bir gün beni Havra Sokağın&#8217;da görmüş. Hızla yanıma koştu. Elimi sıktı ve &#8220;Hakkınızı helal edin, size çok kötülük yaptık&#8221; dedi ve gitti.. Bir de Çorapçı Arif vardı. Gözü ve sözü açıktı. Çehresi de temizdi. Yumuşaktı. Fakat A. Bey ve M. Bey çok serttiler. H. Bey adındaki arkadaş ise son ikisine göre yumuşak sayılsa bile ilk ikiye göre sert sayılırdı. Mehmed&#8217;i de katarsak hepsi altı kişiydiler..</div>
<div></div>
<div>Kitaplar ferdî okunuyordu. Bütün gayretim hiç olmazsa bazı faslı müştereklerde birleşmeyi temin edebilmekti. Ama buna katiyyen muvaffak olamadık. Onlarla değil, çok kıymetli arkadaşlarla bile umulan seviyede diyalog sağlandığı söylenemez. Herhalde bizim hamlığımız. Mesela, Harun Reşit Hocaefendi’den sonra S. Efendi&#8217;nin talebelerinden Enver ve Ahmed isimli pırıl pırıl iki genç arkadaşı getirmişlerdi. Onlara teklif ettim. Siz, dedim, Nakşî&#8217;siniz. Gelin müştereken Evrad-ı Kudsiye&#8217;yi okuyalım. Okuyalım ki her an burada dua edilmiş olsun. Mezun değiliz, dediler ve benim bu en masum teklifimi kabul etmediler. Halbuki böyle bir kalbî vahdete çok ihtiyaç vardı.</div>
<div></div>
<div>Zaten önce bahsi geçen arkadaşlarla bir faslı müşterek temin edilemezdi. Bizden gelecek hiçbir teklifi kabul etmeyecekleri muhakkaktı. Bunlar biraz alınan terbiye ve kültürden kaynaklanıyor biraz da hapishanenin kendisine has havasından oluyordu.</div>
<div></div>
<div>Hapishane havası insanı zaten sıkıcıydı. Hele mahkemeye gelip-gidip tahliye olmama ve orada söylenenler, iddialar insanı çileden çıkarıyor. Mahkemeler başlı başına bir fasıl. Gelenler, zorla aleyhte şahidlik yaptırılanlar ve bir de kendisi gelip gönüllü şahidlik yapanlar.. Büyük bir kahramanlık edasıyla kitaplardan bahsedip, ardından da bize, işte hakiki talebe böyle pervasız ve mert konuşur deyip caka satanlar.. bizi böyle konuşmadığımızdan dolayı ihanetle suçlayanlar&#8230; Orada meydan nutku attıktan sonra elini kolunu sallaya sallaya mahkemeden çıkıp evine gidenler.. ve mukabilinde tutukluluklarının devamı kararıyla tekrar hapishaneye gönderilenler.. Evet, bütün bunlar çok sıkıcı oluyor ve ister istemez arkadaşların davranışlarına tesir ediyordu.</div>
<div></div>
<div>Solcu arkadaşlarla aramızda, bizim yumuşak huyluluğumuzdan kaynaklanan bir sulh havası hâkimdi. Yer yer tehdit edilmemize rağmen iyi geçinmeye gayret ediyorduk. Abdestimiz, namazımız, namazda dizlerimizi yere vurmamız hep tecavüz vesilesi yapılmak isteniyordu. Ama, Allah&#8217;a hamdederim, orada her zaman mü&#8217;min olmanın kazandırdığı emniyet ve güveni estirmeye çalıştık. İçlerinde inanmasa dahi Savaş Al gibi mert insanlar da yok değildi. Mesela bir Menemenli çocuk vardı. O da çok mertti. Kartal bakışlıydı. Hep ona bakar bakar, şu çocuk bir hidayete erse sahabe gibi olur, derdim.</div>
<div>En son Bademli’ye gelenlerden Kadir Kaymaz da temiz bir çocuktu. Fakat fikren, hayalen nezih bu çocuğun gönlüne iman hiç misafir olmamıştı&#8230;”</div>
<div></div>
<div>Allah’ı Tanısalardı Birer Sahabe Gibi Olurlardı</div>
<div>Hocaefendi’nin cezaevinin dört duvarı arasında geçireceği 7 ay, kendisine gençliğin sol yelpazesini tanıma fırsatı verecekti. Dine uzak yaşantıları olmasına rağmen, bu gençlerdeki idealizmi ve toplum için bir şeyler yapma çabasını görecekti. “Nice vatanperver, mert, dürüst, özbeöz Anadolu çocuğu vardı ki, ‘Avrupa’nın emperyalizmini kabul etmiyoruz’ diyorlardı. Ama buna karşı olarak yanlış bir tercihle komünizmi seçmişlerdi. Onlarla bir kader birliğimiz oldu, çok candan dostlarımız oldu. Öyle riyasız delikanlılar gördüm ki, kafalarına Allah’ı koydun mu her biri bir sahabe gibi olurdu. Dobra dobraydı hepsi” demesinin sebebi buydu.</div>
<div>Bu yüzden Hocaefendi, cezaevinden çıktıktan sonraki yıllarda sağ-sol kavgalarına bulaşan gençleri ayırt etmeksizin, sokağa dökülmenin bir şey kazandırmayacağına dair konuşmalar yaptı. Ona göre gençlik bütün kanatlarıyla bir sorunlar yumağının içindeydi.</div>
<div></div>
<div>Haddini Aşanlar</div>
<div>Tabii bu solcular arasında zaman zaman dine hakaret edenleri de oluyordu. Hocaefendi anlatıyor: “Onlar yanımızdaki koğuşta kalıyorlardı. Biz namaz kılarken iki de bir duvara vururlardı. Halbuki kendileri sabahtan akşama kadar hiç durmamacasına saz çalarlar, Dadaloğlu, Köroğlu türküleri söylerlerdi. Milli duyguları tahkir edici, hafife alıcı ifadeleri ise hiç eksik olmazdı. Buna rağmen biz namaz kılarken hemen duvara vururlar &#8220;Hocalar sesinizi yükseltmeyin&#8221; diye bağırırlardı. Hele sabahları abdest alırken her gün onlardan ikaz gelirdi. ‘Uykumuzu kaçırıyorsunuz’ derlerdi.</div>
<div>Belki de kendi dünyalarına göre haklıydılar. Çünkü yaz geceleri çok kısa. Onlar da zaten bire ikiye kadar oturmuşlar. Tam onlar yatacağı zaman biz gece namazı veya sabah namazı için abdest almaya başlıyorduk.. ve derken hır-gür&#8230;.</div>
<div></div>
<div>Bir gün hava almaya çıkmışlardı. Radyo, &#8220;Endonezya&#8217;da sağcılar komünistleri ezip, geçtiler&#8221; mealinde bir şeyler söyledi. Söz nasıl kaydıysa Bekir Bey, tam solcular da dışardayken &#8220;Bir fırsat düşerse burada da olur..&#8221; dedi. Tabii onun bu sözü hemen gerilimi artırdı. Solcuların planları toptan hepimizi benzetmekmiş. Fakat Cenab-ı Hakk onlara fırsat vermedi. Yoksa, planladıklarını rahat yaparlardı ve idareden hiçbir tepki almazlardı. Hem fiziki olarak da bunu yapabilecek durumdaydılar. Hepsi de komando talimi görmüş insanlardı.</div>
<div></div>
<div>Üç ayları tevkifhanede idrak ettik. Ramazan yaklaştıkça, tahliye olma arzusu da artıyordu. Bilhassa salıverilenlerin ayrılıp gitmesi, içeride kalanların salıverilme arzusunu daha da coşturuyordu. Teselli olabileceğimiz şeyler yok değildi: Bu kadar arkadaşın bir araya gelmiş olması, bu kadar insanın çarşının-pazarın günahlarından uzak kalması… ve birlerle binleri yakalamak suretiyle bu kısacık hayatın ebedileştirmesi gibi hususlar, bu tesellilerden sadece bazıları&#8230;</div>
<div></div>
<div>Tutuklu kaldığımız günlerin sonlarına doğruydu. Solcularla biz ayrı ayrı koğuşlarda kalıyorduk. Güneri ile halef-selef olmuştuk. Ondan sonra koğuş mümessilliğini bana verdiler.. Kadir Kaymaz&#8217;ı da bizim koğuşa yerleştirdiler. Ben de onu bizim ranzalara yakın bir yere yatırdım. Bazı arkadaşlar ondan da rahatsız oldular. &#8220;Onu koğuşun arkasında bir yere yatırın&#8221; dediler, zira onun da çaşıt olabileceğinden endişe ediyorlardı.</div>
<div>Böyle düşünülüyordu ama benim kanaatım o merkezde değildi. Çünkü bu çocuk sadece bir aletti. İdeolojik bir hırsızlığa, banka soygununa alet edilmişti. Yaptıkları şey de çirkin ve adiceydi ama bunlar 19-20 yaşlarında bu çocuğun kafasında teşekkül eden şeyler değildi.</div>
<div>Kadir Kaymaz gelmeden, biz hadiseyi gazetelerden okumuştuk. O günün parasıyla 4,5 milyon lira Kadir&#8217;in marifetiyle çalınmıştı. Soygun esnasında Kadir kadın kılığına girmiş, peruk kullanmış. Tutuklanıp geldiğinde bazıları onunla alay etti. &#8220;Kadriye abla&#8221; dediler. Bu bizim terbiye sınırımızı aşar.</div>
<div>Komünistler akıl vermesin diye Kadir&#8217;i bizim yanımıza koymuşlardı. Kendisiyle beraber yakalanan başkaları da vardı; ama sadece Kadir bizimle kalacaktı.</div>
<div>Banka soygununu programlayanlar başkalarıydı. Ancak Kadir bankada çalıştığı için organizenin mühim kısmını o yapmıştı. Kendisinin anlattığına göre bankanın arabasını Selçuk tarafında durdurmuşlar. Yanlarındaki muhafızlara uyutucu iğne vurup onları etkisiz hale getirmişler ve bütün parayı da alıp kaçmışlar. Daha sonra İzmir Güzelyalı&#8217;ya gelmişler. Büyükçe bir apartmanın dairelerinden birini kiralamışlar. Gayet lüks bir şekilde döşemişler. Yanlarında kız arkadaşları da olduğu halde orada kalmaya başlamışlar..</div>
<div>Birgün polis bu apartmanda arama yapıyor. Onların bulunduğu daireye de gelmişler. Kapıyı kızlardan biri açmış. Bir komiserin oğlu olan aynı ekipten birisi de kapının arkasına saklanmış. Polis kapı aralığından kıza: &#8220;İçeride başka kimse var mı?&#8221; diye sormuş. O &#8220;Yok&#8221; cevabını vermiş. Ama tam bu sırada komiserin oğlu -ki iri kıyım birşeydi- kımıldayınca cama gölgesi düşmüş. Polis hemen içeriye girmiş. O polislerle çatışmaya, boğuşmaya başlamış. Boğuşma esnasında elbise dolabına çarpmışlar. Dolabın kapısı açılıvermiş. Meğer Kadir de orada saklı. Hemen adını sormuşlar. &#8220;Kadir&#8221; demiş. &#8220;Kaymaz&#8217;ı da var mı?&#8221; diye tekrarlamışlar. O da evet, deyince hepsini birden tutup karakola götürmüşler.</div>
<div>Biz hadiseyi teferruatıyla olmasa bile daha önceden bildiğimiz için Kadir gelir gelmez ben kendisiyle ilgilendim.</div>
<div>Din adına verilen bütün tenbihlere karşı yumuşaktı. Hayatında bir kere dahi namaz kılmadığını söylüyordu. Bizimle beraber namaza başladı, oruç tuttu. Teravih namazları uzun gelir de bıkar diye ben; &#8220;Şafii Mezhebine göre teravih sekiz rekat kılsan da olur. Sen o kadar kıl.&#8221; dedim. Ertesi gün kendisi bana &#8220;Hocam bugün de teravihi Şafii&#8217;ye göre kılalım&#8221; demişti. Yavaş yavaş terminolojimizi anlamaya başlamıştı..</div>
<div>Bir suç işlemişti; fakat hapishanede garipti. Kazağımı çamaşırlarımı da vermiştim ona. Elimden geldiğince sahip çıkmaya çalışıyordum.’ diye anlatıyor Hocaefendi hapishane günlerini.</div>
<div></div>
<div>Devam edecek…,</div>
<div></div>
<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ]</strong></div>
<div></div>
<div><strong>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-24</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-24/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-24</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-23</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-23/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2020 10:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-23]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9867</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçek Dava Adamı İmtihanlarla Belli Olur 12 Mart 1971 Muhtırası’nı yayınlamasının üzerinden henüz 20 gün geçmişti. Hocaefendi, edebiyat öğretmeni arkadaşı Erdoğan Tüzün’ün 2 Nisan 1971 tarihinde yapılacak düğünü için İstanbul’a gitti.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-23/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-23</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Gerçek Dava Adamı İmtihanlarla Belli Olur</div>
<div></div>
<div>12 Mart 1971 Muhtırası’nı yayınlamasının üzerinden henüz 20 gün geçmişti. Hocaefendi, edebiyat öğretmeni arkadaşı Erdoğan Tüzün’ün 2 Nisan 1971 tarihinde yapılacak düğünü için İstanbul’a gitti.</div>
<div>Tam da o gün, Bediüzzaman’ın talebelerinden Zübeyir Gündüzalp Ağabey İstanbul’da vefat etti. Zübeyir Ağabey, Hocaefendi’nin çok sevdiği ve saygı duyduğu biriydi.</div>
<div>O gün, İstanbul’a gelenlerden birisi de Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde asistan olan Hocaefendi’nin arkadaşı İbrahim Erkul’du. İkisi, yedi yıl önce Ankara’da tanışmışlardı. Hacettepe’nin kurucusu olan İhsan Doğramacı, Erkul’u Ankara Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra 1968’de ABD’deki Yale Üniversitesi’ne göndermiş ve orada bir süre eğitim görmesini sağlamıştı.</div>
<div></div>
<div>Asker devreye girip muhtıra vermiş olduğundan Türkiye hâlâ kaynıyordu. O gece İstanbul Fatih’te, Hocaefendi ve arkadaşı Erkul karmaşık duygular içindeydiler. Gidip yatacak yerleri yoktu. Sabahın ilk ışıklarına kadar ikisinin de gözüne uyku girmedi. Kâh Fatih Camii’nin çevresinde dolaştılar kâh bir bankın üzerine oturdular ve sabaha kadar Türkiye’nin geleceği hakkında konuştular.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, o gece (2 Nisan 1971 gecesi) asistan arkadaşı Erkul’a şunları söyledi: “Servet sahiplerini harekete geçirebilsek, bunlar okullar açsa, buralarda okuyacak çocuklar iyi yetişip anarşiye yem olmasalar. Türkiye’nin geleceği böyle kurtulur.”</div>
<div>Hocaefendi’ye göre Türkiye’nin gelip anarşiye toslamasının sebebi, üniversite gençliğinin içine düştüğü inanç boşluğuydu. Hocaefendi, aslında İzmir’de altı yıldır fiilen öğrencilerle uğraşıyordu. 1966 yılının başından 1970’e kadar 4,5 yıl boyunca, İzmir’in göbeğinde yer alan ve o günlerin Türkiyesi’nde tek sayılabilecek Kestanepazarı Öğrenci Yurdu’nun müdürlüğünü yapmış, ardından da İzmir’in Güzelyalı semtinde yine öğrencilerin yetiştirilmesine öncülük etmişti. Ama bir hizmet yapılacaksa bu toplumun bütün kesimlerini kapsamalıydı. Türkiye’yi getirip 12 Mart Muhtırası’na toslatan toplumsal sorunların kaynağı toplumun bütün katmanlarında aranmalıydı. O yüzden, yalnızca camide vaaz vermekle, yurttaki 400 öğrenciyle ilgilenmekle olmazdı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi o günden sonra tekrar İzmir’e döndü ve hadis derslerine devam etti.</div>
<div>Bu arada, Gazeteciler Çetin Altan ve İlhan Selçuk, muhtıradan kısa bir süre sonra, Nisan ayında İstanbul’da tutuklandılar. Ankara’da tutuklananlar arasında Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu, Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Profesör Mümtaz Soysal, Profesör Uğur Alacakaptan gibi isimler vardı. Ankara’da tutuklanan başka bir isim daha vardı: Diyanet İşleri Başkanvekili Yaşar Tunagür.</div>
<div></div>
<div>Tutuklanan sol görüşlü üniversite hocalarına ve bazı aydınlara, kendisi de profesör olan Başbakan Nihat Erim, “Bu insanlar fikir suçlusu, bunların tutuklanmasını dünyaya anlatamayız” sözleriyle sahip çıktı. Ama bu aydınları ve profesörleri tutuklayan bazı sıkıyönetim görevlileri yine de direniyordu. Onlara göre bu kişiler fikir suçlusu değildi, bunların devlete karşı “gizli eylemleri” vardı. Başbakan Nihat Erim’in itirazları üzerine bu aydınların ve hocaların bir bölümü serbest bırakıldı.</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi’nin Tutuklanması (03 Mayıs 1971)</b></div>
<div>Hocaefendi, Kestanepazarı&#8217;ndan ayrılınca, Güzelyalı&#8217;da bir camide İmam Hatip ve Yüksek İslam Enstitüsü talebelerine hadis dersi yapıyordu. Dersler ikindiden sonra olduğu için de katılım fazla oluyordu.</div>
<div>Bu dersler bir müddet devam etti. Son gün, Hocaefendi bir rüya gördü. Rüyada ders yaptığı o camide ikindi namazı kıldırıyordu. Sağ tarafına selam verince Efendimiz’in de (sav) orada bulunduğunu gördü. Ancak mübarek yüzü yağmur yüklü bulut gibi dopdoluydu… İçinden &#8216;Acaba Efendimiz&#8217;i üzen bir şey mi oldu?&#8217; diye geçirdi ve uyandı.</div>
<div>Bu rüyadan sonra bir daha o camide hadis dersi yapması mümkün olmayacaktı. Zira, bir müddet sonra tutuklanıp hapse konulacaktı. Efendimiz’in mahzun olmasının manası buydu. Hocaefendi, tutuklandığında rüyasının bu anlama geldiğini bizzat ifade edecekti.</div>
<div>Hocaefendi, İstanbul’dan İzmir’e dönmesinden bir ay sonra 3 Mayıs 1971 günü gözaltına alındı. Tıpkı Ankara ve İstanbul’daki tutuklamalar gibi, İzmir’de Hocaefendi ve arkadaşlarının tutuklanması da hukuki değil, siyasiydi.</div>
<div></div>
<div>Tutuklanmasını Hocaefendi şöyle anlatıyor: “Babamın çantasını kendi elimle hazırladım. Biraz sonra Dr. Mustafa Asutay geldi. Onun arabasıyla babamı garaja götürüp Ankara&#8217;ya yolcu ettik. Dönüşte, bazı arkadaşların evlerine uğradım. Sizi götürüp kitaplarınızı da müsadere edebilirler, dedim.</div>
<div>Mustafa Birlik Bey&#8217;in evine iki yüz metre kadar kalmıştı ki, Mustafa Asutay Bey&#8217;e arabayı durdurmasını söyledim. Onun oğlu Rıdvan&#8217;a -ki o sıralarda ilkokula gidiyordu- &#8216;Sen gidip bir bak. Evde yabancı kimseler var mı?&#8217; dedim. O koşarak eve gitti. Biraz sonra da yine aynı şekilde koşarak geldi. &#8216;Evde bir sürü insan var. Her tarafı arıyorlar&#8217; dedi. İş anlaşılmıştı. Mustafa Birlik Bey&#8217;in evi aranıyordu.</div>
<div>Doktor Bey&#8217;e &#8216;Bizim eve gidelim&#8217; dedim. Eve girdiğimde siyasî polislerin bütün eşyaları didik didik edip evin ortasına yığdıklarını gördüm..</div>
<div>Evde Sabahattin Atalay vardı. O sıralarda henüz talebeydi. Hafta sonlarında gelir, benim yanımda kalırdı. O gün ben gittikten sonra gelmiş. Pilav yapmış, benim gelmemi bekliyormuş… Ben içeriye girince polisler &#8216;Hoş geldin&#8217; dediler. Aramaya devam ettiler.</div>
<div>Kitaplığın bir tarafında Mevdudi&#8217;nin eserlerinden biri duruyordu. Vakıa alıp götürüyorlar diye evde hiç Risale bırakmamıştım. Cübbemi Mevdudi&#8217;nin kitabının üzerine koydum. Ben biraz sıkıştım, tuvalete gideceğim&#8217; dedim. Cübbeyle beraber kitabı da aldım ve tuvalete gittim. Sonra tuvaletin penceresinden uzanarak kitabı çatıya koydum. Daha sonra o kitap ne oldu bilemiyorum… Zaman zaman Kur’an-ı Kerim&#8217;in bile suç sayıldığı günleri yaşamıştık. Bu kadarcık heyecan çok görülmemeli… Gayem onların suç sayabileceği bütün delilleri ortadan kaldırmaktı. 40 kadar kitap aldılar. Fakat içlerinde hiçbiri suç unsuru sayılabilecek eserlerden değildi. İnsaflı davrandılar ve takım halinde olan kitapların takımını bozmadılar. Hatta arama esnasında pencereleri kapamışlar, perdeleri çekmişlerdi. Etrafa karşı ayıp olur, demeyi de ihmal etmemişlerdi. Zaten ev sahibesi, ihtiyar vehimli bir kadındı. Arama yapıldığını duysaydı fenalık geçirebilirdi. Daha sonra duyup duymadığını da bilmiyorum.</div>
<div></div>
<div>Görevlilere &#8216;Geç kalır mıyım? Bir şeyler yiyeyim mi?&#8217; dedim. Gayem hem biraz açlığımı yatıştırmak hem de esas niyetlerini öğrenmekti. Bana &#8216;Karnını doyur. Ne zaman döneceğin belli olmaz&#8217; dediler. Bir iki lokma pilavdan aldım. Biraz sonra Tepecik inzibat merkezine götürülmek üzere yola çıktık.</div>
<div>Beni Tepecik İnzibat Merkezine getirdiler. Sağdan, soldan, arkadan ve önden fotoğraf çektiler. Götürecekleri yere götürmeden evvel &#8216;Bana biraz su getiriniz, abdest alacağım&#8217; dedim. Şimdi ismini hatırlayamadığım başçavuş temiz mi kirli mi bilmiyorum ama bir teneke su getirdi. Abdest alarak dışarıda namazımı kıldım. Böylece yatsı namazımı eda etmiştim. Hiç olmazsa sabaha kadar namaz kaçırma tehlikesi yoktu. Rahatlamıştım.</div>
<div>Beni alıp hücre gibi bir yere tıktılar. Bir de ne göreyim, benden evvel aynı yere Şaban Düz, Harun Reşid Tüylü, Mustafa Birlik ve ülkücülerden de bir arkadaş getirilmiş.</div>
<div>Hepsi de melül, mahzun oturuyorlar. Durumları benden farklı değil. Geceyi sohbet ederek geçirdik. İçeriye girerken her şeyimi almışlardı. Kur&#8217;an ve Cevşen yoktu. Kur&#8217;an&#8217;ı ezberimden okuyordum da cevşeni ezbere okumam mümkün olmuyordu. Cevşeni ezberlemediğime ilk defa o kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Herhalde, keşke onu da ezberleseydim, diye hayıflandım durdum.</div>
<div>Ertesi gün bir iki ülkücü daha getirdiler. Onların ardından, İmam-hatip hocalarından Nizameddin Bey ile matematik hocası Recep Bey&#8217;i getirdiler. Recep Bey, Komünizmle Mücadele Derneği&#8217;nde bizimle beraberdi. Ateşîn bir insandı: Bütün suçu antikomünist olmasıydı. Nizameddin Bey ise iyiden iyiye sarsılmıştı. Zaten kalbi de vardı. Recep Bey&#8217;in kızı intihara kalkmış. Haber ulaşınca bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladığını hatırlıyorum. Hepimiz onu teselliye çalışıyorduk.</div>
<div>Daha nezaret dönemindeyiz. Kaldığımız yerin sadece tavanda küçük bir penceresi vardı. Depo gibi bir yerdi. İçerdekilerin sayısı çoğalınca bizi yemekhane gibi bir yere çıkardılar. Artık burada kalacaktık. Buranın hiç olmazsa pencereleri vardı, hava alabiliyorduk.</div>
<div>Bir gün de Dr. Kâhid&#8217;i getirdiler. Dört ülkücü ve diğerleri bizim arkadaşlar epeyce bir kalabalık olduk.. Ben İsmail Büyükçelebi&#8217;ye el altından haber gönderdim. Cevşenimi getirmesini tembih ettim. O gün ikindiye doğru İsmail Hoca geldi. Cevşenimi de getirmişti. Hiç konuşmadan cevşenimi açtım, doya doya, ağlaya ağlaya okudum. Öyle zevkli cevşen ancak birkaç defa okumuşumdur. Daha sonraları okunacak başka kitaplar da getirtmiş olabiliriz, hatırlamıyorum.</div>
<div>Henüz tevkif edilmemiştik&#8230; Burada bir hayli zaman kaldık. Günler acı fakat ümit dolu, biraz buruksu fakat renkli geçiyordu. Askerlikten on sene sonra yeniden asker olmuştuk. Bir astsubay vardı. Kısa boylu bir şeydi. Gider gelir bize çatardı. Mustafa Birlik -ki onun babası yaşındaydı- O&#8217;na: &#8216;Ulan sen askerlik yapmadın mı? Benimle nasıl yatarak konuşuyorsun?&#8217; derdi. Sonradan öğrendik ki dinden rahatsızmış ve bize olan düşmanlığı da ondanmış.</div>
<div>Yemekhanede yirmi gün kadar kaldık. Okuyor, ibadet ediyor ve kurtuluş yolları araştırıyorduk. Ülkücü arkadaşlardan bir ikisi namaza başladı. Diğerlerinin biraz rahatsızlığı oluyordu ama itiraf etmek gerekir ki mert çocuklardı.</div>
<div>Ali Rıza Hafızoğlu askeri savcıydı. Ülkücü arkadaşların salıverilmesinde dahil olup olmadığını bilemiyorum. Recep Bey ile Nizameddin Bey de ilk duruşmada bırakıldılar. Kala kala, Harun Hocaefendi, Mustafa Birlik Bey, Kahid, bir de ben kaldık. Bizi de mahkemeye götürdüler. Baktım Osman Kara salonda dolaşıp duruyor. Kendisini şahitlik için çağırmışlar. Ama daha sonra onu da tevkif edip arkadan gönderdiler. Harun Hocaefendi, Mustafa Birlik Bey, Kahid Bey ve Şaban Hocaefendi&#8217;yi tutuklamışlar. En son beni çağırdılar.. Ben onların tevkif edildiklerini duyunca, hakkımda verilecek kararı anladım: Ben de tevkif edilecektim. Onun için de savcının dediklerine hiç aldırış etmedim. Nasıl olsa, ne söylesem netice değişmeyecekti. Savcının önünde; bana gönderilmiş mektup ve tebrikler vardı. Masanın üstü doluydu. Bana gelen mektupların hepsi açılmış, birer fotokopisi alınmış ve bana öyle verilmiş… Tabii benim söylediğim veya yazdığım hiçbir şey yok.</div>
<div>Evet, işin enteresan tarafı bana gelen bunca mektup ve tebrike cevabi hiçbir mektup fotokopisi mevcut değil. Aklımda kalan mektuplardan biri mealen şöyle:</div>
<div>&#8216;Muhterem Hocam, Bizim beldede hainin haini bir müftü var. Bu adam nur düşmanı. Bu alçağı, Diyanet&#8217;e aracı ol da attır gitsin..&#8217; Şimdi bu mevzuda benim iki kelimelik bir şeyim yok ama bu mektup bana gelmiş. Zaten benden giden tek bir mektup yok. Binlerce defa telefon konuşmam olduğu halde demek onlarda bile menfi tek konuşmam olmamış.</div>
<div>Savcı uzunca bir masanın üstüne bütün bu mektupları sermiş ve benden cevap bekliyor. Hangi birini izah edeceksin, mümkün değil.</div>
<div>Sonra katıldığım bütün sohbetleri kaydetmişler, ama suç unsuru ne? Bu dokümanlarda benim adım büyük harflerle en başa yazılmış. Bir de bütün arkadaşlar ifadelerinde beni nazara vermişler, o yapıyor, o ediyor, demişler.. Şaşırdım kaldım. Savcı &#8216;Bütün bunlara ne diyorsun?&#8217; diye sordu. Ben de gayet soğukkanlı ve ciddi bir teslimiyet içinde &#8216;Vallahi, istihbarat memurlarına iş lazımmış, oturmuş bütün hayal güçlerini kullanarak bunları yazmışlar&#8217; dedim.</div>
<div>Savcı öfkelendi. Teker teker ifadeleri okudu. Okuduğu ifadelerin altındaki imzalara baktım, imza var ama kime ait? İnsan ne diyeceğini bilemiyor. İşte o esnada, vicdanımda hesap gününün ağırlığını bütün baskısıyla hissettim. İfadelerdeki bütün sözler atf-ı cürümdü.. O ana kadar konuşanlardan hiçbiri lehime bir tek kelime konuşmamış. Yine de &#8216;Sizin bu dediklerinizden ben hiçbir şey anlamadım. Mevzu bana çok karışık geldi.&#8217; dedim.</div>
<div>Canım iyiden iyiye sıkılmıştı. Zaten buraya gelmeden önce inzibat karakolunda tam sekiz saat ifade vermiştim. Bu sekiz saatlik zaman zarfında verdiğim ifade bir sahife bile değildi. Zira sorular vehimdi ve konuşulacak bir şey yoktu. Ancak arkadaşların ifadesi çok bağlayıcı oluyordu. Yazıp imzalatmışlardı.</div>
<div>Sabahaddin, Naci ve Ferdi adındaki Emniyete mensup kişiler ifademizi almışlardı. İfade alırken çok zorladılar. Bir sürü isim saydılar. &#8216;Bunları tanıyor musun? Nereden tanıyorsun?&#8217; diye. Bazı isimler üzerinde durmuşlardı. Ben de hizmet icabı tanıdığım mesela Ali Rıza Güven Bey, Ahmed Tatari Bey, Hacı Bekir Bey gibi zatları tanıdığımı, söylemiştim. Çünkü Kestanepazarı Derneği’nin idarecileriydiler. Şaban Hocaefendi&#8217;yi tanıdığımı söyledim. Aynı kursta ikimiz de hocaydık. Faziletli bir insandır, diye de ekledim. Harun Hocaefendi&#8217;yi sorduklarında &#8216;Öyle değerli bir arkadaşı tanıma fırsatı verdiğiniz için size teşekkür ederim&#8217; dedim. Çünkü onu nezarette tanımışım..</div>
<div>Yine sordukları bazı isimleri &#8216;Bazen camiye gelirdi, görüşürdük&#8217; diye söyledim. Diğer bazılarını hatırlayamadığım için mühlet istedim. Sordukları ismi bir miktar düşünüyor, sonra da iyi tanıyorsam söylüyordum. Ve o isimlerin çoğunu şer&#8217;i ve hakiki manada sahiden tanımıyordum. Verdikleri ifadelerle de benim onları tanımadığımı ispat etmişlerdi. İnsan tanıdığı hakkında nasıl olur da öyle ifadeler verebilirdi.. Demek ki ben onları tanıyamamıştım ve tanımıyordum.</div>
<div>Risaleleri okuyup okumadığımı sordular. Bir din adamına sorulması kadar komik tasavvur edemeyeceğim bu soruyla da muhatap oldum. Kısmen okuduğumu söyledim. Neleri okuduğumu sordular. Ben de bazı kitaplar okuduğumu söyledim. Mesela, 23. Söz&#8217;ü okudum.. Haşir Risalesini okudum vs. gibi. Söylediğim kitapların hepsi elli defa mahkeme görmüş ve ellisinde de beraat etmiş kitaplardı. Onlar &#8216;Başka hangisini okudun?&#8217; diye soruyorlar, ben de masum kitapların birer birer isimlerini söylüyordum. Bu fasıl da epey uzun sürmüştü. &#8216;Artık aklıma hiçbir kitabın adı gelmiyor&#8217; dedim, onlar da kitap ismi sormaktan vazgeçtiler.</div>
<div>Esasen verdiğim ifadede bulabilecekleri tek suç unsuru yoktu. Fakat yukarıdan gelen emirle bizi tutuklayacakları muhakkaktı. Ve nitekim de öyle oldu.</div>
<div>Savcı Nureddin Soyer ifademi aldıktan sonra mahkemeye sevk etti. Zaten mizansen baştan hazırlanmıştı. Mahkeme tutuklayacaktı. Vazifesi tutuklama kararını okumaktan ibaret gibi bir şeydi. Mahkeme Heyetinde bulunanlardan biri Kemal Yağcıydı, efendi bir insandı. Bir de ismini şimdi hatırlayamayacağım bir binbaşı vardı. Hakkımdaki iddiaları okudular ve &#8216;Mahkeme tevkifini düşünüyor&#8217; dediler. Neticede tevkif edildik. Beklediğim netice olduğu için bende bir değişiklik olmadı.</div>
<div>Mahkeme tevkifimize karar verince bizi inzibat merkezine geri getirdiler. Akşam da Abdullah Çiftliği&#8217;nin ötesinde Bademli&#8217;ye götürdüler.. Tutuklu kaldığımız dönemin ilk 21 gününü inzibat merkezinde geçirmiştik. Son bir ayını da Şirinyer&#8217;deki askeri hapishanede geçirdik. 6.5 ayın diğer kısmını ise hep Bademli&#8217;de geçirmiş olduk.</div>
<div>Hapishanenin üç koğuşu vardı. Birinde kadınlar kalıyordu. Diğer ikisinde de solcularla biz kalıyorduk. Önceleri solcularla karma şekilde kaldık. Daha sonra bizim arkadaşlar çoğalınca solcuları yanımızdan ayırdılar ve biz hep bir arada kalmaya başladık.”</div>
<div></div>
<div><b>Savcı Soyer’in Suç Delili Üretme Telaşı</b></div>
<div>Savcı Nurettin Soyer, Hocaefendi’nin yöneticilik yaptığı yurtta bir süre kalmış olan bu öğrencilere “Sizin bir şeyden haberiniz yok. ‘Bu işleri organize eden kişi Fethullah Gülen’dir’ deyin, serbest kalırsınız” diyordu. Bazı öğrenciler, Soyer’in istediği biçimde ifade verdiler. Savcı Soyer, Hocaefendi aleyhine ifade vermeyi reddeden öğrencisi Necdet Başaran’a, “Bıyıklarını cımbızla yolacağım” diyordu. Kendi elde ettiği bilgilere göre bir ifade metnini zabıt kâtibine yazdıran Savcı Soyer, Başaran’a dönerek bu metni imzalamasını istedi. Başaran, bu ifadeyi imzalamayı reddedince sinirlenen Soyer, bu metni yırtıp onu koğuşuna geri gönderdi.</div>
<div>Bu hadiseyi şöyle anlatıyor Hocaefendi:</div>
<div></div>
<div>“Karşıyaka&#8217;da tutuklanan arkadaşları -ki bir kısmını önceden bırakmışlardı- son mahkemeye çıkaracakları gün bizim yanımıza getirdiler. Bunun çok faydası oldu. Zira kendilerine çok yanlış şeyler söylettirilmişti. Ve hepsi, haklarında denilenleri kabullenmiş ve onu müdafaa eder bir vaziyet takınmışlardı. Halbuki bu tavır hepimizi bağlayıcı durumdaydı. İkna oldular. Zaten ertesi gün de onları bıraktılar. Sadece Necdet Başaran Bey ev sahipliği iddiasıyla alıkonulmuştu. Bırakıldıkları tarih 3 Eylül&#8217;dü. Demek ki 5 ay tutuklu kalmışlardı.”</div>
<div></div>
<div>Soyer, Hocaefendi’yi Ege Bölgesi’ndeki faaliyetlerin organizatörü olarak gösterip tutuklamıştı. Bu iddiasını destekleyecek delillere ve tanık ifadelerine ihtiyacı vardı. Oysa elinde akşamları yapılan ve Hocaefendi’nin de katıldığı sohbet programlarıyla ilgili bazı takip raporları dışında kayda değer bir şey yoktu. Soyer, dava dosyasını her geçen gün genişleterek, başka davalardan yargılanan bazı kişileri de dahil ederek sanık sayısını 54’e çıkardı. Yine de 33 sayfalık iddianamesinde Hocaefendi ve arkadaşlarına dini kitaplar okumak dışında somut bir suçlama getiremedi.</div>
<div>Mahkemedeki duruşmalar sırasında da ilginç bazı gelişmeler yaşanıyordu. Savcı Soyer’e göre bu dava “dinin istismarı” davasıydı. Soyer bir duruşmada, bazı savunmalarda Bediüzzaman Said Nursi’nin ismi kullanılırken, “Çağın Harikası” anlamına gelen “Bediüzzaman” ünvanıyla anılmasını eleştirdi. Ona göre “Bediüzzaman”, dini anlamlar da içeren bir ünvandı ve mahkeme salonunda sık sık kullanılarak dini propaganda yapılıyordu. Avukat Nadir Devlet, Soyer’e ilginç bir karşılık verdi. Devlet’in, “Savcının adı olan Nurettin, dinin nuru anlamına geliyor. Onun ismi bu salonda söylenince dini propaganda mı yapılmış olacak?” sözlerine Savcı Soyer herhangi bir karşılık vermedi.</div>
<div></div>
<div>Savcının Hocaefendi aleyhine ifade vermeleri için çağırdığı bazı tanıklar, doğru konuşmadıkları anlaşılınca mahkeme heyeti tarafından sert bir muameleyle salondan çıkarıldılar. Bu tanıklardan bir kısmının dindar olarak bilinen insanlardan olması Hocaefendi’yi üzüyordu. Örneğin tanıklardan biri şöyle diyordu:</div>
<div>“Gülen bir öğrenciyi imtihan ediyordu. Öğrenciye ‘Atatürk’ü seviyor musun?” diye sordu. Çocuk ‘Sevmiyorum’ cevabını verince Gülen ‘Niçin sevmiyorsun?’ dedi. Çocuk, “O memleketimize dinsizliği getirdi’ diye cevap verince Gülen, sırtını okşadığı çocuğa ‘Haydi oğlum, sen imtihanı kazandın’ diyerek imtihan odasından çıkardı.”</div>
<div>Savcı Soyer’in 33 sayfalık iddianameye aldığı bu tanığın anlattıkları baştan sona hayal mahsulüydü. Ne böyle bir öğrenci vardı, ne de böyle bir diyalog yaşanmıştı. Bir diğer tanık “Bunlar Cumhuriyet düşmanı. Eve sandalye bile almazlar. Eski medrese usulü hasır sererler. Terlik yerine takunya kullanırlar. Osmanlı özentileri var” diyordu. Oysa Karşıyaka’da sohbet yapılan evi basıp 25 kişiyi gözaltına alan polis yetkilileri bu evin memur ve öğrenci imkânlarıyla döşenemeyecek kadar lüks olduğunu söylüyorlardı. Bu tanık da mahkeme başkanı tarafından salondan çıkarıldı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’yi oldukça üzen bu kişilere rağmen yine Savcı Soyer tarafından onun aleyhine ifade verir beklentisiyle mahkemeye çağrılan bir tanık, bambaşka şeyler söyledi. Bu kişi, Hocaefendi’nin yöneticilik yaptığı yurdun idare meclisi üyesi olan emekli Albay Mehmet Çatalkaya’ydı. Hocaefendi ile idare meclisi arasında o dönemde bir tatsızlık meydana gelmiş ve öğrenciler Hocaefendi’den yana tavır almıştı. Savcı bunu bildiğinden, Albay Çatalkaya’nın onun aleyhinde tanıklık yapacağını hesaplayıp onu mahkemeye çağırmıştı. Ancak Albay Çatalkaya, mahkeme salonundaki tanık kürsüsünde Hocaefendi’nin lehine bir konuşma yaptı. Albay Mehmet Çatalkaya, Mahkeme Başkanı Tuğgeneral Fahrettin Burkay’ın komutanlığını yapmıştı. Tuğgeneral Burkay, eski komutanı Çatalkaya’ya saygı ifadesi olarak bir sandalye getirtip Çatalkaya’nın oturarak ifade vermesini sağladı.</div>
<div>Hocaefendi’nin lehine tanıklık yapan bir diğer kişi Kestanepazarı Öğrenci Yurdu’nu idare eden derneğin yöneticisi Ali Rıza Güven’di. Güven, “Fethullah Gülen, maaş almadı, öğrencinin yemeğini yemedi. Sabunlarına bile el sürmedi. Kamp bizim yurdun yeriydi. Yazın öğrenciler köylerine dağılacağına orada zamanlarını değerlendirmelerini sağlıyordu” dedi.</div>
<div>Abdullah Aymaz da mahkeme önünde şöyle diyordu: “Modern çağın bir ferdi olarak, memleketimde hurafelerden arınmış dini kültürü yayma gayreti içinde yetişmeye çalıştım.”</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi bütün bu tutukluluk ve yargılama sürecini şöyle anlatıyor:</div>
<div>“Her gün bir arkadaş geliyordu. Bir gün Mustafa Asutay Bey&#8217;i getirdiler. Başka bir gün de Bekir Berk Bey geldi. Yanında çok vefalı arkadaşlarından biri vardı. Bizim Paşa&#8217;yı da getirdiler. Hasan Aktunç ve İzzeddin Hocaefendi de getirilenler arasındaydı.. Hepimiz 55 kişi olmuştuk. Fakat daha sonra bir-iki kişiyi salmışlardı.</div>
<div></div>
<div>Bademli&#8217;de kaldığımız dönemin ilk günlerindeydi. Solcular kendi aralarında konuşuyorlardı. Çok üzüntülü oldukları belli oluyordu. Daha sonra gelen yeni bir haberle hepsi ağlamaya başladı. İçlerinde baygınlık geçirenler dahi olmuştu. Hepsi ağlıyordu. Hatta bir ara gardiyan gelmişti. İçlerinde Hoca dedikleri bir öğretmen, gardiyanı kovmuş ve &#8220;Git başımızdan, başımızda dert var&#8221; demişti. Daha sonra ranzaları kapının arkasına çektiler ve kapıları kapattılar.</div>
<div>Mustafa Birlik, bir ara kulağıma eğilerek &#8220;İster misin, dedi, şimdi bunlar bizi rehin alsınlar&#8221; ben de &#8220;Bizi rehin alıp da ne yapacaklar. Bizim idarece bir değerimiz yok ki, rehin almakla onlara bir iş yaptırsınlar. Bizi öldürseler, diğerlerinin zaten canına minnet. Onun için hiç endişelenme, onlar bizi rehin filan almazlar&#8221; dedim. Ama gerilim her geçen dakika daha da artıyordu. Bir kötülük yapabilirlerdi. Daha sonra onları bu kadar üzen meseleyi anlamıştık.</div>
<div>İbrahim ve Nedim adında iki kardeş -ki ikisi de onlar arasında çok sevilen ve birer rükün kabul edilen insanmış- aranmakta imişler. İbrahim İstanbul&#8217;da polislerle çatışmaya girmiş ve vurularak ölmüş. Onlar Nedim&#8217;in de aynı çatışmada öldürüldüğünü duymuşlar.</div>
<div>Daha sonra Nedim&#8217;in Bornova&#8217;da yakalandığı duyuldu. Bir müddet sonra da Bademli&#8217;ye getirildi. Nedim, anarşistti. Fakat çok kibar ve çok nazikti. Sorgulaması işkence altında yapılmış; ancak tek kelime konuşturamamışlar. Solcular onunla övünüyorlardı. Hakikaten kendisine çok işkence yapılmış. Bizim gördüğümüzde ayak tabanının kemiği çıkmış ve ayağının altı lime lime edilmiş bir durumdaydı. Usturayla kesmiş ve tuz basmışlar. İki üç ay seke seke gezdi. Bir insan olarak ona çok acıyordum.</div>
<div></div>
<div>Dr. Kâhid Bey sefirlere aracılık yaptığından onu bırakmışlardı. Şunu hemen kaydedeyim ki, Dr. Kâhid Bey&#8217;i çok mert gördüm. Yabancı bir ülkede, yabancı uyruklu bir insan.. Bir de sıkıntıdan hanımının çocuk düşürdüğü haberi geldi. Ama bütün bunlardan o hiç sarsılmadı. Abide gibi ayakta durdu. Şen, şakrak ve de neşeli.. Demek ki insanlar imtihan olmadan belli olmuyorlar. Ben, Hz. Ömer Efendimizin bir insanı tanımada ölçü birimi olarak koyduğu üç kaideye bir dördüncüsünü ilave ettim: Hapishanede beraber kalma.. Hapishane psikozlarını paylaşma, oradaki tafralara göğüs germe ve bu arada kardeşliği devam ettirme meselesi…</div>
<div></div>
<div><b>Devam edecek…</b></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-23/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-23</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-22</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-22/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2020 12:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-22]]></category>
		<category><![CDATA[Çağlayan]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9865</guid>

					<description><![CDATA[<p>[ Tarık Burak yazdı ] Örnek Hizmet İnsanı Fethullah Gülen Hocaefendi, insanlığın kurtuluşunun Hizmet ile olacağına yürekten inanmıştı. O yüzden İzmir Kestanepazarı&#8217;nda geçirdiği o günlerin her anında hizmet etme çabası&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-22/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-22</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ]</strong></div>
<div></div>
<div><b>Örnek Hizmet İnsanı</b></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, insanlığın kurtuluşunun Hizmet ile olacağına yürekten inanmıştı. O yüzden İzmir Kestanepazarı&#8217;nda geçirdiği o günlerin her anında hizmet etme çabası içindeydi. Küçük tahta bir kulübede yaşıyor, riyazat yapıyor, az yiyor, az içiyor, talebenin, vakfın, yurdun imkanlarından kesinlikle yararlanmıyordu. Kılı kırk yararcasına çok dikkatli yaşıyordu. En küçük bir şüphe dahi gördüğü sahalara asla yaklaşmıyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’yi Kestanepazarı’nda geceyarısı yurdun tuvaletlerini temizlerken, günün bir saatinde yurdun önünü yıkarken, Kurban bayramlarında herkesin uyuduğu saatlerde kalkıp onca kurbanın kesildiği yurdun bahçesini temizlerken görmek mümkündü. Öyle bir durumda yanına gelip o işi yapmak isteyenlere işi kesinlikle devretmiyor, başladığı işi kendisi bitiriyordu.</div>
<div></div>
<div>Yurdun yemeğini yemediği gibi, kullandığı abdest ve banyo suyunun parasını bile hesaplayıp ödüyordu. O yıllarda Ankara’dan gelip yanında birkaç ay kalan arkadaşı Erdoğan Tüzün’e de yurtta yemek yedirmemiş ve onun da kullandığı suyun parasını hesaplayıp ödemişti. Yurdun terlik ve havlu gibi malzemelerini de kesinlikle kullanmıyordu.</div>
<div></div>
<div>Ayrıca, Hocaefendi’nin anlayışında müstağni bir hayat yaşamak yalnızca yeme içme gibi konulardan ibaret değildi. Öğrenciler toplu faaliyetler sırasında bazen ayakkabı ve terliklerini çıkardıkları zaman Hocaefendi, “İzinsiz birbirinizin terliğine bile basmayacaksınız” diyordu.</div>
<div></div>
<div>“Bir insan, hakkı olmayan bir yerde başkasına ait seccade üzerinde izinsiz namaz bile kılamaz. Yurtlarda halının tüyü yıpransa hesabını veririm” diyen Hocaefendi, seccadesini halıya serdikten sonra namaz kılıyordu. Çünkü yurda ait her şey sadece öğrencinin hakkıydı.</div>
<div></div>
<div>Ayrıca Hocaefendi, İzmir’de öğrenciler tarafından evlerine davet edildiğinde, yemeklerini yemiyor, orada bir çay bile içse, evden ayrılırken mutlaka bir hediye bırakıyordu. Öğrencilerine de “Nerede yemek yerseniz yiyin parasını bırakmak mecburiyetindesiniz” diyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, o günlerdeki hissiyatını şöyle anlatıyor:</div>
<div>“Kestanepazarı’nda beş sene kadar kaldım. Arkadaşlarıma bir örnek olması bakımından söylüyorum, bu beş senelik zaman zarfında beş kuruş maddi istifadeyi düşünmedim. Banyoda ve abdestte kullandığım suyun parasını dahi verdim. Bugün de aynı şeyi düşünüyorum. Talebenin hakkı olan bir müesseseden bir başkasının ne surette olursa olsun istifadesi doğru değildir.”</div>
<div></div>
<div>“Dışarıda bir ev tutacak, çoluk çocuğa bakacak imkânlarım helal yoldan olmadığı mülahazasıyla ben dünyaya doğru adım atmadım. Hayatımın, gençliğimde ilk üç senesini bir caminin penceresinde geçirdim; altı senesini Kestanepazarı’nda iki metre boyu, iki metre de eni bir tahta kulübede… Allah’a binlerce hamd u sena ederim. Ben o talebenin yemeğine bir kaşık çalmadım. Buna yedi cihan şahittir. Abdest alırken talebelerin takunyalarına ayağımı basmadım. Orada banyo vardı, onlardan birine girip yıkanmadım. Talebenin hakkıdır, benim hakkım değil. Her gün altı saat derse girdim, cumartesi pazar da dahil. İdarecilikle gece talebenin başında bulundum. Üç tane insana, mütalaacıya birer maaş veriyorlardı. Onların mesailerini de üstlendim ama hiçbir ücret almadım. Tenezzül etmedim dünyaya. Yirmi küsur yaşımdayken ayağımın ucuna kadar gelince milletvekilliği, “Allah Allah, dedim, beni böyle komik mi buluyor bu insanlar? Çok küçük bir insan olabilirim ben, fakat Allah’a bağlanmak gibi büyük bir meselenin peşindeyim.” Cenâb-ı Allah kalbimi, Kendi nuruyla, aşk u iştiyakıyla doldursun. Genel karakterimiz bu.”</div>
<div></div>
<div>O yıllarda Hocaefendi, öğrencisi İsmail Büyükçelebi ve İzmir esnafından Yusuf Öztanzan’la birlikte bir köye gittiler. Ardından yaya olarak köyün üst tarafındaki çaya kadar çıktılar. Çayın kenarında oturup yemek yediler, namaz kıldılar. Dönüşte bir noktada derenin kenarında yürünecek yol olmadığından iki tarlanın içinden geçmek zorundaydılar. Bir tarladan diğerine geçmeden Hocaefendi ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabılarını silkeleyerek toprağını temizledikten sonra öteki tarlaya geçti. Yusuf Öztanzan ve İsmail Büyükçelebi şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı. Hocaefendi, “Niye hayretle bakıyorsunuz, bu tarlanın toprağı benim ayakkabımla diğer tarlaya geçse Allah bunu sormayacak mı sanıyorsunuz? Allah bir arpanın dörtte birinden bile hesap soracak” dedi. Bir başka gün, kamp yeri aranırken, bir tarladan diğerine geçerken çamur bulaşan ayakkabısını temizlemeden öteki tarlaya geçmiyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, müdür, öğretmen, vaiz, işçi, hizmetli, aşçı…kahvehanede konuşmacıydı. İzmir’e geldiği daha ilk yıldan itibaren İzmir Türk Ocağı’nda verdiği konferansın dinleyicileri arasında Ege Üniversitesi’nden öğretim üyeleri ve İzmir Adliyesi’nden hakimler vardı.</div>
<div></div>
<div>İzmir ve çevresinde Hocaefendi’nin gidip kahvesinde konuşma yapmadığı semt neredeyse kalmadı. Hatta konuşması üzerine, bazı kıraathanelerde oyun kâğıtlarının yerini kütüphane aldı. Kıraathane sahibi oyun kağıtlarını yakarak imha etti. Bir kahvehane toplantısı, mimarlık fakültesinin yanındaki üniversite kıraathanesinde oldu. Çoğu üniversite öğrencisi olan dinleyicilerle bu sohbeti dört saat sürdü. Öyle ki, cadde tıkandı, belediye otobüsleri geçemedi.</div>
<div></div>
<div>Ama bütün bu gayretlerine ve çok mütevazi bir kişiliğe sahip olmasına rağmen çevresindeki bazı yakın kişiler onu sinsi sinsi kıskanıyorlardı. Samimi çabaları bugün olduğu gibi o gün de hasetle engellenmek isteniyordu.</div>
<div></div>
<div>“Ben kendimi, yapılan hizmetler açısından bu işin ehli olarak asla görmedim ve hâlâ da görmüyorum. Fakat, bu bana ait olması gereken düşünceyi, bana bir başkasının söylemesi asla doğru değildir. Bu tür ifadeler de beni ayrıca rahatsız ediyordu. Şunu kasemle temin edebilirim ki, ben &#8220;fücur&#8221; kelimesinin kendisinden dahi rahatsız olan bir insanım ve hayatımı öyle disipline etmeye çalıştım. Buna rağmen bir gün bir kitap açtım. Karşıma &#8220;Allah bu dini racul-ü facir ile de kuvvetlendirir&#8221; mealindeki hadis çıktı. Ben bunu okudum ve kendime hitap ediyor kabul ettim. Fakat orada bulunanlardan biri, bu payeyi de bana çok gördü gayet müstehzi bir eda ile: &#8220;Sen kendini hizmet ediyor mu sanıyorsun ki, dini kuvvetlendiren racul-ü facir olasın&#8221; dedi. İster istemez bu tür ifadelerden rahatsız oluyordum.’ diye anlatıyor o günleri Hocaefendi.</div>
<div></div>
<div><b>Ayrılık…</b></div>
<div>Kestanepazarı&#8217;ndaki gerginlik gün geçtikçe artıyor, azalmıyordu. Güzelyalı tarafında bir ev bulmuştu Hocaefendi. Bir gece eşyalarını topladı ve talebelerin de yardımıyla bir arabaya yükledi. Ve gözyaşları içinde, gönlü hicranla dolu olarak Kestanepazarı&#8217;ndan ayrıldı&#8230; “Beni beş sene barındıran tahta kulübemi çok özleyecektim. Uzuvlarım vücudumdan koparılmış gibi oldum. Ben kulübemle, Kestanepazarı&#8217;yla ve onlardan da önemlisi canım kadar sevdiğim talebelerimle öylesine bütünleşmiştim&#8230;”</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi, Kestanepazarı’ndaki tahta kulübesini hiç unutmayacaktı:</b></div>
<div>“Belki bunlar sizin gelecekte iyi günleri idrak ettiğiniz zaman, geriye dönüp yüzüne bakacağınız günler olacaktır. Çok kimseler, tatlı günleri ileride arayacak, fakat siz yer yer dönüp gerilere bakacaksınız. Alınlarında nur tele’vü’ eden, çehreleri dırahşan, evlerinizin çehrelerine bakacaksınız. Emeğinizle kurduğunuz yurtlarınızın çehrelerine bakacaksınız, okullarınızın çehrelerine bakacaksınız ve camileri lebâlep dolduran genç delikanlıların çehrelerini tahayyül edeceksiniz ve bir gün sahabinin dediği gibi “Hey gidi günler” diyeceksiniz, “Meğer tatlı günler o günlermiş” diyeceksiniz. Belki ben de öyle diyeceğim. Ama belki yerin altında, belki de yerin üstünde ben de öyle diyeceğim.</div>
<div></div>
<div>Hey gidi günler! Tam yaşanacak günlermiş, hiç durmadan gecelerinde koşulacak günler. Hiç durmadan soluk soluğa küheylanlar gibi gündüzlerinde koşulacak günler… Himmet toplantısı deyip utana utana, hicab ede ede, terleye terleye “ne olur Allah aşkına, coşun” denen günler!</div>
<div></div>
<div>Burs verin, kurbanlarınızı verin, imam hatip yapın, yurt yapın, pansiyon yapın, okul açın… açın deyip terin tabandan çıktığı günler!</div>
<div></div>
<div>Ben de diyeceğim, siz de diyeceksiniz. Bugün, belki bu günler hicranlı günler, belki hasretli günler ama bir gün gelecek “özlenen günler” olacak. Nesibe, yetiştiği gül devriyle şen, şâd ve hurrem değildi. O Uhud&#8217;u düşününce seviniyor ve gülüyordu. Sırtında elin yumruğun girip saklandığı sırtındaki yarayı gösterdikleri zaman mesud ve bahtiyar oluyordu. Gül devrini yaşarken değil. Abdullah İbni Hüzâfetü’s-Sehmî başının kaynayan sulara sokulduğu günleri hatırlıyor “Hey gidi günler!” diyordu.</div>
<div></div>
<div>Huzeyfe babasının evinden kovulduğu günü düşünüyor, “Hey gidi günler!” diyordu. Ammar yeldire yeldire geziyordu. Sırtında ateşlerin söndürüldüğünü düşünüyor “hey gidi günler” diyordu. Zübeyr bin Avvam hasırlara sarılıp yakıldığı günleri hatırlıyor, “Hey gidi günler” diyordu. Onlar “hey gidi günler”di. Çünkü o günlerde müminler, tırmanma şeridinde sürekli olarak tırmanıyorlardı. Hiçbir şeye gönül kaptırmadan, başka hiçbir sevgiye dilbeste olmadan, turnikeye önce girmiş olmanın hakkını araştırmadan, hizmet karşısında hakk-ı temettu aramadan, sadece “hizmet diyor” ve yürüyorlardı.</div>
<div></div>
<div>“Hey gidi günler!” “Hey gidi günler!” diyorlardı, o çile günlerine, o ızdırap günlerine. Çünkü o günlerde “içlerinde Allah’ın hoşnutluğundan başka mülahaza” yoktu, çünkü o günlerde büyüklük yoktu, çünkü o günlerde herkes küçüktü, çünkü o günlerde herkes neferdi, çünkü o günlerde turnikeye evvel girmiş olmanın hesabını yapma yoktu. Çünkü o günlerde “Kün inde’n-nâs ferden mine’n-nâs.” vardı, “insanlar arasında insanlardan bir insan ol” vardı.</div>
<div></div>
<div>“Ah! nankör nefsim!” sen de “hey gidi günler” diyeceksin. Kafanda hiç o türlü duygular ve düşünceler yoktu, dinleseler de dinlemeseler de alınmıyordun. Sekiz saat derse girdikten sonra, iki yerde de akşam derse iştirak ediyordun. Bir Cumartesi-pazar, burası Simav senin, orası Gediz benim, şurası da Demirci senin. Ve pazartesi derslere yetişme de yine senin. Ama alınmıyordun gönül koymuyordun, “dinleyen yok” diye üzülmüyordun, “tesir etmiyorum” diye müteessir olmuyordun.</div>
<div></div>
<div>“Hey gidi günler!” ne kadar arkada kaldınız, bizden ne kadar uzaklaştınız, biz ne kadar büyüdük. “Hey gidi günler!” siz ne kadar küçük kaldınız. “Ah eyyâmullah!”, “ah peygamber günleri!”, “ah hizmet günleri!”, “ah başka mülahazaların içine girmediği günler!” Biz büyüdükçe sizler arkada küçük kaldınız. Benim Kestanepazarı’ndaki tahta kulübeciğim içinde kaldınız! Ah tahta kulübem, her şey senin içinde kaldı gitti. Ah küçüklük, sen ne iyiydin, arkadaştık seninle ve yine “hey gidi günler&#8230;”</div>
<div></div>
<div>Güzelyalı&#8217;da günler geçmek bilmiyordu. Sanki saniyeler sene olmuştu. Halbuki, talebelerin arasında bulunduğu günlerde; vaktin arkasından koşturuyor ve adeta zamanla yarışıyordu. Yapacağı işler ve yapması gerekenler günün yirmi dört saat olması gerçeğine karşı pervasız bir meydan okuyuş içindeydi. Başka türlü bu kadar işi bu kadar dar zamana sığdırmak nasıl mümkün olurdu ki? Halbuki şimdi vaktinin büyük kısmını okumaya ayırabiliyordu. Ama, ‘O hey gidi hizmet günleri’nin arkasından küheylanlar gibi koşmaktan hoşlanıyordu.</div>
<div></div>
<div>Gerçi, standartlaşmış bazı insanlar için onun o andaki programı da çok yüklü sayılırdı. Bir kere bütün geceleri ev sohbetleriyle geçiriyordu. Haftanın bir-kaç gününde vaaz veriyor, dersler yapıyordu. Meşgul olunan üniversite talebelerinin sayısı gün geçtikçe artıyor ve onlarla meşguliyeti de yine vaktini alıyordu. Fakat, yine de Kestanepazarı günleri bir başka bereketliydi. Hele o küçücük tahta kulübede verilen hizmet, bütün Türkiye sathında, hizmet adına gösterilen gayrete denk neticeler veriyordu.</div>
<div></div>
<div>Yaşar Tunagür Hoca bu ayrılma hadisesini şöyle anlatıyor:</div>
<div>“Hocanın İzmir&#8217;de büyük himmeti ve hizmetleri oldu. Fakat vaazlar bilinen bazılarını rahatsız etti. Bunun üzerine dernektekiler de &#8216;Sana sormadan bir şey yapamayız&#8217; diyorlar ama Hoca&#8217;nın Kestanepazarı&#8217;ndan gitmesini de istiyorlar. Ben de Derneğin Başkanı Ali Rıza Bey&#8217;e &#8216;Her şeyi bir tarafa bırakın, hocaya dokunamazsınız. Eğer hocanın işine son verirseniz cami başınıza yıkılır&#8217; dedim.”</div>
<div></div>
<div>Ve Fethullah Gülen Hocaefendi, mecburen ayrıldıktan üç ay sonra Yaşar Tunagür Hocaefendi yine Kestanepazarı&#8217;na gider. Camiye girmek ister, ancak cami kapatılmıştır. Neden kapalı olduğunu sorunca şu ibretlik cevabı alır:</div>
<div> &#8220;Caminin kubbesi dört yerinden çatladı. Niye bilmiyoruz.&#8221; derler.</div>
<div></div>
<div><b>Adım Adım 12 Mart İhtilali’ne…</b></div>
<div>O dönemde, Türkiye hızla bir kamplaşmaya doğru gidiyor ve birileri de bunu sürekli tahrik ediyordu. Çatışma ve kamplaşmalar sadece üniversitelere değil, toplumun her alanına sıçramıştı. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Başbakan Süleyman Demirel’le yaptığı bir görüşmede onu uyarıyordu. Ülkede bir devrim düzeni kurmak isteyen sol gruplar, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne el atmıştı. Orgeneral Tağmaç, bu devrimci subayların yapacağı bir ihtilalin ne anlama geleceğini şöyle anlatıyordu:</div>
<div></div>
<div>“Türkiye yapısı itibariyle ne Bulgaristan, ne Çekoslovakya, ne de Macaristan’dır. Türkiye’ye hakim olacak komünist idare, tamamen Sovyetler Birliği’nin hakimiyeti altında olacak ve son Türk devleti de böylece yok olup gidecektir.”</div>
<div></div>
<div>35 milyon nüfuslu Türkiye, tamamı yedi tane olan üniversitelerdeki ve birkaç akademideki olaylarla âdeta esir alınmıştı. 12 Haziran 1968 günü İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nü işgal eden Deniz Gezmiş ve arkadaşları şöyle bağırıyorlardı: “Amerikan uşakları, severler paraları, biz hesap sormaya geldik, devrim yapmaya geldik…” Rektör Ekrem Şerif Egeli’ye parmağını uzatan Gezmiş, “Devrim istiyoruz. Üniversitede reform ve söz hakkı istiyoruz” diyordu.</div>
<div></div>
<div>Banka soygunları, insanların kaçırılması, evlerin bombalanması, fabrikalarda işçi grevleri günlük olaylar haline gelmişti. 17-20 yaşlarındaki gençler düşman iki kampa ayrılmıştı. Ülkede mezhep çatışması çıkarmak için, İskenderun’un Kırıkhan ilçesi gibi yerlerde camilere bomba atılıyordu. Ankara’da Erdal İnönü, Profesör Muammer Aksoy gibi kişilerin evlerine dinamit atılıyordu.</div>
<div></div>
<div>Muhtıradan üç ay önce, 1970’in Aralık ayında bir milyon işçi greve giderken, bir ay sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi süresiz kapatıldı. Aynı günlerde Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne sis bombaları atarak giren polise öğrenciler tabanca, tüfek ve dinamitle karşılık verdi. Bir ay sonra, İstanbul Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi de ders yapamaz hale geldi, iki üniversitede de öğrenime ara verildi. Hacettepe’nin kapatılmasının ertesi günü Hacettepe öğrenci yurdu âdeta savaş alanına döndü. 15 öğrenci yaralanırken, 191 öğrenci gözaltına alındı. Öğrenciler, Ankara-Eskişehir yolunu trafiğe kapatırken, bir grup Dev-Genç mensubu Ziraat Fakültesi’ni bastı. Muhtıradan sadece 6 gün önce, 2.500 jandarma ve 1.000 polis güvenliği sağlamak için Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne girdi.</div>
<div></div>
<div><b>12 Mart Muhtırası (12 Mart 1971)</b></div>
<div>12 Mart 1971 Cuma günü saat 13&#8217;de radyodan okunan bildiri üzerine Muhtıra resmen verilmiş oldu. Başbakan Süleyman Demirel görevinden istifa etti. 12 Mart Türkiye&#8217;nin önemli dönemeç noktalarından biri olup, tarihe daha çok baskıları ve işkenceleriyle geçmiştir. Ordu içindeki radikal subaylara karşı, statükocu subayların bir karşı hamlesi olmuştu.</div>
<div></div>
<div>Demirel’in istifasından sonra tarafsız bir hükümet için CHP’den istifa eden Kocaeli milletvekili Nihat Erim başkanlığında &#8220;teknisyenler kabinesi&#8221; kuruldu (26 Mart 1971). Nihat Erim, anarşik olaylarla sokakları ve üniversiteleri teslim alıp Türkiye’yi muhtıranın eşiğine getiren sağ ve sol gruplar için “Kafalarına balyoz gibi ineceğiz” diyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi, 12 Mart Muhtırası’nı şöyle yorumluyor:</b></div>
<div>“12 Mart Muhtırası’nın bize ait yönüne geçmeden evvel bu muhtıraya zemin hazırlayan bir-iki hususun tahlili daha gerekmektedir. Şöyle ki: Biz bir iç değişikliğine uğramadan Cenab-ı Hakk verdiği nimetleri değiştirecek değildir. Kur&#8217;an&#8217;da anlatılan bu külli kaide o gün de kendisini gösterdi. Devletler planında birbirine düşen İslam dünyasındaki devletçiklerin başına-ki daha önceki devrelerde de bu kaide değişmemiş sadece musallat olanlar değişmiştir- batıyı musallat etmiş ve İslam ülkeleri ciddi şekilde tazyik altında kalmıştır.</div>
<div></div>
<div>Allah bir zamanlar Cengiz, Hülagü ve Timurlenk&#8217;in eliyle hırpaladığı ve ikaz ettiği İslam âlemini bugün de Batılılar vasıtasıyla hırpalayıp ikaz etmektedir. Ta ki Müslümanlar kendilerine gelsin ve ruh köklerine dönsünler. Devletler çapında görülen bu durum Türkiye&#8217;de Müslüman cemaatler arasında vardı. Dolayısıyla Müslümanlar böyle bir sarsıntıya, kendi iradeleriyle müstehak olmuşlardı. Fikir ve düşünceler çarpışıyor ve Müslüman cemaatler her geçen gün birbirinden uzaklaşıyordu.</div>
<div></div>
<div>Meselenin bir de hususi olarak kendimizle alakalı yönü vardır. Gıybet İslam&#8217;ın en çok üzerinde durduğu hususlardan biridir. Kur&#8217;an, gıybet etmeyi mü&#8217;min kardeşinin etini çiğnemeye teşbih etmektedir. Durum böyle olmasına rağmen o devrede gıybet revaçtaydı. Herkes birbirinin arkasından hiç de yakışmayacak şeyler konuşabiliyordu.</div>
<div></div>
<div>Söz dinlememeye güzel bir kılıf bulunmuştu: &#8216;Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit tavrını takınamaz&#8217; deniyor ve herkes kendi bildiğine hareket ediyordu. Bilhassa, tedbir ve dikkat hususunda söylenenleri hiç kimse dinlemiyordu. Hatta bazı kesimler, akıllarına yatmış olsa da sırf bana muhalefet olsun diye aksini söylüyor, aksini yapıyordu. Bu durum mahkemelerde de böyle devam etti. Ben ılımlı konuşulsun, onların isnat ettikleri şeyleri kimse sahiplenmesin, diyorum. Muhalif gruptan birisi bana Deniz Gezmiş&#8217;i misal veriyor ve onun gibi davranılması gerektiğini söylüyordu. Solu destekleyen güç odakları bizler için söz konusu muydu? Bu düşünülmüyordu. Hem solcular hakikaten bir eylem içindeydiler ve onlara isnat edilenler birer vakıa idi. Halbuki bize isnat edilenlerin hiçbiri vaki değildi. Öyleyse onların kabullendiği gibi bizim de bize isnat edilenleri kabullenmemiz nasıl birbirine kıyas edilebilirdi? Hem onlar da kendilerine isnat edilenleri bütünüyle kabulleniyor değillerdi. Bütün bunları anlatıp izah ediyorduk; ancak bir iki arkadaşın dışındakilere söz anlatmam mümkün olmuyordu.</div>
<div></div>
<div>Muhtıra Türkiye&#8217;deki umumi anarşiye karşı verilmişti. Fakat herkesin kendine ait bir hissesi vardı. Kader açısından bunu böyle bilmekte fayda vardır.</div>
<div></div>
<div>Tutuklamalar başlayınca arkadaşlarla teker teker görüştüm. Onlara Amerika&#8217;da cereyan eden ve daha sonra basına yansıyan bir mahkemeden misal verdim. Kadın mahkemeye çıkarılmış. Adı Leydi. Hâkim soruyor: &#8216;Adın ne?&#8217; &#8216;Leydi&#8217; cevabını veriyor. Ardından hâkimin sorduğu bütün sorulara &#8216;Adım Leydi&#8217; diye cevap veriyor. Amerikalı Leydi, &#8216;var&#8217;ın sorgulanmasında bir şey konuşmamak suretiyle yakasını sıyıracaktı ama biz senelerden beri devam eden bir &#8216;yok&#8217;un istintakından kurtulamayacaktık&#8230;</div>
<div></div>
<div>Ben burada 12 Mart Muhtırası&#8217;nı tafsilatıyla mevzu edecek değilim. Çünkü o başlı başına işlenmesi gereken bir konu. Zaten yeterince de işlenmiş durumda. Söylenenler son söz müdür? Elbette hayır. Fakat hiç olmazsa fikir verme açısından yeterli çalışmalardır. Nitekim harekâtın içinde aktif görev almış bir kısım paşaların daha sonra yayınladıkları hatıraları da mevzu ile ilgili birçok ipucu vermekte. Olanların hepsi -anlatılanlar değil elbette- fakat anlatılanlar dahi insana ürperti vermekte&#8230;</div>
<div></div>
<div>İkbal hastalığına tutulmuş bir kısım maceraperestlerin Türkiye&#8217;yi sürükledikleri uçurum bugün daha açık ve net bir şekilde görülmektedir. Sabah erken kalkanın içine düşen ilk heves ihtilal yapmak olduğu görünümü insanı utandıracak mahiyettedir.</div>
<div>Cunta içinde cunta&#8230; Aynı şahıs bazen dört cuntayla temas halinde. Hangisi neticeye varacak olursa ondan görünecek ve ikbalini garanti edecek&#8230; Milletin düşeceği badire kimsenin umurunda değil. Kuvveti elinde tutanlar kelle istiyor. Niçin ve neden, diyebilen yok. Çünkü cevap malum nakarat: Türkiye elden gidiyor.</div>
<div></div>
<div>İttihat Terakki hoyratlığının sızıntılarından beslenen bu zihniyet on senede bir hortlatılarak devletin her sahadaki hamle gücü kırılıyor ve ülke her müdahale sonunda bilmem kaç sene geri gidiyor&#8230; Ama kimin umurunda&#8230; Nihayet üç-beş senelik fani dünya. Otur sen de bir koltuğa, rahatına bak. Dünyaya bir daha gelecek değilsin ya! İşte hayat felsefesi bu olan insanların yaptıkları ve yapacakları!..</div>
<div></div>
<div>Burada, asker-sivil milletimizin mümtaz şahsiyetlerini ve hakiki vatanperver evlatlarını -ki onlar kahir bir ekseriyettedir- tenzih ve tebrie ederim. Benim ifadelerimi sahiplenmesi gerekenler, hangi devirde olursa olsun teröre çanak tutup onlarla işbirlikçilik yapanlardır.’</div>
<div></div>
<div><b>Devam edecek…</b></div>
<div></div>
<div>
<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ] </strong></div>
<div></div>
<div><strong>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi Yazı Dizisi -22</strong></div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-22/">Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-22</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-11</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-11/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 11:00:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=6113</guid>

					<description><![CDATA[<p>[ Tarık Burak yazdı ] Gönülleri Fetheden Genç Bir Hoca Kader, Hocaefendi’nin yolunu bir başka çiziyordu. Hayatının baharında, kara trenle Edirne&#8217;ye doğru elinde tahta bavuluyla çıktığı bu yolculuk durmadan devam&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-11/">Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-11</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ]</strong></div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Gönülleri Fetheden Genç Bir Hoca</b></div>
<div></div>
<div></div>
<div><em><strong>Kader, Hocaefendi’nin yolunu bir başka çiziyordu. Hayatının baharında, kara trenle Edirne&#8217;ye doğru elinde tahta bavuluyla çıktığı bu yolculuk durmadan devam edecekti. Hüzünler, gurbetler, hapisler, mayınlı tarlalar, kürsülerdeki gözyaşları, yokluk ve zorluklar onun kaderi olacaktı.</strong> </em></div>
<div></div>
<div></div>
<div>Hocaefendi’nin Hüseyin Top isimli akrabası Edirne’de hocalık yapıyordu. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’ne uzun yıllar başkentlik yapan Edirne, annesinin akrabası olan Şükrü Paşa’nın ismiyle özdeşleşmişti. Tarihte Edirne’yi savunan komutan olarak geçiyordu. Hocaefendi’nin büyükannesi Hatice Hanım, Şükrü Paşa’nın yeğeniydi.</div>
<div></div>
<div>“Edirne&#8217;de Hüseyin Top Hoca vardı. Bizim akrabamızdı. Bana sahip çıkar diye oraya gitmem uygun görülmüştü. &#8216;Seyahat Ya Resülallah!&#8217; dedik ve Edirne&#8217;ye doğru yola çıktık.”</div>
<div>Hocaefendi: “Erzurum’dan Edirne’ye giderken, ‘Mukaddes Göç’ yazısında anlattıklarımın heyecanı içindeydim.” der.</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, Erzurum&#8217;dan yola çıktı ve Edirne&#8217;ye giderken, yol güzergahında bazı yerlere uğradı. Önce Ankara&#8217;da Hacıbayram&#8217;daki arkadaşlarını ziyaret etti. Burada üç gün kaldı. Diyanetin açacağı vaizlik imtihanı konusunda bilgi aldı. Türk Hava Kurumu Başkanlığı ve milletvekilliği yapmış baba dostu Mustafa Zeren&#8217;in Bahçelievler&#8217;deki evinde bir gece kaldı. Sonra İstanbul&#8217;a uğradı. Burada, birkaç gün Erzurum Oteli&#8217;nde kaldı. Hocaefendi seyahati boyunca en olumsuz şartlarda bile ibadetini asla ihmal etmedi. İstanbul’dayken vakit namazlarını daha ziyade Hocapaşa Camii’nde kıldı.</div>
<div></div>
<div>“İstanbul&#8217;da da birkaç gün kaldım. Sirkeci&#8217;de Erzurumlular’ın kaldığı meşhur Erzurum Oteli vardır. 3. Sınıf bir otel. Zaten şark halkı fakir; böyle bir otel onlar için ideal. Yatakları, çarşafları işte öyle bir oteldi ve beni sabaha kadar kaşındırırdı. Çok da gürültülü bir yerdi. Ama Erzurum&#8217;dan kalkıp İstanbul&#8217;a kim gitse ona bu otel tavsiye edilirdi. Daha sonraları da o otelde kaldım. Başkasına gittiğim az vakidir. Otelin yakınında Hocapaşa Camii var. O camide çok namaz kılmışımdır. Sami Efendi Hazretleri’nin müritleri bu camiye gelirlerdi. Tabii ki ben bunu daha sonra öğrenecektim.”</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, daha sonra Sirkeci Garı’nda trene binerek Edirne’ye hareket etti. Tren Edirne&#8217;ye gece yarısı vardı. Diğer yolcularla birlikte uyuyakalmıştı. Karaağaç İstasyonu&#8217;nda kondüktörler tarafından uyandırıldı. Yolcularla birlikte şehir merkezine kadar yarım saat yürüdü. O gece, daha sonra imamlık yapacağı Üç Şerefeli Camii’nin karşısında bulunan bir handa konakladı. Sabah erkenden babasının selamını ilettiği Hüseyin Top Hoca ile müftülüğe gittiler.</div>
<div></div>
<div>“Hüseyin Top Hoca beni İbrahim Efendi&#8217;ye (Edirne Müftü Vekili İbrahim Akın’a) götürdü. O beni biraz genç görmüş olacak ki imtihan etmesi gerektiğini söyledi. Ben kabul ettim. Şimdi hatırlayamayacağım bir kitabı rasgele açıp elime verdi ve &#8216;Oku&#8217; dedi. Bu bir fıkıh kitabıydı. Çıkan yeri okuyup mana verdim. İbrahim Efendi dışarı çıkmamı söyledi.”</div>
<div>Hüseyin Top Hoca o günkü hatıralarını şöyle anlatıyor: “Ben Hocaefendi&#8217;yi aldım ve beraberce müftülüğe geldik. Müftülüğe o zamanlar İstanbul&#8217;dan hafız talebeler gelirdi. Onları imtihan eder, Arapça ve dini bilgilerini ölçerdik. Başarılı olanların ellerine müftülükten bir yazı verilir ve köylere gönderilirdi. Köy muhtarları hemen kabul ederlerdi. Hatta bazı köyler ikişer kişi hafız talebe isterlerdi. Bunlar oralarda mukabele ve hatim okuyor, namaz kıldırıyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi&#8217;yi müftülüğe getirdik. Müftü vekili İbrahim Akın Bey vardı. Ben İbrahim Bey&#8217;e &#8216;Hocam bu kardeşimiz hafızdır ve Arapça okumuştur, Ramazan ayında görev almak istiyor&#8217; dedim. &#8216;Maşallah! bu yaşta hem hafız, hem de Arapça okumuş&#8217; dedi.. Önünde bir fıkıh kitabı vardı, adı da &#8216;Kuduri&#8217;. Kitaptan bir yer açtı. &#8216;Gel bakalım evladım, madem Arapça okumuşsun, şuradan şuraya kadar bir oku, anlat bakalım&#8217; dedi. Hocaefendi geldi, müftünün sağ tarafına geçti, ben de sol tarafına geçtim. Ne dereceye kadar Arapça okuduğunu bilmediğimden korkmaya başladım. İbareler harekesiz normal Arapça. Kur&#8217;an gibi üstünde veya altında hareke yok. Arapça bilmeyen okuyamaz, kem küm eder bocalar. İçimden de &#8216;eyvah şimdi bir de okuyamazsa&#8217; dedim.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi o ibareye şöyle bir baktı ve &#8216;Bismillahirrahmanirrahim&#8217; diyerek başladı okumaya. Tam denilen yere kadar tastamam okudu. Hiçbir yerde tık diye durmadı. Ben öyle bir ferahladım ki tarif edemem. Bu sefer Hocaefendi başladı okuduğu Arapça metnin tercümesini yapmaya.. Birkaç kelime henüz okumuştu ki müftü: &#8216;tamam evladım tamam&#8217; dedi ve kitabı kapattı. Sonra &#8216;evladım sen bir dışarı çık da biz Hüseyin Efendi ile senin için iyi bir yer düşünelim&#8217; dedi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi dışarı çıktı. İbrahim Bey &#8216;Maşallah ne güzel ibare okudu öyle.. Döndü bir de tercüme etmeye başladı, ben onun Arapça okumasından korktum, hemen kitabı kapatıverdim&#8217; dedi. Ben de ‘neden öyle yaptınız hocam?’ deyince &#8216;yahu sorma okuduğu yerden bize bir şey sorar diye çekindim, cevap veremeyebilirdim, mahçup oluruz diye onun için susturdum&#8217; dedi.”</div>
<div></div>
<div>Bu genç hoca Trakya Bölgesi’ne gelen diğer hafız öğrencilerden daha başkaydı. Müftü yardımcısına verdiği cevaplarla dolu; dolu olduğu kadar olgun, vakur ve vazifesine düşkün biri olduğunu gösteriyordu. &#8216;Bunu köylere göndermeyelim, burada Edirne&#8217;nin içinde bir vazife verelim&#8217; denildi. Yıldırım Mahallesi muhtarlığına verilmek üzere hemen bir görev yazısı hazırlandı. Görev zarfı genç Hocaefendi’nin eline tutuşturuldu. Akmescit Camii&#8217;nde göreve başladığı kendisine orada söylendi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, tahta bavulunu alarak Yıldırım Mahallesi&#8217;ndeki Akmescit Camii&#8217;nin yolunu tuttu. Orada Şaban Hoca’yı buldu. Kendisine kalacak yer ayarlandı. Hocaefendi, Ramazan boyunca Akmescit&#8217;te imamlık yapıp vaaz verdi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, bir ay boyunca Ramazan imamlığı diye gittiği Edirne&#8217;de 1959&#8217;dan 1965&#8217;e kadar arada iki sene askerliği hariç tutulursa tam dört yıl kaldı.</div>
<div></div>
<div><b>Kader, Hocaefendi’nin yolunu bir başka çiziyordu. Hayatının baharında, kara trenle Edirne&#8217;ye doğru elinde tahta bavuluyla çıktığı bu yolculuk durmadan devam edecekti. Hüzünler, gurbetler, hapisler, mayınlı tarlalar, kürsülerdeki gözyaşları, yokluk ve zorluklar onun kaderi olacaktı. </b></div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi, Akmescit Camii&#8217;nde (1959)</b></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir iki eşyasını taşıdığı tahta bavulundan başka bir şeyi yoktu. Akmescit&#8217;te Fevzi Balnik adında yaşlı bir adamın evinde kalacağı yer ayarlanmıştı. Ramazan ayında tutulan imam veya hocanın yeme-içme, barınma ve temizlik gibi ihtiyaçları bütün mahalleliler tarafından sırayla giderilirdi. Yıldırım Hacı Sarraf Mahallesi muhtarlığında birinci aza olan Mehmet ve Muhip Çamlıöz&#8217;ün babası Halil Çavuş bu işlerle bizzat ilgileniyordu. Çünkü Hocaefendi&#8217;nin bir düzeni ve ev ortamı yoktu. Kaldığı yer yaşlı bir amcanın verdiği tek odalı yerdi. Ne yemek yapacak eşyası, ne de parası vardı. Zaten Hocaefendi de boğazına düşkün değildi. Biraz çorba ve tek çeşit yemekle hem iftarda hem sahurda yetiniyordu. Hatta onu da yemeği getiren arkadaşla yiyordu.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, ilk vazife yaptığı Akmescit Camii&#8217;nde cemaatle hemen kaynaştı ve onlarla sohbetlere başladı. Orada Ramazan boyunca bir ay gibi kısa bir müddet kalmasına rağmen sözleri, davranışları ve temizliği çok dikkat çekti.</div>
<div></div>
<div><b>Mehmet Çamlıöz o günleri şöyle anlatıyor:</b></div>
<div>“1959 yılı Ramazan ayına tekabül eden günlerde askerden terhis olmuş ve artık Edirne&#8217;deydim. Hüseyin Top Hocamız, Fethullah Hocaefendi&#8217;yi mahallemize Ramazan hocası olarak getirdi. Önceki senelerde olduğu gibi her sene Ramazan hocası gelirdi.</div>
<div>Hocaefendi bizim Yıldırım mahallesine geldiğinde ilk akşam bizde misafirdi. Ben de evdeydim. O akşam Allah ne verdiyse yedik. Babam bana &#8216;hoca seninle beraber kalsın&#8217; dedi. Fakat Hocaefendi kabul etmedi. &#8216;Kesinlikle olmaz, biz ev tuttuk, ben o eve gideceğim&#8217; dedi. Önce teravih namazına gittik. Teravihten sonra kaldığı evine gitti.</div>
<div>O Ramazan ayında ilk defa Hocaefendi ile tanışmış olduk. Büyük insanlarda görebileceğimiz bir olgunluk vardı üzerinde. Askerden daha yeni gelmiştim. Kur&#8217;an ve dini bilgilerimiz yoktu. Kendisi askere gidinceye kadar iki sene boyunca ona talebelik yaptım. Kur&#8217;an okumayı ve alfabeyi o öğretti bize, Allah razı olsun. Babam Hocaefendi&#8217;yle çok iyi görüşürdü. Hüseyin Top hocamız babama &#8216;Çavuş Ağa, bu getirdiğim arkadaş çok titiz, boğazını pek sevmez ama ne olur temiz olsun, bir kap olsun fazlaya kaçmasın&#8217; diye tembih ediyor. Babam bunu öğreniyor ve ona göre davranıyordu.</div>
<div>Ramazanda geceleri teravih namazından sonra odasında toplanırdık, sohbet ediyordu bize. Soru soranlara cevaplandırıyordu. Vakurdu, sinirlenmezdi, çok sakindi. Aynen bugünkü gibi gözlerimin önünde duruyor. Ramazan boyu hep aynı pantolonu, aynı ceketi giyerdi ama görsen sanki hiç giyilmemiş gibiydi. Artık gece mi temizlerdi, gündüz mü temizlerdi bilemem ama giyimi çok temizdi. Ona &#8216;Hocam nasıl yapıyorsun, ceketin, gömleğin, pantolonun hep ütülü&#8217; derdik. ‘Siz ona karışmayın’ derdi bize.</div>
<div> Burada, Yıldırım&#8217;da bir ay kalınca mahallenin ileri gelenleri Hocaefendi&#8217;yi kaçırmak istemediler. Konuşmalarıyla, davranışlarıyla çok beğenildi. Hatta onu evlendirmek bile istediler. Ama Hocaefendi kesinlikle kabul etmedi.</div>
<div>Hüseyin Top Hocam, Yıldırım&#8217;dan evlenmişti. O zaman kimin kızını isteseler Hocaefendi&#8217;ye verirlerdi burada. Babam, Hocaefendi&#8217;ye gidip &#8216;böyle bir teklif var, ne diyorsun&#8217; diye fikrini soruyor. Fakat kabul etmiyor. ‘Öyle bir şeyi kesinlikle kabul etmiyorum ve öyle bir niyetim yok’ diyor.”</div>
<div></div>
<div><b>Muhip Çamlıöz Anlatıyor:</b></div>
<div>“… Bizler çiftçilikle geçiniyoruz. Elhamdülillah Risale-i Nurları ve Hocaefendi&#8217;yi tanıdıktan sonra kendimizi kurtardık. Yoksa namaz falan yoktu bizde. Babamlar Yunanistan&#8217;da hocalardan dualar falan öğrenmişler ama ibadet şuuru diye bir şey yoktu yani.</div>
<div>Hocaefendi bu mahalleye geldiğinde biz yeni yeni namaza başladık, Müslümanlığı ondan öğreniyorduk. Vaazları ve sohbetleri bizi camiye çekti. Ondan evvel hiçbir şey duymadık ve görmedik. Trakya halkı hep böyleydi, dinde çok zayıftı. Burası çok harp görmüş. Yunan Harbi, Bulgar Harbi, Alman Harbi ve hep savaş görmüş buranın halkı. Osmanlının medeniyet kurduğu yer burası. Buradaki gibi camiler Anadolu&#8217;da yok. Harplerde camiler boş kalmış, din görevlisi kalmamış. Şahsi düşüncem savaşlardan kaçmışlar din görevlileri. Kalsalardı camilerimiz boş kalmazdı. Baştakilerin de vazifesi camileri yıkıp kaldırmak olmuş.</div>
<div>Allah yardımcısı olsun. Zaten Allah hiçbir zaman Hocaefendi&#8217;ye yardımını esirgemedi. Öyle de oldu ve geçmişten bugüne geldi. Allah ondan razı olsun Risale-i Nur hizmetini Edirne&#8217;ye o getirdi. Cenabı Hakk onu cennetine koysun, Allah ondan ebediyen razı olsun.”</div>
<div></div>
<div><b>Vaizlik İmtihanı ve Menderes’in Düşen Uçağı</b></div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, 1959 yılının Ramazan ayında zamanı gelen vaizlik imtihanı için Ankara&#8217;ya gitti. O günlerde yaşanan bir olay ülke gündeminde adeta bomba etkisi yaptı. İç siyasette muhalefet-iktidar gerilimi yaşanırken, dış politikada da Kıbrıs konusunda hareketlilik sürüyordu. 1955’te başlayan çatışmalar 1959 yılına kadar şiddetlenerek devam etmişti. Bu duruma BM el koydu ve Ada&#8217;da Türk ve Rum toplumları bulunduğunu teyid etti. Bu çerçevede Başbakan Adnan Menderes İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasındaki üçlü görüşmeler için Londra’ya hareket etti. Başbakan Menderes ve Türk heyetini taşıyan uçak Londra’da Gatwick Havaalanı yakınlarında 17 Şubat 1959’da düştü. 14 kişinin hayatını kaybettiği bu uçak kazasından Başbakan Menderes sağ kurtuldu.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman, Demokrat Parti döneminde de çok büyük sıkıntılar yaşamasına rağmen Menderes&#8217;e dua ediyor ve talebeleri bunu açıkça biliyorlardı. Isparta&#8217;da bir sabah ders yaparken, &#8216;Kardeşlerim, ben bu gece Menderes&#8217;e dua ettim&#8217; dedi. İşte o gün, Menderes İngiltere&#8217;de geçirmiş olduğu uçak kazasından sağ kurtulmuştu.</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, 15 gün Ankara&#8217;da kalıp tekrar Edirne&#8217;ye döndü. Merakla sınav sonuçlarını bekliyordu. Bir müddet sonra Mustafa Zeren, Edirne Müftülüğü&#8217;ne telefon ederek imtihanı kazandığı notunu bıraktı. Bu müjdeyi Fethullah Gülen Hocaefendi’ye Hüseyin Top verdi.</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi, bu sınavı kazanınca Diyanet’e bir dilekçeyle başvurup Edirne Müftülüğü görevine talip oldu. Ama yaşı ne vaizliğe ne de müftülüğe uygundu. Çünkü nüfus kaydına göre 1942 doğumlu olduğundan, devlet memuriyeti için gerekli olan 18 yaşını doldurmamıştı. Üstelik askerliğini de yapmamıştı.</div>
<div></div>
<div><b>O günleri şöyle anlatıyor Hocaefendi:</b></div>
<div>“Bir iki ay kadar Akmescit&#8217;te namaz kıldırdım, vaaz verdim. Zaten bu arada Ramazan ayı da gelmişti. O sıralarda vaizlik imtihanına girmek için Ankara&#8217;ya gittim. 15 gün kadar Ankara&#8217;da kalıp tekrar Edirne&#8217;ye döndüm. İmtihan neticeleri daha sonra belli olacaktı. Ve bir gün Edirne Müftülüğüne Ankara&#8217;dan bir telefon gelmiş. Arayan Mustafa Zeren&#8217;di. &#8216;Yeğenimin gözlerinden öperim, imtihanı kazandı&#8217; diye bir mesaj bırakmış. Hüseyin Top yine çok sevinmiş. Çarşı pazar beni aramaya başlamış. Nihayet beni buldu, caddenin ortasında müjde verdi, boynuma sarıldı; &#8216;İmtihanı kazandın&#8217; dedi. Bir dilekçe yazdım ve Edirne Müftülüğü’ne talip oldum. Diyanet&#8217;ten gelen cevap olumsuz oldu. &#8216;Askerliğinizi yapmadığınız için sizi müftü tayin edemiyoruz&#8217; diyorlardı.”</div>
<div></div>
<div><b>Hüseyin Top Hoca, o günlerdeki sıkıntıyı şu şekilde ifade ediyor:</b></div>
<div>“Bilahare Hocaefendi&#8217;nin imtihanı kazandığına dair Ankara&#8217;ya gönderdiğimiz dosya Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;ndan geri geldi. Baktık ki dosya onaylanmamış, ek yazıda Hocaefendi&#8217;nin henüz 18 yaşını doldurmadığı için vazifeye başlayamayacağı bildiriliyordu. O zaman nüfus sureti dolduruluyordu. Biz de ayı ve gününü dikkat etmediğimizden bilemedik 18 yaşını doldurup doldurmadığını. Nüfus kağıdının bir suretini dosyaya koyup göndermiştik. Görünüş itibariyle kalıplı idi Hocaefendi.</div>
<div>Dosya geri gelince biz üzüldük tabii. Diyanet görev vermeyince cemaat duydu bu olayı. Cemaatten bir avukat vardı, Hamdi Bey adında. Allah rahmet eylesin, Hocaefendi&#8217;yi çok severdi. Dosyanın Ankara&#8217;dan geldiği günlerde camiden çıkışta o eski avukat da avluda yanımızdaydı. Sohbet açıldı, Hocaefendi&#8217;nin vazifeye başlayamadığı falan konuşuluyordu. O, bizim Diyanet&#8217;e dosya gönderdiğimizi biliyordu. Ankara&#8217;dan cevap menfi gelince &#8216;getirin bakayım şu yazıyı&#8217; dedi. Sonra Hocaefendi&#8217;nin nüfus cüzdanını istedi. Şöyle bir baktı: &#8216;Daha 6 ay var 18 yaşını doldurmaya&#8217; dedi. Şöyle bir düşündü ve &#8216;halledeceğiz bu işi&#8217; dedi. Bana dedi ki: &#8216;Ben manevi babası olayım, sen de en yakın akrabası olarak bir muhakeme açalım, yaşını büyütüp bu işi halledelim.&#8217; Neyse aldı nüfus kağıdını gitti Hamdi Bey. Hemen savcılığa müracaat etmiş. Normalde muhakeme müracaattan 15 gün sonra olurdu. Hamdi Bey hemen gitmiş adliyede herkesle konuşmuş.</div>
<div>Üç dört gün ya geçti ya geçmedi Hamdi Bey elinde bir kağıtla geldi. &#8216;Hocam biz muhakeme yaptık, Hocaefendi&#8217;nin yaşını büyüttük&#8217; dedi. Ne kadar büyüttüklerini bilmiyorum şimdi ama tasdikli kağıdı bana verdi. Aslında Hocaefendi 1938 doğumludur, ama babası 3 yaş geç yazdırdığından yaşı küçük görülüyordu. Fakat görünüşü olgundu, fidan gibi delikanlı idi.”</div>
<div>Hamdi Bey ve Edirne Başsavcısı Gani Bey’in yardımıyla Hocaefendi’nin nüfusta “1942” olan doğum tarihi mahkeme kararı ile “1941” olarak değiştirildi. Böylece yaşı bir yıl büyütülen Hocaefendi için imamlık yolu açılmış oldu.</div>
<div></div>
<div><b>Ülkenin Siyasetle Gerilen Ortamı</b></div>
<div>1959’da siyasi hayattaki söz düellosunun ve gerilimin etkileri, çeşitli yerlerde yavaş yavaş şiddetle kendini göstermeye başladı. Menderes’in geçirdiği uçak kazasıyla bir süre kesintiye uğrayan iç siyasetteki gerilim yeniden tırmanmaya başladı.</div>
<div>Muhalefet lideri İnönü, Uşak&#8217;a yaptığı ziyaret sırasında 1 Mayıs 1959&#8217;da kalabalık bir grubun saldırısına uğradı ve atılan bir taşla yaralandı. İnönü, 4 Mayıs’ta da İstanbul&#8217;da başka bir saldırıya maruz kaldı. CHP&#8217;lileri taşıyan otobüsler Çanakkale ve Denizli&#8217;de taşlandı.</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi Edirne&#8217;de Nasıl Kaldı? </b></div>
<div>Hocaefendi, Ramazan ayı dolayısıyla geçici imamlık için gelmişti. Fakat Ramazan ayı bitiminde buradan onu göndermek istemediler. Ramazanın sonunda valizini hazırlamış Erzurum&#8217;a dönmek üzereyken esnaf ve mahalleli gitmemesi yönünde baskı yaptılar.</div>
<div>Hüseyin Efendi, o günleri şöyle anlatıyor:</div>
<div>“Ramazan sona ermek üzereydi. Tabii Hocaefendi Ramazan boyunca Edirne&#8217;de kalacak ve sonra Erzurum&#8217;a dönecekti. Biz de onun bavulunu hazırlıyoruz, oradaki akrabalarımıza, halamıza ve eniştemize, çoluk çocuğa hediyeler göndermek için bir şeyler temin ediyoruz. Bayram dolayısıyla dört gün tatil vermişlerdi. Bayramın üçüncü günü idi. Hocaefendi&#8217;nin görev yaptığı Akmescit Camii&#8217;ne gelip giden insanlardan 5-6 kişilik bir grup insan geldi bizim evimize. Adamlar yaşlı başlı insanlar. Grubun başında mahallenin ileri gelenlerinden Mehmet Salimoğlu diye bildiğimiz bir abimiz vardı. Buyur ettik onları, hep beraber bayramlaştık. Tabii ben ziyaretin iç yüzünü bilmiyorum, ben zannettim ki bayramlaşmaya gelmişler. Bana:&#8217;Hüseyin Efendi biz sana bir ricaya geldik&#8217; dediler. ‘Buyurun, Estağfirullah!’ dedim. Tabii onlar beni dört seneden beri tanıdıklarından, bir de orada cami yaptırma gayretlerimizden ötürü bana karşı bir yakınlık hissediyorlardı. Dediler ki: &#8216;Biz bu kardeşimizi buradan salmayacağız, bu genç hoca bizi çok memnun etti ve tam Müslüman yaptı. Bak sen nasıl burada kaldın, o da böyle burada kalacak, biz onun gitmesini istemiyoruz&#8217; dediler.</div>
<div>Ben de &#8216;Abiler, Hocaefendi henüz talebedir, annesi babası var, ben onun adına bir şey diyemem, kalırsa başımızın üstünde yeri var&#8217; dedim. Benden önce de Hocaefendi&#8217;ye söylemişler &#8216;gitme, burada kal&#8217; diye. Ertesi gün müftülük açıldı. Aynı adamlar müftülüğe de geldiler. Müftü Efendi&#8217;ye de aynı isteklerini tekrarladılar ve &#8216;biz bu genç hocayı mahallemizden bırakmak istemiyoruz, biz onun masrafını üstleniyoruz&#8217; dediler.</div>
<div>Hocaefendi Ramazan dolayısıyla geçici olarak orada kalacaktı. Ramazan bitince vazifesi de bitti.”</div>
<div></div>
<div><b>Gelecek Bölüm:</b> Üç Şerefeli Camii’nde Ateşin Bir Genç</div>
</div>
<div></div>
<div></div>
<div></div>
<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ] <b>Gönülleri Fetheden Genç Bir Hoca</b></strong></div>
<div></div>
<div></div>
<div><strong>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi Yazı Dizisi -11</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-11/">Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-11</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-10</title>
		<link>https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-10/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2020 11:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tarık Burak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=6110</guid>

					<description><![CDATA[<p>[ Tarık Burak yazdı ] Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar’ın Etkisi Fethullah Gülen Hocaefendi, kendi üzerinde derin etkiler bırakan Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur’un farklılığını şu şekilde ortaya koymaktadır:  “Ben&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-10/">Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-10</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ]</strong></div>
<div></div>
<div><b>Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar’ın Etkisi</b></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi, kendi üzerinde derin etkiler bırakan Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur’un farklılığını şu şekilde ortaya koymaktadır:</div>
<div> “Ben Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) babamdan, annemden tevarüs ettiğim duygularla, düşüncelerle sımsıkı bağlıydım. Fakat Efendimizin insanlık çapında yaptığı şeyleri ister mucizatıyla, ister Reşhalarla Bediüzzaman&#8217;da gördüğüm zaman kendi kendime çocukluğumda şöyle dedim;</div>
<div>‘Demek ki ben uzaktan bakıyormuşum. Uzaktan bana göz kırpan o yıldızlar, nerdeyse çocukların ellerini uzatıp yıldızları avlamaya çalışması gibi şimdi benim avlayacağım ufka girdi.’</div>
<div>Meseleler Bediüzzaman&#8217;ı okuduktan sonra benim için daha inandırıcı olmuştur. Mesela yine Zat-ı ulûhiyet meselesine iki kere ikinin dört edeceğinden daha kesin bir kanaatin bende hâsıl olmasına sebep olduysa, Allah&#8217;ın kalbimde iman nurunu yakması onun rehberliğinde olduysa benim ona minnet duymam bir vecibedir.</div>
<div></div>
<div>Üstad Bediüzzaman&#8217;ın, başka hiç kimsede görmediğim bir tespiti daha var; O, dünyanın üç yüzü bulunduğunu, bunlardan birincisinin esma-i ilâhiye, ikincisinin insanların hevesatlarına, üçüncüsünün de ahiret hayatının kazanılmasına baktığını söylüyor ki, gayet manidardır.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman&#8217;ı sadece bir kısım imanî meseleleri anlatan, bir kısım sorulara, şüphe ve tereddütlere cevap veren eserlerin yazarı olarak görür ve öyle değerlendirirsiniz; bu bir yanıyla doğru ama eksiktir. O, bu hususlar gibi daha bir kısım hizmet düsturları ile milletin önüne geçip hizmete yönlendiren önemli bir mürşittir. Evet, o bir hizmet dâhisi ve hakikat-i Ahmediye&#8217;nin de bir müfessiridir. O, hem Museviyet hakikatinin, hem Îseviyet ruhunun, hem de Muhammediyet gerçeğinin önemli bir temsilcisi ve çok geniş dairede hizmet veren bir hizmet eridir.</div>
<div></div>
<div><b>Eğer Sa&#8217;d b. Muaz&#8217;ı asrımızda ille de birine benzetmek gerekirse, Bediüzzaman Said Nursî&#8217;ye benzetmek uygun olur zannediyorum. Çünkü onu çok vefâlı gördük. Kendisini, otuz yıllık hapis yıldırmamış ve on-on beş sene dağlarda yalnız bırakılması ve hiç kimsenin yanına sokulmaması ümitsiz kılmamıştır. Öyle rikkatime dokunur ki, o bir vesileyle, &#8220;Aylardan beri şu ormanda, ormancılar da ormana gelmediklerinden, bu dağın başında yapayalnızım.&#8221; der. Sıkıntılı bir dönemde benim de tesellim bu oldu ve kendi kendime &#8220;Canım çıksın, benim yanımda iki kişi vardı, sense yapayalnızdın.&#8221; dedim. O büyük insan, iki ay sonra Çam dağından iner ve ilk defa yanına bir adam sokulur; bu Sıddık Süleyman&#8217;dır. Onun kahramanlığını, bu davanın tarih yazarları unutmamalıdırlar. Çamurlara bata çıka gelirken, &#8220;Üstadım&#8221; der yanına sokulur. Ve ardından Hulusi Bey, Hüsrev Efendi, Tahirî Mutlu&#8217;lar derken yeni bir silsile-i zeheb oluşur. Evet, bütün bu hâdiseler onu yıldırmamış ve hiçbir şekilde dize getirememişti. </b>Bir hayat boyu &#8220;garîbem, bîkesem, nâtuvanem, alîlem, zelîlem..&#8221; demiş, fakat daima eğilmeyen bir baş, bükülmeyen bir kamet olarak kalmıştı.</div>
<div></div>
<div>Hiçbirimiz, Üstad&#8217;dan daha ileri bir seviyede hak ve hakikati anlatma, i&#8217;lâ-yı kelimetullah da bulunma gayreti içinde olamayız. Hiçbirimiz dine ve ülkeye hizmette onun kadar cehd, himmet ve meşguliyete sahip değiliz. O, bizim altından kalkamayacağımız hizmetlerinin yanında evrâd u ezkârında da hiç mi hiç kusur etmemiştir. En ağır şartlar altında Risaleleri yazmış, tashih etmiş, onları çoğaltıp her tarafa dağıtmış, talebe yetiştirmiş, ehli dünya ile yaka-paça olmuş, hapishanelerde gezmiş-dolaşmış, fakat evrâd u ezkârını hiç aksatmamıştır. Talebelerinin şehadetiyle o, gecelerde, göz kamaştıran bir huşû ile sabaha kadar ubudiyette bulunmuş; yaz-kış bu âdetini değiştirmemiş; teheccüd, münâcat ve evradlarını asla terk etmemiştir.</div>
<div></div>
<div>Evet, o ömür boyu hep koşmuş durmuş ama, işi sadece evrâd u ezkâr olan bir insan diyebileceğimiz şekilde de bir zikir kahramanı olarak yaşamış; Efendimiz&#8217;in (sallallahu aleyhi ve sellem) bu asırdaki bir izdüşümü gibi davranmıştır.”</div>
<div></div>
<div>“Üstad risalelerinde &#8216;tarikatçı değilim&#8217; demiş. Fakat tarikat bir yolsa, Bediüzzaman Hazretleri’nin de bir yolu olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü kendisi de bir yolu olduğunu ifade etmiştir. Nakşiler’in yolunu ifade ederken:  ‘<b>Der tariki nakşi bendi, lazım amed çarı terk, terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hesti, terk-i terk’ </b>demiş.</div>
<div>Dünyayı, ukbayı terketmek. Yani, Allah mülahazasına kilitlenmek. Kendi özünü de terketmek, kendini de düşünmemek ve aynı zamanda bütün attığı bu şeyleri de düşünmemek. Ben şu fedakârlıkta bulundum, bu fedakârlıkta bulundum mülahazasını çıkarıp kafasından atmalı, atmayı da atmalı. Fakat insan sadece kalp ve ruh değil ki, cesedi de var. Kâmil velayet odur ki, ömür boyu insanın ruhuna refakat eden cesede de, o velayeti yaşatsın. Zaten sahabi velayeti de budur. Yani, insanın, bedenine ait şeyleri de, onlara karşı bir vefa borcu olarak ruhunun yanında ebediyet âlemine taşıma gayreti. Üstad böyle bir yaklaşımla ele alır bu meseleyi.</div>
<div></div>
<div>Üstad, kendi mülahazalarını, ilk eserlerinde (Muhakemat, Lemaat) ifade ederken, çağın önemli velilerinden bir tanesi, (yanık şiirlerine bayıldığım bir zattır) ona diyor ki:</div>
<div>‘Gel bir tarikatın başına geç, zamanın İmam-ı Rabbani’si ol.’ O zatı yürekten alkışlıyorum, çok önemli bir basiret göstermiş. Bediüzzaman’ı görüp, ondaki istidat ve kabiliyeti keşfetmesi, engin bir ferasetin var olduğunu gösteriyor. Fakat Bediüzzaman’ın ona verdiği cevabı çok daha enteresan: ‘<b>Evet, bu müesseseler mübarek müesseselerdir, fakat ben önümüzdeki yıllarda korkunç bir tehlike görüyorum ki, iman ciddi bir tehlikeye maruz kalacak, bütün himmeti imanı ikame etmeye sarfetmek, iman uğruna mücadele vermek lazım’</b> diyor.</div>
<div></div>
<div>Küfrün küfranın ortalığı alıp götürdüğü, imansızlığın, ateizmin insanlığı iki büklüm ettiği bir dönemde, milleti sadece halkayı zikirlerle, hatme haceganlarla bir yere getirme herhalde zordu. Bu onlara karşı bir tavır alma değildi.</div>
<div></div>
<div>İslam’ın ruhi hayatı, sahabe yaklaşımıyla ele alınmalıdır. İmam-ı Rabbani bu hususda der ki: ‘Biz sahabi mesleğini ihya ediyoruz&#8230;’ Ancak tam anlamıyla sahabe mesleğinin ihyası Bediüzzaman’la gerçekleşmiştir. Şimdi böyle bir tecdid hareketinin, İslam’ın ruhi hayatından uzak olması, düşünülemez. Geceleri ruhbanlar gibi, ibadet aşığı bir hayat yaşayan sahabilerin, enfüsi hayatlarına karşı kapalı kalmak mümkün mü?</div>
<div></div>
<div> ‘Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına gir’ der mesela Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde. İnsan olduğu yerde kalmamalıdır. İnsan-ı kamil olma cehdini göstermelidir. Ortaya koymalıdır. Risalelerde de bunu görmek mümkündür&#8230;”</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>“Risaleler bendeki taşkınlıkları zapt u rapt altına aldı”</b></div>
<div></div>
<div>“Heyecanlı bir fıtratım. Nurları tanıdığım dönemde Kur&#8217;an&#8217;ın Latin harflerle yazılması Türkiye&#8217;nin gündemindeydi. Hemen kağıt kaleme sarıldım ve &#8216;Ben de her mukaddesat sahibi gibi, içte dine tecavüz edenlere karşı içimin kükremesi ile fikrimde istihzar ettiğim birkaç sözü sunmakla bahtiyarım&#8217; diye başlayan üç sayfalık bir yazı yazdım. Arkadaşlar, bilhassa Kırkıncı Hoca hemen bu yazının Fetih Gazetesi’ne gönderilmesini istediler.</div>
<div></div>
<div>Gönderip göndermediğimi hatırlamıyorum. Ancak babam bu yazıyı kendi defterine yazmış ve bazı yerlerde okumuştu. Avukat Sami Gobal da yazıyı beğenenlerdendi.</div>
<div>Yaşım 16 veya 17 olmasına rağmen, İslam&#8217;ın aleyhinde gördüğüm bu düşünce beni feverana sevk etmişti. Kurşunlu Camii’nin önünde Kâfiye&#8217;yi ezberlerken sağa sola gider gelir ve dünyayı başparmağıma taksalar da çevirsem, diye hayal kurardım. Bütün bunlar ruhumda vardı. Risaleler bendeki taşkınlıkları zapt u rapt altına aldı. Çünkü o, bir sistem mesajıdır. İnsana makul hareket etmeyi telkin eden bir eserdir. Halbuki ruhum çok müteheyyiçtir.”</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Genel Seçimler (27 Ekim 1957)</b></div>
<div>1957 yılında ülkede genel seçimler yapıldı. Demokrat Parti %48 oyla iktidarını korudu. Demokrat Parti İslâmî bir parti değildi. Fakat, uzun yıllar süren tek parti iktidarından sonra Türkiye’de bir hürriyet havasının hakim olması ve dine saldırıların nispeten azalması Müslüman kesimlerin Demokrat Parti’yi desteklemesinde etkili oldu. Bu seçimin sonuçlarına göre 23. Cumhuriyet hükümeti de yine Adnan Menderes tarafından 25 Kasım 1957&#8217;de kuruldu.</div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri siyasî hayatla ilgilenmediği ve bir parti kurup herhangi bir siyasi faaliyette bulunmadığı halde, o günlerde ülkedeki olumlu havanın devam etmesi için oyunu Demokrat Parti’den yana kullanma kararı aldı. Bizzat sandık başına giderek oyunu Demokrat Parti lehine kullandı. Yalnız, Menderes adım adım ülkenin üzerine gelmekte olan kara bulutları sezemiyordu. Ayrıca Bediüzzaman ve talebelerinin “demokrat kardeşlere tavsiye” başlığıyla gönderdikleri mektuplara da itibar etmiyordu. Menderes’in basireti bağlanmış, çevresinde dönen hadiseleri okuyamıyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Ülkedeki Siyasi Gerilimin Tırmanması</b></div>
<div>Ülkede iktidar ve muhalefet arasında siyasi gerilim artarak devam ediyordu. Bu arada kışlada yönetim değişikliği yapıldı. 22 Ağustos 1958&#8217;de Genelkurmay Başkanlığı’na Orgeneral Rüştü Erdelhun, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na ise Orgeneral Cemal Gürsel getirildi.</div>
<div></div>
<div>Adnan Menderes muhalefete karşı 12 Ekim 1958’de Vatan Cephesi denilen siyasi oluşumu kurdu. Vatan Cephesi destekçilerinin isimleri radyodan düzenli olarak halka açıklanmaktaydı. Bu oluşumun halkı kutuplaşmaya ittiği iddia edilmiş ve bu iddialar 27 Mayıs Darbesi&#8217;nin de önemli gerekçelerinden biri olmuştur.</div>
<div></div>
<div><b>Hocaefendi’nin Ailesinin Erzurum’a Yerleşmesi (1958)</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Alvar İmamı’nın vefatından sonra Ramiz Hoca Alvar’dan ayrılıp Ortuzu (Uzunyayla) isimli küçük bir köye imam oldu. Bu arada, oğulları yavaş yavaş Erzurum’a doğru adım atmaya başlamıştı. Hocaefendi zaten Erzurum’da kalıyordu.</div>
<div>Ramiz Hoca, çocuklarının birer sanat sahibi olmalarını istiyordu. Aile 1958’de Erzurum’a taşındı. Ramiz Hoca ise, Ortuzu Köyü’nde (Uzunyayla’da) imamlığa hala devam ediyordu. Ailenin Hocaefendi dışındaki beş erkek çocuğu Erzurum’da matbaa işine girdi. Eski sayılabilecek ve ayakla çalışan matbaaları, kartvizit, fatura gibi şeyler basıyordu. Hocaefendi bu durumu, “Babam, çocuklarının bir zenaat sahibi olmalarını isterdi. İstediği gibi oldu. Kardeşlerim matbaa işine girdiler. Hiçbiri zengin olmadı. Kendi hallerinde hayatlarını sürdürdüler.” sözleriyle ifade ediyor.</div>
<div>Ramiz Efendi ve Refia Hanım’ın Ortuzu Köyü’nde olduğu bir sırada Hocaefendi’nin dedesi Seyyid Ahmed Efendi, 1958’de ağır bir hastalıkla yatağa düştü ve üç-dört ay sonra da vefat etti.</div>
<div>Hocaefendi, 1959’dan sonra Erzurum&#8217;u terk edip ilim ve hizmet yolundaki uzun seyahatine çıkacaktı. Bu mukaddes göçün ilk durağı da Edirne olacaktı.</div>
<div></div>
<div><b>&#8216;Hocaefendi yepyeni bir yolculuğa hazırlanıyor&#8217; </b></div>
<div></div>
<div>Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Erzurum’dan uzun süreli ayrılmaya karar verdiğinde nüfus cüzdanına göre 17 yaşındaydı.  Hocaefendi, Osman Bektaş Hoca’nın talebeleri içinde çok zeki ve çalışkandı. Bektaş Hoca ona daha fazla itimat ve ihtimam gösteriyordu. Talebeler arasında bilemedikleri bir şey olduğu zaman hocaya soruyorlardı. Osman Bektaş Hoca da: &#8216;Siz onu Fethullah&#8217;a götürün o size anlatır, izah eder.&#8217; diyordu. İşte böylece Hocaefendi daha fazla sevilmeye başlanmıştı. Ama sonraları, talebeler arasında bir çekememezlik ve kıskançlık baş gösterdi. Aralarında bir sürtüşme oldu. Tabii Hocaefendi&#8217;nin buna canı çok sıkıldı ve ilim için seyahat etmeye karar verdi.  Bu kıskançlık ve çekememezlik Bediüzzaman ve Hocaefendi gibi Allah dostlarının daima yaşadığı bir hadiseydi. ‘Niye biz değil de, o…’ Bugün ki ağır imtihanın altında da tamamen bu haset yatmaktadır. Onlar hasetlerinden ‘İnsanları Allah yolundan çevirir de, o yolu eğri büğrü göstermek isterler. İşte onlar doğru yoldan, çok uzak bir sapıklık içindedirler.’ (İbrahim Suresi, 3) ‘Onlardan bir kısmı bildiği halde (sırf hasetten dolayı) gerçeği gizlerler.’ (Bakara 146)</div>
<div></div>
<div>Ramiz Hoca, Hocaefendi’nin istikbali açısından mutlaka Erzurum&#8217;dan dışarı çıkmasını istiyordu. Buna her defasında Refia Hanım karşı çıkıyordu.  Hocaefendi, bir gün annesine:</div>
<div>&#8211; Anneciğim ben Evliya Çelebi gibi bu Erzurum&#8217;u terk edip gideceğim, seyahate çıkacağım, dedi.</div>
<div>&#8211; Oğlum nasıl olur, nereye gideceksin bu halinle, tek başına?&#8217; diyerek heyecanla sordu Refia Hanım.</div>
<div><b>Hocaefendi: </b>&#8211; Ben Arap memleketlerine gideceğim, Şam, Bağdat, Mısır&#8217;da Ezher gibi yerlerde okuyup Arapça ve Kur&#8217;an ilmimi geliştirmeye niyetlendim, dedi.</div>
<div>Fakat, kader onu bambaşka bir tarafa sevk edecekti.</div>
<div></div>
<div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20190421/48194668.jpg" alt="" /></div>
</div>
</div>
<div></div>
<div></div>
<div></div>
<div>Bu hadiseyi Hüseyip Top Efendi hatıralarında şu şekilde anlatıyor:<b> “Hocaefendi Erzurum&#8217;dan çıkmaya kararlı olduğunu söyleyince rahmetli annesi -halamız oluyor- oğlum diyor: &#8216;Sen böyle nereye gideceksin, vesait yok, yol yok. Bizim de gücümüz yok ki, sana para verelim de sen seyahat edesin. Senin canın sıkıldı belli. Gel sen Edirne&#8217;ye git. Orada dayımızın oğlu var. Onunla beraber Ramazan&#8217;ı orada geçirirsin. Buradaki işler de yatışır, sen de inşallah bayramdan sonra döner gelir, okumana devam edersin&#8217; demiş. Hocaefendi de annesinin sözünü tutuyor ve &#8216;tamam anne ben Hüseyin Efendi&#8217;nin yanına gideceğim, Ramazan&#8217;ı beraber geçirip döneceğim&#8217; diyor.”</b></div>
<div></div>
<div>Sonunda Refia Hanım’ın da muvafakatı alınarak Hocaefendi’nin Edirne&#8217;ye gitmesine karar verildi. Zaten, Bediüzzaman Hazretleri de Hatem Hoca vasıtasıyla rüyada kendisine gönderdiği bir kase cevizle bu hicretin ilk müjdesini daha önceden vermişti.</div>
<div></div>
<div><b>Gelecek hafta: HOCAEFENDİ&#8217;nin Edirne ve Kırklareli Yılları ile devam edecek </b></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>[ Tarık Burak yazdı ] <b>Bediüzzaman ve Risale-i Nurlar’ın Etkisi</b></strong></div>
<div></div>
<div><strong>Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi Yazı Dizisi -10</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/asik-i-sadik-fethullah-gulen-hocaefendi-10/">Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-10</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
