<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Salik arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/salik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/salik/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 27 Sep 2020 21:57:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Salik arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/salik/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)</title>
		<link>https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2020 06:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Salik]]></category>
		<category><![CDATA[Talib]]></category>
		<category><![CDATA[Vasıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13995</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sâlik: Bir yolu tutup giden anlamındaki bu kelime, tasavvuf erbabınca Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; yürüyerek tabiatındaki uzaklaşma temayüllerini nötralize eden veya kendi uzaklığını aşmaya&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-2/">Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap"><b>Sâlik:</b> Bir yolu tutup giden anlamındaki bu kelime, tasavvuf erbabınca Allah’ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O’na yürüyen; yürüyerek tabiatındaki uzaklaşma temayüllerini nötralize eden veya kendi uzaklığını aşmaya çalışan hak yolcusu demektir ki, kendi içinde iki ana bölüm hâlinde mütalâa edilegelmiştir:</p>
<p><b>1.</b> Seyr u sülûk yolunun gereklerini yerine getirmeden, yani uzlet yaşamadan, halvet görmeden, çile ile tanışmadan, sırf cezb-i rahmânî ile bir hamlede, bir nefhada bütün hâl ve makamları aşıp kendi kemalât arşına ulaşan cezbedilmiş (meczûp) veya (müncezip) sâlik.</p>
<p><b>2.</b> Usûl ve âdâbı dairesinde istidadının gereği “âfâkî” veya “enfüsî” seyr u sülûk-i ruhanîyle Hakk’a vuslat yolunda bulunan sâlik-i mücahid.</p>
<p>Bunlardan başka, evvelâ meczûbken cezbenin kesilmesi, seyr u sülûke geçmeden yeniden bir incizabın zuhuru, sülûku müteakip cezb ü incizabın yeniden meydana gelmesi gibi&#8230; hususlar da erbabınca üzerinde durulan konular arasında. Ne var ki, fakir, onları bu işin pratik kahramanlarına havale edip şimdilik sırf “seyr-i enfüsî” ve “seyr-i âfâkî” ile Hakk’a yürüyen sâlikten bahsetmek istiyorum.</p>
<p><i>Sâlikte ilk adım</i> niyetle başlar. Niyet her işin başı, seyr u sülûkun ise hem başı hem de temel taşıdır; onsuz amel ruhsuz, o olmadan Hakk’a yürümekse imkânsızdır. Hâlis bir niyet, Hak inayetine bağlanarak güçlendirilir, azim ve kararlılıkla da bilenirse –Allah’ın izniyle– bu sayede sâlik her şeyi başarabilir, her engeli aşabilir ve takvimi belli değilse de bir gün –hangi seviyede olursa olsun– istidadının elverdiği arş-ı kemalâta ulaşabilir. Ne var ki, “menzili çok, geçidi yok, derin sular”ın ve derin derelerin bulunduğu, zorluk ve kolaylığın yan yana yaşandığı, şehrahlarla patikaların iç içe uzayıp gittiği bir yolda mutlaka bir kâmil mürşide ve bir üstada ihtiyacın olduğu da açıktır. Bu itibarla da, şayet üstad üstadlık taslayan bir mütesanni’, mürşid de haddini bilmez bir nâkıssa, vay o sâlikin hâline.! Ne hoş söyler Niyazi-i Mısrî:</p>
<blockquote><p>Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,<br />
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş&#8230;</p></blockquote>
<p>Seyr u sülûk, sâlikin tâlibken kısmen duyduğu, mürîd ufkunda televvünleriyle tanıştığı iman ve islâm hakikatlerini, “mahiyet-i nefsü’l-emriye”lerine uygun bir kere de keşfen ve zevken tadıp duymanın, idrak edip anlamanın kalb ufku itibarıyla ayrı bir yoludur. Sözü edilip de, çok defa ne olduğu bilinmeyen huzur dediğimiz iksir de kâse kâse işte bu yolda içilir. Huşû, sâlikin istidadına göre hakikî mânâsıyla o yolda yaşanır.. ve yaşanan şeylerin insan tabiatının birer derinliği hâline gelmesi, tabir-i diğerle imanın nazarî bir ufka bedel amelî bir matla’dan o farklı doğuşu da ancak kalb ve ruh atmosferinde yapılan böyle bir seyahatle gerçekleşebilir. Böyle bir yolda ısrarlı yürüme sayesinde yükselen, ahlâkıyla bir kıvam insanı hâline gelen sâlik, hareket eksenini ruhanîlere ait çizgiye bağlayarak ufuk ötesi temâşâlara ulaşır, çoğu nazariyâttan ibaret olan ilmî müktesebâtını maârif-i ilâhiye kıymetine yükseltir; yükseltir ve zâhir u bâtınıyla pürnûr olur gider, duruşuna lâyık bir makama otağını kurar.</p>
<p>Bazen böyle münevver bir ruh ve dopdolu bir ârife –üzerinde durulacağını ifade edip geçelim– farklı bir kısım ahvâl, etvâr ve ötelere ait elvânın zuhur ettiği de olur; bazen de ona ruhanî zevk ve müşâhede yolları açılır. Bu arada mütemekkin olmayan sâliklerden bunlara takılıp yollarda kalanların sayısı da az değildir; ancak müteyakkız hak yolcularıdır ki, bunları Hak inayetiyle aşar ve takılıp yollarda kalmazlar, kalmamalıdırlar da. Zira bu tür şeyler, ne ubûdiyetin gayesi ne de seyr u sülûkun hedefidirler. Bunları maksud bilen Maksud’u bilemez, bunları gaye gören yol yorgunluğundan başka bir şey elde edemez. Onun içindir ki, gerçek mârifet erleri, bu tür şeylerden rüyalarında bile uzak durmaya çalışmış, kendi kendine gelen mevhibelerin istidraç olabileceği endişesini yaşamış; vicdanlarının “vâridât” dediği teveccühleri de “tahdis-i nimet” mülâhazasıyla soluklamış ve daha fazla bir kıymet atfetmeyi de asla düşünmemişlerdir. Bence bu yolda esas olan da işte budur; evet, eğer bunlar Rahmânî birer ikram ve Cenâb-ı Hak tarafından sâlikin aşk u şevkini şahlandırma adına avans nev’inden birer teveccüh ise –ki o hususta da kat’î bir şey söylememiz mümkün değildir– hak yolcusu yeni bir nimet sağanağıyla karşı karşıya bulunduğunu düşünerek, şevk u şükürle gerilmeli, ibadetini ubûdete çevirmeli, normal hayatını gecelerinin derinliğiyle derinleştirmeli, oturuşunu-kalkışını daha bir kullukla bezemeli; ama kat’iyen fahre, şöhret hissine, fâikiyet mülâhazasına girmemeli; rahmet ilinden dalga dalga esip gelen, gelip ruhunu saran o tecellîleri, bencillik, gurur, riya, süm’a isiyle-pasıyla karartmamalı; bütün o teveccühleri, iltifatları, kendi aczi, fakrı, ihtiyacı ekseninde değerlendirerek, hakkı olmayan bir şeyi temellük yerine, onun kaynağı üzerinde durmalı, bir ibtilâ olabileceği ihtimaline karşı Allah’a sığınmalı ve ubûdiyetine teşvik için bir atiyye nev’inden verilmiş olma mülâhazasıyla da kulluk çıtasını biraz daha yükselterek, daha derince, daha şuurluca ve ihsan televvünlü bir ubûdiyete kilitlenmelidir; hem de nimet-i sâbıkaya “bidâat-i müzcât” ölçüsünde küçük bir şükürle mukabelede bulunuyor olma ezikliğiyle ubûdiyete kilitlenmelidir&#8230;</p>
<p>Aslında, sürekli kendini sorgulayan, sigaya çeken ve nefsini murâkabe ve muhasebe imbiklerinden geçiren bir hak yolcusundan beklenen de işte budur. Durduğu yerin farkında olan böyle biri, bir taraftan</p>
<p align="center"><span class="arabic">مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ<sup>[1]</sup>، مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ<sup>[2]</sup>،<br />
مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ، مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ</span>&gt;</p>
<p>deyip O’nu hakkıyla bilemediğini, gerektiği gibi kullukta bulunamadığını, ululuğu ölçüsünde O’nu zikredemediğini ve şükür vazifesini yerine getiremediğini avaz avaz ilan ederken; diğer taraftan da, bilerek veya bilmeyerek işlediği hata, günah, irtikâp ettiği mâsiyet, mesâvî ve Allah’ın hoşnut olmadığı/olamayacağı davranışlardan ötürü her zaman boynu buruk, ruhunda içini kanatan bir burukluk, yüzünde kahreden bir hicap, gönlünde mütemadi bir ürperti, kabirdeki suallere muhatap olma telaşı gibi bir ruh hâleti içinde ve amellerin muvazenesi esnasında terazi kefelerinin kıpırdanışıyla başını döndüren, bakışlarını bulandıran bir heyecan ve endişe ile, her lahza, içinden kopup gelen o derinlerden derin mehâfet ve mehâbet hissiyle döner döner ve gider O’na sığınır; her sığınışında cismanî arzuları ve nefsanî istekleri itibarıyla bir kere daha ölür ve ardından da O’na intisap mülâhazalarıyla sûr sesi almış gibi yeniden dirilir; dirilir, kalb ve ruh ufkunda yepyeni bir dünya kurmaya çalışır; her zaman O’nu düşüneceği, O’nu söyleyeceği, O’na yöneleceği, O’nunla hasbihâl edeceği öteler adına nuranî, şeffaf ve mâverâdan sürekli diriltici nefesler alan bir dünya. Bu dünyada, sâlik ve üstad diz dize, canlar Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın otağında ve otağ, Hakk’a kurbet kuşağında.. varların yok olduğu, yokların bir vücud-u cavidânîyle yeniden varlığa erdiği bir makamdır burası. Burada saatler her zaman gün ortasını gösterir.. doğu-batı iç içe girer, gece-gündüz karışır birbirine.. fizik ve fizikî mülâhazalar delik deşik olur. Mekânın yerini lâmekân alır, zamanın ufkunu da lâzaman kaplar.. artık, her şeyin Allah’tan gelip yine Allah’a döndüğü hissi duyulmaya başlar. Bir kor düşer sinelere ve vuslatın gölgesi sezilir gibi olur başlar üstünde. Zevkî, hâlî ve kısmen de şuhûdî bir neşve ile dudaklar O’ndan gelecekleri mırıldanmaya durur, mırıldanılan şeyler gider ta ümit ufkuna vurur. Gönül her şeyi aşmış gibi<span class="arabic"> اَللّٰهُمَّ لَذَّةَ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِكَ وَشَوْقًا إِلَى لِقَائِكَ</span><sup>[3]</sup> diyerek bütün güzelliklerin kaynağı <i>O’nun cemal-i bâ kemâlini temâşâ lezzeti ve vuslat şevkiyle inler; </i>sönmeyen bir aşk, dinmeyen bir iştiyakla<span class="arabic"> أَعْلَى الدَّرَجَاتِ وَأَقْصَى الْغَايَاتِ </span>dediği iftar vaktini beklemeye koyulur.. ve kim bilir, iç dünyasında “kelâm-ı nefsî” mahremiyetiyle her gün kaç kez, kendini iftar sofrasının başında tahayyül eder; üst üste teveccühler yudumlar ve</p>
<blockquote><p>Ey sâki, doldur şarabı vakt-i iftardır bu dem,<br />
Mâmur eyle bu harabı lütf-u izhardır bu dem.<br />
<b>(M. Lütfî)</b></p></blockquote>
<p>der, iştiyakını seslendirir. Sonra da “Âh vakti merhun!” diye mırıldanarak birkaç adım geriye çekilir.</p>
<p>Bugün her yanda bir sürü sâlik var; hedefi Allah hak yolcuları ise, ya sır yolunda yürüyorlar ya da bir kaht yaşanıyor o iklimde.. her tavrı, her sözü, her hâli Hak muradı olanlara gelince, –Allah eksikliklerini göstermesin– bunlar, azlardan da az; ihtimal onların da ağızlarında fermuar var. Öyle de olsa, bunlardır Mele-i A’lâ sakinlerinin matmah-ı nazarı; bunlardır göklerdekilerin medâr-ı iftiharı; bunlardır muhtemel felaketlere karşı ehl-i imanın sedd-i rasîni ve<span class="arabic"> وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَأَهْلُهَا مُصْلِحُونَ </span><i>“Halkı dürüst ve başkalarını da ıslah etmeye çalışan memleketleri Rabbin asla helâk etmez.”</i><sup>[4]</sup> mazmununca helâkı mukadder karyelerin de teminat vesilesi.</p>
<p>İster cezb öncelikli, ister sülûk mebde’li, ister acz ü fakr eksenli olsun, sâlik her zaman sâliktir ve onun gözü hep Hak kapısında; seyri, Peygamber vesâyetinde; duruşu da ârifânedir. Rabbiyle münasebetlerinde hesabı çok sağlam; hareket ve davranışları da ihsan şuuruna bağlıdır. O, her hâliyle âdeta bir vuslat sath-ı mâilinde bulunuyormuş gibi iştiyak ve mehâfeti iç içe duyar ve emelden endişeye sürekli gelgitler yaşar. Yerinde kendini “ayne’l-yakîn” ufkunda hisseder; mârifetinin enginliği ölçüsünde sezilmezleri sezer, erilmezlere erer, “bî kem u keyf” en aşkın şeyleri temâşâ eder; yerinde daha derin müşâhedelerle tam müstağrak hâle gelir; oturur kalkar<span class="arabic"> اَلْمَعْرُوفُ هُوَ اللهُ</span><sup>[5]</sup>,<span class="arabic"> اَلْمَقْصُودُ هُوَ اللهُ</span><sup>[6]</sup>, <span class="arabic">اَلْمَعْبُودُ هُوَ اللهُ</span><sup>[7]</sup> nurefşan kelimeleriyle soluklanır.. ve hep O’nu anar, O’na tahsis-i nazar eder ve tahsis-i ubûdiyette bulunur. Hakanî, böyle bir sâliki iki mısraa sıkıştırarak şöyle ifade eder:</p>
<blockquote><p>Lâyık oldur ki hemen sâlik-i râh</p></blockquote>
<p>Sâlik, seyr-i ruhanîsi süresince, beklemese de farklı sürprizlerle karşılaşabilir; hâlden hâle intikal eder, öteden sesler duyar, ruhanîlerden iltifat görür. Aslında, onun işi âdeta hep seyahattir; O’ndan yine O’na sülûk eder, kendinden O’na seferde bulunur. Bir ism-i ilâhîyi arkasına alır, öbürüne yürür; birinin atmosferinde pervaz ederken başka birinin cilveleriyle farklı güzellikleri müşâhede etmeye durur.</p>
<p>Bazen sâlik, cezb u incizab kanatlarıyla O’ndan başlayıp yine O’na yürüdüğü gibi, bazen de maiyyet ufkundan kendi mahiyetinin derinliklerine seyahat eder. O bu kabîl tedelli veya terakkiler esnasında hep “seyr fillâh maallah” türünden seferler gerçekleştirdiği gibi, âmâl-i sâliha, tezkiye-i nefs, tasfiye-i kalb ile de zühd eksenli ve terakki edalı seyahatlerde bulunur. Ne var ki, bazı sâlikler her zaman O’nunladırlar; O’ndan başlarlar ve yine kendi arş-ı kemalâtlarına O’nun maiyyetinde ulaşırlar. Bazıları, gönülleri her zaman O’na müteveccihtir; O’nun kendilerine yakınlardan daha yakın olduğunu duyarlar; ama, mahiyetleri itibarıyla kendilerini bir çeşit uzaklığın ağında hisseder ve sürekli bu uzaklığı aşma gayretinde bulunurlar. Bazıları da O’na yakındırlar, yakınlıklarının da farkındadırlar. Bunlar da kurb mazhariyetini korumak için ölesiye bir mücahede sergilerler. Hangi yolla olursa olsun, sülûklerini maiyyete bağlamış bulunan hak yolcularının, Allah, her zaman gören gözleri, işiten kulakları, zâhir-bâtın bütün kuvvelerinin de kuvvet, ihsas ve ihtisas kaynağıdır. Böyle bir sâlik, Allah’a teveccühünü devam ettirdiği, kalben mâsivâdan alâkasını kesmeye muvaffak olduğu ve dahası bu mazhariyeti tabiatının bir yanı, bir derinliği hâline getirebildiği takdirde, mahiyetindeki maddî ve cismanî şeyler –tesirleri itibarıyla– ruhaniyatın istilâ ve hâkimiyeti karşısında birer birer veya bir kuvve-i kudsiye ile hepsi birden erir gider de sâlik-i müntehî, cisim, cevher, araz üstü büyülü bir hâl alır. Öyle ki, artık onun mahiyeti –tabiî iç ihtisasları itibarıyla– âdeta ne su ne toprak ne hava ne de başka bir maddiyatla alâkası yokmuş gibi mücerret bir cevher karakteri arz etmeye başlar. Böyle biri, arzda bulunduğu aynı anda göklerdedir, bugünü yaşarken hep yarınlarda dolaşmaktadır; cismaniyeti ve bedeniyle bir uzaklığın zebûnu görünmesine rağmen, ruhuyla sürekli kurbet soluklamaktadır; vücud-u fânîsiyle mekânın dar bir alanına mıhlanmış gibi durduğu hâlde vücud-u cavidânîyle, bilmem kaç konağın şeref misafiri, kaç muhtacın Hızır’ı, kaç garîkin de İlyas’ıdır.</p>
<p>Sâlik, bu kıvamı koruduğu sürece, ilâhî teveccüh sağanakları da artarak devam eder; derken farklılaşan o ulvî mahiyeti onun tabiatı hâline gelir. İşte böyle bir hak yolcusu, izafî de olsa sahib-i makam sayılır. Gördüğü şeylerin hepsi doğru kabul edilir. Duyup hissettiklerini her zaman aynı renk, aynı desende duyar, hisseder. Beyanlarında vâridât nümâyân olmaya başlar ve sözleri de herkese tesir eden birer lâl ü gühere dönüşür. Zira o, artık “kurb-u sâbit”le şereflendirilmiş bir tali’lidir; Hakk’ın bildirmesiyle bilir, gördürmesiyle görür, duyurmasıyla duyar, konuşturmasıyla konuşur ve her şeyi O’ndan akıp gelen “ledünnî maârif”le değerlendirir.</p>
<p>İster seyr u sülûk, cezb u incizab eksenli O’ndan O’na olsun, ister tedelli yoluyla O’ndan sâlikin özüne olsun, ister O’nun kurbunu duymasına rağmen kendi bu’dunu aşmaya mâtuf bulunsun ve isterse kendinde var olduğuna inandığı kurbunu koruma cehdi şeklinde tecellî etsin, sâlik bu suretlerin hemen hepsinde ilâhî bir cezb insiyakıyla seyahatini mesafeler üstü bir yörüngede sürdürür; hâle ait hususiyetleri ya görür ya da görmez; ama bir hamlede varır otağını makamın en mutena yerine kurar. Cehd ü gayret kahramanlarına gelince, onların sülûkları terakki edalı ve hâl televvünlüdür. Koşup katettikleri mesafeler, katlandıkları meşakkatler, ceste ceste erdikleri mârifetlerle tıpkı bir merdiven tırmanıyor gibi yürürler kendi kemalâtlarının arşına. Neticede bunlar için de hakikî veya izafî bir vuslat gerçekleşebilir; gerçekleşir ama böylelerini, inayet edalı öncekilerin mazhariyetleriyle mukayese etmek mümkün değildir.</p>
<p><i>Hulâsa</i>, sülûkun mebdei, hakikat-i İslâmiyet’in duyulması; nihayeti ise en âlî mertebesiyle makam-ı ihsanın tecellîsidir. İz’an bir iman ufku; islâm Hakk’a teslimiyet remzi; ihsan, O’nu görüyor gibi kullukta bulunma ve O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla Hakk’a teveccühün unvanıdır. Vuslat ise, bütün bunları aşkın, lâzamanî ve lâmekânî bir duyuş ve hissedişin adıdır.</p>
<p align="center"><span class="arabic">اَللّٰهُمَّ ﴿اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقيمَ﴾ وَأَفِضْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْلِكَ الْعَظيمِ وَانْشُرْ عَلَيْنَا مِنْ رَحْمَتِكَ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ.<br />
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ أَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلَى اٰلِهِ وَأَصْحَابِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ.</span></p>
<p class="notice">[1] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/184; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/629.<br />
[2] el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 2/410; el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî 4/79, 17/202.<br />
[3] Bkz.: Nesâî, sehv 62; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/264, 5/191.<br />
[4] Hûd sûresi, 11/117.<br />
[5] “Hakikî Mârûf Allah’tır.”<br />
[6] “Hakikî Maksûd Allah’tır.”<br />
[7] “Hakikî Mâbûd Allah’tır.”</p>
<p class="attention"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/talib-murid-salik-vasil-2/">Tâlib, Mürîd, Sâlik, Vâsıl (2)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sâlik</title>
		<link>https://hizmetten.com/salik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2020 06:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Salik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13325</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir hedefi takip eden, bir yolda yürüyen ve Allah&#8217;a ulaşma gayreti içinde bulunan hak yolcusu diyeceğimiz sâlik; usulünce, Hakk&#8217;a ulaşma cehdi içinde bulunan herkese denir ki; her ferdin, istidat, kabiliyet&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/salik/">Sâlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir hedefi takip eden, bir yolda yürüyen ve Allah&#8217;a ulaşma gayreti içinde bulunan hak yolcusu diyeceğimiz sâlik; usulünce, Hakk&#8217;a ulaşma cehdi içinde bulunan herkese denir ki; her ferdin, istidat, kabiliyet ve mazhar olduğu/olacağı mevhibeler açısından farklı farklıdır: Kimileri, fevkalâdeden bir ihsan-ı ilâhî ile, seyr u sülûk-i ruhânîde gözetilmesi esas sayılan disiplinleri görüp gözetmeseler dahi, bir hamlede, bir nefhada Allah tarafından çekilip rızâ ve muhabbet mertebesine ulaştırılırlar ki, bunlara cezbedilen (meczûbîn-i ilâhî) sâlikler denir.</p>
<p>Bunlar başkalarının pek çok &#8220;erbaîn&#8221;lerle ulaşacakları hâl veya makamları, miracın gölgesinde birkaç dakika, birkaç saat veya birkaç günde elde edebilir, çarçabuk nefsânî kirlerden arınır, en hızlı şekilde kalb tasfiyesinden geçer ve hiçbir zaman sa&#8217;y u gayretlerle ölçülemeyecek bir süratle Matlûb, Maksûd ve Mahbub&#8217;larına ulaşarak, maiyyete mazhariyetin bütün ruhânî ezvâkını birden duyar ve zâhir u bâtının birleşik noktası sayılan &#8220;insan-ı kâmil&#8221; ufkunu ihraz etmiş olurlar. Bu mânâdaki &#8220;meczûbîn-i ilâhî&#8221; insanlar arasında Hak sırlarının gizli defineleri, ziyâ-yı ilim ve vücûdun yeryüzündeki nokta-i mihrakiyeleri ve mü&#8217;minlerin gönül hayatları adına, ebedî susuzluklarını giderecekleri Hızır çeşmesinin de sâkîleri sayılırlar. Sözleriyle ölü kalbleri ihya eder, nazar ve teveccühleriyle kör gözleri açar, atmosferlerine girenlerin de kalbî ve ruhî yaralarını iyileştirirler. Bunlar yer yer, ayrı bir mevhibe ve ayrı bir vâridatla hep mest u mahmur yaşar, iç içe girmiş zâhir ve bâtınlarının alâim-i semâsıyla çevrelerindeki taliplere temâşâların en baş döndürücülerini yaşatır.. gözleri basiretlerinin emrinde, dilleri gönüllerine bağlı; bakıp gördükleri her şeyde O&#8217;na ait renk ve çizgilerle kendilerinden geçer.. ağızlarını açıp konuştuklarında hep inci-mercan saçarlar.. ve tabiî her zaman O&#8217;nun &#8220;nîm-u nigâh&#8221;ıyla olsun başları dönmüş mestler gibi yaşarlar ki, hâlden anlamayanlar onları mecnun veya sarhoş sanırlar. Bu türden sâliklerin hâlini Bağdatlı Rûhî:</p>
<p>&#8220;Sanman bizi kim şîre-i engür ile mestiz,<br />
Biz ehl-i harâbattanız mest-i elestiz.&#8221;</p>
<p>diyerek ne hoş dile getirir!</p>
<p>Kimileri, ilk işaret ve işaretçilerle muvakkaten cezbeye gelip kendilerinden geçseler de, mahiyetlerindeki programın gereği hemen kendilerine gelir, yakazanın temkin zeminine sığınır ve gözleri açık olarak Hakk&#8217;a vuslat yolculuğunu sürdürürler ki; bunların duygu, düşünce, söz ve davranışlarında insanları iltibasa sevk edecek hiçbir şeye rastlanmaz; ne şatahat, ne naz ne de lâubalîlik, hep <span class="arabic">مَا زَاغ الْبَصَرُ وَمَا طَغى </span>&#8220;O&#8217;nun gözü ne kaydı ne de şaştı.&#8221; (Necm, 53/17) atmosferinde veya serasında yürürler O&#8217;na güvenerek rızâ ufkuna doğru&#8230;</p>
<p>Kimileri, seyr u sülûk-i ruhânîlerini, bu ulvî seyahatın disiplinlerine riayet ederek tamamlar; inâyet televvünlü cezbe ufkuna ulaşır ve iradelerinin kudsî bir incizâb merkezine bağlandığını hisseder gibi olur ve daha sonraki hayatlarını da, âdeta kendilerini bir akıntıya salmışçasına hep o câzibe-i kudsiyeye bağlı sürdürürler. Artık nefisleri adına yokluğa kanat açmış bu kimselerde ne telâş, ne endişe, ne gam ne de keder; &#8220;Dost&#8221; der, Dost&#8217;la hemdem olur ve O&#8217;nun huzuruyla bütün huzursuzluklardan azade yaşarlar.</p>
<p>Niyazi Mısrî&#8217;nin şu meşhur mısraları, bir zaviyeden işte bu ufku işaretlemektedir:</p>
<p>&#8220;Dünya gamından geçip,<br />
Yokluğa kanat açıp,<br />
Şevk ile her dem uçup,<br />
Çağırırım Dost Dost.&#8221;</p>
<p>Kimileri de mebdeden müntehaya kadar her zaman sa&#8217;y u gayret içinde bulunur.. herhangi bir beklentiye girmeden hâlisâne bir kulluk sergiler.. ne cezbe görür ne incizâb duyar.. ne naz bilir ne gider kuruntulara yaslanır. Dişini sıkar ve iradesinin hakkını vererek Hakk&#8217;a kulluğun en ince âdâbına riayetle, gösterişsiz, âlâyişsiz tam bir sebat ve ikdam kahramanı olduğunu ortaya koyar. İşte böyle biri, inanıp Müslümanca yaşamayı bütün ezvâk ve kerâmâta tercih ettiği/edeceği gibi Cennet ve ötesini de kat&#8217;iyen Hakk&#8217;a kulluğunun hedefi saymaz. İmanı ve ubudiyeti Rabb&#8217;in en büyük ihsanı bilerek bu büyük ihsana mazhariyetin şükran hisleriyle her zaman iki büklüm yaşar. Mevlânâ kendi üslubuyla, böyle bir mazhariyeti şöyle resmeder:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">بَازِ سَعَادَت رَسِيد دَامَنِ مَارَاكَشِيد<br />
بَر سَرِى گَردُونِ رِديم خَيمَه وَ اَيوَان خِوِيش<br />
دَروِيش مَرَاگُفت يَارچُون اَز اِين رُوزگار<br />
چُون بُوَد آنكَس كِه دِيدَ دَولَتِ خَندَان خِوِيش<br />
آن شَكَرِى رَاكِه هِيچ مِصر نَدِيدَش بَخَواب<br />
شُكر كِه مَن يَا فتَم دَرِين دِندَان خِوِيش</span></p>
<p>&#8220;Mutluluk ve saadet gelip eteğimizi çekti ve götürüp çadırımızı gökyüzüne kurdu. Dün de o sevgili bana: &#8220;Bu vefasız dünyanın elinden ne hâldesin?&#8221; diye sordu. (Ben de) gülen devletin gülen bahtını gören nasıl olur (dedim). Mısır&#8217;ın, rüyasında bile göremediği şekeri, şükürler olsun ben dişimin dibinde buldum.&#8221; Sâlikin ilk işi, sağlam bir niyetle, istidat, kabiliyet ve seviyesine göre, &#8220;tevbe&#8221;, &#8220;inâbe&#8221;, &#8220;evbe&#8221; unvanlarıyla yad edilen, Allah&#8217;ın sevmediklerinden sevdiklerine, istemediklerinden istediklerine, hayvanî ve cismanî hayattan kalbî ve ruhî hayata hicrete azmetmesidir. Böyle ciddî bir niyet, nefis tezkiyesi, kalb tasfiyesi ve ahlâk tehzibiyle desteklendiği sürece, sâlikin zamanla zâhiri de bâtını da farklılaşır ve daha bir mâmur hâle gelir; gelirde ufukları bir bir aydınlanır.. ihlâs ve samimiyetinin derinliği ölçüsünde vicdan mekanizması itibarıyla bir nûrânîleşme ve davranışları açısından da apaçık bir istikamet örneği sergilemeye başlar. İmanın, tam bir iz&#8217;ana inkılâp etmesi, iz&#8217;anın mârifetle derinleşmesi, mârifetin muhabbete dönüşmesi, muhabbetin alev alev aşk hâlini alması, aşkın gidip ta hayrete ulaşması yoluyla, topraktan, balçıktan yaratılan insan âdeta semâ ehlinin matmah-ı nazarı hâline gelir ve melekûttaki &#8220;sâcidîn&#8221;, &#8220;râkiîn&#8221; esnafına bir kıblenümâ olur. Artık ona teveccüh eden doğruya yönelmiş, ona tutunan da sağlam bir ipe sarılmış sayılır.</p>
<p>Mevsimi gelince, iç derinlikleri itibarıyla bir &#8220;menba-ı feyz&#8221; hâline gelen bu &#8220;nüsha-i kübrâ&#8221;, bir mevhibeler merkezi ve bir vâridat mahzenine dönüşerek herkese âb-ı hayat sunan bir mübarek sâkî durumuna yükselir; yükselir ve kâse kâse semtine uğrayanlara kevserler sunar. Böyle hâlden hâle intikal ederek yürüyen ve yükselen sâlikin, birbirinden farklı uğradığı her menzile &#8220;hâl&#8221;, kendi istidat ve kabiliyetinin nihaî inkişaf noktası sayılan, bizim hak yolcusunun &#8220;arş-ı kemalât&#8221;ı diyeceğimiz hakikî ve izafî müntehaya da &#8220;makam&#8221; denir. &#8220;Herkesin istidadına vâbestedir âsâr-ı feyzi.&#8221; Her Hak yolcusu yolculuğunu belli bir zirve ile noktalar ve ulaştığı bu burç veya şerefeden bütün mülk ve melekûtu temâşâ eder. Umum ehl-i kemalâtın, kendine göre ulaşacağı son nokta onun için bir zirvedir ve bütün bu zirvelerin hepsi de izafîdir. Fânileri Bâkî&#8217;den ayıran imkân-vücûb arası ve &#8220;ev ednâ&#8221; sözcüğüyle işaretlenen hakikî bir zirve de vardır ki, o da Hazreti Rûh-u Seyyidi&#8217;l-Enâm&#8217;a (aleyhi ekmelü&#8217;t-tehâyâ) mahsustur. O&#8217;nun dışındaki bütün &#8220;ebrâr&#8221; ve &#8220;mukarrabîn&#8221;le alâkalı, &#8220;daha yüksek&#8221;, &#8220;daha âlî&#8221;, &#8220;daha büyük&#8221;&#8230; gibi sözcükler tamamen izafîdir ve herkesin istidat sermayesi ve mazhar olduğu ilâhî mevhibeler itibarıyladır.</p>
<p>Ne olursa olsun, bir sâlik, kendi kemal ufkuna kadem basıp da kalbini &#8220;feyz-i akdes&#8221; ve &#8220;feyz-i mukaddes&#8221;lere mücellâ bir ayna hâline getirince, ona nazar-ı Hak ayân olur.. gönlü üfül üfül ilham esintileriyle tanışır ve seviyesine göre varlığı daha değişik duyup yorumlamaya başlar. Her şeyi farklı görür, farklı duyar.. ve görüp duyduklarını gösterip duyurmanın heyecanıyla -istidadı el veriyorsa- yanar-tutuşur..</p>
<p>Ve oturur kalkar &#8220;el-Ma&#8217;bûdu Hüvallah&#8221; der.. gerilir, koşar &#8220;el-Maksûdu Hüvallah&#8221; hakikatını soluklar.. afakı, enfüsü didik didik ederek düşünür &#8220;el-Ma&#8217;rûfu Hüvallah&#8221; sözcükleriyle nefes alır-verir.. ve her şeyi esmâ ve sıfât yörüngesinde &#8220;Zât&#8221; hakikatına bağlayarak gaybî imanın enginliğini zevkî ve hâlî bir çerçevede kalben şuhûdî hâle getirir ve Hâkânî&#8217;nin dediği gibi:</p>
<p>&#8220;Lâyık oldur ki hemen sâlik-i râh,<br />
Diye &#8220;lâ na&#8217;büdü illâ iyyâh&#8221;</p>
<p>der, hâlî ve kâlî Hakk&#8217;a kulluğu, Cennet ve rü&#8217;yet-i Cemâlullah neşvesi içinde duyar.. ve O&#8217;nun istek, dilek ve rızâsına tam uygun olmadığı kanaatinde bulunduğu -bunların bir kısmı bazı uhrevî mülâhazalar da olabilir- her şeyi geriye çeker, sadece ve sadece O&#8217;nu düşünür ve O&#8217;nun, düşünülmesine geçit verdiği alanlarda -gerek duymaya göre- tefekkühte bulunur. Müntehî bir sâlik için, &#8220;hüve&#8221; unvanıyla sadece ve sadece O söz konusudur. O&#8217;nun söz konusu olması &#8220;evvelen ve bizzat&#8221;, &#8220;mâsivâ&#8221; mülâhazası ise, O&#8217;nun izni dairesinde &#8220;sâniyen ve bil-araz&#8221;dır. Böyle bir mülâhazada dünya ve ukbânın birbirinden farkı da yoktur; tevhîd-i kıble ufkuna ulaşmış bir sâlik için, biricik Matlûb ve Maksûd, O ve O&#8217;nun rızâsıdır.</p>
<p>Burada bir kere daha Mevlânâ&#8217;yı konuşturalım:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">اَي طَــالِـــبِ دُنــــيـَـــا مـــز دُورِي<br />
وَي عَاشِقِ خُلدِ اَز اِين حَقِيقَت دُورِي<br />
وَي شَاد بَهَر دُو عَالَم اَز بِيخَبَرِي<br />
شَــادِئِـي غَـمَـش نَـدِيَـدَه ئـي مَعذُورِي</span></p>
<p>&#8220;Ey dünya talibi, sen bu âlemde bir gündelikçi gibisin.! Ey Cennet aşığı, sen de hakikattan çok uzaksın.! Ey hakikattan bîhaber ve iki âlemle sevinen kimse, sen de Dost uğrundaki gam zevkini duymamışsın; sen de mazur sayılırsın&#8230;&#8221;</p>
<p>Hâsılı, hedefini iyi belirlemiş ve bulunduğu ufkun farkında olan bir sâlik; dert kaynağı sayılan canı da, teni de teneşir tahtasına bırakır ve bütün varlık sermayesini gönül kapısının önüne saçar. Yol kesen her türlü ağyar düşüncesinden sıyrılarak kalbine yönelir ve onun dilini anlamaya çalışır. Göz ve kulaklarını basiretinin emrine vererek, fizik ötesi saf mülâhazalar âlemine dalar. Böyle bir mazhariyetle bazen bir hamlede lâmekânîliğe yükselir ve ikinci hamlede de sesini bütün semâvât ehline duyurur.</p>
<p>Gönlün bütünüyle cân hâtifine çevrildiği bu nokta, bir sıçrayışla insanı sonsuzluk kapısına fırlatacak bir rampa gibidir. Böyle bir rampada çevkâna dönen boyunlar, bir adım sonra baş ve ayağın aynı noktada bir araya gelmesiyle bu arşiye ve ferşiye kahramanını bir halkaya dönüştürür ki, işte böyle bir an dilek kuşunun uçurulması gerektiği andır.. evet böyle bir durumda sadece kalbin ılık nefesleri duyulur.. bütün dilin-dudağın sesi kesilir.. baş daha bir bükülme gayreti göstererek, sırtını kalbe verir.. ve kendi kendine <span class="arabic">وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ </span>&#8220;Sana ölüm, yakîn âvâzıyla gelip çatıncaya kadar Rabbi&#8217;ne ibadete devam et!&#8221; (Hicr, 15/99) duygularını mırıldanır.</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">اَللَّهُمَّ أَسْأَلُكَ حُبَّكَ وَحُبَّ مَنْ يُحِبُّكَ وَحُبَّ عَمَلٍ يُقَرِّبُنِي إِلَى حُبِّكَ، وَصَلِّ اللَّهُمَّ وَسَلِّمْ عَلَى حَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ الْمُصْطَفَى وَعَلَى آلِهِ وَأَصْحَابِهِ ذَوِي الْقَدْرِ وَالْوَفَاءِ.</span></p>
<p><span class="source21"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/salik/">Sâlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
