<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sözler arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/sozler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/sozler/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:07:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Sözler arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/sozler/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Risale &#038; Hizmet Araştırmaları Merkezi’nden İngilizce Sözler Kampı</title>
		<link>https://hizmetten.com/risale-hizmet-arastirmalari-merkezinden-ingilizce-sozler-kampi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Dec 2021 17:49:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Asa-yı Musa]]></category>
		<category><![CDATA[Risale & Hizmet Araştırmaları Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Risale Academy]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman Hazretleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23578</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz haftasonu başarılı bir Asa-yı Musa Kampı organize eden Risale &#38; Hizmet Araştırmaları Merkezi, bu defa da İngilizce Sözler Kampı organize ediyor. 18-19 Aralık günlerinde gerçekleştirilecek kampta Bediüzzaman Said Nursi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/risale-hizmet-arastirmalari-merkezinden-ingilizce-sozler-kampi/">Risale &#038; Hizmet Araştırmaları Merkezi’nden İngilizce Sözler Kampı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz haftasonu başarılı bir Asa-yı Musa Kampı organize eden Risale &amp; Hizmet Araştırmaları Merkezi, bu defa da İngilizce Sözler Kampı organize ediyor. 18-19 Aralık günlerinde gerçekleştirilecek kampta Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Sözler eserinden seçme bölümler okunacak. Anadili İngilizce okuyucular tarafından metinlerin okunmasından sonra alanlarında uzman isimler Sözler’de ele alınan temel konuları müzakere edecekler.</p>
<p>Risale &amp; Hizmet Araştırmaları Merkezi bünyesinde faaliyet gösteren Risale Academy’nin bu kampı, bir yıl içinde Risale-i Nur’un dört ana eserinin mütalaa edileceği “4 Mevsimde 4 Kitap” kamp serisinin ilki. Sözler kampına, Dr. Mahsheed Ansari, Dr. Mehmet Özalp, Dr. Yasir Bilgin, Dr. Züleyha Çolak, Dr. Muhammad Abdulghani, Dr. Salih Yücel ve Kerim Balcı gibi isimler müzakereci olarak katılacak. Kamp süresince yapılan Kahoot yarışmalarında dereceye giren kamp katılımcılarına sürpriz hediyeler verilecek.</p>
<p>Risale Academy’nin Sözler Kampında organize heyetinde bulunan Dr. Züleyha Çolak, bu kampın katılımcıları için İslami terminolojinin İngilizcelerini öğrenmek adına da bir fırsat olacağının altını çiziyor. Bu açıdan kampa katılım sadece yüksek düzey İngilizce bilenlere hasredilmiş değil. Organizatörlerden Kerim Balcı, kampla İngilizce bilgisi arasındaki ilişkiyi şöyle özetliyor: “Nasıl ki Risale-i Nur Türkçesi, Osmanlıcanın zenginliğinin korunmasını sağlamış, bizler de bu kamplarda İngilizcemizi geliştirecek, din-dili İngilizcenin inşasına katkıda bulunacağız. ‘Önce İngilizce sonra kamp’ değil, ‘önce kamp sonra İngilizce’&#8230;” Ayrıca kampın en heyecan verici özelliklerinden biri organizasyon ekibinin çoğunlukla anadili İngilizce olan gençlerden oluşması. Geçen hafta sonu düzenlenen Asa-yı Musa Kampı’nda binin üzerinde kişinin kayıt yaptırdığını söyleyen Balcı, Sözler Kampı’nın yurt dışında doğup büyüyen gençlerimize ve Türk olmayan Müslüman cemaatlere ulaşım için de büyük bir fırsat olduğunun altını çiziyor.</p>
<p>Risale Academy’nin Sözler Kampı’na katılım tamamen ücretsiz. Arzu, ihtiyaç ve ilgi duyan katılımcılar kamp hakkında daha fazla bilgiye ve kayıt modülüne buradan ulaşabilirler: <a href="https://www.respectgs.us/risale-academy/virtual-retreats/">https://www.respectgs.us/risale-academy/virtual-retreats/</a></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/risale-hizmet-arastirmalari-merkezinden-ingilizce-sozler-kampi/">Risale &#038; Hizmet Araştırmaları Merkezi’nden İngilizce Sözler Kampı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Otuz Üçüncü Söz Üzerine 2 &#124; Zekeriya Çiçek</title>
		<link>https://hizmetten.com/otuz-ucuncu-soz-uzerine-2-zekeriya-cicek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 May 2021 10:00:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19790</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İnsan bu dünyaya ilim öğrenerek kemale ermek için gönderilmiştir. (23. söz’den) İnsanın en fazla muhtaç olduğu şey öncelikle ruhunun aydınlanmasıdır. Fiziki ışıklar insan ruhunu hakiki manada tatmin edemez. Nefsin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/otuz-ucuncu-soz-uzerine-2-zekeriya-cicek/">Otuz Üçüncü Söz Üzerine 2 | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div>İnsan bu dünyaya ilim öğrenerek kemale ermek için gönderilmiştir.</div>
<div>(23. söz’den)</div>
<div>İnsanın en fazla muhtaç olduğu şey öncelikle ruhunun aydınlanmasıdır. Fiziki ışıklar insan ruhunu hakiki manada tatmin edemez. Nefsin ve şeytanın karartmaya çalıştığı ruhlarımızı nurla buluşturmak,  elbette kalbimizin iman panjurlarını açmamız ya da iman düğmesine basmamızla mümkün olabilir.</div>
<div></div>
<div>“Alim-i mürşid koyun olmalı kuş olmamalı” der Üstad Hazretleri. Çünkü, kuş yavrusunu kay denen sindirilmemiş besinlerle beslerken; koyunun kendisi acı  ve dikenli otlarla beslendiği halde kuzularını  mis gibi sütle besler. Gerçek bir alim ve mürşid olan Üstad Hazretleri de Kur’andan aldığı feyizle, alemdeki hakikatleri ruhunda değişik merhalelerden geçirerek bizim algı ve idrak seviyemize uygun Risale-i Nur Külliyatını derç etmiştir. Üstad Hazretleri, bir çok mütefekkir din adamının yolda kaldığı iman rükünlerini -haşir, kader vb- zor mu zor meseleleri ihsan-i ilahi olarak halletmiştir. Hem vehbi hem de kesbi ilmiyle tam bir ilim okyanusu halini almıştır. Bize düşen bu okyanustan kabımız kadar faydalanmaktır.</div>
<div>Bir önceki yazıda; Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin (ra) Sözler adlı eserinin 33. Sözünde insana düşünüp Allah’a olan imanını ziyadeleştirmesi için manevi otuz üç pencere açtığından bahsetmiştik.  Şimdi önce orijinal metnini verelim ardından da bunu birlikte örneklerle süsleyelim.</div>
<div></div>
<div><b>Birinci Pencere*</b></div>
<div></div>
<div>“Bilmüşahede görüyoruz ki, bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcâtı ve pek çok mütenevvi metâlibi vardır. O matlapları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden, münasip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki, o hadsiz maksudların en küçüğüne, o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz.</div>
<div>Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi, elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zihayatları kendine kıyas et. İşte, bütün onlar, birer birer vücub-u Vâcibe şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcibü&#8217;l-Vücudu, bir Vâhid-i Ehadi, hem gayet Kerîm, Rahîm, Mürebbî, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.</div>
<div>Şimdi, ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmâneyi, basîrâneyi, rahîmâneyi neyle izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz, câmid esbabla mı izah edebilirsin?”</div>
<div>(RNK, Sözler 33. Söz)</div>
<div></div>
<div>Aleme şöyle bir göz gezdirdiğimizde, varlık aleminde yer bulan, özellikle kendisine hayat bahşedilmiş varlığın ne kadar çok ihtiyacı ve isteği olduğu ayan beyan görülür. Hayat, zaten tek başına bile perdesiz olarak Allah’ın (cc) varlığının en büyük delillerindendir. Hayat gibi hayatın devamı da böyledir. Bir aracın yapımı elbette önemlidir. Aracın hareketi için zorunlu enerji ya da yakıt olmazsa araç hareket edemez. Hayatın devamı için her bir hayat sahibinin kendisine mahsus ihtiyacı vardır. Mesela atı et ile aslanı ot ile besleyemeyiz. Bitkiyi ışıktan, havadan, belli bir sıcaklık ortamından, sudan ya da mineralden yoksun bırakırsak o bitkinin kuruması mukadderdir. En basit hayat tabakasında olan bir bitkinin hayatının devamı için bile bu denli ihtiyacı varsa, diğer ruh sahibi milyonlarca farklı hayvan türünün ihtiyaçlarını varıp siz düşünün. En aciz hayat tabakasını işgal eden nebatatın yukarda saydığımız tüm ihtiyaçları ayağına kadar getiriliyor. Nasıl mı? Güneş milyonlarca kilometre uzaktan hem ısı hem de ışığı ile, semadaki bulutlar binlerce kilometre uzaktan yeryüzüne bıraktığı yağmurla imdadına yetişiyor. Toprak; bitkinin Işığı kullanabilmesi için için zorunlu olan ve yaprağa yeşil rengini veren klorofilin üretimi için zorunlu olan başta magnezyum olmak üzere diğer tüm minerallerle imdadına koşar.</div>
<div></div>
<div>Aslında yardıma koşan ne bulut ne güneş ne de topraktır; onların hepsi Rabbimizin (cc) görevli memurlarıdır.</div>
<div>Bir elma kurdunun yaşam döngüsünde, larvasından çıkıp elmanın içinde yaşamına zemin hazırlayan güç ne büyüktür. Toprağın altında açtığı oyuklarla kendisine habitat (ideal yaşam ortamı) bulan binlerce çeşit omurgasız ve omurgalı canlı türünün her birine has elbise dikilmesi, tabiattaki besin zinciriyle gıdalar takdim edilmesi ne muhteşem bir güç ve kudret göstergesidir. Bir etçil kartala pençeyi ve kavisli gagayı; bir serçeye danelerle beslenmesi için özel kısa düz gagayı ve bir pelikana balığı rahatça yutabilmesi için özel dizayn edilmiş gagayı bahşetmesi ne muhteşemdir.  Cenab-ı Hak meleküt alemindeki her ruha uygun olarak şehadet aleminde bir vücut elbisesi bahşetmiştir. Kaplumbağanın zırhlı elbisesinden tutun, kedinin postlu libasına, ondan balıkların pullarla bezenip yüzgeçleriyle hareket etmesine kadar her tür hayvanatın farklı uzuvlarla yaşamlarını kolaylaştırmasını sağlayan irade ne büyüktür.</div>
<div>Sen kendine bak! Diyor Üstad Hazretleri.</div>
<div></div>
<div>Haydi geçmişe ana rahmimdeki yaşam dönemimizi hatırlayalım:</div>
<div>Bir bebek fetüsü, ana rahmine düştükten belli bir süre sonra annesinin uterus (döl yatağı) çeperiyle kurduğu plasentadan beslenir. Plasentadaki özel kan damarları fetüsü tıpkı annenin bir organı gibi besler. Anne akciğeriyle bebeğe oksijen pompalanırken, zehirli gazları anne akciğeri aracılığıyla uzaklaştırır. Vücutta kaldığı zaman bebeği ölüme götürecek amonyak, üre vb  azotlu atıklar ise annenin boşaltım sistemiyle uzaklaştırır. Adeta anne bebeğin hizmetine daha doğmadan başlar. Tablacı gibidir anneler. Rabbinin ihsan ettiği nimetleri anneler, henüz yavrusuna hamile iken  yavrusuna aktarmaya başlar. Fetüs halindeki henüz doğmamış haldeki bebek, tüm aczi ve fakrıyla büyük bir kuvvet kazanıp adeta  anasını kendine hizmetkar eder. Süngerimsi bir ortamda dokuz ay gününü gün eder. Tam doğmaya yakın annedeki süt depoları adeta taşarcasına sahibini bekler. Hele ilk ikram edilen süt, bebeğin dünyadaki hem ilk gıdası hem de ilk aşısı gibidir. Annesinden emdiği ilk süt antiseptik özelliğe sahip doğal bir dezenfektan gibidir. Ayrıca, ilk bağışıklık ve vücut direncini artıran harika bir koruyucudur. Katı besin yiyemeyen henüz dişi dişi çıkmayan bir bebek için her şeyi ile mükemmel halde özel kıvamdaki sütü, bebekten habersiz, bebeğin tam doğduğu tarihe  hazırlayan da kimdir? Sorusuna akıl ve  vicdan sahipleri ancak “Allah (cc)” diyebilir. Bunu kör tesadüfe, sağır tabiata mal etmek için vicdanın tefessüh etmesi ve mazallah tam bir kör ve cahil inkarcı olmak gerekir.</div>
<div></div>
<div>Hayatımız boyunca, aldığımız her bir nefes kadar verdiğimiz nefes de çok mühimdir. Nefese alamasak da vücuttaki zararlı gazları atmasak da ölürüz. Böylece Rabbimiz bizlere bir nefeste iki hayat bahşeder. Şimdi akciğer gibi bir organı bir hücrenin (zigotun) mitoz bölünmeleri sonucu oluşumunu sağlayan merhamet-i sonsuz olan Rabbimiz (cc) değil de ya kimdir?</div>
<div>Bir çift akciğerin içindeki görev birimi olan alveollerin toplam yüzeyi, yaklaşık yetmiş metre kare olduğunu gören bir çift göz, bu sanatın arkasındaki sanatkarı göremiyorsa, insanlıktan istifa etmiş acınası bir zavallıdır.</div>
<div></div>
<div>Seksen senede seksen bahar gören gözleri, dallarında tebessüm eden çeşit çeşit meyveleri sebzeleri gördüğü halde o nimetleri bahşedeni düşünüp bulması gerekmez mi?</div>
<div>Seksen yıllık ömründe günde iki-üç kez  sofralar dolusu önüne serilen yediği ve  içtiği sayısız çeşit nimetleri, kendisine ikram eden merhamet sahibine ibadet ve dua ile teşekkür etmesi gerekmez mi?</div>
<div>“Ulul elbab”  yani saf akıl sahibi olmak; nimetin arkasındaki mün’imi görebilmek ve ona şükretmeyi ve Allaha (cc) saygıyı gerektirir.</div>
<div>“ Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk yapmaları için yarattım”</div>
<div> (Zariyat Suresi 56.  Ayet )</div>
<div></div>
<div>Sadece Allaha (cc) kulluk için yaratılan insan, eğer bu vazifesini yapmazsa; meyve vermesi için dikilen bir ağaçtan kuruduğu için meyve alınamayan ağacın akibeti gibi ötelerde aynı akibete uğraması hak ve adalet değil midir?</div>
<div></div>
<div>İnsan, eşref-i mahluk olduğunun şuurunda bütün mahlukata saygılı olmalı değil midir?</div>
<div></div>
<div>İnsan, imanın kendisini gerçek insan haline getirdiğini bilmeli değil midir?</div>
<div></div>
<div>Benimle birlikte pencereyi aralayan düşünce ufkunu yakalayan dostlara selam ve sevgiyle&#8230;</div>
<div></div>
<div>
<h3><span style="font-size: 12pt;"><strong>Hizmetten | Zekeriya Çiçek</strong></span></h3>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/otuz-ucuncu-soz-uzerine-2-zekeriya-cicek/">Otuz Üçüncü Söz Üzerine 2 | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi sekizinci söz  &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/yirmi-sekizinci-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jan 2021 15:00:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16633</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şu söz cennete dâirdir. Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, cennetin bazıletâifine işaret eder. Fakat Onuncu Söz’de on iki hakîkat-i kātıa ile gayet kat‘î bir sûretteve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, (Hâşiye) Onuncu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-sekizinci-soz-risale-i-nur/">Yirmi sekizinci söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="paragraf">Şu söz cennete dâirdir. Şu Söz’ün iki makamı var. Birinci Makam, cennetin bazıletâifine işaret eder. Fakat Onuncu Söz’de on iki<strong class="myTooltip"> hakîkat-i kātıa</strong> ile gayet kat‘î bir sûretteve bu Söz’ün İkinci Makam’ında, (Hâşiye) Onuncu Söz’ün<strong class="myTooltip"> hulâsa</strong>sı ve esası<strong class="myTooltip"> müteselsil</strong> gayet<strong class="myTooltip"> metîn</strong><strong class="myTooltip"> arabî</strong>bir<strong class="myTooltip"> burhân-ı kat‘î</strong> ile, gayet parlak bir tarzda vücûdu isbat olunan cennetin isbât-ıvücûdundan bahis değil, belki şu makamda yalnız suâl ve cevaba ve<strong class="myTooltip"> tenkîd</strong>e<strong class="myTooltip"> medâr</strong> olan birkaç<strong class="myTooltip"> ahvâl-</strong>i cennetten bahseder. Eğer<strong class="myTooltip"> tevfîk-i İlâhî</strong><strong class="myTooltip"> refîk</strong> olsa, sonra<strong class="myTooltip"> azîm</strong> bir söz o muazzamhakîkate dâir yazılacaktır inşâallâh.</p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ</span></p>
<p class="paragraf">Cennet-i bâkiyeye dâir bazı suâllere kısa cevablardır. Cennete dâir, cennetten daha güzel, hûrilerinden daha<strong class="myTooltip"> latîf,</strong><strong class="myTooltip"> selsebil</strong>inden daha tatlı olan beyânât-ı âyât-ı Kur’âniye, kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla bir şey söylesin. Fakat o parlak ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme<strong class="myTooltip"> takrîb</strong> için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden numûne için bazı çiçeklerin numûnesi nev‘inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş<strong class="myTooltip"> rumûz</strong>lu suâl ve cevabla işaret edeceğiz. Evet, cennet bütün<strong class="myTooltip"> lezâiz-i ma‘neviye</strong>ye<strong class="myTooltip"> medâr</strong> olduğu gibi, bütün<strong class="myTooltip"> lezâiz-i cismâniye</strong>ye de<strong class="myTooltip"> medâr</strong>dır.</p>
<p class="paragraf">_________________________________</p>
<p class="paragraf">Hâşiye: Onuncu Söz’ün bir cihette esâsı ve Yirmi Sekizinci Söz’ün<strong class="myTooltip"> Arabî</strong> İkinci Makam’ı ‘Lâsiyyemâlar’ olup Mesnevî-i Nûriye’de dercedilmiştir.</p>
<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf">Suâl: Kusurlu, noksâniyetli,<strong class="myTooltip"> mütegayyir,</strong> kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve cennet ile ne alâkası var?</p>
<p class="paragraf">Madem ruhun<strong class="myTooltip"> âlî</strong> lezâizi vardır, ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniye için bir<strong class="myTooltip"> haşr-i cismânî</strong> neden îcâb ediyor?</p>
<p class="paragraf">Elcevab: Çünki, nasıl toprak suya, havaya, ziyâya nisbeten<strong class="myTooltip"> kesâfet</strong>li, karanlıklıdır. Fakat<strong class="myTooltip"> masnûât-ı İlâhiye</strong>nin bütün envâına<strong class="myTooltip"> menşe’</strong> ve medâr olduğundan, bütün<strong class="myTooltip"> anâsır-ı sâire</strong>nin ma‘nen<strong class="myTooltip"> fevk</strong>ıne çıktığı gibi; hem<strong class="myTooltip"> kesâfet</strong>li olan nefs-i insaniye sırr-ı câmiiyet i‘tibâriyle<strong class="myTooltip"> tezekkî</strong> etmek şartıyla, bütün letâif-i insaniyenin<strong class="myTooltip"> fevk</strong>ıne çıktığı gibi; öyle de, cismâniyet en câmi‘, en muhît, en zengin bir âyîne-i tecelliyât-ı esmâ-yı İlâhiyedir. Bü­tün<strong class="myTooltip"> hazâin-i rahmet</strong>in müddeharâtını tartacak ve mîzâna çekecek âletler cismâniyettedir.</p>
<p class="paragraf">Meselâ, dildeki<strong class="myTooltip"> kuvve-i zâika,</strong> rızık zevkinde<strong class="myTooltip"> envâ‘-ı mat‘ûmât</strong> adedince mîzânlara<strong class="myTooltip"> menşe’</strong> olmasa idi, her birini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı. Hem ekser esmâ-yı İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir. Hem gayet müte­nevvi‘ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti‘dâdlar, yine cismâniyettedir.</p>
<p class="paragraf">Madem şu kâinâtın Sâni‘i, şu kâinâtla bütün<strong class="myTooltip"> hazâin-i rahmet</strong>ini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ‘-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinâtın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Söz’de isbat edildiği gibi, kat‘î anlaşılıyor. Elbette şu seyl-i kâinâtın bir havz-ı ekberi ve bu kâinât tezgâhının işlediği mahsûlâtın bir<strong class="myTooltip"> meşher-i a‘zam</strong>ı ve şu mezraa-i dünyânın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinâta bir derece benzeyecektir. Hem cismânî, hem rûhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.</p>
<p class="paragraf">Ve o Sâni‘-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve<strong class="myTooltip"> hıdemât</strong>ına mükâfât olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevab olarak onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir.<strong class="myTooltip"> Kābil-i tevfîk</strong> olamaz.</p>
</div>
<div class="col-md-12 pad0">
<nav aria-label="Page navigation example">
<ul class="pagination float_right sayfalar-bolumu">
<li class="page-item">
<p class="paragraf">Suâl: Cisim eğer hayatî olsa, eczâ-yı bedenî dâim<strong class="myTooltip"> terkîb</strong> ve<strong class="myTooltip"> tahlîl</strong>dedir.<strong class="myTooltip"> İnkırâz</strong>a mahkûmdur. Ebediyete mazhar olamaz. Ekil ve<strong class="myTooltip"> şürb,</strong> bekā-yı şahsî ve muâmele-i zevciye ise, bekā-yı nev‘î içindir ki, şu âlemde birer esas olmuşlar. Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde şunlara ihtiyaç yoktur. Neden cennetin en büyük<strong class="myTooltip"> lezâiz</strong>i sırasına geçmişler?</p>
<p class="paragraf">Elcevab: Evvelâ şu âlemde, cism-i zîhayatın<strong class="myTooltip"> inkırâz</strong>a ve mevte mahkûmiyeti ise,<strong class="myTooltip"> vâridât</strong> ve<strong class="myTooltip"> masârıf</strong>ın<strong class="myTooltip"> muvâzene</strong>sizliğindendir. Çocukluktan<strong class="myTooltip"> sinn-i kemâl</strong>e kadar<strong class="myTooltip"> vâridât</strong> çoktur. Ondan sonra<strong class="myTooltip"> masârıf</strong> ziyâdeleşir,<strong class="myTooltip"> muvâzene</strong> kaybolur.O da ölür. Âlem-i ebediyette ise, zerrât-ı cisim sâbit kalıp,<strong class="myTooltip"> terkîb</strong> ve<strong class="myTooltip"> tahlîl</strong>e ma‘rûz değil. Veyahud<strong class="myTooltip"> muvâzene</strong> sâbitkalır.<strong class="myTooltip"> (Hâşiye)</strong><strong class="myTooltip"> Vâridât</strong> ile<strong class="myTooltip"> masârıf</strong><strong class="myTooltip"> muvâzene</strong>ttedir.<strong class="myTooltip"> Devr-i dâimî</strong> gibi cism-i zîhayat<strong class="myTooltip"> telezzüzât</strong> için hayat-ı cismâniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.<strong class="myTooltip"> Ekil</strong> ve<strong class="myTooltip"> şürb</strong> ve muâmele-i zevciye, gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir. Bir vazîfeye gider. Fakat o vazîfeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi‘ lezîz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sâir<strong class="myTooltip"> lezâiz</strong>e<strong class="myTooltip"> tereccüh</strong> ediyor. Madem bu<strong class="myTooltip"> dâr-ı elem</strong>de bu kadar<strong class="myTooltip"> acîb</strong> ve ayrı ayrı lezzetlere medâr,<strong class="myTooltip"> ekil</strong> ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saadet olan cennette, o lezzetler o kadar<strong class="myTooltip"> ulvî</strong> bir sûret alıp ve vazîfe-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştihâ sûretinde ilâve ederek cennete lâyık ve ebediyete münâsib en<strong class="myTooltip"> câmi‘</strong> hayatdâr bir ma‘den-i lezzet olur.</p>
<p class="paragraf">Evet, <span class="hattikuran">وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْأٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ </span>sırrınca, şu dâr-ı dünyâda<strong class="myTooltip"> câmid</strong> ve şuûrsuz ve hayatsız maddeler, orada şuûrlu, hayatdârdırlar. Buradaki insanlar gibi, orada da ağaçlar; buradaki hayvanlar gibi, oradaki taşlar emri anlar ve yapar. Sen bir ağaca desen: “Filan meyveyi bana getir” getirir. Filan taşa desen: “Gel” gelir. Madem taş, ağaç bu derece<strong class="myTooltip"> ulvî</strong> bir sûret alırlar. Elbette<strong class="myTooltip"> ekil</strong> ve<strong class="myTooltip"> şürb</strong> ve nikâh dahi hakîkat-i cismâniyelerini muhâfaza etmekle be­raber, cennetin dünya fevkındeki derecesi nisbetinde, dünyevî derecelerinden o derece yüksek bir sûret almaları<strong class="myTooltip"> iktizâ</strong> eder.</p>
<p class="paragraf">_________________________________</p>
<p class="paragraf">Hâşiye: Şu dünyada cism-i insanî ve hayvânî, zerrât için güya bir misafirhâne, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki,<strong class="myTooltip"> câmid</strong> zerreler ona girerler. Hayatdâr olan âlem-i bekāya zerrât olmak için<strong class="myTooltip"> liyâkat</strong><strong class="myTooltip"> kesb</strong> ederler, çıkarlar. Âhirette ise <span class="hattikuran">اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ </span>sırrınca nûr-u hayat orada<strong class="myTooltip"> âm</strong>mdır. Nûrlanmak için o seyr ü sefere ve o ta‘lîmât ve ta‘lîme lüzûm yoktur. Zerreler demirbaş olarak sâbit kalabilirler.</p>
</li>
<li>
<p class="paragraf">Suâl: <span class="hattikuran">اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ </span>sırrınca, dost dostuyla beraber cennette bulunacaktır. Halbuki basit bir<strong class="myTooltip"> bedevî,</strong> bir dakikada<strong class="myTooltip"> sohbet-i Nebeviye</strong>de lillâh için bir muhabbet peydâ eder. O mu­habbetle cennette Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki<strong class="myTooltip"> gayr-i mütenâhî</strong> feyze mazhar Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit<strong class="myTooltip"> bedevî</strong> feyzi ile nasıl birleşir?</p>
<p class="paragraf">Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakîkate, şöyle bir işaret ederiz ki: Meselâ, gayet güzel ve<strong class="myTooltip"> şa‘şaa</strong>lı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyafet, gayet müzeyyen bir<strong class="myTooltip"> seyrângâh,</strong> öyle bir sûrette<strong class="myTooltip"> ihzâr</strong> etmiş ki,kuvve-i zâikanın hissedecek bütün<strong class="myTooltip"> lezâiz-i mat‘ûmât</strong>ı câmi‘,<strong class="myTooltip"> kuvve-i bâsıra</strong>nın hoşuna gidecek bütün<strong class="myTooltip"> mehâsin</strong>i<strong class="myTooltip"> şâmil,</strong><strong class="myTooltip"> kuvve-i hayâliye</strong>yi keyiflendirecek bütün<strong class="myTooltip"> garâib</strong>i<strong class="myTooltip"> müştemil</strong> ve hâke­zâ, bütün havâss-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek her şeyi içine koymuştur. Şimdi iki dost var. Beraber o ziyafete giderler. Bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat birisinin<strong class="myTooltip"> kuvve-i zâika</strong>sı pek az olduğundan, cüz’î zevk alır. Gözü de az görüyor.<strong class="myTooltip"> Kuvve-i şâmme</strong>si yok.<strong class="myTooltip"> Sanâyi‘-i garîbe</strong>den anlamaz. Hârika şeyleri bilmez. O<strong class="myTooltip"> nüzhetgâh</strong>ın binden ve belki milyondan birisini kābiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifâde eder. Diğeri ise, bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve latîfeleri o derece mükemmel ve o mertebe inkişâf etmiştir ki, o seyrân­gâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve<strong class="myTooltip"> letâif</strong>i ve<strong class="myTooltip"> garâib</strong>i ayrı ayrı hissedip, zevk ederek, ayrı ayrı lezzet aldığı halde, o dost ile omuz omuzadır.</p>
<p class="paragraf">Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan süreyyâyakadar fark oluyor. Elbette dâr-ı saadet ve ebediyet olan cennette, bittarîki’l-ûlâ dost dostuyla beraber iken, her birisi<strong class="myTooltip"> isti‘dâd</strong>ına göre, sofra-i Rahmânü’r-Rahîmden<strong class="myTooltip"> isti‘dâd</strong>ları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni‘ olmaz. Çünki cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun damı Arş-ı A‘zam’dır.</p>
<p class="paragraf">Nasıl ki<strong class="myTooltip"> mahrûtî</strong> bir dağın etrafında birbiri içinde, birbirinden yüksek,<strong class="myTooltip"> kaide</strong>sinden zirvesine kadar sûrlu dâireler bulunsa, o dâireler birbirinin üstündedir. Fakat birbirinin güneş görmele­rine mâni‘ olmaz. Birbirinden geçebilir. Birbirine bakar. Öyle de, cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu,<strong class="myTooltip"> ehâdîs</strong>in mütenevvi‘ rivâyâtı işaret ediyor.</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></li>
</ul>
</nav>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-sekizinci-soz-risale-i-nur/">Yirmi sekizinci söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi yedinci söz  &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/yirmi-yedinci-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jan 2021 15:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16503</guid>

					<description><![CDATA[<p>بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَي الرَّسُولِ وَ اِلٰٓي اُولِي الْأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ İctihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni‘” vardır. Birincisi: Nasıl ki&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-yedinci-soz-risale-i-nur/">Yirmi yedinci söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَي الرَّسُولِ وَ اِلٰٓي اُولِي الْأَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ</span></p>
<p class="paragraf">İctihâd kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye “Altı Mâni‘” vardır.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Birincisi:</span> Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, ta‘mîr için duvarlarda delikler açmak,<strong class="myTooltip"> gark</strong> olmaya vesîledir. Öyle de, şu<strong class="myTooltip"> münkerât</strong> zamanında ve<strong class="myTooltip"> âdât-ı ecânib</strong>in istîlâsı anında ve<strong class="myTooltip"> bid‘a</strong>ların kesreti vaktinde ve<strong class="myTooltip"> dalâlet</strong>in tahrîbâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla<strong class="myTooltip"> kasr-ı İslâmiyet</strong>­ten yeni kapılar açıp, duvarlarından<strong class="myTooltip"> muharrib</strong>lerin girmesine vesîle olacak olan delikler açmak, İslâmiyet’e cinâyettir.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">İkincisi: </span>Dinin zarûriyâtı ki, ictihâd onlara giremez. Çünki kat‘î ve<strong class="myTooltip"> muayyen</strong>dirler. Hem o zarûriyât, kūt ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve<strong class="myTooltip"> tezelzül</strong>dedirler. Ve bütün<strong class="myTooltip"> himmet</strong> ve gayreti onların<strong class="myTooltip"> ikāme</strong>sine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyet’in<strong class="myTooltip"> nazariyât</strong> kısmında ve<strong class="myTooltip"> selef</strong>in ictihâdât-ı sâfiyâne ve<strong class="myTooltip"> hâlisâne</strong>siyle, bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak,<strong class="myTooltip"> bid‘a</strong>kârâne bir hıyânettir.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Üçüncüsü:</span> Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer<strong class="myTooltip"> metâ‘</strong> mergūb oluyor. Vakit be-vakit birer mal revâc buluyor. Öyle de, âlem meşherinde, ictimâiyât-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer<strong class="myTooltip"> metâ‘</strong> mergūb olup revâc buluyor. Sûkunda yani çarşısında<strong class="myTooltip"> teşhîr</strong> ediliyor. Rağbetler ona celb oluyor. Nazarlar ona teveccüh ediyor. Fikirler ona<strong class="myTooltip"> müncezib</strong> oluyor. Meselâ, şu zamanda, siyâset<strong class="myTooltip"> metâ</strong>ı ve hayat-ı dünyeviyenin te’mîni ve felsefenin revâcları gibi. Ve<strong class="myTooltip"> selef-</strong>i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergūb<strong class="myTooltip"> metâ‘,</strong> Hâlik-ı Semâvât ve Arz’ın<strong class="myTooltip"> marziyât</strong>larını ve bizden arzularını kelâmından<strong class="myTooltip"> istinbât</strong> etmek; ve nûr-u nübüvvet ve Kur’ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak<strong class="myTooltip"> vesâil</strong>ini elde etmek idi.</p>
<p class="paragraf">İşte o zamanda zihinler, kalbler, ruhlar, bütün kuvvetleriyle yerler ve gökler Rabbi’nin<strong class="myTooltip"> marziyât</strong>ını anlamaya müteveccih</p>
<p class="paragraf">olduğundan, ictimâiyât-ı beşeriyenin sohbetleri,<strong class="myTooltip"> muhâvere</strong>leri, vukūâtları, ahvâlleri ona bakıyordu. Ona göre cereyân ettiğinden, her kimin güzelce bir isti‘dâdı bulunsa, onun kalbi ve fıtratı şuûrsuz olarak her şeyden bir ders-i ma‘rifet alır. O zamanda cereyân eden ahvâl ve vukūât ve muhâverâttan<strong class="myTooltip"> taallüm</strong> ediyordu. Güya her bir şey ona bir muallim hükmüne geçip, onun fıtrat ve isti‘dâdına, ictihâda bir<strong class="myTooltip"> isti‘dâd-ı ihzârî</strong> telkîn ediyordu. Hatta o derece şu fıtrî ders<strong class="myTooltip"> tenvîr</strong> ediyordu ki, yakîn idi ki,<strong class="myTooltip"> kesb</strong>siz ictihâda kābiliyeti ola, ateşsiz nûrlana. İşte şu tarzda fıtrî bir ders alan bir müsteid, ictihâda çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen isti‘dâdı <span class="hattikuran">نُورٌ عَلٰي نُورٍ </span>sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müctehid olurdu.</p>
<p class="paragraf">Ama şu zamanda, medeniyet-i Avrupa’nın<strong class="myTooltip"> tahakküm</strong>üyle, felsefe-i tabîiyenin<strong class="myTooltip"> tasallut</strong>uyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve<strong class="myTooltip"> kulûb</strong> dağılmış, himmet ve inâyet inkısâm etmiştir. Zihinler ma‘neviyâta karşı yabânîleşmiştir. İşte bunun içindir ki, şu zamanda birisi, dört yaşında Kur’ân’ı hıfzedip âlimlerle<strong class="myTooltip"> mübâhase</strong> eden Süfyânİbn-i Uyeyne olan bir müctehidin zekâsında bulunsa, Süfyân’ın ictihâdı kazandığı zamana nisbeten, on def‘a daha fazla zamana muhtaçtır. Süfyân on senede ictihâdı tahsîl etmiş ise, şu adam yüz seneye muhtaçtır ki, tahsîl edebilsin. Çünki Süfyân’ın ibtidâ-yı tahsîl-i fıtrîsi,<strong class="myTooltip"> sinn-i temyîz</strong> zamanından başlar. Yavaş yavaş isti‘dâdı<strong class="myTooltip"> müheyyâ</strong> olur, nûrlanır. Her şeyden ders alır, kibrit hükmüne geçer. Ama onun nazîri şu zamanda, zihni felsefede boğulmuş, aklı siyâsete dalmış, kalbi hayat-ı dünyeviyede sersem olmuş, isti‘dâdı ictihâddan uzaklaşmış,<strong class="myTooltip"> fünûn-u hâzıra</strong>da<strong class="myTooltip"> tevaggul</strong>ü derecesinde isti‘dâdı ictihâd-ı şer‘î kābiliyetinden uzaklaşmış ve<strong class="myTooltip"> ulûm-u arziye</strong>de<strong class="myTooltip"> tefennün</strong>ü derecesinde ictihâdın kabulünden geri kalmıştır. Onun için “Ben de onun gibi zekiyim, ne için ona yetişemiyorum?” diyemez ve demeye hakkı yoktur ve yetişemez.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Dördüncüsü:</span> Nasıl ki bir cisimde,<strong class="myTooltip"> neşv ü nemâ</strong> için<strong class="myTooltip"> tevessü‘</strong> meyli bulunur. O meylü’t-tevessü‘ ise, çünki dâhildendir, vücûd ve cisim için bir<strong class="myTooltip"> tekemmül</strong>dür. Fakat eğer hâriçte<strong class="myTooltip"> tevsî‘</strong> için bir meyil ise, o vücûdun cildini yırtmaktır. Tahrîb etmektir.<strong class="myTooltip"> Tevsî‘</strong> değildir. Öyle de, İslâmiyet’in dâiresine selef-i sâlihîn gibi takvâ-yı kâmile kapısıyla vezarûriyât-ı dîniyenin<strong class="myTooltip"> imtisâl</strong>i tarîkiyle dâhil olanlarda meylü’t-tevessü‘ ve irâde-i ictihâd bulunsa, o kemâldir ve<strong class="myTooltip"> tekemmül</strong>dür.</p>
<p class="paragraf">Yoksa zarûriyâtı terk eden ve hayat-ı dünyevi­yeyi hayat-ı uhreviyeye tercîh eden ve felsefe-i maddiye ile<strong class="myTooltip"> âlûde</strong>olanlardan olan o meylü’t-tevsî‘ ve irâde-i<strong class="myTooltip"> ictihâd,</strong> vücûd-u İslâmiyeyi tahrîb ve boynundaki şer‘î zincirini çıkarmaya vesîledir.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Beşincisi:</span> Üç<strong class="myTooltip"> nokta-i nazar</strong>, şu zamanın<strong class="myTooltip"> ictihâd</strong>âtını arziye yapar.<strong class="myTooltip"> Semâvî</strong>likten çıkarıyor. Halbuki şerîat semâviyedir. Ve<strong class="myTooltip"> ictihâd</strong>ât-ı şer‘iye dahi, onun ahkâm-ı mestûresini<strong class="myTooltip"> izhâr</strong> ettiğinden,<strong class="myTooltip"> semâvi</strong>yedirler.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Birincisi:</span> Bir hükmün hikmeti ayrıdır,<strong class="myTooltip"> illet</strong>i ayrıdır. Hikmet ve<strong class="myTooltip"> maslahat</strong> ise, tercîhe sebebdir. Îcâda<strong class="myTooltip"> medâr</strong> değildir.<strong class="myTooltip"> İllet</strong> ise vücûduna<strong class="myTooltip"> medâr</strong>dır. Meselâ, seferde namaz kasredilir, iki rek‘at kılınır. Şu ruhsat-ı şer‘iyenin<strong class="myTooltip"> illet</strong>i seferdir. Hikmeti ise<strong class="myTooltip"> meşakkat</strong>tir. Sefer bulunsa,<strong class="myTooltip"> meşakkat</strong> hiç olmasa da, namaz kasredilir. Çünki<strong class="myTooltip"> illet</strong> var. Fakat sefer bulunmasa, yüz<strong class="myTooltip"> meşakkat</strong> bulunsa, namazın kasredilmesine<strong class="myTooltip"> illet</strong> olamaz. İşte şu hakîkatin aksine olarak şu zamanın nazarı ise,<strong class="myTooltip"> maslahat</strong> ve hikmeti<strong class="myTooltip"> illet</strong> yerine<strong class="myTooltip"> ikāme</strong> edip ona göre hükmediyor. Elbette böyle<strong class="myTooltip"> ictihâd</strong> arziyedir.<strong class="myTooltip"> Semâvî</strong> değildir.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">İkincisi:</span> Şu zamanın nazarı, evvelâ ve bizzât saadet-i dünyeviyeye bakıyor ve ahkâmları ona<strong class="myTooltip"> tevcîh</strong> ediyor. Halbuki şerîatın nazarı ise, evvelâ ve bizzât saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede âhirete vesîle olmak dolayısıyla, dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, rûh-u şerîattan yabânîdir. Öyle ise şerîat nâmına<strong class="myTooltip"> ictihâd</strong> edemez.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Üçüncüsü: </span><span class="hattikuran">اِنَّ الضَّرُورَاتِ تُب۪يحُ الْمَحْظُورَاتِ </span>kaidesi, yani “Zarûret, haramı helâl derecesine getirir.” İşte şu kaide ise,<strong class="myTooltip"> küllî</strong> değil. Zarûret eğer haram yoluyla olmamış ise, haramı helâl etmeye sebebiyet verir. Yoksa<strong class="myTooltip"> sû’-i ihtiyâr</strong>ı ile,<strong class="myTooltip"> gayr-i meşrû</strong>‘ sebebler ile zarûret olmuş ise, haramı helâl edemez. Ruhsatlı ahkâmlara<strong class="myTooltip"> medâr</strong> olamaz. Özür teşkîl edemez. Meselâ, bir adam,<strong class="myTooltip"> sû’-i ihtiyâr</strong>ıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse,<strong class="myTooltip"> tasarrufât</strong>ı ulemâ-yı şerîatçe aleyhinde<strong class="myTooltip"> cârî</strong>dir. Ma‘zur sayılmaz.<strong class="myTooltip"> Tatlîk</strong> etse,<strong class="myTooltip"> talâk</strong>ı vâki‘ olur. Bir cinâyet etse, cezâ görür. Fakat<strong class="myTooltip"> sû’-i ihtiyâr</strong>ıyla olmazsa,<strong class="myTooltip"> talâk</strong> vâki‘ olmaz. Cezâ da görmez. Hem meselâ, bir içki<strong class="myTooltip"> mübtelâ</strong>sı, zarûret derecesinde<strong class="myTooltip"> mübtelâ</strong> olsa da, diyemez ki, “Zarûrettir, bana helâldir.”</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-yedinci-soz-risale-i-nur/">Yirmi yedinci söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Farkına varmadan söylenen sözler &#124; Abdullah Aymaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/farkina-varmadan-soylenen-sozler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Jan 2021 13:00:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Aymaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15918</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstad Bediüzzaman hazretleri Tabiat Risalesinin giriş kısmında diyor ki: “Ey insan!  Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği hissettiren dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman bilmeyerek kullanıyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/farkina-varmadan-soylenen-sozler/">Farkına varmadan söylenen sözler | Abdullah Aymaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>Üstad Bediüzzaman hazretleri Tabiat Risalesinin giriş kısmında diyor ki: “Ey insan!  Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği hissettiren dehşetli kelimeler var. Ehl-i iman bilmeyerek kullanıyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyan edeceğiz:</div>
<div><b>“Birincisi</b>: ‘Bu şeyi sebepler icad ediyor.’</div>
<div><b> </b><b>İkincisi:</b> ‘Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.’</div>
<div><b> Üçüncüsü:</b> ‘Tabiîdir, tabiat iktiza edip, icad ediyor.’</div>
<div></div>
<div>“Madem mevcudat var ve inkar edilmez.” (Bazı düşüncelere göre mesela Sofestaî denilen, şüpheciler. Varlığın gerçek olduğuna inanmayanlar var. Bunlara Allah yaratıcı olduğunu kabul ettirmek zordur. Siz bir varlık, bir eser gösterip bunun yaradanını isbat edeceksiniz. O, “Varlık diye bir şey yoktur ki, onun  Yaradanı olsun” diye itiraz ediyor. Biz bunlara rastladık. Boş münakaşalardan sonra birisine dedim ki: “Bu ne?”  “Hak” dedi. “Bu ne?”  “Sehpa” dedi. “Bu ne?”  “Kitap”  dedi. “Peki bunlar yoksa, niçin bu yokların her birisine ayrı ayrı isim verdin?” dedi. “Yani bunlar hayal” dedi.  Daha enteresanı… Bir gün İzmir Kemeraltı Camiinin kütüphanesinde böyle birisiyle görüşüyoruz. Hiçbir şeyin varlığını kabul etmiyor. Kafası atan merhum Saim Atlıhan Ağabey ona: “Ben var mıyım?” dedi. “Yoksun” dedi. “Sen?” “Ben de yokum” dedi. Orada büyük bir demir tokmak duruyordu… Ona işaret edecek “Peki bu tokmak var mı?” dedi. “O da yok!” deyince, “Şimdi ben bu demir tokmağı senin kafana  indirince var mıyız, yoksa yok muyuz sen çok iyi anlarsın!” der demez adam fırlayıp gitti. İşte burada Üstad, önce muhatabının eşyanın hakikatının sâbit olup olmadığı  meselesindeki anlayışına hitap ederek “Evet, Madem mevcudat var ve inkâr edilmez.” diyor. Sonra devam ediyor.</div>
<div></div>
<div>“Hem de her mevcut sanatlı ve hikmetli vücuda geliyor. Hem mâdem kadim değil, yeniden oluyor. Her halde ey dinsiz! Bu mevcudu, mesela bu hayvanı / canlı varlığı, ya diyeceksin ki; âlemdeki SEBEPLER onu icad ediyor, yani sebeplerin bir araya gelmesiyle o mevcut vücud buluyor; veyahut, o kendi kendine teşekkül edip oluşuyor; veyahutta biat muktezası / gereği olarak, tabiatın tesiriyle  vücuda geliyor veyahut bir Kadir-i Zülcelâlin kudretiyle icad ediliyor. Madem aklen  bu dört  yoldan başka yol yoktur, evvelki üç yolun, muhal, batıl, mümteni, gayr-i kâbil / imkansız oldukları isbat edilirse, mecburen ve apaçık bir şekilde dördüncü yol olan Allah’ın var ve bir olduğu yolu yani gerçeği, şeksiz, şüphesiz sabit olur…</div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri, gerçekten üç yolun imkansızlığını gayet mantıkî ve ilmi bir yol usulle anlatmıştır. 1976’dan 1983’ün  Kasım ayına kadar öğretmenlik yaptığım İzmir İnönü Lisesi&#8217;nde Tabiat Risalesini esas alarak bu meseleyi ele almıştım. İnşaallah soru-cevap şeklindeki bu çalışmayı sizlere takdim edeceğim.</div>
<div></div>
<div>(Dipnot: 1971’deki İzmir Sıkıyönetim Mahkemesinde “Bediüzzaman” sözünden dolayı Savcı Nurettin Soyer, “Bu sanık mahkeme huzurunda bile propaganda yapıyor. ‘Çağın harikası’ demek istiyor” dedi. Avukat Lâtif  İslam, “O özel isimdir. Senin adın Nureddin yani sen şimdi DİNİN  NURU  MUSUN?” dedi. Savcı Kur’an Kurslarına ve dindarlara  düşman  birisiydi!.. )</div>
<div></div>
<div><b>Kaynak: Abdullah Aymaz  | Samanyoluhaber</b></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/farkina-varmadan-soylenen-sozler/">Farkına varmadan söylenen sözler | Abdullah Aymaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On Yedinci Söz &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/on-yedinci-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2020 13:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15302</guid>

					<description><![CDATA[<p>بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَي الْأَرْضِ ز۪ينَةً لَهَالِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَ لَهْوٌ Hâlik-ı Rahîm ve Rezzâk-ı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-yedinci-soz-risale-i-nur/">On Yedinci Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَي الْأَرْضِ ز۪ينَةً لَهَالِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلاً</p>
<p>وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَع۪يدًا جُرُزًا<br />
وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَ لَهْوٌ</p>
<p>Hâlik-ı Rahîm ve Rezzâk-ı Kerîm ve Sâni‘-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervâh ve<strong class="myTooltip"> rûhâniyât</strong> için bir bayram, bir şehr-âyîn sûretinde yapıp, bütün<strong class="myTooltip"> esmâ</strong>sının garâib-i<strong class="myTooltip"> nukūş</strong>uyla süslendirip, küçük-büyük,<strong class="myTooltip"> ulvî-</strong>süflî her bir ruha, ona münâsib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız<strong class="myTooltip"> mehâsin</strong> ve<strong class="myTooltip"> in‘âmât</strong>tan istifâde etmeye muvâfık ve havâs ile<strong class="myTooltip"> mücehhez</strong> bir cesed giydirir, bir vücûd-u cismânî verir, bir def‘a o<strong class="myTooltip"> temâşâgâh</strong>a gönderir. Hem zaman ve mekân ci­hetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hatta günlere,<strong class="myTooltip"> kıt‘a</strong>lara<strong class="myTooltip"> taksîm</strong> ederek her bir asrı, her bir seneyi, her bir mevsimi, hatta bir<strong class="myTooltip"> cihet</strong>te her bir günü, her bir<strong class="myTooltip"> kıt‘a</strong>yı birer<strong class="myTooltip"> tâife</strong> ruhlu mahlûkātına ve nebâtî<strong class="myTooltip"> masnûât</strong>ına birer resm-i geçit tarzında bir<strong class="myTooltip"> ulvî</strong> bayram yapmıştır. Ve bilhassa rûy-u zemîni,hususan bahar ve yaz zamanında<strong class="myTooltip"> masnûât-ı sağîre</strong>nin tâifelerine öyle<strong class="myTooltip"> şa‘şaa</strong>lı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakāt-ı âliyede olan rûhâniyâtı ve melâikeleri ve<strong class="myTooltip"> sekene-i semâvât</strong>ı seyre celb edecek bir câzibedârlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir<strong class="myTooltip"> mütâlaagâh</strong> oluyor ki, akıl ta‘rîfinden âcizdir. Fakat bu ziyâfet-i İlâhiye ve bayram-ı Rabbânîdeki ism-i Rahmân ve<strong class="myTooltip"> Muhyî’</strong>nin tecellîlerine mukābil, ism-i ­Kahhâr ve<strong class="myTooltip"> Mümît,</strong><strong class="myTooltip"> firâk</strong> ve<strong class="myTooltip"> mevt</strong> ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise <span class="hattikuran">رَحْمَت۪ي وَسِعَتْ كُلَّ شَئٍ </span>rahmetinin<strong class="myTooltip"> vüs‘at-i şumûl</strong>üne zâhiren muvâfık düşmüyor.</p>
<p class="paragraf">Fakat hakîkatte birkaç cihet-i muvâfakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: Sâni‘-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm her bir tâifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksûd olan neticeler alın­dıktan sonra, ekseriyet i‘tibâriyle dünyadan, merhametkârâne bir tarz ile<strong class="myTooltip"> tenfîr</strong> edip usandırıyor. İstirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsân ediyor. Ve vazîfe-i hayattan terhîs edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engîz ruhlarında uyandırıyor.</p>
<p class="paragraf">Hem o Rahmân’ın nihâyetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazîfe uğrunda, mücâhede işinde telef olan bir nefere şehâdet rütbesini veriyor. Ve kurban olarak kesilen bir koyuna âhirette cismânî bir vücûd-u bâkî vererek, sırât üstündesâhibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfâtlandırıyor. Öyle de, sâir zîruh ve hayvanâtın dahi, kendilerine mahsûs<strong class="myTooltip"> vazîfe-i fıtriye</strong>-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itâatlerinde, telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfât-ı rûhâniye ve onların<strong class="myTooltip"> isti‘dâd</strong>larına göre bir nevi‘ ücret-i ma‘neviye, o tükenmez hazîne-i rahmetinde<strong class="myTooltip"> baîd</strong> değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler. Belki memnun olsunlar. <span class="hattikuran">لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ</span></p>
<p class="paragraf">Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyet ve<strong class="myTooltip"> keyfiyet</strong> cihetiyle en ziyâde istifâde eden insan, dünyaya pek çok<strong class="myTooltip"> meftun</strong> ve mübtelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekāya geçmek için eser-i rahmet olarak<strong class="myTooltip"> iştiyâk-engîz</strong> bir hâlet verir. Kendi insaniyeti dalâlette boğulmayan insan, o hâletten istifâde eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi o hâleti<strong class="myTooltip"> intâc</strong> eden vecihlerden numûne olarak “beşini” beyân edeceğiz.</p>
<p class="paragraf"><strong><span class="bold">Birincisi:</span></strong> İhtiyârlık mevsimiyle, dünyevî, güzel ve câzibedâr şeyler üstünde fenâ ve<strong class="myTooltip"> zevâl</strong>in damgasını ve acı ma‘nâsını göstererek, o insanı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâkî<strong class="myTooltip"> matlûb</strong>u arattırıyor.</p>
<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf"><strong><span class="bold">İkincisi:</span></strong> İnsanın alâka peydâ ettiği bütün ahbâblardan yüzde doksan dokuzu dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet<strong class="myTooltip"> sâika</strong>sıyla o ahbâbın gittiği yere bir iştiyâk ihsân edip, mevt ve eceli<strong class="myTooltip"> mesrûrâne</strong> karşılattırıyor.</p>
<p class="paragraf"><strong><span class="bold">Üçüncüsü:</span> </strong>İnsandaki nihâyetsiz zayıflık ve âcizliği bazı şeylerle<strong class="myTooltip"> ihsâs</strong> ettirip, hayat yükü ve yaşamak<strong class="myTooltip"> tekâlîf</strong>i ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahate ciddî bir arzu ve bir diyâr-ı âhere gitmeye samîmî bir şevk veriyor.</p>
<p class="paragraf"><strong><span class="bold">Dördüncüsü:</span></strong> İnsan-ı mü’mine nûr-u îmân ile gösterir ki, mevt i‘dâm değil, tebdîl-i mekândır. Kabir ise,<strong class="myTooltip"> zulümât</strong>lı bir kuyu ağzı değil, nûrâniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şa‘şaası ile âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindân-ı dünyâdan<strong class="myTooltip"> bostân-ı cinân</strong>a çıkmak ve<strong class="myTooltip"> müz‘ic</strong> dağdağa-i hayat-ı cismâniyeden âlem-i rahata ve meydân-ı tayerân-ı ervâha geçmek ve mahlûkātın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp, huzûr-u Rahmân’a gitmek, bin can ile arzu edilir bir seyahattir. Belki bir saadettir.</p>
<p class="paragraf"><strong><span class="bold">Beşincisi:</span></strong> Kur’ân’ı dinleyen insana, Kur’ân’daki ilm-i hakîkati ve nûr-u hakîkatle dünyanın<strong class="myTooltip"> mâhiyet</strong>ini bildirmekliğiyle, dünyaya aşk ve alâka pek ma‘nâsız olduğunu anlatmaktır. Yani insana der ve isbat eder ki, dünya bir kitâb-ı Samedânîdir. Hurûf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise, ma‘nâsını bil, al. Nukūşunu bırak, git. Hem bir<strong class="myTooltip"> mezraa</strong>dır. Ek ve mahsû­lünü al, muhâfaza et. Müzahrafâtını at, ehemmiyet verme. Hem birbiri arkasında dâim gelen geçen aynalar mecmûasıdır. Öyle ise, onlarda<strong class="myTooltip"> tecellî</strong> edeni bil, envârını gör. Ve onlarda<strong class="myTooltip"> tezâhür</strong> eden esmânın<strong class="myTooltip"> tecelli</strong>yâtını anla. Ve<strong class="myTooltip"> müsemmâ</strong>larını sev. Ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes. Hem<strong class="myTooltip"> seyyâr</strong> bir<strong class="myTooltip"> ticaretgâh</strong>tır. Öyle ise, alış verişini yap, gel. Ve senden kaçan ve sana iltifât etmeyen kafilelerin arkalarından beyhûde koşma, yorulma. Hem<strong class="myTooltip"> muvakkat</strong> bir<strong class="myTooltip"> seyrângâh</strong>tır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkî’ye bakan gizli güzel yüzüne dikkat et. Hoş ve fâideli bir<strong class="myTooltip"> tenezzüh</strong> yap, dön. Ve o güzel manzaraları<strong class="myTooltip"> irâe</strong> eden ve güzelleri gösteren per­delerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme. Hem bir misafirhânedir. Öyle ise, onu yapan<strong class="myTooltip"> Mihmândâr-ı Kerîm’</strong>in izni dâiresinde ye, iç, şükret. Kanunu dâiresinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git.<strong class="myTooltip"> Herzekârâne</strong> fuzûlî bir sûrette karışma.</p>
</div>
<div class="col-md-12 pad0">
<nav aria-label="Page navigation example">
<ul class="pagination float_right sayfalar-bolumu">
<li class="page-item">Senden ayrılan ve sana âit olmayan şeylerle ma‘nâsız uğraşma. Ve geçici işlerine bağlanıp boğulma, gibi<strong class="myTooltip"> zâhir</strong> hakîkatlerle dünyanın iç yüzündeki<strong class="myTooltip"> esrâr</strong>ı gösterip, dünyadan<strong class="myTooltip"> mufârakat</strong>i gayet hafifleştirir. Belki<strong class="myTooltip"> hüşyâr</strong> olanlara sevdirir. Ve rahmetinin her şeyde ve her<strong class="myTooltip"> şe’n</strong>inde bir izi bulun­duğunu gösterir. İşte Kur’ân şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî<strong class="myTooltip"> vecih</strong>lere dahi âyât-ı Kur’âniye işaret ediyor.<strong class="myTooltip"> Veyl</strong> o kimseye ki, şu beş<strong class="myTooltip"> vecih</strong>ten bir hissesi olmaya.
<div class="jspPane">
<div id="content">
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
</div>
</div>
<div class="jspVerticalBar">
<div class="jspTrack">
<div class="jspDrag"></div>
</div>
</div>
</li>
</ul>
</nav>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-yedinci-soz-risale-i-nur/">On Yedinci Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On beşinci Söz &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/on-besinci-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Oct 2020 17:00:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13134</guid>

					<description><![CDATA[<p>ON BEŞİNCİ SÖZ  بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ Ey kozmoğrafyanın ruhsuz mes’eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-besinci-soz-risale-i-nur/">On beşinci Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="header1"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-4">ON BEŞİNCİ SÖZ</span></p>
<p class="arabi-ifade"> <span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7 arabi-ifade"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade"> وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ey kozmoğrafyanın ruhsuz mes’eleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektebli efendi! Şu âyetin <span class="lugat">semâsına</span> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">“Yedi Basamaklı”</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız!</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Birinci Basamak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Hakîkat ve hikmet ister ki: Zemin gibi semâvâtın da kendine münâsib sekeneleri bulunsun. Lisân-ı şer‘îde o ecnâs-ı muhtelifeye ‘melâike ve rûhâniyât’ <span class="lugat">tesmiye</span> edilir. Evet, hakîkat öyle <span class="lugat">iktizâ</span> eder. Zîrâ zemin, küçüklüğü ve hakāretiyle beraber <span class="lugat">zîhayat</span> ve zîşuûr mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuûrlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki <span class="lugat">tasrîh</span> eder ki: Şu muhteşem burçlar sâhibi, <span class="lugat">müzeyyen</span> <span class="lugat">kasırlar</span> hükmünde olan <span class="lugat">semâvât</span> dahi, zîşuûr ve zevi’l-idrâk mahlûklarla doludur. Onlar dahi <span class="lugat">ins</span> ve cin gibi şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinât kitabının <span class="lugat">mütâlaacıları</span> ve şu saltanat-ı rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünki kâinâtı had ve hesaba gelmeyen tezyînât ve mehâsin ve nukūş ile süslendirip tezyîn etmesi, bilbedâhe <span class="lugat">mütefekkir</span> <span class="lugat">istihsân</span> edici ve <span class="lugat">mütehayyir</span> takdîr edicilerin enzârını ister.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, <span class="lugat">hüsün</span>, elbette bir âşık ister. Taâm ise, aç olana verilir. Halbuki <span class="lugat">ins</span> ve cin, şu nihâyetsiz vazîfeye,</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">şu haşmetli <span class="lugat">nezârete</span> ve şu <span class="lugat">vüs‘atli</span> ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihâyetsiz ve <span class="lugat">mütenevvi‘</span> vezâife ve ibâdâta, nihâyetsiz melâike envâı ve rûhâniyât ecnâsı lâzımdır. Bazı rivâyâtın işârâtıyla ve intizâm-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler. Onlar bunlara izn-i İlâhî ile binerler. Âlem-i şehâdeti seyredip gezerler. Hem denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı hayvâniye, hadîste </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">طُيُورٌ خُضْرٌ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">tesmiye edilen cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridirler. Onlar bunların içine emr-i Hak ile girerler. Âlem-i cismâniyâtı seyerân edip, o cesedlerdeki <span class="lugat">hâsselerin</span> pencereleriyle, cismânî mu‘cizât-ı fıtratı temâşâ ederler.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Elbette <span class="lugat">kesâfetli</span> topraktan ve küdûretli sudan mütemâdiyen letâfetli hayatı ve nûrâniyetli zevi’l-idrâki halk eden Hâlik’ın, elbette ruha ve hayata münâsib şu nûr denizinden ve hatta <span class="lugat">zulmet</span> bahrinden bir kısım zîşuûr mahlûkları vardır. Hem pek çok kesretli olarak vardır. Melâike ve rûhâniyâtın vücûdlarına dâir “Nokta” nâmında bir risâlemde ve Yirmi Dokuzuncu Söz’de iki kerre iki dört eder derecesinde bir kat‘iyetle isbat edilmiştir. Eğer istersen ona mürâcaat et.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">İkinci Basamak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadârdırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibât ve mühim muâmeleler vardır. Zemine lâzım olan <span class="lugat">ziyâ</span>, harâret ve bereket gibi şeyler, semâdan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinâd eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâı ile ve şuhûda istinâd eden bütün ehl-i keşfin <span class="lugat">tevâtürü</span> ile, melâike ve ervâh semâdan zemine geliyorlar. Bundan, hisse karîb bir hads-i kat‘î ile bilinir ki, sekene-i arz için semâya çıkmak için bir yol vardır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, nasıl herkesin akıl ve hayâl ve nazarı her vakit semâya gider. Öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ; veya cesedlerini çıkaran ervâh-ı emvât izn-i İlâhî ile oraya giderler. Madem <span class="lugat">hıffet</span> ve letâfet bulanlar oraya gider. Elbette <span class="lugat">cesed-i misâlî</span> giymiş ve ervâh gibi hafif ve latîf bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler. </span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Üçüncü Basamak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Semânın sükût ve <span class="lugat">sükûneti</span> ve intizâm ve ıttırâdı ve vüs‘at ve nûrâniyeti gösterir ki, sekenesi zeminin sekenesi gibi değiller. Belki bütün ahâlisi mutî‘dirler. Ne emrolunsa, onu işlerler. Müzâhame ve münâkaşayı îcâb edecek bir sebeb yoktur. Zîrâ memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri ma‘sûm, makamları sâbittir. Evet, zeminde ezdâd ictimâ‘ etmiş. Eşrâr ahyâra karışmış. İçlerinde münâkaşât başlamış. O sebebden ihtilâfât ve ızdırâbât düşmüş. Ve ondan imtihânât ve müsâbakāt teklîf edilmiş. Ve ondan terakkıyât ve tedenniyât çıkmış.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Şu hakîkatin hikmeti şudur ki: Beşer, <span class="lugat">şecere-i hilkatin</span> en son <span class="lugat">cüz’ü</span> olan meyvesidir. Ma‘lûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cem‘iyetli, en nâzik, en ehemmiyetli <span class="lugat">cüz’üdür</span>. İşte bunun için semere-i âlem olan insan en <span class="lugat">câmi‘</span>, en bedî‘, en âciz, en azîz, en zayıf ve en latîf bir mu‘cize-i kudret olduğundan; beşiği ve meskeni olan zemini, âsumâna nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakāretiyle beraber; ma‘nen ve san‘aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi; bütün mu‘cizât-ı san‘atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı nokta-i mih­râkiyesi ve nihâyetsiz fa‘âliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve ma‘kesi ve hadsiz hallâkiyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtât ve hayva­nâtın kesretli envâ‘-ı sağîresinde, cevvâdâne îcâdın medâr ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta numûnegâhı ve <span class="lugat">mensûcât-ı</span> ebediyenin sür‘atle işleyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin sür‘atle değişen taklîdgâhı ve besâtîn-i dâimenin tohumcuklarına sür‘atle sünbüllenen dar ve muvakkat <span class="lugat">mezraası</span> ve terbiyegâhı olmuştur. İşte arzın </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-6">(Hâşiye) </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">bu azamet-i ma‘neviyesinden ve ehemmiyet-i san‘aviyesindendir ki, Kur’ân-ı Hakîm semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor. Mükerreren </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">der.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">_________________________________</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Hâşiye: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15">Evet, küre-i arz küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünki, nasıl ki dâimî bir çeşme, <span class="lugat">vâridâtsız</span> büyük bir gölden daha büyük denilebilir. Hem bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsûlâtla zâhiren binler def‘a ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle, o ölçek muvâ­zeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hakk onu san‘atına bir meşher ve îcâdına bir <span class="lugat">mahşer</span> ve hikmetine medâr ve kudretine mazhar ve rahme­tine mezhere ve cennetine <span class="lugat">mezraa</span> ve hadsiz kâinâta ve mahlûkāt âlemlerine ölçek ve mâzî denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde îcâd etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüz bin tarzda, masnûâttan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok def‘a dolup mâzîye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o <span class="lugat">müteceddid</span> âlemleri ve arzın müteaddid gömleklerini nazara al. Yani bütün mâzîsini hazır farz et. Sonra <span class="lugat">yeknesak</span> ve bir derece basit semâvâta karşı muvâzene et, göreceksin ki, arz, ziyâde gelmezse, noksân da kalmaz. İşte </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15">sırrını anla.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş’et eden sür‘atli tahavvülü ve devamlı tagayyürü iktizâ eder ki, sekenesi de ona göre mazhar-ı tahavvülât olsun. Hem şu mahdûd arz, hadsiz mu‘cizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sâir zîhayatlar gibi <span class="lugat">fıtrî</span> bir had ve hılkî bir kayıd konulmadığı için, nihâyetsiz terakkî ve nihâyetsiz tedennîye mazhar olmuştur. Enbiyâdan, evliyâdan tut, tâ nemrûdlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir meydân-ı imtihânları <span class="lugat">peydâ</span> olmuştur. Madem öyledir, elbette firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şerâretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Dördüncü Basamak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Bütün âlemlerin Rabbi ve <span class="lugat">Müdebbiri</span> ve Hâlik’ı olan Zât-ı Zülcelâl’in, <span class="lugat">ahkâmları</span> ayrı ayrı pek çok nâmları ve ünvanları ve esmâ-yı hüsnâsı vardır. Meselâ, Ashâb-ı Nebî safında <span class="lugat">küffâra</span> karşı muhârebe etmek için melâikeleri göndermesini iktizâ eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktizâ eder ki, melâike ile şeyâtîn ortasında muhârebe bulunsun. Ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arâzîn mâbeynlerinde <span class="lugat">mübâreze</span> olsun. Evet, <span class="lugat">küffârın</span> <span class="lugat">nüfûs</span> ve enfâsları <span class="lugat">kabza-i kudretinde</span> olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emir ile, bir <span class="lugat">sayha</span> ile onları mahvetmiyor. Rubûbiyet-i âmme ünvanıyla, Hakîm ve <span class="lugat">Müdebbir</span> ismiyle bir meydân-ı imtihân ve <span class="lugat">mübâreze</span> açıyor. Temsîlde hata olmasın. Görüyoruz ki, nasıl ki bir padişahın dâire-i hükûmeti i‘tibâriyle ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur. Meselâ, dâire-i adliye, onu “Hâkim-i Âdil” nâmıyla yâd eder. Dâire-i askeriye onu “Kuman­dan-ı A‘zam” nâmıyla bilir. Dâire-i meşîhat onu “Halîfe” ismiyle zikreder. Dâire-i mülkiye onu “Sultan” nâmıyla tanır. Mutî‘ ahâli ona “Merhametkâr Padişah” derler. Âsî insanlar, ona “Kahhâr Hâkim” derler. Daha bunlara kıyâs et. İşte bazı vakit oluyor ki, bütün ahâli onun elinde olan o pâdişâh-ı âlî âciz, zelîl bir âsîyi bir emir ile i‘dâm etmiyor. Belki Hâkim-i Âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sâdık bir me’murunu taltîfe liyâkatini biliyor. Fakat hususî ilmiyle, hususî telefonuyla onu taltîf etmiyor. Belki haşmet-i saltanat ve tedbîr-i hükûmet ünvanıyla mü­kâfâta istihkākını <span class="lugat">teşhîr</span> etmek için bir meydân-ı müsâbaka açar. Vezirine emreder. Ahâliyi temâşâya da‘vet eder. Bir istikbâl-i siyâsî yaptırır. Muhteşem bir imtihân-ı ulvî neticesinde bir mecma‘-ı âlîde onu taltîf eder. Liyâkatini i‘lân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyâs et.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰي </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ezel ve Ebed Sultanı’nın pek çok esmâ-yı hüsnâsı vardır. Tecelliyât-ı celâliye </span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ve tezâhürât-ı cemâliye ile, pek çok şuûnâtı ve ünvanları vardır. Nûr ve zulmet, yaz ve kış, cennet ve cehennemin vücûdunu iktizâ eden isim ve ünvan ve şe’n ise, kānûn-u <span class="lugat">tenâsül</span>, kānûn-u müsâbaka, kānûn-u <span class="lugat">teâvün</span> gibi pek çok umûmî kanunlar misillü, kānûn-u mübârezenin dahi bir derece ta‘mîmini isterler. Kalb etrafındaki ilhâmât ve vesveselerin mübârezelerinden tut, <span class="lugat">tâ</span> semâ <span class="lugat">âfâkında</span> melâike ve şeytanların mübârezesine kadar o kanunun şumûlünü iktizâ eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Beşinci Basamak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Madem arzdan semâya gidip gelmek var. Semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli <span class="lugat">levâzımât-ı arziye</span> oradan gönderiliyor. Ve madem <span class="lugat">ervâh-ı tayyibeler</span> semâya gidiyorlar. Elbette <span class="lugat">ervâh-ı habîse</span> dahi ahyârı taklîden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünki vücûdca letâfet ve hıffetleri var. Hem şübhesiz <span class="lugat">tard</span> ve reddedilecekler. Çünki mâhiyetçe şerâret ve nühûsetleri vardır. Hem bilâ-şek velâ-şübhe, şu muâmele-i mühimmenin ve şu mübâreze-i ma‘neviyenin <span class="lugat">âlem-i şehâdette</span> bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünki saltanat-ı rubûbiyetin hikmeti iktizâ eder ki, zîşuûr için, bâhusus en mühim vazîfesi <span class="lugat">müşâhede</span> ve şehâdet ve dellâllık ve <span class="lugat">nezâret</span> olan insan için, tasarrufât-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun. Birer alâmet bıraksın. Nasıl ki nihâyetsiz bahar mu‘cizâtına yağmuru işaret koymuş. Ve havârik-ı san‘atına esbâb-ı zâhiriyeyi alâmet etmiş. <span class="lugat">Tâ</span> <span class="lugat">âlem-i şehâdet</span> ehlini işhâd etsin. Belki o acîb temâşâya umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini <span class="lugat">celb</span> etsin. Yani o koca semâvâtı etrafında nöbetdârlar dizilmiş, burçlarla tezyîn edilmiş bir kal‘a hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip, haşmet-i rubûbiyetini tefekkür ettirsin.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Madem şu mübâreze-i ulviyenin i‘lânı hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki <span class="lugat">hâdisât-ı cevviye ve semâviye</span> içinde şu i‘lâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîrâ yüksek kal‘aların muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu <span class="lugat">hâdisât-ı necmiye</span>, bu recm-i şeytâna ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki şu hâdise, bu hikmetten ve şu gayeden başka, ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdemden beri meşhurdur. Ve ehl-i hakîkat için meşhûddur.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Altıncı Basamak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Beşer ve cin, nihâyetsiz şerre ve cühûda müsteid olduklarından, nihâyetsiz bir <span class="lugat">temerrüd</span> ve bir tuğyân yaparlar. İşte bunun için Kur’ân-ı Kerîm öyle i‘câzkâr bir <span class="lugat">belâgatle</span> ve öyle âlî ve <span class="lugat">bâhir</span> üslûblarla ve öyle gālî ve zâhir temsîller ve <span class="lugat">meseller</span> ile ins ve cinni isyandan ve tuğyândan zecreder ki, kâinâtı titretir. Meselâ “Ey ins ve cin! Emirlerime itâat etmezseniz, haydi hudûd-u mülkümden elinizden gelirse çıkınız!” <span class="lugat">meseline</span> işaret eden </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْأِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7 arabi-ifade"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">فَبِاَيِّ اٰلَآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7 arabi-ifade"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَ نُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7 arabi-ifade"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">âyetindeki azametli inzâra ve dehşetli tehdîde ve şiddetli <span class="lugat">zecre</span> dikkat et. Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini gayet mu‘cizâne bir <span class="lugat">belâgatle</span> kırar. Aczlerini i‘lân eder. Saltanat-ı rubûbiyetin genişliği ve azameti nisbetinde, ne kadar âciz ve bîçâre olduklarını gösterir. Güya şu âyetle, hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">âyetiyle böyle diyor ki:</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">“Ey hakāreti içinde mağrur ve <span class="lugat">mütemerrid</span>! Ve ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve <span class="lugat">muannid</span> olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultân-ı Zîşân’ın evâmirine karşı geliyorsunuz ki, yıldızlar, aylar, güneşler <span class="lugat">emirber</span> neferleri gibi emirlerine itâat ederler. Hem tuğyânınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâl’e karşı mübâreze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî‘ askerleri var, farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem <span class="lugat">küfrânınızla</span> öyle bir Mâlik-i Zülcelâl’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsa <span class="lugat">idiniz</span>, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şüvâzlı nühâsları size atabilirler. Sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzûm olsa, arzınızı yüzünüze çarpar. Gülleler gibi küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler.”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, Kur’ân’da bazı mühim tahşîdât vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki haşmetin <span class="lugat">izhârı</span> ve düşman <span class="lugat">şenâatinin</span> teşhîri gibi sebeblerden ileri geliyor. Hem bazen kemâl-i intizâmı ve nihâyet adlî ve gayet hilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı en küçük ve zayıf bir şeye karşı tahşîd eder. Ve üstünde tutar, düşürtmez, <span class="lugat">tecâvüz</span> ettirmez.</span></p>
<div id="body-container">
<div id="left-container">
<div id="tab-risale" class="tab-content">
<div id="content-container" class="jspScrollable" tabindex="0">
<div class="jspContainer">
<div class="jspPane">
<div id="content">
<p class="Normal"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ şu âyete bak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَاِنْ تَظَاهَرَا عَلَيْهِ فَاِنَّ اللّٰهَ هُوَ مَوْلٰيهُ وَجِبْر۪يلُ وَصَالِحُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ بَعْدَذٰلِكَ ظَه۪يرٌ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ne kadar Nebî hakkına hürmet ve ne kadar ezvâcın huku­kuna merhamet var. Şu mühim tahşîdât, yalnız hürmet-i Nebînin azametini ve iki zaîfenin <span class="lugat">şekvâlarının</span> ehemmiyetini ve haklarının <span class="lugat">riâyetini</span> rahîmâne ifade etmek içindir.</span></p>
<p class="Normal"><span class="bold">Yedinci Basamak:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet <span class="lugat">muhtelif</span> efradları vardır. Bir kısmı nihâyet küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hatta gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. İşte bu yıldız cinsinden bir nev‘î de, nâzenîn semâ yüzünün <span class="lugat">murassa‘</span> ziynetleri ve o ağacın münevver meyve­leri ve o denizin <span class="lugat">müsebbih</span> balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl,Sâni‘-i Zülcemâl onları yaratmış. Ve meleklerine <span class="lugat">mesîreler</span>, binler <span class="lugat">menziller</span> yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nev‘ini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. İşte bu recm-i şeyâtîn için atılan <span class="lugat">şihâbların</span> “üç ma‘nâsı” olabilir:</span></p>
<p class="Normal"><span class="bold">Birincisi: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kānûn-u mübâreze en geniş dâirede dahi cereyân ettiğine <span class="lugat">remiz</span> ve alâmettir. </span><span class="bold">İkincisi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Semâvâtta hüşyâr nöbetdârlar, mutî‘ <span class="lugat">sekeneler</span> var. Arzlı şerîrlerin <span class="lugat">ihtilâtından</span> ve istimâ‘larından hoşlanmayan cünûdullâh bulunduğuna i‘lân ve işarettir. </span><span class="bold">Üçüncüsü:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Müzahrafât-ı arziyenin mümessilât-ı habîseleri olan câsûs şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvîs etmemek ve <span class="lugat">nüfûs-u habîse</span> hesabına <span class="lugat">tecessüs</span> ettirmemek için, edebsiz câsûsları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o <span class="lugat">şihâblarla</span> red ve tarddır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine i‘timâd eden ve Kur’ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işaret edilen hakîkatlere birden bak. Gözünü aç. Kafa fenerini bırak. Gündüz gibi i‘câz ışığı içinde şu âyetin ma‘nâsını gör. O âyetin semâsından bir hakîkat yıldızı al. Senin başındaki şeytana at. Kendi şeytanını recmet. Biz dahi etmeliyiz ve</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5" dir="rtl"><span class="arabi-ifade">رَبِّ اَعُوذُبِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">beraber demeliyiz.</span></p>
<p class="arabi-ifade" style="text-align: right;">فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْبَالِغَةُ وَ الْحِكْمَةُ الْقَاطِعَةُ</p>
<p class="arabi-ifade" style="text-align: right;">سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّأ مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
</div>
</div>
<div class="jspVerticalBar">
<div class="jspTrack">
<div class="jspDrag"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="footer">
<div id="social-container">
<div id="social" class="sharrre">
<div class="buttons">
<div class="button googleplus"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-besinci-soz-risale-i-nur/">On beşinci Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On dördüncü Söz &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/on-dorduncu-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2020 14:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler | Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13133</guid>

					<description><![CDATA[<p>ON DÖRDÜNCÜ SÖZ   بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍ Kur’ân-ı Hakîm’in ve Kur’ân’ın müfessir-i hakîkîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakāikine çıkmak için, teslîm ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-dorduncu-soz-risale-i-nur/">On dördüncü Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Normal para-style-override-3">ON DÖRDÜNCÜ SÖZ</p>
<p class="Normal para-style-override-3" dir="rtl">  <span class="arabi-ifade">بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade"> الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍ</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kur’ân-ı Hakîm’in ve Kur’ân’ın <span class="lugat">müfessir-i</span> hakîkîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve <span class="lugat">ulvî</span> hakāikine çıkmak için, teslîm ve inkıyâdı noksân olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakîkatlerin bir kısım nazîrelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir <span class="lugat">sırr-ı inâyet</span> <span class="lugat">beyân</span> edilecek. O hakîkatlerden haşir ve kıyâmetin nazîreleri Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakîkat’inde zikredildiği için tekrara lüzûm yoktur. Yalnız sâir hakîkatlerden numûne olarak </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">“Beş Mes’ele” </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">zikrederiz.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Birincisi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">“Altı günde yerleri ve gökleri yarattık” demek olan, hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan <span class="lugat">eyyâm-ı Kur’âniye</span> ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakîkat-i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fâtır-ı Zülcelâl’in halkettiği <span class="lugat">seyyâl</span> âlemleri, <span class="lugat">seyyâr</span> kâinâtları, geçici dünyaları nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi, dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">İkincisi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَكُلَّ شَئٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade"> لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَآ اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibi âyetlerin ifadeettikleri ki: “Bütün eşyâ, bütün <span class="lugat">ahvâliyle</span>, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor” demek olan hakîkat-i âliyesine kanâat getirmek için, Nakkāş-ı Zülcelâl rûy-u zemînin sahîfesinde her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihâyetsiz munta­zam mahlûkātın fihriste-i vücûdlarını, târîhçe-i hayatlarını, desâtîr-i hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde ma‘nevî bir sûrette <span class="lugat">derc</span> ve muhâfaza ettiğini; ve <span class="lugat">zevâlden</span> sonra <span class="lugat">semerelerinde</span> aynen kalem-i kaderiyle ma‘nevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını; hatta her geçici baharda yaş-kuru ne varsa, mahdûd <span class="lugat">zerrecikler</span> ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizâm ile</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">muhâfaza ettiğini nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Güya her bir bahar birtek çiçek gibi gayet muntazam ve <span class="lugat">mevzûn</span> olarak zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Hakîkat böyle iken, beşerin en acîb bir <span class="lugat">dalâleti</span> budur ki, kader kaleminin sahîfesi olan Levh-i Mahfûz’un -yalnız bir cilve-i aksi olarak- fihriste-i san‘at-ı Rabbâniye olup, ehl-i gafletin lisânında ‘tabiat’ denilen bu kitâbet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san‘atı, bu <span class="lugat">münfail</span> mistar-ı hikmeti <span class="lugat">‘tabîat-ı müessire&#8217;</span> diyerek, <span class="lugat">masdar</span> ve <span class="lugat">fâil</span> telakkî etmesidir.</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Hakîkat nerede, ehl-i gafletin telakkîleri nerede?</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Üçüncüsü:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, <span class="lugat">hamele-i arş</span> ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında <span class="lugat">Muhbir-i Sâdık’ın</span> <span class="lugat">tasvîr</span> ettiği; meselâ kırk binler başlı, her bir başta kırk binler lisân ve her lisânda kırk binler tarzda tesbîhât ettiklerini ve intizâm ve <span class="lugat">külliyet</span> ve <span class="lugat">vüs‘at-i</span> ubûdiyetlerini ifade eden hakîkate çıkmak için, şuna dikkat et ki: Zât-ı Zülcelâl </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِنَّاعَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَي السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibi âyetlerle <span class="lugat">tasrîh</span> ediyor ki, mevcûdâtın en büyüğü ve en küllîsi dahi, kendi <span class="lugat">külliyetine</span> göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbîhât ettiğini gösteriyor. Ve öyle de görünüyor.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, bir <span class="lugat">bahr-i müsebbih</span> olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbîhiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi; bir <span class="lugat">tayr-ı müsebbih</span> ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyesi hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek her bir ağacın, her bir yıldızın <span class="lugat">cüz’î</span> birer tesbîhâtı olduğu gibi; zeminin de ve zeminin her bir kıt‘asının da ve her bir dağ ve derenin de ve <span class="lugat">berr</span> ve bahrinin de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbîh-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisânlar bulunan ve her lisânda yüz bin tarzda tesbîhât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini <span class="lugat">âlem-i misâlde</span> tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervâhta temsîl edip i‘lân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır. Evet, müteaddid eşyâ bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı manevîsi olacaktır. Eğer o cem‘iyet imtizâc edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı manevîsi, bir nevi‘ rûh-u ma‘nevîsi ve vazîfe-i tesbîhiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte bak. Misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam meyvesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde bak, kaç yüz mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı, mevzûn tohumcuk harfleri emr-i künfeyekûne mâlik Sâni‘-i Zülcelâl’ine ne kadar <span class="lugat">belîğ</span> bir medih ve fasîh bir tesbîh ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i ma‘nâda <span class="lugat">müteaddid</span> diller ile tesbîhâtını temsîl ediyor. Ve hikmeten öyle olmak gerektir.</span></p>
<p class="Normal"><span class="bold">Dördüncüsü:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade"> تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibiâyetlerin ifade ettikleri hakîkat-i ulviyesine ki, Kādir-i Mutlak, o derece suhûlet ve sür‘atle ve muâlecesiz ve <span class="lugat">mübâşeretsiz</span> eşyâyı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni‘-i Kadîr nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu halde, masnûât nihâyet derecede ondan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber gayet cüz’î ve hakir <span class="lugat">umûru</span> dahi, ehemmiyetle tanzîm ve hüsn-ü san‘attan hâriç bırakmıyor.</span></p>
<p class="Normal"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte bu hakîkat-i Kur’âniyenin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd <span class="lugat">suhûlet-i mutlaka</span> içinde intizâm-ı ekmel şehâdet ettiği gibi; gelecek temsîl dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰي </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâ-yı hüsnâsından Nûr isminin bir kesîf aynası hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve <span class="lugat">teshîr-i İlâhî</span> ile mazhar olduğu vazîfeler, şu hakîkati fehme takrîb eder. Şöyle ki:</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu; cilvesiyle ve <span class="lugat">timsâliyle</span> ve tasarrufa benzer çok <span class="lugat">cihetlerle</span> onları <span class="lugat">müteessir</span> ettiği halde, o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle <span class="lugat">müteessir</span> edemezler. <span class="lugat">Kurbiyet</span> da‘vâ edemezler. Hem o güneş her şeffaf zerreye, hatta <span class="lugat">ziyâsı</span> nereye girmiş ise, orada hazır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kābiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi‘ <span class="lugat">timsâli</span> görünmesiyle anlaşılır. Hem güneşin azamet-i nûrâniyeti derecesinde <span class="lugat">ihâtası</span>, <span class="lugat">nüfûzu</span> ziyâdeleşir. Nûrâniyet azametindendir ki, en küçük, ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Demek azamet-i kibriyâsı cüz’î ve ufak şeyleri nûrâniyet sırrıyla hârice atmak değil, bil‘akis dâire-i ihâtasına alıyor. Hem güneşi mazhar olduğu cilvelerde ve vazîfelerde <span class="lugat">-farz-ı muhâl</span> olarak- <span class="lugat">fâil-i muhtâr</span> farz etsen, o derece suhûlet ve sür‘at ve vüs‘at içinde zerreden, <span class="lugat">katreden</span>, deniz yüzünden, seyyârâta kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufât-ı azîmeyi yalnız bir <span class="lugat">mahz-ı emir</span> ile yapar, <span class="lugat">tahayyül</span> edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı <span class="lugat">müsâvîdirler</span>. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kābiliyetine göre kemâl-i intizâm ile verir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte semâ denizinin yüzünde <span class="lugat">ziyâdâr</span> bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak’ın Nûr isminin cilvesine <span class="lugat">kesîf</span> bir aynacık olan şu güneşin, bilmüşâhede şu hakîkatin üç esasının numûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nûr ve harâreti ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi <span class="lugat">kesîf</span> hükmünde </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">نُورُالنُّورِ مُنَوِّرُالنُّورِ مُقَدِّرُالنُّورِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın ve hazır ve nâzır; ve eşyâ ondan gayet uzak olduğuna; hem o derece <span class="lugat">külfetsiz</span>, muâlecesiz, suhûletle işleri yapar ki, yalnız <span class="lugat">mahz-ı emrin</span> sür‘at ve suhûletiyle îcâd eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey cüz’î-küllî, küçük-büyük, dâire-i kudretinden hârice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şuhûd derecesinde bir yakîn-i îmânî ile îmân ederiz. Ve îmân etmek gerektir.</span></p>
<p class="Normal"><span class="bold">Beşincisi: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْأَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’den tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’ye kadar; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَئٍ وَهُوَ عَلٰي كُلِّ شَئٍ وَك۪يلٌ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’den tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَايُعْلِنُونَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’e kadar; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’dan tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’e kadar; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’dan tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’a kadar “Hudûd-u azamet-i rubûbiyeti ve kibriyâ-yı ulûhiyeti tutmuş olan <span class="lugat">Ezel</span> ve <span class="lugat">Ebed</span> Sultanı, şu âciz ve nihâyetsiz zayıf ve nihâyetsiz fakir ve nihâyetsiz muhtaç ve yalnız cüz’î bir <span class="lugat">ihtiyâr</span> ile îcâda kābiliyeti olmayan zayıf bir <span class="lugat">kesb</span> ile mücehhez benî-âdeme karşı şedîd şikâyât-ı Kur’âniyesi ve azîm tehdîdâtı ve müdhiş <span class="lugat">vaîdleri</span> ne hikmete binâendir ve ne vecihle <span class="lugat">tevfîk</span> edilir? Ne sûretle münâsib düşer?” demek olan derin ve yüksek hakîkate kanâat getirmek için, şu gelecek iki temsîle bak!</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Birinci Temsîl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, şâhâne bir bağ var ki, nihâyetsiz meyvedâr ve çiçekdâr <span class="lugat">masnû‘lar</span>, içinde bulunuyorlar. Ona <span class="lugat">nezâret</span> etmek için pek çok hademeler ta‘yîn edilmiş. Bir hizmetkârın vazîfesi dahi yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun <span class="lugat">mecrâsındaki</span> deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti. Deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne <span class="lugat">halel</span> geldi veyahud kurudu. O vakit Hâlik’ın san‘at-ı Rabbâniyesinden ve Sultan’ın <span class="lugat">nezâret-i</span> şâhânesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka bütün hademelerin o sersemden <span class="lugat">şekvâya</span> hakları var. Zîrâ hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">İkinci Temsîl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, <span class="lugat">cesîm</span> bir sefîne-i sultâniyede âdî bir adam, <span class="lugat">cüz’î</span> vazîfesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazîfedârların netâic-i hıdemâtına <span class="lugat">halel</span> getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazîfedârlar nâmına gemi sâhibi ondan şedîd şikâyet eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kusur sâhibi ise diyemez ki: “Ben bir âdî adamım. Ehemmi­yetsiz ihmâlimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünki tek bir <span class="lugat">adem</span>, hadsiz <span class="lugat">ademleri</span> intâc eder. Fakat vücûd, kendine göre semere verir. Çünki bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna <span class="lugat">mütevakkıf</span> olduğu halde; o şeyin <span class="lugat">ademi</span>, <span class="lugat">intifâsı</span>, tek bir şartın <span class="lugat">intifâsıyla</span> ve tek bir <span class="lugat">cüz’ün</span> <span class="lugat">ademiyle</span> netice i‘tibâriyle <span class="lugat">mün‘adim</span> olur.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Bundandır ki, tahrîb ta‘mîrden pek çok def‘a <span class="lugat">eshel</span> olduğu, bir <span class="lugat">düstûr-u müteârife</span> hükmüne geçmiştir. Madem küfür ve dalâlet, tuğyân ve ma‘siyet esasları inkârdır ve reddir. Terktir ve <span class="lugat">adem-i</span> kabûldür. Sûret-i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakîkatte <span class="lugat">intifâdır</span>, <span class="lugat">ademdir</span>.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Öyle ise cinâyet-i <span class="lugat">sâriyedir</span>. Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine <span class="lugat">halel</span> verdiği gibi, esmâ-yı İlâhiyenin <span class="lugat">cilve-i cemâllerine</span> perde çeker.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdât nâmına o mevcûdâtın Sultan’ı, şu âsî beşerden azîm şikâyet eder ve etmesi ayn-ı hikmettir. Ve o âsî şiddetli tehdîdâta elbette müstehaktır. Ve dehşetli vaîdlere bilâ-şübhe <span class="lugat">sezâdır</span>.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Hâtime</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Gāfil kafaya bir tokmaktır. Bir ders-i ibrettir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya <span class="lugat">tâlib</span> bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı görür, uçamıyor, başını kuma sokuyor. Tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez. Ey nefis! Şu temsîle bak, gör. Nasıl dünyaya <span class="lugat">hasr-ı nazar</span>, azîz bir lezzeti <span class="lugat">elîm</span> bir <span class="lugat">eleme</span> <span class="lugat">kalb</span> eder. Meselâ şu <span class="lugat">karyede</span> -yani Barla’da- iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbâbı İstanbul’a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a <span class="lugat">müştâktır</span>. Orayı düşünür. Ahbâba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse: “Oraya git!” sevinip gülerek gider.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire <span class="lugat">ünsiyet</span> edip teselli bulmak ister. Onunla o <span class="lugat">elîm</span> <span class="lugat">âlâm-ı firâkı</span> kapamak ister.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ey nefis! Başta Habîbullâh, bütün ahbâbın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdâne kabre bak! Dinle, ne <span class="lugat">taleb</span> eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister? Sakın gāfil olup ikinci adama benzeme. Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata <span class="lugat">perestiş</span> eder. <span class="lugat">Derd-i maîşetle</span> sarhoştur.” Çünki ölüm değişmiyor. <span class="lugat">Firâk</span> bekāya <span class="lugat">kalb</span> olup başkalaş­mıyor. <span class="lugat">Acz-i beşerî</span>, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür‘at peydâ ediyor. Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünki herkes, sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zîrâ şu misâfirhâne-i dünyâda <span class="lugat">nazar-ı hikmetle</span> baksan, hiçbir şeyi nizâmsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu <span class="lugat">hâdisât-ı kevniye</span>, tesâdüf oyuncağı değiller. Meselâ, zemine nebâtât ve hayvanât envâından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde gayet muntazam ve gayet <span class="lugat">münakkaş</span> gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle <span class="lugat">müzeyyen</span>, <span class="lugat">mücehhez</span> olduklarını gördüğün</span></p>
<div id="body-container">
<div id="left-container">
<div id="tab-risale" class="tab-content">
<div id="content-container" class="jspScrollable" tabindex="0">
<div class="jspContainer">
<div class="jspPane">
<div id="content">
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ve gayet âlî gayeler içinde kemâl-i intizâm ile <span class="lugat">meczub</span> mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, <span class="lugat">küre-i arzın</span> benî-Âdemden, bâhusus ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin <span class="lugat">sıklet-i</span> ma‘neviyesinden omuz silkmeye benzeyen <span class="lugat">zelzele</span> gibi </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-6">(Hâşiye) </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">mevt-âlûd hâdisât-ı haya­tiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesâdüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm zâyiâtını, bedelsiz, hebâen mensûr gösterip, müdhiş bir ye’se atarlar. Hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler bir Hakîm-i Rahîm’in emriyle ehl-i îmânın fânî malını sadaka hükmüne çevirip ibkā etmektir. Ve <span class="lugat">küfrân-ı ni‘metten</span> gelen günahlara <span class="lugat">keffârettir</span>. Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hâlik’ın emriyle büyük bir <span class="lugat">zelzele</span> ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle <span class="lugat">ehl-i şirki</span> cehenneme döker. Ehl-i şükre: “Haydi, cennete buyurun!” der.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">On Dördüncü Söz’ün <span class="lugat">Zeyli</span></span></p>
<p class="Normal para-style-override-3" dir="rtl"><span class="arabi-ifade">بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade"> وَاَخْرَجَتِ الْأَرْضُ اَثْقَالَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade"> وَ قَالَ الْأِنْسَانُ مَالَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade">يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade">بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰي لَهَا </span>-ilâ âhirihî-</p>
<p class="Normal para-style-override-3">
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Şu sûre kat‘iyen ifade ediyor ki, <span class="lugat">küre-i arz</span>, hareket ve <span class="lugat">zelzele­sinde</span> vahiy ve ilhâma mazhar olarak emir <span class="lugat">tahtında</span> depreniyor. Bazen de titriyor. Ma‘nevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki <span class="lugat">zelzele</span> münâsebetiyle, altı yedi cüz’î suâle karşı, yine ma‘nevî <span class="lugat">ihtâr</span> yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç def‘a niyet ettimse de, izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Birinci Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Bu <span class="lugat">zelzelenin</span> maddî musibetinden daha elîm ma‘nevî bir musibeti olarak, şu <span class="lugat">zelzelenin</span> devamından gelen korku ve <span class="lugat">me’yûsiyet</span>, <span class="lugat">ekser</span> halkın <span class="lugat">ekser</span> memlekette gece istirahatini <span class="lugat">selb</span> ederek dehşetli bir azab vermesi nedendir?</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Yine ma‘nevî cevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Şöyle denildi ki: “Ramazân-ı Şerîf’in terâvîh vaktinde kemâl-i neş’e ve sürûr ile, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bazen kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde câzibedârâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Latince-Baslik char-style-override-17">_________________________________</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Hâşiye:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15"> İzmir’in <span class="lugat">zelzelesi</span> münâsebetiyle yazılmıştır.</span></p>
</div>
</div>
<div class="jspVerticalBar">
<div class="jspTrack">
<div class="jspDrag">
<div class="jspDragTop">
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">İkinci Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Ne için gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçâre müslümanlara iniyor?”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Büyük hatalar ve cinâyetler te’hîr ile büyük mer­kezlerde; ve küçücük cinâyetler ta‘cîl ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete <span class="lugat">binâen</span> ehl-i küfrün cinâyetlerinin <span class="lugat">kısm-ı a‘zamı</span>, mahkeme-i kübrâ-yı haşre te’hîr edilerek, ehl-i îmânın hataları kısmen bu dünyada cezâsı verilir. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-6">(Hâşiye)</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Üçüncü Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Bazı <span class="lugat">eşhâsın</span> hatasından gelen bu musibet, bir derece memlekette umûmî şekle girmesinin sebebi nedir?”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Umûmî musibet, <span class="lugat">ekseriyetin</span> hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim <span class="lugat">eşhâsın</span> harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihâken tarafdâr olması ile ma‘nen <span class="lugat">iştirâk</span> eder. Musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Dördüncü Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffâretü’z-zünûbdur. Ma‘sûmların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adâletullâh nasıl müsâade eder?” </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Yine ma‘nevî cânibden elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Bu mes’ele sırr-ı kadere <span class="lugat">taalluk</span> ettiği için Risâle-i Kader’e havâle edip, yalnız burada bu kadar denildi. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Yani “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit, yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp ma‘sûmları da yakar.” Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve imtihândır. Ve <span class="lugat">dâr-ı teklîf</span> ve mücâhededir. İmtihân ve teklîf iktizâ ederler ki, hakîkatler perdeli kalıp, <span class="lugat">tâ</span> <span class="lugat">müsâbaka</span> ve mücâhede ile, Ebu­bekirler a‘lâ-yı illiyyîne çıksınlar. Ve Ebucehiller <span class="lugat">esfel-i sâfilîne</span> girsinler. Eğer ma‘sûmlar böyle musibetlerde sağlam kalsa idiler, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslîm olup mücâhede ile ma‘nevî terakkî kapısı kapanacaktı. Ve sırr-ı teklîf bozu­lacaktı. Madem mazlum zâlim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Bu suâle karşı cevâben denildi ki: “O musibetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o ma‘sûmların fânî malları onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi; fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nevi‘ <span class="lugat">şehâdet</span> hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">_________________________________</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Hâşiye: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15">Hem Rus gibi olanların mensûh ve <span class="lugat">tahrîf</span> edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kābil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullâha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp, bunlara hiddet ediyor. </span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Haydi, ma‘denî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhiye ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam, bir tüfenk ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına <span class="lugat">hasr-ı nazar</span> edip, bîçâre <span class="lugat">maktûlün</span> büsbütün hukukunu <span class="lugat">zâyi‘</span> etmek, ne derece belâhet ve dîvâneliktir. Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâl’in musahhar bir me’muru, belki bir gemisi, bir tayyâresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihâr edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânî’yi unutmak ve tabiata sapmak, <span class="lugat">hamâkatin</span> en eşneidir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="bold">Altıncı Suâlin Tetimmesi ve Hâşiyesi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"><span class="lugat">Ehl-i dalâlet</span> ve ilhâd, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibâhlarına mukābele ve <span class="lugat">mümânaat</span> etmek için o derece garib bir <span class="lugat">temerrüd</span> ve acîb bir <span class="lugat">hamâkat</span> gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümâtlı isyanından kâinât ve <span class="lugat">anâsır-ı külliye</span> kızdıklarından ve Hâlik-ı Arz ve Semâvât dahi, değil hususî bir rubûbiyet, belki bütün kâinâtın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinâ­tın heyet-i mecmûasında ve rubûbiyetin dâire-i külliyesinde nev‘-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyânından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinât sultanını tanıttırmak için, emsâlsiz kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umûmî gibi umûmî ve dehşetli âfâtı nev‘-i insanın yüzüne çarparak; onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyûmiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek <span class="lugat">zâhir</span> bir sûrette gösterdiği halde; insan sûretin­de bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir <span class="lugat">temerrüd</span> ile mukā­bele edip diyorlar ki: “Tabiattır, bir ma‘denin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneşin harâreti ve elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş. Ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızart­mış, yangın sûretini vermiş” diye ma‘nâsız hezeyanlar ediyorlar. Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan <span class="lugat">neş’et</span> eden çirkin bir <span class="lugat">temerrüd</span> sebebiyle bilmiyorlar ki, esbâb yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihâzâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine, küçücük çekirdeğini gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Sâni‘inin o çamdaki gösterdiği bin mu‘cizâtı inkâr eder misillü, bazı <span class="lugat">zâhirî</span> sebebleri irâe eder. Hâlik’ın <span class="lugat">ihtiyâr</span> ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i rubûbiye­tini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakîkate fennî bir nâm takar. Güya o nâm ile <span class="lugat">mâhiyeti</span> anlaşıldı, âdîleşti. Hikmetsiz, ma‘nâsız kaldı. İşte gel, belâhet ve hamâkatin nihâyetsiz derecelerine bak ki, yüz sahîfe ile ta‘rîf edilse ve hikmetleri <span class="lugat">beyân</span> edilse, ancak tamamıyla bilinecek, derin ve geniş bir hakîkat-i mechûleye bir nâm takar, <span class="lugat">ma‘lûm</span> bir şey gibi: “Bu, budur” der.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır. Hem bir irâde-i külliye ve birer <span class="lugat">ihtiyâr-ı</span> âm ve birer hâkimiyet-i nev‘iyenin ünvanları bulunan ve <span class="lugat">‘âdetullâh’</span> nâmı ile yâd edilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i rubûbiyeti <span class="lugat">ircâ‘</span> eder. O <span class="lugat">ircâ‘</span> ile onun nisbetini, irâde-i ihtiyâriyeden keser. Sonra tutar, tesâdüfe tabiata havâle eder. Ebucehil’den ziyâde muzâaf bir <span class="lugat">echeliyet</span> gösterir. Bir <span class="lugat">neferin</span> veya bir taburun zaferli harbini, bir nizâm ve kānûn-u askeriyeye istinâd edip, kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü, âsî bir dîvâne olur. Hem meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten îcâdı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu‘cizâtlı bir usta, yüz okka <span class="lugat">muhtelif</span> <span class="lugat">taâmları</span>, yüz arşın <span class="lugat">muhtelif</span> kumaşları yapsa, bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler tabîî ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hârika san‘atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de&#8230;</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Yedinci Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Bu hâdise-i arziye bu memleketin ahâlî-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor? Ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor?” </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Bu hâdise hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memle­kete mahsûs olması, hem tahayyürâtından intibâha gelmediklerinden hafifçe gāfilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin <span class="lugat">delâletiyle</span> bu hâdise ehl-i îmânı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyâza uyandırmak için sarsıyor. Ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyâde sarsmasının iki vechi var: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Biri:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için ta‘cîl edildi. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">İkincisi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> O gibi yerlerde kuvvetli ve hakîkatli îmân muhâfızları ve İslâmiyet <span class="lugat">hâmîleri</span> az veya </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada te’sîrli bir merkez-i faâliyet <span class="lugat">te’sîsleri</span> cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimâli var.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3" style="text-align: right;"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade" style="font-size: 18pt;">لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ</span></p>
<p class="arabi-ifade" dir="rtl"><span style="font-size: 18pt;"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّأ مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ</span></span></p>
</div>
<div class="jspDragBottom"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="right-container">
<div id="header-eserler"><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></div>
<div id="index-container" class="jspScrollable" tabindex="0">
<div class="jspContainer">
<div class="jspVerticalBar">
<div class="jspTrack">
<div class="jspDrag">
<div class="jspDragBottom"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="footer">
<div id="social-container">
<div id="social" class="sharrre">
<div class="buttons">
<div class="button googleplus"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-dorduncu-soz-risale-i-nur/">On dördüncü Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On üçüncü Söz &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/onucuncu-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Oct 2020 16:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13132</guid>

					<description><![CDATA[<p>ON ÜÇÜNCÜ SÖZ İki Makam’dır. İkinci Makam’ı Gençlik Rehberi olup müstakil yazılmakla şimdilik bu mecmûaya idhâl edilmemiştir. Birinci Makam بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمنِ الرَّح۪يمِوَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ  وَمَا&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/onucuncu-soz-risale-i-nur/">On üçüncü Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="header1"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-4">ON ÜÇÜNCÜ SÖZ</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İki Makam’dır. İkinci Makam’ı Gençlik Rehberi olup müstakil yazılmakla şimdilik bu mecmûaya idhâl edilmemiştir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Birinci Makam</span></p>
<p class="arabi-ifade"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمنِ الرَّح۪يمِوَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-11"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ى لَهُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-12">    </span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsûl-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et!</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Mu</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cizü’l-Beyân, bütün kâinâttaki âdiyât nâmıyla yâd olunan, hârikulâde ve birer mu</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cize-i kudret olan mevcûdât üstündeki âdet ve <span class="lugat">ülfet</span> perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakāik-i acîbeyi zîşuûra açıp, <span class="lugat">nazar-ı ibretlerini</span> <span class="lugat">celb</span> edip, ukūle tükenmez bir hazîne-i ulûm açar.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cizât-ı kudreti âdiyât perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve <span class="lugat">intizâm-ı hilkatten</span> hurûc eden ve <span class="lugat">kemâl-i fıtrattan</span> sukūt eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate arz eder. Onları birer ibretli hikmet diye zîşuûra takdîm eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ, en <span class="lugat">câmi</span></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">bir mu</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cize-i kudret olan insanın hilkatini âdî görüp, lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatindenhurûc etmiş, üç ayaklı yahud iki başlı bir insanı, bir velvele-i istiğrâbla <span class="lugat">nazar-ı ibrete</span> <span class="lugat">teşhîr</span> eder. Meselâ en latîf ve umûmî bir mu</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cize-i rahmet olan bütün yavruların hazîne-i gaybdan mun­tazam <span class="lugat">iâşelerini</span> âdî görüp, <span class="lugat">küfrân</span> perdesini üstüne çeker. Fakat intizâmdan şüzûz etmiş, kabîlesinden <span class="lugat">cüdâ</span> olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla <span class="lugat">iâşesini</span> görür, ondan tecellî eden lütuf ve keremle bütün balıkçıları ağlatmak ister. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-6">(Hâşiye)</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Hakîm</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">in ilim ve hikmet ve ma</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">rifet-i İlâhiye cihetiyle servet ve <span class="lugat">gınâsı</span>; ve felsefenin ilim ve ibret ve ma</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">rifet-i Sâni</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cihetindeki fakr ve iflâsını gör, ibret al! İşte bu sırdandır ki, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Hakîm, nihâyetsiz parlak, yüksek hakîkatleri <span class="lugat">câmi</span></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">olduğundan, şiirin hayâlâtından <span class="lugat">müstağnîdir</span>.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-18"> _________________________________</p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Hâşiye: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15">Amerika</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-16">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15">da bu hâdise aynen vukū‘ bulmuştur.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Mu</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cizü’l-Beyân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın <span class="lugat">i</span></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">câz derecesindeki <span class="lugat">kemâl-i ni­zâm ve intizâmı</span> ve kitâb-ı kâinâttaki intizâmât-ı san</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">atı, muntazam üslûblarıyla tefsîr ettikleri halde, <span class="lugat">manzûm</span> ve şiir olmadığının diğer bir sırrı da budur ki, âyetlerinin her bir necmi, vezin kaydı altına girmeyip, tâ ekser âyetlere bir nevi</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">merkez olsun ve kardeşi olsun ve mâbeynlerinde mevcûd münâsebât-ı ma</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">neviyeye <span class="lugat">râbıta</span> olmak için, o dâire-i muhîta içindeki âyetlere birer <span class="lugat">hatt-ı münâsebet</span> teşkîl etmesidir. Güya, serbest her bir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, <span class="lugat">müteveccih</span> birer yüzü var ki, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân içinde binler Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân bulunur, her bir <span class="lugat">meşreb</span> sâhibine birisini verir. Nasıl ki, Yirmi Beşinci Söz</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">de beyân edildiği gibi, Sûre-i İhlâs içinde otuz altı Sûre-i İhlâs mikdarınca, her biri zil’ecniha olan altı cümlenin terkîbâtından müteşek­kil bir hazîne-i ilm-i tevhîd bulunuyor ve <span class="lugat">tazammun</span> ediyor.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, nasıl ki, semâda olan yıldızların sûreten adem-i intizâmı cihetiyle, her bir yıldız kayıd altına girmeyip, her birisi ekser yıldıza bir nevi</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">merkez olarak dâire-i mu­hîtasındaki -birer birer- her bir yıldıza mevcûdât beynindeki <span class="lugat">nisbet-i hafiyeye</span> işaret olarak, birer <span class="lugat">hatt-ı münâsebet</span> uzatıyor. Güya, her bir tek yıldız, necm-i âyet gibi, umum yıldızlara bakar birer gözü, <span class="lugat">müteveccih</span> birer yüzü vardır. İşte intizâmsızlık içinde kemâl-i intizâmı gör, ibret al!</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’nın bir sırrını bil! Hem âyet-i</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا يَنْبَغ۪ى لَهُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">sırrını da bununla anla ki, şiirin şe</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ni, küçük ve sönük hakîkatleri büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın hakîkatleri o kadar büyük ve âlî ve parlak ve revnakdârdır ki, en büyük ve parlak hayâl, o hakîkatlere nisbet edilse gayet küçük ve sönük kalır. Meselâ, </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يَوْمَ نَطْوِى السَّمَٓاءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-11 arabi-ifade"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَث۪يثًا </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-11 arabi-ifade"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibi hadsiz hakîkatleri buna şâhiddir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın her bir âyeti, birer <span class="lugat">necm-i sâkıb</span> gibi, <span class="lugat">i</span></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">câz ve hida­yet nûrunu neşir ile küfür ve gaflet zulümâtını nasıl dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini o asr-ı câhiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, her şey <span class="lugat">zulmet-i cehil ve gaflet</span> altında perde-i cümûd ve tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın lisân-ı ulviyesinden</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibi âyetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış mevcûdât-ı âlem  </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يُسَبِّحُ</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">  sadâsıyla işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyâr oluyorlar, <span class="lugat">kıyâm</span> edip zikrediyorlar. Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpâre olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkāt,</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">sayhasıyla, işitenlerin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer nûr-u hakîkat-edâ; ve arz bir kafa; <span class="lugat">berr ve bahir</span> birer lisân; ve bütün hayvanât ve nebâtât birer kelime-i tesbîhfeşân sûretinde arz-ı dîdâr eder. Yoksa, bu zamandan tâ o zamana bakmakla, mezkûr zevkin dekāikini göremezsin.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, o zamandan beri nûrunu neşreden ve <span class="lugat">mürûr-u zaman</span> ile <span class="lugat">ulûm-u müteârife</span> hükmüne geçen ve sâir neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaz</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">iyet ile; yahud <span class="lugat">sathî</span> ve basit bir <span class="lugat">perde-i ülfet</span> ile baksan, elbette her bir âyetin ne kadar tatlı <span class="lugat">zemzeme-i i</span></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">câz içinde, ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">-ı i</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">câzı içinde bu nev‘-i i</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">câzını zevk edemezsin.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın en yüksek bir derece-i i</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">câzı­na bakmak istersen, şu temsîl dürbünüyle, bak. Şöyle ki:Gayet yüksek ve garib, gayetle yayılmış acîb bir ağaç farz edelim ki, o ağaç, geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mestûriyet içinde saklanmış. Ma</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">lûmdur ki, bir ağacın, insanın a</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">zâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir tenâsüb, bir muvâzenet lâzımdır. Her bir cüz</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ü, o ağacın mâhiyetine göre bir şekil alır, bir sûret verilir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte, hiç görünmeyen (ve hâlen görünmüyor) o ağaca dâir biri çıksa, perde üstünde onun her bir a</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">zâsına mukābil bir resim çekse, birer hudud çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa, bir tenâsüble, bir sûret <span class="lugat">tersîm</span> etse ve birbirinden nihâyet uzak mebde</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ve müntehâsının orta­sında uzuvlarının aynı şekil ve sûretini gösterecek muvâfık tersîmâtla doldursa, elbette şübhe kalmaz ki, o ressam, o gaybî ağacı, gayb-âşinâ nazarıyla görür. İhâta eder, sonra tasvîr eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Aynen onun gibi, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Mu</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">cizü’l-Beyân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın dahi hakîkat-i müm­kinâta dâir -ki o hakîkat, dünyanın ibtidâsından tut, tâ âhiretin en nihâyetine kadar uzanmış ve ferşten arşa ve zerreden şemse kadar yayılmış olan <span class="lugat">şecere-i hilkatin</span> hakîkatine dâir- beyânât-ı Furkāniyesi, o kadar tenâsübü muhâfaza etmiş ve her bir uzva ve meyveye lâyık birer sûret vermiştir ki, bütünmuhakkikler, nihâyet-i <span class="lugat">tahkîkinde</span>, Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ın tasvîrine “Mâşâllâh, Bârekellâh” deyip, <span class="lugat">“Tılsım-ı kâinâtı</span> ve <span class="lugat">muammâ-yı hilkati</span> keşf ve fetheden yalnız sensin, ey Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı Hakîm!” demişler.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">-Temsîlde kusur yok- esmâ ve sıfât-ı İlâhiyeyi, şuûn ve ef‘âl-i Rabbâniyeyi bir şecere-i tûbâ-yı nûr hükmünde temsîl edelim ki; o şecere-i nûrâniyenin dâire-i azameti, ezelden ebe­de uzanıp gidiyor, hudûd-u kibriyâsı gayr-i mütenâhî fezâ-yı ıtlâkda yayılıp ihâta ediyor, hudûd-u icrââtı, </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-11 arabi-ifade"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-11 arabi-ifade"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">هُوَ الَّذ۪ى يُصَوِّرُكُمْ فِى الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">hududundan tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَالسَّموَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-11 arabi-ifade"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">خَلَقَ السَّموَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ى سِتَّةِ اَيَّامٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-11 arabi-ifade"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَ سَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">hududuna kadar intişâr etmiş o hakîkat-i nûrâniyeyi; bütün dal ve budaklarıyla, gāyât ve meyveleriyle o kadar tenâsüble ve birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden <span class="lugat">tevahhuş</span> etmeyecek bir sûrette o hakāik-i esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">âli beyân etmiştir ki, bütün ehl-i keşif ve hakîkat ve dâire-i melekûtte cevelân eden bütün <span class="lugat">ashâb-ı irfân ve hikmet</span>, o beyânât-ı Furkāniyeye karşı “Sübhânallâh” deyip, “Ne kadar doğru, ne kadar mutâbık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık!” diyerek, tasdîk ediyorlar.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ, bütün dâire-i imkân ve dâire-i vücûba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin bir tek dalı hükmünde olan îmânın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, tâ en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenâsüb gözetilerek tasvîr eder ve o derece bir muvâzenet sûretinde ta</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">rîf eder ve o mertebe bir tenâsüb tarzında izhâr eder ki, akl-ı beşer idrâkinden âciz ve hüsnüne hayran kalır. Ve o îmân dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyet</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">in <span class="lugat">erkân-ı hamsesi</span> aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruâtı ve en küçük âdâbı ve en uzak gāyâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">î semerâtına varıncaya kadar aralarında hüsn-ü tenâsüb ve kemâl-i münâsebet ve tam bir muvâzenet muhâfaza edildiğine delil, o Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ân-ı câmiin nusûs ve vücûhundan ve işârât ve <span class="lugat">rumûzundan</span> çıkan şerîat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizâmı ve muvâzeneti ve hüsn-ü tenâsübü ve resâneti; <span class="lugat">cerh</span> edilmez bir şâhid-i âdil, şübhe getirmez bir burhân-ı kātı</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">‘</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">dır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Demek oluyor ki, beyânât-ı Kur</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">âniye, beşerin ilm-i cüz</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-13">’</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">îsine, bâ­husus bir <span class="lugat">ümmînin</span> ilmine <span class="lugat">müstenid</span> olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinâd ediyor ve cemî‘-i eşyâyı birden görebilir, ezel veebed ortasında bütün hakāiki bir anda müşâhede eder bir zâtın kelâmıdır.  </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Bu hakîkate işaret  eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5" dir="rtl"><span class="arabi-ifade">اَللّٰهُمَّ يَا مُنْزِلَ الْقُرْآنِ بِحَقِّ الْقُرْآنِ وَ بِحَقِّ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَ قُبُورَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَ الْقُرْآنِ آم۪ينَ يَا مُسْتَعَانُ</span></p>
<p dir="rtl">
<p dir="rtl" style="text-align: left;"><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/onucuncu-soz-risale-i-nur/">On üçüncü Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dokuzuncu Söz &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/dokuzuncu-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Oct 2020 16:00:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13123</guid>

					<description><![CDATA[<p>DOKUZUNCU SÖZ  بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ  وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ   Ey birader! Benden namazın şu muayyen beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dokuzuncu-soz-risale-i-nur/">Dokuzuncu Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="header1"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-4">DOKUZUNCU SÖZ</span></p>
<p class="arabi-ifade"> <span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade"> فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade"> وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span></p>
<p class="Normal para-style-override-4"> <span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ey birader! Benden namazın şu <span class="lugat">muayyen</span> beş vakte hikmet-i tahsîsini soruyorsun. Pek çok hikmetlerinden yalnız birisine işaret ederiz. Evet, her bir namazın vakti, mühim bir inkılâb başı olduğu gibi; azîm bir <span class="lugat">tasarruf-u</span> İlâhînin aynası ve o <span class="lugat">tasarruf</span> içinde ihsânât-ı külliye-i İlâhiyenin birer ma‘kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelâl’e o vakitlerde daha ziyâde tesbîh ve ta‘zîm; ve hadsiz ni‘metlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekününe karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir. Şu ince ve derin ma‘nâyı bir parça fehmetmek için </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">“Beş Nükte’yi”</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> nefsimle beraber dinlemek lâzım.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Birinci Nükte:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Namazın ma‘nâsı, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve ta‘zîm ve şükürdür. Yani celâline karşı <span class="lugat">kavlen</span> ve fiilen “Sübhânallâh” deyip takdîs etmek, hem kemâline karşı lafzan ve amelen “Allâhü Ekber” deyip ta‘zîm etmek, hem cemâline karşı kalben ve lisânen ve bedenen “Elhamdülillâh” deyip şükretmektir. Demek tesbîh ve tekbîr ve hamd namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar. Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın ma‘nâsını te’kîd ve takviye için şu kelimât-ı mübâreke otuz üç def‘a tekrar edilir. Namazın ma‘nâsı şu <span class="lugat">mücmel</span> <span class="lugat">hulâsalarla</span> te’kîd edilir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">İkinci Nükte:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> İbâdetin ma‘nâsı şudur ki: <span class="lugat">Dergâh-ı İlâhîde</span> abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i rubûbiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rubûbiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itâati ister. Rubûbiyetin kudsiyeti pâklığı dahi ister ki, abd, kendi kusurunu görüp istiğfâr ile ve Rabbini bütün nekāisten pâk ve <span class="lugat">müberrâ</span>; ve <span class="lugat">ehl-i dalâletin</span> efkâr-ı bâtılasından münezzeh ve <span class="lugat">mu­allâ</span>; ve kâinâtın bütün kusûrâtından mukaddes ve <span class="lugat">muarrâ</span> olduğunu tesbîh ile, “Sübhânallâh” ile i‘lân etsin. Hem de rubûbiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkātın aczini görmekle kudret-i Samedâniyenin <span class="lugat">azamet-i</span> <span class="lugat">âsârına</span> karşı <span class="lugat">istihsân</span> ve hayret içinde “Allâhü Ekber” deyip, huzû‘ ile rükûa gidip,</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ona <span class="lugat">ilticâ</span> ve tevekkül etsin. Hem rubûbiyetin nihâyetsiz hazîne-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkātın fakr ve ihtiyâcâtını <span class="lugat">suâl</span> ve duâ lisânıyla <span class="lugat">izhâr</span> ve Rabbinin ihsân ve in‘âmâtını şükür ve senâ ile ve “Elhamdülillâh” ile i‘lân etsin. Demek namazın ef‘âl ve akvâli bu ma‘nâları <span class="lugat">tazammun</span> ediyor. Ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz‘ edilmişler. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Üçüncü Nükte:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Nasıl ki insan, şu âlem-i kebîrin bir misâl-i musaggarıdır. Ve Fâtiha-i Şerîf’e, şu Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın bir timsâl-i münevveridir. Namaz dahi bütün ibâdâtın envâını <span class="lugat">şâmil</span> bir fihriste-i nûrâniyedir. Ve bütün esnâf-ı mahlûkātın elvân-ı ibâdetlerine işaret eden bir harîta-i kudsiyedir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Dördüncü Nükte:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar. Birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir saat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyânın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakāt-ı ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar. Birbirinin misâli­dirler. Ve birbirinin hükmündedirler. Ve birbirini hatırlatırlar.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3"><span class="lugat">fecir</span> zamanı</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> tulûa kadar, evvel-i bahâr zamanına, hem insa­nın rahm-i mâdere düştüğü âvânına, hem semâvât ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi <span class="lugat">ihtâr</span> eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Zuhur zamanı ise,</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem ömr-ü dünyâdaki hilkat-i insan devrine benzer ve işaret eder. Ve onlardaki tecelliyât-ı rahmeti ve füyûzât-ı ni‘meti hatırlatır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Asır zamanı ise,</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> güz mevsimine, hem ihtiyârlık vaktine, hem âhirza­man Peygamberinin </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-6">(asm)</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> asr-ı saadetine benzer. Ve onlardaki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve in‘âmât-ı Rahmâniyeyi <span class="lugat">ihtâr</span> eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"> <span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Mağrib zamanı ise,</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkātın gurûbunu, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyâmet ibtidâsındaki harâbiyetini <span class="lugat">ihtâr</span> ile tecelliyât-ı Celâliyeyi ifhâm ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, îkāz eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Işâ vakti ise,</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> âlem-i zulümât <span class="lugat">nehâr</span> âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile <span class="lugat">setr</span> etmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın <span class="lugat">bakiye-i âsârı</span> dahi vefat edip nisyân perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihân olan dünyanın bütün bütün kapanmasını <span class="lugat">ihtâr</span> ile Kahhâr-ı Zülcelâl’in celâlli tasarrufâtını i‘lân eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Gece vakti ise,</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> hem kışı, hem kabri, hem âlem-i berzahı ifhâm ile rûh-u beşer rahmet-i Rahmâna ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Ve gecede <span class="lugat">teheccüd</span> ise,</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> kabir gecesinde ve <span class="lugat">berzah</span> karanlığında ne kadar lüzûmlu bir ışık olduğunu bildirir. Îkāz eder ve bütün bu inkılâbât içinde Cenâb-ı Mün‘im-i Hakîkî’nin nihâyetsiz ni‘metle­rini ihtâr ile ne derece hamd ü senâya müstehak olduğunu i‘lân eder. İkinci sabah ise, sabâh-ı haşri ihtâr eder. Evet, şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı ne kadar ma‘kūl ve lâzım ve kat‘î ise, haşrin sabahı da, <span class="lugat">berzahın</span> baharı da o kat‘iyettedir. Demek bu beş vaktin her biri bir mühim inkılâb başında olduğu ve büyük inkılâbları ihtâr ettiği gibi; kudret-i Samedâniyenin tasarrufât-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle hem senevî, hem asrî, hem <span class="lugat">dehrî</span> kudretin mu‘cizâtını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazîfe-i <span class="lugat">fıtrat</span> ve esâs-ı ubûdiyet ve kat‘î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Beşinci Nükte:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> İnsan fıtraten gayet zaîftir. Halbuki her şey ona ilişir. Onu <span class="lugat">müteessir</span> ve <span class="lugat">müteellim</span> eder. Hem gayet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gayet fakirdir. Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyâdedir. Hem tenbel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın <span class="lugat">tekâlîfi</span> gayet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinâtla alâkadâr etmiştir. Halbuki sevdiği <span class="lugat">ünsiyet</span> ettiği şeylerin <span class="lugat">zevâl</span> ve <span class="lugat">firâkı</span> <span class="lugat">mütemâdiyen</span> onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksadlar ve bâkî meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte bu vaz‘iyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in dergâhına niyâz ile, namaz ile mürâcaat edip arzuhâl etmek, tevfîk ve <span class="lugat">meded</span> istemek, ne kadar elzem; ve pîşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazîfeleri tahammül için ne kadar lüzûmlu bir nokta-i istinâd olduğu <span class="lugat">bedâheten</span> anlaşılır. Ve zuhur zamanında ki, o zaman, gündüzün kemâli ve <span class="lugat">zevâle</span> meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâgilin tazyîkinden muvakkat bir istirahat zamanı ve fânî dünyanın, bekāsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in‘âmât-ı İlâhiyenin tezâhür ettiği bir andır. Rûh-u beşer o tazyîkten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o ma‘nâsız ve bekāsız şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan Mün‘im-i Hakîkî’nin dergâhına gidip, el bağlayarak, yekün ni‘metlerine şükür ve hamd edip ve <span class="lugat">istiâne</span> etmek ve celâl ve azametine karşı rükû‘ ile aczini izhâr etmek ve kemâl-i bî-zevâline ve cemâl-i bî-misâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahvi­yetini i‘lân etmek demek olan zuhur namazını kılmak ne kadar güzel,</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münâsib olduğunu anlamayan insan, insan değil. Asır vaktinde ki, o vakit hem güz mevsim-i hazînânesini ve ihtiyârlık hâlet-i mahzûnânesini ve âhir­zaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem <span class="lugat">yevmî</span> işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin bir yekûn-ü azîm teşkîl ettiği zamanı, hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misafir me’mur ve her şey geçici, <span class="lugat">bî-karâr</span> olduğunu i‘lân etmek zamanıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ihsâna karşı <span class="lugat">perestiş</span> eden ve firâktan müteellim olan rûh-u insan; kalkıp abdest alıp, şu asır vaktinde ikindi namazını kılmak için <span class="lugat">Kadîm-i Bâkî</span> ve Kayyûm-u Sermedî’nin dergâh-ı Samedâniyesine arz-ı <span class="lugat">münâcât</span> ederek, zevâlsiz ve nihâyetsiz rahmetinin iltifâtına ilticâ edip, hesabsız ni‘metlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i rubûbiyetine karşı zelîlâne rükûa gidip, sermediyet-i ulûhiyetine karşı mahviyetkârâne secde ederek, hakîkî bir teselli, bir rahat-ı rûh bulup, huzûr-u kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak demek olan asır namazını kılmak ne kadar ulvî bir vazîfe, ne kadar münâsib bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat edâ etmek, belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu insan olan anlar.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Mağrib vaktinde ki, o zaman hem kışın başlamasından yaz ve güz âleminin nâzenîn ve güzel mahlûkātının vedâ‘-ı hazînânesi içinde gurûb etmesinin zamanını andırır. Hem insanın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerât içinde vefatıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dâr-ı imtihân lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır. Ve zevâlde gurûb eden <span class="lugat">mahbûblara</span> <span class="lugat">perestiş</span> edenleri şiddetle îkāz eder bir zamandır. İşte akşam namazı için böyle bir vakitte <span class="lugat">fıtraten</span> bir Cemâl-i Bâkîye âyîne-i müştâk olan rûh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdîl eden <span class="lugat">Kadîm-i Lemyezel</span> ve Bâkî-i Lâyezâl’in <span class="lugat">arş-ı azametine</span> yüzünü çevirip, bu fânîlerin üstünde “Allâhü Ekber” deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim-i Bâkî’nin huzurunda <span class="lugat">kıyâm</span> edip, “Elhamdülillâh” demekle kusursuz kemâ­line, misilsiz cemâline, nihâyetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">demekle <span class="lugat">muînsiz</span> rubûbiyetine, şerîksiz ulûhiyetine, vezirsiz saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip,</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">bütün kâinâtla beraber zaaf ve aczini fakr ve <span class="lugat">zilletini</span> izhâr etmekle </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظ۪يمِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">deyip, Rabb-i Azîm’ini tesbîh edip; hem zevâlsiz cemâl-i Zâtına, tagayyürsüz sıfât-ı kudsiyesine, <span class="lugat">tebed­dülsüz</span> kemâl-i sermediyetine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve ubûdiyetini i‘lân edip, hem bütün fânîlere bedel bir Cemîl-i Bâkî, bir Rahîm-i Sermedî bulup </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلٰي </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">demekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb-i A‘lâ’sını takdîs etmek; sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkātın tahiyyât-ı mübârekelerini ve salavât-ı tayyi­belerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâl’e hediye edip ve Resûl-ü Ekrem’ine selâm etmekle bîatını tecdîd ve evâmirine itâatini izhâr edip ve îmânını tecdîd ile tenvîr etmek için şu kasr-ı kâinâtın intizâm-ı hakîmânesini <span class="lugat">müşâhede</span> edip, Sâni‘-i Zülcelâl’in <span class="lugat">vahdâniyetine</span> şehâdet etmek; hem saltanat-ı rubûbiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyâtı ve kitâb-ı kâinâtın tercümân-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risâletine şehâdet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar latîf, nazîf bir vazîfe; ne kadar azîz, lezîz bir hizmet; ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet; ne kadar ciddî bir hakîkat; ve bu fânî misafirhânede bâkıyâne bir sohbet ve dâimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir!</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Işâ vaktinde ki, o vakit, gündüzün ufukta kalan bakiye-i âsârı dahi kaybolup, gece âlemi kâinâtı kaplar. Mukallibü’l-Leyli ve’n-Nehâr olan Kadîr-i Zülce­lâl’in o beyaz sahîfeyi bu siyah sahîfeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen, yeşil sahîfesini kışın bârid, beyaz sahîfesine çevirmesindekiMusahhiru’ş-Şemsi ve’l-Kamer olan Hakîm-i Zülkemâl’in icrâ­ât-ı İlâhiyesini hatırlatır. Hem mürûr-u zamanla <span class="lugat">ehl-i kubûrun</span> bakiye-i âsârı dahi, şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlik-ı Mevt ve Hayat’ın şuûnât-ı İlâhiyesini andırır. Hem dar ve fânî ve hakir dünyanın tamamen harâb olup, azîm sekerâtıyla vefat edip, geniş ve bâkî ve azametli âlem-i âhiretin <span class="lugat">inkişâfında</span> Hâlik-ı Arz ve Semâvât’ın tasarrufât-ı Celâliyesini ve tecelliyât-ı Cemâliyesiniandırır, hatırlattırır bir zamandır. Hem şu kâinâtın <span class="lugat">Mâlik</span> ve <span class="lugat">Mutasarrıf-ı</span> Hakîkî’si, Ma‘bûd ve Mahbûb-u Hakîkî’si o zât olabilir ki, gece gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti bir kitabın sahîfeleri gibi suhûletle çevirir. Yazar, bozar, değiştirir. Bütün bunlara hükmeder bir Kādir-i Mutlak olduğunu isbat eden bir vaz‘iyettir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte nihâyetsiz âciz, zayıf, hem nihâyetsiz fakir, muhtaç, hem nihâyetsiz bir istikbâl zulümâtına dalmakta, hem nihâyetsiz</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">hâdisât içinde çalkanmakta olan <span class="lugat">rûh-u beşer</span>, yatsı namazını kılmak için şu ma‘nâdaki ışâda İbrahimvârî </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">لَٓا اُحِبُّ الْاٰفِل۪ينَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">deyip; Ma‘bûd-u Lemyezel, <span class="lugat">Mahbûb-u Lâyezâl’in</span> dergâhına namaz ile ilticâ edip, şu fânî âlemde ve fânî ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbâlde bir Bâkî-i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık bir sohbet-i bâkiye birkaç dakikacık bir ömr-ü bâkî içinde dünyasına nûr serpecek, istikbâlini ışıklandıracak, <span class="lugat">mevcûdâtın</span> ve ahbâbının firâk ve zevâlinden <span class="lugat">neş’et</span> eden yaralarına merhem sürecek olan <span class="lugat">Rahmân-ı Rahîm’in</span> iltifât-ı rahmetini ve nûr-u <span class="lugat">hidâyetini</span> görüp istemek;</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Hem <span class="lugat">muvakkaten</span> onu unutan ve gizlenen dünyayı, o dahi unutup, derdlerini kalbin ağlamasıyla <span class="lugat">dergâh-ı rahmette</span> döküp; hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel son vazîfe-i ubûdiyetini yapıp, <span class="lugat">yevmiye</span> defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyâm etmek, yani bütün fânî sevdiklerine bedel, bir Ma‘bûd ve Mahbûb-u Bâkî’nin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel, bir Kadîr-i Kerîm’in ve bütün titrediği <span class="lugat">muzırların</span> şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîm’in huzuruna çıkmak; hem Fâtiha ile başlamak, yani bir şeye yaramayan ve yerinde olmayan nâkıs, fakir mahlûkları medih ve minnetdârlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve <span class="lugat">Ganiyy-i Mutlak</span> olan Rabbü’l-Âlemîn’i medh ü senâ etmek; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِيَّاكَ نَعْبُدُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">hitâbına terakkî etmek, yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, <span class="lugat">Ezel</span> ve <span class="lugat">Ebed</span> Sultanı olan <span class="lugat">Mâlik-i Yevmi’d-Dîn’e</span> intisâbıyla, şu kâinâtta nâzdâr bir misafir ve ehemmiyetli bir vazîfedâr makamına girip </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">demekle, bütün mahlûkāt nâmına kâinâtın cemâat-i kübrâsı ve cem‘iyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı ona takdîm etmek; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">demekle, istikbâl karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden, nûrânî yolu olan sırât-ı müstakîme <span class="lugat">hidâyeti</span> istemek..</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Hem şimdi yatmış nebâtât, hayvanât gibi; gizlenmiş güneşler, hüşyâr yıldızlar birer <span class="lugat">nefer</span> misillü emrine <span class="lugat">musahhar</span> ve bu misâfirhâne-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâl’in kibriyâsını düşünüp, “Allâhü Ekber” deyip rükûa varmak; hem bütün mahlûkātın secde-i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkāt gibi her senede, her asırdaki envâ‘-ı <span class="lugat">mevcûdât</span>, hatta arz, hatta dünya birer muntazam ordu, belki birer mutî‘ <span class="lugat">nefer</span> gibi vazîfe-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i künfeyekûn ile terhîs edildiği zaman, yani âlem-i gayba gönderildiği</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">vakit, nihâyet intizâm ile zevâlde gurûb seccadesinde “Allâhü Ekber” deyip secde ettikleri; hem emr-i künfeyekûnden gelen bir sayha-i ihyâ ve îkāz ile, yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup <span class="lugat">kıyâm</span> edip, kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi; şu insancık onlara iktidâen o Rahmân-ı Zülkemâl’in, o Rahîm-i Zülcemâl’in bârigâh-ı huzûrunda hayret-âlûd bir muhabbet, bekā-âlûd bir <span class="lugat">mahviyet</span>, izzet-âlûd bir <span class="lugat">tezellül</span> içinde “Allâhü Ekber” deyip sücûda gitmek, yani bir nevi‘ mi‘râca çıkmak demek olan ışâ namazını kılmak; ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar azîz ve lezîz, ne kadar ma‘kūl ve münâsib bir vazîfe, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakîkat olduğunu elbette anladın. Demek şu beş vakit, her biri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icrâât-ı cesîme-i Rabbâniyenin emârâtı ve in‘âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsîsi nihâyet hikmettir.</span></p>
<p class="arabi-ifade"> سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّأ مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُاَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰي مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَ الْعُبُودِيَّةِ لَكَ وَ مُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَٓائِكَ وَ تَرْجُمَانًا لِاٰيَاتِ كِتَابِ كَٓائِنَاتِكَ وَ مِرْاٰةً بِعُبُودِيَّتِه۪ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَ عَلٰٓي اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ وَ ارْحَمْنَا وَ ارْحَمِ الْمُؤْمِن۪ينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اٰم۪ينَ بِرَحْمَتِكَ يَآ اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ</p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="header1">Onuncu Söz: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Zülfikār <span class="lugat">Mecmûası’nda</span> yazılmıştır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="header1">On Birinci Söz: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Tılsımlar <span class="lugat">Mecmûası’nda</span> yazılmıştır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="header1">On İkinci Söz: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Zülfikār <span class="lugat">Mecmûası’nda</span> yazılmıştır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3">Saîdü’n-Nûrsî</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dokuzuncu-soz-risale-i-nur/">Dokuzuncu Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
