<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sünnet arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/sunnet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/sunnet/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 Aug 2025 11:41:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Sünnet arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/sunnet/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cuma Hutbesi &#124; Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sunnet-i-seniyyeye-ittibain-onemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Aug 2025 11:41:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=44935</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ Resûl size ne verirse onu alınız, o sizi neden menederse onu terkediniz.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sunnet-i-seniyyeye-ittibain-onemi/">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ</strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><strong>وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Resûl size ne verirse onu alınız, o sizi neden menederse onu terkediniz. Allaha karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki Allah’ın cezası pek çetindir. <strong><em>(Haşr;7)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><strong>تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنَّةَ رَسُولِهِ</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>                                                        </strong><strong>عَلَيْهِ وَسَلَّم</strong><strong>  </strong> <strong>صَلَّى اللَّهُ</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"> Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmazsınız:<strong> Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ı ve Resulünün sünneti.” </strong><strong><em>(Muvatta, Kader 3)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Muhterem Müslümanlar! </strong> Hutbemiz;<strong>  “Sünnet-i Seniyye’ye ittiba’ın önemi&#8221; </strong>hakkında <strong>olacaktır</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sünnet</strong><strong>;</strong> “Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri, davranışları ve ashabında görüp de menetmediği veya sükutla tasvip buyurduğu hareketlerdir” diye tarif edilir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>S</strong><strong>ünnet</strong><strong>; </strong>Allah Resûlünün<strong> (s.a.s) tercih ettiği ve Allah&#8217;ın hükümleriyle amel ederek gittiği yoldur. </strong>Haddizatında<strong> Sünnet-i seniyye, </strong>bir yönüyle, <strong>farzından âdâbına kadar bütünüyle din </strong>demektir. Fatiha’da günde 40 defa dua ederek üzerinde olmayı istediğimiz <strong>sırat-ı müstakim</strong>, Peygamber yolu olan sünnet-i seniyye yoludur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Efendimiz’in (s.a.s.) hayatı seniyyeleri ve bize bıraktıkları en önemli miras, kendi nurlu yaşayışlarıysa, bizim de, o edeble edeblenmemiz bir zaruret ve bir mecburiyettir. Tabii ki, <strong>farzıyla edeblenmek farz; vacibiyle edeblenmek vacib; sünneti ile edeblenmek sünnet ve müstehabıyla edeblenmek de müstehabtır. </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sünnet-i Seniyye’nin, farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle ihyası uğrundaki hizmetler, o kadar mübarek ve o kadar kudsîdir ki, böyle bir hizmete omuz veren zatların şehitlerle atbaşı gittiklerinden şüphe edilmemelidir</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sünnet yolu, Hakk’a ulaşmanın merdivenidir.</strong>  Az bir ömürde çok fazla uhrevi hâsılat isteyen, her bir ömür dakikasını bir ömür kadar semereli yapmak isteyen, sünnete ittiba etmelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz: &#8220;Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime sarılırsa, ona bir şehidin ecri vardır”  buyurmuşlardır. <strong><em>(Ebu Nuaym, Hilye, 8/200)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kur’ân-ı Kerim</strong>, pek çok âyetiyle Allah Resulünün (s.a.s.) sünnetine uymayı emrettiği gibi, pek çok Hâdîs-i şerîfte sünnete uymanın önemi ve sünnetin dini hükümler-deki yeri üzerinde durmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ey Resûlüm, de ki: <strong>“Eğer Allahı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir.”</strong> <strong><em>(Al-i İmran 31)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Hakikaten, Allahın Resulünde sizler için, Allaha ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümune vardır. <strong><em>(Ahzab, 21)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Bir şey emrettiğim de onu elinizden geldiğince yapmaya çalışın.&#8221; <strong><em>(Buhârî, İ&#8217;tisâm 2)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“Şüphesiz, bana kitab ve onunla birlikte bir benzeri, bir misli verildi.”<strong><em>(Ebû Dâvûd, sünnet 5).</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Girmemekte direten müstesna, ümmetimden herkes Cennet’e girer.” buyurmuşlar. Ashab-ı kiramın: “Girmemekte direten kimdir, yâ Resûlallah?” diye sorması üzerine de: <strong>“Bana itaat eden Cennet’e girer; bana isyan edense Cennet’e girmemek için inat ediyor demektir.”</strong> cevabını vermişlerdir.  <strong><em>(Buhârî, i’tisâm 2)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına riayet etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. <strong>Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o normal muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor</strong>. İşte, bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, <strong>âdâtını ibadete çevirir,</strong> bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir. <strong><em>(11. Lema, 1.Nükte)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bir mü’minin hayatı sünnet yörüngeli olmalıdır. İhmal edilen her bir sünnetin yerini hemen bir bid’at istila eder. Böylece unutulan sünnetlerin sayısı adedince toplum hayatını dikenler sarar.  Her bid’at bir sünneti yok eder, ihya edilen her sünnet de bir bid’atı ortadan kaldırır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Aziz Müminler!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Önümüzdeki <strong>çarşambayı perşembeye bağlayan gece, Mevli-i Nebeviyi yad edeceğiz.</strong> Bu geceyi vesile edinerek; Efendimizin (s.a.s) <strong>unutulan sünnetlerini hayatımıza taşımaya </strong>gayret edebiliriz<strong>.</strong> O’nun <strong>“cevâmi’ül-kelim”</strong> dediğimiz <strong>az söz ile çok manayı ifade eden </strong>hadis-i şeriflerinden bazılarını nakledebilir, ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir hususu dile getirebilir, şefâatine nail olmak maksadıyla <strong>salât ü selâmlar </strong>okuyabiliriz. Bütün bunların <strong>hepsinin aslı dinde vardır</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazılarımızın unuttuğu <strong>Kuşluk Namazı, Evvabin Namazı ve Teheccüd Namazı, Ramazan’da yapılan itikâf </strong>İnsanlığın İftihar Tablosunun <strong>bize emanet ettiği sünnetlerdir.</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Veda Haccı’nda, <strong>“Bu benim için, bu da ümmetimden fakirlerin yerine” </strong>diyerek <strong>yüz deve kurban</strong> <strong>etmiştir.</strong>  Bu itibarla da muhtaçlara yardım etme,  onları bayramda sevindirme niyetiyle <strong>on, yirmi</strong>, <strong>hatta yüz kurban </strong>kesen insanlar,<strong> bir sünneti ihya sevabı alabilirler</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>&#8220;Sünnet-i Seniyenin içinde en mühimmi,</strong> <strong>İslâmiyetin alâmetleri </strong>ve <strong>şeairden olan,</strong> bütün Müslümanların asırlarca devam ettirdikleri; <strong>ezan okumak</strong>, <strong>cemaatle namaz</strong>, <strong>cenaze namazı kılmak</strong> gibi sünnetlerdir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mesul olur. Bu <strong>nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir.</strong> Nafile nevinden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.” <strong><em>(Lem’alar. 11. lema) </em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Müminler ve Müslümanlar olarak<strong>, insanlığa hizmet etmek</strong> vazifemiz olduğu gibi, <strong>İnsanlığın İftihar Tablosunun</strong> ümmetine <strong>emanet ettiği sünnetlere uyarak, onları ihya da</strong> vazifelerimiz arasındadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rabbim bizleri; sünneti seniyyeye uyarak, Efendimizin şefaatine nail olanlardan eylesin.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/08/Cuma-Hutbesi-Sunnet-i-Seniyyeye-Ittibain-Onemi.docx">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a>  WORD</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/08/Cuma-Hutbesi-Sunnet-i-Seniyyeye-Ittibain-Onemi.pdf">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a>    PDF</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sunnet-i-seniyyeye-ittibain-onemi/">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CUMA HUTBESİ &#124; Peygamber Efendimizin Sünnetine Uyma</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-peygamber-efendimizin-sunnete-uyma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 22:09:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=37705</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا Hakikaten, Allahın Resulünde sizler için, Allaha ve ahiret gününe&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-peygamber-efendimizin-sunnete-uyma/">CUMA HUTBESİ | Peygamber Efendimizin Sünnetine Uyma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فى رَسُولِ اللّهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّهَ وَالْيَوْمَ الْاخِرَ وَذَكَرَ اللّهَ كَثيرًا<br />
</strong><em>Hakikaten, Allahın Resulünde sizler için, Allaha ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümune vardır. (Ahzab 21)</em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:</em><br />
<strong>ﺍَﻟمُتَمَسٍّكُ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى لَهُ اَجْرُ شَهِيدٍ </strong><em>&#8220;Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime sarılırsa, ona bir şehidin ecri vardır” (Ebu Nuaym, Hilye, 8/200)</em></p>
<p><strong>Muhterem Müslümanlar!</strong></p>
<p>Miladi takvime göre 20 Nisan’ın, Efendimizin doğum yıl dönümü olması münasebetiyle, Hutbemiz <strong>Sünnete uyma</strong> hakkında olacaktır.</p>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu’nun doğumu, topyekûn insanlığın da yeniden doğumu demektir. Allah Resulüne pazartesi günü <strong>oruç tutulması</strong> konusu sorulunca <strong>&#8220;Ben o günde doğdum ve Kur&#8217;ân bana o günde indirildi.&#8221;</strong> şeklinde cevap vermiştir. İbn Abbas&#8217;tan, <strong>&#8220;Hz. Peygamber&#8217;imizin pazartesi günü doğduğu, peygamberliğin pazartesi günü geldiği, Mekke&#8217;den pazartesi günü hicret ettiği, Medine&#8217;ye pazartesi günü girdiği, vefâtına işaret sayılan âyetin pazartesi günü indiği ve pazartesi günü vefât ettiği&#8221;</strong> şeklinde de bir hadîs rivâyet edilmektedir. (Sahihu Müslim, II, 819; Müsnedu Ahmed, V, 297; Sünenü&#8217;l-Beyhakî, IV, 300.)<br />
<strong>Sünneti</strong> “Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri, davranışları ve ashabında görüp de menetmediği veya sükutla tasvip buyurduğu hareketlerdir” diye tarif edebiliriz.</p>
<p><strong>Kur’ân-ı Kerim,</strong> pek çok âyetiyle O’nun sünnetine uymayı emrettiği gibi, pek çok sıhhatli Hâdîs-i şerîfte, yine sünnete uymanın önemi ve onun dini hükümlerdeki yeri üzerinde durmaktadır.<br />
Sünnet hep Kur’ân’la beraber mütalâa edilmiştir. O, Kur’ân’la o kadar içli-dışlı ve o kadar beraberdir ki, ne onu Kur’ân’dan, ne de Kur’ân’ı ondan ayırmak mümkün değildir.<br />
Allah Resûlü, hayat-ı seniyyelerinde, kendine itaat etmeyi ve sünnetine uymayı dinin bir parçası sayıyor; söylediği her sözün arkadan gelecek nesillere ulaştırılmasına teşvikte bulunuyor&#8230; Muhataplarının anlayıp ezberlemelerine yardımcı olmak için yerinde, konuştuğu şeyleri birkaç defa tekrar ediyor ve yerinde de mübarek sözlerinin kaydedilmesini tavsiye buyuruyorlardı.<br />
Beri taraftan ashab-ı kiram efendilerimiz de, O’nun tabiî hâl ve hareketlerini dahi, hassasiyetle takip ve tesbit ediyor; sonra da duyup-işittiklerini tekrar ber tekrar aralarında gözden geçirip ya hafızalarına alıyor veya defterlerine işliyorlardı.<br />
<strong>Sünnete Tabi Olmakla İlgili Ayetler</strong><br />
<strong>قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونى يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَحيمٌ</strong><br />
Ey Resûlüm, de ki: “Eğer Allahı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir.” (Al-i İmran 31)<br />
<strong>مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّهَ وَمَنْ تَوَلّى فَمَا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفيظاً</strong><br />
Kim Resûlullah’a itaat ederse Allaha itaat etmiş olur. Kim de itaattan yüz çevirirse aldırma, zaten Seni üzerlerine bekçi göndermedik ki! (Nisa 80)<br />
<strong>وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ</strong> Resûl size ne verirse onu alınız, o sizi neden menederse onu terkediniz. Allaha karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki Allah’ın cezası pek çetindir. (Haşr;7)<br />
<strong>Hadisler:</strong><br />
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmazsınız: Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ı ve Resulünün sünneti.” (Muvatta, Kader 3)<br />
“Bir şey emrettiğim zaman da onu elinizden geldiğince yapmaya çalışın.&#8221; [Buhârî, İ&#8217;tisâm 2)<br />
Bilin ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)&#8217;ın haram kıldıkları da tıpkı Allah&#8217;ın haram kıldıkları gibidir&#8221; (Ebu Dâvud, Sünne, 6, Tirmizî, İlm 60, İbnu Mace, Mukaddime 2)<br />
Bir Sahabi “Ya Resulallah kıyamet ne zaman kopacak” deyince, Allah Resulü (as) “Sen kıyamet için ne hazırladın?” der. O da , “benim orası için çok bir hazırlığım yok. Ama bir şeyim var. O da ben Allah’ı ve Resulünü çok seviyorum deyince Allah Resulü (as) <strong>“Kişi sevdiği ile beraberdir”</strong> buyurur.<br />
“Kim benden sonra terk edilmiş bir Sünneti yaşatırsa, onunla amel eden insanların sevaplarından hiçbir şey eksiltmeksizin, onların sevaplarından bir mislini alır. Kim de Allah ve Resulünün kabul etmediği, hoşlanmadığı bir bid’at ortaya çıkarırsa, aynı şekilde onunla amel eden insanların günahlarından hiçbir şey eksiltmeden bir mislini yüklenmiş olur.” (İbn Mace Mukaddime: 15)<br />
Efendimiz (as) bir zatın elinde bir altın yüzük görür ve onu parmağından çıkarıp atar. Sonra da: “Sizden biriniz parmağında cehennemden bir kor taşımak mı ister? buyurur. Bu zata daha sonra o yüzüğü yerden alıp başka türlü istifade etmesini söylediklerinde: “Hayır! Vallahi Resulullah’ın attığı şeyi asla geri almam.” der.<br />
<strong>Bazı Güzel Sözler ve Hadiseler</strong><br />
Kur’an bize Efendimizin ahlakını anlatıyor. O, adeta canlı bir Kur’andır. O’na uyan (tabi olan) Kur’an’a uymuş olur.<br />
Sahabileri Peygamberimiz (as) çağırdığında: “Buyur, emret! Anam babam sana feda olsun Ya Rasulallah!” diyerek karşılık verirlerdi.<br />
Sünnetlerden her biri semadan sarkıtılmış merdivenler gibidir. Tutanlar yükselir.<br />
Sünnet, Cennetlere uzanan bir koridordur.<br />
Günde 5 vakit namazımızda 40 defa dua ederek üzerinde olmayı istediğimiz sırat-ı müstakim, Peygamber Yoludur, sünnet-i seniyye yoludur.<br />
Öğretmensiz fizik, kimya, astronomi… gibi kitaplar nasıl doğru anlaşılamazsa, Kur’an-ı Kerim de O’nun muallimi Efendimiz (s.a.s.) olmadan doğru anlaşılamaz. Kur’an’ın anlaşılmasının tek doğru yolu Sünnet-i Seniyye’dir, hadislerdir.<br />
Az bir ömürde çok fazla uhrevi hâsılat isteyen; her bir ömür dakikasını bir ömür kadar semereli yapmak isteyen, sünnete ittiba etmeli.<br />
Aradan asırlar geçmiş fakat O’na (s.a.s.) dair sevgi, saygı artarak devam etmiş işte o deryadan birkaç damla:<br />
Gazneli Mahmud’un hizmetçisinin ismi Efendimizin isimlerindendir. Onu çağırırken bir keresinde esas ismiyle değil de, babasına nispet ederek “filanın oğlu diyerek” çağırır. Hizmetçisi merak edip sebebini sorunca: “Senin ismin Efendimizin ismi olduğu için seni abdestsiz hiç çağırmadım. Bu sefer abdestim olmadığı için böyle çağırdım” der.<br />
Ahmet Yesevi Hazretleri 63 yaşından sonra, Peygamberimiz (as) bu yaşta vefat etti diyerek, geri kalan hayatında kendisi için kazdırdığı kabirde sık sık inziva yaparak hayatını geçirmiştir.<br />
Meşhur Urfalı Şair Nâbî bir kafileyle hacca gider. Mescid-i Nebevi’ye yakın bir yerde sabaha kadar heyecandan uyuyamaz. Kafileden birisinin Peygamberimizin mescidine karşı ayaklarını uzatıp uyuduğunu görünce irticalen hemen bir kaside söyler:<br />
<strong>-Sakın terk-i edepten kuy-u Mahbub-u Hüdadır bu,</strong><br />
<strong>-Nazargah-ı İlahidir, Makam-ı Mustafa’dır bu.</strong><br />
………………………………………………<br />
<strong>Muraat-ı edep şartıyla gir Nâbî bu dergaha</strong><br />
<strong>Metaf-ı Kudsiyandır cilvegah-ı enbiyadır bu.</strong><br />
Edebi terketmekten sakın!<br />
Zira burası Allahu Teala&#8217;nın Habibinin beldesidir.<br />
Burası, Hak Teala&#8217;nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir;<br />
Muhammed Mustafa&#8217;nın makamıdır bu.<br />
…………………………………………<br />
Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir.<br />
Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü,<br />
peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.<br />
Allah&#8217;ın sevgilisi Muhammed Mustafa&#8217;nın Makamıdır bu.<br />
Ravzaya vardıklarında sabah ezanı okunmaktadır. Ezandan sonra caminin minaresinden Nabi’nin biraz önce dile getirdiği kasidesi okunmaya başlar. Nabi çok kısa bir süre önce kaleme aldığı bu kasideyi nereden öğrendiğini müezzine sorar.<br />
Müezzin derki: “Bu gece rüyamda bana Efendimiz (s.a.s): “<strong>Ümmetimden bir zat beni ziyarete geliyor. Kalk onun bu şiirini oku!</strong>” diye emretti. Nâbî bunu duyunca müezzine: “Allah aşkına söyle, Efendimiz benim için ümmetimden mi dedi?” Müezzin ‘Evet.’ deyince Nâbî heyecandan bayılıp kendinden geçer.<br />
Rabbim bizleri, sünneti seniyyeye tabi olarak Efendimizin şefaatine nail olanlardan eylesin.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2024/04/SUNNETE-UYMA.HUTBE_.26.04.24.docx">CUMA HUTBESİ | Peygamber Efendimizin Sünnete Uyma</a> WORD</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2024/04/SUNNETE-UYMA.HUTBE_.26.04.24.pdf">CUMA HUTBESİ | Peygamber Efendimizin Sünnete Uyma</a> PDF</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-peygamber-efendimizin-sunnete-uyma/">CUMA HUTBESİ | Peygamber Efendimizin Sünnetine Uyma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an ve Sünnet çizgisinde ilm-i siyaset</title>
		<link>https://hizmetten.com/kuran-ve-sunnet-cizgisinde-ilm-i-siyaset/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Jul 2021 06:00:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20799</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Bazı kimseler hilâf-ı vâki beyanlarını ve gayrimeşru bir kısım icraatlarını ilm-i siyaset adı altında meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bir mü’min açısından ilm-i siyaset nasıl anlaşılmalı ve nasıl tatbik edilmelidir? Cevap: Aslı itibarıyla&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuran-ve-sunnet-cizgisinde-ilm-i-siyaset/">Kur’an ve Sünnet çizgisinde ilm-i siyaset</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Bazı kimseler hilâf-ı vâki beyanlarını ve gayrimeşru bir kısım icraatlarını ilm-i siyaset adı altında meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bir mü’min açısından ilm-i siyaset nasıl anlaşılmalı ve nasıl tatbik edilmelidir?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Aslı itibarıyla Arapça olan siyaset kelimesi, idare etme anlamına gelmektedir. Biz, “idare etme” kelimesini iki anlamda kullanırız. Bunlardan birincisi; bir sistemi, bir topluluğu veya bir kurumu kendi kuralları içerisinde makul olarak yönetme demektir. İdare etmenin ikinci anlamı ise müdârâttır. Müdârât ise düşmanlık duygusuyla hareket edenlere bile sabırla, diplomasinin inceliklerini kullanarak, değişik iyilik vesilelerini değerlendirerek muamelede bulunmak ve böylece onların kötülüklerini savmaya çalışmak demektir. Bu konuyla alakalı Hazreti Üstad, Hâfız-ı Şirazî’nin şu sözünü nakleder:</p>
<blockquote><p>Asayiş-i dü gîtî tefsir-i în dü harfest;<br />
Bâ dostân mürüvvet bâ düşman müdârâ.</p></blockquote>
<p>Yani “İki cihanın rahat ve selâmetini iki kelime tefsir eder; dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmek, düşmanlara karşı da sulhkârâne muamele etmektir.”</p>
<p>Dostlara karşı mürüvvetkârâne hareket etmekten maksat, onlara değer vermek, iyilik yapmak, bağrını açmak ve ciddî bir insanlık mülâhazasıyla onları kucaklamaktır. İnsan, ahsen-i takvimin göz kamaştıran bir abidesi olduğu için, ona karşı saygılı olunması, ona değer verilmesi ve insanca davranılması gerekir. Hiçbir hümanist hareket, İslâmiyet’in insana verdiği bu değeri verememiş, pratik hayatta da bunu temsil edememiştir.</p>
<h3>Müdârât ile takiyye arasındaki fark</h3>
<p>Düşmanlara karşı müdâratta bulunmak ise onları idare etmek demektir. Bunun anlamı, gereksiz yere demagoji ve diyalektiklerle düşmanları tahrik etmemek, diplomasiyi çok iyi kullanmak, karşı taraftan gelebilecek hücum ve tahribatı akıllıca stratejilerle bertaraf etmektir. Yani siz düşmanlarla kuracağınız ilişkilerde bir taraftan onlarla karşı karşıya gelmeyecek, diğer taraftan da zarar görmeyecek şekilde bir politika izlemelisiniz. Görüldüğü üzere bu yaklaşım, sırat-ı müstakimden ayrılmış bir mezhebin başvurduğu takiyyeden çok farklıdır. Onlar, kendilerinden olmayanları kandırma, aldatma ve bu uğurda her türlü yalanı mubah görme gibi korkunç bir dalalet içerisindedir. Müdârât ise sabır ve metanetle, aklı ve diplomasiyi kullanarak düşmanca tavırları engellemeye çalışma demektir.</p>
<p>Evet, diplomasiyle çözülmesi mümkün olan problemler kaba kuvvetle çözülmeye çalışılırsa, düşmanlara karşı akıllıca bir strateji takip edilmez ve ittihatçı toy delikanlıların yaptığı gibi hemen maddî mücadeleye kalkışılırsa, ülke bir çıkmaza sokulabilir ve parçalanabilir. İttihatçılar, Rusya ile girdikleri savaş neticesinde sahabeden sonra emsalini göstermenin mümkün olmadığı kocaman Devlet-i Âliye’yi paramparça etmişlerdi. İşte biz müdarat derken ülkeyi bu ve benzeri maceralara sürüklememe adına takip edilmesi gereken siyaset ve idare şeklini anlıyoruz.</p>
<h3>Siyaseti aldatma sanatı sanan zihniyet</h3>
<p>Günümüzde siyaset denildiğinde sadece siyasî partiler şeklinde organize olmuş ve toplumu idare eden insanların yaptıkları iş anlaşılmaktadır. Fakat ilm-i siyaset sadece devlet yönetimiyle ilgili değildir. Herkesin şahsî, ailevî ve ictimaî hayatında takip etmesi gereken bir idare ve siyaset şekli vardır. Buna riayet edilmediği takdirde huzursuzluk ve çatışmalar ortaya çıkar. Fakat inanan bir gönül için siyaset adına başvurulacak yolların dinin ortaya koyduğu disiplinlere uygun olması gerekir. Dolayısıyla küçük daireden başlamak üzere devlet yönetimine kadar hangi alanda olursa olsun, gayrimeşru icraatların ve Müslüman kimliğine yakışmayacak tavır ve davranışların ilm-i siyaset olarak görülemeyeceğini ifade etmek gerekir.</p>
<p>Örnek vermek gerekirse devletlerin, devletler muvazenesinde güçlü bir yere sahip olma, sahip olduğu bu gücü devam ettirme, gözünün içine baktırma, onayı alınmadan başkalarına iş yaptırmama gibi bir kısım hedefleri vardır. Şayet onlar bu hedeflerine ulaşmak için farklı bahanelerle dünyanın değişik yerlerindeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini sömürme, nazarî planda olan düşmanlıkları kendilerine yapılan kat’î bir taarruz gibi göstererek başka ülkelere girme, oranın insanlarını kendi ruh ve mânâ köklerinden uzaklaştırma ve onları benliksiz-kimliksiz hâle getirme gibi yollarla başkalarına zulmediyor, hukuku ihlâl ediyor ve despotluk yapıyorlarsa, buna siyaset denmez. Buna dense dense insaf ve vicdanını kaybetmiş devlet terörü denir.</p>
<p>Kendi konumlarını korumak isteyen bir kısım ülkeler bu tür gayrimeşru siyasetler takip edebileceği gibi, ülke içerisinde yönetimi ele geçirmiş olan bir kısım insanlar da kendi ikbal ve istikballeri adına bu tür hukuksuzluklara girebilirler. Onlar, kendileri bir yana çocuk ve torunlarının bile geleceğini garanti altına alma adına stoklar yapar, sürekli kendi ekiplerini iş başına getirmeye çalışır, kendilerinden olmayan insanlara hayat hakkı tanımaz ve bir de bütün bu mesavilerini geniş halk kitlelerine kabul ettirebilme adına bir kısım kılıflar bulurlar. Bazen yalan söyler, bazen iyi niyetten dem vurur, bazen yaptıkları bütün bu zulümleri siyasetin bir gereği olarak sunmaya çalışır, bazen de kendilerini haklı gösterme adına zulmettikleri insanları karalarlar. Fakat her ne kadar dindar görünseler, sürekli dinden, imandan bahsetseler ve Müslümanlığı kimseye bırakmasalar da bu zulümleri yapanlar Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve onun Raşit Halifelerinin takip ettiği siyasetten fersah fersah uzaktırlar.</p>
<h3>Zulmü meşrulaştırma çabası</h3>
<p>Bütün bunların yanında meşru ve masum zannedilerek yapılan gayrimeşru işler de vardır. Diyelim ki birisi bir camide vaizlik yapıyor. Vazifesi bitip kendisi kürsüye veda ettikten sonra oraya bir yakınını getirmek istiyor ve onun vaizlik için liyakati olduğunu düşünüyor. Arkasından da onu bu göreve getirebilme adına bu konudaki kanun ve mevzuatın amir hükümlerini görmezden gelerek kendisine göre bir yol takip ediyor. İşte bu da hiç farkına varmadan gayrimeşru bir yola sapma demektir. Farklı bir ifadeyle meşru bir hedefe ulaşma adına gayrimeşru yolları kullanma demektir.</p>
<p>Aynen bunun gibi devlet yönetimini ele geçiren bazı kişiler, halkı soyup soğana çevirirken, kendi kasalarını doldururken, gayrimeşru yollarla elde ettikleri paraları başka ülkelerin bankalarında stoklarken meselâ şöyle diyebilirler: “Bizim güçlü olmamız lazım. Zira olur da, yarın biz bu imkânları kaybedersek, bir kere daha derlenip toparlanabilelim; mensup olduğumuz hizbi yeniden canlandıralım; parçası olduğumuz organizasyonu yeniden harekete geçirebilelim.” Bütün bunlar, bu ülkeye ihanet ölçüsünde zarar veren davranışların arkasında yer alan ve masum gibi görünen mülâhazalardır. Masum gibi göründüğünden ötürü de mütedeyyin insanlar bile bu tür yollara başvurabilirler. Fakat bu, düpedüz bir dalâlettir, düpedüz emanete hıyanettir. Bu tür yollara tevessül eden insanlar hiç farkına varmadan gelecekte yaşayacakları rezilliklere kendi elleriyle davetiye çıkarmış olurlar.</p>
<p>Eğer gerek onlar gerekse onları destekleyen kitleler bütün bunları umur-u siyasetin bir gereği sayıyor ve bunun ismine ilm-i siyaset diyorlarsa, büyük bir aldanmışlık içindeler demektir. Çünkü her şeyden önce siyasetin ahlâkî ve dinin prensiplerine uygun olması gerekir. Müslüman bir siyasetçi, idare ve siyaset adına Allah Resûlü’nün ve onun varislerinin izlediği yolu izlemek zorundadır. İnsanlığın İftihar Tablosu ve O’nun hakiki varisleri ise hayatlarını ciddî bir helâl-haram hassasiyeti içinde geçirmiş ve asla gayrimeşru alana adım atmamışlardır. Bu açıdan gayenin meşruiyetinin yanında vesilelerin de meşru olması adına kılı kırk yararcasına hassas hareket etmek gerekir. Özellikle zirveleri temsil edenler bu konuda hassas yaşarlarsa, hem çevrelerine güven telkin etmiş hem de başkalarına örnek olmuş olurlar.</p>
<h3>Halkın güveni en büyük kredi</h3>
<p>Esasında Allah yolunda hizmet eden adanmışların dünyanın dört bir yanında hüsn-ü kabulle karşılanmalarının altında yatan sır da budur. Onlar, istikametten ayrılmadıkları, yaptıkları hizmetleri dünyevî-uhrevî herhangi bir beklentiye bağlamadıkları ve şer’î disiplinlere uygun hareket ettikleri için muvaffak olmuşlardır. Bundan sonra da aynı azim, kararlılık, hassasiyet ve sabırla hareket ettikleri takdirde Cenâb-ı Hak, onlara kalblere giden yolu açacaktır.</p>
<p>Benim yeryüzünde bir dikili taşım bile yok. Olmasını da hiç arzu etmedim. Hatta kendimin değil, kardeşlerimin bile böyle bir imkâna sahip olmaması için dua ettim. Yakınlarımı bir yerlere getirmeyi hiç düşünmedim. Yakınımda duranlara ev edinmemelerini ve zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak ölçüde bir hayat standardıyla yaşamalarını tavsiye ettim.</p>
<p>Başkalarına güven telkin etmenin yolu budur. Siz azıcık kendinizi düşünseniz, halkın nazarında güven erozyonu yaşarsınız. Oysaki dünyanın yüz yetmiş ülkesine ulaşmış ve dalıyla budağıyla her yere ser çekmiş olan bu gönüllüler hizmeti tamamen gönüllülük esasına dayanmaktadır. Millet ondan elini çektiği zaman, Allah’ın inayeti de kesilir ve yapılan işler akamete uğrar. Tevfîk-i ilâhinin vesilesi, milletin himmetini yanınızda bulundurmaktır. Bu vesileyi yok ettiğiniz zaman Allah’ın tevfiki de kesilir.</p>
<p>Sizi çekemeyen, sindiremeyen ve hazmedemeyen insanlar zaman zaman, değişik iftiralarla, ortaya konulan hizmetleri karalamaya çalışabilirler. Siz istikametinizi koruduktan sonra hiçbir müfterinin iftira ve komplosu Allah’ın izniyle size zarar veremez. İnsaf ve vicdan sahibi herkes biliyor ki, dünyanın dört bir yanında sevgi ve hoşgörünün bayrağını dalgalandıran eğitim kurumları vefakâr Anadolu insanının himmetleriyle ortaya çıkmıştır. En zayıf olduğu bir dönemde İstiklâl mücadelesini gerçekleştiren Anadolu insanı, ikinci bir şahlanma faslı yaşamış ve orta ölçekte ekonomik imkânlara sahip olmasına rağmen dünyanın dört bir yanına açılmıştır. Ayrıca kendi ruh ve mânâ köklerinden süzülüp gelen değerleri dünyanın dört bir tarafına taşıma ve onlardan da alacaklarını alma adına binlerce muallim, rehber ve talebe dünyaya açılmış, hiç gidilmedik yerlere gitmiş ve burs ölçüsündeki ücretlerle geçinmeye çalışmışlardır. Demek ki toprak mümbit olduğu için bu türlü güzellikleri ortaya çıkarabiliyor. Bir vefa borcu olarak ben belki günde on defa bu arkadaşlara dua ediyorum. “Allah’ım! Dünyaya açılan o rehberleri, talebeleri, öğretmenleri, mütevellileri peygamberlerinle birlikte haşr u neşr eyle! Onların kuvve-i maneviyelerini takviye eyle!” diyorum.</p>
<p>Hâsılı, dinimize ve insanlığa hizmet adına böyle güzel bir tablonun oluşmasının arkasında halkımızın güven ve itimadı vardır. Bu sebeple şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da onu zedeleyebilecek her türlü tavır ve davranıştan yılandan-çıyandan kaçar gibi uzak durulmalıdır.</p>
<p><strong>Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuran-ve-sunnet-cizgisinde-ilm-i-siyaset/">Kur’an ve Sünnet çizgisinde ilm-i siyaset</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnetin Tesbitine Tesir Eden Âmiller</title>
		<link>https://hizmetten.com/sunnetin-tesbitine-tesir-eden-amiller/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Dec 2020 07:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15509</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sahabe, sünnetin ehemmiyetini çok iyi kavramıştı. Çünkü, Kur&#8217;ân-ı Kerim, Allah Resûlü&#8217;ne iniyor, O&#8217;nun tarafından tebliğ ediliyor, açıklanıyor ve yaşanıyordu ki, anlamanın bütün faktörleri mevcuttu. 1. Kur&#8217;ân&#8217;ın Sünnete Teşviki وَمَا آتَاكُمُ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnetin-tesbitine-tesir-eden-amiller/">Sünnetin Tesbitine Tesir Eden Âmiller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sahabe, sünnetin ehemmiyetini çok iyi kavramıştı. Çünkü, Kur&#8217;ân-ı Kerim, Allah Resûlü&#8217;ne iniyor, O&#8217;nun tarafından tebliğ ediliyor, açıklanıyor ve yaşanıyordu ki, anlamanın bütün faktörleri mevcuttu.</p>
<p><strong>1. Kur&#8217;ân&#8217;ın Sünnete Teşviki</strong></p>
<p>وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ إِنَّ اللّٰهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ <em>&#8220;(Farz, vacib, sünnet, müstehab, âdâb adına) Resûl size ne getirmişse onu alın ve sizi neden menediyorsa, ondan da kaçının.&#8221;</em><sup>[1]</sup> buyuruyordu.</p>
<p>Âyette geçen ve meçhul şey ifade eden مَا ism-i mevsûlüyle ister vahy-i metlüv adına Kur&#8217;ân olsun, isterse vahy‑i gayr‑i metlüv adına kudsî hadis ve hadis olsun, Resûl&#8217;ün getirip tebliğ ettiği her şeyi, ف edatıyla da, bunlara behemehal ittiba ve itaatin vacib olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı şekilde, ister Kur&#8217;ân yoluyla, isterse içtihatları, yorumları ve tefsirleriyle Allah Resûlü&#8217;nün nehyettiği her şeyden de kaçınılması gerektiği sarâhatini veriyordu ki, âyetin devamında: <em>&#8220;Allah&#8217;tan korkun!&#8221;</em> diyerek, bunun bir takva meselesi olduğunu ve kılı kırk yaran bir hassasiyetle görülüp gözetilmesi gerektiğini hatırlatıyordu.</p>
<p>Sahabe bunu çok iyi anlıyor ve Resûlullah&#8217;ın her sözüne, her fiil ve takrîrine uymakla takvanın kazanılabileceğini, yani Allah&#8217;ın vikayesine girilebileceğini düşünüyor ve hayatını hep O&#8217;nun vesâyetinde sürdürüyordu. Zaten, âyetin sonu ki: <em>&#8220;Şüphesiz, Allah&#8217;ın ikâbı çok şiddetlidir!&#8221;</em> tehdidini de gündeme getirdiğinden, sahabi gibi kurbet kadrosunun böyle bir riske girmeleri asla söz konusu olamazdı.</p>
<p>Keza: لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللّٰهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللّٰهَ وَالْيَوْمَ اْلأَخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيراً <em>&#8220;Şüphesiz, Resûlullah&#8217;ta sizin için, Allah&#8217;ı ve ahiret gününü uman ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için güzel bir misal vardır.&#8221;</em><sup>[2]</sup> âyet-i nurefşânı, şu eğri büğrü yollarda, şu binbir badire içinde, şu iç içe handikaplar ağında ve gaileli yürüyüşte ancak Resûlullah&#8217;ın sünnetine temessükle sahil‑i selâmete çıkılabileceğini ilan ediyordu ki, O&#8217;nu bulan ve uğrunda seve seve can veren sahabe-i kiram hazeratı, ancak O&#8217;nun gemisine binmekle kurtulunacağını ve ötelerde O&#8217;nun gözlerinin içine bakılıp, O&#8217;nun işaretlerine göre hüküm verileceğini, kendisine: &#8220;Bunlar için sen ne diyorsun yâ Muhammed?&#8221; diye sorulduğunda, O&#8217;nun, başını yere koyup: <em>&#8220;Ümmetî! Ümmetî!&#8221;</em> diye onları isteyeceğini ve kendisine Huzur-u İzzet&#8217;ten hitap tecellî edip: يَا مُحَمَّدٌ اِرْفَعْ رَأْسَكَ، وَسَلْ تُعْطَهْ، وَاشْفَعْ تُشَفَّعْ <em>&#8220;Yâ Muhammed, kaldır başını, iste verilecek, şefaat et kabul olacak!&#8221;</em><sup>[3]</sup> denileceğini çok iyi biliyorlardı ve âdeta, ellerindeki Cennet&#8217;e girme varakalarını O&#8217;na vize ettirir gibi, O&#8217;nun kapısına yöneliyor.. berzahta, mahşerde, sıratta O&#8217;nun tanımadığı kişilerin takılıp yollarda kalacağından derin endişe duyuyorlardı.</p>
<p>Bu itibarla, O&#8217;nun attığı her adımı, her hareketi, söylediği her sözü yüz işmizazlarına, tebessümlerine ve el işaretlerine varıncaya kadar takip ediyor, belliyor, yaşıyor ve naklediyorlardı. Zaten, bizzat O&#8217;nun fem-i mübarekinden şu müjdeyi de işitmişlerdi ki, başka türlü hareket etmeleri de mümkün değildi:</p>
<p>نَضَّرَ اللّٰهُ امْرَأً سَمِعَ مِنَّا حَدِيثاً فَحَفِظَهُ حَتَّى يُبَلِّغَهُ غَيْرَهُ <em>&#8220;Allah, bizden bir söz işitip onu muhafaza edenin ve sonra da bir başkasına tebliğ edenin yüzünü (bazı yüzlerin ağarıp, bazılarının kararacağı günde) ak etsin ve güldürsün!&#8221;</em><sup>[4]</sup></p>
<p>Bir başka rivayette ise: نَضَّرَ اللّٰهُ عَبْداً سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا ثُمَّ بَلَّغَهَا عَنِّي <em>&#8220;Allah, benim sözümü işitip, belledikten, (ruh ve vicdanının kültürü hâline getirip, mahiyetiyle bütünleştirdikten) sonra, onu tebliğ edenin yüzünü ak etsin ve güldürsün!&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p><strong>2. Resûlullah&#8217;ın Teşviki</strong></p>
<p>Yukarıdaki hadisinde de görüldüğü üzere Efendimiz, sünnetinin bellenmesini ve başkalarına tebliğ edilmesini teşvik ediyor ve böyle yapanlara da duacı oluyordu. Çünkü, vazifesinin ve getirdiği dinin temâdisi ancak bununla mümkün olabileceği gibi, insanların kurtuluşu da buna bağlıydı.</p>
<p>Mekke&#8217;nin fethinden az önce, Rabîa kabilesinden Abdü&#8217;l-Kays heyeti Resûlullah&#8217;a gelerek: &#8220;Yâ Resûlallah, biz sana çok uzak mesafelerden geliyoruz. Aramızda Mudar kâfirlerinden falan kabile var. Bu yüzden de haram ayların dışında sana gelmemiz mümkün değil. Bize kısaca bir şeyler emret de, arkada bıraktıklarımıza haber verelim, verelim de o sebeple biz de Cennet&#8217;e girelim!&#8221; dediler.</p>
<p>Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara bazı şeyler emretti, bazı şeyleri de yasakladı ve sözlerini şöyle bağladı: اِحْفَظُوهُ وَأَخْبِرُوا بِهِ مَنْ وَرَاءَكُمْ <em>&#8220;Bunları hıfzedin ve arkanızdakilere de haber verin!&#8221;</em><sup>[6]</sup></p>
<p>Yine, Veda Hutbesi&#8217;nin sonunda: <em>&#8220;(Sözlerimi) Burada bulunan, bulunmayana tebliğ etsin.&#8221;</em><sup>[7]</sup> buyurdukları gibi, sahih bir hadislerinde de, bildiği bir şeyi gizleyip tebliğ etmeyeni: مَنْ سُئِلَ عَنْ عِلْمٍ ثُمَّ كَتَمَهُ أُلجِِْمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ <em>&#8220;Bir kimseye bildiği bir şeyden sorulur da, o da bunu gizlerse, kıyamet günü kendisine ateşten bir gem vurulur.&#8221;</em><sup>[8]</sup> şeklinde tehdit etmişlerdi.</p>
<p>Sahabe-i kiram, sünnetin kıymetini takdir ettikleri gibi, onu tebliğ ve nakletmenin ehemmiyet ve lüzumuna da çok iyi inanmışlardı. Onlar Efendimiz&#8217;in teşvikleri karşısında coşup, tehditleri karşısında ürpermenin yanında bizzat Kur&#8217;ân‑ı Kerim&#8217;in, bildiğini ketmedenlere tehditlerini de öyle anlıyor ve bu değişik saiklerle sünnetin neşrine fevkalâde ihtimam gösteriyorlardı.</p>
<p>Evet onlar: إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ الْكِتَابِ وَيَشْتَرُونَ بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً أُولَئِكَ مَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ إِلاَّ النَّارَ <em>&#8220;Şüphesiz, Allah&#8217;ın kitabdan indirdiğini gizleyen ve onu az bir paha karşılığı satanlar var ya, işte onlar, karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler.&#8221;</em><sup>[9]</sup> gibi âyetlerin şiddetli tehditlerini de iliklerine kadar duyuyor, hissediyor ve kitabı da sünneti de hakkıyla belleyip, hakkıyla eda etmeye ve başkalarına tebliğe çalışıyorlardı.</p>
<p>Ayrıca Efendimiz, Kur&#8217;ân&#8217;ı talim ettiği gibi, kendi sünnetini de aynı titizlikle talim buyururlardı. İbn Mesud Hazretleri: &#8220;Bize, Kur&#8217;ân âyetlerini talim eder gibi, Tahiyyât&#8217;ı da talim ederdi.&#8221;<sup>[10]</sup> bir başka sahabi de: &#8220;Kur&#8217;ân âyetlerini talim eder gibi, istihâre duasını talim ederdi.&#8221;<sup>[11]</sup> demektedir.</p>
<p>Allah Resûlü, söylediklerini herkes bellesin diye ağır ağır konuşur ve söylediği şeyleri ekseriya üç defa tekrar ederdi&#8230; Bu hususta Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ): &#8220;Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), sözü -sizin birbirinize zincirleme söylediğiniz gibi değil- ayıra ayıra söylerdi; saymak isteyen, O&#8217;nun kelimelerini sayabilirdi.&#8221;<sup>[12]</sup> der.</p>
<p>O, bununla da kalmaz, ashabına sunduğu her şeyin, bir araya gelinip karşılıklı gözden geçirilmesini ve müzakere edilmesini teşvik ederlerdi. Bu mevzu ile alâkalı bir hadis‑i şeriflerinde meselenin ehemmiyetine parmak basarak şöyle buyururlar:</p>
<p dir="rtl" align="center">وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللّٰهِ، يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ، وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إِلاَّ نَزَلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ غَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ وَحَفَّّتْهُمُ الْمَلاَئِكَةُ وَذَكَرَهُمُ اللّٰهُ فيِمَنْ عِنْدَهُ</p>
<p><em>&#8220;Herhangi bir cemaat, Allah&#8217;ın evlerinden bir evde toplanır, Allah&#8217;ın kitabını tilâvet eder ve aralarında onu müzakere mevzuu hâline getirirlerse, şüphesiz üzerlerine huzur ve sekîne iner, rahmet kendilerini kaplar, melekler onları kuşatır ve Allah Teâlâ onları nezdindeki hayırlı topluluk arasında zikreder.&#8221;</em><sup>[13]</sup></p>
<p>Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu şekilde değişik hadisleriyle ashabını Kur&#8217;ân ve Kur&#8217;ân&#8217;ın tefsiri mahiyetindeki sünnetini belleme ve müşterek mütalâa etme mevzuunda devamlı teşvik buyurmuşlardır.</p>
<p><strong>3. Sahabe-i Kiramın İştiyakı</strong></p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün ashabı, gerek kitabı, gerekse sünneti öğrenme, müzakere etme ve nakletme hususunda alabildiğine hâhişkâr idiler. Evet, onlar, kendilerini bir ateş çukurunun kenarında yakalayıp, berd ü selâma çıkaran Allah Resûlü&#8217;nün, hayat veren o nurlu sözlerini, fiillerini, takrîrlerini belliyor ve bunları sürekli aralarında müzakere ediyorlardı. Bu hususta Enes b. Mâlik:</p>
<p dir="rtl" align="center">كُنَّا نَكُونُ عِنْدَ النَِّبيِّ * فَنَسْمَعُ مِنْهُ الْحَدِيثَ فَإِذَا قُمْنَا تَذَاكَرْنَاهُ فِيمَا بَيْنَنَا</p>
<p><em>&#8220;Biz, Resûlullah&#8217;ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında otururken, O&#8217;ndan bir söz işitir, yanından ayrılınca da, onu aramızda anar ve müzakere ederdik.&#8221;</em><sup>[14]</sup> demektedir. Aynı şekilde, bilhassa Suffe Ashabı, gecelerini namaz kılarak, Kur&#8217;ân okuyarak ve ders yaparak geçirirlerdi; o kadar ki, bazen yetmişinin birden, bir muallimin etrafına toplanıp, sabaha kadar ders gördükleri olurdu.</p>
<p>Bir de bu ışık topluluğu Efendimiz&#8217;den aldıkları:</p>
<p dir="rtl" align="center">مَنْ جَاءَ مَسْجِدِي هَذَا، لَمْ يَأْتِهِ إِلاَّ لِخَيْرٍ يَتَعَلَّمُهُ أَوْ يُعَلِّمُهُ، فَهُوَ بِمَنْـزِلَةِ اْلْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ</p>
<p><em>&#8220;Benim bu mescidime gelen hayır için, hayrı öğrenmek veya öğretmek için gelir. Böyle bir kişi, Allah yolunda mücahede eden kişi mevkiindedir.&#8221;</em><sup>[15]</sup> gibi teşviklerle, O&#8217;ndan öğrenip bellediği her şeyi, bir ibadet neşvesi içinde başkalarına taşıyor ve bu kevserden herkesin yararlanmasını istiyorlardı. Hem de sadece erkekler değil, kadınlar bile aynı hâhişkârlığı gösteriyor ve erkeklerden geri kalmamaya çalışıyorlardı.</p>
<p>Kadınlar, namazda erkekler ve çocuklardan sonra saf bağladıklarından, çok defa Efendimiz&#8217;in söylediklerini duyamıyorlar, hatta mescidi bütünüyle erkekler doldurunca da dışarıda kalıyorlardı. Bundan ötürü kaç defa gelip: &#8220;Yâ Resûlallah, sözlerini dinlemek için, erkeklerden bize yer kalmıyor. Bize ayrı bir gün tahsis buyursanız.&#8221;<sup>[16]</sup> diye ricada bulunuyorlardı. Efendimiz de bunların ricasını kırmıyor ve onların herhangi bir günde, herhangi bir yerde toplanmalarını emir buyurarak, kendilerine gerekli hususları talim ediyorlardı.</p>
<p>Ezvâc-ı tâhirât, kadınlık âleminin muallimeleriydiler. Sabah-akşam Resûlullah&#8217;la beraber olan bu nezih kadınlar, Kur&#8217;ân&#8217;dan, sünnetten öğrendikleri şeyleri, kadınlık âlemine intikal ettiriyorlardı. O&#8217;ndan duyduklarını, gelecek nesillere intikal ettirmek için, Resûl-i Ekrem&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek solukları sürekli onların ruh ciğerlerine doluyordu. Bu soluklar, Hz. Safiyye Validemiz&#8217;le ta Hayber&#8217;e, Meymûne Validemiz&#8217;le Âmir İbn Sa&#8217;saaoğulları&#8217;na, Ümmü Seleme ile Mahzumoğulları&#8217;na, Ümmü Habîbe ile Emeviler&#8217;e, Hz. Cüveyriye ile de Mustalikoğulları&#8217;na gidip ulaşıyordu.</p>
<p>Bu pâkize kadınlar, Allah Resûlü&#8217;nden her gün öğrendikleri yeni yeni şeyleri kendi kabileleri arasında naklediyorlar ve mevkilerinin gerektirdiği mürşidelik, muallimelik vazifelerini bihakkın yerine getiriyorlardı. Bu değişik kabileler de, Efendimiz&#8217;in hane-i saadetlerinde bulunan &#8220;Ezvâc-ı Tâhirât&#8221; nam temsilcileriyle şeref duyuyor ve iftihar ediyorlardı.</p>
<p><strong>4. İz Bırakan Sözler ve Unutulmayan Hâdiseler</strong></p>
<p>Resûl-i Ekrem, çok defa öylesi hâdiseler münasebetiyle ve öyle şartlar altında irad-ı kelâmda bulunuyorlardı ki, o şartlarla koordinatlanan sözlerin bellenmemesi ve bellendikten sonra da unutulması mümkün değildi. Hâdiseler, her zaman hatırlanacak ve kendilerini hissettirecek ağırlıkta idi.. ve her hatıra gelişlerinde de onlar vasıtasıyla irad edilen sözlerin tahatturuna vesile oluyorlardı.</p>
<p>Şimdi, bu hususla alâkalı birkaç misal arzedelim:</p>
<p><strong><em>1.</em></strong> Allah Resûlü&#8217;nün mânevî kardeşi Osman İbn Maz&#8217;un vefat etmişti. Allah Resûlü, herhangi bir cenaze için fazla ağlamazdı ama, Hz. Hamza (radıyallâhu anh) gibi, Osman İbn Maz&#8217;un için de çok ağlamıştı. Hatta denebilir ki; onu su ile yıkamadan önce, Cennet kevserlerinden daha değerli olan kendi gözyaşlarıyla yıkamış ve aynı zamanda eğilip, mübarek dudaklarını onun alnında gezdirmişti. Bütün bunları gören bir kadın: &#8220;Ne mutlu sana Osman, Cennet&#8217;te bir kuş oldun!&#8221; deyince de, hemen tavrını değiştirmiş ve o kadına dönerek: <em>&#8220;Ben peygamberim, kendime ne olacağını bilmiyorum; sen ne biliyorsun?&#8221;</em> demişti ki, insan üzerinde şok tesiri yapan böyle bir hâdisenin ve hele bu hâdise münasebetiyle Allah&#8217;a karşı birini temize çıkarmanın kimseye düşmeyeceği: &#8220;Vallahi, bundan böyle kimseyi tezkiye etmem!&#8221;<sup>[17]</sup> diyen o kadın ve orada bulunan diğer sahabilerin unutmasına imkân var mıdır.</p>
<p><strong><em>2.</em></strong> Hem meselâ; Uhud Savaşı&#8217;nda Kuzman, çok iyi savaşmış ve kendini bomba gibi müşrik topluluklara çarpmış ve çarptığı her topluluğu da darmadağın etmişti. Onun böyle civanmertçe savaştıktan sonra öldüğünü görenler, şehit olduğuna hükmetmişlerdi. Buna karşılık Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise: <em>&#8220;Hayır, o Cehennem&#8217;dedir!&#8221;</em> buyurmuşlardı. Neden sonra yanına gelen biri, yaralarının acısına dayanamayarak intihar ettiğini; veya ondan: &#8220;Ben, dinim için değil, sadece soy gayretiyle savaştım.&#8221; sözlerini işitecek ve işin perde arkasını anlayacaktı. Şimdi, Uhud Savaşı anıldıkça bu hâdiseyi ve Resûlullah&#8217;ın bu münasebetle irad buyurdukları: <em>&#8220;Allah, bu dini bir fâcirle de teyit eder.&#8221;</em><sup>[18]</sup> sözünü hatırlamamak mümkün mü?</p>
<p><strong><em>3.</em></strong> Emîrü&#8217;l-mü&#8217;minîn, halife-i rûy-i zemin Hz. Ömer İbnü&#8217;l-Hattab naklediyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">لَمَّا كَانَ يَوْمُ خَيْبَرَ أَقْبَلَ نَفَرٌ مِنْ صَحَابَةِ النَّبِيِّ r فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فُلاَنٌ شَهِيدٌ. حَتَّى مَرُّوا عَلَى رَجُلٍ فَقَالُوا: فُلاَنٌ شَهِيدٌ، فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ r: كَلاَّ، إِنِّي رَأَيْتُهُ فِي النَّارِ، فِي بُرْدَةٍ غَلَّهَا أَوْ عَبَاءَةٍ. ثُمَّ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ r: يَا ابْنَ الْخَطَّابِ! اِذْهَبْ فَنَادِ فِي النَّاسِ أَنَّهُ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلاَّ الْمُؤْمِنُونَ</p>
<p><em>&#8220;Hayber günü, Resûlullah&#8217;ın ashabından birkaç kişi gelerek: &#8216;Falan şehit, falan şehit.&#8217; dediler. Sonra, (vurulup yere düşmüş) birine rastlayıp, &#8216;Falan da şehit olmuş.&#8217; diye söylendiler. İşte o zaman Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdahele etti ve: &#8216;Hayır, ben onu ateşte gördüm; çünkü o, daha taksim edilmeden ganimet malından bir bürde almış.&#8217; açıklamasında bulundu ve sonra da bana: &#8216;Ey Hattaboğlu, halkın arasına gir ve: &#8216;Cennet&#8217;e mü&#8217;minlerden başkası; yani inanan, iman ve emniyetin temsilcisi olanlardan başkası giremez.&#8217; diye seslen.&#8217; buyurdu.&#8221;</em><sup>[19]</sup></p>
<p>Evet, şehit dendikçe, Hayber&#8217;den söz açıldıkça, ganimetlerden bahsedildikçe ve Cennet&#8217;e gireceklerin vasıfları söz konusu edildikçe, sahabe, hep bu vak&#8217;ayı ve bu vak&#8217;a münasebetiyle irad buyurulan hadis-i şerifi nasıl hatırlamamazlık eder ki?</p>
<p>Evet, hadis-i şerifler ve sünnete ait kudsî hakikatler, hâdiselerle öylesine, zihinlere, ruhlara perçinleniyordu ki, aradan yıllar ve yıllar geçse de onların hafızalarından silinmesi mümkün değildi. Evet onlar, duyduklarını unutmadılar. Aksine ruhlarının derinliklerine işlediler, dimağlarına nakşettiler ve hiçbir şey eksiltmeden gelecek nesillere aktardılar.</p>
<p><strong><em>4.</em></strong> Sahabe-i kiram, Allah Resûlü&#8217;ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı fevkalâde edepliydi.. ve bu edepleri de mârifetleriyle mebsûten mütenasipti. Bazen O&#8217;na birşey sormaya bile hayâ ederlerdi de O huzurun edebini bilmeyen birisi gelsin, bir şey sorsun diye beklerlerdi.</p>
<p>Derken bir gün, Resûlullah&#8217;ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda otururlarken bir bedevî, (Dımam b. Sa&#8217;lebe) içeri girdi ve bir hayli kabaca: &#8220;Hanginiz Muhammedsiniz?&#8221; dedi. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabı arasında sırtını bir yere dayamış oturuyordu ve sahabe: &#8220;İşte, şu sırtını duvara dayamış olan beyaz tenli insan!&#8221; diye karşılık verdi. Adamcağız, bu defa: &#8220;Ey Abdülmuttalib&#8217;in oğlu!&#8221; diye hitab etti. Efendimiz: <em>&#8220;Seni dinliyorum.&#8221;</em> buyurdular. Adam: &#8220;Sana bazı şeyler soracağım; ama, soracaklarım pek ağırdır, sakın gönlün benden incinmesin!&#8221; dedi. Efendimiz de: <em>&#8220;Aklına geleni sor!&#8221;</em> buyurunca, Dımam: &#8220;Senin ve senden evvelkilerin Rabbi aşkına söyle: Allah mı seni bütün bu halka peygamber olarak gönderdi?&#8221; Efendimiz: <em>&#8220;Evet!&#8221;</em> buyurdu. &#8220;Allah aşkına söyle, bir gün bir gece içinde beş vakit namaz kılmayı sana Allah mı emretti?&#8221; Efendimiz: <em>&#8220;Evet!&#8221;</em> cevabını verdi. Adam, orucu, zekâtı da aynı şekilde sorup, hep <em>&#8220;Evet!&#8221;</em> cevabını aldıktan sonra: &#8220;Sen Allah&#8217;tan ne mesaj getirdinse, ben ona iman ettim. Kavmimin geride kalanlarına da elçiyim. Ben, Sa&#8217;d b. Bekr kabilesinden Dımam b. Sa&#8217;lebe&#8217;yim.&#8221; açıklamasında bulundu.<sup>[20]</sup></p>
<p>Şimdi, bu vak&#8217;ayı ne Dımam b. Sa&#8217;lebe&#8217;nin, ne kavminin, ne de o gün mecliste bulunup da, önce onun saygısızlığını, sonra da gözleri yaşartacak imanını gören sahabe-i kiramın unutması mümkün mü? Hayır; asla ve kata. Bunca şok hâdise ile zihinle bütünleşen bir şeyin unutulması mümkün değildir.</p>
<p><strong><em>5.</em></strong> Bir gün Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Übey b. Ka&#8217;b&#8217;ı çağırdılar ve: <em>&#8220;Sana Beyyine sûresini okumamı, Allah bana emretti.&#8221;</em> buyurdular. Übey b. Ka&#8217;b Hazretleri: &#8220;Allah sana benim ismimi de andı mı?&#8221; diye sordu. Efendimiz&#8217;de: <em>&#8220;Evet, andı.&#8221;</em> cevabını vermesi üzerine gözleri yaşla doldu ve: &#8220;Demek, Rabbülâlemîn katında anıldım!&#8221;<sup>[21]</sup> dedi.</p>
<p>Bu hâdise, Übey ve ailesi için öyle bir şerefti ki, aradan bir asır geçtikten sonra torunu: &#8220;Ben, Allah&#8217;ın, kendisine Beyyine sûresini okumasını Resûlü&#8217;ne emrettiği zatın torunuyum!&#8221; diyecekti.. Bunu unutmak, ne Übey için, ne ailesi, ne de çocukları ve torunları için mümkün değildi.</p>
<p><strong>5. Sahabenin Dikkat ve Ciddiyeti</strong></p>
<p>Bunlardan başka sahabe-i kiram, o işe programlanmışcasına, Kur&#8217;ân&#8217;ın ve sünnetin bir harfinin bile zayi olup gitmesine tahammülleri yoktu. Aslında, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu mevzuda aynı tehâlükü gösteriyordu. Vahyi yakalamak, bir tek harfini olsun zayi etmemek için dilini dudağını oynatıyor ve değişik tavırlara giriyordu. Bu O&#8217;nun, henüz tam teminat almadığı günlere ait, vahiy emanetine karşı gösterdiği beşer üstü gayretti. Bu sebeple, <em>&#8220;Onu hemen yakalayayım diye acele edip, dilini oynatmana ve bu şekilde kendine eziyet etmene gerek yok; onu senin sinende toplamak da, okutmak da Bize aittir.&#8221;</em><sup>[22]</sup> mealindeki âyet inmiş ve O&#8217;nun temiz tabiatının derinliklerinde yatan, O&#8217;na mahsus itminan üstü itminanı ortaya çıkarmıştı.</p>
<p>Evet, nasıl ki Efendimiz, vahiy mevzuunda bu denli tehâlük gösteriyordu; öyle de sahabe-i kiram hazerâtı da, Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ağzından çıkacak tek bir harfin bile zayi olup gitmemesi için ölesiye bir tehâlük gösteriyorlardı. Onlar bütünüyle: &#8220;Bu, bir daha ele geçmez bir fırsattır; insan hayatta bazı şeyleri değerlendirme turnikesine bir sefer girer; girer ve onun karşısında bir hedef konur ve bu hedefe bir defa ok atma fırsatı verilir. Aman, okumuzu iyi atalım, isabet ettirelim ve bu büyük fırsatı zayi etmeyelim.&#8221; düşüncesindeydiler. Çünkü, Allah Resûlü kendilerine dinlerini açıklıyor ve öğretiyordu. Onlara Kur&#8217;ân&#8217;ın tefsirini sunuyor ve ebedî hayatı kazandıracak düsturları talim ediyordu. Dolayısıyla onlarda, kapalı hiçbir şey kalmasın istiyorlardı.</p>
<p>Emevi hilâfetinin daha ilk yıllarında, İslâm askerleri İstanbul surları önünde savaşıyorlardı. Bu arada, bir yiğit, yalın kılıç ortaya atılmış, sağa sola koşuyor ve düşman saflarına saldırıyordu. Onu böyle gören askerler bağırıyor ve: &#8220;Sübhanallah, kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor!&#8221; diyorlardı. Bunun üzerine, o güne kadar Allah Resûlü&#8217;ne karşı hep vefalı davranmış.. Medine&#8217;yi ilk teşriflerinde mübarek evini O&#8217;na açmış.. gül devrinde hep O&#8217;nunla olmuş.. O&#8217;ndan sonra da yolundan milim ayrılmadan hep aynı çizgide yürümüş.. ve en yaşlı döneminde de kendini atın sırtına bağlattırarak, Konstantiniyye&#8217;nin fethine, Anadolu misafirliğine ve ötelere yürümüş, peygambere birkaç ay mihmandarlık yapmasına bedel gibi, birkaç asırdan beri, mihmandarlığını yaptığımız Ebû Eyyub el-Ensarî Hazretleri (radıyallâhu anh) hemen öne atıldı ve:</p>
<p>&#8220;Ey insanlar, siz, bu <em>&#8216;Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!&#8217;</em> âyetini yanlış tevil ediyorsunuz. Bu âyet, biz ensar topluluğu hakkında nazil olmuştur. Allah, İslâm&#8217;ı kuvvetlendirip de, onun yardımcıları çoğalınca, biz de kendi aramızda, &#8216;Allah, İslâm&#8217;ı güçlendirdi ve İslâm&#8217;ın yardımcıları çoğaldı. Artık, biraz da ziyan olan mallarımızın telafisine çalışsak; kaybettiğimiz dünyalığımızı yeniden kazanmaya baksak iyi olacak.&#8217; dedik. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah, işte bu âyeti inzal buyurdu ve bize şunları hatırlattı: <em>&#8216;Varınızı, yoğunuzu Allah yolunda harcamamak, infak etmemek suretiyle kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. Asıl tehlike, malların üzerine oturmak, gazayı terk etmek ve dünyalığa dalmaktır.&#8217;</em> &#8220;<sup>[23]</sup></p>
<p>İşte, sahabi, Resûl-i Ekrem&#8217;den dinini doğru olarak böyle öğreniyor, tahkik ediyor ve en ufak bir yanlış anlamaya meydan vermiyordu.</p>
<p><strong>6. Kur&#8217;ân ve Sünnetin Oluşturduğu Orijinal Ortam</strong></p>
<p>Sonra, ilk halleri itibarıyla o ibtidaî topluluk içinde İslâm adına, Kur&#8217;ân adına gelen her şey çok orijinaldi. Kitab ve Sünnete ait her şey onlara çok orijinal geliyordu. O günün insanı her şeyi o kadar yeni, o kadar cazip buluyordu ki, inançlarını, zihniyetlerini, tavır ve davranışlarını değiştiriyor ve akıl almaz bir farklılık gösteriyorlardı. Daha doğrusu çölde çadırda yaşıyan bu bedevi kavim, çok kısa bir zamanda hem de kıyamete kadar gelecek insanlığın mürebbileri olmaya hazırlanıyordu.</p>
<p>Evet, her gün semadan yeni yeni sofralar iniyordu onların önlerine. O saf, o duru, o hiçbir şeyden haberdar olmayan cemaat, her gün yeni bir şeylerle karşılaşıyor yeni yeni şeylere muhatap oluyordu. Onlar, fıtraten son derece zeki ve hafızaları alabildiğine kuvvetliydi ki; bir defa söylenileni bile beller ve bir daha da unutmazlardı. Hafıza fonksiyonunun bilgisayara devredildiği ve nesillerin hafıza mâlulü olduğu şu zamanda bile öyle hafıza dâhileri çıkmaktadır ki, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;i iki ayda, üç ayda hıfzedebilmektedir. Hâlbuki, o bâdiyenin sade ve safdil insanlarının her biri birer hafıza dâhisiydi. Duydukları şeyi hemen ezberliyorlar ve bir daha da unutmuyorlardı.</p>
<p>Hudeybiye Musalahası&#8217;ndan sonra, Allah Resûlü, hem Arap kabilelerine, hem de dünya devletlerinin liderlerine nâmeler gönderdi. Dört bir yana dağılan bu elçiler, elçilerle beraber muallimler, gittikleri her yerde Kur&#8217;ân ve Sünnetten bilip öğrendikleri şeyleri başkalarına da anlattılar. Müsâlaha sonrası barış ortamını çok iyi değerlendirip kabileler arasına girdiler ve her ocağı, her bucağı bir medrese hâline getirerek herkese Kitab&#8217;ı ve Sünneti anlattılar. Öyle ki daha Mekke&#8217;nin fethinde Resûlullah&#8217;ı dinleyenlerin sayısı on bini aşıyordu.</p>
<p>Bu ilim-irfan seferberliğinde, erkeklerin yanında kadınlar, onların arasında da Efendimiz&#8217;in pâk zevcelerinin hizmeti başlı başına bir destandı. Böyle hızlı bir tempo ile sürdürülen irşat ve tebliğ, talim ve terbiye sayesinde bir iki sene sonra Veda Haccı&#8217;na gidilirken Efendimiz&#8217;in etrafında yüz bini aşkın insan vardı. Bu hac esnasında, değişik yerlerdeki hutbeleri ve fetvaları büyük ölçüde sünnet yörüngeliydi ki, başlı başına bir telife esas teşkil edebilirdi.</p>
<p>Evet O, bu hac esnasında etrafındaki halka halka insanlara mirastan bahsetti.. kan davalarının kaldırıldığını anlattı.. kadın haklarından söz etti.. faizin haram olduğunu duyurdu.. ümmetin gelecek hayatıyla alâkalı nasihatlarda bulundu.. ve bütün bunları orada bulunanların bulunmayanlara tebliğ etmesini istedi. Artık, din kemale ermiş, nimetler tamamlanmış ve Allah, mü&#8217;minler için İslâm&#8217;dan hoşnut olduğunu beyan buyurmuştu. Bütün bunlar hoş şeylerdi; ama biraz poyraz gibi esiyordu. Zira sahabe bunlardan, biraz da, Efendimiz&#8217;in nübüvvet vazifesinin hitama erdiğini ve maddeten aralarından ayrılacağını anlıyordu. Bu itibarla da, bir yandan hıçkırıklara boğulurken, bir yandan da can kulağıyla O&#8217;nu dinliyordu.<sup>[24]</sup> Zaten, belli bir süre sonra, Kur&#8217;ân&#8217;dan en son inen: وَاتَّقُوا يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّٰهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ <em>&#8220;Allah&#8217;a döneceğiniz bir günden sakının ki, o gün herkes kazandığının karşılığını görür ve kimseye zulmedilmez.&#8221;</em><sup>[25]</sup> âyeti de dine sahip çıkma meselesinin ehemmiyetini bir kere daha anlatıyor ve sahabe-i kirama vazifelerinin ağırlığını.. Resûlullah&#8217;a ve O&#8217;nun 23 yıl boyunca tebliğ ettiği dine vefanın ne derece mühim olduğunu âdeta son bir defa daha ihtar ediyordu.. ediyordu ve sahabe, bunun farkındaydı.</p>
<p>Dinlediler, bellediler, tahkik ettiler, yaşadılar ve naklettiler&#8230; Böylece sünnet de, Kitab gibi o pâk kanallardan başlayarak, yine pâk kanallardan geçe geçe bugünlere geldi ulaştı.. ve tabiî kıyamete kadar devam edecek &#8220;ani&#8217;l-merkez&#8221; gücüyle&#8230;</p>
<p><span class="notice">[1] Haşr sûresi, 59/7.<br />
[2] Ahzâb sûresi, 33/21.<br />
[3] Buhârî, tefsir (2) 1; Müslim, iman 322.<br />
[4] Tirmizî, ilim 7; Ebû Dâvûd, ilim 10.<br />
[5] İbn Mâce, mukaddime 18.<br />
[6] Buhârî, iman 40; Müslim, iman 24.<br />
[7] Buhârî, ilim 9, 10, 37; Müslim, hac 446; kasâme 29.<br />
[8] Tirmizî, ilim 3; Ebû Dâvûd, ilim 9.<br />
[9] Bakara sûresi, 2/174.<br />
[10] Buhârî, isti&#8217;zan 28; Müslim, salât 59.<br />
[11] Buhârî, teheccüd 25; Tirmizî, vitr 18; Ebû Dâvûd, vitr 31.<br />
[12] Buhârî, menâkıb 23; Müslim, zühd 71.<br />
[13] Müslim, zikir 38; Tirmizî, kırâât, 10; Ebû Dâvûd, vitr 14.<br />
[14] Hatîb el-Bağdâdî, el-Câmi&#8217; liahlâki&#8217;r-râvî ve âdâbi&#8217;s-sâmi&#8217;, 1/363-364.<br />
[15] İbn Mâce, mukaddime 17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/418.<br />
[16] Buhârî, ilim 35; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/34.<br />
[17] Buhârî, cenâiz 3; menâkıbu&#8217;l-ensâr 46; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/237; İbn Esîr, Üsdü&#8217;l-gâbe, 3/600.<br />
[18] Buhârî, cihad 182; Müslim, iman 178.<br />
[19] Müslim, iman 182; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/30, 47.<br />
[20] Buhârî, ilim 6; Nesâî, sıyâm 1.<br />
[21] Buhârî, tefsir (98) 1-3; Müslim, fedâilü&#8217;s-sahabe 121-122.<br />
[22] Kıyâmet sûresi, 75/16-17.<br />
[23] Tirmizî, tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ân (2) 19; Hâkim, el-Müstedrek, 2/302.<br />
[24] Müslim, hac 147.<br />
[25] Bakara sûresi, 2/281.</span></p>
<div class="fastsocialshare_container fastsocialshare-align-center">
<div class="fastsocialshare-subcontainer">
<div class="fastsocialshare-share-fbl fastsocialshare-button">
<div class="fb-like fb_iframe_widget" data-href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sonsuz-nur/Sunnetin-Tesbitine-Tesir-Eden-Amiller" data-layout="button" data-width="100" data-action="recommend" data-show-faces="false" data-share="false"><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnetin-tesbitine-tesir-eden-amiller/">Sünnetin Tesbitine Tesir Eden Âmiller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;ân ve Hadislerde Sünnetin Önemi</title>
		<link>https://hizmetten.com/kuran-ve-hadislerde-sunnetin-onemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Dec 2020 07:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15507</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sünnet, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;le birlikte İslâm&#8217;ın iki temel direğinden biridir ve sünnet olmadan, hadis olmadan İslâm düşünülemez. Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrîrlerinden oluşan sünnet, daha Efendimiz zamanında&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuran-ve-hadislerde-sunnetin-onemi/">Kur&#8217;ân ve Hadislerde Sünnetin Önemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sünnet, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;le birlikte İslâm&#8217;ın iki temel direğinden biridir ve sünnet olmadan, hadis olmadan İslâm düşünülemez. Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrîrlerinden oluşan sünnet, daha Efendimiz zamanında zihinlere, hafızalara ve kalblere nakşolmuş, ayrıca yazıya da geçmiştir. Sahabe-i kiram, büyük bir titizlikle sünnete uymuş, hayatını sünnete göre tanzim etmiş, sünneti muhafaza etmiş ve hiçbir fazlalık ve eksikliğe meydan vermeden tâbiîn-i izâma nakletmiştir. Dönemlerindeki fitne ateşleri sebebiyle hayatlarını zühd ve takva üzerinde İslâm&#8217;a ve İslâm&#8217;ın iki temeli olan Kur&#8217;ân ve Sünnete adayan tâbiînin, sayıları binleri aşan dev imamları, Kur&#8217;ân gibi Sünnete de sahip çıkmış ve karıştırmadan, bulandırmadan onu, kendilerinden sonraki nesle intikal ettirmişlerdir. Bu üç nesil, yani sahabe, tâbiîn ve tebe‑i tâbiîn, Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ifadeleriyle, Efendimiz&#8217;den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra gelecek insanların en hayırlılarını teşkil etmektedirler.<sup>[1]</sup></p>
<p>Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar; ravi-i hadis de, Câbir b. Abdillah: فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللّٰهِ وَخَيْرُ الْهَدْىِ هَدْىُ مُحَمَّدٍ، وَشَرُّ اْلأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ <em>&#8220;Sözlerin en hayırlısı, Allah&#8217;ın kitabı Kur&#8217;ân&#8217;dır; tutulup gidilecek yolların en hayırlısı da Muhammed&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yoludur, sünnetidir. İşlerin en şerlisi, sünnete muhalif olarak, sonradan ortaya çıkarılanlardır. Her bid&#8217;at da dalâlettir.&#8221;</em><sup>[2]</sup></p>
<p>Ve işte bu mevzuda hayatbahş olan birkaç ışıktan işaret:</p>
<p>Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar:</p>
<p dir="rtl" align="center">كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَنْ أَبَى. قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَنْ يَأْبَى؟ قَالَ: مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى</p>
<p><em>&#8220;Ümmetimden herkes Cennet&#8217;e girecektir, girmemekte direten müstesna.&#8221;</em> &#8220;Girmemekte direten kimdir yâ Resûlal­lah?&#8221; diye sordular. Allah Resûlü şu cevabı verdiler: <em>&#8220;Bana itaat eden Cennet&#8217;e girer; bana isyan edense Cennet&#8217;e girmemekte inat ediyor demektir.&#8221;</em><sup>[3]</sup></p>
<p>Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">إِنَّمَا مَثَلِي وَمَثَلُ أُمَّتِي كَمَثَلِ رَجُلٍ اِسْتَوْقَدً نَاراً فَجَعَلَتِ الدَّوَابُّ وَالْفِرَاشُ يَقَعْنَ فِيهَا، فَأَنَا آخِذٌ بِحُجَزِكمْ وَأَنْتُمْ تَقَحَّمُونَ فِيهَا</p>
<p><em>&#8220;Benimle ümmetimin misali ateş yakan adamın misali gibidir ki; hayvanlar ve kelebekler ateşin içine düşmeye başlarlar. Ben (ateşe düşmemeniz için) eteklerinizden tutuyorum; sizse onun içine atılıyorsunuz.&#8221;</em><sup>[4]</sup></p>
<p>Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ مُتَّكِئاً عَلَى أَرِيكَتِهِ يَأْتِيهِ اْلأَمْرُ مِنْ أَمْرِي مِمَّا أَمَرْتُ بِهِ أَوْ نَهَيْتُ عَنْهُ فَيَقُولُ لاَ نَدْرِي، مَا وَجَدْنَا فِي كِتَابِ اللّٰهِ اتَّبَعْنَاهُ</p>
<p><em>&#8220;Sakın herhangi birinizi koltuğuna gerilip oturmuş ve kendisine emir veya nehiylerimden biri gelir de &#8216;Biz, onu bilmeyiz; (Allah&#8217;ın kitabı var. Sünnet diye bir şey bilmeyiz.) Kitabullah&#8217;ta ne varsa, ona uyarız.&#8217; diyor olarak bulmayayım (dediğini duymayayım.)&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Ebû Dâvûd&#8217;un rivayetinde, yukarıdaki hadisin üstünde şunu da görüyoruz: أَلاَ إِنِّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ <em>&#8220;Dikkat edin! Şüphesiz bana Kitab verildi ve Kitab&#8217;la beraber onun bir misli daha verildi.&#8221;</em> Yani bana sünnet de verildi.</p>
<p>Ve yine Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلاَفاً كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيَّينَ تَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ، وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ اْلأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَُّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ</p>
<p><em>&#8220;Benden sonra yaşayanlar, pek çok ihtilâf ve herc ü merc görecekler. Size sünnetimi ve doğruya götüren Râşid Halifelerin yolunu, sünnetini tavsiye ederim. Siz ona sımsıkı sarılın! Dişlerinizle sımsıkı tutunun sünnetime ve râşid halifelerin sünnetine! Sakının; sonradan çıkma işlerden sakının! Çünkü, her sonradan çıkma, bid&#8217;at, her bid&#8217;at da dalâlettir.&#8221;</em><sup>[6]</sup></p>
<p>Ve bazılarınca İbn Mâce&#8217;nin yerine Kütüb-ü Sitte&#8217;ye dahil edilen İmam Malik&#8217;in Muvatta&#8217;ında da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), şöyle buyurmaktadır:</p>
<p dir="rtl" align="center">تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تمَسََّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّٰهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ</p>
<p><em>&#8220;Size iki şey bırakıyorum ki, onlara tutunduğunuz müddetçe asla dalâlete düşmezsiniz: Allah&#8217;ın kitabı ve Peygamberi&#8217;nin sünneti.&#8221;</em><sup>[7]</sup></p>
<p>Sünnet, Allah&#8217;ın nazarında ve Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) nazarında budur. Hakikat bu iken, müsteşriklerin peşinde gidenlere, on dört asır Müslümanlara yol göstermiş, maden-i hakikat olmuş, Efendimiz&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Allah&#8217;a ulaştıran bir köprü vazifesi görmüş ve Kur&#8217;ân-ı Kerim gibi nesilden nesile, sözle ve yazıyla intikal ede ede bugünlere gelmiş bulunan Resûlullah&#8217;ın sünnet-i seniyyesine leke bulaştırmaya çalışanlara, Arapça bile bilmeden sadece Kur&#8217;ân mealleriyle her meseleyi halledeceklerini zannedenlere, Allah&#8217;ın kitabında sorulduğu gibi sormak istiyoruz: فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ <em>&#8220;Nereye gidiyorsunuz?!&#8221;</em><sup>[8]</sup></p>
<p><span class="notice">[1] Buhârî, fedâilü&#8217;l-ashab 1; Müslim, fedâilü&#8217;s-sahabe 210-212.<br />
[2] Müslim, cuma 43; Nesâî, iydeyn 22; İbn Mâce, mukaddime 7.<br />
[3] Buhârî, i&#8217;tisâm 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/361.<br />
[4] Buhârî, rikâk 26; Müslim, fedâil 17-18.<br />
[5] Tirmizî, ilim 10; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 2.<br />
[6] Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.<br />
[7] Muvatta, kader 3.<br />
[8] Tekvîr sûresi, 81/26.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuran-ve-hadislerde-sunnetin-onemi/">Kur&#8217;ân ve Hadislerde Sünnetin Önemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet Nedir?</title>
		<link>https://hizmetten.com/sunnet-nedir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Nov 2020 07:00:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14890</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sünnet, lügat mânâsı itibarıyla, &#8220;gidişat, -iyi ya da kötü- takip edilen yol&#8221; demektir. Bu mânâyı ifade eden bir hadis-i şerifte: مَنْ سَنَّ فِي اْلإِسْلاَمِ سُنَّةً حَسَنَةً فَلَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnet-nedir/">Sünnet Nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sünnet, lügat mânâsı itibarıyla, &#8220;gidişat, -iyi ya da kötü- takip edilen yol&#8221; demektir. Bu mânâyı ifade eden bir hadis-i şerifte:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>مَنْ سَنَّ فِي اْلإِسْلاَمِ سُنَّةً حَسَنَةً فَلَهُ أَجْرُهَا وَأَجْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا بَعْدَهُ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أُجُورِهِمْ شَيْءٌ، وَمَنْ سَنَّ فِي اْلإِسْلاَمِ سُنَّةً سَيِّئَةً كَانَ عَلَيْهِ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا مِنْ بَعْدِهِ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْقُصَ مِنْ أَوْزَارِهِمْ شَيْءٌ</strong></p>
<p><em>&#8220;Kim, İslâm&#8217;da güzel bir yol, bir çığır açarsa, onun ecri ve daha sonra o yolda gidenlerin ecri, yapanlardan eksiltilmemek üzere onundur. Kim de İslâm&#8217;da kötü bir yol, bir çığır açarsa, onun ve o yolda gidenlerin vebali, yapanlardan eksiltilmemek üzere onun sırtına yüklenecektir.&#8221;</em><sup>[1]</sup> buyrulmaktadır.</p>
<p>Muhaddisler, usûlcüler ve fukahâ, ıstılâhî mânâsı itibarıyla sünneti, aşağıdaki ifadelerle tarif etmeye çalışmışlardır:</p>
<p>Muhaddislere göre sünnet: &#8220;Ahkâma ve amele esas teşkil etsin etmesin, yaptıkları ve içtinap ettikleriyle Allah Resûlü&#8217;nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) -Hanefiler&#8217;in nokta-i nazarınca farz, vacip, sünnet, müstehap ve âdâp- bize intikal eden her şeydir.&#8221; Yani, Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) şemâilidir, hayat tarzıdır, sîretidir.</p>
<p>Usûlcülerin sünnet anlayışı biraz daha farklıdır. Onlara göre sünnet: &#8220;Resûlullah&#8217;tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve takrîr olarak sâdır olan her şeydir.&#8221; Yani, Resûlullah Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri, davranışları ve ashabında görüp de men etmediği veya sükutla tasvip buyurduğu hareketlerdir.</p>
<p>Fukahâ ise, sünnete bid&#8217;at mukabilinde ve teşrie, yani farza, vacibe, harama esas teşkil etmesi açısından bakarlar. Bu mânâda sünnet, hadisin müradifi, ya da müteradifi sayılır.</p>
<p>Hadis; tahdîs masdarından, haber vermek mânâsına bir isimdir. Daha sonraları, Efendimiz&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nisbet edilen her söz, fiil ve takrîre hadis denmiştir. İbn Hacer: &#8220;Şeriat örfünde hadisten maksat, Efendimiz&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) isnat edilen her şeydir.&#8221;<sup>[2]</sup> der.</p>
<p>Bazı fuhûl-u ulemâ, hadis sözünden, kadim, özlü ve ilâhî olanı sezmişlerdir ki, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;le sünnetin ilk ayrılma noktalarına işaret etmesi bakımından oldukça önemli bir tevcihtir. Sünen-i İbn Mâce&#8217;deki bir hadis de bunu teyit eder mahiyettedir. İbn Mesud, Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir keresinde şöyle buyurduklarını nakleder:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>إِنَّمَا هُمَا اِثْنَتَانِ: اَلْكَلاَمُ وَالْهُدَي، فَأَحْسَنُ الْكَلاَمِ كَلاَمُ اللّٰهِ وَأَحْسَنُ الْهُدَي هُدَى مُحَمَّدٍ</strong></p>
<p><em>&#8220;Onlar başka değil ikidir: Biri kelâm, diğeri de hidayet buudlu yoldur. Kelâmın güzeli Allah (celle celâluhu) kelâmı, hidayetin güzeli de Muhammed&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hidayetidir.&#8221;</em><sup>[3]</sup></p>
<p>Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendi sözleri hakkında hadis demeyi tercih etmiştir. Böyle demekle, kendine ait sözlerle, kendine ait olmayan sözleri birbirinden ayırdığı gibi, hadis ıstılahı olarak da, bu kelimenin nerede kullanılacağı hususunu hatırlatmada bulunmuştur.</p>
<p><strong>1. Sünnetin Çeşitleri</strong></p>
<p>Bütün bu tariflerden anladığımız hususları şu üç kısma irca edebiliriz:</p>
<p><strong>a. Kavlî Sünnet</strong></p>
<p>Sünnet, Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sözleridir; yani sünnetin bir bölümünü O&#8217;nun nurlu sözleri teşkil eder ki, bunlar, Kur&#8217;ân&#8217;da yer almayan, fakat bütün fukahâca fıkıh kitaplarına alınıp, pek çok hükme esas kabul edilen O&#8217;na ait nurefşan beyanlardır ki, misal olarak şunları zikredebiliriz:</p>
<p><em>a.</em> Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): <strong>لاَ وَصِيَّةَ لِوَارِثٍ </strong><em>&#8220;Vârise vasiyet yoktur.&#8221;</em><sup>[4]</sup> buyururlar. Yani, miras bırakan kimse, kendisine vâris olacak biri için mirasından vasiyette bulunamaz; şu vakfa veya bu hayır müessesesine vasiyette bulunabilir ama ayrıca kendi mirasçısına mirasından vasiyette bulunup da, &#8220;Mirasımın şu kadarı ona verilsin.&#8221; diyemez.</p>
<p><em>b.</em> Yine, usûl-i fıkıhta, fıkhın prensipleri arasında yer alan bir başka mübarek sözlerinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):<strong> لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ </strong><em>&#8220;Zarar verme ve zarara zararla mukabele etme yoktur.&#8221;</em><sup>[5]</sup> buyurmuşlardır. Yani, kimseye zarar verilemeyeceği gibi, birine zarar veren kişiye de zararla mukabele edilemez.</p>
<p><em>c.</em> Allah Resûlü&#8217;nün bir diğer mübarek sözlerinde ise şöyle buyrulmaktadır:<strong> فِيمَا سَقَتِ السَّمَاءُ وَالْعُيُونُ الْعُشْرُ، وَمَا سُقِيَ نِصْفُ الْعُشْرِ بِالنَّضْحِ </strong><em>&#8220;Yağmurların ve akarsuların suladığı arazide öşür (onda bir), hayvanlar ile sulanan arazide öşrün yarısı (yirmide bir) zekât vardır.&#8221;</em><sup>[6]</sup></p>
<p><em>d.</em> &#8220;Deniz suyuyla abdest alabilir miyim?&#8221; diye soran bir sahabisine Allah Resûlü, dünya kadar fetvalara esas teşkil edecek şu mübarek sözüyle karşılık verir:<strong> هُوَ الطَّهُورُ مَاؤُهُ الْحِلُّ مَيْتَتُهُ </strong><em>&#8220;Onun suyu temiz, ölüsü de helâldir.&#8221;</em><sup>[7]</sup></p>
<p><strong>b. Fiilî Sünnet</strong></p>
<p>Resûl-i Ekrem&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) davranışları ve hareketleriyle ortaya koyduğu sünnettir ki, Kur&#8217;ân&#8217;da sarihen zikredilmemiştir. Meselâ; Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de namaz emredilmiş olduğu ve bazı yerlerinde <em>&#8220;Rükû edin, secde edin.&#8221;</em> gibi emirler bulunduğu; hatta umumî bazı vakitler zikredildiği hâlde, kesin olarak hangi vakitlerde ve kaç defa namaz kılınacağı.. namazın nasıl eda edileceği.. onun farzları, vacipleri.. ve nelerin namazı bozduğu açıklanmamıştır.</p>
<p>Bütün bu hususlarda, sünneti nazara veren Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): <strong>صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي </strong><em>&#8220;Beni, nasıl namaz kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılın.&#8221;</em><sup>[8]</sup> buyurarak, sünnetin hususî teşrî&#8217;ine işaret etmişlerdir. Yine, menâsik-i hac mevzuunda; pek çok âlimler bile bu hususta yanılırlar. Ve yanılmışlardır da. Hatta, hac menâsikine dair risaleler yazan âlimler dahi onu delilsiz, rehbersiz yerine getirememişlerdir. Hatta Hz. İmamu&#8217;l-Hümam&#8217;ın bile bu hususla alâkalı bir menkıbesini naklederler&#8230; İşte, oldukça karışık haccın menâsiki de, tıpkı namaz gibi, yine Efendimiz&#8217;in uygulamalarıyla belirlenmiştir.</p>
<p><strong>c. Takrîrî Sünnet</strong></p>
<p>Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabında gördüğü bazı hoşuna gitmeyen davranışları usûlünce tenkit buyururlardı. Meselâ minbere çıkar ve isim tasrih etmeden, perdeyi yırtmadan: <em>&#8220;Cemaate ne oluyor ki, falan şöyle yapıyor?!&#8221;</em> diye ikaz ve tembihde bulunurlardı.<sup>[9]</sup> Âişe Validemiz&#8217;in ifadeleriyle: Şahsına karşı yapılan kötü muamelelerde son derece müsamahakâr olmasına rağmen, hakkın çiğnendiği yerde, kükremiş aslan gibi, ihkâk-ı hak edinceye kadar kendisini durdurmak mümkün olmazdı.<sup>[10]</sup> Bu arada, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bazen de gördüğü davranışları men etmez ve sükutuyla onları tasvip buyururlardı ki, bu da sünnetin takrîrî kısmını teşkil etmektedir.</p>
<p><em>a. </em>Meselâ; bir defasında iki sahabi sahrada su bulamadılar ve teyemmümle namaz kıldılar. Bunlardan biri, daha sonra aynı namaz vakti içinde su buldu ve abdest alıp, yeniden namaz kıldı.. diğeri namazını iade etmedi. Sonra ikisi de gelip, durumu Resûlullah&#8217;a (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlattılar. Allah Resûlü: &#8220;Suyu bulduğum hâlde, ben namazı iade etmedim.&#8221; diyene: <strong>أَصَبْتَ السُّنَّةَ </strong><em>&#8220;Tam sünnete göre hareket ettin.&#8221;</em>; &#8220;Suyu bulunca, abdest alıp, namazı iade ettim.&#8221; diyene de:<strong> لَكَ اْلأَجْرُ مَرَّتَيْنِ </strong><em>&#8220;Sana da iki mükafat var.&#8221;</em><sup>[11]</sup> buyurdular. İşte bu, takrîrî sünnete girmektedir.</p>
<p><em>b.</em> Yine, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Benû Kureyza&#8217;yı tedibe giderken: <em>&#8220;Acele edin, namazı orada kılacağız!&#8221;</em> buyurdular. &#8220;Acele&#8221; sözünden bazı sahabi: &#8220;Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), acele edip Kureyzaoğulları yurduna varmamızı ve namazı orada kılmamızı istiyor&#8230;&#8221; mânâsını çıkarıp, hemen yola çıktılar ve namazı orada kıldılar. Diğer bir kısım sahabi ise, &#8220;Hayır, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), acele etmemizi istiyor; yoksa namazı burada da kılabiliriz.&#8221; mânâsını çıkararak, namazlarını kılıp da gittiler.<sup>[12]</sup> Mesele Allah Resûlü&#8217;ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) götürüldüğünde, her iki grubun yaptığını da tasvip buyurdular. İşte, bu ve benzeri hâdiseler de takrîrî sünnete misal olarak zikredilirler.</p>
<p><strong>2. Kur&#8217;ân&#8217;da Sünnet</strong></p>
<p>Sünnet, hayatımızın hayatı ve ruhumuz içre de bir ruhtur. Kur&#8217;ân-ı Mucizü&#8217;l-Beyan da sünneti desteklemekte, desteklemekten de öte, onun İslâm&#8217;daki esaslı ve vazgeçilmez yerini tesbit ve tasrih buyurmaktadır. İşte, bu tesbit ve tasrihle alâkalı âyetler:</p>
<p><em>1</em>. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de birkaç yerde, birbirinin aynı veya çok az değişiği lafızlarla şöyle buyrulur:<strong> هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي اْلأُمِّيِّينَ رَسُولاً مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ</strong><em> &#8220;O (Allah) ki, ümmîler içinde kendilerinden bir Resûl ba&#8217;s buyurdu. (O Resûl), onlara Allah&#8217;ın âyetlerini okuyor, onları temizliyor ve onlara kitabı ve hikmeti öğretiyor&#8230;&#8221; (Cuma sûresi, 62/2)</em></p>
<p>Hemen hemen büyük çoğunluğu itibarıyla muhaddisîn ve müfessirîn-i kiram, âyette geçen &#8216;hikmet&#8217; kelimesinden &#8216;sünnet&#8217;i anlamışlardır. Çünkü, mucize olan Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in içinde gelişigüzel sıkıştırılmış kelimeler, maksada kapalı ifadeler ve gereksiz itnab, yani yok yere kelime dökme ve sözü uzatma olamayacağından, söz konusu âyet-i kerimede, hikmetten kasıt, kitap veya kitabın bir kısmı olamaz; zira o zaman, hikmet, kitap üzerine atıf yapılmazdı. Evet, burada kitaptan maksat, çok âyetlerde de geçtiği üzere Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;dir. Hikmet ise, kitabın icmâlini tafsîl, mübhemini tefsîr, umumî olanını tahsîs ve mutlakını takyîd bâbında, Allah Resûlü&#8217;nden şerefsüdûr olan sünnet-i seniyyedir.</p>
<p><em>2</em>. Bir başka âyet-i kerimede, Allah (celle celâluhu), peygamberlerini onlara itaat edilsin diye gönderdiğini ifade buyurur:<strong> وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ إلاَّ لِيُطَاعَ بِإِذْنِ اللّٰهِ</strong><em> &#8220;Biz gönderdiğimiz her peygamberi, başka değil, ancak -Allah&#8217;ın izniyle- kendisine itaat edilmesi için gönderdik.&#8221; (Nisâ sûresi, 4/64)</em></p>
<p>Allah, kendisine itaat edilsin diye peygamber gönderir. Peygambere itaat ise, onun zatından dolayı değil, ferdî-içtimaî, maddî-mânevî aydınlığa vasıta ve vesile olması hasebiyle, Allah&#8217;ın memuru bulunması itibarıyladır.</p>
<p>Evet:<strong> يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَوَلَّوْا عَنْهُ </strong><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne itaat edin ve O&#8217;ndan yüz çevirmeyin.&#8221; (Enfâl sûresi, 8/20)</em></p>
<p><strong>أَطِيعُوا اللّٰهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ </strong><em>&#8220;Allah&#8217;a itaat edin; Resûl&#8217;e itaat edin.&#8221;</em><sup>[13]</sup></p>
<p>Âyetlerde ifade olunan Allah&#8217;a itaatle, Resûlullah&#8217;a itaat aynı şeyler değildir. Allah&#8217;ın emir ve nehiylerinde Allah&#8217;a, Resûlullah&#8217;ın emir ve nehiylerinde, yani O&#8217;nun sözlerinde, fiillerinde ve takrîrlerinde de O&#8217;na itaat açıkça Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in emridir. Çünkü, Allah&#8217;a itaat adına Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in ortaya koyup ve Resûlullah&#8217;ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebliğ buyurdukları emir ve nehiylerin dışında, bir de, müstakillen sünnet eksenli emirler-yasaklar, terğibler-terhibler, teşvikler-tavsiyeler var ki, bütün bunları ifade sadedinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem):<strong> أَلاَ إِنِّي أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَه </strong><em> &#8220;Şüphesiz, bana kitab ve onunla birlikte bir benzeri, bir misli verildi.&#8221;</em><sup>[14]</sup> buyurmaktadır.</p>
<p>Ayrıca, yukarıda misal olarak getirdiğimiz âyet-i kerimelerde, Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne ayrı ayrı itaat emredildikten sonra: <em>&#8220;Resûlullah&#8217;tan yüz çevirmeyin!&#8221;</em> deniliyor ki, bu da, sünnete ittiba etmemenin, hatta onu hafife almanın ve sorgulamanın bir nevi irtidat olduğunu ifham etmektedir.</p>
<p><em>3.</em> Bu mevzuyla alâkalı olarak, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de geçen âyetlerden bazıları da şunlardır:</p>
<p><em>a.</em><strong> يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللّٰهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي اْلأَمْرِ مِنْكُمْ </strong><em>&#8220;Ey iman edenler; Allah&#8217;a itaat edin, Resûl&#8217;e itaat edin ve sizden olan ulü&#8217;l-emre de (içinizden çıkan, inanç, duygu ve düşüncelerinizi paylaşan, acıda, sevinçte, kederde sizinle beraber olan büyüklerinize de) itaat edin.&#8221; (Nisâ sûresi, 4/59)</em></p>
<p>Âyet, Resûlullah&#8217;tan sonra gelen emir sahiplerine ve büyüklere itaati bile emrederken, insanlık adına büyükler büyüğü, kendilerine itaat edilmesi emrolunan büyüklerin de büyüğü, melcei, mencei Resûlullah&#8217;a itaat etmemek.. Kur&#8217;ân dışında O&#8217;nun sünnetini, yani mübarek sözlerini, fiillerini kâle almamak ve O&#8217;na ayrı bir emretme, yasaklama hakkı ve selahiyetini vermemek, acaba hangi insafla telif edilir?</p>
<p><em>b.</em><strong> وَأَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا </strong><em>&#8220;Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne itaat edin ve nizâa düşmeyin. Aksi hâlde gevşer, zaafa dûçâr olursunuz; kuvvetiniz, nusretiniz, devletiniz gider; sabredin ha!&#8221; (Enfâl sûresi, 8/46)</em></p>
<p>Bu ilâhî beyan, Allah&#8217;a ve Resûlullah&#8217;a itaati, nusretin, kuvvetin, birliğin ve devletin kaynağı saymaktadır. Resûlullah&#8217;a itaatten uzaklaşıldığı zaman, yani imam bilinmediği veya kâle alınmadığı zaman, tıpkı namaz imamında olduğu gibi, kimin hangi kıbleye döneceği belli olmaz; o hâlde, nizâa düşmemenin yolu, Resûlullah&#8217;a itaat ve iktidadır; nitekim, bir başka âyette: <em>&#8220;Kendi aranızda nizâa düştüğünüz zaman, Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne götürün!&#8221; (Nisâ sûresi, 4/59) </em>buyrulmaktadır.</p>
<p>Hakikat bu iken ve bizi birleştirecek, içtimaî vahdetimizi sağlayacak mercî O ve O&#8217;nun sünneti iken, O&#8217;nun kudsî âsârını sorgulamanın neye müncer olacağı, acaba hiç düşünülmüş müdür?</p>
<p><em>c.</em><strong> قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ </strong><em>&#8220;De ki: &#8216;Allah&#8217;ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.&#8217; &#8221; (Âl-i İmrân sûresi, 3/31)</em></p>
<p>Allah&#8217;ı sevmek, Resûlullah&#8217;ı sevmek; Resûlullah&#8217;ı sevmek de Allah&#8217;ı sevmek demektir. Resûlullah sevilmeden Allah sevilemez ve O&#8217;nun sünnetine ittiba etmeden, Allah&#8217;ı sevme davasında bulunmak, boş bir iddiadır.</p>
<p><em>ç.</em><strong> لَقَدْ كَانَ لَكُمْ في رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُوا اللّٰهَ وَالْيَوْمَ اْلاٰخِرَ وَذَكَرَ اللّٰهَ كَثِيراً </strong><em>&#8220;Allah&#8217;ı ve ahiret gününü uman ve Allah&#8217;ı çok zikredip, Allah&#8217;la irtibatını kavî tutan ehl-i iman için, doğrusu Resûlullah misal alınacak insandır; O&#8217;nda, misal edinme adına çok güzel şeyler vardır.&#8221; (Ahzâb sûresi, 33/21)</em></p>
<p>Değişik yönlere giden yollarda istikameti bulabilmek ve sırat-ı müstakîmde istikamet üzere yürüyebilmek için, istikameti temsil eden insana ittiba etmek, O&#8217;nun sünnetine uymak, yapılması gerekli olan biricik iştir.</p>
<p><em>d.</em><strong> فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ </strong><em>&#8220;Hayır, asla! Rabbine andolsun ki, aralarında nizâa bâdî her meselede seni hakem olarak kabul etmedikten sonra, onlar iman etmiş olamazlar.&#8221; (Nisâ sûresi, 4/65)</em></p>
<p>İşte, Peygamber&#8217;i en yakından tanıyan bir sahabinin bu mevzudaki anlayışı! Bir gün bir kadın İbn Mesud&#8217;a gelerek: <em>&#8220;Sen, dövme yapıp yaptıran, yüz tüylerini yolan ve yolduran, dişlerini seyrekleştiren ve güzel görünmek için dişlerinin arasını yontan ve Allah&#8217;ın yarattığını değiştiren kadınlara lânet etmişsin.&#8221;</em> der. İbn Mesud Hazretleri de: &#8220;Bu Allah&#8217;ın kitabında var.&#8221; buyurur. Kadın: &#8220;Yemin olsun ki, ben Mushaf&#8217;ın iki kabının arasında ne varsa okudum, böyle bir şey görmedim!&#8221; deyince, İbn Mesud (radıyallâhu anh), Allah&#8217;ın:<strong> وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا</strong><em> &#8220;Resûl size ne getirdiyse, onu alın ve sizi neden nehyettiyse, ondan kaçının!&#8221; (Haşr sûresi, 59/7) </em>buyurduğunu okumadın mı?&#8221; cevabını verir. Evet, Efendimiz: <em>&#8220;Takma saç kullanan, saçına başkasının saçını ekleyen, vücuduna dövme yapan ve yaptıran kadınlara lânet etmiştir.&#8221;</em><sup>[15]</sup></p>
<p><strong>3. Hadis-i Şeriflerde Sünnet</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz&#8217;in hadis-i şeriflerinde de sünnetin yerine ve ehemmiyetine işaret olunmuş ve bu mevzu üzerinde hassasiyetle durulmuştur. Meselâ, Buhârî ve Müslim&#8217;in Sahihlerinde Hz. Ebû Hüreyre&#8217;den (radıyallâhu anh) rivayet olunan bir hadis-i şerifte:<strong> مَنْ أَطَاعَنِي فَقَدْ أَطَاعَ اللّٰهَ وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ عَصَى اللّٰهَ </strong><em>&#8220;Bana itaat eden, şüphesiz Allah&#8217;a itaat etmiştir; bana isyan eden de, hiç şüphesiz Allah&#8217;a isyan etmiştir.&#8221;</em><sup>[16]</sup> buyrulmaktadır.</p>
<p>Peygamber&#8217;in yolu, Allah&#8217;ın yoludur; Peygamber&#8217;in izinde bulunmak demek, ilâhî mesajların aydınlık ikliminde yürümek demektir. Dolayısıyla sünneti kabul etmemek, onu hayattan dışlamak veya ona başkaldırmak, Allah&#8217;a isyanla aynı mânâya gelir.</p>
<p>Allah, insanlar içinden bir insanı seçiyor; ve her şeyi reşha gibi kusursuz ve arızasız aksettirecek nezih bir Ruh&#8217;u intihap edip, insanlara mesajını O&#8217;nunla gönderiyor; O da, getirdiği bu mesajı yorumlarıyla açıklıyor, önümüze seriyor. Buna karşılık bazı densizler kalkıp, o Musaffâ Elçi&#8217;ye karşı tavır alıyorsa, o zaman bunun adı, ancak ve ancak Allah&#8217;a isyan, O&#8217;na başkaldırma ve Cehennem&#8217;e istihkak kesbetme olur. Çünkü, yine Buhârî&#8217;nin rivayet ettiği bir başka hadis-i şerifte Efendimiz bizzat:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>كُلُّ أُمَّتِي يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ إِلاَّ مَنْ أَبَى. قَالُوا يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَنْ يَأْبَى؟ قَالَ: مَنْ أَطَاعَنِي دَخَلَ الْجَنَّةَ وَمَنْ عَصَانِي فَقَدْ أَبَى</strong></p>
<p><em>&#8220;Girmemekte direten müstesna, ümmetimden herkes Cennet&#8217;e girer.&#8221;</em> buyurmuşlar. Ashab-ı kiramın: &#8220;Girmemekte direten kimdir, yâ Resûlallah?&#8221; diye sorması üzerine de: <em>&#8220;Bana itaat eden Cennet&#8217;e girer; bana isyan edense Cennet&#8217;e girmemek için inat ediyor demektir.&#8221;</em><sup>[17]</sup> cevabını vermişlerdir.</p>
<p>Ebû Dâvûd ve Tirmizî&#8217;nin, Irbâd İbn Sâriye&#8217;den rivayet ettiği bir başka hadis-i şeriflerinde ise Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اِخْتِلاَفاً كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ تَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ</strong></p>
<p><em>&#8220;İçinizden benden sonra yaşayanlar pek çok ihtilaf ve herc ü merç göreceklerdir. Siz sünnetime ve doğruya götüren Raşid Halifelerin (yani Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali&#8217;nin) sünnetine sarılın, yapışın. Bunlara dişlerinizle sımsıkı tutunun!&#8221;</em> buyurmuşlardır.</p>
<p>Hadisin devamında, yine sünnetin her şey olduğuna ve her şeyi aşan ehemmiyetine işareten: <strong>وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ اْلأُمُورِ، فَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ </strong><em>&#8220;Zinhar, sonradan ortaya çıkma işlerden (bid&#8217;at) sakının; çünkü, her bid&#8217;at dalâlettir.&#8221;</em><sup>[18]</sup> buyrulmaktadır.</p>
<p>Yine, Taberânî&#8217;nin rivayet ettiği meşhur bir hadiste:</p>
<p><strong>اَلْمُتَمَسِّكُ بِسُنَّتِي عِنْدَ فَسَادِ أُمَّتِي لَهُ أَجْرُ شَهِيدٍ</strong><em> &#8220;Ümmetimin fesadı zamanında (dinin esaslarının sarsıldığı, ümmetin dağılıp parçalandığı ve İslâmî düşüncenin hedmine çalışıldığı bir dönemde) sünnetime, (yol adına getirip ortaya koyduğum disipline) sımsıkı sarılan, hatta onun esaslarından bir tanesini bile ihya eden, şehit sevabı kazanır.&#8221;</em><sup>[19]</sup> Hadisin tenkide maruz rivayetinde ise <em>&#8220;yüz şehit sevabı kazanır&#8221;</em> buyrulmaktadır.<sup>[20]</sup></p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın ve Resûlullah&#8217;ın apaçık ifadeleri karşısında hâlâ kendilerine başka yollar arayanlara, Kur&#8217;ân&#8217;ın dediği gibi desek, zannediyorum fazla bir şey söylemiş olmayız:<strong> فَاَيْنَ تَذْهَبُونَ </strong><em>&#8220;Öyle ise nereye gidiyorsunuz?&#8221; (Tekvir sûresi, 81/26)</em></p>
<p><span class="notice">[1] Müslim, zekât 69; Tirmizî, ilim 15. (Lafız Müslim&#8217;den)<br />
[2] Bkz.: İbn Hacer, Nüzhetü&#8217;n-nazar, s. 37; Ali el-Münâvî, el-Yevakît ve&#8217;d-dürer, 1/228.<br />
[3] İbn Mâce, mukaddime 7.<br />
[4] Tirmizî, vesâyâ 5; Ebu Davud, vesâyâ 6.<br />
[5] İbn Mâce, ahkâm 17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/326.<br />
[6] Buhârî, zekât 55; Tirmizî, zekât 14.<br />
[7] Tirmizî, tahâret 52; Ebû Dâvûd, tahâret 41.<br />
[8] Buhârî, ezan 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/53.<br />
[9] Bkz.: Buhârî, salât 70; Müslim, nikâh 5.<br />
[10] Buhârî, hudûd 10; Müslim, fedâil 77-79.<br />
[11] Ebû Dâvûd, tahâret 126; Dârimî, tahâret 65.<br />
[12] Buhârî, megâzî 30; havf 5.<br />
[13] Nisâ sûresi, 4/59; Nûr sûresi, 24/54&#8230;<br />
[14] Ebû Dâvûd, sünnet 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/130.<br />
[15] Buhârî, tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ân (59) 4; Müslim, libâs 120.<br />
[16] Buhârî, ahkâm 1; Müslim, imâre 32-34.<br />
[17] Buhârî, i&#8217;tisâm 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/361.<br />
[18] Tirmizî, ilim 16; Ebû Dâvûd, sünnet 5; İbn Mâce, mukaddime 6.<br />
[19] Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-evsat, 5/315.<br />
[20] Deylemî, Müsned, 4/198; Beyhakî, Kitabü&#8217;z-zühdi&#8217;l-kebîr, 2/118.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnet-nedir/">Sünnet Nedir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet-i Seniyye’de Bulaşıcı Hastalıklar &#124; Prof.Dr. Ayhan Tekineş</title>
		<link>https://hizmetten.com/sunnet-i-seniyyede-bulasici-hastaliklar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2020 12:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[korona]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ayhan tekineş]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13287</guid>

					<description><![CDATA[<p>Salgın Hastalıklara karşı nasıl tavır alınmalı? Efendimiz (SAV)&#8217;in hastalıklara karşı yaptığı uyarılar Koruyucu hekimliğe ait tavsiyeler&#8230; Kaynak:Wiseinstute</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnet-i-seniyyede-bulasici-hastaliklar/">Sünnet-i Seniyye’de Bulaşıcı Hastalıklar | Prof.Dr. Ayhan Tekineş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Salgın Hastalıklara karşı nasıl tavır alınmalı?</p>
<p>Efendimiz (SAV)&#8217;in hastalıklara karşı yaptığı uyarılar Koruyucu hekimliğe ait tavsiyeler&#8230;</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_65016"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/b1m14hnuUJY?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><strong>Kaynak:Wiseinstute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnet-i-seniyyede-bulasici-hastaliklar/">Sünnet-i Seniyye’de Bulaşıcı Hastalıklar | Prof.Dr. Ayhan Tekineş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En geniş cadde ve en selametli yol: Sahabe mesleği ve özellikleri</title>
		<link>https://hizmetten.com/en-genis-cadde-ve-en-selametli-yol-sahabe-meslegi-ve-ozellikleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2020 10:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12018</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in sohbetine katılıp onun boyasıyla boyanma şerefine eren, ölümü göze almadan imanlarını izhar edemeyecekleri zorlardan zor bir dönemde İslam’a sahip çıkan, bir ömür boyu şakacıktan da&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/en-genis-cadde-ve-en-selametli-yol-sahabe-meslegi-ve-ozellikleri/">En geniş cadde ve en selametli yol: Sahabe mesleği ve özellikleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) Efendimiz’in sohbetine katılıp onun boyasıyla boyanma şerefine eren, ölümü göze almadan imanlarını izhar edemeyecekleri zorlardan zor bir dönemde İslam’a sahip çıkan, bir ömür boyu şakacıktan da olsa yalana asla tenezzül etmeyerek sıdk ve sadâkatle dine hizmet eden ve böylece Peygamberlerden sonra insanların en seçkinleri ve faziletlileri olma pâyesini kazanan Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Allah’a kurbet yolunda takip ettikleri sisteme “sahabe mesleği” denilegelmiştir. “Velâyet-i kübrâ”, “verâset-i nübüvvet” ve “cadde-i kübrâ” ifadeleriyle de anılan “sahabe mesleği”, insanı bir bütün olarak ele alan ve onun sadece kalbini değil akıl, ruh, sır, nefis gibi latîfelerinin hepsini doyurmayı hedefleyen Kur’an yoludur.</p>
<p><strong>1- Kur’an ve Sünnet’in Rehberliğinde olması</strong></p>
<p>Saadet asrından sonraki dönemlerde de Peygamber vârisi Hak dostları tarafından en geniş cadde ve en selametli yol kabul edilen sahabe mesleğinin ilk önemli özelliği her meseleyi nasslara (te’vîle ihtimali olmayan delillere, ayet ve hadislere) göre değerlendirme gayretidir. Ashâb-ı Kirâm’ın hemen hemen bütün sohbetlerinin mevzuu Cenâb-ı Allah’ın muradını anlama, O’nun rızasına muvafık hareket etme ve hoşnutluğunu kazanma etrafında dönüp durmuştur. Onlar, karşılaştıkları her meseleye “Acaba bu konuda Rabbimizin bizden istediği nedir?” sorusuna cevap arayarak yaklaşmışlardır. Allah Teâlâ’nın razı olacağı hususları öğrenmek için Kur’an’a yönelmiş, kelâm-ı ilahîye karşı gönül kapılarını sonuna kadar açmış ve “Cenâb-ı Hakk’ın marziyâtını kelâmından anlama” hususunda tarihte eşine rastlanamayacak bir cehd ü gayret göstermişlerdir.</p>
<p>Bu mesleğin bir başka hususiyeti Sünnet-i seniyyeye ittibâdır; yani; Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ ve’t-teslimât) söz, hal ve tavırlarının ışığı altında hareket etmektir. Nasıl ki seven sevdiğine benzemek ister; öyle de Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e cân ü gönülden bağlı olan sahabe-i güzîn, sadece ibadetlerle alâkalı meselelerde değil hemen her tavır ve davranışlarında Habîbullah’a benzemeye çalışmışlardır. Zaten, Nur Müellifi’nin de çok kere üzerinde durduğu gibi, velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i seniyyeye ittibâdır. Öyle ki, Peygamber Efendimiz’in ardından gitme ve ona benzeme niyetiyle ortaya konan âdetler, örfî muameleler ve fıtrî hareketler dahi ibadet şeklini alır ve insana sevap kazandırır. Yeme-içme, oturup kalkma, alıp satma gibi sıradan iş, âdet ve muameleler esnasında Allah Rasûlü’nü düşünüp ona tâbi olmaya niyetlenen insan, âdetlerini dahi ibadete çevirmiş ve böylece her hareketiyle sevap kazanmış olur. Nitekim, Sahabe efendilerimiz bu esasa bağlı bir yolun yolcuları olarak, Rehber-i Ekmel’in (aleyhissalâtü vesselâm) her halinde bir “taabbüdî” yan olduğuna inanmış, onu adım adım takip etmiş, “şöyle yürürdü, şöyle konuşurdu, şöyle yapardı” deyip her hususta ona benzemeye çalışmış ve onun yaptıklarını milimi milimine uygulamayı dinin esası, muhkemâtı gibi görmüşlerdir.</p>
<p><strong>2. Keşif, keramet, ilahî sır ve tecellî gibi harikulâdeliklere talip olmama</strong></p>
<p>Sahabe mesleğinin çok önemli bir esası da keşif, keramet, ilahî sır ve tecellî gibi harikulâdeliklere talip olmamaktır. Risalelerde de değinildiği üzere; sahabîlerin velâyeti “velâyet-i kübra” olarak adlandırılan ve verâset-i nübüvvetten gelen bir velâyettir. Onlar için, seyr ü sülûk esnasında tarikat berzahından geçme gibi bir mecburiyet söz konusu değildir. Ashâb-ı Kirâm, çoğu velilerin uğramak zorunda oldukları seyr ü sülûk duraklarına uğramadan lütf-u ilahî ile doğrudan doğruya hakikate ulaşmışlardır. Onların hepsi velîdir ama hemen hiçbiri sonraki velîlerin geçtiği merhalelerden geçmemiştir. Dolayısıyla, onların yolu gayet kısadır; orada keşif ve keramet türünden harikalar da çok az görülür.</p>
<p>Haddizatında, Sahabe efendilerimiz harikulâde haller bir yana, ibadetleri, sâlih amelleri ve dine hizmetleri mukabilinde dünyevî-uhrevî hiçbir beklentiye de girmemişlerdir. Kulluk hesabına ortaya koydukları hayırlı işleri Cehennem’den kurtulma ve Cennet’e girme mülahazalarına kat’iyen bağlamamışlar; yapıp ettiklerini asla ebedî saadetin bir teminatı olarak görmemişlerdir. İbadet ve ubudiyetlerini sadece Allah rızası için yerine getirmiş; ateşten kurtulmayı da ebedî saadete nâil olmayı da hep Allah’ın lütfuna dayanarak ve ilahî rahmete ümit bağlayarak yine Hazreti Rahman ü Rahîm’den meccanen istemişlerdir.</p>
<p>Peki onların keşif, keramet, hiss-i kable’l-vukû (hadiseleri olmadan önce hissetmek) ve ilham türünden harikulâde halleri hiç mi olmamıştır? Tabiî ki olmuştur; ne var ki onlar, o türlü fevkalâde halleri hiçbir zaman talep etmemişlerdir. Hatta, keşfi, kerameti bir imtihan vesilesi saymış ve onlardan bir manada çekinmişlerdir. Şayet, kendilerinde öyle bir hal meydana gelmişse, onu bir ilahî sır gibi saklamış, kimseye belli etmemeye çalışmışlardır.</p>
<p><strong>Sahabenin Asıl Kerameti</strong></p>
<p>Ashâb-ı Kirâm’ın bu ketumiyyetine (sır vermemesine) rağmen, bazılarının kerametleri kendi arzuları hâricinde dışarıya sızmış, açığa çıkmıştır. Mesela; Hazreti Ömer, Medine’de hutbe okurken, İran’a gönderdiği ordunun yenilmek üzere olduğunu görüp ordu komutanına “Sâriye, dağa bak, dağa bak!” diye seslenmiş; aradaki kilometrelerce mesafeye rağmen bu sesi duyan Hazreti Sâriye düşmanın oyununu farkedip dağa yanaşmış ve muzaffer olmuştur.</p>
<p>O devrin gül yüzlü insanları arasında duasına anında icabet edilen kimseler mevcuttur. Muhbir-i Sâdık (sallallahu aleyhi ve sellem) “Nice saçı başı dağınık insanlar vardır ki, bir meselede Allah’a kasem etseler, Allah onları kasemlerinde yalancı çıkarmaz. (Onların bütün duaları kabul görür.) Berâ İbn-i Malik bunlardandır.” buyurmuştur. Sahabe efendilerimiz, Hazreti Berâ’nın dualarının çabucak kabul edildiğine o kadar çok şahit olmuşlardır ki, savaş meydanında sıkıştıkları bir anda gelip “Savaşı kazanacağımıza yemin et; Allah senin yeminini boşa çıkarmaz!” dedikleri rivayet edilmektedir.</p>
<p>Duası anında kabul görenlerden biri de Sa’d İbn-i Ebî Vakkas hazretleridir. Öyle ki, bir gün Kûfe sokaklarında yürürken bir adamın Hazreti Ali, Zübeyr İbn-i Avvam ve Talha İbn-i Ubeydullah (Allah hepsinden razı olsun) gibi sahabîlere sövüp saydığını duyar. Güzel konuşması, hakaret etmemesi için adamı uyarır. Saygısız adam inat eder. Bunun üzerine Hazreti Sa’d “Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?” der. Adam, büsbütün küstahlaşır ve “Beni tehdid mi ediyorsun?” karşılığını verir. İşte o zaman Sa’d İbn-i Ebî Vakkas ellerini açar ve “Allah’ım, şu adama haddini bildir; diğerleri de bundan ibret alsınlar, tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın.” diye dua eder. Daha aradan bir-iki dakika geçmeden nereden çıktığı bilinmeyen bir deve kalabalığın bulunduğu yere koşar, cemaatin içine dalar; birini arıyormuşçasına oraya buraya hamle yapar ve sonunda gidip saygısızca konuşan o adamı ayaklarının altına alır, üzerinde tepinir. Biraz sonra adamın acı acı feryatları kesilir ve etraftakilerin şaşkın bakışları arasında son nefesini de verir.</p>
<p>Evet, Ashab-ı Kirâm arasında bu türlü harikulâde halleri görülen kimseler de olmuştur; fakat, onlar bu hususiyetlerini hiç izhar etmemeye gayret göstermişlerdir. Onlar, asıl kerametin kesintisiz Allah’ın rızasına müteveccih bulunmada olduğuna inanarak bunun dışındaki bütün fevkalâdeliklerden irâdî olarak uzak durmaya çalışmış; iman, marifet ve muhabbetin dışındaki bütün harikulâde hâllere ve hatta zevk-i ruhânî gibi mazhariyetlere karşı kapalı kalmayı tercih etmişlerdir. Harikulâde haller yerine, dinin ruhuna uygun yaşama.. güzel ahlaklı olma.. marifet, muhabbet, ihlas ve ihsan şuuruyla dolma.. hem hukukullahı hem de kul haklarını gözetme.. Allah’la münasebetlerinde olabildiğine derinleşme… gibi mazhariyetlerin peşine düşmüşlerdir.</p>
<p><strong>Şekerleme Kovalayan Çocuklar</strong></p>
<p>Madem Sahabe mesleğinin çok önemli bir esası da keşif ve keramet gibi harikulâdeliklere tâlip olmamaktır; o halde, Ashab-ı Kirâm’ın yolunu tutan Kur’an talebeleri de başkalarını hayran ve hayrette bırakacak sıradışı işlere merak sarmamalı; havada uçma, suda yürüme, bir bakışla uzaktaki cisimleri hareket ettirme gibi şeyleri meziyet kabul etmemeli, onlara gönül bağlamamalı ve hele asla arkalarına düşmemelidirler. Dahası, böyle bir harikanın istidrac (fasık ve facir kimselerin eliyle ortaya konan ve onlar için Allah’ın bir mekri, başkaları için de bir imtihan vesilesi olan, iman ve sâlih amele iktiran etmeyen harika bir hâl, söz ve tavır) olabileceği endişesiyle ürpermeli; onları açığa vurup başkalarını haberdar etme yerine Allah’a teveccüh edip istidraca maruz kalmamak için istiğfar ve duaya sığınmalıdırlar. Onları anlatıp durmayı, bayramlıklarını etrafa gösterip “Bak ceketim.. bak gömleğim…” diye caka satan çocukların komik halleri gibi görmeli ve öyle gülünç duruma düşmekten korkmalıdırlar.</p>
<p>Evet, Kur’an talebesi, gördüğü güzel bir rüyanın dahi zaaflarından ötürü yolda kalmaması için önüne atılan bir şekerleme olabileceği ihtimalini düşünmelidir. O güzel rüyayı, faziletli bir insan olduğuna emare saymaktansa, zaafına, tutarsızlığına ve adanmışlık ruhundaki eksikliğine bir alâmet kabul etmeli; “hablü’l-metin”e sağlam tutunamadığından dolayı düşmek üzere olduğu bir anda, arkasından koştuğu hakikatın tadını kendisine hatırlatacak bir şekerleme lutfedildiğine inanmalıdır. “Tam adanmış, hakikî sadık, doğru-dürüst bir dava adamı olsaydım, bana böyle bir avans verilmezdi. Mefkurem hesabına yapıp ettiğim her şey zaten benim vazifem.. onları yapmam lazım geldiği için yapıyorum. Onlara mukabil avans almam ne kadar çirkin; şekerleme ile koşan biri olmam ne büyük ayıp!.. Allah’ın rızası, imanın tadı, din hakikatı… varken şekerleme de neyin nesi?! Çocuk değilim ki ben!” demeli ve teyakkuza geçmelidir.</p>
<p><strong>3. Hayatın sohbet-i Cânan ve hizmet-i iman etrafında örgülenmesi</strong></p>
<p>Sahabe mesleğinin diğer bir özelliği, hayatın sohbet-i Cânan ve hizmet-i iman etrafında örgülenmesidir. Evet, Ashâb-ı Kirâm insibağ kahramanlarıdır; onların hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in maddî-manevî boyasıyla boyanmışlardır. Aslında, her “sohbette insibağ vardır”; Allah dostlarının sözlerinden, bakışlarından, yüz hatlarından, dudak ve el hareketlerinden öyle bir ruh ve ma’nâ akışı hasıl olur ki, onun muhataplarına kazandırdıklarını kitaplardan okuyarak elde etmek mümkün değildir. Bir hak erinin namazda kıvrım kıvrım kıvranmasının, huzur-u ilahîde iki büklüm olmasının, kalbinin haşyetle çarpmasının ve yanaklarının gözyaşlarıyla ıslanmasının o meclise dolduracağı manevî havayı doğrudan doğruya onun atmosferine girmeden ve onunla diz dize gelmeden teneffüs edebilmek imkansızdır. Hele bir de söz konusu zat, İnsanlığın İftihâr Tablosu Hazreti Kutbu’l-Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, onun huzurundaki insibağ başka hiçbir yerde ve hiçbir şekilde bulunamaz. Bu sebepledir ki, -Bediüzzaman hazretlerinin de vurguladığı gibi- Peygamber Efendimiz’in ötelere yolculuğundan sonra onu rüyada ya da yakaza halinde gören veliler velâyet-i Ahmediyenin nuruyla sohbet etmiş sayılırlar; dolayısıyla, nübüvvet-i Ahmediyenin nuruyla, yani Nebi olarak onunla sohbet eden Sahabenin derecesine asla ulaşamazlar. Peygamberlik velilikten ne derece yüksekse, bu iki sohbet arasında da o derece fark vardır.</p>
<p>Bu açıdan, Sahabenin büyüklüğünü ifade etmek için “Peygamber görmüş” kutlular demek yeterli olsa gerektir. Onlar, ötelerden, ötelerin de ötesinden haber veren zâtın göklerle irtibata geçtiği anı müşahede etmiş; bir beşerin veraların verasıyla münasebetine şâhid olmuşlardı. Her gün yeni bir semavî sofranın başına kurulmuş, göklerin ve yerin Mâliki’nden gelen yeni yeni mesajlarla beslenmiş, hemen her hadise ile alâkalı nâzil olan rahmet damlalarıyla sürekli yıkanıp arınmışlardı. Kur’an’ın mucizesi o altın nesil, vahyin canlandırıcılığı ve sohbetin insibağıyla adeta yeniden dirilmiş; sürekli akıp duran mesajların arasında her zaman kendileriyle alâkalı bir hususu işitince, hatta bazen gizli bazen açık kendi isimlerini duyunca bütün bütün şahlanmış; sonra da mazhar oldukları bu en büyük nimeti başkalarına da duyurabilmek adına yollara dökülmüşlerdi. Kendilerini imana, Kur’an’a ve insanlığa hizmete adamış ve bu uğurda dur-durak bilmeyen bir gayrete girişmişlerdi. Onlar hiç boş durmuyor; bir hizmet bitmeden diğerine koyuluyorlardı. Ayakları altlarına hiç gelmiyordu. Oradan oraya koşuyor, diyar diyar dolaşıyorlardı. Sahabenin onda dokuzu, müthiş bir irşad ruhuyla, dini i’lâ maksadıyla hicret etmişti. İmanın hasıl ettiği heyecan onların içinde öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki, hicret niyetiyle gittikleri beldeden geriye dönmeyi de ihanet sayar olmuşlardı.</p>
<p>Aslında, bugün de en çok muhtaç olduğumuz hususlardan biri bu aşk u heyecandır. Sohbet ve hizmet kâideleri üzerinde yükselecek olan bu İslamî heyecan sayesinde herkes üzerine ciddi sorumluluklar almalı, mesuliyet duygusuyla dolmalı ve elini taşın altına sokmalıdır. İmana, Kur’an’a, dine, millete ve topyekün insanlığa hizmeti hayatının gayesi bilmelidir. Bu meselede her fert çok samimi olmalı; “Allah’ım, benim yaratılışımın gayesi Seni tanımak ve Sana hakkıyla kul olmaktır. Bu yolda bana düşen vazife, Seni anlatan bir heyetin içinde bulunup yüce adını bütün cihana duyurmak ve bu ağır yükün bir kısmını omuzlamaktır. Eğer böyle kudsî bir işin ucundan tutmayacaksam yaşamamın ne manası olur ki? Rabbim ya bana da dine, millete ve insanlığa hizmet yollarını aç ya da bu can emanetini al, beni burada beyhude tutma!..” diyebilmelidir. Ciddî bir sorumlulukla, her gün şakakları zonklayarak bir problemi daha çözmeye çalışmalı, devamlı bir salih amel peşinde olmalı ve hiç boş kalmamalıdır. Aksi halde, şeytan âtıl, tembel ve boş kimseleri başka yönlere sevkeder. Makam sevdası, mansıp düşkünlüğü, mal tutkusu, rahat arzusu baş gösteririr; haneperestlik hastalığı hortlar, içe kapanmalar olur… Ve unutulmamalıdır ki, içe kapanan bir insan zamanla miskinleşir, Allah’ın onun içine attığı hizmet heyecanını, faaliyet meşalesini söndürür. Derken, ruh darlığına düşer, hiç olmadık şekilde depresyonlar yaşar.</p>
<p>Evet.. diri kalmak ancak başkalarına hayat üflemeye çalışmakla mümkün olur. Cenâb-ı Allah şartlar nasıl olursa olsun hizmete koşan insanın aşk u heyecanını korur. Mesuliyetten kaçanların ise, önce heyecan yorgunluğuna düşmelerinden, sonra da yolda kalmalarından korkulur.</p>
<p><strong>Kaynak:Peygamberyolu.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/en-genis-cadde-ve-en-selametli-yol-sahabe-meslegi-ve-ozellikleri/">En geniş cadde ve en selametli yol: Sahabe mesleği ve özellikleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnete  ittibânın ehemmiyeti &#124; Salih Çınar</title>
		<link>https://hizmetten.com/sunnetine-ittibanin-ehemmiyeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Apr 2020 10:00:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Çınar]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=8784</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilmeden, tanımadan birini sevmek, ona karşı muhabbet duymak, akıldan ne kadar uzak, eksik ve akla muhal ise; insanı, cini, melekleri, hayvanatı, nebatatı, gökyüzünü ve bilebildiğimiz ya da bilemediğimiz bütün alemleri&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnetine-ittibanin-ehemmiyeti/">Sünnete  ittibânın ehemmiyeti | Salih Çınar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilmeden, tanımadan birini sevmek, ona karşı muhabbet duymak, akıldan ne kadar uzak, eksik ve akla muhal ise; insanı, cini, melekleri, hayvanatı, nebatatı, gökyüzünü ve bilebildiğimiz ya da bilemediğimiz bütün alemleri yaradan Rabbimizi bilmeden tanımadan sevmek de bir o kadar akıldan uzak, eksik ve akla muhaldir.</p>
<p>Rabbimizi tam manasıyla bilebilmek, tanıyabilmek ve O´nun muhabbetine mazhar olabilmek için şüphesiz ki O’nu en iyi bilen, tanıyan ve O`na en çok muhabbet duyan ve ayrıca insanlığa en mükemmel seviyede örnek olabilecek temsiliyetde birinin ikliminde bulunmalıyız. Rabbimizin nezdindeki değer ve kıymeti bütün peygamberlerin önünde olan ve Hz.Adem(a.s)’den sonra gelen bütün peygamberlerin ümmetlerine müjdesini, muştusunu verdiği Zât’ı, Allahu Teâlâ insanlığa “Numune-i İmtisal” olarak göndermiştir. Allah(c.c), O’nun Nur’unu ilk önce hatta Hz. Adem’den de önce yaratmıştır. Hz. Adem(a.s) O’nu kendi affına şefaatçi yapmıştır.  ”Muhammed hürmetine beni affet” demesine mukabil Allah`u Teâlâ ; “Sen Muhammedi nereden biliyorsun” diye sorunca Hz. Adem(a.s); “Ben Cennetin kapısında La İlahe İllallah Muhammedîn Resulullah yazdığını görünce İsmi, İsm-i Şerifinin yanında bulunan biri Senin katında kıymetine ulaşılamayacak biri olmalıdır” şeklinde mukabelede bulunmuştur.  Bu itibarla Allah’ın katında böyle bir kıymete sahip birisi elbette ki O’nu herkesten çok bilen, tanıyan ve muhabbetine mazhar olan bir Zât olmalıdır. Ancak öyle bir Zât Rabbimizi bize layıkıyla tanıttırabilir, sevdirebilir. Ancak O Zât ezeli ve ebedi bütün kitapların anası olan Allah’ın Kelâmına hakiki tercüman olabilir. Dolayısıyla İşte bu Zât’ın ve yolunun (sünnetinin) ne kadar önemli olduğunu Rabbim şu ayeti ile bize bildiriyor:  “De ki : Eğer Allah’ı seviyorsanız gelin bana uyun ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”(Al-i İmran31). Rabbimiz kendi marifetine (bilinme ve tanınmasına) ve muhabbetine(sevgi ve rızasına ) giden yolun ancak ve ancak Resulüne (s.a.v)  ittibâ ile olacağını kesin bir dille ilan ediyor. Yani  Efendimizi(s.a.v) tanıyıp bildiğimiz ölçüde onu seveceğiz ve sünnetine  ittibâ edeceğiz. Sünnetine  ittibâ ettiğimiz ölçüde de Rabbimizin rızasını hoşnutluğunu kazanacağız. Eğer Allah’a muhabbetimiz varsa  Resulüne(s.a.v)  ittibâ edilecek; ittibâ edilmemesi de netice veriyor ki Allah’a muhabbetimiz yoktur. Sonuç olarak  ”O’na  ittibâ etmek ve itaat etmek Cenabı-Hakkın rızasını kazanmanın en kestirme, en güzel ve en doğru yoludur.</p>
<p>Bugün önceki devirlerden daha çok O Rehberi (s.a.v) tanımaya, bilmeye ve sünnetine  ittibâ etmeye muhtacız.  Neden bugün; bugün her asırdan daha beter bir durumla karşı karşıyayız; Hakkın tutup kaldırılmadığı, Kur’an’ın dilden kalbe yol bulamadığı, sünnetin terkedildiği bir zaman da bulunuyoruz da ondan.  Yanlışın doğru, haramın helal, faizin caiz, kötünün iyi, zalimin mağdur addedildiği zamanı sanki Efendimiz(s.a.v) asırlar öncesinden görerek böyle bir zamanda sünnete uymanın önemini şu ifadelerle bizim dikkatimize sunmuştur: “Fesad-ı Ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir.”  Yani Ümmetim bozulmaya, çürümeye, eskimeye, ayrılıklara duçar olduğu zaman da kim benim sünnetime yapışırsa, tutup kaldırırsa onun mükafatı Allah katındadır. O halde, onu sımsıkı tutmaya gayret edelim, hayatımıza hayat kılalım. O’nun yoluna dilbeste olalım ve O’nu unutturmaya çalışanlara inat O`nu tekrardan tanıyalım keşfedelim. Ancak bu takdirde hem bizim çehremiz hem de İslamın çehresi değişecektir.</p>
<p><strong>Yorum: Salih Çınar</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sunnetine-ittibanin-ehemmiyeti/">Sünnete  ittibânın ehemmiyeti | Salih Çınar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
