<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sözler | Risale-i Nur arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/sozler-risale-i-nur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/sozler-risale-i-nur/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:59:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Sözler | Risale-i Nur arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/sozler-risale-i-nur/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Otuz üçüncü söz üzerine&#8230;2 &#124; Zekeriya Çiçek</title>
		<link>https://hizmetten.com/otuz-ucuncu-soz-uzerine-1-zekeriya-cicek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2021 14:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[otuz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler | Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=18777</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İnsan bu dünyaya ilim öğrenerek kemale ermek için gönderilmiştir. (23. söz’den) İnsanın en fazla muhtaç olduğu şey öncelikle ruhunun aydınlanmasıdır. Fiziki ışıklar insan ruhunu hakiki manada tatmin edemez. Nefsin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/otuz-ucuncu-soz-uzerine-1-zekeriya-cicek/">Otuz üçüncü söz üzerine&#8230;2 | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div>İnsan bu dünyaya ilim öğrenerek kemale ermek için gönderilmiştir.</div>
<div>(23. söz’den)</div>
<div>İnsanın en fazla muhtaç olduğu şey öncelikle ruhunun aydınlanmasıdır. Fiziki ışıklar insan ruhunu hakiki manada tatmin edemez. Nefsin ve şeytanın karartmaya çalıştığı ruhlarımızı nurla buluşturmak,  elbette kalbimizin iman panjurlarını açmamız ya da iman düğmesine basmamızla mümkün olabilir.</div>
<div></div>
<div>“Alim-i mürşid koyun olmalı kuş olmamalı” Der Üstad Hazretleri. Çünkü, kuş yavrusunu kay denen sindirilmemiş besinlerle beslerken; koyunun kendisi acı  ve dikenli otlarla beslendiği halde kuzularını  mis gibi sütle besler. Gerçek bir alim ve mürşid olan Üstad Hazretleri de Kur’andan aldığı feyizle, alemdeki hakikatleri ruhunda değişik merhalelerden geçirerek bizim algı ve idrak seviyemize uygun Risale-i Nur Külliyatını dercetmiştir. Üstad Hazretleri, bir çok mütefekkir din adamının yolda kaldığı iman rükünlerini -haşir, kader vb- zor mu zor meseleleri ihsan-i ilahi olarak halletmiştir. Hem vehbi hem de kesbi ilmiyle tam bir ilim okyanusu halini almıştır. Bize düşen bu okyanustan kabımız kadar faydalanmaktır.</div>
<div>Bir önceki yazıda; Üstadımız Bediüzzaman Hazretlerinin (ra) Sözler adlı eserinin 33. Sözünde insana düşünüp Allah’a olan imanını ziyadeleştirmesi için manevi otuzüç pencere açtığından bahsetmiştik.  Şimdi önce orjinal metnini verelim ardından da bunu birlikte örneklerle süsleyelim.</div>
<div>.</div>
<div><b>Birinci Pencere*</b></div>
<div>“Bilmüşahede görüyoruz ki, bütün eşya, hususan zîhayat olanların pek çok muhtelif hâcâtı ve pek çok mütenevvi metâlibi vardır. O matlapları, o hâcetleri, ummadığı ve bilmediği ve eli yetişmediği yerden, münasip ve lâyık bir vakitte onlara veriliyor, imdada yetiştiriliyor. Halbuki, o hadsiz maksudların en küçüğüne, o muhtaçların kudreti yetişmez, elleri ulaşmaz.</div>
<div>Sen kendine bak: Zâhirî ve bâtınî hasselerin ve onların levazımatı gibi, elin yetişmediği ne kadar eşyaya muhtaçsın. Bütün zîhayatları kendine kıyas et. İşte, bütün onlar, birer birer vücub-u Vâcibe şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, güneşin ziyası güneşi gösterdiği gibi, o hal ve bu keyfiyet, perde-i gayb arkasında bir Vâcibü&#8217;l-Vücudu, bir Vâhid-i Ehadi, hem gayet Kerîm, Rahîm, Mürebbî, Müdebbir ünvanları içinde akla gösterir.</div>
<div>Şimdi, ey münkir-i cahil ve ey fâsık-ı gafil! Bu faaliyet-i hakîmâneyi, basîrâneyi, rahîmâneyi neyle izah edebilirsin? Sağır tabiatla mı, kör kuvvetle mi, sersem tesadüfle mi, âciz, câmid esbabla mı izah edebilirsin?”</div>
<div>(RNK, Sözler 33. Söz)</div>
<div></div>
<div>Aleme şöyle bir göz gezdirdiğimizde, varlık aleminde yer bulan, özellikle kendisine hayat bahşedilmiş varlığın ne kadar çok ihtiyacı ve isteği olduğu ayan beyan görülür. Hayat, zaten tek başına bile perdesiz olarak Allah’ın (cc) varlığının en büyük delillerindendir. Hayat gibi hayatın devamı da böyledir. Bir aracın yapımı elbette önemlidir. Aracın hareketi için zorunlu enerji ya da yakıt olmazsa araç hareket edemez. Hayatın devamı için her bir hayat sahibinin kendisine mahsus ihtiyacı vardır. Mesela atı et ile aslanı ot ile besleyemeyiz. Bitkiyi ışıktan, havadan, belli bir sıcaklık ortamından, sudan ya da mineralden yoksun bırakırsak o bitkinin kuruması mukadderdir. En basit hayat tabakasında olan bir bitkinin hayatının devamı için bile bu denli ihtiyacı varsa, diğer ruh sahibi milyonlarca farklı hayvan türünün ihtiyaçlarını varıp siz düşünün. En aciz hayat tabakasını işgal eden nebatatın yukarda saydığımız tüm ihtiyaçları ayağına kadar getiriliyor. Nasıl mı? Güneş milyonlarca kilometre uzaktan hem ısı hem de ışığı ile, semadaki bulutlar binlerce kilometre uzaktan yeryüzüne bıraktığı yağmurla imdadına yetişiyor. Toprak; bitkinin Işığı kullanabilmesi için için zorunlu olan ve yaprağa yeşil rengini veren klorofilin üretimi için zorunlu olan başta magnezyum olmak üzere diğer tüm minerallerle imdadına koşar.</div>
<div></div>
<div>Aslında yardıma koşan ne bulut ne güneş ne de topraktır; onların hepsi Rabbimizin (cc) görevli memurlarıdır.</div>
<div>Bir elma kurdununun yaşam döngüsünde, larvasından çıkıp elmanın içinde yaşamına zemin hazırlayan güç ne büyüktür. Toprağın altında açtığı oyuklarla kendisine habitat (ideal yaşam ortamı) bulan binlerce çeşit omurgasız ve omurgalı canlı türünün herbirine has elbise dikilmesi, tabiattaki besin zinciriyle gıdalar takdim edilmesi ne muhteşem bir güç ve kudret göstergesidir. Bir etçil kartala pençeyi ve kavisli gagayı; bir serçeye danelerle beslenmesi için özel kısa düz gagayı ve bir pelikana balığı rahatça yutabilmesi için özel dizayn edilmiş gagayı bahşetmesi ne muhteşemdir.  Cenab-ı Hak meleküt alemindeki her ruha uygun olarak şehadet aleminde bir vücut elbisesi bahşetmiştir. Kaplumbağanın zırhlı elbisesinden tutun, kedinin postlu libasına, ondan balıkların pullarla bezenip yüzgeçleriyle hareket etmesine kadar her tür hayvanatın farklı uzuvlarla yaşamlarını kolaylaştırmasını sağlayan irade ne büyüktür.</div>
<div>Sen kendine bak! Diyor Üstad Hazretleri.</div>
<div></div>
<div>Haydi geçmişe ana rahmimdeki yaşam dönemimizi hatırlayalım:</div>
<div>Bir bebek fetüsü, ana rahmine düştükten belli bir süre sonra annesinin uterus (döl yatağı) çeperiyle kurduğu plasantadan beslenir. Plasantadaki özel kan damarları fetüsü tıpkı annenin bir organı gibi besler. Anne akciğeriyle bebeğe oksijen pompalanırken, zehirli gazları anne akciğeri aracılığıyla uzaklaştırır. Vücutta kaldığı zaman bebeği ölüme götürecek amonyak, üre vb  azotlu atıklar ise annenin boşaltım sistemiyle uzaklaştırır. Adeta anne bebeğin hizmetine daha doğmadan başlar. Tablacı gibidir anneler. Rabbinin ihsan ettiği nimetleri anneler, henüz yavrusuna hamile iken  yavrusuna aktarmaya başlar. Fetüs halindeki henüz doğmamış haldeki bebek, tüm aczi ve fakrıyla büyük bir kuvvet kazanıp adeta  anasını kendine hizmetkar eder. Süngerimsi bir ortamda dokuz ay gününü gün eder. Tam doğmaya yakın annedeki süt depoları adeta taşarcasına sahibini bekler. Hele ilk ikram edilen süt, bebeğin dünyadaki hem ilk gıdası hem de ilk aşısı gibidir. Annesinden emdiği ilk süt antiseptik özelliğe sahip doğal bir dezenfektan gibidir. Ayrıca, ilk bağışıklık ve vücut direncini artıran harika bir koruyucudur. Katı besin yiyemeyen henüz dişi dişi çıkmayan bir bebek için her şeyi ile mükemmel halde özel kıvamdaki sütü, bebekten habersiz, bebeğin tam doğduğu tarihe  hazırlayan da kimdir? Sorusuna akıl ve  vicdan sahipleri ancak “Allah (cc)” diyebilir. Bunu kör tesadüfe, sağır tabiata mal etmek için vicdanın tefessüh etmesi ve mazallah tam bir kör ve cahil inkarcı olmak gerekir.</div>
<div>Hayatımız boyunca, aldığımız her bir nefes kadar verdiğimiz nefes de çok mühimdir. Nefese alamasak da vücuttaki zararlı gazları atmasak da ölürüz. Böylece Rabbimiz bizlere bir nefeste iki hayat bahşeder. Şimdi akciğer gibi bir organı bir hücrenin (zigotun) mitoz bölünmeleri sonucu oluşumunu sağlayan merhamet-i sonsuz olan Rabbimiz (cc) değil de ya kimdir?</div>
<div>Bir çift akciğerin içindeki görev birimi olan alveollerin toplam yüzeyi, yaklaşık yetmiş metre kare olduğunu gören bir çift göz, bu sanatın arkasındaki sanatkarı göremiyorsa, insanlıktan istifa etmiş acınası bir zavallıdır.</div>
<div></div>
<div>Seksen senede seksen bahar gören gözleri, dallarında tebessüm eden çeşit çeşit meyveleri sebzeleri gördüğü halde o nimetleri bahşedeni düşünüp bulması gerekmez mi?</div>
<div>Seksen yıllık ömründe günde iki-üç kez  sofralar dolusu önüne serilen yediği ve  içtiği sayısız çeşit nimetleri, kendisine ikram eden merhamet sahibine ibadet ve dua ile teşekkür etmesi gerekmez mi?</div>
<div>“Ulul elbab”  yani saf akıl sahibi olmak; nimetin arkasındaki mün’imi görebilmek ve ona şükretmeyi ve Allaha (cc) saygıyı gerektirir.</div>
<div>“ Ben insanları ve cinleri yalnızca bana kulluk yapmaları için yarattım”</div>
<div> (Zariyat Suresi 56.  Ayet )</div>
<div></div>
<div>Sadece Allaha (cc) kulluk için yaratılan insan, eğer bu vazifesini yapmazsa; meyve vermesi için dikilen bir ağaçtan kuruduğu için meyve alınamayan ağacın akibeti gibi ötelerde aynı akibete uğraması hak ve adalet değil midir?</div>
<div></div>
<div>İnsan, eşref-i mahluk olduğunun şuurunda bütün mahlukata saygılı olmalı değil midir?</div>
<div></div>
<div>İnsan, imanın kendisini gerçek insan haline getirdiğini bilmeli değil midir?</div>
<div></div>
<div>Benimle birlikte pencereyi aralayan düşünce ufkunu yakalayan dostlara selam ve sevgiyle&#8230;</div>
<div id="m_3707072140220309455m_6467437375475044160AppleMailSignature" dir="ltr">iPhone’umdan gönderildi</div>
<h3><strong>Hizmetten | Zekeriya Çiçek</strong></h3>
<p><a href="https://hizmetten.com/otuz-ucuncu-soz-uzerine-1-zekeriya-cicek/">Otuz üçüncü söz üzerine&#8230;2 | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi dördüncü söz  &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/yirmi-dorduncu-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2021 17:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler | Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16198</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şu Söz “Beş Dal”dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış, çık. Meyvelerini kopar, al. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰي Şu âyet-i celîlenin şecere-i nûrâniyesinin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-dorduncu-soz-risale-i-nur/">Yirmi dördüncü söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="paragraf">Şu Söz “Beş Dal”dır. Dördüncü Dal’a dikkat et. Beşinci Dal’a yapış, çık. Meyvelerini kopar, al.</p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ<br />
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰي</span></p>
<p class="paragraf">Şu âyet-i celîlenin<strong class="myTooltip"> şecere-i nûrâniye</strong>sinin çok hakîkatlerinden bir hakîkatinin beş dalına işaret ederiz.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Birinci Dal:</span> Nasıl ki bir sultanın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvanları; ve<strong class="myTooltip"> raiyet</strong>inin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları; ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dâiresinde hâkim-i âdil ve<strong class="myTooltip"> mülkiye</strong>de sultan ve askeriyede kumandan-ı a‘zam ve ilmiyede halîfe, daha buna kıyâsen sâir isim ve ünvanlarını bilsen, anlarsın ki, bir tek padişah, saltanatının dâirelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sâhib olabilir. Güya o hâkim, her bir dâirede şahsiyet-i ma‘neviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hazırdır. Bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanu­nuyla,<strong class="myTooltip"> nizâm</strong>ıyla,<strong class="myTooltip"> mümessil</strong>iyle meşhûd ve nâzırdır, görünür, görür. Ve her bir mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle<strong class="myTooltip"> mutasarrıf</strong> ve<strong class="myTooltip"> basîr</strong>dir. İdare eder, bakar.</p>
<p class="paragraf">Öyle de,<strong class="myTooltip"> Ezel</strong> Ebed Sultanı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rubûbiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar<strong class="myTooltip"> şe’n</strong> ve nâmları; ve<strong class="myTooltip"> ulûhiyet</strong>inin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve<strong class="myTooltip"> haşmet-nümâ</strong> icrââtında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer<strong class="myTooltip"> temessül</strong> ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini<strong class="myTooltip"> ihsâs</strong> eder ünvanları var. Ve sıfatlarının<strong class="myTooltip"> tecelliyât</strong>ında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes<strong class="myTooltip"> zuhûrât</strong>ı var. Ve<strong class="myTooltip"> ef‘âl</strong>inin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini<strong class="myTooltip"> ikmâl</strong> eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san‘atında ve<strong class="myTooltip"> mütenevvi‘</strong><strong class="myTooltip"> masnûât</strong>ında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rubûbiyâtı vardır. Bununla beraber kâinâtın her bir âleminde, her bir tâifesinde<strong class="myTooltip"> esmâ-yı hüsnâ</strong>dan bir isminin ünvanı tecellî eder. O isim, o dâirede hâkimdir. Başka isimler orada ona tâbi‘dirler, belki onun zımnında bulunurlar. Hem mah­lûkātın her bir tabakasında, az ve çok, küçük ve büyük, hâs ve<strong class="myTooltip"> âm</strong>m her birisinde hâs bir tecellî, hâs bir rubûbiyet, hâs bir isimle cilvesi vardır. Yani o isim her şeye<strong class="myTooltip"> muhît</strong> ve<strong class="myTooltip"> âm</strong>m olduğu halde, öyle bir kasıd ve ehemmiyetle bir şeye<strong class="myTooltip"> teveccüh</strong> eder, güya o isim yalnız o şeye hâstır.</p>
<p class="paragraf">Hem bununla beraber<strong class="myTooltip"> Hâlik-</strong>ı Zülcelâl, her şeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nûrânî perdeleri vardır. Meselâ, sana tecellî eden<strong class="myTooltip"> Hâlık</strong> isminin,<strong class="myTooltip"> mahlûkiyet</strong>indeki<strong class="myTooltip"> cüz’î</strong> mertebesinden tut, tâ bütün kâinâtın<strong class="myTooltip"> Hâlik’</strong>ı olan mertebe-i kübrâ ve<strong class="myTooltip"> ünvân-ı a‘zam</strong>a kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyâs edebilirsin. Demek, bütün kâinâtı arkada bırakmak şartıyla<strong class="myTooltip"> mahlûkiyet</strong>in kapısından<strong class="myTooltip"> Hâlık</strong> isminin<strong class="myTooltip"> müntehâ</strong>sına yetişirsin. Dâire-i sıfâta yanaşırsın.</p>
<p class="paragraf">Madem perdelerin birbirine<strong class="myTooltip"> temâşâ</strong> eder pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve<strong class="myTooltip"> şuûnât</strong> birbirine bakar. Ve<strong class="myTooltip"> temessülât</strong> birbiri içine girer. Ve ünvanlar birbirini ihsâs eder. Ve zuhûrât birbirine benzer. Ve<strong class="myTooltip"> tasarrufât</strong> birbirine yardım edip<strong class="myTooltip"> itmâm</strong> eder. Ve rubûbiyetin mütenevvi‘ terbiyeleri birbirine imdâd edip<strong class="myTooltip"> muâvenet</strong> eder. Elbette gerektir ki, Cenâb-ı Hakk’ı bir isim, bir ünvan ile, bir rubûbiyetle ve hâkezâ tanısa, başka ünvanları, rubûbiyetleri, şe’nleri içinde inkâr etmesin. Belki her bir ismin cilvesinden<strong class="myTooltip"> sâir</strong> esmâya<strong class="myTooltip"> intikāl</strong> etmezse zarar eder. Meselâ, Kadîr ve<strong class="myTooltip"> Hâlık</strong> isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse, gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir. Belki lâzım gelir ki, onun nazarı, dâimâ karşısında <span class="hattikuran">هُوَ هُوَ اللّٰهُ </span>okusun, görsün. Onun kulağı her şeyden <span class="hattikuran">قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ </span>dinlesin, işitsin. Onun lisanı<span class="hattikuran">لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ م۪يزَنَدْ عَالَمْ </span>desin, i‘lân etsin. İşte Kur’ân-ı Mübîn <span class="hattikuran">اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَٓاءُالْحُسْنٰي </span>fermanıyla, zikrettiğimiz hakîkatlere işaret eder. Eğer o yüksek hakîkatleri yakından<strong class="myTooltip"> temâşâ</strong> etmek istersen, git, fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyor­sunuz?” de! Elbette “Yâ Celîl, Yâ Celîl, Yâ Azîz, Yâ Cebbâr!” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde mer­hamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanâttan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de! Elbette “Yâ Cemîl, Yâ Cemîl, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm! (Hâşiye)” diyecekler.<strong class="myTooltip"> Semâ</strong>yı dinle. Nasıl “Yâ Celîl-i Zülcemâl!” diyor. Ve<strong class="myTooltip"> arz</strong>a kulak ver. Nasıl “Yâ Cemîl-i Zülcelâl!” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Yâ Rahmân, Yâ Rezzâk!” diyorlar.</p>
<p class="paragraf">Hâşiye: Hatta bir gün kedilere baktım. Yalnız yemeklerini yediler, oynadılar, yattılar. Hatırıma geldi. “Nasıl bu vazîfesiz canavarcıklara mübârek denilir?” Sonra gece yatmak için uzandım. Baktım, o kedilerden birisi geldi, yastığıma dayandı. Ağzını kulağıma getirdi.<strong class="myTooltip"> Sarîh</strong> bir sûrette “Yâ Rahîm, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm, Yâ Rahîm!” diyerek, güya hatırıma gelen i‘tirâzı ve<strong class="myTooltip"> tahkîr</strong>i, tâifesi nâmına reddedip yüzüme çarptı. Aklıma geldi, “Acaba şu zikir bu ferde mi mahsûstur, yoksa tâifesine mi âmmdır? Ve işitmek, benim gibi haksız bir<strong class="myTooltip"> mu‘teriz</strong>e mi<strong class="myTooltip"> münhasır</strong>dır? Yoksa herkes dikkat etse, bir derece işitebilir mi?” Sonra sabahleyin başka kedileri dinledim. Çendân onun gibi<strong class="myTooltip"> sarîh</strong> değil. Fakat<strong class="myTooltip"> mütefâvit</strong> derecede aynı zikri tekrar ediyorlar.<strong class="myTooltip"> Bidâyet</strong>te hırhırları,arkasında “Yâ Rahîm!” fark edilir. Git gide hırhırları, mırmırları, aynı “Yâ Rahîm!” olur. Mahrecsiz, fasîh bir zikr-i hazîn olur. Ağzını kapar, güzel “Yâ Rahîm!” çeker. Yanıma gelen ihvân­lara hikâye ettim. Onlar dahi dikkat ettiler. “Bir derece işitiyoruz!” dediler. Sonra kalbime geldi, “Acaba şu ismin vech-i tahsîsi nedir? Ve ne için insan şîvesiyle zikrederler, hayvan lisânıyla etmiyorlar?” Kalbime geldi, “Şu hayvanlar çocuk gibi çok nâzdâr ve nâzik ve insana karışık bir arkadaş olduğundan, çok şefkat ve merhamete muhtaçtırlar. Okşandığı vakit, hoşlarına giden taltîfleri gördükleri zaman, o ni‘mete bir hamd olarak, kelbin hilâfına olarak esbâbı bırakıp yalnız kendi<strong class="myTooltip"> Hâlik-</strong>ı Rahîm’inin rahmetini kendi âleminde i‘lân ile, nevm-i gaflette olan insanları îkāz ve ‘Yâ Rahîm!’ nidâsıyla, ‘Kim­den meded gelir ve kimden rahmet beklenir?’ esbâbperestlere ihtâr ediyorlar.”</p>
<div class="col-md-12 pad0">
<nav aria-label="Page navigation example"> </nav>
</div>
<div id="content" class="margin_top">
<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf">Bahardan sor, bak nasıl “Yâ Hannân, Yâ Rahmân, Yâ Rahîm, Yâ Kerîm, Yâ Latîf, Yâ Atûf , Yâ Musavvir, Yâ Münevvir, Yâ Muhsin, Yâ Müzeyyin!” gibi çok esmâyı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor, bak. Nasıl bütün esmâ-yı hüsnâyı okuyor. Ve cebhesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güya kâinât, azîm bir mûsîka-i zikriyedir. En küçük nağme en gür nagamâta karışmakla,<strong class="myTooltip"> haşmet</strong>li bir<strong class="myTooltip"> letâfet</strong> veriyor. Ve hâkezâ, kıyâs et.</p>
<p class="paragraf">Fakat çendân insan bütün esmâya mazhardır. Fakat kâinâtın tenev­vüünü ve melâikenin ihtilâf-ı ibâdâtını<strong class="myTooltip"> intâc</strong> eden tenevvü‘-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvüüne sebeb olmuştur.<strong class="myTooltip"> Enbiyâ</strong>nın ayrı ayrı şerîatları, evliyânın başka başka tarîkatleri,<strong class="myTooltip"> asfiyâ</strong>nın çeşit çeşit<strong class="myTooltip"> meşreb</strong>leri şu sırdan<strong class="myTooltip"> neş’et</strong> etmiştir. Meselâ, Îsâ Aleyhisselâm, sâir esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha gālibdir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyâde hâkimdir.</p>
<p class="paragraf">İşte nasıl, eğer bir adam hem hoca, hem<strong class="myTooltip"> zâbit,</strong> hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa, onun her bir dâirede birer<strong class="myTooltip"> nisbet</strong>i, birer vazîfesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes’ûliyeti, birer<strong class="myTooltip"> terakkıyât</strong>ı ve muvaffakiyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakibleri oluyor. Ve padişaha karşı çok ünvanlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisânlarla ondan<strong class="myTooltip"> meded</strong> ister. Ve âmirinin çok ünvanlarına mürâcaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için muâvenetini çok sûretlerle taleb eder.</p>
<p class="paragraf">Öyle de, çok esmâya mazhar ve çok vazîfelerle<strong class="myTooltip"> mükellef</strong> ve çok düşmanlara<strong class="myTooltip"> mübtelâ</strong> olan insan, münâcâtında,<strong class="myTooltip"> istiâze</strong>sinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki<strong class="myTooltip"> nev‘-i insan</strong>ın<strong class="myTooltip"> medâr-ı fahr</strong>i ve<strong class="myTooltip"> elhak</strong> en hakîkî insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü’l-Kebîr nâmın­­daki münâcâtında bin bir ismiyle duâ ediyor. Ateşten<strong class="myTooltip"> istiâze</strong> ediyor. İşte şu sırdandır ki sûre-i <span class="hattikuran">قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ<br />
مَلِكِ النَّاسِ<br />
اِلٰهِ النَّاسِ<br />
مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ<br />
’</span>de üç ünvan ile<strong class="myTooltip"> istiâze</strong>yi emrediyor. Ve <span class="hattikuran">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ’</span>de üç ismiyle<strong class="myTooltip"> istiâne</strong>yi gösteriyor.</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-dorduncu-soz-risale-i-nur/">Yirmi dördüncü söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi üçüncü söz  &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/yirmi-ucuncu-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jan 2021 17:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler | Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15946</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şu sözün iki mebhası vardır. بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ لَقَدْ خَلَقْنَا الْأِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ Birinci Mebhas: Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini “Beş Nokta”&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-ucuncu-soz-risale-i-nur/">Yirmi üçüncü söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf">Şu sözün iki<strong class="myTooltip"> mebhas</strong>ı vardır.</p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">لَقَدْ خَلَقْنَا الْأِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ<br />
ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ<br />
اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ<br />
</span></p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Birinci<strong class="myTooltip"> Mebhas:</strong> </span>Îmânın binler<strong class="myTooltip"> mehâsin</strong>inden yalnız beşini “Beş Nokta” içinde beyân ederiz.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Birinci Nokta:</span> İnsan nûr-u îmân ile<strong class="myTooltip"> a‘lâ-yı illiyyîn</strong>e çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve<strong class="myTooltip"> zulmet-i küfür</strong> ile<strong class="myTooltip"> esfel-i sâfilîn</strong>e düşer, cehenneme ehil olacak bir vaz‘iyete girer. Çünki îmân, insanı<strong class="myTooltip"> Sâni‘-i Zülcelâl’</strong>ine<strong class="myTooltip"> nisbet</strong> ediyor. Îmân bir<strong class="myTooltip"> intisâb</strong>dır. Öyle ise insan, îmân ile insanda<strong class="myTooltip"> tezâhür</strong> eden san‘at-ı İlâhiye ve nukūş-u esmâ-yı Rabbâniye i‘tibâriyle bir kıymet alır. Küfür o<strong class="myTooltip"> nisbet</strong>i<strong class="myTooltip"> kat‘</strong> eder. O<strong class="myTooltip"> kat‘</strong>dan san‘at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde i‘tibâriyle olur. Madde ise, hem<strong class="myTooltip"> fâniye,</strong> hem<strong class="myTooltip"> zâile,</strong> hem<strong class="myTooltip"> muvakkat</strong> bir hayat-ı hayvâniye olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.</p>
<p class="paragraf">Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ, insanların san‘atları içinde nasıl ki maddenin kıymeti ile san‘atın kıymetiayrı ayrıdır. Bazen<strong class="myTooltip"> müsâvî,</strong> bazen madde daha kıymetdar, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddedebeş liralık bir san‘at bulunuyor. Belki bazen antika olan bir san‘at bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesibeş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san‘at antikacıların çarşısına gidilse,<strong class="myTooltip"> hârikapîşe</strong>ve pek eski<strong class="myTooltip"> hünerver</strong> san‘atkârına<strong class="myTooltip"> nisbet</strong> ederek, o san‘at­kârı<strong class="myTooltip"> yâd</strong> etmek sûretiyle ve o san‘atla<strong class="myTooltip"> teşhîr</strong> edilse, bir milyonfiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.</p>
<p class="paragraf">İşte insan, Cenâb-ı Hakk’ın böyle antika bir san‘atıdır. Ve en nâzik ve<strong class="myTooltip"> nâzenîn<span class="myTooltiptext">Nazlı</span></strong> bir mu‘cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının<strong class="myTooltip"> cilve</strong>sine mazhar ve nakışlarına<strong class="myTooltip"> medâr</strong> ve kâi­nâta bir<strong class="myTooltip"> misâl-i musaggar</strong> sûretinde yaratmıştır. Eğer nûr-u îmân içine girse, üstündeki bütün<strong class="myTooltip"> ma‘nîdâr</strong> nakışlar o ışıkla okunur. O mü’min şuûr ile okur ve o<strong class="myTooltip"> intisâb</strong>la okutur. Yani “Sâni‘-i Zülcelâl’in<strong class="myTooltip"> masnû</strong>uyum, mahlû­kuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi ma‘nâlarla insandaki san‘at-ı Rabbâniye<strong class="myTooltip"> tezâhür</strong> eder.</p>
</div>
<div class="col-md-12 pad0">
<nav aria-label="Page navigation example">
<p class="paragraf">Demek<strong class="myTooltip"> Sâni‘</strong>ine intisâbdan ibâret olan îmân, insandaki bütün<strong class="myTooltip"> âsâr-ı san‘at</strong>ı izhâr eder. İnsanın kıymeti o san‘at-ı Rabbâniyeye göre olur. Ve<strong class="myTooltip"> âyîne-i Samedâniye</strong> i‘tibâriyledir. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu i‘tibârla bütün mahlûkāt üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve cennete lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur.</p>
<p class="paragraf">Eğer<strong class="myTooltip"> kat‘-ı intisâb</strong>dan ibâret olan küfür insanın içine girse, o vakit bütün o ma‘nîdâr nukūş-u esmâ-yı İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîrâ<strong class="myTooltip"> Sâni‘</strong> unutulsa,<strong class="myTooltip"> Sâni‘</strong>e<strong class="myTooltip"> müteveccih</strong> ma‘nevî<strong class="myTooltip"> cihet</strong>ler de anlaşılmaz. Âdetâ baş aşağıyadüşer. O ma‘nîdâr âlî san‘atların ve ma‘nevî âlî nakışların çoğu gizlenir.<strong class="myTooltip"> Bâkî</strong> kalan ve göz ile görülenbir kısmı ise,<strong class="myTooltip"> süflî</strong><strong class="myTooltip"> esbâb</strong>a ve tabiata ve tesâdüfe verilip nihâyet derecede sukūt eder. Her biri birer parlak elmas iken,birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hay­vâ­niyeye münhasır kalır. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi kısacık bir ömürde hayvanâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız<strong class="myTooltip"> cüz’î</strong> bir hayat geçirmektir. Sonra<strong class="myTooltip"> tefessüh</strong> eder gider. İşte küfür böyle<strong class="myTooltip"> mâhiyet-i insaniye</strong>yi yıkar. Elmastan kömüre<strong class="myTooltip"> kalb</strong> eder.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">İkinci Nokta:</span> Îmân nasıl ki bir nûrdur, insanı ışıklandırıyor, üstünde yazılan bütün mektûbât-ı Samedâniyeyi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor.<strong class="myTooltip"> Zaman-ı mâzî</strong> ve müstakbeli<strong class="myTooltip"> zulümât</strong>tan kurtarıyor. Şu sırrı bir vâkıada <span class="hattikuran">اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَي النُّورِ </span>âyet-i kerîmesinin bir sırrınadâir gördüğüm bir<strong class="myTooltip"> temsîl</strong> ile beyân ederiz. Şöyle ki: Bir vâkıa-i hayâliyede gördüm ki, iki yüksek dağ var, birbirine<strong class="myTooltip"> mukābil,</strong> üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere, ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da her tarafı karanlık,<strong class="myTooltip"> kesîf</strong> bir<strong class="myTooltip"> zulümât</strong> istîlâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım, nihâyetsiz bir<strong class="myTooltip"> zulümât</strong> içinde bir mezâr-ı ekber gördüm, yani ta­hayyül ettim. Sol tarafıma baktım, müdhiş<strong class="myTooltip"> zulümât</strong> dalgaları içinde<strong class="myTooltip"> azîm</strong> fırtınalar,<strong class="myTooltip"> dağdağa</strong>lar,<strong class="myTooltip"> dâhiye</strong>ler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım, gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş<strong class="myTooltip"> zulümât</strong>a karşı sönük bir cep fenerim vardı. Onu<strong class="myTooltip"> isti‘mâl</strong> ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım, pek müdhiş bir vaz‘iyet bana göründü. Hatta önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, aslanlar, canavarlar göründü ki; “Keşke bu cep fenerim olmasa idi, bu dehşetleri görmese idim” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. “Eyvâh! Şu fener başıma belâdır” dedim.</p>
<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf">Ondan kızdım. O cep fenerimi yere çarptım kırdım. Güya onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük bir elektrik lâmbasının düğmesine dokundum gibi, birden o zulümât boşandı. Her taraf o lâmbanın nûru ile doldu. Her şeyin hakîkatini bana gösterdi. Baktım ki, o gördüğüm köprü, gayet<strong class="myTooltip"> muntazam</strong> yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezâr-ı ekber, baştan başa güzel, yeşil bahçelerle, nûrânî insanların<strong class="myTooltip"> taht-ı riyâset</strong>inde, ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu fark ettim. Ve sol tarafımda fırtınalı dağdağalı zannettiğim uçurumlar,<strong class="myTooltip"> şâhika</strong>lar ise, süslü, sevimli<strong class="myTooltip"> câzibedâr</strong> olan dağların arkalarında azîm bir<strong class="myTooltip"> ziyafetgâh,</strong> güzel bir<strong class="myTooltip"> seyrângâh,</strong> yüksek bir<strong class="myTooltip"> nüzhetgâh</strong> bulunduğunu hayâl meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise,<strong class="myTooltip"> mûnis</strong> deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvânât-ı ehliye olduğunu gördüm. <span class="hattikuran">اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي نُورِ الْأ۪يمَانِ </span>diyerek<span class="hattikuran">اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَي النُّورِ </span>âyet-i kerîmesini okudum. O vâkıadan ayıldım.</p>
<p class="paragraf">İşte o iki dağ<strong class="myTooltip"> mebde’-i hayat</strong>,<strong class="myTooltip"> âhir-i hayat</strong>tır; yani<strong class="myTooltip"> âlem-i arz</strong> ve<strong class="myTooltip"> âlem-i berzah</strong>tır. O köprü ise, hayat yoludur. O sağ taraf ise geçmiş zamandır. Sol taraf ise istikbâldir. O cep feneri ise,<strong class="myTooltip"> hodbîn</strong> ve bildiğine i‘timâd eden ve<strong class="myTooltip"> vahy-i semâvî</strong>yidinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise, âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkātıdır.İşte enâniyetine i‘timâd eden, zulmet-i gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam, o vâkıadaevvelki hâlime benzer ki, o cep feneri hükmünde,<strong class="myTooltip"> nâkıs</strong> ve dalâ­let-âlûd<strong class="myTooltip"> ma‘lûmât</strong> ile, zaman-ı mâzîyi bir mezâr-ı ekber sûretindeve<strong class="myTooltip"> adem-âlûd</strong> bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir<strong class="myTooltip"> vahşetgâh</strong> gösterir. Hem her birisibir Hakîm-i Rahîm’in birer me’mûr-u<strong class="myTooltip"> musahhar</strong>ı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. <span class="hattikuran">وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَي الظُّلُمَاتِ </span>hükmüne mazhar eder.</p>
<p class="paragraf">Eğer hidâyet-i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin firavuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese, o vâkıada ikinci hâlime benzeyecek. O vakit kâinât birden, bir gündüz rengini alır. Nûr-u İlâhî ile dolar. Âlem<span class="hattikuran">اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ </span>âyetini okur. O vakit, zaman-ı mâzî bir mezâr-ı ekber değil, belki her bir asrı bir nebînin veya evliyânın<strong class="myTooltip"> taht-ı riyâset</strong>inde vazîfe-i ubûdiyeti îfâ eden<strong class="myTooltip"> ervâh-ı sâfiye</strong> cemâatlerinin vazîfe-i hayatlarını bitirmekle, “Allâhü Ekber” diyerek<strong class="myTooltip"> makamât-ı âliye</strong>ye uçma­larını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür.</p>
</div>
<div class="col-md-12 pad0">
<nav aria-label="Page navigation example">
<p class="paragraf">Sol tarafına bakar ki; dağlar misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında, cennetin bağlarında ve saadet saraylarında kurulmuş çok güzel bir<strong class="myTooltip"> ziyâfet-i Rahmâniye</strong>yi o nûr-u îmân ile uzaktan uzağa fark eder. Ve fırtına ve zelzele,<strong class="myTooltip"> tâûn</strong> gibi hâdiseleri birer musahhar me’mur bilir. Bahar fırtı­naları ve yağmurları gibi hâdisâtı, sûreten<strong class="myTooltip"> haşîn,</strong> ma‘nen çok<strong class="myTooltip"> latîf</strong> hikmetlere medâr görüyor. Hatta<strong class="myTooltip"> mevt</strong>i, hayat-ı ebediye­nin<strong class="myTooltip"> mukaddeme</strong>si ve kabri, saadet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle; hakîkati temsîle tatbîk et.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Üçüncü Nokta:</span> Îmân hem nûrdur, hem kuvvettir. Evet, hakîkî îmânı elde eden adam, kâinâta meydan okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre, hâdisâtın<strong class="myTooltip"> tazyîkāt</strong>ından kurtulabilir. <span class="hattikuran">تَوَكَّلْتُ عَلَي اللّٰهِ </span>der,<strong class="myTooltip"> sefîne-i hayat</strong>ta kemâl-i emniyetle, hâdisâtın<strong class="myTooltip"> dağlarvârî</strong> dalgaları içinde<strong class="myTooltip"> seyerân</strong> eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın<strong class="myTooltip"> yed-i kudret</strong>ine emânet eder, rahatla dünyadan geçer. Berzahta istirahat eder. Sonra saadet-i ebediyeye girmek için cennete uçabilir. Eğer<strong class="myTooltip"> tevekkül</strong> etmezse, dünyanın ağırlıkları uçmasına değil, belki<strong class="myTooltip"> esfel-i sâfilîn</strong>e çeker.</p>
<p class="paragraf">Demek, îmân<strong class="myTooltip"> tevhîd</strong>i,<strong class="myTooltip"> tevhîd</strong> teslîmi, teslîm<strong class="myTooltip"> tevekkül</strong>ü,<strong class="myTooltip"> tevekkül</strong><strong class="myTooltip"> saadet-i dâreyn</strong>i<strong class="myTooltip"> iktizâ</strong> eder. Fakat yanlış anlama.<strong class="myTooltip"> Tevekkül,</strong><strong class="myTooltip"> esbâb</strong>ı bütün bütün reddetmek değildir. Belki<strong class="myTooltip"> esbâb</strong>ı,<strong class="myTooltip"> dest-i kudret</strong>in perdesi bilip riâyet ederek;<strong class="myTooltip"> esbâb</strong>a teşebbüs ise, bir nevi‘ duâ-yı fi‘lî<strong class="myTooltip"> telakkî</strong> ederek; müseb­bebâtı yalnız Cenâb-ı Hakk’dan istemek ve neticeleri ondan bilmek ve ona minnetdâr olmaktan ibârettir.<strong class="myTooltip"> Tevekkül</strong> eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:</p>
<p class="paragraf">Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye bir bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup<strong class="myTooltip"> nezâret</strong> eder. Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan, yükünü yere bırakmıyor. Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.” O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi‘ olur. Ben kuvvetliyim. Malımı belimde ve başımda muhâfaza edeceğim.” Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne-i sultâniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya ‘Dîvânedir’ diye seni<strong class="myTooltip"> tard</strong> edecek. Ya ‘Hâindir, gemimizi ittihâm ediyor. Bizimle<strong class="myTooltip"> istihzâ</strong> ediyor. Hapis edilsin’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun.</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
</nav>
</div>
</nav>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-ucuncu-soz-risale-i-nur/">Yirmi üçüncü söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yirmi birinci söz  &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/yirmi-birinci-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2020 17:00:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler | Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15790</guid>

					<description><![CDATA[<p>بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم اِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَي الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا صَدَقَ مَنْ نَطَقَ Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir, fakat hergün hergün beşer def‘a kılmak çoktur. Bitmediğinden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-birinci-soz-risale-i-nur/">Yirmi birinci söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم</span></p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">اِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَي الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا</span></p>
<p class="paragraf"><span class="hattikuran hattikuranbaslikolarak">صَدَقَ مَنْ نَطَقَ</span></p>
<p class="paragraf">Bir zaman<strong class="myTooltip"> sinnen,</strong><strong class="myTooltip"> cismen,</strong><strong class="myTooltip"> rütbeten</strong> büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir, fakat hergün hergün beşer def‘a kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.” O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım, o zât o sözü, bütün nüfûs-u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: “Madem nefsim emmâredir, nefsini<strong class="myTooltip"> ıslah</strong> etmeyen başkasını<strong class="myTooltip"> ıslah</strong> edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.” Dedim: “Ey nefis!<strong class="myTooltip"> Cehl-i mürekkeb</strong> içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze<strong class="myTooltip"> mukābil ‘</strong>beş îkāzı’ benden işit.”</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Birinci Îkāz:</span> Ey<strong class="myTooltip"> bedbaht</strong> nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç<strong class="myTooltip"> kat‘î</strong> senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın. Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini hakîkî bir hayat-ı ebediyenin saadetine<strong class="myTooltip"> medâr</strong> olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir<strong class="myTooltip"> iştiyâk</strong> ve hoş bir zevki<strong class="myTooltip"> tahrîk</strong>e sebeb olur.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">İkinci Îkāz:</span> Ey<strong class="myTooltip"> şikemperver</strong> nefsim! Acaba hergün hergün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin, sana onlar usanç veriyor mu? Madem vermiyor, çünki ihtiyaç<strong class="myTooltip"> tekerrür</strong> ettiğinden usanç değil, belki<strong class="myTooltip"> telezzüz</strong> ediyorsun. Öyle ise, hâne-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun<strong class="myTooltip"> âb-ı hayat</strong>ı ve latîfe-i Rabbâniyemin hevâ-yı nesîmîni<strong class="myTooltip"> cezb</strong> ve<strong class="myTooltip"> celb</strong> eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir.</p>
<p class="paragraf">Evet, nihâyetsiz<strong class="myTooltip"> teessürât</strong> ve<strong class="myTooltip"> elem</strong>lere ma‘rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzü­zâta ve<strong class="myTooltip"> emel</strong>lere<strong class="myTooltip"> meftun</strong> ve pür-sevdâ bir<strong class="myTooltip"> kalb</strong>in kūt ve kuvveti, her şeye kādir bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir. Evet, şu fânî dünyada kemâl-i sür‘atle<strong class="myTooltip"> vâveylâ-yı firâk</strong>ı koparan, giden,<strong class="myTooltip"> ekser</strong> mevcûdâtla alâkadâr bir ruhun âb-ı hayatı ise, her şeye bedel bir<strong class="myTooltip"> Ma‘bûd-u Bâkî’</strong>nin, bir Mahbûb-u Sermedî’nin çeşme-i rahme­tine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet,<strong class="myTooltip"> fıtraten</strong> ebediyeti isteyen ve ebed için<strong class="myTooltip"> halk</strong> olunan ve<strong class="myTooltip"> ezelî</strong> ve ebedî bir zâtın aynası olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve<strong class="myTooltip"> letâfet</strong>li bulunan<strong class="myTooltip"> zîşuûr</strong> bir sırr-ı insanî, zînûr bir latîfe-i Rabbâniye şu<strong class="myTooltip"> kasâvet</strong>li, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.</p>
<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf"><span class="bold">Üçüncü Îkāz:</span> Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musibet zahmetini bugün düşünüp muzdarib olmak; hem gelecek günlerdeki ibâdet vazîfesini ve namaz hizmetini ve musibet<strong class="myTooltip"> elem</strong>ini bugün<strong class="myTooltip"> tasavvur</strong> edip sabırsızlık göstermek, hiç kâr-ı akıl mıdır? Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki, düşmanın sağ<strong class="myTooltip"> cenâh</strong> kuvveti, onun sağındaki kuvvetine<strong class="myTooltip"> iltihâk</strong> etmiş. Ve ona taze bir kuvvet olduğu halde, o tutar, mühim bir kuvvetini sağ<strong class="myTooltip"> cenâh</strong>a gönderir. Merkezi zayıflaştırır. Hem sol<strong class="myTooltip"> cenâh</strong>ta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden büyük bir kuvvet gönderir; “Ateş et!” emrini verir. Merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar. Merkeze hücum eder. Târ u mâr eder.</p>
<p class="paragraf">Evet, buna benzersin. Çünki geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete<strong class="myTooltip"> kalb</strong> olmuş.<strong class="myTooltip"> Elem</strong>i gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti kerâmete<strong class="myTooltip"> iltihâk</strong> ve meşakkati sevaba inkılâb etmiş. Öyle ise, ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddî bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise ma­dem gelmemişler. Şimdiden düşünüp usanmak ve<strong class="myTooltip"> fütûr</strong> getirmek, aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp, bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir.</p>
<p class="paragraf">Madem hakîkat böyledir. Âkil isen, ibâdet cihetinde, yalnız bugünü düşün. Ve onun bir saatini, “Ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarf ediyorum” de! O vakit senin acı bir<strong class="myTooltip"> fütûr</strong>un tatlı bir gayrete inkılâb eder.</p>
<p class="paragraf">İşte ey sabırsız nefsim! Sen üç sabır ile<strong class="myTooltip"> mükellef</strong>sin. Birisi,<strong class="myTooltip"> tâat</strong> üstünde sabırdır. Birisi,<strong class="myTooltip"> ma‘siyet</strong>ten sabırdır. Diğeri, musibete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu üçüncü îkāzdaki temsîlde görünen hakîkati rehber tut. Merdâne, “Yâ<strong class="myTooltip"> Sabûr</strong>!” de. Üç sabrı omu­zuna al. Cenâb-ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kâfî gelebilir. Ve o kuvvetle dayan.</p>
<div id="content" class="margin_top">
<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf"><span class="bold">Dördüncü Îkāz:</span> Ey sersem nefsim! Acaba şu vazîfe-i<strong class="myTooltip"> ubûdiyet</strong> neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Halbuki bir adam sana birkaç para verse veyahud seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır. Ve fütûrsuz çalışırsın. Acaba bu misâfirhâne-i dünyâda âciz ve fakir kalbine kūt ve<strong class="myTooltip"> gınâ;</strong> ve elbette bir<strong class="myTooltip"> menzil</strong>in olan kabrinde gıda ve<strong class="myTooltip"> ziyâ;</strong> ve herhalde mahkemen olan Mahşer’de sened ve<strong class="myTooltip"> berat;</strong> ve ister istemez üstünden geçilecek Sırât Köprüsü’nde nûr ve<strong class="myTooltip"> burâk</strong> olacak bir namaz neticesiz midir? Veyahud ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va‘d etse, yüz gün seni çalıştırır.<strong class="myTooltip"> Hulfü’l-va‘d</strong> edebilir. O adama i‘timâd edersin, fütûrsuz işlersin. Acaba<strong class="myTooltip"> hulfü’l-va‘d,</strong> hakkında<strong class="myTooltip"> muhâl</strong> olan bir zât, cennet gibi bir ücreti ve saadet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va‘d etse, pek az bir zamanda, pek güzel bir vazîfede seni<strong class="myTooltip"> istihdâm</strong> etse, sen hizmet etmezsen veya isteksiz,<strong class="myTooltip"> suhre</strong> gibi veya usançla yarım yamalak hizmetinle onu va‘dinde<strong class="myTooltip"> ithâm</strong> ve hediyesini<strong class="myTooltip"> istihfâf</strong> etsen, pek şiddetli bir<strong class="myTooltip"> te’dîb</strong>e ve dehşetli bir<strong class="myTooltip"> ta‘zîb</strong>e müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütûrsuz hizmet ettiğin halde, cehennem gibi bir haps-i ebedînin<strong class="myTooltip"> havf</strong>ı, en hafif ve<strong class="myTooltip"> latîf</strong> bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Beşinci Îkāz:</span> Ey dünyaperest nefsim! Acaba ibâdetteki fütûrun ve namazdaki kusurun meşâgil-i dünyeviyenin<strong class="myTooltip"> kesret</strong>inden midir? Veyahud<strong class="myTooltip"> derd-i maîşet</strong>in meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarf ediyorsun? Sen isti‘dâd cihetiyle bütün hayvanâtın fevkınde olduğunu ve hayat-ı dünyeviyenin<strong class="myTooltip"> levâzımât</strong>ını<strong class="myTooltip"> tedârik</strong>te iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazîfe-i asliyen, hayvan gibi çabalamak değil, belki hakîkî</p>
<div id="content" class="margin_top">
<div id="latinceBolumu">
<p class="paragraf">bir insan gibi, hakîkî bir hayat-ı dâime için<strong class="myTooltip"> sa‘y</strong> etmektir. Bununla beraber meşâgil-i dünyeviye dediğin, çoğu sana âit olmayan ve fuzûlî bir sûrette karıştığın ve karıştırdığın<strong class="myTooltip"> mâlâya‘nî</strong><strong class="myTooltip"> meşgale</strong>lerdir. En<strong class="myTooltip"> elzem</strong>ini bırakıp, güya binler sene ömrün var gibi, en lüzûmsuz<strong class="myTooltip"> ma‘lûmât</strong> ile vakit geçiriyorsun. Meselâ “Zühal’in etrafındaki halkaların<strong class="myTooltip"> keyfiyet</strong>i nasıldır ve Amerika tavukları ne kadardır?” gibi, kıymetsiz şeylerle kıymetdar vaktini geçiriyorsun. Güya<strong class="myTooltip"> kozmoğrafya</strong> ilminden ve istatistikçi fenninden bir<strong class="myTooltip"> kemâl</strong> alıyorsun.</p>
<p class="paragraf">Eğer desen: Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütûr veren, öyle lüzûmsuz şeyler değil, belki derd-i maîşetin<strong class="myTooltip"> zarûrî</strong> işleridir. Öyle ise, ben de sana derim ki, eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra biri gelse dese ki: “Gel, on dakika kadar şurayı kaz. Yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüd bulacaksın.” Sen ona: “Yok, gelmem. Çünki on kuruş gündeliğimden kesilecek.<strong class="myTooltip"> Nafaka</strong>m azalacak” desen, ne kadar<strong class="myTooltip"> dîvâne</strong>ce bir bahane olduğunu elbette bilirsin. Aynen onun gibi, sen şu bağında<strong class="myTooltip"> nafaka</strong>n için işliyorsun. Eğer farz namazı terk etsen, bütün<strong class="myTooltip"> sa‘y</strong>in<strong class="myTooltip"> semere</strong>si, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir<strong class="myTooltip"> nafaka</strong>ya<strong class="myTooltip"> münhasır</strong> kalır. Eğer sen, istirahat ve<strong class="myTooltip"> teneffüs</strong> vaktini, ruhun rahatına, kalbin<strong class="myTooltip"> teneffüs</strong>üne medâr olan namaza sarf etsen, o vakit bereketli<strong class="myTooltip"> nafaka-</strong>i dünyeviye ile beraber, senin<strong class="myTooltip"> nafaka-</strong>i uhreviyene ve<strong class="myTooltip"> zâd-ı âhiret</strong>ine ehemmiyetli bir<strong class="myTooltip"> menba‘</strong> olan iki ma‘den-i ma‘nevî bulursun.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">Birinci ma‘den:</span> Bütün bağındaki<strong class="myTooltip"> (Hâşiye)</strong> yetiştirdiğin çiçekli olsun, meyveli olsun, her nebâtın, her ağacın<strong class="myTooltip"> tesbîhât</strong>ından güzel bir niyet ile bir hisse alıyorsun.</p>
<p class="paragraf"><span class="bold">İkinci ma‘den:</span> Hem bu bağdan çıkan mahsûlâttan kim yese, hayvan olsun, insan olsun; inek olsun, sinek olsun; müşteri olsun, hırsız olsun, sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şart ile ki, sen Rezzâk-ı Hakîkî nâmına ve izni dâiresinde<strong class="myTooltip"> tasarruf</strong> etsen; ve onun malını onun mahlûkātına veren bir<strong class="myTooltip"> tevzîât</strong> me’muru nazarıyla kendine baksan.İşte bak, namazı terk eden ne kadar büyük bir<strong class="myTooltip"> hasâret</strong> eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve<strong class="myTooltip"> sa‘y</strong>e pek büyük bir şevk veren ve<strong class="myTooltip"> amel</strong>de büyük bir kuvve-i ma‘neviyeyi te’mîn eden o iki neticeden ve o iki ma‘denden mahrum kalır. İflâs eder. Hatta ihtiyârlandıkça bahçecilikten usanır, fütûr gelir. “Neme lâzım” der. “Ben zaten dünyadan gidiyorum.</p>
<p><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/yirmi-birinci-soz-risale-i-nur/">Yirmi birinci söz  | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>On dördüncü Söz &#124; Risale-i Nur</title>
		<link>https://hizmetten.com/on-dorduncu-soz-risale-i-nur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2020 14:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Sözler | Risale-i Nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13133</guid>

					<description><![CDATA[<p>ON DÖRDÜNCÜ SÖZ   بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ  الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍ Kur’ân-ı Hakîm’in ve Kur’ân’ın müfessir-i hakîkîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakāikine çıkmak için, teslîm ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-dorduncu-soz-risale-i-nur/">On dördüncü Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="Normal para-style-override-3">ON DÖRDÜNCÜ SÖZ</p>
<p class="Normal para-style-override-3" dir="rtl">  <span class="arabi-ifade">بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade"> الٓرٰ كِتَابٌ اُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ خَب۪يرٍ</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kur’ân-ı Hakîm’in ve Kur’ân’ın <span class="lugat">müfessir-i</span> hakîkîsi olan hadîsin bir kısım yüksek ve <span class="lugat">ulvî</span> hakāikine çıkmak için, teslîm ve inkıyâdı noksân olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakîkatlerin bir kısım nazîrelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir <span class="lugat">sırr-ı inâyet</span> <span class="lugat">beyân</span> edilecek. O hakîkatlerden haşir ve kıyâmetin nazîreleri Onuncu Söz’de, bilhassa Dokuzuncu Hakîkat’inde zikredildiği için tekrara lüzûm yoktur. Yalnız sâir hakîkatlerden numûne olarak </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">“Beş Mes’ele” </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">zikrederiz.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Birincisi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">“Altı günde yerleri ve gökleri yarattık” demek olan, hem belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibâret olan <span class="lugat">eyyâm-ı Kur’âniye</span> ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakîkat-i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan her bir asırda, her bir senede, her bir günde Fâtır-ı Zülcelâl’in halkettiği <span class="lugat">seyyâl</span> âlemleri, <span class="lugat">seyyâr</span> kâinâtları, geçici dünyaları nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi, dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">İkincisi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَكُلَّ شَئٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade"> لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَآ اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibi âyetlerin ifadeettikleri ki: “Bütün eşyâ, bütün <span class="lugat">ahvâliyle</span>, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor” demek olan hakîkat-i âliyesine kanâat getirmek için, Nakkāş-ı Zülcelâl rûy-u zemînin sahîfesinde her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihâyetsiz munta­zam mahlûkātın fihriste-i vücûdlarını, târîhçe-i hayatlarını, desâtîr-i hareketlerini çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde ma‘nevî bir sûrette <span class="lugat">derc</span> ve muhâfaza ettiğini; ve <span class="lugat">zevâlden</span> sonra <span class="lugat">semerelerinde</span> aynen kalem-i kaderiyle ma‘nevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını; hatta her geçici baharda yaş-kuru ne varsa, mahdûd <span class="lugat">zerrecikler</span> ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda kemâl-i intizâm ile</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">muhâfaza ettiğini nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Güya her bir bahar birtek çiçek gibi gayet muntazam ve <span class="lugat">mevzûn</span> olarak zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor, konup kaldırılıyor.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Hakîkat böyle iken, beşerin en acîb bir <span class="lugat">dalâleti</span> budur ki, kader kaleminin sahîfesi olan Levh-i Mahfûz’un -yalnız bir cilve-i aksi olarak- fihriste-i san‘at-ı Rabbâniye olup, ehl-i gafletin lisânında ‘tabiat’ denilen bu kitâbet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san‘atı, bu <span class="lugat">münfail</span> mistar-ı hikmeti <span class="lugat">‘tabîat-ı müessire&#8217;</span> diyerek, <span class="lugat">masdar</span> ve <span class="lugat">fâil</span> telakkî etmesidir.</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Hakîkat nerede, ehl-i gafletin telakkîleri nerede?</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Üçüncüsü:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, <span class="lugat">hamele-i arş</span> ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında <span class="lugat">Muhbir-i Sâdık’ın</span> <span class="lugat">tasvîr</span> ettiği; meselâ kırk binler başlı, her bir başta kırk binler lisân ve her lisânda kırk binler tarzda tesbîhât ettiklerini ve intizâm ve <span class="lugat">külliyet</span> ve <span class="lugat">vüs‘at-i</span> ubûdiyetlerini ifade eden hakîkate çıkmak için, şuna dikkat et ki: Zât-ı Zülcelâl </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِنَّاعَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَي السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibi âyetlerle <span class="lugat">tasrîh</span> ediyor ki, mevcûdâtın en büyüğü ve en küllîsi dahi, kendi <span class="lugat">külliyetine</span> göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbîhât ettiğini gösteriyor. Ve öyle de görünüyor.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Evet, bir <span class="lugat">bahr-i müsebbih</span> olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbîhiyesi güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi; bir <span class="lugat">tayr-ı müsebbih</span> ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyesi hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek her bir ağacın, her bir yıldızın <span class="lugat">cüz’î</span> birer tesbîhâtı olduğu gibi; zeminin de ve zeminin her bir kıt‘asının da ve her bir dağ ve derenin de ve <span class="lugat">berr</span> ve bahrinin de ve göklerin her bir feleğinin de ve her bir burcunun da birer tesbîh-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin her başında yüz binler lisânlar bulunan ve her lisânda yüz bin tarzda tesbîhât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini <span class="lugat">âlem-i misâlde</span> tercümanlık edip gösterecek ve âlem-i ervâhta temsîl edip i‘lân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır. Evet, müteaddid eşyâ bir cemâat şekline girse, bir şahs-ı manevîsi olacaktır. Eğer o cem‘iyet imtizâc edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı manevîsi, bir nevi‘ rûh-u ma‘nevîsi ve vazîfe-i tesbîhiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte bak. Misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam meyvesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör. Ağacın şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var. Ve her dilde bak, kaç yüz mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var. Ve her meyvede dikkat et, kaç yüz kanatlı, mevzûn tohumcuk harfleri emr-i künfeyekûne mâlik Sâni‘-i Zülcelâl’ine ne kadar <span class="lugat">belîğ</span> bir medih ve fasîh bir tesbîh ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i ma‘nâda <span class="lugat">müteaddid</span> diller ile tesbîhâtını temsîl ediyor. Ve hikmeten öyle olmak gerektir.</span></p>
<p class="Normal"><span class="bold">Dördüncüsü:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَ نَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"></span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade"> تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-7"> </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">gibiâyetlerin ifade ettikleri hakîkat-i ulviyesine ki, Kādir-i Mutlak, o derece suhûlet ve sür‘atle ve muâlecesiz ve <span class="lugat">mübâşeretsiz</span> eşyâyı halk eder ki, yalnız sırf bir emir ile îcâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem o Sâni‘-i Kadîr nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu halde, masnûât nihâyet derecede ondan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber gayet cüz’î ve hakir <span class="lugat">umûru</span> dahi, ehemmiyetle tanzîm ve hüsn-ü san‘attan hâriç bırakmıyor.</span></p>
<p class="Normal"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte bu hakîkat-i Kur’âniyenin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd <span class="lugat">suhûlet-i mutlaka</span> içinde intizâm-ı ekmel şehâdet ettiği gibi; gelecek temsîl dahi onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْأَعْلٰي </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Sâni‘-i Zülcelâl’in esmâ-yı hüsnâsından Nûr isminin bir kesîf aynası hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve <span class="lugat">teshîr-i İlâhî</span> ile mazhar olduğu vazîfeler, şu hakîkati fehme takrîb eder. Şöyle ki:</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Güneş, ulviyetiyle beraber, bütün şeffaf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu; cilvesiyle ve <span class="lugat">timsâliyle</span> ve tasarrufa benzer çok <span class="lugat">cihetlerle</span> onları <span class="lugat">müteessir</span> ettiği halde, o şeffaf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle <span class="lugat">müteessir</span> edemezler. <span class="lugat">Kurbiyet</span> da‘vâ edemezler. Hem o güneş her şeffaf zerreye, hatta <span class="lugat">ziyâsı</span> nereye girmiş ise, orada hazır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kābiliyet ve rengine göre güneşin aksi ve bir nevi‘ <span class="lugat">timsâli</span> görünmesiyle anlaşılır. Hem güneşin azamet-i nûrâniyeti derecesinde <span class="lugat">ihâtası</span>, <span class="lugat">nüfûzu</span> ziyâdeleşir. Nûrâniyet azametindendir ki, en küçük, ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Demek azamet-i kibriyâsı cüz’î ve ufak şeyleri nûrâniyet sırrıyla hârice atmak değil, bil‘akis dâire-i ihâtasına alıyor. Hem güneşi mazhar olduğu cilvelerde ve vazîfelerde <span class="lugat">-farz-ı muhâl</span> olarak- <span class="lugat">fâil-i muhtâr</span> farz etsen, o derece suhûlet ve sür‘at ve vüs‘at içinde zerreden, <span class="lugat">katreden</span>, deniz yüzünden, seyyârâta kadar izn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufât-ı azîmeyi yalnız bir <span class="lugat">mahz-ı emir</span> ile yapar, <span class="lugat">tahayyül</span> edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı <span class="lugat">müsâvîdirler</span>. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kābiliyetine göre kemâl-i intizâm ile verir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte semâ denizinin yüzünde <span class="lugat">ziyâdâr</span> bir kabarcık ve Kadîr-i Mutlak’ın Nûr isminin cilvesine <span class="lugat">kesîf</span> bir aynacık olan şu güneşin, bilmüşâhede şu hakîkatin üç esasının numûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette güneşin nûr ve harâreti ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi <span class="lugat">kesîf</span> hükmünde </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">نُورُالنُّورِ مُنَوِّرُالنُّورِ مُقَدِّرُالنُّورِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">olan Zât-ı Zülcelâl, her şeye ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın ve hazır ve nâzır; ve eşyâ ondan gayet uzak olduğuna; hem o derece <span class="lugat">külfetsiz</span>, muâlecesiz, suhûletle işleri yapar ki, yalnız <span class="lugat">mahz-ı emrin</span> sür‘at ve suhûletiyle îcâd eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey cüz’î-küllî, küçük-büyük, dâire-i kudretinden hârice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şuhûd derecesinde bir yakîn-i îmânî ile îmân ederiz. Ve îmân etmek gerektir.</span></p>
<p class="Normal"><span class="bold">Beşincisi: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْأَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’den tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’ye kadar; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَئٍ وَهُوَ عَلٰي كُلِّ شَئٍ وَك۪يلٌ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’den tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَايُعْلِنُونَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’e kadar; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’dan tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’e kadar; hem </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’dan tut, tâ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا تَشَٓاؤُنَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">’a kadar “Hudûd-u azamet-i rubûbiyeti ve kibriyâ-yı ulûhiyeti tutmuş olan <span class="lugat">Ezel</span> ve <span class="lugat">Ebed</span> Sultanı, şu âciz ve nihâyetsiz zayıf ve nihâyetsiz fakir ve nihâyetsiz muhtaç ve yalnız cüz’î bir <span class="lugat">ihtiyâr</span> ile îcâda kābiliyeti olmayan zayıf bir <span class="lugat">kesb</span> ile mücehhez benî-âdeme karşı şedîd şikâyât-ı Kur’âniyesi ve azîm tehdîdâtı ve müdhiş <span class="lugat">vaîdleri</span> ne hikmete binâendir ve ne vecihle <span class="lugat">tevfîk</span> edilir? Ne sûretle münâsib düşer?” demek olan derin ve yüksek hakîkate kanâat getirmek için, şu gelecek iki temsîle bak!</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Birinci Temsîl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, şâhâne bir bağ var ki, nihâyetsiz meyvedâr ve çiçekdâr <span class="lugat">masnû‘lar</span>, içinde bulunuyorlar. Ona <span class="lugat">nezâret</span> etmek için pek çok hademeler ta‘yîn edilmiş. Bir hizmetkârın vazîfesi dahi yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun <span class="lugat">mecrâsındaki</span> deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise tenbellik etti. Deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne <span class="lugat">halel</span> geldi veyahud kurudu. O vakit Hâlik’ın san‘at-ı Rabbâniyesinden ve Sultan’ın <span class="lugat">nezâret-i</span> şâhânesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka bütün hademelerin o sersemden <span class="lugat">şekvâya</span> hakları var. Zîrâ hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">İkinci Temsîl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Meselâ, <span class="lugat">cesîm</span> bir sefîne-i sultâniyede âdî bir adam, <span class="lugat">cüz’î</span> vazîfesini terk etmesiyle, bütün gemideki vazîfedârların netâic-i hıdemâtına <span class="lugat">halel</span> getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazîfedârlar nâmına gemi sâhibi ondan şedîd şikâyet eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Kusur sâhibi ise diyemez ki: “Ben bir âdî adamım. Ehemmi­yetsiz ihmâlimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünki tek bir <span class="lugat">adem</span>, hadsiz <span class="lugat">ademleri</span> intâc eder. Fakat vücûd, kendine göre semere verir. Çünki bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna <span class="lugat">mütevakkıf</span> olduğu halde; o şeyin <span class="lugat">ademi</span>, <span class="lugat">intifâsı</span>, tek bir şartın <span class="lugat">intifâsıyla</span> ve tek bir <span class="lugat">cüz’ün</span> <span class="lugat">ademiyle</span> netice i‘tibâriyle <span class="lugat">mün‘adim</span> olur.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Bundandır ki, tahrîb ta‘mîrden pek çok def‘a <span class="lugat">eshel</span> olduğu, bir <span class="lugat">düstûr-u müteârife</span> hükmüne geçmiştir. Madem küfür ve dalâlet, tuğyân ve ma‘siyet esasları inkârdır ve reddir. Terktir ve <span class="lugat">adem-i</span> kabûldür. Sûret-i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakîkatte <span class="lugat">intifâdır</span>, <span class="lugat">ademdir</span>.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Öyle ise cinâyet-i <span class="lugat">sâriyedir</span>. Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine <span class="lugat">halel</span> verdiği gibi, esmâ-yı İlâhiyenin <span class="lugat">cilve-i cemâllerine</span> perde çeker.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdât nâmına o mevcûdâtın Sultan’ı, şu âsî beşerden azîm şikâyet eder ve etmesi ayn-ı hikmettir. Ve o âsî şiddetli tehdîdâta elbette müstehaktır. Ve dehşetli vaîdlere bilâ-şübhe <span class="lugat">sezâdır</span>.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Hâtime</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Gāfil kafaya bir tokmaktır. Bir ders-i ibrettir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَمَا الْحَيَاةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya <span class="lugat">tâlib</span> bedbaht nefsim! Bilir misin, neye benzersin? Devekuşuna. Avcıyı görür, uçamıyor, başını kuma sokuyor. Tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez. Ey nefis! Şu temsîle bak, gör. Nasıl dünyaya <span class="lugat">hasr-ı nazar</span>, azîz bir lezzeti <span class="lugat">elîm</span> bir <span class="lugat">eleme</span> <span class="lugat">kalb</span> eder. Meselâ şu <span class="lugat">karyede</span> -yani Barla’da- iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbâbı İstanbul’a gitmişler. Güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a <span class="lugat">müştâktır</span>. Orayı düşünür. Ahbâba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse: “Oraya git!” sevinip gülerek gider.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu bîçâre adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire <span class="lugat">ünsiyet</span> edip teselli bulmak ister. Onunla o <span class="lugat">elîm</span> <span class="lugat">âlâm-ı firâkı</span> kapamak ister.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Ey nefis! Başta Habîbullâh, bütün ahbâbın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme! Merdâne kabre bak! Dinle, ne <span class="lugat">taleb</span> eder? Erkekçesine ölümün yüzüne gül, bak, ne ister? Sakın gāfil olup ikinci adama benzeme. Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış, herkes dünyaya dalmış, hayata <span class="lugat">perestiş</span> eder. <span class="lugat">Derd-i maîşetle</span> sarhoştur.” Çünki ölüm değişmiyor. <span class="lugat">Firâk</span> bekāya <span class="lugat">kalb</span> olup başkalaş­mıyor. <span class="lugat">Acz-i beşerî</span>, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyâdeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür‘at peydâ ediyor. Hem deme: “Ben de herkes gibiyim.” Çünki herkes, sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır. Hem kendini başıboş zannetme. Zîrâ şu misâfirhâne-i dünyâda <span class="lugat">nazar-ı hikmetle</span> baksan, hiçbir şeyi nizâmsız, gayesiz göremezsin. Nasıl sen nizâmsız, gayesiz kalabilirsin? Zelzele gibi vâkıalar olan şu <span class="lugat">hâdisât-ı kevniye</span>, tesâdüf oyuncağı değiller. Meselâ, zemine nebâtât ve hayvanât envâından giydirilen birbiri üstünde, birbiri içinde gayet muntazam ve gayet <span class="lugat">münakkaş</span> gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle <span class="lugat">müzeyyen</span>, <span class="lugat">mücehhez</span> olduklarını gördüğün</span></p>
<div id="body-container">
<div id="left-container">
<div id="tab-risale" class="tab-content">
<div id="content-container" class="jspScrollable" tabindex="0">
<div class="jspContainer">
<div class="jspPane">
<div id="content">
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">ve gayet âlî gayeler içinde kemâl-i intizâm ile <span class="lugat">meczub</span> mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, <span class="lugat">küre-i arzın</span> benî-Âdemden, bâhusus ehl-i îmândan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin <span class="lugat">sıklet-i</span> ma‘neviyesinden omuz silkmeye benzeyen <span class="lugat">zelzele</span> gibi </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-6">(Hâşiye) </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">mevt-âlûd hâdisât-ı haya­tiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesâdüfî zannederek bütün musibetzedelerin elîm zâyiâtını, bedelsiz, hebâen mensûr gösterip, müdhiş bir ye’se atarlar. Hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hâdiseler bir Hakîm-i Rahîm’in emriyle ehl-i îmânın fânî malını sadaka hükmüne çevirip ibkā etmektir. Ve <span class="lugat">küfrân-ı ni‘metten</span> gelen günahlara <span class="lugat">keffârettir</span>. Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp, çirkin bulur. Hâlik’ın emriyle büyük bir <span class="lugat">zelzele</span> ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah’ın emriyle <span class="lugat">ehl-i şirki</span> cehenneme döker. Ehl-i şükre: “Haydi, cennete buyurun!” der.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">On Dördüncü Söz’ün <span class="lugat">Zeyli</span></span></p>
<p class="Normal para-style-override-3" dir="rtl"><span class="arabi-ifade">بِسْــــــــــــــــــــــمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِاِذَا زُلْزِلَتِ الْأَرْضُ زِلْزَالَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade"> وَاَخْرَجَتِ الْأَرْضُ اَثْقَالَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade"> وَ قَالَ الْأِنْسَانُ مَالَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade">يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا </span><span class="arabi-ifade"></span><span class="arabi-ifade">بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰي لَهَا </span>-ilâ âhirihî-</p>
<p class="Normal para-style-override-3">
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Şu sûre kat‘iyen ifade ediyor ki, <span class="lugat">küre-i arz</span>, hareket ve <span class="lugat">zelzele­sinde</span> vahiy ve ilhâma mazhar olarak emir <span class="lugat">tahtında</span> depreniyor. Bazen de titriyor. Ma‘nevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki <span class="lugat">zelzele</span> münâsebetiyle, altı yedi cüz’î suâle karşı, yine ma‘nevî <span class="lugat">ihtâr</span> yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç def‘a niyet ettimse de, izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Birinci Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Bu <span class="lugat">zelzelenin</span> maddî musibetinden daha elîm ma‘nevî bir musibeti olarak, şu <span class="lugat">zelzelenin</span> devamından gelen korku ve <span class="lugat">me’yûsiyet</span>, <span class="lugat">ekser</span> halkın <span class="lugat">ekser</span> memlekette gece istirahatini <span class="lugat">selb</span> ederek dehşetli bir azab vermesi nedendir?</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Yine ma‘nevî cevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Şöyle denildi ki: “Ramazân-ı Şerîf’in terâvîh vaktinde kemâl-i neş’e ve sürûr ile, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bazen kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde câzibedârâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Latince-Baslik char-style-override-17">_________________________________</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Hâşiye:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15"> İzmir’in <span class="lugat">zelzelesi</span> münâsebetiyle yazılmıştır.</span></p>
</div>
</div>
<div class="jspVerticalBar">
<div class="jspTrack">
<div class="jspDrag">
<div class="jspDragTop">
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">İkinci Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Ne için gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçâre müslümanlara iniyor?”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Büyük hatalar ve cinâyetler te’hîr ile büyük mer­kezlerde; ve küçücük cinâyetler ta‘cîl ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete <span class="lugat">binâen</span> ehl-i küfrün cinâyetlerinin <span class="lugat">kısm-ı a‘zamı</span>, mahkeme-i kübrâ-yı haşre te’hîr edilerek, ehl-i îmânın hataları kısmen bu dünyada cezâsı verilir. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-6">(Hâşiye)</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Üçüncü Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Bazı <span class="lugat">eşhâsın</span> hatasından gelen bu musibet, bir derece memlekette umûmî şekle girmesinin sebebi nedir?”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Umûmî musibet, <span class="lugat">ekseriyetin</span> hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim <span class="lugat">eşhâsın</span> harekâtına fiilen veya iltizâmen veya iltihâken tarafdâr olması ile ma‘nen <span class="lugat">iştirâk</span> eder. Musîbet-i âmmeye sebebiyet verir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="bold">Dördüncü Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Madem bu zelzele musibeti, hataların neticesi ve keffâretü’z-zünûbdur. Ma‘sûmların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Adâletullâh nasıl müsâade eder?” </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Yine ma‘nevî cânibden elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Bu mes’ele sırr-ı kadere <span class="lugat">taalluk</span> ettiği için Risâle-i Kader’e havâle edip, yalnız burada bu kadar denildi. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Yani “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit, yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp ma‘sûmları da yakar.” Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân-ı tecrübe ve imtihândır. Ve <span class="lugat">dâr-ı teklîf</span> ve mücâhededir. İmtihân ve teklîf iktizâ ederler ki, hakîkatler perdeli kalıp, <span class="lugat">tâ</span> <span class="lugat">müsâbaka</span> ve mücâhede ile, Ebu­bekirler a‘lâ-yı illiyyîne çıksınlar. Ve Ebucehiller <span class="lugat">esfel-i sâfilîne</span> girsinler. Eğer ma‘sûmlar böyle musibetlerde sağlam kalsa idiler, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslîm olup mücâhede ile ma‘nevî terakkî kapısı kapanacaktı. Ve sırr-ı teklîf bozu­lacaktı. Madem mazlum zâlim ile beraber musibete düşmek, hikmet-i İlâhiyece lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Bu suâle karşı cevâben denildi ki: “O musibetteki gazab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünki o ma‘sûmların fânî malları onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi; fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nevi‘ <span class="lugat">şehâdet</span> hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.”</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">_________________________________</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-14">Hâşiye: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-15">Hem Rus gibi olanların mensûh ve <span class="lugat">tahrîf</span> edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kābil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullâha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp, bunlara hiddet ediyor. </span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Haydi, ma‘denî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhiye ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam, bir tüfenk ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına <span class="lugat">hasr-ı nazar</span> edip, bîçâre <span class="lugat">maktûlün</span> büsbütün hukukunu <span class="lugat">zâyi‘</span> etmek, ne derece belâhet ve dîvâneliktir. Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâl’in musahhar bir me’muru, belki bir gemisi, bir tayyâresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihâr edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânî’yi unutmak ve tabiata sapmak, <span class="lugat">hamâkatin</span> en eşneidir.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-6"><span class="bold">Altıncı Suâlin Tetimmesi ve Hâşiyesi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"><span class="lugat">Ehl-i dalâlet</span> ve ilhâd, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibâhlarına mukābele ve <span class="lugat">mümânaat</span> etmek için o derece garib bir <span class="lugat">temerrüd</span> ve acîb bir <span class="lugat">hamâkat</span> gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-5"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ, bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümâtlı isyanından kâinât ve <span class="lugat">anâsır-ı külliye</span> kızdıklarından ve Hâlik-ı Arz ve Semâvât dahi, değil hususî bir rubûbiyet, belki bütün kâinâtın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkimi haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinâ­tın heyet-i mecmûasında ve rubûbiyetin dâire-i külliyesinde nev‘-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyânından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinât sultanını tanıttırmak için, emsâlsiz kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten zelzeleyi, fırtınayı ve harb-i umûmî gibi umûmî ve dehşetli âfâtı nev‘-i insanın yüzüne çarparak; onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyûmiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek <span class="lugat">zâhir</span> bir sûrette gösterdiği halde; insan sûretin­de bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniyeye ve terbiye-i İlâhiyeye karşı eblehâne bir <span class="lugat">temerrüd</span> ile mukā­bele edip diyorlar ki: “Tabiattır, bir ma‘denin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneşin harâreti ve elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş. Ve Kastamonu vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızart­mış, yangın sûretini vermiş” diye ma‘nâsız hezeyanlar ediyorlar. Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan <span class="lugat">neş’et</span> eden çirkin bir <span class="lugat">temerrüd</span> sebebiyle bilmiyorlar ki, esbâb yalnız birer bahanedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihâzâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine, küçücük çekirdeğini gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış” diye</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Sâni‘inin o çamdaki gösterdiği bin mu‘cizâtı inkâr eder misillü, bazı <span class="lugat">zâhirî</span> sebebleri irâe eder. Hâlik’ın <span class="lugat">ihtiyâr</span> ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil-i rubûbiye­tini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakîkate fennî bir nâm takar. Güya o nâm ile <span class="lugat">mâhiyeti</span> anlaşıldı, âdîleşti. Hikmetsiz, ma‘nâsız kaldı. İşte gel, belâhet ve hamâkatin nihâyetsiz derecelerine bak ki, yüz sahîfe ile ta‘rîf edilse ve hikmetleri <span class="lugat">beyân</span> edilse, ancak tamamıyla bilinecek, derin ve geniş bir hakîkat-i mechûleye bir nâm takar, <span class="lugat">ma‘lûm</span> bir şey gibi: “Bu, budur” der.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">Meselâ güneşin bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır. Hem bir irâde-i külliye ve birer <span class="lugat">ihtiyâr-ı</span> âm ve birer hâkimiyet-i nev‘iyenin ünvanları bulunan ve <span class="lugat">‘âdetullâh’</span> nâmı ile yâd edilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i rubûbiyeti <span class="lugat">ircâ‘</span> eder. O <span class="lugat">ircâ‘</span> ile onun nisbetini, irâde-i ihtiyâriyeden keser. Sonra tutar, tesâdüfe tabiata havâle eder. Ebucehil’den ziyâde muzâaf bir <span class="lugat">echeliyet</span> gösterir. Bir <span class="lugat">neferin</span> veya bir taburun zaferli harbini, bir nizâm ve kānûn-u askeriyeye istinâd edip, kumandanından, padişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillü, âsî bir dîvâne olur. Hem meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten îcâdı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu‘cizâtlı bir usta, yüz okka <span class="lugat">muhtelif</span> <span class="lugat">taâmları</span>, yüz arşın <span class="lugat">muhtelif</span> kumaşları yapsa, bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler tabîî ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hârika san‘atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de&#8230;</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3"><span class="bold">Yedinci Suâl:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> “Bu hâdise-i arziye bu memleketin ahâlî-i İslâmiyesine bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor? Ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor?” </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Elcevab:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Bu hâdise hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memle­kete mahsûs olması, hem tahayyürâtından intibâha gelmediklerinden hafifçe gāfilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin <span class="lugat">delâletiyle</span> bu hâdise ehl-i îmânı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyâza uyandırmak için sarsıyor. Ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyâde sarsmasının iki vechi var: </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">Biri:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> Hataları az olmak cihetiyle temizlemek için ta‘cîl edildi. </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-3">İkincisi:</span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2"> O gibi yerlerde kuvvetli ve hakîkatli îmân muhâfızları ve İslâmiyet <span class="lugat">hâmîleri</span> az veya </span><span class="Lugat-Hatti-Kuran char-style-override-2">tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada te’sîrli bir merkez-i faâliyet <span class="lugat">te’sîsleri</span> cihetiyle en evvel oraları tokatladı, ihtimâli var.</span></p>
<p class="Normal para-style-override-3" style="text-align: right;"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade" style="font-size: 18pt;">لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ</span></p>
<p class="arabi-ifade" dir="rtl"><span style="font-size: 18pt;"><span class="Lugat-Hatti-Kuran arabi-ifade">سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّأ مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ</span></span></p>
</div>
<div class="jspDragBottom"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="right-container">
<div id="header-eserler"><strong>Sözler | Risale-i Nur</strong></div>
<div id="index-container" class="jspScrollable" tabindex="0">
<div class="jspContainer">
<div class="jspVerticalBar">
<div class="jspTrack">
<div class="jspDrag">
<div class="jspDragBottom"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div id="footer">
<div id="social-container">
<div id="social" class="sharrre">
<div class="buttons">
<div class="button googleplus"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/on-dorduncu-soz-risale-i-nur/">On dördüncü Söz | Risale-i Nur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
