<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Said-i Nursi Bediüzzaman arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/said-i-nursi-bediuzzaman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/said-i-nursi-bediuzzaman/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:54:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Said-i Nursi Bediüzzaman arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/said-i-nursi-bediuzzaman/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kendi için yaşamayan samimi insan: M. Ali Şengül &#124; RECEP ATICI</title>
		<link>https://hizmetten.com/kendi-icin-yasamayan-samimi-insan-m-ali-sengul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Recep Atıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Jul 2022 19:52:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[kimdir]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Ali Şengül]]></category>
		<category><![CDATA[portre]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[üstad]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26546</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşar Kemal, bir şiirinde “Ben yalnızca şunu bildim: ‘O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.” der. O, bu şiirini kimeyazdı, maksadı neydi bilemiyorum. Ancak onun dediği gibi, ‘O güzel&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kendi-icin-yasamayan-samimi-insan-m-ali-sengul/">Kendi için yaşamayan samimi insan: M. Ali Şengül | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yaşar Kemal, bir şiirinde “Ben yalnızca şunu bildim: ‘O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler.” der. O, bu şiirini kimeyazdı, maksadı neydi bilemiyorum. Ancak onun dediği gibi, ‘O güzel insanlar, o güzel atlara binip gittiler…’</p>
<p>Evet, o güzel insanlardan biri de Mehmet Ali Şengül Hocamızdı. Kendisi tam bir yıl önce aramızdan ayrılıp gitti. Zaman su gibi akıp gidiyor ve hepimiz o güzel insanların gittikleri yere doğru gidiyoruz. Ancak giderken şu gök kubbede hoş bir seda nevinden ibret alınacak hatıralar bırakabiliyor muyuz? Bütün mesele bu…</p>
<p>İşte bu gün o güzel insanı hatıralarıyla yeniden hatırlayalım istedim. M. Ali Hocamız, 10 Mart 1945’te Burdur’un Yeşilova ilçesi, Elden köyünde doğmuştur. 11 Temmuz 2021’de de vefat etti. 86 yıllık bereketli ömrün yaklaşık 55 yılını Hocaefendi ile beraber geçirdi. Bildiğim kadarıyla kendisi hatıralarını yazdı. En yakın zamanda kitap olarak yayınlanacak sanırım.</p>
<p>O, ilkokulu Dereköy’de okur. İlkokul öğretmeni Fakir Baykurt’tur. Şengül Hocamızın emsallerinden farkını gören Baykurt, onu öğretmen okuluna gönderip kendi fikri yapısına göre yetiştirmek ister. Ancak babasının medresede ders aldığı Haşim Hoca’nın bir tevafuk eseri, karar verildiği gün ziyarete gelmesi her şeyi değiştirir. Bu ziyaret, onun iman ve Kur’an davası adına geçireceği uzun bir ömrün yönünü değiştirir. Zira bu görüşmeden sonra Çardak Kur’ân Kursuna gönderilir.</p>
<p>Kur’an kursunda Kur’an öğrenirken bir gün (1958) tren istasyonundaki makasçı Mustafa, bütün öğrencilere telaşla “Gelin çocuklar, dünyanın en büyük âlimlerinden Bediüzzaman Hazretleri şimdi buradan geçecek; ona bir selam verelim.” der. O, bu hatırayı naklettiği yerde şöyle bir yorumda bulunur: “Ogün Üstad Hazretlerinin arabanın camını açıp iki eliyle çağırır gibi selam vermekle sanki gelin, bu yüce davaya sahip çıkın demek istiyor gibiydi.”</p>
<p>Kur’ân’ı iyice öğrendikten sonra, hafızlık yapmak üzere Denizli’ye gider. Daha sonra da İmam Hatip’te okumak maksadıyla Kestanepazarı (İzmir) yurduna gelir. Orada Yaşar Tunagür Hocanın müezzinliğini yaparken bir aralık Mısır’da okumak için izin ister. Ancak Yaşar Hoca, önce para pul meselesini bahane ederek ona izin vermez. O, bir şekilde burs bulup, “Efendim her şeyim tamam, lütfen bana izin verin …” dediğinde ise Yaşar Hoca, “Sen hoca sözü dinle” der ve onu göndermez. Yıllar sonra bunun sebebi anlaşılır. Meğer Yaşar Hoca, kendisinden sonra Kestanepazarı’na getirmek istediği Hocaefendi için onu orada tutmak istemiştir.</p>
<p>Askerlik sonrası tekrar Kestanepazarı’na gelir. O, askerdeyken Hocaefendi Kestanepazarı’na tayin olmuş olup Cuma günleri vaaz ve hutbeleri vermektedir. Tam da onun geldiği hafta Hocaefendi, ağır bir grip enfeksiyonu geçirmektedir. Dolayısıyla Hocaefendi, bir talebeyle caminin imamı hâfız İbrahim Kılıç Hoca’ya hutbeyi de okuması için haber gönderir. Ancak İbrahim Hoca; “Hafızım varken o iş bize düşmez” der. Bunun üzerine M. Ali Hocamız çıkıp hutbeyi irad eder. Hocaefendi, rahatsız olmasına rağmen bir kenarda hutbeyi dinler ve namazdan sonra onu tahta kulübeye davet edip birkaç soru sorar. İşte o gün bizatihi Hocaefendi ile beraber olan M. Ali Hocamız aynı zamanda en son ifa ettiği hac vazifesini de Hocaefendi adına yapar. Hocaefendi ile bu şekilde başlayan beraberlik ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar da devem eder.</p>
<p>İzmir’de ilk defa başlayan kahve sohbetlerini organize etme, öğrenciler için evler kiralama gibi işlerde gayretlerini ortaya koyan odur. O günlerde İzmir Islahevi savcısı, ıslahevindeki gençlere sohbet etmesi için onu davet eder. Gençlerden bazıları, bu şekilde nasihat edecek kimseleri istemediği gibi yapılan sohbeti de sabote etmeye çalışırlar. M. Ali Hocamız, samimiyet ve şefkatiyle onların vicdanlarına dokunur. Bu dokunuş neticeverir ve daha ilk Ramazan’da bu gençlerin çoğunluğu oruç tutar, namazlarını da eda etmeye başlarlar.</p>
<p>Bir ara İzmir Mersinli’de bir câmide imamlık yapar. Camiye vakit namazlarına gelen bir öğrencinin ayağındaki ayakkabılarının perişan halini görünce ona yardım eder. Aylardan beri kendisini takip eden devletin istihbarat elemanı bu durumu görünce, bir gün kendisinin kim olduğunu tanıtır ve “Ne yazık ki, sizin gibi fedakâr bir vatan evladının peşine bizleri takarak meşgul ediyorlar.” der ve gördüğü o hadiseyi şöyle aktarır: “Bir gün baktım bir öğrenci geldi abdest alıp namazını kıldı. Giderken siz onun ayakkabısının delik olup su aldığı ve çoraplarını da ıslattığını fark ettiniz. Ona “Biraz bekle, geliyorum” dediniz ve evinize gidip sağlam çorap ve ayakkabı getirdiniz. Sizden bu ülkeye nasıl bir zarar gelebilir ki Allah aşkına?!.”</p>
<p>Mersinli’den sonra bir miktar Kilimcitepe camiinde görev yaparsa da dönem 12 Eylül darbe sonrasıdır. Hocaefendi aranmaktadır ve dolayısıyla ortalık karışıktır. Herkes kenara çekilmiş ne olacağını beklerken Hocaefendi’yi dinleyen cemaat bu sefer Kilimcitepe’ye gelmeye başlar. Bu da dikkat çekince bir müddet İzmir’den uzaklaşmak daha hayırlı olur düşüncesiyle Samsun’a gider. Samsu, Karadeniz&#8217;in tipik bir şehridir. Orada bir miktar talebenin barınabileceği bir yurt yeri kiralar. Fakat kirayı ödemekte zorlanır. Bir gün bina sahibi gelir ve onu tahkir edercesine aşağılar ve binayı boşaltmasını ister. O, davanın izzetine dokunan o sözler karşısında önce yutkunur, bir şey dememeye gayret eder. Ancak adam haddi aşınca şöyle der: “Beyefendi ben biliyorum ki Samsun pazarında köpeklerin bile bir fiyatı var. Şayet kira borcumu ödeyemezsem benim boğazıma bir ip takar, pazara satarsın” der. Bu ifade o şahsa çok ağır gelmiş olmalı ki bir daha onu rahatsız etmez.</p>
<p>O dönem hem zor, hem de yokluk yıllarıdır. Yalnızdır, derdini şerh edecek insan bulmakta zorlanır. Uzun kış gecelerinde yaşadığı zorlukları aşma adına kimbilir kaç gece göz yaşı döktü ki, aradan geçen uzun zamandan sonra bile onunla ilgili görülen bir rüyada onun adını söyleme yerine “Samsunlu Hoca” diye bahsedilir. Dolayısıyla Samsun’un onun hayatında ayrı bir yeri vardır.</p>
<p>Yıl 1992’i gösterirken o, Almanya’ya hicret eder… Gurbetteki insanımıza çok güzel hizmetleri olur. Özellikle Almanya’nın her eyaleti onun sesi, soluğu ve gözyaşlarıyla hayat bulur. Bu gün iyice araştırılsa mutlaka her yerde şu ifadeyle karşılaşmak mümkündür: “Falan tarihte M. Ali Hocamız buraya geldi ve göz yaşlarıyla bize şunları anlattı…”</p>
<p>O, 15 Temmuz sonrası ortaya atılan hayali terör örgütünün baş aktörü olarak suçlanır. Bu yüzden hakkında kırmızı bülten çıkartılınca Almanya’da ikamete mecbur olur. Bu durum onun yüreğine kan damlatır. Özellikle kadınlarımızın maruz kaldığı muamelelere daha çok üzülür. Kendisinden, “Bacılarımıza yapılanları duyunca, kan beynime sıçrıyor, dayanamıyorum” dediğini bizatihi duymuştum. Bu zulüm dolayısıyla muavenete muhtaç hale getirilen insanımız için; “Beni her yerde kırmızı bültenle aratıyorlarmış bulana da yüklü miktar para vereceklermiş. Beni onlara teslim etseniz de kardeşlerimizin ihtiyaçlarını karşılasanız” demişti. Bu davranışıyla öteden beri temsil ettiği ve Hocaefendi’nin onun için söylediği; “Samimi insan kendi için yaşamamalı. Hizmetimizin en önemli esası, kendin için yaşamama…” düsturunu göstermek istemişti sanırım.</p>
<p>Evet, uzun lafın kısası, hizmet erleri olarak hepimiz üzerinde onun büyük hakkı vardır. O, başta Hocamız olmak üzere hepimizin çok sevdiği bir insandı. Buraya kadar yazmaya çalıştığım hatıralar nevinden onun hayatında binlercesinin olduğunu biliyorum. Bu yazı vesilesiyle tekrar yol arkadaşı Muhterem Hocamıza; Haticevî bir sadakatle hayat arkadaşlığı yapan refikası Hatice Hanıma ve saffı evveldeki emektâr yol arkadaşlarına Cenab-ı Allah’tan sabrı cemil niyaz ediyorum. Rabbi Kerim’imiz, onu mağfiretiyle istikbal buyursun, makamını âli eylesin. Âmin.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kendi-icin-yasamayan-samimi-insan-m-ali-sengul/">Kendi için yaşamayan samimi insan: M. Ali Şengül | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gönül dünyamızdan bir yıldız daha kaydı: Üstad&#8217;ın talebesi ‘Yalvaçlı Topal Hafız’ vefat etti</title>
		<link>https://hizmetten.com/gonul-dunyamizdan-bir-yildiz-daha-kaydi-ustadin-talebesi-yalvacli-topal-hafiz-vefat-etti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Apr 2022 06:06:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Topal Hafiz Ali Osman Karahan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24885</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Yalvaçlı Topal Hafız’ adıyla tanınan ve 15 Temmuz sonrasında 15 ay cezaevinde tutsak edilen Ali Osman Karahan, 92 yaşında hayatını kaybetti. Bediüzzaman Said Nursi ‘nin yaşayan talebelerinden biri olan ‘Yalvaçlı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gonul-dunyamizdan-bir-yildiz-daha-kaydi-ustadin-talebesi-yalvacli-topal-hafiz-vefat-etti/">Gönül dünyamızdan bir yıldız daha kaydı: Üstad&#8217;ın talebesi ‘Yalvaçlı Topal Hafız’ vefat etti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Yalvaçlı Topal Hafız’ adıyla tanınan ve 15 Temmuz sonrasında 15 ay cezaevinde tutsak edilen Ali Osman Karahan, 92 yaşında hayatını kaybetti. Bediüzzaman Said Nursi ‘nin yaşayan talebelerinden biri olan ‘Yalvaçlı Topal Hafız’, Ekim 2016’da gözaltına alınmış ve ardından tutuklanmıştı.</p>
<p>Karahan, 15 ay Isparta E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda tutulmuş, 2017 yılında sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilmişti. Tutukluluğunun son aşamasında, ailesiyle görüşmesindeki sözleri gerekçe gösterilerek hücre hapsi cezasına çarptırılan Karahan, 11 gün hücrede tutulmuştu.</p>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_bottom td_uid_3_6246946e78524_rand td_block_template_1 ">
<p>Hafız Ağabey son hapishane hayatıyla ilgili şunları söylemişti:</p>
<p>“Seksen altı yıldır yaşıyorum. Hapishanede yaşadığım bir buçuk yılı hiçbir şeye değişmem. İnsanlığımı orada öğrendim. İçeride her meslekten bir sürü insan vardı. Hepsi de okumuş, yetişmiş insanlardı. Aslında bizi içeri atmakla bizim daha da iyi yetişmemizi sağladılar. İçerde olmak bize Allah’ın bir lütfudur. Allah (cc), bizi sevmeyen devlet eliyle bizim daha iyi hizmet yapmamıza vesile oldu. İçeride iken yaşadığım ilginç hadiselerden birisi de ezanın pencereden dışarıya sesli olarak okunması meselesiydi.</p>
</div>
<div class="wp-video"></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/gonul-dunyamizdan-bir-yildiz-daha-kaydi-ustadin-talebesi-yalvacli-topal-hafiz-vefat-etti/">Gönül dünyamızdan bir yıldız daha kaydı: Üstad&#8217;ın talebesi ‘Yalvaçlı Topal Hafız’ vefat etti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nur külliyatını bitiren öğrenciler ödüllendirildi</title>
		<link>https://hizmetten.com/risale-i-nur-kulliyatini-bitiren-ogrenciler-odullendirildi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Mar 2022 10:35:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24867</guid>

					<description><![CDATA[<p>Almanya&#8217;nın Düsseldorf şehrinde yaşayan gençler, bir yıl içinde Risale-i Nur külliyatını bitirmenin sevincini yaşadı. Gençlerin bu azim ve gayreti ödüllendirildi. Ödül törenine yaklaşık 70 kişi katıldı. Törende, Üstad&#8217;ın veciz ifadeleri&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/risale-i-nur-kulliyatini-bitiren-ogrenciler-odullendirildi/">Risale-i Nur külliyatını bitiren öğrenciler ödüllendirildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Almanya&#8217;nın Düsseldorf şehrinde yaşayan gençler, bir yıl içinde Risale-i Nur külliyatını bitirmenin sevincini yaşadı. Gençlerin bu azim ve gayreti ödüllendirildi. Ödül törenine yaklaşık 70 kişi katıldı. Törende, Üstad&#8217;ın veciz ifadeleri hem Almanca hem Türkçe seyircilere aktarıldı.</p>
<p>Yarışmada 1. pakette yer alan 14 eserden oluşan külliyatın tamamını bir yıl içinde 5 öğrenci bitirdi. Sözler, Lemalar, Asay-ı Musa, Tarihçe-i Hayat, İman ve Küfür Muvazeneleri&#8217;nin yer aldığı 2. paketteki eserleri ise yine 5 öğrenci bitirdi. Risaleler&#8217;den seçme bölümlerin yer aldığı 3. paketi ise 7 öğrenci bitirdi.</p>
<p>Risale-i Nur okuma yarışmasına katılan öğrenciler, külliyattan neler anladıklarını ve nasıl okumayı bitirdiklerini ifade ettiler. Bir öğrenci, Üstad&#8217;ın her sabah namazdan önce 4 metreyi bulan dua listesini her gün okumasının kendisini çok etkilediğini belirtirken, bir başka öğrenci ilk başta zorlandığını ancak okudukça anlamaya başladığını belirtip &#8216;Herkes mutlaka bir şeyler anlıyor, istifade ediyor&#8217; dedi.</p>
<div style="width: 1170px;" class="wp-video"><video class="wp-video-shortcode" id="video-24867-1" width="1170" height="658" preload="metadata" controls="controls"><source type="video/mp4" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/03/WhatsApp-Video-2022-03-31-at-11.25.02.mp4?_=1" /><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/03/WhatsApp-Video-2022-03-31-at-11.25.02.mp4">https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/03/WhatsApp-Video-2022-03-31-at-11.25.02.mp4</a></video></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/risale-i-nur-kulliyatini-bitiren-ogrenciler-odullendirildi/">Risale-i Nur külliyatını bitiren öğrenciler ödüllendirildi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		<enclosure url="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/03/WhatsApp-Video-2022-03-31-at-11.25.02.mp4" length="22976405" type="video/mp4" />

			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman’ın Anlayışında Hürriyet ve Hak Arama Hakkı</title>
		<link>https://hizmetten.com/bediuzzamanin-anlayisinda-hurriyet-ve-hak-arama-hakki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Mar 2022 08:58:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Şentürk]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24819</guid>

					<description><![CDATA[<p>ŞAHİN ŞENTÜRK Bediüzzaman hazretleri hayatı boyunca hakkını, hukuki yollarla aramış, şiddete ve kanunsuz yollara başvurmamıştır. 1940’lı yıllarda, ağır tecrit altında iken kimse ile görüşmesine izin verilmediği bir dönemde söylediği şu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bediuzzamanin-anlayisinda-hurriyet-ve-hak-arama-hakki/">Bediüzzaman’ın Anlayışında Hürriyet ve Hak Arama Hakkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ŞAHİN ŞENTÜRK</strong></p>
<p>Bediüzzaman hazretleri hayatı boyunca hakkını, hukuki yollarla aramış, şiddete ve kanunsuz yollara başvurmamıştır. 1940’lı yıllarda, ağır tecrit altında iken kimse ile görüşmesine izin verilmediği bir dönemde söylediği şu veciz söz ile bu husustaki duruşunu yansıtır; ‘’Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam!’’</p>
<h4><strong>Hürriyet-İman ilişkisi</strong></h4>
<p>Hürriyet kelimesi hür olma, herhangi bir şeye bağlı olmama, baskı altında tutulmama gibi anlamlara gelir. Dini kaynaklarda ise nefse kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olma idrakine ermek manasına gelir.</p>
<p>Kur’an’ın akıl sahibi ve hür zihinleri muhatap alması, İslam dininin hürriyete verdiği değeri gösterir. İnsan hür düşünce ile kendini maddi-manevi inşâ edebilir ve gerçek potansiyelini ortaya çıkarabilir.</p>
<p>Üstad Bediüzzaman’a göre hürriyet, hürriyeti şer’iyedir. Hutbe-i Şamiye eserinde; “Hürriyet-i şer&#8217;iye Cenab-ı Hakkın Rahman, Rahîm tecellîsiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hassasıdır.’’ tanımını yaparak, hürriyeti imanının bir parçası olarak değerlendirmiştir.</p>
<p>“Demek iman ne kadar mükemmel olursa hürriyet o derece parlar’’ cümleleri ile de hürriyet ve iman arasındaki doğrusal ilişkiyi net bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, iman ve hürriyet kavramlarını doğru anlamış ve içselleştirmiş fertler ve bu fertlerin bir araya getirdiği sağlıklı toplumlar için gayret etmiştir.</p>
<p>Anayasalar ile kişilerin hürriyet ve hakları güvence altına alınır. Hak arama hürriyeti anayasa hukukunda kullanılan bir tabirdir ve kişinin en temel hakkı olarak kabul edilir.  “Hak, bir hürriyetin sağlanması için kişiye anayasa ve kanunlar ile tanınmış yetkilerdir”. Eğer bir kişinin, bir konuda hakkı var ise, devletten veya diğer kişilerden onun yerine getirilmesini ‘’isteme yetkisi’’ne sahiptir demektir. Kişiler yaşadığı haksızlık karşısında hukuk dairesinde kalarak gerek yargı mercilerine gerekse idari makamlara başvurup haklarını arayabilirler<strong>. </strong></p>
<p><strong> </strong>Üstad Said Nursi, hayatının farklı dönemlerinde kendisine yapılan hukuk dışı muamelelere karşı hürriyetin sağlamış olduğu anayasal hakkını <strong>kullanmaktan</strong> vazgeçmemiştir. Düşünceleri açıklama hürriyeti, kişi güvenliği, haberleşme hürriyeti, insanlarla görüşme-konuşma, serbest yerleşim hakkı, seyahat hürriyeti vb. gibi hakları ihlal edildiğinde hakkını iki yolla aramıştır. Birincisi, hakkında açılan davalar sebebiyle adli makamlara verdiği cevap, itiraz vb. yazılardır. İkincisi, kendisinin idari makamlara yazdığı dilekçe yazılarıdır.</p>
<p>Böylece Bediüzzaman hazretleri, yargısal başvuru yollarını medeni bir vatandaş olarak kullanmıştır. Bu başvurularında da gelişi güzel itirazlar etmemiş, tersine, bütün başvurularında hukuki muhakeme ve mantık silsilesi içinde hareket etmiştir. (…)</p>
<p>Hukuki  başvuruyla hakkını aramak için idari makamlara sunmuş olduğu aşağıdaki dilekçe buna bir misal teşkil etmektedir;</p>
<p><em>“Kaymakamın emr-i cebrîsiyle beni karakola istemeleri üzerine ifademdir:</em><em> </em></p>
<p><em>‘Ben hastayım, oraya gelemem, sualiniz nedir?’ dedim. Dediler: ‘Ankara makamatına karakol zabitinin vasıtasıyla verdiğin şekva mektuplarını kim yazdı?’</em></p>
<p><em>Elcevap: </em><em>Ben halkla görüşmüyorum. Bir çocuğa yazdığımı verdim, o da gitti, üç dört suretini bana getirdi. </em><em>‘Yazı güzel’ </em><em>dedim. Daha sormadım. Bir suretini de Afyon Emniyet Müdürü̈’ne elden gönderdim. Şimdi Emniyet merak etmiş: </em><em>‘Bu güzel yazı kimindir?’ </em><em>diye sormuş. Güya bir cinayet yapmışım gibi bana sıkıntı vererek: </em><em>‘Kim yazmış’ </em><em>diye beni sorguya çekiyorlar.</em></p>
<p><em>Acaba zabıtanın tensibiyle ve eliyle dâhiliye ve başvekile gönderilen aynı hakikat bir hasbihali tebyize çeken bir adamın ne kabahati var? Benim de bir sene sakladığım o istidayı zabıtaya verdim, onlar da gönderdiler. O yüzden ne hatam var ki; bu iki günde iki ay hapis azabını verdiler. Şimdi hem bana hizmet eden yalnız bir tek çocuk korktu, anahtarı verdi.. Hem de yazan adamı ürküttü̈, yanından gitti. Daha kendini bildirmez.</em></p>
<p><em>İnsaniyet namına bayrama kadar beni lüzumsuz, kanunsuz karakola çağırmayınız. Tahammül edemiyorum.”</em></p>
<p>Bediüzzaman, Müslümanların yaşadıkları problemlere çağın gereksinimlerine göre çözümler üretmiştir. Aynı zamanda düşünce ve fiiliyat planında kendinden sonra gelecek nesillere doğru bir yol çizmiştir. Bu nedenle insanlara kendi hakkını arama sorumluluğu konusunda Kur’an’ın ruhuna uygun bir rol model ortaya koymuştur. Bu mücadele verilmediği zaman “zulme razı olmak dahi zulümdür” fehvasınca ağır bir yükümlülüğün oluşacağını ifade etmiştir. Hakkını arama sorumluluğu konusunda da kişinin nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini şu cümlelerle ifade etmiştir;</p>
<p><em>“Ey ehl-i hall ve akd! Dünyada emsali nadir bulunan bir haksızlığa giriftar edildim. Bu haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan, bilmecburiye gayet ehemmiyetli bir hakikatı faş etmeye mecburum. Diyorum ki:</em></p>
<p><em>Ya benim idamımı ve yüz bir sene cezaya istilzam edecek kusurumu kanun dairesinde gösteriniz… veyahut bütün bütün divane olduğumu isbat edininiz… veyahut benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyemizi verip, zarar ve ziyanımızı müsebbiplerinden alınız…”</em></p>
<p><em>‘’Eğer bu haklı derdimi ve ehemmiyetli hakkımı bu mercilere dinlettiremezsem, bu hayata veda etmek bana vacip olur. Çünkü, sükûtumla şahsi bir hakkımla beraber, binler muhterem hukuk zayi olur.”</em></p>
<p><em>“Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. </em><em>İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı</em><em>.’’</em></p>
<h4><strong>Hak arama hakkı</strong><strong> prensibi</strong><strong>: Müs</strong><strong>p</strong><strong>et haraket</strong> <strong>ve gerekçeleri</strong></h4>
<p>Müspet hareket, Bediüzzaman Said Nursi’nin Kur’an’a hizmette icbara değil iknaya dayanan usulünün adıdır. Diğer bir ifadeyle baskılara ve zulümlere karşı hakkını ararken aşırılığa girmeden, hukuk yoluyla hakkını arama prensibidir.</p>
<p>Kendi sözleri ile bu düsturları şöyle ifade ediyor:</p>
<p>‘<em>’</em><em>Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır: Vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler asayişi muhafazayı netice veren, müsbet iman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz</em><em>.’’ (Emirdağ Lahikası)</em></p>
<p>Bediüzzaman’ın müspet hareket metodunun ana unsurlarından birisi asayişi muhafaza etmek olduğunu görmekteyiz. Risale i Nur talebelerinin memleketin her tarafında emniyet ve asayişin sağlanmasına yardımcı olduklarını sürekli vurgulamıştır. Haksızlık ve zulümlere karşı hak aramada yeni bir model ortaya koymuştur. Zulüm karşısında otoriteye karşı hakkını hukuki zeminde aramayı şer&#8217;an da zaruri görmüştür. Asiliği, kaba kuvveti şer&#8217;an-dinen tasvip etmemiştir. (Bu konu hakkında mesela bkz.: Lem’alar, 16. Lem’a, sh. 105 (2. Meraklı Sual), Söz Y., İstanbul 2003.)</p>
<p><em>‘’Gariptir, hem de çok gariptir: En az 28 yıl emniyet kuvvetlerinin Nursî hakkında zorlayıcı işlem yapmalarına rağmen, Nursî emniyet kuvvetlerine beddua etmemiş, hatta ölümünden evvel yayınladığı son mektubunda, onlara hakkını helal etmiştir.’’</em></p>
<p>‘<em>’</em><em>Risale-i Nur, tahkikî iman dersleri verir. Şâkirdlerini her türlü fenalıktan alıkoyar. Kalblere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan artık fenalık yapamaz. Onun içindir ki, bugün memleketin her tarafındaki Risale-i Nur talebeleri, asâyişin manevî muhafızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiç bir hakikî Nur talebesinde âsâyişe münafi bir hareket görülmemiş, âdeta Nur talebeleri zabıtanın manevî yardımcısı olmuşlardır</em><em>’’</em></p>
<p>Ayrıca o, hakkını ararken her yolun mübah olmasını savunan anlayışına karşı, meşru bir amaca meşru, insani ve ahlaki bir yolla gidilmesi gerektiğini savunmuştur. Hak arama hürriyetini, meşru çerçevede, müspet hareket prensipleri dairesinde yapılması gerektiğini ısrarla ifade etmiştir. Bunun aksi bir yol izleyenlerin tersi ile tokat yediklerini nazarlarımıza sunmuştur.</p>
<p>Her şeye rağmen müspet hareket edilmesinin gerekçelerini şöyle açıklamaktadır:</p>
<ol>
<li>Evet mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, asayişi muhafaza etmek içindir. وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ (Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez.) düsturu ile ki: ‘’Bir cani yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz.’’</li>
</ol>
<p>İşte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle asayişi muhafazaya çalıştım.    Mezkûr ayetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki asayişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.</p>
<ol start="2">
<li>“(&#8230;) Biz Risale-i Nur talebeleri bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini def’ etmeye çalışıyoruz.. ve bilfiil çok emarelerle hatta mahkemede de kısmen ispat etmişiz.</li>
</ol>
<p><strong> Birinci Tehlike</strong>: Bu memlekete hariçten kuvvetli bir surette girmeye çalışan anarşiye karşı set çekmek,</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Üç yüz elli milyon Müslümanın nefretini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir&#8230;”</p>
<p>Bediüzzaman, Risale-i Nur’un ve talebelerinin huzur içinde hizmetlerine devam etmesi ve halkın sükûnu için izzet ve haysiyetini fedaya karar vermiştir. En ağır muamelelere karşı da sabır içinde tahammül etmiş, bunu müsbet hareket prensibi içerisinde yapmıştır.</p>
<p>Günümüz Hizmet Hareketi gönüllüleride maruz kaldıkları zulüm, işkence ve hukuk dışı muamelere karşı müsbet hareket prensipleri içerisinde kalmışlardır.Hukuksuzca ellerinden alınan ve mahrum edilen her türlü haklarını şiddete başvurmadan, illegal bir davranış sergilemeden kanun çerçevesinden kalarak, hak arama hürriyetlerini kullanarak savunmuşlar ve savunmaya devam etmektedirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bediuzzamanin-anlayisinda-hurriyet-ve-hak-arama-hakki/">Bediüzzaman’ın Anlayışında Hürriyet ve Hak Arama Hakkı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman Nursî’nin son günleri</title>
		<link>https://hizmetten.com/bediuzzaman-nursinin-son-gunleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 Mar 2022 10:57:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Suat Yildirim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24767</guid>

					<description><![CDATA[<p>PROF. SUAT YILDIRIM Bediüzzaman Saîd Nursî (1878-1960), 1895’ten itibaren ilk muhiti Doğu Anadoluda, 1907’den itibaren de tüm Osmanlı coğrafyasında kamuoyuna mal olmuş, ilim ve aksiyonu ile tanınmış bir şahsiyet. İslam’a&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bediuzzaman-nursinin-son-gunleri/">Bediüzzaman Nursî’nin son günleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>PROF. SUAT YILDIRIM</strong></p>
<p>Bediüzzaman Saîd Nursî (1878-1960), 1895’ten itibaren ilk muhiti Doğu Anadoluda, 1907’den itibaren de tüm Osmanlı coğrafyasında kamuoyuna mal olmuş, ilim ve aksiyonu ile tanınmış bir şahsiyet. İslam’a vukufu, bilimsel gerçekleri izlemesi, dürüstlüğü, cesareti, entelektüel duruşu ile toplumu etkilemesi dünya çapında biliniyor. Sultan Abdülhamid’in son döneminde, İttihatçılar yönetiminde, Cumhuriyet’in tek partili ve 950 sonrası çok partili döneminde bildiği doğruları hiç çekinmeden dile getirmiş. Bunun bedelini de bütün bu devirlerde ödemiş. Özellikle son elli yıllık hayatı devlet ve toplumun büyüteci altında geçmesi sonucunda, devlet ve millet aleyhinde en küçük bir hareketi olmadığı kesinleşmiş bir şahsiyet.</p>
<p>Cumhuriyet öncesinde, sosyal hayatla ilgili gayretleri, toplumu yönetenlere yönelik çalışmaları daha bariz idi. Cumhuriyetten sonra ise tahkikî iman ihtiyacının ön plana çıktığını görerek siyasetle hizmet yerine, var gücüyle iman esaslarını kuvvetlendirmeyi, fertleri eğitmekle toplumu düzeltmeyi esas aldığını görüyoruz. Eserlerini okuyanları, kendisini dinleyenleri de bu  şuurla yetiştirdi. Din lehinde yazmayı, çalışmayı suç sayan ve elli yıl kadar yürürlükte kalan 163 sayılı ünlü lastikli  ceza kanununa rağmen eserleri ve gayretleri mahkûm edilemedi. Kendisi ve talebeleri hakkında açılan iki bin beş yüzden fazla mahkeme dâvası beraatla sonuçlanarak dünya hukuk tarihinde rekor kırdı. Kur’an-ı Hakim’in esas maksatlarına ve iman hakikatlerine dair hakikî bir tefsir olan Risale-i Nur külliyatı ile, Türkiye tarihinde Kur’an’dan sonra en çok yayınlanan ve okunan bir kaynak bıraktı. Bu eserler otuz kadar dile de çevrildi. Mücahede ile dolu seksen yıllık hayatı boyunca dünyasını, elinde taşıdığı bir sepete sığdırdı. Meziyetleri arasında  hakperestlik, dürüstlük, şefkat, fedakârlık, kimseye yük olmama da dikkat çekmektedir. Bir özelliği de kuvvetli vefa hissi ile yaşadığı yerlere ve insanlarına vefakârlığıdır (Barla, Kastamonu, Emirdağ Lahikaları, 26. Lem’a gibi eserlerinde bu özellikleri bariz olarak görünmektedir).</p>
<p>Dünya mutluluğu adına nimet neredeyse tatmayan, aile yuvası olmayan,   ömrü gurbet, savaş, esaret, bilhassa mahkemelerde, sürgünlerde, hapishanelerde geçen bu zat seksenini bulunca, hep özlemiyle yaşadığı ebediyete geçme zamanının geldiğini kesin olarak gördü. Yaşı sekseni bulduğu gibi, hicrî 1380 yılı da gelmişti. Gaybı bilmek Allah Teala’ya mahsustur. Ama O dileyince istisnaî olarak, dilediği mümine ilham edebilir. Sözler kitabı 1934 öncesi Barla köyünde tamamlanmıştı. Onun en sonunda, bitirme cümlesi ve tarihi kabîlinden, ed-Daî başlıklı kısa bir manzume vardır. Vefatından beş yıl kadar önce, beraatlar sonucunda eserlerinin yayın yasağı kalkınca 1955’te yeni harflerle yayınladığı “Sözler” kitabında da aynı manzume bulunmaktadır. Orada şöyle der:</p>
<p>“<i>Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,</i></p>
<p><i>Said’den yetmiş dokuz emvat bâ âsam âleme.</i></p>
<p><i>Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş</i>”.</p>
<p>Kendisinin yazdığı dipnotta: “Yani Saîd bu tarihe kadar yaşayacak” diye yazmıştı. Yaşı sekseni bulduğunda, 1380 yılı, Ramazanı, Kadir gecesinde (23 Mart 1960’ta sabaha karşı) vefat etti. Açıkça görüldüğü gibi burada, 1380’de vefat edeceği ve mezarının yıkılacağı haberi yer almaktadır ki, vefatından dört ay kadar sonra 12 Temmuz’da gece vakti, geniş çapta güvenlik önlemleri içinde, mezarı yıkılarak bir askerî uçakla Afyon tarafına götürülüp bilinmeyen bir yere gömüldüğü tarihen bilinmektedir.</p>
<p>Bu parantez içinden sonra kaldığımız yerden devam edelim: Vefatına üç ay kala veda ziyaretlerine başladı. 2 Aralık 1959’da Ankara’ya gidip bir gece talebe ve dostları ile görüştü. 3 Aralık’ta beş yıl sürgün kaldığı Emirdağ’a, oradan Isparta’ya geçti. Konya’daki talebelerinin daveti üzerine, on beş gün sonra  Emirdağ üzerinden 19 Aralık’ta Konya’ya gitti. Mevlana’yı ziyaret edip talebeleri ile görüştükten sonra yerleşim yeri Isparta’ya döndü. Ankara’daki talebelerinin kendisini iştiyakla davet etmeleri üzerine 31 Aralık’ta oraya yöneldi. Bu gezisini gazeteler büyüttü, yalan yanlış spekülasyonlar yapıldı. Ankara’da Ulus semtindeki Beyrut palas otelinde bir gece kaldıktan sonra, muhtemelen dedikoduların devamını önlemek, ayrıca İstanbul’a veda ziyaretini gerçekleştirmek için ertesi gün İstanbul’a geçti. Bir insanın ülkesi içinde seyahat hürriyeti tüm dünyaca serbest iken seksen yaşındaki Bediüzzaman için sorun yapılması, hayatı boyunca hak ve hürriyetlerinin nasıl elinden alındığının bir resmidir.</p>
<p>3 Ocak 1960 akşamı, engellenen Ankara ziyaretini yapmak için dönüp,  geceyi yine Beyrut Palas otelinde geçirdi. Gündüzünde talebe ve dostlarıyla görüşüp son dersini yaptı. “<i>Vasiyetnamem hükmündedir</i>” dediği son dersinde Resûlullah Aleyhisselam’ın, Ashabının örnek hareketlerine yer verdi, bazı hatıralarını yâd etti. Doğruluktan ayrılmamalarını, müsbet yani yapıcı hareket etmelerini, iman ve Kur’an hizmetine ihlasla devam etmelerini, âsayişi korumalarını öğütledi. Alıp verdiği her nefesin bile istihbarat kontrolünde olduğunu zaten bilerek 6 Ocak günü, ikametgâhı olan Isparta’ya dönerken Konya’ya uğrayıp son olarak kardeşi Abdülmecid efendiye ve Mevlana’ya veda etti. Bu ziyaretlerini geniş güvenlik güçlerinin kontrolü altında yaptı. Oradan, beş yıl kalmış olduğu Emirdağ’a geçip dört gün kaldıktan sonra, Ankara’da eksik kalan ziyaretini tamamlamak için 11 Ocak’ta yola çıktı. Fakat şehir merkezine girmesi polis gücüyle engellendi.</p>
<p>Tekrar Emirdağ’a uğradı. Bir hafta kaldıktan sonra 20 Ocak’ta Isparta’ya döndü. Ramazan başladığında iyice hastalanmıştı. 19 Mart günü hastalığı en ağır bir halde iken şiddetli yağmura rağmen, yanındaki talebelerine Urfa’ya doğru yola çıkacağını söyleyip şoföründen mola vermeksizin Urfa’ya ulaştırılmasını rica etti. Aracın arka koltuğunda uzanarak, hastalıktan bitkin durumda Urfa’ya ulaşıp İpek Palas oteline indi. Polisler, Ankara’dan emir gereği derhal çıkıp Isparta’ya dönmesini tebliğ ettiler. O, cevaben buraya ölmek için geldiğini bildirdi, varışının ertesi günü, sabaha karşı rûhunu Rahman’a teslim etti. Geniş çapta güvenlik güçlerinin kontrolünde Halilürrahman camiinin haziresinde toprağa verildi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bediuzzaman-nursinin-son-gunleri/">Bediüzzaman Nursî’nin son günleri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ümit, bizim bahçenin bir gülüdür &#124; RECEP ATICI</title>
		<link>https://hizmetten.com/umit-bizim-bahcenin-bir-guludur-recep-atici/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Recep Atıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Mar 2022 08:47:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[recep atici]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[ümit]]></category>
		<category><![CDATA[yeis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24737</guid>

					<description><![CDATA[<p>Malumunuz olduğu üzere Üstad Bediüzzaman’ın “Hutbe-i Şamiye” adıyla Emevi Camisinde verdiği meşhur bir hutbesi vardır ki o hutbede âlem-i İslâmı felç eden altı hastalıktan bahseder. Onlardan biri de “yeis”dir. Sonra&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/umit-bizim-bahcenin-bir-guludur-recep-atici/">Ümit, bizim bahçenin bir gülüdür | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Malumunuz olduğu üzere Üstad Bediüzzaman’ın “Hutbe-i Şamiye” adıyla Emevi Camisinde verdiği meşhur bir hutbesi vardır ki o hutbede âlem-i İslâmı felç eden altı hastalıktan bahseder. Onlardan biri de “yeis”dir.</p>
<p>Sonra da “hayatım boyunca tecrübe ettiğim şeylere dayanarak şu sonuca vardım” diyerek reçetesini yazar. Onun yazdığı reçeteyi özet halinde verdikten sonra bir yere gelmek istiyorum. Biraz sabrınızı zorlayacağım. Şimdiden özür dilerim.</p>
<p>Üstadımız diyor ki:</p>
<p>“Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâm’ın kalbine girmiş ve yüksek ahlâkımızı öldürmüş. Umumun menfaatını bırakıp şahsi menfaatımıza nazarımızı hasrettirmiş. Hem o yeistir ki, mânevî kuvvetimizi kırmış. Hatta bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannederek neme lâzım der…</p>
<p>Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o katilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz. “<em>Rahmet-i İlâhiye’den ümidinizi kesmeyiniz</em>.” (Zümer, 39/53) kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız. “<em>Bir şey bütünüyle elde edilmezse, bütünüyle de terk edilmez</em>.” hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşaallah. İla ahir&#8230;”</p>
<p>Evet, ‘bundan sonra ne diyeceksin, merak ettik işin doğrusu’ diyenlerin sabrını zorlamadan söyleyeyim. Malumunuz olduğu üzere Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, 17 Mart 2022 tarihinde AB-Türkiye ortak Parlamento Komisyonu’nda Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin de olduğu bir ortamda Türk hükümetini hatırı sayılır uzun bir konuşmayla çok ağır bir şekilde eleştirmiş. Konuşmanın hepsini burada irdeleyecek değilim.</p>
<p>Onun yapmış olduğu konuşmadan benim bu yazıya mevzu yapmak istediğim bölüm şurası. Diyor ki: “<em>Biz darbeden bir ay sonra Türkiye’yi 4 meslektaşımla ziyarete gittik. Meslektaşlarım bana Türk hükümetinin nasıl oldu da darbeden bir gün sonra darbeye karışmış olan 24 bin kişinin listesini çıkarabildiğini sordu. Çünkü bu insanlar biliniyordu, çünkü bu kişileri hükümet devletin makinesine soktu. Peki, Gülen hareketi ne zaman terörist oldu? Darbe gecesi mi? Ergenekon ve Balyoz davalarında mı? İktidar tarafından devlet mekanizmasına sokulduğunda mı? Gülenistler ne ara terörist oldu?”</em></p>
<p>Avrupa Parlamentosu (AP) Türkiye Raportörünün yaptığı bu sert eleştirilerden sonra bir çoğumuz, “<em>Acaba bu eleştiriler, Türkiye’deki surlarda bir gedik açar mı?</em>” diye ümide kapıldı. Belki birazda olmasını istediğimiz şeyin etkili bir organ tarafından dile getirilmesi hepimizde bir ümit hasıl etti. Bu yüzden yeis meselesiyle yazıya giriş yaptım.</p>
<p>Hani hatırlarsanız Mekke’de, Kureyş’in ileri gelenleri; İslam’ı ortadan kaldırmak amacıyla akrabalık bağlarını hiçe sayan, vicdanları kanatan, insanlık dışı kararlar alarak Müslümanlara boykot ilan etmişlerdi. Boykot döneminde yaşananları siyer tarihine havale ederek, burada boykotu kıran insanlardan bahsetmek istiyorum.</p>
<p>Peygamberliğin yedinci yılında başlayan bu vahşi zulüm tam üç yıl devam edince artık değil Müslümanlar, insaf sahibi bazı müşrikler dahi bu zorbalığa tahammül edemedi. Ancak bu insanlar seslerini çıkaramıyor, Ebû Cehil ve diğer Kureyş liderlerine muhalefet etmekten, onları karşılarına almaktan korkuyorlardı. Bu zulmü kaldırmaya cesaret eden ilk yiğit Hişâm b. Amr oldu. Hişâm, boykotun başından itibaren Müslümanlara yardım etmeye çalışıyor, bu uğurda pek çok tehlikeyi göze alıyordu. Hişâm, daha sonra sırasıyla Mut&#8217;im b. Adiyy, Ebû&#8217;l- Bahteri b. Hişâm ve Zem&#8217;a b. Esved’le görüşerek bu ambargonun kaldırılması için birlikte hareket etmeye onları da ikna etti. Ancak burada dikkatinizi çekmek istediğim esas mesele şudur. Bu boykotu kaldırmak üzere bir araya gelen insanların her biri birer kabile reisi olup aynı zamanda müslüman da değillerdi.</p>
<p>İşte Siyer tarihindeki bu örnekten yola çıkarak bende şuna ümit ediyorum. Acaba inanç bakımından müslüman olmayan ve medeni dünyada kabile yerine farklı devletlerden oluşan bu Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörünün sert eleştirileri Türkiye’de mevcut boykotu kırar mı?</p>
<p>Hem niye ümit etmeyeyim ki? Benim Rabbim, Hz. Yâkub’un ağzıyla bana; “<em>Allah&#8217;ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah&#8217;ın rahmetinden ümidini kesmez</em>.” (Yusuf, 12/87) buyuruyor. Mü’min olmamın gereği elbette gelecekten ümitliyim. Ancak Cenab-ı Hak, yeryüzünde yarattığı her şeyi -sebepsiz yaratabilecekken- sebepler dairesinde yaratıyor. Avrupa Parlamentosu da bu boykotun kırılması adına bir sebep olamaz mı?</p>
<p>M. Akif, “<em>Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar, Me&#8217;yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.”</em> diyor. Ümit, bizim bahçenin bir gülüdür. Dikenleri olsa da koklamaya değer bence.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/umit-bizim-bahcenin-bir-guludur-recep-atici/">Ümit, bizim bahçenin bir gülüdür | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmtihan Sırrı</title>
		<link>https://hizmetten.com/imtihan-sirri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Mar 2022 13:52:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​ #fethullahgulen​]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24688</guid>

					<description><![CDATA[<p>AZİZ KALE Fitne kelimesi birden çok anlamı ile kuranda 60 yerde geçmektedir2. Ebu Hilal El-Askeri (ö. 400/1009) fitne kelimesinin 8 farklı anlamı olduğunu söylemiştir: Sorumluluk, azap, sapkınlık, engel olma, küfür,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-sirri/">İmtihan Sırrı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>AZİZ KALE</strong></p>
<p>Fitne kelimesi birden çok anlamı ile kuranda 60 yerde geçmektedir<sup>2</sup>. Ebu Hilal El-Askeri (ö. 400/1009) fitne kelimesinin 8 farklı anlamı olduğunu söylemiştir: Sorumluluk, azap, sapkınlık, engel olma, küfür, günah, ibret ve cevap’tır<sup>3</sup>. İbnu’l-Cevzī (ö. 597/1201) ise on beş farklı anlamdan bahsetmiştir: şirk, küfür, imtihan, azap, ateşi tutuşturma, öldürme, engel olma, sapkınlık, mazeret, ibret, delilik, günah, ceza, hastalık, hüküm<sup>4</sup>.</p>
<p>Muhammed Esed ise kelimenin daha çok &#8220;imtihan/sınama&#8221; anlamı üzerinde durmuştur<sup>5</sup>. Yukarıda bahsedilen anlamların geneline bakıldığında da fitnenin aslında imtihan sebepleri olduğunu görürüz.</p>
<p>Efendimiz&#8217;in &#8220;İnsanlar içinde en ağır imtihana çekilenler peygamberlerdir. Sonra sırasıyla (rütbeleri) onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir.&#8221;<sup>6</sup> hadisi şeriflerini göz önüne bulundurduğumuzda müminler için her zaman imtihanın söz konusu olduğu ve başına gelecek musibetlere aslında hazırlıklı olması gerektiğini söyleyebiliriz. Zira her devirde &#8220;Hakk’a inandım&#8221; diyen insanlar diğerlerince dışlanmış, düşüncelerini değiştirmeleri istenmiş, tehdit edilmiş ve hatta öldürülmüşlerdir. Bu durum her yeni peygamber geldiğinde maalesef devam etmiştir. Teessüf gerektiren kısım aslında insanların zulmediyor olmasıdır. Zulme uğramak söz konusu ise dünyevi gözle baktığımızda (sebepler planında) tabii ki sevinilecek bir durum değildir. Fakat insanoğlunun fıtratında mündemiç olan zalimlik Kuran&#8217;da<sup>7</sup> açıkça ifade edilmişken; zulümlerin, &#8220;insan&#8221; var olduğu sürece devam edeceğini kabul etmemek, gerçeğe gözünü kapamak olur. Bu anlamda, bedeli ağır da olsa, Hakk’ın tarafında olmanın huzuru belki çekilen sıkıntıları bir nebze olsun hafifletecektir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da Hz Lokman oğluna şöyle vasiyet eder: &#8216;Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma&#8217;rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.&#8217; (Lokman suresi 17)Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kuran&#8217;dan İdrake Yansıyanlar adlı eserinde bu ayeti tefsir ettiği kısımda şu ifadelere yer verir: &#8220;<em>Bir mü&#8217;min şahsî istitaat ve ferdî sorumluluğunu aşarak toplumdaki yanlışlıkları düzeltme yoluna girince, başına bir sürü gailelerin geleceği kaçınılmazdır. Ne kadar yılların kazandırdığı alışkanlıkları terk etme durumunda kalan veya menfaati zedelenen kişi ve kuruluş varsa, hepsi ona karşı çıkacak ve onu baskı altına alacaklardır. İşte böyle bir durumda mümin bütün bunlara karşı direnip, çizgisini koruma mecburiyetindedir.</em>&#8221;</p>
<p>Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, davanız ne kadar masum olursa olsun birilerinin çıkarları bundan zarar görüyorsa, birileri hazımsızlık ve çekememezlik duyguları ile bilenip duruyorsa sizin &#8220;düşman&#8221; ilan edilmeniz kaçınılmazdır. Bu yüzden yollarınız ne kadar güllerle dolu da olsa, güneşlerden daha aydın da olsa ve hatta ucu gidip cennetlere de uzansa bir güzergah emniyeti olmalı insanın. Hazreti Ebu Zer El-Gıfari&#8217;nin Müslüman olduktan sonra bunu Kabe&#8217;de haykırması üzerine müşriklerce oracıkta darp edilmesi ve Efendimiz&#8217;in onu böyle yapmaması için uyarmasından belki bunu da anlamak lazımdır.</p>
<p>Ebu Cehil, Efendimiz&#8217;i yalan söylediği için düşman bellememişti. Onun doğruluğunu tüm cehline rağmen tasdik etmekteydi. Ama &#8220;neden O?&#8221; diyerek gururu yüzünden İnsanlığın İftihar Tablosu&#8217;nu hedefine koydu, kamuoyu oluşturdu, insanların bir kısmını inandırdı ve kendine yakışanı yaptı. Sadece Efendimiz değil, hepsi birer yıldız, sahabe efendilerimiz de zulümden payını aldı. Fakat Efendimiz sabrı tavsiye etti, sahabeler birbirlerine sabrı tavsiye etti. Kuranda asra yemin edilen ayetlerin devamında, birbirine sabrı tavsiye edenlere, insanların ziyanda olduğu bir zamanda, iman edip salih amelde bulunmak şartıyla, bu talihsiz zümreden hariç tutulacağı müjdesi verilmişti çünkü.</p>
<p>Bir gün Said Nursi Hazretleri&#8217;ne sorulur: &#8220;<em>Sana üç yüz lira maaş verilipp Kürdistan’a ve vilayat-ı şarkiyeye Şeyh Sünusi yerine vaiz-i umumi yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilal yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun</em>?<sup>8</sup>&#8221; Hz Üstad&#8217;ınverdiği cevap şu olmuştur:&#8221; <em>Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüz binler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevi hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye alet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.</em>&#8221; Said Nursi Hazretleri Hak(k) ‘ tan yana olmayı seçiyordu ve akabinde gelecek zulümlere peşinen razı oluyordu. Sonrasında zindanlardan zindanlara sürüklenmiştir. Yıllarca hücre hapislerinde tutulmuş, kimse ile görüştürülmemiş, hakkını savunduğunda kale alınmamıştır. Risale-i Nur Külliyatından Şualar adlı eserinde 14. Şua&#8217;da hapisliği boyunca kendisinin ve talebelerinin yazılı savunmalarının yanı sıra yine talebeleri ile birbirlerine hitaben yazdıkları mektuplar yer almaktadır. Bu mektuplarda kendilerine zulüm edildiğini, aralarına fitne sokulmaya çalışıldığını, bu yüzden birbirlerine karşı uhuvveti asla elden bırakmamaları gerektiğini salıklamıştır. Böylelikle Asr Suresindeki müjdeye nail olmaya çalışmışlardır.</p>
<p>Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi günümüz Türkiye&#8217;sinde de maalesef tarihteki zulümlerin aynıları ve hatta yer yer fazlası irtikap edilmektedir. İnançlı, dürüst, Hakk&#8217;a hizmetten başka gaye bilmeyen bir sürü insan devlet eliyle zulüm görmekte. Zulüm, teşvik edilip kalabalıklardan bu zulme ortaklık talep edilmekte. Hayatlarında adi suç bile işlememiş insanlar terörle suçlanmakta, ülkelerini yasa dışı yollarla terk etmeye zorlanmakta; ülkesini terk edebilenler iz bilmediği memleketlerle mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalmaktadır.</p>
<p>Tarih tekerrür etmekte, zalim aynı cahilliği ile dünyayı mü&#8217;mine zindana çevirmekte<sup>9</sup>, bu hali ile bir hadisi şerifi gerçeklediğinin farkında olmadan sefilliği ile gayyaya yuvarlanmakta. Mü&#8217;min gözünü kulağını Kuran&#8217;ın müjdesine dikmiş: &#8220;Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü&#8217;minlerle; &#8216;Allah&#8217;ın yardımı ne zaman?&#8217; diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah&#8217;ın yardımı pek yakındır. &#8220;<sup>10 </sup></p>
<p>Sabır ile Hakk’ın vaat ettiği günleri bekleyip, ümit dolup, umut dağıtmaya devam ederek aktif sabrın hakkını vermeyi gaye edinmiş neticede dünyada da ahrette de iyiliğe hoşluğa ulaşanlardan olmayı Rabbimiz nasip buyursun.</p>
<ol>
<li><em>Sahihu’l-Buhari VIII, 92; Tefriru’l-Kurani’l-Azim II, 43; Sunenuİbn-i Mace, II, 3961.</em></li>
<li>Ahmet Özdemir, Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı”nda Fitne Kavramına Yaklaşımı ,RTEÜFİD 172</li>
<li>EbūHilāl el-ʿAskerī, el-Vucūh ve’n-neẓāʾirfī’l-Ḳurʾāni’l-kerīm, thk. MuḥammedʿUs̠man (Kahire: Mektebetu’s̠-S̠eḳafeti’d-Dīnīyye, 2007), 380-381.</li>
<li>Ebü’l-FerecCemâlüddînİbnu’l-Cevzī, Nuzhetu’l-aʿyuni’n-nevāẓirfīʿilmi’l-vucūh ve’n-neẓāʾir, thk. MuḥammedʿAbdulkerīmKāẓım er-Rāḍī (Beyrut: Muʾessetu’r-Risāle, 1984), 478-480.</li>
<li>Esed, Kur’an Mesajı, 1/ 302, 2/ 571, 2/ 650, 664, 2/ 680, 2/ 913, 915, 3/ 947, 3/ 1089, 3/ 1206., 3/ 1206</li>
<li>(Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 71 (983. hadis. EbûdavutTeyâlisî, Ahmed b. Hanbel, Buharî, Tirmizî, İbn-i Hıbban, müstedrekten)</li>
<li>İbrahim,34</li>
<li>Emirdağ Lahikası</li>
<li>Müslim, Zühd 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd l6; İbniMâce, Zühd 3.</li>
<li>Bakara, 214</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-sirri/">İmtihan Sırrı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman’ın Sırdaşı: Zübeyir Gündüzalp</title>
		<link>https://hizmetten.com/bediuzzamanin-sirdasi-zubeyir-gunduzalp/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2022 14:01:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Zübeyir Gündüzalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24300</guid>

					<description><![CDATA[<p>ADEM ARIKANLI Ziver Gündüzalp… Neseben Kafkasyalıdır. Kafkasya’da şehit olan bir Osmanlı subayının, Ali Haydar Bey’in torunudur. Ailesi, 93 Harbi’nden sonra Anadolu’ya hicret edip Ermenek’e yerleşir. 1920’de dünyaya gelen Ziver, ilkokulu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bediuzzamanin-sirdasi-zubeyir-gunduzalp/">Bediüzzaman’ın Sırdaşı: Zübeyir Gündüzalp</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ADEM ARIKANLI</strong></p>
<p>Ziver Gündüzalp… Neseben Kafkasyalıdır. Kafkasya’da şehit olan bir Osmanlı subayının, Ali Haydar Bey’in torunudur. Ailesi, 93 Harbi’nden sonra Anadolu’ya hicret edip Ermenek’e yerleşir. 1920’de dünyaya gelen Ziver, ilkokulu bitirdikten sonra Ermenek Postanesi’nde başladığı memuriyete Konya’da devam eder.</p>
<p><strong>Ziver’den Zübeyir’e…</strong></p>
<p>Yıl 1944. Millî ruhun kaybedildiği, dini duyguların pörsüdüğü yıllar. Bir gün Tüccar Halıcı Sabri vasıtasıyla Risalelerle tanışır Ziver. Aradığını bulmuştur. Tahkikî iman dersleriyle milletin imanını kurtarma adına hizmet etmeyi çok arzulamaktadır.</p>
<p>Okur… Okur… Okur… Artık aklıyla, kalbiyle, ruhuyla ve bütün hisleriyle Risale-i Nur’un aşığı olmuştur. Risale-i Nur’un müellifi Bediüzzaman ile tanışmak için 1946’da Emirdağ’a gider. Üstad, “Hoş geldin kardaşım” deyip ismini sorduğunda, “Ziver Efendim” cevabına mukabil “Hoş geldin Zübeyir kardaşım!” der. Yanlış anlaşıldığını zannederek “İsmim Zübeyir değil, Ziver Efendim” deyince Üstad, “Hoş geldin Zübeyir kardaşım” der ve ismi artık Zübeyir olur. Ziyaret esnasında çok heyecanlanır ve ağlar. Üstad, “Keçeli neden ağlıyorsun?” diye bağrına basar ve ona dua eder. Üstad’a, “Memuriyetten ayrılıp yanınızda hizmet etmek istiyorum” der. Bediüzzaman, çok memnun olur fakat “Vazifene devam et Konya’da daha çok hizmet edersin. İnşallah seni ileride yanıma alırım” der. 1950’ye kadar Konya’daki vazifesine ve nur hizmetine devam eder Zübeyir Gündüzalp, ama gönlü hep Üstadı iledir.</p>
<p>Bediüzzaman’ın ‘‘Bir deha-yı nuranî” olarak vasıflandırdığı kardeşinin oğlu olan ve hizmetini gören Abdurrahman’ın vefatından sonra “Zübeyir bana Abdurrahman yerine verilmiş diye mânevî ihtar aldım” ifadeleri ona verdiği ehemmiyeti anlatır.</p>
<p><strong>Şakirt Olmak</strong></p>
<p>Ortaokul mezunu olmasına rağmen, cevher gibi kâbiliyetleriyle ve Üstadından aldığı feyizle kendisini çok iyi yetiştiren Zübeyir Abi, 27 yaşındayken Ankara Üniversitesi’nde kalabalık bir topluluğa Bediüzzaman ve Risale-i Nurları anlatır. Üstad, o konferansın metnini görmüş ve “Sözler” kitabının arkasına ilave ettirmiştir.</p>
<p>Akıl ve vicdanıyla hak bildiği düsturları ölesiye savunması, Zübeyir Gündüzalp’in karakteri olmuştur. Çünkü o, “Hakk’ın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilemez” sözünü kendisine şiar edinmiş ve Firavun’ların diyarında Musa’ların safında yer almıştır.</p>
<p>İlk defa 5 Mart 1948’de tutuklanır ve muazzez Üstad’la beraber Afyon hapishanesinde altı ay kalır. Yanlışlıkla tahliye edildiğinde Üstadı’ndan ayrılmak istemediği için bu yanlışlığı kendisi bildirerek cezaevine geri döner.</p>
<p>Üstad’la beraber tahliye olmadan önceki müdafaası muhteşemdir. Afyon mahkemesinde sorgu hâkimi “Sen Risale-i Nur talebesi imişsin?” deyince Zübeyir Abi: “Bediüzzaman Said Nursi gibi bir dâhinin şakirdi olmak liyâkatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa iftiharla: Evet, Risale-i Nur şakirdiyim…” dediğinde Üstad hazretleri ayağa kalkar ve memnuniyetini ifade sadedinde: “Binine bedeldir” diye cevap verir.</p>
<p>Bir vakar abidesiydi. Muhataplarına her zaman itimat telkin ederdi. İkna ediciydi. Dünya nimetlerinden zevk almayı düşünmeyen, fedakâr, samimi, kahraman ve sâdık bir dava adamı olan Zübeyir ağabey, gençlerin gönüllerinde taht kurmuştu. Gençlerle ilgilenip sohbet etmeyi çok severdi. Bir gencin imansız yaşamasına tahammülü yoktu. Ona göre teessür ve ıstırap karşısında kalbten bir parça kopacaksa, “Bir genç dinsiz olmuş” haberi karşısında o kalbin atom zerreleri adedince paramparça olması gerekirdi.</p>
<p>Davasına sadakati ve onun için yapabileceği fedakârlığı ifade sadedinde Zübeyir ağabey, hâkime: “… mürekkep ve kâğıdı yok etmek imkânını da bulsalar, benim gibi birçok gençler ve büyükler fedai olup hakikat hazinesi olan Risale-i Nur’un neşri için, mümkün olsa derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapacağız” der.</p>
<p>Kötü muamelelere ve iftiralara maruz kalındığında mukabele-i bilmisilde bulunmamayı, tövbe ve istiğfara devam etmeyi, sabırla çalışmayı, ders almayı, mütecaviz ve müfterilerle uğraşmamayı esas almıştı. Zübeyir Abi, günlük hâdiselerin tesirinde kalmadan müfterilere karşı teyakkuz içinde hedefe doğru emin adımlarla yürüdü. O, kullardan korkmaz ve çekinmezdi, çünkü dayanağı Allah’tı.</p>
<p>Zübeyir ağabey, hapishane köşelerinde veya darağaçlarında ölmeyi, istirahat döşeğindeki ölüme tercih eder ve “Görünüşü hürriyet, hakikati istibdad-ı mutlak olan bir esaret içinde yaşamaktansa hizmet-i Kur’aniyemizden dolayı zulmen atıldığımız hapishanede şehit olmayı büyük bir lütf-i İlâhî biliriz… Yirmi seneden beri milyonlarla insana din, iman, İslamiyet, fazilet dersi veren ve onları dinsizlikten muhafaza eden Kur’an tefsiri Risale-i Nur uğrunda idam edileceksem, sehpaya ‘Allah Allah, ya Resûlallah’ sedalarıyla koşarak gideceğim” diyerek cesaret ve samimiyetini gösterirdi. O, yanında hizmetten başka bir şeyin konuşulmasından rahatsız olacak kadar hizmete adanmış bir vakıf insandı. Avukat Bekir Berk onun için Üstad’ın “yâver-i âzamı” derdi.</p>
<p>Emirdağ’da bulunduğu günlerde Pakistan devlet adamlarından Ali Ekber Şah, Bediüzzaman’ın ziyaretine gelir. Ziyaret sonrası Üstad onu uğurlarken arabayla bir müddet ona eşlik eder ve vedalaşırlar. O esnada Zübeyir Abi çıkagelir. Üstad, “Biz bir veziri uğurlamaya geldik, başka genç bir veziri de karşılamaya gelmişiz!” der. Bir başka vesileyle, “Artık müsterihim, bana bir kötülük yapamazlar, çünkü benim yanımda artık Zübeyir var!” diyerek ona çok güvendiğini ifade eder. Sabikûn-u evvelûn gibi…</p>
<p>Bayram Yüksel ağabey de “Biz Üstad’dan sonra Risale-i Nur’un meslek ve meşrebini Zübeyir Abi’den öğrendik” demiştir. Tahirî Mutlu Abi ise “Biz Üstadın yanında yatsıdan sonra diğer kardeşlerle birlikte ya bir defa, ya iki defa kalmışızdır, o kadar… Ama Zübeyir, yatsıdan sonra da devamlı yanındaydı. Onun sırrına o vâkıftı. Onun için bize sormayın, ona sorun” derdi.</p>
<p>Zübeyir ağabey rahatsızlıklarından dolayı sürekli ilaç kullanırdı. Odasındaki ilaçları gösterip “Benim dünya adına sermayem” derdi. Yaşadığı odayı Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle anlatıyor: “Daracık bir odası vardı. Odada sergi yok denecek kadar azdı. Sadece bir bölüm, seccade ile kaplanmıştı; bir tarafta da yatakçık gibi küçük ve basit bir kanepe vardı. Bir köşe perdeliydi; o perdenin arkasına bir leğen ve bir maşrapa gibi bazı şeyler sıkıştırılmıştı. İhtimal, abdest ve guslünü de orada alıyordu. Her şeyi o odacığın içindeydi. İmkânların kendisine tebessüm ettiği dönemde bile o ilkler gibi, iktisat düsturuyla, gâyet sâde, samimi ve Allah’la irtibatını zedelememe mevzuunda tavizsiz yaşıyordu.”</p>
<p>Üstad’ın 23 Mart 1960’ta vefatından sonra Zübeyir ağabey çok mühim, birleştirici rol oynadı. Üstad’ın hizmet tarzını iyi bilmesinin yanında şahsî dirayeti ve fedakârlığıyla ömrünün sonuna kadar Nur hizmetleriyle meşgul oldu.</p>
<p>Onun anlayışına göre, “Günde on sayfa risale okuyan, kendini muhafaza eder. On beş sayfa okuyan, şevke, gayrete gelir. Yirmi sayfa okuyan, hizmet eder”di. Üstad’a ve hizmete çok sadıktı. Hizmetteki arkadaşlarına, “Kardeşlerim, bir gün hizmete zarar verirsem sizlere vasiyetim olsun, bana bir iğne vurun, hayatıma son verin. Size hakkımı helal ediyorum” demişti.</p>
<p>Evlenmeyen Zübeyir Abi, 2 Nisan 1971’de Süleymaniye’de Kirazlımescit sokağındaki evin mütevazı odasında ruhunun ufkuna yürüdü. Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Eyüp Sultan kabristanına defnedildi.</p>
<p>İnsan nasıl yaşarsa öyle ölürdü. Ona bakanlar, inanmış bir insan görmenin hissini yaşardı. Çünkü o “Onların alameti, yüzlerindekisecde izi, secde aydınlığıdır” hakikatinin bir misâliydi. Zübeyir ağabeyin cenazesinde bulunan Fethullah Gülen Hocaefendi, o anları şu şekilde anlatıyor: “Fatih Camii’nde cenazenamazı kılındıktan sonra, o omuzlar üzerindeson yolculuğunu yaparken hafif hafif yağmur çiselemeye başladı. Tam ağaçların altında yürümeye başlamıştık ki birdenbire nereden çıktığını bilemediğim güvercine benzeyen bir sürü kuşun kanat seslerini duydum. Kuş sürüsünün, çok geniş bir alanı kapladıktan sonra pır edip onun tabutunun üzerinden fezanın açıklarına doğru uçuverdiğini gördüm. Ehl-i imanın vefatına semanın ağladığı ve onları uğurlamak için ruhanîlerin adeta yarış yaptığı hakikatinin Zübeyir Ağabey için de gerçekleştiğine inancım tamdı.”</p>
<p>Zübeyir Abi vefat ettiğinde Avukat Bekir Berk, “Ahirete bir büyük adam göçtü” demişti. Büyük adam; davası büyük olan, dünyaya, menfaate, şöhrete, mala, paraya, makama ve nefsine esir olmamanın yanında, kendi adına büyüklük davası olmayan, bütün büyüklükleri şahsında cemetmiş adamdır. Firdevs’le serfiraz kılınsın!</p>
<p><em>NOT: Bu yazı Çağlayan dergisinden alınmıştır. </em></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bediuzzamanin-sirdasi-zubeyir-gunduzalp/">Bediüzzaman’ın Sırdaşı: Zübeyir Gündüzalp</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âlemşümûl Bir Medeniyet Projesi</title>
		<link>https://hizmetten.com/alemsumul-bir-medeniyet-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Jan 2022 14:11:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​ #fethullahgulen​]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Mehmet SAYIN]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23972</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Mehmet SAYIN Felâket ve helâket asrının mimar ve mühendisi tarafından gerçekleştirilecek olan “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin temelleri 14 asır önce Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından “Benim adım güneşin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/alemsumul-bir-medeniyet-projesi/">Âlemşümûl Bir Medeniyet Projesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mehmet SAYIN</strong></p>
<p>Felâket ve helâket asrının mimar ve mühendisi tarafından gerçekleştirilecek olan “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin temelleri 14 asır önce Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” beyanıyla atılmış ve bununla ümmetine bir gaye-i hayal, bir ufuk gösterilmiştir. Felâket ve helâket asrında kurulacak olan bu “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin mimarı ve mühendisi kimdi, harcı ve yol haritası neydi, usulu-üslubu ve stratejisi nasıldı? Bu makalede bunların üzerinde durmak, <strong>ilmel, aynel ve hakk-el-yakin olarak müşahede ettiğim bir hakikatı asrın idrâkine sunarak </strong>yani <strong>“tazimi lazım geleni tazim” </strong>etmek gerektiğine inanıyorum. Bir kelam-ı kibarda bu şöyle ifade edilmektedir: <strong>“Tazimi lazım geleni tahkir; tahkiri lazım geleni tazim küfürdür” </strong>yani övülmesi gerekeni övmemek, bir hakikatı örtmek ve hakkı sahibine vermemek zulümdür, hatta yerine göre küfürdür.</p>
<p>Okurlarımızdan bazıları apaçık güneş gibi ortada duranı izaha ne gerek var diye düşünebilirler ama son zamanlarda yaşadığım bir çok hadise bana gerçeğin böyle olmadığını gösterdi. İmam-ı Gazali gibi bir din büyüğü tarafından da kullanılan şu ifade her şeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Zuhurunun şiddetinden gaib” yani bir şey çok açıkta olsa eğer yeterli donanıma sahip değilseniz o sizin tarafınızdan görünmüyor. Güneşin son derece parlak olmasından dolayı nasıl ki güneşe bakanlar güneşi göremezler, aynen bunun gibi çok parlak olanlardaki bu açıklık onların görülmemesine sebep olur. Su içindeki balıkların suyun farkında olamamaları gibi. Ne zaman ki su çekilir ve balıklar susuz kalır ancak o zaman suyun değil malesef susuzluğun farkına varırlar ama iş işten geçmiş olur.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (sav) tarafından “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” beyanı öylesine söylenmiş bir söz değildi. Hendek Savaşı esnasında hendek kazılırken sahabe efendilerimiz çok sert bir kayaya rastladılar. Ne kadar uğraştılarsa da kaya bir türlü parçalanmıyordu. Nihayet Peygamber Efendimiz (sav)’e haber verildi. “İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor… ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Çünkü her vuruşta bir müjde veriyordu: Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn1"><u>[1]</u></a> diye buyuruyordu.</p>
<p>Bu “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin hayata geçirilmesi için Efendimizden sonrada seferler ve hicretler devam etmiştir. Bu uğurda Eyyüb el-Ensâri Hazretleri Medine&#8217;den kalkıp İstanbul önlerine kadar gelip Bizans surlarının dibinde şehid olurken bir çok sahabe efendilerimizde bu gaye-i hayalle dünyanın dört bir yanına hicret etmiştir. Bu mesaj Osmanlının zayıflaması ve dağılmasıyla kısmende olsa bir yavaşlama yaşamıştır. Ancak hiç bir zaman durmamıştır.</p>
<p>Osmanlının yıkılışı sonrası, birinci ve ikinci dünya savaşlarıyla insanlık ciddi bir çalkantı geçirmiştir. Batı’da materyalizm ve kapitalizm baş gösterirken Doğu&#8217;da komünizm istilası başlamıştır. Bunca hengamenin içerisinde Anadolu’dan gür bir ses yükselmektedir, bu sesin sahibinin felâket ve helâket asrına karşı söyleyecekleri vardır. Her ne kadar bu ses susturulmaya çalışılsa da bu mümkün değildir. Çünkü bu sesin sahibi Bediüzzaman Hazretleridir. “Üstad rüyada Peygamber Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüyor ve O’ndan ilm-i Kur’ân talep eder. Peygamberimiz (sav) Ümmetimden sual sormamak şartıyla; Sana Kur’an ilmi verilecek”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn2"><u>[2]</u></a> diye buyuruyor.</p>
<p>Yine Bediüzzaman “Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misâle girdim. Biri geldi, dedi: “Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.” Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a’sârın meb’uslarından her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki: “Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et!” Ayakta durup dedim:<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn3"><u>[3]</u></a> …. “Şu istikbal inkilâbâtı içinde en gür sedâ  İslâm’ın sedâsı olacaktır…”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn4"><u>[4]</u></a> Üstad Hazretleri bunu tüm dünyaya haykırıyordu.</p>
<p>Bunu demekle kalmıyor, Allah rızası istikametinde Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) adını güneşin doğup battığı her yere ulaştırmak için bir taraftan “Âlemşümûl Mimari”nin projesi olan Risale-i Nurları yazarken diğer taraftanda bu projenin kodlarını toprağın bağrına atıyordu. Aynı zamanda bambu yetiştiricisi bir bahçıvan gibi aktif sabır içerisinde insan yetiştirmeye çalışıyordu. Çünkü bu projenin stratejik ve statik olarak temellerini atacak ve inşasını yapıp hayata geçirecek bir mühendise ve hizmetçilere ihtiyaç vardı.</p>
<p>O genç mühendis, Erzurum&#8217;un Pasinler ilçesi Korucuk köyünde bir taraftan ebeveynlerinden ders okurken diğer taraftanda ilk mürşidi de diyebileceğimiz Hâce Muhammed Lütfi (Alvarlı Efe) Hazretlerinden istifaza etmektedir. Yaklaşık 28 yılda hemen hemen tüm kitaplarını okuyup vaaz ve sohbetlerini dinledikten sonra Hocaefendi hakkında bende oluşan kanaati de paylaşmak isterim. Katî kanaatim şudur ki: Hocaefendi (M. Fethullah Gülen) bu “Âlemşümûl Mimari”nin &#8216;<strong>stratejik mühendisi</strong>&#8216; ve içinde bulunduğu asrın da &#8216;<strong>gönül sultanı</strong>.&#8217; Yani gerçek anlamda “<strong>SÖZ SAHİBİ</strong>”dir. Burada benimle hemfikir olan dünyanın farklı yerlerinden üç-beş müslüman âlimin tespitlerine de yer vermek istiyorum.</p>
<p>Yeni Ümit ve Hira dergileri tarafından (11 Mayıs 2014) düzenlenen “İçtihad ve Kıyas Sempozyumu”nda konuşan Suudi Arabistan Ümmü’l-Kura Üniversitesi Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Şerif Hatim el-Avni: “Bazen olur ki kişi cüz’i meselelerde yapmış olduğu içtihatlarda muvaffak olabilir ve kendisinde içtihadın tüm mekanizmaları oluşmasa dahi bu konuda “<strong>müceddid”</strong> kabul edilir. Fethullah Gülen Hocaefendi burada külli kaidelere –ki bunlar İslâm&#8217;ın ve bütün bütün bir varlığın temel esaslarıdır. Bu esaslara tam riayet içerisinde tebliğ ve irşatta tecdide muvaffak olmuştur”.</p>
<p>Prof. Dr. Şerif Hatim el-Avni de yapmış olduğu tespitinde Hocaefendi’yi: “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin külli yani kamil manada bir “<strong>müceddidi”</strong> olarak vurguladığı anlaşılmaktadır”.</p>
<p>Yine aynı sempozyumda konuşan Lübnan İnsan-i Cedid Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Basim Hüseyin el-İtani de Hocaefendi’ye hitaben: “kendisini müceddidin haiz olması gerekli olan vasıflarla donanımlı biri olduğunu görüyorum ve onu “<strong>stratejik müceddit</strong>” olarak nitelemekteyim” diyordu.</p>
<p>Görüldüğü gibi Prof. Dr. Basim Hüseyin el-İtani de Hocaefendi’yi “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin “<strong>yenilikci stratejisti</strong>” olarak nitelendirilmektedir.</p>
<p>Aynı sempozyumda tebliğ sunan Ürdün Uluslararası Vasatiyye Platformu Başkanı, Prof. Dr. Mervan el- Fauri de Hocaefendi’nin şahsında hizmet insanları için “Sizler Türkiye’deki  İslâm&#8217;i binanın temel taşlarındansınız, bu büyük binanın yüksek direklerini ikame etmeye çalışanlarsınız. Sizler stratejik mimarlarsınız” diyordu.</p>
<p>Prof. Dr. Mervan el- Fauri’nin konuşmasından ve tespitlerinden de anlaşılacağı gibi Hocaefendi’nin ismini “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin <strong>“stratejik mimarları”</strong> arasında öne çıkarıyordu.</p>
<p>Bir hakkı teslim etme adına yine bu Sempozyumdaki konuşmacılardan biri olan Cezayir  İslâm Âlimleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Abdurrezzak Gassum, bu terimi ben mütefekkir, müceddid, büyük üstad, mühendis Fethullah Gülen Hocaefendi’den duydum, evet kendileri bu <strong>“beyaz cihad” </strong>teriminin sahibidir.</p>
<p>İnsanları en güzel şekilde Allah’ın dinine çağırmadaki “<strong>güzel söz</strong>” ve Allah’ın hikmetine ve ümmetin meselelerine râm olmuş “<strong>kalem</strong>”dir. Zannımca böylesi güzel bir sözü ve kalemi tasvir edecek en güzel terim kandan, irinden, nefretten uzak olan <strong>“beyaz cihad” </strong>terimidir, diyordu.</p>
<p>Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi Prof. Dr. Abdurrezzak Gassum da Hocaefendi’yi “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin mühendisi “<strong>müceddidi</strong>” olarak görüyordu.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri, asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında;<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn5"><u>[5]</u></a> (miladi 19. Asr) durmuş ve kucağımdaki tohumları dünyanın dört bir yanına saçıyor ve “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır”(Tarihçe-i Hayat,s. 75) buyuruyor.</p>
<p>Bir taraftan bunları söylerken diğer taraftanda kıtalar arasında büyük iklim değişikliklerinin olduğunun da farkındaydı. Bu farklılık güney kutbunda yer yer +50 dereceyi bulurken, kuzey kutbunda -70 dereceye düşmektedir. Sıcaklığın -70 dereceye düştüğü Sibirya steplerinde bu tohumların neşvünema bulması için ılık bir iklime ihtiyaç duyulurken sıcaklığın +50 dereceye yükseldiği güney kutbunda yani Afrika’nın kavruk çölünde bu tohumların yetişebilmesi için nemli bir iklime ihtiyaç duyulmaktadır.</p>
<p>Buzullarda ve çöl ortamında yetişen soğuğa ve sıcağa dayanıklı bir çok bitki örtüsü vardı ancak Üstad Hazretlerin bahsettiği tohumlar dünyanın soğuk bölgelerinde sıcaklığın +4 dereceye ulaşmasıyla hayat bulabilirlerdi. Bu tohumların meyveye durması ve çiçek açması için soğuk bölgelerde +16 dereceye, güney kutbunda ise sıcaklığa bağlı olarak oransal neme ihtiyaç duyulmaktadır. Dünyanın soğuk bölgelerinin iklim ortamını +16 dereceye çıkaracak; sıcak bölgelerinde ise sıcaklığa bağlı olarak oransal nemi sağlayacak; bu şartların her ikisini aynı anda gerçekleştire bilecek sihirli bir iksire ihtiyaç vardı.</p>
<p>İşte o iksirin adı:  <strong>Gözyaşı </strong></p>
<p>Hocaefendi her ikisini birlikte gerçekleştirecek olan o sihirli iksiri daha genç yaşlarında, belki de neşet ettiği aile ortamı itibariyle çocukluk, hatta bebeklik yıllarında keşfetmişti. Kendi kaleme aldığı “gözyaşları” adlı şiirinde şu mısralara yer verecekti. “Ağla gözlerim ağla, ırmaklarda gün dönsün!/ Ağla, vâdiler Nil, dağlar &#8216;Tûr-i Sînâ&#8217; olsun!/ Ağla ki, İbrahim’i saran ateşler sönsün! / Ve yeşeren asâ ile sihirler bozulsun!” Çünkü; Hocaefendi bir vaazında gözyaşının menbaının bu dünyaya ait bir kaynak olmadığını, onun ötelere yani cennet pınarlarına ait olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Soyadı, Gülen olan bu insan neden sürekli ağlamayı seçti? diye düşünürken önümü bir taraftan milli şairimiz, felâket ve helâket asrının bülbülü Mehmet Akif’in şu mısraları aydınlatırken “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar dertliyim!” Bir yandan da çile şairimiz merhum Necip Fazıl’ın şu sözleri rehberlik ediyordu; “Ağlayın, su yükselsin! / Belki kurtulur gemi. / Anne, seccaden gelsin; / Bize dua et, emi!” Burada her iki şairimizin de vurguladığı dua ve gözyaşı Hocaefendi de gerçek anlamda kurtuluş için bir yaşam tarzı olarak tecessüm etmişti. Anadolu insanı bu manada Hocaefendi’yi “<strong>Gülen</strong>” olarak değilde “<strong>ağlayan</strong>” hoca olarak tanıyordu.</p>
<p>Hocaefendi’nin kendi ifadeleriyle “Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları. Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları&#8230; Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..! Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalpten sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyânıdır gözyaşları&#8230;”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn6"><u>[6]</u></a></p>
<p>Hocaefendi’nin gözyaşlarını cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpelere benzetmesi de oldukça manidardır. Kadim edebiyat olarak bilinen, Divan Edebiyatında “gözyaşı” nisan yağmuruna benzetilmiş ve hûrilerin kulaklarına küpe olarak takılacak incilerin bu ayda oluştuğu tasvir edilmiştir. Rivayet odur ki nisan ayının 16’sında istiridye ve midyeler su üzerine çıkıp Allah’a dua edercesine kabuklarını el gibi açarlarmış. Açık ağızlarından karınlarına düşen yağmur damlası tuzlu suda yaşayan bu canlıya ıstırap vermeye başlayınca, bu sancıdan kurtulmak için bir sıvı salgılayarak onu koza gibi örermiş. Bu sıvılar zamanla katılaşarak inciyi oluştururmuş. Bu bağlamda Fuzûlî merhum çile çekmeden, gözyaşı dökmeden bu dünyada insanın “<strong>sızıntı</strong>”dan “<strong>çağlayan</strong>”a ulaşamayacağını ebr-i nisan&#8217;ı (nisan bulutlarını) misal göstererek dile getirir ve muhataplarına şöyle seslenir. Fuzûlî dehrden kâm almak olmaz olmadan giryân / Sadef su almayınca ebr-i nîsandan güher vermez. (Ey Fuzûlî, ağlamadan bu devranda saâdete erişmek mümkün değildir / Zira sedef de nisan bulutundan su almayınca inci vermez.) Bu beyitten de anlaşılacağı gibi Divan Edebiyatı şairlerinin irfan ufkuna göre inciler aşığın gözyaşlarıdır. Bakî  merhum bunu şu mısralarıyla dile getirmiştir; Bu bâzâr içre düşmez dâne-i eşküm gibi gevher / Gel ey cân riştesi şimden girü dürr-i Aden den geç! (Bu pazarda gözyaşlarımın tanesi gibi bir inci bulunmaz / Ey can ipliği gibi olan sevgili, gel bundan böyle Aden incisinden geç!)</p>
<p>Yer altı dünyasınının ünlülerinden -:) olan Nâfi merhumda bu durumu şöyle ifade etmiştir. Biri ağlamayınca biri gülmez âdet-i cârî / Zemînin rûyi gülmez ebr-i nîsân olmasa giryân. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak: Eskiden beri bilindiği üzere biri ağlamayınca, biri gülmez. Nisan bulutları ağlamasa, yeryüzü gülemez. Eğer Hocaefendi’nin gözyaşları olmasaydı, Bediüzzaman’ın ekmiş olduğu tohumlar da insanlık aleminde çiçek açmakta zorlanacaktı.</p>
<p>Hocaefendi yine bir çok konuşmasında, Anadolu erenlerinden olan Yunus’un şu mısralarına yer vermekteydi. “Sular gibi çağlasan / Eyyûb gibi ağlasan / Ciğergâhı dağlasan / ahvalini sormaz mı?”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn7"><u>[7]</u></a> Hocaefendi, bu ağlamaların karşılıksız kalmayacağını, Nebilerin ve Salihlerin hayatlarından çok iyi biliyordu.</p>
<p>Yine bir vaazında, Doktor İkbal’in Lahor meydanındaki hutbesinde Osmanlının  İslâm&#8217;a katkısından ve zaferinden bahsederken şu ifadelere yer veriyor: “Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor. Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, “Doktor İkbal, bana ne getirdin!” denilirse şayet, derim ki Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum. Bunu, cihanlara değiştirmem!” Hocaefendi aynı hutbesinde, Doktor İkbal’in şehit kanına karşılık günahlarına ağlamış insanların gözyaşlarını daha değerli buluyor ve eğer bana böyle bir fırsat verilirse “elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki “Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör!.. Ama Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim!” diyordu.</p>
<p>Gözyaşı her zaman değerli olmuştur. Bir damla gözyaşı bazen milyonlarca sayfa kitaptan ve sözden daha etkilidir. Bir damlası cehennemin ateşini söndürebilecek güçtedir ve bir damlası firavunları ve ordularını devirecek kuvvettedir.</p>
<p>Gözyaşı tarihin her döneminde sevinç yada hüzün için çağlamıştır. Amasya Arkeoloji Müzesini gezerken oradaki rehber anlatmıştı ve bunu ilk kez duymuştum: “Değişik dönemlere ait farklı boyutlarda gözyaşı şişeleri vardı. Rivayet odur ki ölenin ardından ağlayanlar gözyaşlarını şişelere doldurur ve ölüyle beraber bir vefa göstergesi olarak toprağa gömerlermiş. Herkesin üzüntüsü gözyaşı şişesinin büyüklüğüne göre değişmekteymiş. O dönemlerde hasretlik çeken sevgililer özleminin boyutuna göre gözyaşlarını biriktirdikleri şişeleri birbirlerine verirlermiş.”</p>
<p>Gözyaşı, bir yandan zamanı bükerken diğer yandan mekanı ve sineyi genişletir, mesafeyi de kısaltırmış. Bundan olsa gerek Hazreti Âdem aleyhisselamın ve Havva annemizin gözyaşları, Adem babamızı ve Havva annemizi dünyada birbirine ve sonrasında da tekrar cennete kavuşturmuştur.</p>
<p>Gözyaşı, Hazreti Yunus (as) için denizde bir tahte’l-bahir (denizaltı) necat olurken çölde Hazreti İsmail (as) ve Hacer annemiz için zemzem olarak fışkırmıştır.</p>
<p>Hazreti Nuh (as)&#8217;ın gözyaşları zalimler için tufan, kendi kavmi için necat olurken diğer tarafta Hazreti İbrahim için berden selam olmuş ve göklere yükselen ateşin alevlerini cennet bahçelerine çevirmiştir.</p>
<p>Gözyaşı, bir taraftan Hazreti Yakup aleyhisselamı, iffet abidesi Hazreti Yusuf aleyhisselam ile fiili olarak kavuştururken aynı gözyaşı ikinci Yusuf diyebileceğimiz aynı edebin iffet abidesi Süleyman ibn-i Yesar’ı asırlar sonra Kabe’de ay ve güneşin karşılaşması gibi Hazreti Yusuf aleyhisselam ile buluşturmuştur.</p>
<p>Gözyaşı, Hazret-i Eyyüb (as) için bir zikir, bir şifa, bir sabır taşı olurken bir diğer taraftan İsa Nebi’nin nefesi gibi cansız cesetlere âb-ı hayat olmuştur.</p>
<p>Hazreti Musa (as)’ın gecelerin koynuna akıttığı gözyaşı yerde Kızıl Denizi yararken âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendiler efendisi iki cihan serveri Hazreti Muhammed (sav)’in insanlık için yerin bağrına akıttığı gözyaşı gökte Ay’ı ikiye ayırmıştır.</p>
<p>Hazreti Meryem Annemizin gözyaşları kundaktaki çocuğu (Hz. İsa) dile gelip iffet için zırh olurken paklardan pak olan Hazreti Aişe Validemizin gözyaşları ayet ayet olup semaları titretmişti.</p>
<p>Hazreti Ebu Bekir efendimizin gözyaşı hirada Efendimize çelikten kalkan olurken asırlar sonra merhum Hacı Kemal&#8217;in gözyaşları demir perdeyi eriten bir iksir olmuştur.</p>
<p>Üstad Hazretlerinin ve talebelerinin gözyaşları, küfür için kalkan, iman için nüve olurken Hocaefendi ve arkadaşlarının gözyaşları güneşin doğup battığı her yerde, nüveyi hüveye kavuşturmak için ab-ı hayat olmuştur.</p>
<p>Genç mühendis artık eğitimini tamamlamış ve icazetini almıştır. Üstadın hazırlamış olduğu projenin tüm detaylarına vakıftır. Üstad hazretlerinin analar diyarı mümbit Anadolu insanlarının sinesine atmış olduğu tohumlar bir ana şefkatinde ki Anadolu erenlerinin rahmet ikliminde kısa sürede neşvünema bulmuştur. Filizlenen bu tohumların fidan olması ve meyveye durması için artık zaman gelmiştir. “Mimarisi Muhammedî” olan bu projeyi hayata geçirmek için o genç mühendis (Hocaefendi) kolları sıvar. Allahın izniyle kısa bir süre içerisinde Anadolu’nun dört bir yanında rengarenk çiçekler açmaya başlar. Üstad Hazretlerinin dünyanın dört bir yanına atmış olduğu diğer tohumlarında neşvünema bulması yani Anadoluyu saran bu Muhammedî kokunun tüm dünyaya ulaşması için başta insan kaynağı olmak üzere maddi ve manevi bir kısım hazırlıklar yapılması gerekmektedir.</p>
<p>Anadolunun civanmert insanlarından bu kaynak sağlanmıştır. Zemin etüdünü tamamlayan ve statiğini sağlama alan genç mühendis, harcını hazırlamak ve temelleri atmak için kendi stratejisi içerisinde birleştirdiği kumunu ve çimentosunu gözyaşlarıyla karmaktadır.</p>
<p>Maddi olarak hazırlığını yapmış olan <strong>stratejik mühendis</strong>, bu çiçeklerin hayatını devam ettirmesi için ışık, su ve havanın da son derece önemli olduğunun farkındadır. Bunun için Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında ışık evleri açıyor ve o evlere Anadolunun irfan havasını soluklamış insanlardan oluşan başta Kur’an, Sünnet ve mimarın külliyatı; yani Risale-i Nurlar olmak üzere ehli sünnet çizgisinde olan  İslâm&#8217;ın pak pınarlarından ab-ı hayat yudumlayan şakirtler yerleştiriyordu. Çünkü Bediüzzaman’ın ekmiş olduğu tohumlar toprağın altında kuluçka döneminde korunaklıydı ancak toprağın dışında onları bekleyen hayatın çetin şartları vardı ve bunun için bu ışık evler hazırlanmalıydı.</p>
<p>Hocaefendi’nin yıllarca akan gözyaşları artık meyveye durmuş ve yeni bir dünya kuruluyordu. Bu yeni dünyanın bestesi tüm dillerde ve gönüllerde birlikte söyleniyordu: “Gördüm nurlu geleceği rüyamda bir gece / Işıklar yağıyordu her yer sessizce / Âhenkle işleyen saat gibiydi / Bir bir silinip gitmişti karanlık geceler… / Her taraf gökler gibi pırıl pırıl / Yeni bir dünya kuruyorlardı … / Sevgi dili Türkçeyle buluşuyoruz / Hep birlikte yeni bir dünya kuruyoruz.”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn8"><u>[8]</u></a></p>
<p>Bu şarkı gökkuşağı gibi rengarenk yedi kıtada, yediden yetmişe dokunduğu her kalbe hayat oluyor, bir taraftan Afrika’nın çölünü nemlendirirken diğer bir yandan da Sibirya buzullarını eritiyordu. Hem Sibirya’nın buzullarında neşvünema bulan hem de Afrika’nın çölünde yeşeren o tohumlara bizâtihi şahitlik ettim.</p>
<p>Siz belkide bunların yüzlerce, binlercesine şahit olmuşsunuzdur ancak dilim döndüğünce sizlerle iki örnek paylaşmak istiyorum.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Sibirya taraflarından gelen bir gençle uzun yıllar aynı ortamda bulunma fırsatım olmuştu. Bu gencin hikayesi hatırımda kaldığı kadar şu şekildeydi; Üniversite okumak için Rusya’nın kuzeyindeki soğuk bir ülkeden gelecekti. Geleceği ülkedeki arkadaşlar bulunduğumuz ülkedeki arkadaşları telefonda arar ve bu gencin karşılanması için bindiği uçağın iniş saatini verirler (o zamanlar cep telefonları çok yaygın değildi.) Arkadaşlar bu delikanlıyı karşılamak için sabahın erken saatinde havaalanına giderler. Uçak iner ve havaalanından yolcular çıkmaya başlar. Arkadaşlar, nasıl olsa o bizi (Türk olduğumuz için) tanır diye ismini yazarak beklemek istemezler.</p>
<p>Genç, yolcular arasında çıkar ve bir köşede beklemeye başlar, abiler gelip beni burada bulurlar diye. Arkadaşlarında gözü hala içerden gelecek yolcularda. Son yolcu da çıkar ve bekledikleri gençle buluşamazlar. Ama ilerde bir köşede bekleyen yer yer de arkadaşlara doğru bakan bir delikanlı vardır. Arkadaşlar o delikanlıya doğru ilerlerler ve ismini sorarlar. İsmini söyleyince aradıkları delikanlıyı bulmuş olurlar. Delikanlıya sorarlar: “sen ilk çıkanlardan birisiydin ve geçtin oraya beklemeye başladın. Yer yer de bize doğru bakıyordun, neden yanımıza gelmedin? bunca zaman burda boşa beklememiş olduk” derler. Delikanlı “Ben sizin Türk olduğunuzu anladım, bir ara yanınıza gelmek istedim ama bizim abiler olduğunuzdan emin olamadım. Onun için burada beklemeye karar verdim” der. Arkadaşlar sorar: “bak burda bizden başka Türk yok, senin bunu anlamış olman gerekirdi”. Delikanlının cevabı tarihe not düşer. “Evet, sizin Türk olduğunuzu anlamıştım ama elleriniz cebinizdeydi. Ben düşündüm, bunlar bizim abilerimiz olsaydı elleri ceplerinde olmazdı. Çünkü ben bizim abileri hiç bir zaman elleri cebinde görmedim” der. Arkadaşlar mahçup bir ses tonuyla: “sabahın erken saatleri olduğu için hava soğuk ve ellerimiz üşüdüğünden dolayı cebimize sokmuştuk” derler.</p>
<p>Ama delikanlıyı ikna edemezler. Çünkü bu delikanlı Kuzey Rusya’dan geliyordu ve orası daha soğuktu. Onca soğuğa rağmen abilerinin, hocalarının ellerini cebinde görmemişti.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Sıcak bir yaz gününde yolum Afrika’ya düşmüştü, on günlük gezi boyunca beş farklı ülkeye uğradım. Her gittiğim yerde birbirinden ilginç onlarca olaya şahitlik ettim. Bazen ağladım, bazen güldüm! Orada Türk okullarını ziyaret etme fırsatım da olmuştu, hatta en son uğradığım ülkede bir okulun öğrenci yurdunun misafirhanesinde kalmıştım. Kaldığım o iki gün içinde oranın yerli öğrencileriyle tanışma imkanım olmuştu. O ülkede ezan günde altı kez okunuyordu. İlk defa böyle bir şeye şahitlik ediyordum. Gecenin bir yarısında yatsı ile sabah ezanı arasında okunan altıncı ezanın teheccüd namazı ezanı olduğunu öğrendim. Kaldığımız misafirhane yurdundaki öğrenciler gece teheccüd namazı için kalkıyor ve cemaatle teheccüdlerini kılıyorlardı. Bulunduğum süre içerisinde o gençlerle tanışma imkanım olmuştu. Bir kısmıyla azda olsa samimiyetimiz gelişmişti. Yurtlarının önünde kumdan bir saha vardı ve bu öğrenciler o kum sahada ayakkabısız futbol oynuyorlardı.</p>
<p>Yurdun ön giriş kısmında betonla yapılmış küçük bir alan ve bir kaç da merdiven basamağı vardı. O merdivenlerden aşağı adım attığınızda kumlara basıyor, hatta ayakkabılarınızın içine kum girdiğini hissediyorsunuz. Her taraf kumlarla dolu olduğu için artık ayakkabıları silme ihtiyacı bile duymaz olmuştum. Çünkü ayakkabıların rengi bile artık kum rengi olmuştu. Ancak seyahatın sonuna gelmiştim. Yurtta kalan öğrencilerle vedalaşmak ve resim çektirmek için yurdun önündeki o beton alana geçtik, etrafımda tanıştığım o öğrenciler vardı. Biz tam resim için poz verecektik ki kendi aralarında yerel dilde bir şeyler konuşan sağımdaki ve solumdaki iki öğrenci aynı anda yere eğildiler. Resim karesinde temiz çıkması için biri sağ ayakkabımın tozunu silerken, bir diğeri sol ayakkabımın tozunu siliyordu. Ellerinde bir bez veya peçete yoktu, avuç içleriyle siliyorlardı. Bir anda şok olmuştum, aniden eğildim ve kollarından tutarak onları kaldırmaya çalışırken gözyaşlarımın sıcak kuma düştüğünü ve kumu ıslattığını fark ettim.</p>
<p>O zaman şunu bir kez daha anlamıştım ki muhterem Hocaefendi’nin yıllarca çağlayarak akan gözyaşları Afrika’nın o kavruk toprağını nemlendirmişti ve Üstad hazretlerinin miladi 19. asrın minaresinin başından dünyanın dört bir yanına saçtığı tohumlar neşvünema bulmuş, hatta meyveye durmuştu. Tekrar hatırlayacak olursak Üstad hazretleri o gün muhataplarına hitap ederken nasıl seslenmişti: “Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sûreten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet ediyorum. İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn9"><u>[9]</u></a></p>
<p>Üstad hazretleri kendine itiraz mahiyetinde sorulan başka bir soruya cevap verirken de yine miladi 19. asrın minaresinin başından dünyanın dört bir yanına ektiği tohumlara hitap ediyor ve gelecekte neşvünema bulacak olan o çiçekleri şu ifadeleriyle müjdeliyordu:</p>
<p><strong>Sual:</strong> İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım: “Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız,<em> Sadakte</em> deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler.</p>
<p>Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz, bizi çağırınız. Mezarımızdan هَنِيئًا لَكُمْ(Ne Mutlu Size) sadâsını işiteceksiniz”.<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn10"><u>[10]</u></a></p>
<p>Makalenin başlığından da anlaşılacağı gibi (Felâket ve Helâket Asrının Mimarı, Mühendisi ve Gözyaşı) iki farklı konuyu tek bir makalede toparlamaya çalıştım. Çünkü bu mimarinin ilk başta hayata geçirilebilmesi ve sonrasında da devamı için ızdırap ve gözyaşı olmazsa olmazıdır. Tüm bu nedenlerden dolayı bu iki konuyu tek bir çalışmada toparlamayı hedefledim, umarım okurlarımızı çok yormamışızdır.</p>
<p><strong>Elhasıl,</strong> nisan yağmuru tanesi istiridyenin karnında, denizin dibinde zamanla nasıl inciye dönüşüyorsa; felâket ve helâket asrının mimarı olan Bediüzzaman Hazretlerinin, ızdırap sâdrının gönül bahçesinden dünyanın dört bir yanına, insanlığın bağrına serpmiş olduğu fikir tohumları; ‘Âlemşümûl Mimari’nin stratejik mühendisi ve içinde bulunduğu asrın gerçek anlamda “<strong>SÖZ SAHİBİ</strong>” olan Hocaefendi’nin ızdırar ve sabırla gecelerin sinesine akıttığı gözyaşları neticesinde ilk başlarda ’<strong>sızıntı</strong>’ya, zaman içerisinde de ‘<strong>çağlayan</strong>’a dönüşmüş ve dünyanın dört bir yanında, her bir kıtasında farklı renkte ve güzellikte bir<strong>İnci</strong>, zemininde bereketiyle adeta harman olmuş.</p>
<p><strong>Kaynakça: </strong></p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref1"><u>[1]</u></a><a href="http://www.herkul.org/tag/hendek" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.herkul.org/tag/hendek</u></a> -10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref2"><u>[2]</u></a> <a href="http://www.fikih.info/bediuzzamanin-soru-sormamasi-ne-anlama-geliyor" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.fikih.info/bediuzzamanin-soru-sormamasi-ne-anlama-geliyor</u></a> &#8211; 10.28.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref3"><u>[3]</u></a> <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/117%20-%2010.28.2019" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/117 </u></a>-10.28.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref4"><u>[4]</u></a> <a href="http://hikmet.net/su-istikbal-inkilabati-icinde-en-gur-seda-islamin-sedasi-olacaktir-sozunu-nasil-anlamaliyiz" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://hikmet.net/su-istikbal-inkilabati-icinde-en-gur-seda-islamin-sedasi-olacaktir-sozunu-nasil-anlamaliyiz</u></a> &#8211; 10.28.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref5"><u>[5]</u></a> <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/munazarat/ifade-i-meram-ve-uzunca-bir-mazeret/89" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/munazarat/ifade-i-meram-ve-uzunca-bir-mazeret/89</u></a> &#8211; 10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref6"><u>[6]</u></a><a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari</u></a> &#8211; 10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref7"><u>[7]</u></a> <a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari</u></a> &#8211; 10.30.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref8"><u>[8]</u></a> <a href="https://www.egitimhane.com/11-uluslararasi-turkce-olimpiyatlari-k155674-15.html" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>https://www.egitimhane.com/11-uluslararasi-turkce-olimpiyatlari-k155674-15.html</u></a> &#8211; 10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref9"><u>[9]</u></a> <a href="http://www.erisale.com/?locale=tr&amp;bookId=14&amp;pageNo=111#content.tr.14.111" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.erisale.com/?locale=tr&amp;bookId=14&amp;pageNo=111#content.tr.14.111</u></a> &#8211; 10.30.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref10"><u>[10]</u></a> <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/75" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/75</u></a> &#8211; 10.30.2019</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/alemsumul-bir-medeniyet-projesi/">Âlemşümûl Bir Medeniyet Projesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
