<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sahabe arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/sahabe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/sahabe/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 15 Feb 2024 21:20:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Sahabe arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/sahabe/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>CUMA HUTBESİ &#124; Sahabe Efendilerimiz</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sahabe-efendilerimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Feb 2024 21:20:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Asrı saade]]></category>
		<category><![CDATA[Musab Bin Umeyr]]></category>
		<category><![CDATA[Sad bin Muaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Efendilerimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=36253</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Muhacirlerden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sahabe-efendilerimiz/">CUMA HUTBESİ | Sahabe Efendilerimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ</strong></p>
<p style="text-align: center;">
<strong>وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ </strong></p>
<p style="text-align: center;">“Muhacirlerden ve ensardan o ilkler ve bir de ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar var ya, Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdırlar. Allah onlara, altlarından ırmakların çağladığı, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur.” (<em><strong>Tevbe sûresi, 9/100</strong></em>)</p>
<p>Muhterem Müslümanlar! Hutbemiz, <strong>Sahabe Efendilerimiz</strong> hakkındadır.</p>
<p>Sahâbe efendilerimiz; Peygamberimize gösterdikleri bağlılık ve teslimiyet, ona verdikleri destek, vefatından sonra da İslâm’ın yayılması ve doğru anlaşılması için, yaptıkları olağan üstü çalışmalar sebebiyle dinimizde çok önemli bir yere sahiptirler. Onların büyük bir kısmı, daha önce yaşadıkları şirk hayatından Allah ve Resûlü’nün terbiyesi sayesinde kurtulmuş, bizzat Resûlullah’tan öğrendikleri İslâm’ı güzel bir şekilde yaşamışlardır. Bundan dolayı Efendimiz, ümmetinin onları örnek almasını tavsiye etmiş, sahâbe çizgisini, getirdiği dinin devamı olarak göstermiştir.</p>
<p>Ashab-ı kiramın İslâm’ı yayma ve Resûlullah’ı koruma uğrunda yaptığı fedakârlıklar kendilerinden sonra gelen nesilleri imrendirecek ve hayrette bırakacak niteliktedir. İslâmiyet onların bu davranışları sayesinde kök salıp yayılmış ve sonraki nesillere ulaşmıştır. Resûl-i Ekrem ve O’nun şahsiyeti hakkında bütün bilinenler sahâbenin naklettiği tespitlerden ibarettir. Eğer sahâbîler olmasaydı bugün Kur’ân-ı Kerîm dahil Hz. Peygamber ve İslâm’la ilgili güvenilir bilgi bulunmayacaktı. Kur’ân-ı Kerîm’in sûre ve âyetlerinin iniş sebepleri, hadislerin vürûd sebebi, Kur’an hükümlerinin pratik hayata tatbiki ve açıklanması ile Resûl-i Ekrem’in peygamberliği süresince yaptığı icraat, ashabın aktarımlarıyla bilinmektedir. Eğer ashab olmasaydı bugün İslam dini diye bir din olmazdı.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, ashabı <strong>“كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ”</strong> “insanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet” diye tanıtır bize (Ali Imran; 110). Sahâbîler ümmet içinde en değerli ve faziletli nesildir. İslâm karşıtları tarafından tehdit ve işkencelerle, hatta ölümle karşılaşan, yurtlarını, mallarını, eşlerini ve çocuklarını terk edip başka yerlere hicret etmek zorunda kalan sahabiler olmuş, ancak inançlarından, Allah’a ve Resulüne olan bağlılıklarından tâviz vermemişlerdir. Cenâb-ı Hak ashâbı Kur’an’da övmüş ve onların mutedil, dengeli bir topluluk olduklarını, Allah ve Resulü’ne iman edip tam teslimiyet gösterdiklerini ve büyük sevap kazandıklarını, Allah’ın onlardan, onların da Allah’tan razı olduğunu ve sonsuz kalacakları cennetin onlar için hazırlandığını bildirmiştir. Ayetler, kendileri ihtiyaç içinde bulunmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih ettiklerini ve sonsuz kurtuluşu hak ettiklerini, gerçek müminler olarak bağışlanacaklarını ve âhirette cömertçe rızıklandırılacaklarını haber vermiştir. Peygamber Efendimiz de bizzat fedakârlıklarını gördüğü ashaptan bahsederken onları <strong>“insanlık tarihinin en hayırlı nesli”, “ümmetin en hayırlıları”, “cehennem ateşinin yakmayacağı kimseler” ve “cennetlikler”</strong> diye tanıtmış, ayrıca ümmetin onlara ikramda bulunmasını, iyilik etmesini ve ashabını çekiştirmemesini, onları suçlamamasını istemiştir. Allah Resûlü (s.a.s):</p>
<p><strong>لاَ تَسُبُّوا أَصْحَابِي، فَلَوْ أَنَّ أَحَدَكُمْ أَنْفَقَ مِثْلَ أُحُدٍ، ذَهَبًا مَا بَلَغَ مُدَّ أَحَدِهِمْ، وَلاَ نَصِيفَهُ “Ashabım hakkında uygunsuz sözler söylemeyin! Eğer, sizden birinin Uhud Dağı kadar altını olsa ve bunun tamamını Allah yolunda infak etse, bu, onların bir-iki avuçluk infakına, hatta yarısına bile karşılık gelmez.”</strong> Buyurmuşlardır. (Buharî, Fedâilu’l-ashâb 5)</p>
<p>Peygamberimiz’in ahirete göçünden sonra ilim öğreterek İslâm’ı yaymak için çeşitli yerlere hicret etmiş ve bazı merkezlere yerleşmiş, doğdukları yere geri dönmemişlerdir.</p>
<p>Rivayetlere göre Şam’a 10.000’den fazla, Humus’a 500 fazla sahâbî yerleşmiştir. Mısır’da yaşayan sahâbîler üzerinde duran Süyûtî 300’den fazla sahâbînin buraya yerleştiğini tesbit etmiş; Tâif, Yemen, Yemâme, Bahreyn, Medâin, Merv, Nîşâbur, İsfahan ve Semerkant gibi yerlere de sahâbîler gitmiş ve bir kısmı buralarda vefat etmiştir. Bazı sahâbîlerin Hindistan’a, Çin’e ve Endülüs’e ulaştığı belirtilmektedir. İstanbul’da bugün sahâbe kabri olarak ziyaret edilen otuz civarında yer bulunmaktaysa da bunlardan sadece Ebû Eyyûb el-Ensârî ile Ebû Şeybe el-Hudrî’nin burada şehid olduğu kaynaklarda geçmektedir.</p>
<p>Şimdi o yıldızlardan bir tanesini kısaca zikredip hutbemizi bitirelim. <strong>Sa’d b. Muaz</strong>; O İslâm öncesi ve sonrası hayatında hep örnek bir tavır sergilemiştir. Her şeyden önce o fıtraten çok temizdi. Doğru bulduğu şeye çok iyi bağlanır ve bağlandığı şeyden de bir daha kopmazdı. Onun için de başlangıçta, putperestlerin gelip kendisinden ders alacağı kadar iyi bir putperestti. Mus’ab b. Umeyr, İslâm dinini tebliğ için Medine-i Münevvere’ye geldiğinde, Sa’d b. Muaz hemen kılıcını alıp Mus’ab’ın başını almak için harekete geçti.. geçti ama Mus’ab, iyi bir mürşitti. Çarçabuk Sa’d b. Muaz’ın ruhuna girdi ve başını almaya gelen insanı, söz ve davranışlarıyla beş on dakika içinde yola getirdi. Evet Mus’ab’ın, ruhlara girmesi, bakışlarının muhatabını sakinleştirmesi ve tesir altına alması müthişti. Onun, Sa’d b. Muaz´a neler söylediğini bütün ayrıntısıyla bilemesek de bildiğimiz bir şey var ki o da şudur, <strong>“Ben sana Kur’ân okuyayım, eğer beğenmezsen kellemi al</strong>.” demesi ve ardından da o eşsiz Kur’an’ı seslendirmeye başlamasıydı. Kim bilir Kur’ân’ı nasıl içten ve samimî okumuştu! Orada okunan Kur’ân, Sa’d b. Muaz’ın başını öylesine döndürmüştü ki, kılıcını kınına koydu, dosdoğru kabilesinin yanına döndü ve biraz sonra da bütün kabilesini getirip, Müslüman olduk hepimiz diyerek Mus’ab’a teslim etti.. Zaten onun İslâm’a girdikten sonra sergilediği hayat dillere destandır. Allah Resûlü yeri geldi İslam için mallarını istedi, verdi, yeri geldi başka bir şey istedi, onu da verdi.</p>
<p>Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kendisi için ayağa kalkanlara &#8220;Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalkmayın!&#8221; dediği hâlde, Sa&#8217;d bin Muaz (radiyallahu anh) meclise girerken &#8220;Kavmin Seyyid’i için ayağa kalkın!&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Resûlullah, (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Buvât Gazvesi’ne giderken Sa‘d b. Muâz’ı Medine’de yerine vekil bıraktı. Bedir Gazvesi’nden önce Efendimiz, Sa‘d b. Muâz’a ensarın savaşa katılıp katılmama konusunda ne düşündüğünü sordu. Sa‘d, Medineliler’in Akabe’de verdikleri sözde durduklarını, Resûlullah’ın hiçbir emrine itiraz etmeyeceklerini söyledi.</p>
<p>Hendek savaşının sonlarına doğru düşmanlar tarafından atılan bir ok Sa‘d’ın koluna isabet ederek damarlarını parçaladı. Hz. Peygamber çok kan kaybeden Sa‘d’ın tedavisiyle bizzat ilgilendi ve kendisini Mescid-i Nebevî’nin yanındaki hasta çadırına nakletti. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisini ziyaret için çadırına girdiğinde, o, yaralı yerde yatarken şöyle dua ediyordu: <strong>&#8216;Allah&#8217;ım, Müslüman olduktan sonra bugüne kadar senin dâvân için çalıştım. Ve şimdi Mekkeli müsrikleri bir kere daha Medine’den püskürttük. Öyle zannediyorum ki bunlar bir daha bizim karşımıza çıkmayacaklar. Eğer, Allah Resûlü onlarla bir kere daha hesaplaşmayacaksa, benim yaşamamın bir mânâsı da yok, emanetini alabilirsin.&#8217;</strong></p>
<p>Evet sahabe anlayışına göre; bir insan, irşad yapmıyor, bulunduğu yerde dini adına hizmet etmiyorsa, o abes yaşıyor, dolayısıyla hayatta kalmasının da bir mânâsı yok demektir. Allah (celle celâluhu), Sa’d b. Muaz’dan emanetini alır, fakat bütün gök ehli, ruhaniler bu hadiseyle sarsılmıştır. Allah Resulü buyururlar: “Arş, Sa’d b. Muaz’ın ölümüyle titredi.” Demek ki yerdekiler gibi göktekiler de dünyada olup biten hadiseleri takip ediyor ve onun ölümüne üzülüyordu.</p>
<p><strong>Aziz Kardeşlerim</strong>; Sahabe-i kiram, İslâm’a sahip çıkmanın çok pahalı olduğu bir zamanda kendi özgür iradeleriyle dine sahip çıktılar. Bugün sıra bize gelmiş bulunmaktadır. Şu an sahnede bizler varız. Allah bizlere de tıpkı sahabe gibi, İslam’ı hakkıyla anlayıp yaşamayı, ona sahip çıkıp asrın diliyle muhtaç gönüllere götürmeyi b nasip etsin. Şu zor zamanda çok basit sebeplerle dine hizmet etmekten el çektirmesin. Allah bizleri sırat-ı müstakimden ayırmasın.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2024/02/SAHABE-EFENDILERIMIZ.HUTBE_.16.02.24_-1.docx">CUMA HUTBESİ | Sahabe Efendilerimiz</a> word form</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2024/02/SAHABE-EFENDILERIMIZ.HUTBE_.16.02.24_.pdf">CUMA HUTBESİ | Sahabe Efendilerimiz</a> pdf form</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sahabe-efendilerimiz/">CUMA HUTBESİ | Sahabe Efendilerimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabe yolunda yürürseniz&#8230; &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahabe-yolunda-yururseniz-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jul 2022 04:30:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26592</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sahabe yolunda yürürseniz, bütün engelleri aşarsınız ve hiçbir tiran da sizi engelleyemez!.. *Dünya bütün debdebe, şaşaa ve ihtişamıyla karşımıza gelse, hâlihazırdaki durumumuzu ona tercih edecek kadar kararlı durmalıyız. Aziz Mahmud&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabe-yolunda-yururseniz-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Sahabe yolunda yürürseniz&#8230; | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sahabe yolunda yürürseniz, bütün engelleri aşarsınız ve hiçbir tiran da sizi engelleyemez!..</p>
<p>*Dünya bütün debdebe, şaşaa ve ihtişamıyla karşımıza gelse, hâlihazırdaki durumumuzu ona tercih edecek kadar kararlı durmalıyız. Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri gibi “Yalancı dünyâya aldanma yâhû / Bu dernek dağılır dîvân eğlenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eğlenmez.” demeliyiz. Sultanlık teklif edilse, günümüzde sıradan bir insan olarak dünyanın dört bir yanında hizmet etmeyi o sultanlığa tercih etmeliyiz.</p>
<p>*Cihanı, iki hükümdar için az gören Yavuz, dünyanın dört bir bucağını velveleye veren fatih ordusuyla, krallara taç verip taç aldığı günlerde, Ridâniye zaferini müteakip İslâm dünyasının biricik hükümdarı unvanıyla İstanbul kapılarına kadar gelmişti. Teb’anın alkış ve alâyişini görmemek için halkın uykuda olduğu bir saati kollayıp payitahta sessizce girmeyi tercih etmişti. “En iyisi biz geceyi Üsküdar’da geçirelim de halk uyurken sessizce Topkapı’ya gireriz.” demiş ve öyle de yapmıştı.</p>
<p>*Kanuni Sultan Süleyman’ın 46 senelik bir saltanatı vardır. Bu zat yarım asırlık bir zamanda meseleyi dorukta tutmuş, dünya devletlerine “eyaletim”, “vilâyetim” nazarıyla bakmıştır. Fakat ihtişamın zirvesinde olduğu bir dönemde zaferle neticelenen bir seferden dönerken, “Nefsime biraz gurur geldi.” demiş ve yatağının izbede serilmesini istemiştir ki, işte asıl büyüklük ve imrenilecek yiğitlik buradadır.</p>
<p>*Bu çizgi Raşid Halifeler’in çizgisidir. Öyle yürürseniz, bütün engelleri aşarsınız, hiçbir mânia ve hiçbir tiran sizi engelleyemez. Trenler, tırlar gelip üzerinizden geçse, tiranlar bütün hiddetleriyle size saldırsa, Allah’ın izin ve inayetiyle, yürürsünüz yolunuza ve vereceğiniz şeyleri verirsiniz insanlığa!..</p>
<p>*Dünyevî herhangi bir beklentiye girerek hizmet etmek bünyeye düşmüş bir güve gibidir; er geç onu delik deşik eder, iflahını keser. Dünyevî beklentiye girmeden hizmet etmeye Allah muvaffak eylesin!..</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabe-yolunda-yururseniz-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Sahabe yolunda yürürseniz&#8230; | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rol Model Olarak Sahabe</title>
		<link>https://hizmetten.com/rol-model-olarak-sahabe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 06:00:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21754</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara nasıl arz edilmelidir? Cevap: Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/rol-model-olarak-sahabe/">Rol Model Olarak Sahabe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru:</strong> Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara nasıl arz edilmelidir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinledikleri, O’nun huzurunun boyasıyla boyandıkları ve O’nun fırçasıyla şekillendikleri için ayrı bir hususiyet kazanmışlardır. Onlar, mükemmel bir dinin kusursuz bir temsilcisi olan İnsan-ı Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördükleri ve dinledikleri için İslâm’ı doğrudan doğruya bu saf ve duru kaynaktan öğrenmişlerdir. Dolayısıyla da Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış, makâsıd-ı İlâhiyeye vâkıf olmuş ve ömürlerini hep marzî-i ilâhîye müteveccih yaşamışlardır. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, birçok hadis-i şeriflerinde sahabe-i kiramın mümtaz ve müstesna konumuna dikkat çekmiş ve kendi sünnetinin yanı sıra onların yoluna tâbi olunması gerektiğini de ifade etmiştir. Çünkü onlar hakikaten örnek alınacak insanlardır.</p>
<p>Bu açıdan sahabe-i kiramın günümüz insanları tarafından iyi tanınıp bilinmesi çok önemlidir. Zira onlar tanındıkça daha çok sevilecek, sevildikçe örnek alınacak ve hayat tarzları benimsenecektir. Onlara ittiba etmek ve adım adım yollarını takip etmek sahil-i selamete ulaşmaya vesile olacak; onlardan ayrı düşmek de çok ciddi kopuklukların yaşanmasına sebebiyet verecektir. Zira onların yolunu takip etmek Allah Resûlü’ne ittiba adına çok önemli bir vesile olduğu gibi, Allah Resûlü’ne uyma da Allah’ın emirlerine ittiba etme demektir.</p>
<p>Eğer insanlar sahabeyi tanır, sever ve onların yolunda yürümeye başlarlarsa bir süre sonra onların ahlâkıyla ahlâklanırlar. Zamanla sahabe sevgisi onların içinde neşv ü nema bulacağı, filizleneceği ve boy atıp gelişeceği için, onlar da hâl, tavır ve davranışlarıyla sahabeye benzemeye çalışacaklardır. Hiç şüphesiz bu ölçüde sahabe sevgisiyle dolu olan bir insanın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmemesi, Allah aşkıyla yanıp tutuşmaması düşünülemez.</p>
<p>Esasında bir insanın gerçek insanlığı duyması da bunlara bağlıdır. Kalbinde Allah’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve O’nun sadık temsilcilerinin sevgisi olmayan bir insanın insan-ı kâmil ufkuna kanatlanması çok zordur. Gerçek insanlığa yükselmenin yolu, o Zat’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer. Çünkü O’nun ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır.</p>
<h3>Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti</h3>
<p>Öte yandan sahabe-i kiram iyi bilinmez, onların dini yaşama ve yorumlama tarzlarına vâkıf olunmazsa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da tam olarak kavranamaz. Zira sahabe-i kiram Resûlullah’a ulaşma adına bir köprü gibidir. Hatta onların marziyat-ı ilâhiyeye, rü’yete ve rıdvana ulaşma adına birer köprü oldukları da söylenebilir. Onlar tanınmadan siyerin, Kur’ân ve Sünnet’in, dinin maksatlarının doğru anlaşılması çok zordur.</p>
<p>Eğer biz günümüzde özellikle genç nesillerin önüne takip edilmesi ve örnek alınması gereken rol modeller çıkarmak istiyorsak, peygamberlerden sonra bunu en başta hak edenler sahabe-i kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla biz, ele aldığımız konuları misallendirirken sürekli onların hayatlarına atıf yapmalı ve onları nazara vermeliyiz.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat etme, O’na yürüdüğü yolun realitelerini gösterme, çektiği sıkıntılar karşısında O’nu teselli etme gibi hikmetlere mebni olarak pek çok sûrede peygamber kıssalarına yer vermiştir. Her ne kadar tarihi tekerrürler devr-i daimi içerisinde insanlık çok farkı dönemler yaşamış olsa da bütün zamanları bütün hususiyetleriyle bilen Allah Teâlâ, geçmiş peygamberlere ait bir kısım hâdiseleri Makam-ı Cem’in Sahibi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır. Zira bu kıssalardan alınacak öz ve usare bütün zamanların insanları için yol gösterici olacaktır.</p>
<p>Aynen bunun gibi biz de bir kısım dinî ve ahlâkî meseleleri anlatırken, sürekli sahabenin hayatından kesitler arz etmeliyiz. Zira onlar, İslâmî hakikatleri tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ve Efendimiz’den öğrendikleri her bir dinî meseleyi realize etmeye çalıştıkları için geride örnek alınması gereken bir hayat bırakmışlardır. Mesela Hz. Ebu Bekir’in hayatına baktığımızda şunu görürüz: O, iki küsur yıllık halifeliği döneminde her birisi günümüzdeki terör örgütleri nispetinde on bir tane irtidat hadisesinin üstesinden gelmiştir. Bu kısa halifelik döneminde çok büyük işler başarmıştır. Fakat buna rağmen o, vefat ettiğinde arkada hiçbir mal varlığı bırakmamıştır. Öyle ki kendisine takdir edilen maaşın bile tamamını harcamamıştır. Kendisine orta dereceli bir insanın hayatını ölçü alan Hz. Ebu Bekir, ihtiyacı olan miktarı aldıktan sonra maaşının geri kalanını bir testiye koyup bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Zira ona göre maaşının ihtiyaç fazlası, tekrar devlet hazinesine iade edilmelidir.</p>
<p>Hz. Ebu Bekir’den sonra halife olan Hz. Ömer, bu testiyi görünce gözyaşlarını tutamamış ve “Senden sonra senin gibi yaşama adına bize imkân bırakmadın.” demiştir. Ne var ki onun yaşayışı da Hz. Ebu Bekir’den farklı olmamıştır. O da oldukça sade, mütevazı ve müstağni bir hayat sürmüştür. Mesela kıtlık olduğu bir dönemde halk ne yiyorsa o da onu yiyip içmiş, zeytinyağına bandığı ekmekle karnını doyurmuştur. Bir seferinde önüne et yemeği getirildiğinde, halkın bunu yiyip yiyemediğini sormuş, yiyemediğini öğrendiğinde de yemeği geri göndermiştir.</p>
<p>Aynı şekilde bir Mus’ab İbn Umeyr’in hayatına baktığımızda, ders alınması gereken örnek bir yaşayış görürüz. Müslüman olmadan önce lüks içerisinde yaşayan ve oldukça rahat bir hayatı olan Hz. Mus’ab, Müslüman olduktan sonra sahip olduğu bütün imkânları ve nimetleri elinin tersiyle itmesini bilmiş ve Uhud’da şahadet şerbeti içeceği âna kadar dini adına büyük kahramanlıklar ve fedakârlıklar ortaya koymuştur. Öyle ki o, Uhud’da Allah Resûlü’nü koruyabilme adına kendisine yönelen oklar ve kılıç darbeleri önünde son nefesine kadar siper olmuştur. Üzerini örtebilecekleri bir kefen bile bırakmadan da bu dünyadan göç etmiştir.</p>
<p>Esasında Allah Resûlü’nün etrafındaki hangi sahabeyi ele alsak, onun ayrı hususiyet ve faziletinin olduğunu görürüz. Zira onlar canları pahasına İslâm davasına sahip çıkmışlar, i’la-i kelimetullah’ı hayatlarının en yüce gayesi hâline getirmişler ve bu yolda olağanüstü fedakârlıklar sergilemişlerdir. Bu fedakârlıklar karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Sadece Allah rızasını hedeflemiş ve ömürlerini çok ciddi bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla geçirmişlerdir. Bu açıdan onların her biri, ümmet için birer örnektir.</p>
<p>Dolayısıyla onların mutlaka günümüz insanlarına kendi enginlik ve derinlikleri içerisinde tanıtılmaları gerekir. Zira insan, bildiğini sever; bilmediğine karşı da alâkasız kalır. Eğer günümüz insanları Allah’ı delice sevmiyor, O’nu andıklarında burunlarının kemikleri sızlamıyorsa, O’nu yeterince tanımadıklarındandır. Aynı şekilde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı çok ciddi bir aşk u alâka duymuyor, O’nu andıklarında dizlerinin bağı çözülüp yere yığılmıyorlarsa, O’nu iyi bilmediklerindendir. Aynen bunun gibi eğer insanlarda bir Ebu Bekir olma, Ömer’e benzeme duygusu oluşmuyorsa, bunun sebebi onların bu şanlı sahabileri yeterince tanımamalarıdır.</p>
<p>O halde yapılması gereken, insanlarda “Ben de onlar gibi olayım!” duygusunu uyaracak şekilde bu büyük sahabîlerin kendi büyüklükleri içerisinde anlatılması ve sevdirilmesidir. Müslümanlar, sahabileri yeterince tanımadıklarından kimin arkasından gideceklerini de bilemiyorlar.</p>
<p>Bu yolda, ashâb-ı kiram efendilerimizden bahsederken kullanılacak üslup da çok önemlidir. Onlar sadece tarihin belli bir diliminde yaşayıp gitmiş insanlar olarak anlatılmamalıdır. Yoksa muhataplar sadece onların kahramanlıklarıyla teselli bulacak fakat onlara benzeme ve onlar gibi olma azm u cehdine sahip olmayacaklardır. Bu açıdan sahabe, her zaman içlerde yaşatılması ve hayatları örnek alınması gereken birer rol model olarak takdim edilmelidir.</p>
<p>Öte yandan, tarihî hâdiselerin tekerrürü ayniyet değil misliyet ölçüsünde gerçekleşmektedir. Bu açıdan sahabe-i kiramın hayatları nazara verilirken mutlaka günümüz şartlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Farklı bir tabirle insanlara, “Böyle bir hayat yaşanmaz.” dedirtmeme ve aynı zamanda onları tenakuza düşürmeme adına sahabenin hayatları anlatılırken konjonktürün dikkate alınması çok önemlidir. İnsanların, sahabe hayatlarının yaşanabilir olduğuna inandırılması gerekir. Bunun için de Siyer’in temel felsefesiyle ve arka plânıyla bilinmesine ihtiyaç vardır. Maalesef bugüne kadar siyer felsefesi üzerinde yeterince durulmamıştır. Hz. Pir’in Kur’ân tefsiri mevzuunda ortak akla işaret etmesi gibi, Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin de temel mantık örgüsü ve kendi derinlikleriyle ele alınıp günümüz insanlarının nazarına, istifade edilebilir ve yaşanabilir bir bilgi muhassalası olarak takdim edilmesi için böyle bir ortak aklın çalışmasına ihtiyaç vardır.</p>
<h3>Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri</h3>
<p>Babam, iki şeye âşıktı; Osmanlı ve sahabe. Yanında sahabeden bahsedilince gözleri dolar, âdeta başı dönerdi. Bu sebeple çocukluğumdan itibaren babamın kütüphanesindeki Osmanlıca yazılmış eserlerden sahabe hayatlarını okuyarak büyüdüm. Henüz yedi sekiz yaşında olmama rağmen onların hayatları beni derinden etkiliyordu. Âdeta onlarla oturup onlarla kalkıyordum. Yaşım ilerledikçe bir taraftan sahabeye duyduğum hayranlık artıyor, diğer yandan da gözlerim yaşadığım çağda onların hayatlarını temsil eden insanlar arıyordu. Sürekli kendi kendime, “Yok mu bunların bu çağda bir örneği!” diyordum.</p>
<p>Nihayet medrese talebesi olduğum yıllarda Erzurum’a Bediüzzaman’ın talebelerinden birisi gelince aradığımı buldum. Hz. Pir, talebesi olan Muzaffer Arslan’ı irşat için buraya göndermişti. Bu zat, oturuşu kalkışı, giyim kuşamı, tavır ve davranışlarıyla beni çok etkiledi. Kendi kendime, “Demek ki sahabe sadece kitap sayfaları arasında kalmamış. Bu asırda da onların temsilcileri varmış.” dedim. Zira o, sinesi dolu, gözü yaşlı tam bir aşk ve heyecan insanıydı. Daha sonra da Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde onun sohbetlerini hiç kaçırmadım.</p>
<p>Evet, günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına sahabe gibi yaşayan insanları da çıkarmak gerekir. Ta ki kendilerine anlatılanların tarihin bir döneminde kalmadığını, aynı fedakârlık ve diğerkâmlık duygularıyla dine hizmet eden insanların kendi yaşadıkları devirde de bulunduğunu görsünler. Eğer sahabe ruhunu temsil eden bu tür insanlar genç nesillerin karşısına çıkar ve gönüllerinin ilhamlarını onlara boşaltabilirlerse Allah’ın izni ve inayetiyle yeni bir sahabe nesli oluşacaktır.</p>
<p>İşte böyle bir neslin yetişebilmesi adına, yaşatmak için yaşayan fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Öyle ki onlar, “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamalıdırlar. Onlar, başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmalı, toprak olup kuvve-i imbatiyeleriyle onları omuzlarında taşımalı, güneş olup şualarını onların başından aşağı boşaltmalıdırlar. Kısaca hayatlarını bütünüyle insanlığa hizmete vakfetmelidirler. Bu ölçüde samimi olunabildiği ve böyle bir fedakârlık ortaya konulabildiği takdirde peygamber âşığı, sahabe sevdalısı bir neslin yetişmesi de mümkün olacaktır.</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / İstikamet Çizgisi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/rol-model-olarak-sahabe/">Rol Model Olarak Sahabe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uhud’un yarası &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/uhudun-yarasi-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2021 15:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=18071</guid>

					<description><![CDATA[<p>Baştan sona bir yaradır, Uhud! Başlarında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir Peygamber olmasaydı, yoldan dönenlerin oyun bozanlığı kim bilir yeni yeni ne yaralara sebebiyet verirdi. Buna rağmen Uhud’u&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uhudun-yarasi-resit-haylamaz/">Uhud’un yarası | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Baştan sona bir yaradır, Uhud!</p>
<p>Başlarında Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) gibi bir Peygamber olmasaydı, yoldan dönenlerin oyun bozanlığı kim bilir yeni yeni ne yaralara sebebiyet verirdi.</p>
<p>Buna rağmen Uhud’u bulandırmak, yaşanan geçici sarsıntıyı fırsat bilip horozlanmak isteyenler, Sultân-ı Rusül’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü haberi üzerinden kuvve-i maneviyeyi dağıtmayı hedefleyenlere sahne oldu, Uhud.</p>
<p>Öte yandan, içtihad edip okçular tepesinden erken inenlerin, daha isabetli bir tabirle iftara erken el uzatanların açtığı yara hâlâ kabuk bağlamış değil.</p>
<p>Günün sonunda, paramparça edilmiş yetmiş şehîd ve bu işi yapan tarafın başındaki kumandan Ebû Süfyân’ın bile sahiplenmekten ürktüğü bir vahşet var!</p>
<p>Ve yüzlerce yaralı…</p>
<p>Neresinden baksanız bakın Uhud, kanayan bir yara.</p>
<p>Yaralar da çeşit çeşit; yeri geldiğinde dil yarası, ok ve mızraktan daha acı olabiliyor!</p>
<p>Uhud’da da öyle oldu; o gün sahâbe’nin kolu-kanadını kıran şey, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) öldürüldüğü şâyiâsının yayılmasıydı.</p>
<p>Haber yalandı ama yalandan nemalananlara gün doğmuştu; her tarafından kan kokusunun geldiği Uhud’u kana bulayan tarafın lideri Ebû Süfyân’dan medet dilenmeye başlayanlar bile vardı!</p>
<p>Akışına bırakılmış olsaydı gidiş, bitişi gösteriyordu ki çok geçmeden işin aslı anlaşıldı ve gidişatı değiştirecek hamleler gelmeye başlandı.</p>
<p>Uhud’un eteğinde yeni bir toparlanma başlamıştı.</p>
<p>Ne var ki sular durulmaya başlansa da ortalık, yara içre yaralarla doluydu!</p>
<p>Yürekler buruk, kalpler de kırıktı!</p>
<p>İşte Uhud, bunca yaranın en kısa zamanda tedavi ediliş destanıdır, aynı zamanda!</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Tedavi, hemen oracıkta başladı.</p>
<p>Sıcağı sıcağına Cibrîl-i Emîn’in solukları hissedildi, Uhud’da; henüz ayrılmadan önce 60 civarında âyet getirdi! Başta Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) muhatap alarak rahmetten, şefkatten, mülâyemetten, aftan, istiğfardan, istişareden bahsetti ve yaralar sarmalı içinden selâmetle çıkışın yollarını gösterdi, bir bir. Katılığın, sertliğin, atf-ı cürümlerin, eski defterlerin peşine düşmelerin bedelini önlerine koydu ve düşenin de elinden tutmak gerektiğini eslem bir yol olarak gösterdi.</p>
<p>Nasıl bir ahlâk ki sahâbe, okçular tepesinden inen 40 kişinin hepsini tanıyordu; bazıları on, yirmi, belki elli yıl daha yaşadılar, aralarında! Ne var ki gelecek nesillerin zihninde olumsuz bir iz bırakmamak için hiç birisinin ismini söylemediler!</p>
<p>Demek ki yaralansak da yara sarabilmektir, hüner!</p>
<p>Uhud’un özet geçtiğim bu yanı, belki müstakil bir yazının konusu olabilir; bugün, gözümüzden kaçan başka bir yönünü nazara vermek istiyorum.</p>
<p>Uhud, yaralıların yara sardığı bir meşcerelikti, aynı zamanda; o günün kaderini değiştirip hezimet görüntüsünü mutlak zafer noktasına taşıyan da yine yarasından kan damlayan sahâbîlerdi.</p>
<p>Başta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yaralı dönmüştü, Uhud’dan. Mübarek dişi kırılmış, kırılan miğferinin iki demiri de iki yanağına batmıştı. Mübarek alnının saç bitimine gelen yerde de bir yarası, alt dudağının iç tarafında da patlama vardı.</p>
<p>Her ne kadar, “Allah’ım! Sen kavmime hidayet lütfet; çünkü bilmiyorlar…” dese de Uhud’a Peygamber kanı düşmüştü!</p>
<p>Sahâbeyi deli divane eden bir gelişmeydi bu. O kadar ki o iki demiri çıkarabilmek için Uhud’a iki diş daha düşmüştü. Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) o halde görür görmez hemen harekete geçen Ebû Ubeyde Hazretleri gelmiş ve demirin birini dişiyle ısırıp çıkarmak istemişti. Ne var ki derine batmış bir demirdi ve Ebû Ubeyde Hazretleri’nin dişini de kırmıştı. Hâdiseye şahit olan Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) devreye girmek ve diğer demiri çıkarmak istese de buna fırsat vermedi, Ebû Ubeyde ve diğer dişiyle öbür demiri de çıkarmak istedi. O heyecanla fark etmese de ikinci dişi de kırılmıştı. Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh), “Normal şartlarda ön dişleri olmayan birisinin dudakları çöker ve görüntüsü de değişir; ancak Ebû Ubeyde (radıyallahu anh), dünyanın en güzel simasına sahipti. Zira iki dişini o, Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bir acıdan kurtarmak için feda etmişti!” der.</p>
<p>Pazar sabahıydı.</p>
<p>Gelen haber, dün Uhud’dan ayrılanların yeniden saldırı kararı aldığı, Medîne’yi yıkmak için geldikleri istikametindeydi.</p>
<p>Uhud, devam ediyordu!</p>
<p>Yeni bir vahşete daha kapı aralanmamalıydı ve şehrin dışına çıkma kararı alındı; dünkü ordu toplanacak ve düşmanı takibe gidilecekti!</p>
<p>Önlerinde, esbaba tevessülde de örnek bir Peygamber vardı; yeniden takibe çıkarken miğfer ve zırhını giyen Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sadece gözleri görünüyordu!</p>
<p>Onca yaraya rağmen mazeret beyan edip de bu çağrıya katılmak istemeyen hiç kimse çıkmadı.</p>
<p>Üseyd İbn-i Hudayr’ın (radıyallahu anh) dokuz yarası vardı; yakınları başında toplanmış ve tedavisiyle meşgul oldukları sırada duydu, Hazreti Bilâl’in (radıyallahu anh) sesini. Gözü-kulağı, hatta kalbi de Allah’ın Resûlü’ndeydi; duyar duymaz, “Zaman, Allah ve Resûlü’ne itaat zamanıdır; işittim ve geliyorum!” dedi ve çıktı yola.</p>
<p>Hazreti Talha’nın göğsünde dokuz yara vardı; “Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) yaralı haliyle gördükten sonra benim yaralarımın ne ehemmiyeti var ki!” diyordu.</p>
<p>Sadece Benî Selime kabilesinden 40 kişi vardı, Uhud’dan yaralı dönen.</p>
<p>Tufayl İbn-i Nu’mân’ın 13, Ka’b İbn-i Mâlik’in on küsur, Kutbe İbn-i Âmir 9 ve Hırâş İbn-i Sımme’nin de 13 yarası vardı.</p>
<p>Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) halasının oğlu ve süt kardeşi Ebû Seleme (radıyallahu anh) gibi Uhud’un yarasıyla birkaç ay sonra ölüme yürüyecek olanlar bile yola düştüler, o gün.</p>
<p>Hepsi yaralarını unutmuş ve Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) davetine icabet ederek Hamrâü’l-Esed’e koşmuşlardı.</p>
<p>Hazreti Abdullah ile kardeşi Râfi’ de o ağır yaralılar arasındaydı; Resûlullah’ın münâdîsinin sesini duyduklarında aralarında konuşmaya başlamışlardı; çaresizliklerini dillendiriyorlardı. Hazreti Râfi’ (radıyallahu anh), “Resûlullah’ın daveti var, gitmemek olmaz; ancak bu halimizle nasıl olacak ki! Üzerine binip gideceğimiz bir bineğe bile sahip değiliz!” deyince, kardeşine göre daha ağır yaralı olan Hazreti Abdullah (radıyallahu anh) ileriye atılmış ve “Onun lafı mı olur?” demişti. “Davet eden Resûlullah ise şayet, sürüne sürüne de olsa gideriz. Hem, gideceği bir savaşta O’nu yalnız bırakmak açık bir hıyânettir!”</p>
<p>Öyle de oldu.</p>
<p>8 mil mesafedeki Hamrâü’l-Esed’e, ancak gecenin karanlığında gelebildiler. Genel görüntü, aynen dedikleri gibiydi; yolda gelirken Hazreti Râfi’ düşüp bayılmış ve bir süreliğine onu, omuzuna alarak kardeşi Abdullah taşımıştı. Bayılma sırası Hazreti Abdullah’a geldiğinde, gözlerini açan Hazreti Râfi’ devreye girmiş ve tâkâtı tükenen kardeşini omuzlayarak mesafeleri aşmaya çalışmış, bir solukluk mesafede nöbetleşe bir destan yazmışlardı.</p>
<p>Bu sırada, yatsı namazı kılınmış ve Hamrâü’l-Esed’deki sahâbe de istirahate çekilmişti. Nöbet bekleyen Abbâd İbn-i Bişr (radıyallahu anh), gecenin karanlığında sürüne sürüne kendilerine yaklaşan iki karartı gördü. Daha bir dikkatle baktı ve hemen yanlarına koştu. Göz göze geldiği bu iki isim, Sehl’in iki oğlu Abdullah ile Râfi’den başkası değildi.</p>
<p>Hemen aldı ve onları Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına getirdi.</p>
<p>O kadar sevinmişti ki!</p>
<p>Dün, O’nunla Uhud’da omuz omuza olanlardan hiç kimse geride kalmamıştı!</p>
<p>Genel görüntü her şeyi özetliyordu ama yine de onlara, bu kadar gecikmelerinin sebebini sordu. Belki de herkesin fark etmesini istiyordu. Duydukları karşısında o kadar sevinmişti ki dua ve iltifatlar etmeye başladı; “Belki yarın..” dedi. “At, katır ve deve cinsinden çok binekleriniz olacak ama şu haliniz var ya, sizin için Allah nezdinde hepsinden daha kıymetli!”</p>
<p>O gün, yaralı haliyle yara sarmaya koşan, Nesîbe (radıyallahu anhâ) adında bir de kadın vardı; Ümmü Ümâre künyesiyle meşhur olan bu hanım sahâbî de çağrıyı duymuş ve soluğu Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında almıştı; “Ben de geliyorum!” diyordu!</p>
<p>Halbuki bu Nebevî davetin muhatabı o gün kadınlar değildi. Ancak Hazreti Nesîbe (radıyallahu anhâ), dün erkekler gibi kılıç kullanmış, Resûlullah’ı müdafaa adına destansı bir duruş sergilemişti.</p>
<p>Neden?</p>
<p>Çünkü üç yıl önce Mekke’ye kadar gelip de “Hayatımız pahasına da olsa seni koruruz!” diyerek Allah Resûlü’nü Medîne’ye davet eden yetmiş beş kişiden birisiydi, Hazreti Nesîbe (radıyallahu anhâ). Fahr-i Rusül’ün etrafında çok az insanın kaldığı hengâmede işin başa düştüğünü görmüş ve arka hizmetleri görmek için geldiği Uhud meydanının, bir anda en ön saflarına geçivermişti.</p>
<p>Ne de olsa sözünün eriydi; hayatı pahasına da olsa Allah Resûlü’nü koruyacaktı!</p>
<p>Öyle de oldu. Bir aralık, “Şu gelen güruha karşı beni kim koruyacak?” sözünü duyduğunda çılgına dönmüş ve elindeki malzemeleri atarak, “Ben, yâ Resûlallah!” demişti.</p>
<p>Yarasını sarıp teşvik ettiği iki oğlu ve kocasıyla öylesine bir yiğitlik ortaya koymuştu ki bunu nazara verme sadedinde Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sağıma soluma ne tarafa baktı isem, Nesîbe’yi orada savaşırken gördüm!” buyuracaktı.</p>
<p>Bunu fırsat bilerek Cennet komşuluğu müjdesini de orada almıştı.</p>
<p>Yani, dün Uhud’da o da vardı ve Hazreti Bilâl’in sesini duyar duymaz yatağından kalkmış, ağır yaralarına rağmen huzûr-u risâlete gelmişti.</p>
<p>Ancak, onun bu talebine “Evet” demedi, Habîb-i Kibriyâ Hazretleri; “Sen git ve evinde tedavinle meşgul ol!” buyurdu.</p>
<p>Bir farkla ki Hamrâü’l-Esed dönüşünde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onu evinde ziyaret edecek ve böylesine bir duruşun, Allah ve Resûlü nezdinde ifade ettiği manayı tescil edecekti.</p>
<p>Üç gün kaldı, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hamrâü’l-Esed’de. Zira o günün telakkilerine göre galip olan taraf, üç gün beklerdi ve bu süre zarfında diğer taraf gelirse savaş devam eder, gelmezse mutlak bir zafer ilan edilirdi.</p>
<p>Bu duruş korkutmuştu, Ebû Süfyân ve ekibini. Gecenin karanlığında yükselen ışıklarla gözleri kamaşmış, gördükleri manzara yüreklerinin yağını eritmişti ve gelme kararına rağmen gelemedi; zafer nârâları atma, esir alıp ganimet yüklenerek dönme hevesleri de kursaklarında kalmış olarak Mekke’ye döndüler!</p>
<p>Bu demektir ki Uhud, hiç tereddütsüz ve mutlak bir zaferdir!</p>
<p>Ve bu zaferin altında, çıkarılmak istenen tufana ve başlarına gelenlere rağmen duruşunu değiştirmeyen, değiştirip de İbn-i Selûl’ün ekmeğine yağ sürmeyen yaralıların imzası vardır!</p>
<p><strong>Kaynak: Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uhudun-yarasi-resit-haylamaz/">Uhud’un yarası | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabeler günah işlemezler mi? 2 &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahabeler-gunah-islemezler-mi-2-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Jan 2021 17:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16419</guid>

					<description><![CDATA[<p>SAHABEYİ ANLAMAK VE ONLARA YAPILAN SALDIRILAR 4   Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin olsun ki, eğer siz hiç günah&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeler-gunah-islemezler-mi-2-prof-dr-osman-sahin/">Sahabeler günah işlemezler mi? 2 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>SAHABEYİ ANLAMAK VE ONLARA YAPILAN SALDIRILAR 4</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin olsun ki, eğer siz hiç günah işlemeyen bir topluluk olsaydınız, Allah sizi toptan helak eder; sonra da günah işleyen ve peşi sıra istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi” buyurmaktadırlar.</div>
<div>Sahabeler hiç günah işlemeyen bir topluluk olsaydı, tevbe, günah ve hatalarından nedamet ederek Cenab-ı Hak’ka sığınma, imtihan sırrı ve nefisle mücadele gibi insanlık hakikatına ait hususları tam anlamıyla bilip yaşayamayacaklardı.</div>
<div></div>
<div>Sahabeler hiç günah işlemeyen ve hata yapmayan bir topluluk olsaydı, sonraki gelenler günah işlediklerinde, ümitsizliğe düşeceklerdi. Çünkü, günah işlemeyen sahabeler örneği üzerinden hareket ederek, günah işlemenin insanı küfre götürdüğüne hükmedilecekti. Tarih boyunca birbirlerini tekfir ile suçlayanların örneklerinde yaşandığı gibi. Dolayısıyla, günah işleyenlere karşı tam müsamahalı olunamayacak ve İslâm yaşanamaz bir din haline gelecekti.</div>
<div></div>
<div>Birtakım beşerî zaaflara müptela olan insanlar, kendilerine benzer bazı zaaflara sahip olan sahabeleri önlerinde görmekte, onların bu hususta nasıl bir mücadele sergileyip bunların üstesinden gelerek, a&#8217;lây-ı illîyîne yükseldiklerine bakıp ümitlenmekte ve onların yolunu kendilerine örnek alabilmektedirler.</div>
<div></div>
<div>Sahabeler sahip oldukları o muazzam imanlarından gelen bir teslimiyet göstermişler, işledikleri fiillerinin yanlış ve günah olduğu hususundaki Kur’an’i ve Nebev-i Beyan’lara tam bir inkıyad ve kabul içerisinde hareket etmişler ve bu günahlarından arınmak için va’z edilen cezaların kendilerine tatbik edilmesini istemek suretiyle de ayrıca numune-i imtisal olmuşlardır.</div>
<div></div>
<div>Zina eden Hz. Mâiz ve Gamidiye’li kadın sahabe, içki müptelasından ancak Hz. Ömer döneminde kurtulabilen Hz. Ebu Mihcen, Hırsızlık yapan Hz. Fâtıma bint Esved ve bir erkek sahabe (radıyallahu anhüm) örneklerinde olduğu gibi. Bunlar işledikleri suçlardan pişmanlık duyup nedamet ettikten ve/veya kendilerine suçlarının karşılığında uygulanan had cezalarından sonra, büyük İslâm kahramanları ve iffet abideleri haline gelmişlerdir.</div>
<div></div>
<div><b>Tezkiye ve tathir edilmiş nefis ve ikinci bir mecazi nefsi emmare…</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Üstad Hazretleri Kastamonu Lahikası’nda, mücahedenin insan ömrünün sonuna kadar devam etmesini sağlayan mecazi ikinci bir nefisten bahsetmektedirler:</div>
<div>“Bir zaman evliya-i azîmeden nefs-i emmaresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmareden şekvalarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmarenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve a&#8217;sab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmarenin son tahassüngâhı bulunan ve nefs-i emmareyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren, bir manevî nefs-i emmareyi gördüm. Ve anladım ki, o mübarek zâtlar hakikî nefs-i emmareden değil; belki mecazî bir nefs-i emmareden şekva etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmareden haber veriyor.”</div>
<div></div>
<div>Nefislerinden kurtulabilen evliyalarda mücadelenin devam etmesi ve sevap kapısının kapanmaması için, nefsi emmarenin (kötülüğü arzu eden nefis) vazifesini yerine getiren, yaratılıştan gelen, insan tabiatında veya fıtratında bulunan arzular, sinirler, damarlar ve duyguların karışımından veya bileşiminden ortaya çıkan gerçek olmayan ikinci bir nefsi emmare söz konusudur.  Bunda, akıl ve kalbin sözlerini dinlemeyen kör hisler ve duygular vardır. Nefsi emmare ölse veya tezkiye edilse de bunlar devam ederler.</div>
<div>İnsanın acıktığı zaman yemeğe karşı iştiha duyma, lezzetli ve güzel şeylerin cazip gelmesi, yorulanın dinlenmeyi arzulaması, karşı cinse ilgi duyma, elde ettiği nimetlerin devamını isteme gibi insan mahiyetine yerleştirilmiş fıtri şeylerdir. O yüzden bunlarla mücadele daha şiddetlidir. Islahı mümkün olmamakla beraber, celali tecellilerden gelen tokatlar ve elemler sayesinde oluşacak nefret veya her şeyini feda edebileceği bir mefkuresinin veya davasının bulunması sayesinde, bunlara karşı korunmak mümkün olabilir.</div>
<div></div>
<div><b>Sahabe farkı…</b></div>
<div></div>
<div>Ayrıca, Bediüzzaman Hazretleri, İçtihat Risalesi’nin zeylinde, sahabelerin veraset-i nübüvvet ve sıddîkıyetten gelen velâyet-i kübrâları ile evliyaların velâyetlerini kıyasladığı yerde şöyle bir açıklama yapmaktadırlar: <b>“Ehl-i velâyet, çendan fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmâreyi öldürürler; yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü; sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesîre ile, ubudiyetin envaına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisten sonra, ubûdiyet-i evliya besatet peyda eder.”</b></div>
<div></div>
<div>Evliya-i İzam, biiznillah nefsi emmarelerini öldürdükten sonra nefsin sahip olduğu donanım da yok olduğundan ubudiyetleri kolaylaşır. Aslında, yukarıda Üstad Hazretleri’nin izahında görüldüğü üzere bu dezavantajı nispeten gidermek veya hafifletmek için, eski nefsin vazifesini devralan bir mecazi, manevi veya ikinci bir nefsin devreye girmesi ve böylece mücahedenin insan ömrünün sonuna kadar devam etmesini sağlayan bir mekanizma söz konusudur.</div>
<div></div>
<div>Sahabelerde ise nefs-i emmarenin öldürülmesi ve dolayısıyla bu nefisteki cihazların yok olmasını gerektiren bir durum söz konusu değildir. Onlar sohbet-i Nebeviye’nin insibağından ve in’ikâsından istifade etmeleri, ümmet-i Muhammed içerisinde en yüksek imana sahip olmaları, nurani İslâm ağacının kökleri ve esasları, hem İslâm binasının başlangıcındaki en nurlu halkalar, hem İslâm cemaatinin imamları ve ilkleri, hem Nübüvvet ve Hakikat Güneşi’nin merkezine yakın olmaları gibi sahip oldukları hususiyetler, onlarda evliya gibi nefsi emmarelerini öldürmeye ihtiyaç bırakmadan, bir lütf-ü İlahi olarak nefislerinin tezkiye ve tathirini (temizleme ve arındırma) netice vermiştir.</div>
<div></div>
<div>Nefsin mahiyetindeki donanım tamamen muhafaza edildiğinden, biiznillah, biinâyetillah kulluk, şükür ve hamdin değişik çeşitlerine ve kısımlarına daha fazla mazhar ve muvaffak olmuşlardır.</div>
<div></div>
<div>Ayrıca, büyük evliyalardaki ikinci bir nefis olayında olduğu gibi, bazı hikmetler, mücahedenin ahir ömre kadar devam ettirilmesi, terakkiye ve sevaplara vesile olması gibi hususlara binaen, sahabe efendilerimizin bazı günahları ve hataları işlemelerine izin verilmiş olduğu sonucuna ulaşabiliriz.</div>
<div></div>
<div>Sahabe mertebesine yetişemeyen velilerde bile nefsi emmarelerin öldürülmesine izin verilmesine karşılık, tezkiye ve tathir edilmiş olan nefislerine rağmen bazı hikmetler için, Cenab-ı hak tarafından onların günah işlemelerine izin verildiği anlaşılmaktadır. Onlarda nefislerin bütün üniteleri ile mevcut bulunması ve Allah’ın hıfz ve himayesi olmadan insanların günahlardan uzak durabilmelerinin mümkün olmaması hakikatlerinden hareketle, bazı hallerde bu muhafazanın kalktığı, günahların işlendiği ve yine inayet ve rahmet tecellisi ile bunların üstesinden geldikleri ve böylece makamlarının yükseldiğini söylemek mümkündür.</div>
<div></div>
<div>Fakat bu beşerî realiteler ve hakikatler, sahabelerin (radıyallahu anhüm) doğruluklarına, niyetlerinde duruluk ve sağlamlıklarına, emin ve güvenilir olmalarına, hakperestliklerine, bilerek ve iradeleriyle yalana ve şerre tenezzül etmemelerine asla engel teşkil edici olmamışlardır. Bunun böyle olduğunu, Kur’an’i ve Nebevi beyanlardan ve hükümlerini bu beyanlara bina eden Müçtehidin-i İ’zam’ın verdikleri hükümlerinden anlıyoruz.</div>
<div></div>
<div>Biiznillah, bir beşer olarak nefisleriyle yaka paça olmuş, hakkından gelmişler ve karşılarına çıkan imtihanları Allah’ın bir lütfu olarak, en güzel bir şekilde vererek ve İslam binasının temelleri olarak, o binanın inşasında en önemli paya sahip olmuşlardır.</div>
<div><b>İnşaAllah sonraki yazıda devam edelim.</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Prof.Dr.Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeler-gunah-islemezler-mi-2-prof-dr-osman-sahin/">Sahabeler günah işlemezler mi? 2 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabeler Günah İşlemezler mi? &#8211; 1 &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahabeler-gunah-islemezler-mi-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Jan 2021 17:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16036</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsmet sıfatı ve günah işlememek peygamberlere mahsus bir hususiyettir. Sahabeler peygamberlerden sonra en faziletliler olmalarına rağmen, peygamber olmadıkları için bu sıfata sahip değillerdir. Beşer olmanın tabii bir neticesi olarak onlar&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeler-gunah-islemezler-mi-1/">Sahabeler Günah İşlemezler mi? &#8211; 1 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>İsmet sıfatı ve günah işlememek peygamberlere mahsus bir hususiyettir. Sahabeler peygamberlerden sonra en faziletliler olmalarına rağmen, peygamber olmadıkları için bu sıfata sahip değillerdir. Beşer olmanın tabii bir neticesi olarak onlar da günah işleyebilirler, hata yapabilirler. Onlar da imtihana tabi idiler. Allah’ın (celle celâluhu) inayet ve keremiyle ve lütfetmesiyle, bu imtihanda gösterdikleri performansları sayesinde, a’layı illiyyine yükselmişler ve Allah Rasûlü’nün ashâbı olma payesini ihrâz etmişlerdir.</div>
<div></div>
<div>Allah ve Rasûlü’nün kendilerinden razı oldukları ve Tevrat, İncil ve Kur’an’da çok yüce vasıflarla anlatılan, peygamberlerden hemen sonra gelen, her biri birer müceddid olma payesine yükselen ve   nefsin daha üst derecelerine yükselen mukarrebinden de efdal olan ashab-ı kiramın bazı hataları ve günahları işlemiş olmalarına, Cenab-ı Hak’kın bazı hikmetlere binaen izin verdiği anlaşılmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Bu fazilet ve donanıma sahip olan sahabelerin (radıyallahu anhüm) işlemiş oldukları bu hataları ile ilgili birçok hikmetler bulmak mümkündür. Beşer olmanın bir realitesi olarak, bazı zafiyetlerin onlarda bulunması ve bunlarla olan mücadeleleri, bütün bir ümmet için birer muallim, örnek ve yol gösterici olabilmeleri açısından çok önemli bir husustur.</div>
<div></div>
<div>Bu sırra binaen, kıyamete kadar gelecek bütün ümmet, karşılaştıkları türlü türlü problemlerinde nasıl bir yol takip etmeleri gerektiği ve bunların üstesinden en salim bir şekilde nasıl gelebilecekleri hususunda, sahabelerin hayatlarından yeterince örnekler bulabilmekte ve onlara bakarak istikamet üzere nasıl olunabileceğinin dersini alabilmektedirler.</div>
<div></div>
<div><b>Sahabe ve tabiin döneminde yaşanmış fitnelere İlahi hikmet ve rahmet neden izin vermiştir…</b></div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri “19. Mektup”ta: “Mübarek İslâmiyet ve nûrânî Asr-ı Saadetin başına gelen o dehşetli, kanlı fitnenin hikmeti ve rahmet ciheti nedir? Çünkü onlar kahra lâyık değildiler.” sorusuna verdiği cevapta bu hikmetleri açıklamaktadırlar:</div>
<div></div>
<div>“Nasıl ki, baharda dehşetli yağmurlu bir fırtına her çeşit nebâtatın, tohumların, ağaçların istidatlarını harekete geçirir, inkişaf ettirir, her biri kendine mahsus çiçek açar, fıtrî bir vazife başına geçer. Öyle de, sahabe ve tâbiînin başına gelen fitne dahi, çekirdekler hükmündeki muhtelif ayrı ayrı istidatları harekete geçirip kamçıladı. ‘İslâmiyet tehlikededir, yangın var!’ diye her tâifeyi korkuttu, İslâmiyeti korumaya koşturdu. Her biri, kendi istidadına göre, İslâmî camianın pek çok ve muhtelif vazifelerinden bir vazifeyi omuzuna aldı, tam bir ciddiyetle çalıştı. Bir kısmı hadislerin muhafazasına, bir kısmı şeriatın muhafazasına, bir kısmı iman hakikatlarının muhafazasına, bir kısmı Kur’an’ın muhafazasına çalıştı ve benzeri şeyler oldu. Her bir tâife bir hizmete girdi. İslamiyetle ilgili vazifelerde, hummalı bir surette gayret gösterdiler. Muhtelif renklerde çok çiçekler açıldı. Pek geniş olan İslam âleminin her tarafına o fırtına ile tohumlar atıldı, yarı yeri gülistana çevirdi. (…)</div>
<div></div>
<div>Güya Kudret eli, celâl ile asrı çalkaladı, şiddetle tahrip edip çevirdi, himmet sahiplerini gayrete getirip elektriklendirdi. O hareketten gelen merkez-kaç bir kuvvetle pek çok münevver müçtehidleri ve nurânî muhaddisleri, kudsî hâfızları, asfiyâları, aktabları Âlem-i İslâmın dört bir tarafına uçurdu, hicret ettirdi. Doğudan batıya kadar Ehl-i İslam’ı heyecana getirip, Kur’an’ın hazinelerinden istifade için gözlerini açtırdı.”</div>
<div></div>
<div>Sahabe ve tabiinin içinde bulunduğu o erken dönemde, bu fitne ve belaların yaşanması ve bir takım dalalet fırkalarının ortaya çıkması, herkeste İslamiyet’in tehlikede olduğu düşüncesini meydana getirdi. Öyle olunca da, bu tehlikelere karşı koruma altına alabilmek için, her alanda dinin temellerinin tespit edilmesi adına umumi bir seferberlik başlamış oldu. Akâid, kelam, tefsir, fıkıh ve hadis gibi ilim dallarının esasları ortaya kondu ve her alanda yüzlerce alimler yetişti.</div>
<div></div>
<div>Dinin en güçlü ve sağlam bir şekilde yaşandığı, Asr-ı Saadet ve tabiin döneminde bu hadiselerin olması çok önemliydi. Dini en iyi anlayıp uygulayıp sahabe efendilerimiz daha hayatta iken bu ilimlerin temelleri atılmış ve esaslar ortaya konmuş oldu. Kur’an’ın, hadislerin, iman hakikatlerinin ve din ve Sünnet-i seniye ile ilgili bütün hususların muhafazası ve onların tespiti adına çok muazzam çalışmalar yapıldı.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Fitneler, İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiştir &#8230;</b></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen hocaefendi Bahar Neşidesi adlı kitabında, bu hadiseler vesilesiyle, kıyamete kadar meydana gelmesi muhtemel tehlikelere karşı güçlü bir bünyenin oluşturulduğunu ifade etmektedirler:</div>
<div>“Evet, bu hâdiseler bilhassa İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiş ve bu, o bünyede antikorlar meydana getirmişti. Böylece bünye, yabancılara ve zararlı mikroplara karşı kendini korur hâle gelmişti. Zira bu hâdiseler Müslümanların dikkatini çekip onlara hâl diliyle şöyle diyordu: Dikkat ediniz, korkunç fitne dalgalanmaları var. Fitneler üzerinize dalga dalga gelecek. Böylesi hâdiseler karşısında hissi kardeşliği aşarak, mantıki kardeşlik ile birbirinize bağlanınız. İdarecilerinizi öyle seçiniz. Dinin emirlerine sahip çıkınız.</div>
<div>Zira meydana gelecek kargaşadan istifade edecek hasımlarınızın, sizin içinize değişik fikirler sokma ihtimali vardır. Evet, bu hâdiselerden sonra Müslümanların güçlü olduğu devirde gelip İslâm&#8217;a toslayan Neoplatonizm, Müslümanların daha evvelden uyanmış olmalarından ötürü bünyenin içine tam girememişti. İşrâkiye mektebi ağırlığı ile kendisini hissettirememiş, Meşşâiye mektebi mü&#8217;minlerin gönlüne taht kurup oturamamış, hiçbir Yunan felsefecisi Müslümanlar üzerinde fikirleri ile hâkimiyet kuramamıştı.”</div>
<div></div>
<div><b>Sahabeye bu hadiselerdeki hatalarının affedileceğine dair vaad-i İlahi…</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>“İnsanlık için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet” (3/110) olarak vasfedilen ashab-ı kiram efendilerimiz, kur’an’da birçok ayet-i kerimede methedilmektedirler ve Cenab-ı Hak’kın rızasına ve mağfiretine nail oldukları ifade edilmektedir.</div>
<div></div>
<div>Fetih suresinin son ayetinde, sahabeler edilmekte ve hatalarının affedileceği müjdesi verilmektedir: <b>“Muhammed Allah’ın resulüdür. </b>Onun beraberindeki müminler de kâfirlere karşı şiddetli olup kendi aralarında şefkatlidirler. Sen onları rükû ederken, secde ederken, Allah’tan lütuf ve rıza ararken görürsün. Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. <b>Bunlar, Tevrattaki sıfatları olup İncîldeki meselleri ise şöyledir</b>: Öyle bir ekin ki filizini çıkarmış, sonra da onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş. Öyle ki ekicilerin hoşuna gider, kâfirleri de öfkelendirir. <b>İşte böylece Allah, onlar gibi iman edip makbul ve güzel işler yapanlara bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” </b></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri Yedinci Lem’a’da, bu ayet içerisinde, sahabeler (radıyallahu anhüm) Tevrat ve İncil’de beyan edilen en önemli sıfatlarıyla sena edildikten sonra, makam gereği en büyük mükafatlarla müjdelenmeleri gereken yerde, mağfiret vaadinde bulunulmasından hareketle, burada istikbalde Sahâbeler içinde zuhur edecek fitnelerde önemli bazı kusurlarının olacağına işaret edildiğine, çünkü affedilmeleri için kusurlarının bulunması gerektiğine ve bu yüzden onlar için en büyük bir mükafat ve ihsanın affedilip cezalandırılmamaları hususundaki bu vaad-i İlahi olduğuna dikkat çekmektedirler.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Prof.Dr.Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeler-gunah-islemezler-mi-1/">Sahabeler Günah İşlemezler mi? &#8211; 1 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabeyi anlamak ve onlara yapılan saldırılar 2 &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahabeyi-anlamak-ve-onlara-yapilan-saldirilar-2-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Dec 2020 15:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15896</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bediüzzaman Hazretleri, Asr-ı Saadet’te meydana gelen büyük inkılâbın etkisiyle, insanların bütün hisleri, manevi latifeleri ve hatta vehim, hayal ve sır gibi duygularının tam anlamıyla uyanmış olduklarından bahisle, sahabenin kısa zamanda&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeyi-anlamak-ve-onlara-yapilan-saldirilar-2-prof-dr-osman-sahin/">Sahabeyi anlamak ve onlara yapılan saldırılar 2 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Bediüzzaman Hazretleri, Asr-ı Saadet’te meydana gelen büyük inkılâbın etkisiyle, insanların bütün hisleri, manevi latifeleri ve hatta vehim, hayal ve sır gibi duygularının tam anlamıyla uyanmış olduklarından bahisle, sahabenin kısa zamanda büyük mesafe kat etmelerinin ve sonraki asırlarda gelenlerin onlara yetişememelerinin sırrını, “Sahabeler hakkındadır” başlıklı risalede şöyle açıklamaktadırlar:</div>
<div></div>
<div>“İşte, şu hikmete binaen bütün hissiyatları uyanık ve letâifleri hüşyar olan sahabeler, envâr-ı îmâniye ve tesbihiyeyi câmi olan kelimât-ı mübarekeyi dedikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve bütün letâifiyle hisse alırlardı. Hâlbuki o infilâk ve inkılâptan sonra, gitgide letâif uykuya ve havâs o hakâik noktasında gaflete düşüp, o kelimât-ı mübareke, meyveler gibi git gide, ülfet perdesiyle letafetini ve taravetini kaybeder. Âdeta, sathîlik havasıyla kuruyor gibi, az bir yaşlık kalıyor ki, kuvvetli, tefekkürî bir ameliyatla, ancak evvelki hâli iade edilebilir.<b> İşte bundandır ki, kırk dakikada bir sahabenin kazandığı fazilete ve makama, kırk günde, hattâ kırk senede başkası ancak yetişebilir.”</b></div>
<div></div>
<div>Kur’an’ın ve Allah Rasûlü’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) terbiyesi ve boyası ile boyanıp, sahabe vasfını ihraz ettikten sonra iradeleriyle ve bilerek yalana ve kötülüklere asla tenezzül etmemişlerdir.</div>
<div></div>
<div>Onlar herhangi yanlış bir işe tevessül ettikleri zaman, bu yanlışlık hakkında ya bir ayet-i kerime iniyor, ya da Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) beyan ve davranışları ile uyarılıyor ve böylece doğru ve yalan, hayır ve şer bütün çıplaklığıyla ortaya konuyordu. Bunlardan derslerini en mükemmel bir şekilde alan sahabeler bir daha aynı yanlışlara tenezzül etmiyor ve kendilerine gösterilen yüce hedeflere doğru kanat çırpıyorlardı.</div>
<div></div>
<div>İşledikleri günah sonrasında pişmanlıkla Allah Rasûlü’ne (aleyhissalâtü vesselâm) gelerek, suçlarını itiraf eden ve bu günahlarından temizlenmek isteyen Mâiz ve Gâmidiyeli kadın, zina için izin isteyen, ama Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) irşadından sonra iffet abidesi haline gelen Hz. Cüleybib (radıyallahu anh), yaptığı hırsızlığı bir Yahudi’nin üzerine atmak isteyen Tume’ye (sonra irtidat etmiştir) o gün için Müslüman gözüktüğü ve aynı kabileye de mensup olduğu için sahip çıkmak  isteyen  bazı Müslümanların planlarının ayet-i kerimeyle ifşa edilmesi, ifk hadisesindeki işlenmiş olan hataların inen ayetlerle ortaya konularak irşad edilmeleri, hırsızlık yapan önemli bir kabileye mensup bir kadının cezalandırıldıktan sonra çok büyük bir iffet abidesi haline gelmesi gibi bir çok olayda bunun örneklerini bulmak mümkündür.</div>
<div></div>
<div>Bu sadece menfi hadiselerde olmuyordu. Aynı zamanda pozitif manada hayır adına ortaya koydukları güzel şeyler de, Kur’an ve Nebev-i beyan ile takdir ediliyordu. Buna dair yüzlercesi arasından birkaç tane örnek verelim;</div>
<div></div>
<div>Suheyb-i Rumi Hazretleri (radıyallahu anh), Medine’ye hicret için Mekke’den çıktığında etrafına çeviren müşriklere, gizlemiş olduğu malları karşılığında gitmesine izin vermeleri için pazarlık yapmış ve bunun ne kadar kazançlı bir alışveriş olduğu ayeti kerime ile ilan edilmişti.</div>
<div></div>
<div>Hz. Ebu Talha (radıyallahu anh), yetersiz olan ellerindeki yemeği misafire ikram ettiği, kendisi ve ailesi aç yattığından dolayı “Kendileri sıkıntı içinde bulunsalar dahi başkalarını kendi nefislerine tercih ederler. (59/9)” ayeti ile bu davranış semavi takdire mazhar olmuştu.</div>
<div></div>
<div>İfk (iftira) hadisesinde bir taraftan Hz. Aişe (radıyallahu anha) annemizin iffeti gelen ayet-i kerime tescil edilmiş, bir taraftan buna sebebiyet veren münafıkların oyunları deşifre edilmiş ve ayrıca bu olaya karışan bir sahabiye o güne kadar yapmakta olduğu yardımını kesmemesi hususunda Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) efendimiz ayet-i kerime ile irşad edilmişti.</div>
<div>Tebük seferine katılmamalarına mazeret beyan etmek için, Münafıkların yalan uydurup bahane ürettikleri bir yerde, Kâ&#8217;b b. Mâlik, Mürare b. Rebî&#8217; ve Hilâl b. Ümeyye (radıyallahu anhüm) yalana tenezzül etmeyip mazeret beyan etmekten kaçınmışlar, buna mukabil kendilerine ceza olarak elli gün süren bir toplumdan izolasyon cezası verilmiş ve sonunda, doğruluklarına ve bu süre zarfında çektiklerine mükâfaten inen ayet-i kerimeyle affedilmişlerdir.</div>
<div></div>
<div>Doğrular ve yalan söyleyenlerin birbirlerinden ayrıştığı bu olayı, Fethullah Gülen hocaefendi “Doğruluğumla Kurtuldum” başlıklı Kırık Testi’de şöyle ele almaktadırlar:</div>
<div>“Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimat) Efendimiz de, münafıkların mazeretlerini kabul etmiş olmasına rağmen, bu üç sahabiyi cezalandırmış; onları muvakkaten dışlamış ve Müslümanları onlarla konuşmaktan menetmişti. Çünkü, bu üç büyük insan, harem dairesine girmişlerdi bir kere, başkaları gibi davranamazlardı; şayet dışarıdakiler gibi hareket ederlerse, işte bu şekilde cezalandırılmaları da icap ederdi. Nitekim, elli gün süren, ama kendilerine ellibin sene gibi gelen, büyük bir imtihana tabi tutulmuş ve sadâkatlerini ispatlayınca Allah’ın mağfiretine nail olmuşlardı. Mazeret beyan etme kadar bile olsa, hilaf-ı vaki bir beyana tenezzül etmemeleri, doğru sözlülükleri ve samimi davranışları onlara ebedî kurtuluşun kapısını açmıştı. Münâfıklar uydurdukları yalan mazeretler yüzünden helâk olurken, onlar doğrulukları sayesinde selâmete çıkmışlardı.”</div>
<div></div>
<div>İşte, böyle Kur’an’i ve Nebevi bir terbiyenin neticesinde ortaya çıkan bu sahabe topluluğu için, çok rahat ve emin bir şekilde, Ehl-i Sünnet ve Cemaat icmâ ile, bütün insanlar içinde, peygamberlerden sonra en faziletlileri olduklarına, tam güvenilir ve emin olup, asla yalan söylemeyeceklerine, niyetlerinin duruluğuna ve iradeleriyle bilerek asla bir kötülüğe tenezzül etmeyecek yüksek haslet sahibi insanlar olduklarına hükmetmişlerdir.</div>
<div></div>
<div><b>Dünyayı Ahirete Bilerek Tercih Edenlerin Çağı veya Dünyaya Tapanların Çağı</b></div>
<div></div>
<div>Bugünkü insanların bu hususta yetersiz olmalarının sebebi ise aynı risalede, şöyle açıklanmaktadır: “Çünkü; şimdi saadet-i ebediyeye bedel, saadet-i dünyeviye medar-ı nazardır. Beşerin nazar-ı dikkati, başka maksatlara müteveccihtir. Tevekkülsüzlük içinde derd-i maişet, ruha sersemlik ve felsefe-i tabiiye ve maddiye akla körlük verdiğinden; beşerin muhît-i içtimaîsi, o şahsın zihnine ve istidadına, içtihad hususunda kuvvet vermediği gibi teşettüt veriyor, dağıtıyor.”</div>
<div></div>
<div>Günümüzdeki insanların hedefinde ebedi mutluluktan daha çok dünyevi mutluluklar bulunmaktadır.  Dikkatler bu dünyada elde edilebilecek fayda ve menfaatler üzerine yoğunlaşmıştır.</div>
<div></div>
<div>Ayet-i kerimede buyurulduğu gibi, insanlar dünya hayatını bile bile baki olan âhiret hayatına tercih etmektedirler.</div>
<div>Günümüzdeki sosyal yapı ve çevrede, tevekkülsüzlüğün de etkisiyle, geçim derdi en önemli bir mesele haline gelmiş ve dolayısıyla ruhun manevi ihtiyaçları göz ardı edilmiş, yine bu ortamda, felsefi akımlar ve pozitivist yaklaşımlar manevi meseleleri anlama hususunda akılları kör yapmıştır.</div>
<div></div>
<div>Buna binaen, mevcut şartlar ve ortam, Kur’an’da, Allah’ın (celle celâluhu) maksadını anlamaları hususunda, insanların zihinlerini ve kabiliyetlerini geliştirmede bir fayda sağlamadığı gibi, bilakis akıllarını geveze ve dağınık yaparak, manevi meseleleri anlamayan bireyler haline getirmektedir.</div>
<div>İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Prof.Dr.Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeyi-anlamak-ve-onlara-yapilan-saldirilar-2-prof-dr-osman-sahin/">Sahabeyi anlamak ve onlara yapılan saldırılar 2 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahabeyi anlamak ve onlara yapılan saldırılar-1 &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahabeyi-anlamak-ve-onlara-yapilan-saldirilar-1-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Dec 2020 17:00:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15719</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üstad Hazretleri Yirmi Yedinci Söz’ün Zeylinde “Sahabeler hakkındadır” başlıklı risalede, enbiyâdan sonra insanların en faziletlilerinin sahabeler olduğu hususunda Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in ittifak ettiğini, Fetih sûresinin son ayetinde detaylı bir&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeyi-anlamak-ve-onlara-yapilan-saldirilar-1-prof-dr-osman-sahin/">Sahabeyi anlamak ve onlara yapılan saldırılar-1 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Üstad Hazretleri Yirmi Yedinci Söz’ün Zeylinde “Sahabeler hakkındadır” başlıklı risalede, enbiyâdan sonra insanların en faziletlilerinin sahabeler olduğu hususunda Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in ittifak ettiğini, Fetih sûresinin son ayetinde detaylı bir şekilde Allah (celle celâluhu) tarafından vasıflarının nazara verildiğini, Tevrat ve İncil ve Kur’ân’ın medh ü senâsına mazhar olduklarını ve bu yüzden sahabelere, umumi fazilet noktasında yetişilemeyeceğini ifade etmektedirler.</div>
<div>Sahabe efendilerimiz (radıyallahu anhüm) Tevrat, İncil ve Kur’ân ayetlerinde ve Allah Rasûlü’nün beyanlarında hep methedilip, senâ edilmektedirler. Yedinci Lem’a, Ondokuzuncu Mektup’ta ve diğer risalelerde bunlarla ilgili çok örnekler verilmektedir.</div>
<div></div>
<div><b>Sahabelere (radıyallahu anhüm) neden yetişilemez…</b></div>
<div>Aynı eserde, sahabelere (radıyallahu anhüm) neden yetişilemeyeceği ile ilgili üç sebep anlatılmaktadır.</div>
<div>Birinci sebep olarak, sohbet-i nebeviye gibi bir iksire bir dakikada mazhar olan bir zâtın, sohbetteki insibağ ve in’ikâs sayesinde, senelerle seyr-u sülûke mukabil, hakikatin envârına mazhar olabilmesi, o İn’ikâs ve tebaiyetle, o Nur-u Âzam-ı Nübüvvet’le beraber en azîm bir mertebeye çıkmasından dolayı en büyük velilerin dahi sahabe derecesine çıkamadıkları ifade edilmektedir.</div>
<div></div>
<div>Sahabeler (radıyallahu anhüm), iman esaslarından bir rükün olan peygamberlere iman hakikatinin en parlak temsilcisi olan Zât’la, Allah Rasûlü’yle (aleyhi ekmelüttahâyâ) beraber oturup kalkıyorlardı. Peygamberlik hakikatına ait hususları bizzat müşahede etmenin yanısıra, o nübüvvet sofrasına gelen nimetlerden doğrudan istifade etme imkânı buluyorlardı.</div>
<div>Bu sofranın sahibi olan Zât (aleyhissalâtü vesselâm) ise, Allah’ın (celle celâluhu) isimleri en a’zam derecede kendisinde tecelli eden ve kendi beyanında “Beni Rabbim terbiye etti; terbiyemi ne de güzel yaptı!..” şeklinde ve ashâbı tarafından “O’nun ahlâkı Kur’an ahlakıdır” sözleriyle tavsif edilen bir Zât idi.</div>
<div>Secdesi Kur’an’da <b> “O, secde edenler arasında secdede kıvrım kıvrım kıvrandığını görüyor.” </b>(Şuarâ, 26/219) ile ve O’na (aleyhissalâtü vesselâm) aşıkların beyanlarında “Başını Rabbi’nin huzurunda yere koyduğunda, Onda Allah tecelli eder” ile anlatılan ve namaza durduğunda içinde boyundurukların döndüğüne şahit oldukları bir Zât-ı (aleyhi ekmelüttahâyâ) görüyor ve arkasında saf bağlıyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Onlar (radıyallahu anhüm), kimi zaman vahyin gelişine şahitlik ederlerken, kimi zaman da Hz. Dıhyetü&#8217;l-Kelbî (radıyallahu anh) suretinde veya hiç tanımadıkları bir zât suretinde gelip, Hz. Peygamber (aleyhi ekmelüttahâyâ) ile görüşen Hz. Cebrail’i (aleyhisselam) müşahede ediyorlardı.</div>
<div>İman hakikatlerini bazen ilmel yakin, bazen aynel yakin ve bazen de hakkalyakin derecesinde bilme, görme ve yaşama imkânına sahip oluyorlardı.</div>
<div></div>
<div>İşte, böyle bir ortam ve atmosferde, O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) boyası ile boyanıyor (insibağ )ve O’na (aleyhissalâtü vesselâm) gelen nurlar sağanağına maruz kalıp, onunla nefes alıp veriyorlardı (in’ikâs). İşte, bu insibağ ve in’ikâs sayesinde, bütün latifeleri bundan istifade ediyor ve öyle bir inkişaf gerçekleşiyordu ki, bir dakikadaki bu mazhariyetin kazandırdığına, başkaları belki ancak senelerce yapılacak bir seyr-i sülük ile ulaşabilirlerdi.</div>
<div></div>
<div>Aynı eserde, Sohbet-i Nebeviye’nin ne kadar nûrani bir iksir olduğu ise misallerle şöyle delillendirilmektedir: “Bir bedevî adam, kızını sağ olarak defnedecek derecede bir kasavet-i vahşiyânede bulunduğu hâlde, gelip bir saat sohbet-i nebeviyeye müşerref olur; daha karıncaya ayağını basamaz derecede bir şefkat-i rahîmâneyi kesbederdi. Hem câhil, vahşi bir adam, bir gün sohbet-i nebeviyeye mazhar olur; sonra Çin ve Hind gibi memleketlere giderdi. Mütemeddin (medeni) kavimlere muallim-i hakâik ve rehber-i kemâlât olurdu.”</div>
<div>Bu hususu tam görmek için, sahabelerin (radıyallahu anhüm) İslam’dan evvel ve sonraki hallerini kıyaslamak gerekir ki, yüzlerce örneğini Asr-ı Saadet’te bulmak mümkündür.</div>
<div></div>
<div><b>Sahabeler (radıyallahu anhüm), iradeleriyle ve bilerek, kötülük ve yalana asla tenezzül etmemişlerdir…</b></div>
<div>İkinci sebep ise şöyle ifade edilmektedir: “Sahabeler, ekseriyet-i mutlaka itibarıyla, kemalât-ı insâniyenin en âlâ derecesindedirler. Çünkü; o zamanda, o inkılâb-ı azîm-i İslâmî’de hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddeten hissedilmiş. Şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb (yalan) ve sıdk mabeyninde öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki cehennem ve cennet kadar beynleri (araları) uzaklaştı.</div>
<div></div>
<div><b>Kizb ve şer ve bâtılın dellâlı ve numûnesi olan Müseylime-i Kezzâb ve maskaraca kelimeleri olduğundan, fıtraten hissiyat-ı ulviye sahibi ve maâlî-i ahlâka meftun ve izzet ve mübahata meyyal olan sahabeler, elbette ihtiyarlarıyla, kizb ve şerre ellerini uzatıp, Müseylime derekesine düşmemişler. Sıdk ve hayır ve hakkın dellâlı ve numûnesi olan Habîbullah (aleyhissalâtü vesselâm)’ın âlâ-yı illiyyîn-i kemalâtındaki makamına bakarak, bütün kuvvet ve himmetleriyle, o tarafa koşmak muktezayı seciyeleridir.”</b></div>
<div>O dönemde, hayır ve hak, bütün güzelliğiyle; şer ve bâtıl, bütün çirkinliğiyle görülmüş, manen ve maddeten hissedilmiş, şer ve hayır ortasında öyle bir ayrılık ve kizb ve sıdk arasında öyle bir mesâfe açılmıştı ki, küfür ve îmân kadar, belki cehennem ve cennet kadar araları uzaklaştığından, fıtratları çok temiz olan ve yüksek ahlâka aşk derecesinde tutkun olan, izzet sahibi sahabeler (radıyallahu anhüm) iradeleriyle ve bilerek yalana ve kötülüklere asla ellerini uzatmamışlardır.</div>
<div>Hadiste ferman buyurulan “Üç şey vardır ki, kimde bulunursa, o, imanın o engin, o derin, o doyulmaz tadını tatmış demektir.” beyanındaki üç husustan birisi “Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” hakikatidir. Sahabeler (radıyallahu anhüm) zirve seviyede iman sahibi oldukları için, yalan söylemek veya kötülüklere bulaşmak onlar için ateşe atılmaktan farksızdı. Onlar için böyle çirkin şeyler, maddi ve manevi hayatlarına son verecek öldürücü bir zehir içmekle aynı anlama gelirdi. (Beşer fıtratının bir realitesi olan günah işlemek konusu ise inşaAllah başka bir yazıda ele alınacaktır.)</div>
<div>Bugün için, bu mesafe tamamen kapandığından, günümüzdeki insanlar, kendileriyle kıyaslama hatasına da düştükleri için, sahabelerin (radıyallahu anhüm) hepsinin böyle bir seviyeye ulaşmalarını anlamakta güçlük çekmektedirler.</div>
<div>Bu hususa aynı eserde şöyle işaret edilmektedir: “Hâlbuki o zamandan sonra, git gide ve gele gele sıdk ve kizb ortasındaki mesafe azala azala, omuz-omuza geldi. Bir dükkânda ikisi beraber satılmaya başladığı gibi, ahlâk-ı içtimaiye bozuldu. Propagandayı siyaset, yalana fazla revaç verdi. Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip, doğruluğun parlak güzelliği görünmemeye başladığı zamanda, kimin haddi var ki, sahabenin adâlet ve sıdk ve ulviyet ve hakkaniyet hususundaki kuvvetlerine, metânetlerine, takvâlarına yetişebilsin veya derecelerinden geçsin?”</div>
<div>Toplumdaki umumi ahlak bozulmuş, siyasi propagandalar sebebiyle yalan meşru hale getirilmiş, yalanın müthiş çirkinliği ve doğruluğun parlak güzelliği görülemez hale gelmiş olduğundan dolayı, günümüzdeki insanlar sahabelerin (radıyallahu anhüm) doğruluk ve hak adına ortaya koydukları harikulade performanslarını, bu uğurda maddi ve manevi her türlü fedakarlığı göze almalarını anlamakta çok zorluklar yaşamaktadırlar.</div>
<div>İnşaAllah bir sonraki yazıda devam edelim.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Prof.Dr.Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahabeyi-anlamak-ve-onlara-yapilan-saldirilar-1-prof-dr-osman-sahin/">Sahabeyi anlamak ve onlara yapılan saldırılar-1 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Örnek duruşu ile Hz. Sa’d İbn-i Muâz (ra)</title>
		<link>https://hizmetten.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Dec 2020 13:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[peygamber yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[yücel men]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15662</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her toplumda konumu itibarıyla ön plana çıkan, kamuoyunda ya da belli kitleler üzerinde etkili olan saygın kanaat önderleri, karizmatik liderler ve bilgin kimseler vardır. Onların yeni gelişme ve hadiseler karşısında&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/">Örnek duruşu ile Hz. Sa’d İbn-i Muâz (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her toplumda konumu itibarıyla ön plana çıkan, kamuoyunda ya da belli kitleler üzerinde etkili olan saygın kanaat önderleri, karizmatik liderler ve bilgin kimseler vardır. Onların yeni gelişme ve hadiseler karşısında duruşları, insanların duygu ve düşüncelerine yön verir; olumlu veya olumsuz gidişata ciddi tesir eder. Dağ gibi duruşlarıyla azgın dalgalara set olur, fırtınaları sinelerinde yumuşatır ve sarsılmaların önüne geçerler. Onların ufkundan hadiselere bakmak, zirvelerden manzarayı temaşa etmek gibidir. Bu çerçevede ilk İslam toplumu sahabeye bakıldığında onlardan bazılarının saygın konumlarını, Allah Resûlü’ne ve davasına destek vermek için yerinde ve zamanında değerlendirdikleri; sağlam, müstakim, hakperest ve cesur duruşları, doğru bakış açıları, isabetli söz ve kararlarıyla O’na yardımcı oldukları, hak, hakikat, adalet mücadelesine ve İslam medeniyetinin inşasına büyük katkı sağladıkları görülür. Onlar konumlarının hakkını verir; liderlik ve rehberlik ettikleri kimseleri, hep hakka ve doğruya yönlendirir; onlara ruh, ufuk, cesaret, sadakat, vefa ve fedakârlık aşılarlar. Bu yönüyle zirveleşen şahısların başında Medine’nin Ebû Bekir’i ve Ömer’i diyebileceğimiz Evs’in genç lideri Hz. Sa’d İbn-i Muaz (radıyallahu anh) gelir.</p>
<h4><strong>Hz. Mus’ab’ın Daveti Karşısında Duruşu</strong></h4>
<p>İslam’ı tebliğ, Kur’ân ve Sünnet’i talim için Medine’ye gönderilen Hz. Mus’ab, görev yerine ulaşır ulaşmaz faaliyetlerine başlar. Samimiyeti, sadeliği, akıl, mantık ve muhakemeye hitap eden ikna edici üslubuyla kısa zamanda muhataplarının gönlüne girmeyi başarır. Bir gün Hz. Es’ad İbn-i Zürare ile birlikte Benî Zafer mahallesine gelirler. Komşu Abdüleşhel’in reisi Sa’d İbn-i Muaz, bu durumu haber alır ve çok sinirlenir. İslam ile alakalı bir malumatı yoktur ve Hz. Mus’âb’ın eğitim ve tebliğ faaliyetine son vermek için harekete geçer. Öfkeli bir şekilde halasının oğlu Hz. Es’ad’a döner ve “Ey Ebû Ümâme! Allah’a yemin olsun ki aramızda akrabalık bağı olmasa bu adamı benden kurtaramazdın! Hoşlanmadığımız duygu ve düşünceleri, evlerimizin içine mi sokmak istiyorsunuz? Şu yabancı ve memleketinden sürülmüş adamı, zayıflarımızın inancını, batıl söylemlerle bozmak ve onları, bu hurafelere davet etmek için mi getirdin? Bir daha benim çevremde böyle şeyler yaptığınızı görmeyeyim!” diyerek çıkışır.</p>
<p>Bu sırada Hz. Mus’ab, gayet sakin ve dikkatli bir şekilde onu dinler. Zira o, kendi değerlerinin doğruluğundan ve makuliyetinden emindir. Sa’d konuşmasını bitirince âdeta ortaya koyduğu tavrın, aklı başında, entelektüel ve lider bir şahsa yakışmadığını ifade sadedinde Hz. Mus’ab şunları söyler: “Az oturup anlatacaklarımı dinlesen! Beğenirsen kabul edersin; hoşuna gitmezse beğenmediğin bu şeyleri, senin çevrenden uzaklaştırırız, olmaz mı?” Sa’d, hakperest ve insaflı bir insandır; “Doğru ve yerinde bir söz!” der ve mızrağını yere saplayıp oturur. Hz. Mus’ab, kendisine İslam’ın temel esaslarını anlatır ve Kur’ân okur. İlk defa duyduğu bu ilahî hakikatlerden ve kelamdan çok etkilenen Sa’d, Müslüman olur; iman dolu kalbiyle oradan ayrılır ve mahallesine geri döner.</p>
<p>Merakla dönüşünü gözleyen kabilesi, görür görmez kendisindeki değişimi fark eder. Aydınlık bir çehre ile onlara yaklaşan Hz. Sa’d, “Ey Abdüleşhel oğulları! Benim, aranızdaki konumum ve durumum nedir?” diye sorar. “Sen, bizim önderimiz, fikir ve kanaatlerinde en isabetli olanımız ve en uğurlu yöneticimizsin!” cevabını alır. Otuz dört yaşındaki Hz. Sa’d, kavminin içerisindeki bu saygın konumunu, onları İslam’a davet etmek için değerlendirmek ister ve “Sizler, Allah ve Resûlü’ne iman edinceye kadar erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!” der. Bunun üzerine akşam olmadan Abdüleşhel’e mensup kadın erkek herkes Müslüman olur ki bu, yarımadada bir boyun ilk defa toplu halde Müslüman olması demekti.<span id="easy-footnote-1-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-1-5575" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> Allah Resûlü, onların bu tercihlerinin neticelerini takdir sadedinde yıllar sonra Tebûk seferinden dönerken Medine’yi süzer ve “Medine mahallelerinin en hayırlısı Benî Abdüleşhel’in yurdudur!”<span id="easy-footnote-2-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-2-5575" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> buyurur. Onun İslam’ı kabulü ve evini, İslam’ı tebliğ ve talim için Hz. Mus’ab’a tahsis etmesi, lideri olduğu Evs’e mensup diğer boylar arasında da hareketliliğe sebep olur ve kısa sürede dört aile hariç bütün evlerde İslam’ın sesi soluğu yükselmeye başlar.</p>
<h4><strong>Ebû Cehil Karşısında Duruşu</strong></h4>
<p>Hz. Sa’d, Allah Resûlü’nün Medine’ye hicretinden sonra umre yapmak için Mekke’ye gelir. Ümeyye İbn-i Halef, yakın dostudur ve her zamanki gibi onun evinde misafir olur. “Benim için tenha bir an kollasan da Beytullah’ı tavaf etsem!” der. Gerginlik çıkarmak istemez. Ümeyye’nin yönlendirmesiyle öğle vakti tavafa başlar. O sırada Ebû Cehil çıkagelir ve Ümeyye’ye onun kim olduğunu sorar. Ümeyye “Sa’d!” karşılığını verir. Ebû Cehil, Müslümanlara beslediği kini kusmak için her an hazırdır: “Bak! Sen Kâbe’yi emniyet içinde tavaf ediyorsun. Halbuki siz ortaya yeni bir din çıkarmış olan Muhammed’i ve ashabını barındırıyor, onlara yardım ediyorsunuz!? Vallahi, Ümeyye’nin misafiri olmasaydın, buradan evine sağ salim dönemezdin!” der.</p>
<p>Hz. Sa’d, Mekke’de tek başına olsa da kalbi iman ve cesaret doludur. Ümeyye, “Mekke’nin reisi Ebû Cehil karşısında sesini yükseltmeden konuş!” dese de o, âdeta mesajını bütün Mekkelilere duyurmak istercesine yüksek sesle cevap verir: “Eğer sen, beni tavaftan men edersen, ben de Allah’a yemin ederim ki size daha ağırını yapar, Şam ticaret yolunuzu keserim!”<span id="easy-footnote-3-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-3-5575" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Beklemediği bu çıkış karşısında korkuya kapılan Ebû Cehil, onu, Kâbe ile baş başa bırakır ve oradan sıvışır gider. Hz. Sa’d, bu duruşu ile Mekke’ye hem kimseden korkmadıkları hem de “Müslümanlara yapacakları hiçbir saldırının karşılıksız kalmayacağı” mesajını verir.</p>
<h4><strong>Bedir Sürecinde Duruşu</strong></h4>
<p>Müşrikler, zulüm ve işkencelerle Müslümanları Mekke’den çıkmak zorunda bırakırlar. Ardından da onların arkada bıraktığı malları yağmalar ve satmak için Şam’a gönderirler. Niyetleri, elde edecekleri gelirle Medine’ye düzenleyecekleri saldırıyı organize etmektir. Allah Resûlü, Şam’dan dönen kervanı kontrol altına almak için harekete geçer. Yalnız kervan, onların çıkışını haber alır ve yardım için Mekke’ye haber gönderir. On beş yıldır Müslümanları yok etmek için fırsat kollayan Ebû Cehil, üç kat kalabalık bir orduyla hemen yola çıkar. Gelişmeyi haber alan Allah Resûlü, yol ayrımında kalır. Ya yolunu değiştiren kervanın peşinden gidecek ya da Müslümanları yok etmek için yola çıkan şirk ordusuyla karşı karşıya gelecektir. Düşüncesi, Ebû Cehil’i durdurmaktır. Fakat durum kritiktir. Zira Ensar, kendisine Medine’ye saldırı olursa koruma sözü vermiştir. Üstelik savaş niyetiyle yola çıkmadıkları için harbe hazırlıklı da değildirler ve bir kısmının gönlü, kervanı takip etmekten yanadır.<span id="easy-footnote-4-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-4-5575" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> Karar vermek için bu beklenmedik gelişmeyi istişareye açar.</p>
<p>Muhacirler görüşlerini bildirirken Allah Resûlü’nün gözü, özellikle Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın üzerindedir. Ensar’ın başında o vardır. Durumu anlayan Hz. Sa’d hem Evs hem de Hazrec adına şu tarihi konuşmayı yapar: “Yâ Resûlallah! Biz sana iman ettik. Seni tasdik ettik. Getirdiğin şeylerin hak olduğuna şahit olduk. Sana itaat edeceğimize söz verdik. İstediğin tercihi yapabilirsin. Biz sonuna kadar seninleyiz. Sana Kur’ân’ı indiren Allah’a yemin ederim ki Berku’l-Gımad’a kadar atını sürsen bizden bir kişi bile arkada kalmaz. İşte canlarımız; dilediğini al. İşte malımız; istediğin kadarını al ve istediğin yere harca. Hiç şüphesiz aldıkların, bizim için geride bıraktıklarından daha sevimlidir. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bize şu denizi gösterip dalsan biz de seninle birlikte dalarız; içimizden kimse geride kalmaz. Yarın bizi, düşmanlarımızla karşılaştırsan asla hoşnutsuzluk göstermeyiz. Savaşırken sabır ve sebat göstermek, düşmanla karşılaşınca sadakatten ayrılmamak, bizim şiarımızdır. Umulur ki Allah, sana bizden gözünü aydın edecek şeyler gösterir. Yürüt bizi Allah’ın bereketine doğru!”</p>
<p>Hz. Sa’d’ın bu konuşması, Allah Resûlü’nü çok memnun ve mesrur eyler. Çünkü bu, sadece o gün verilecek kritik karar için değil gelecek adına da Ensar’ın duruşunu aksettirir; Akabe’de verilen sözün ötesine de razı ve hazır olduklarını gösterir. Bir de Hz. Sa’d’ın bu konuşması, karar öncesi ordunun yaklaşık dörtte üçünü oluşturan Ensar üzerinde ciddi tesirli olur; onları motive eder. Ebû Cehil’i durdurmaya karar veren Allah Resûlü, “Haydi, yürüyün Allah’ın bereketine doğru! Size müjdelerim ki Allah, bana, iki taifeden birini vaat etti. Vallahi şu anda sanki o topluluktan bazılarının vurulup düşecekleri yerleri görür gibiyim!” buyurur.<span id="easy-footnote-5-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-5-5575" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Bunun üzerine ordu, Bedir’e gelir ve konuşlanır. Yalnız düşman hem sayıca daha fazla hem katliama kilitlenmiş hem de askeri teçhizat olarak daha güçlü; Müslümanlar ise sayıca az ve savaşa hazırlıklı olmadıkları için Allah Resûlü, rahat değildir.</p>
<p>Bu durum, Ensar’ın komutanı Hz. Sa’d’ın gözünden kaçmaz; Allah Resûlü’ne gelir ve rahatlatma adına “Ey Allah’ın Resûlü! Sana hurma dallarından bir çardak yapalım. Sen o gölgelikte otur ve bineklerini de yanına bağlayalım. Sonra biz düşmanla vuruşalım. Eğer Allah bizi aziz kılar, düşmanımızı mağlup ederse, zaten bu bizim arzumuzdur. Yok eğer biz mağlup olursak, sen bineklerine biner ve kavmimizden buraya katılmayanların yanına dönersin. Zira bizden bazıları savaşa katılmadılar. Fakat onların sana olan muhabbetleri, bizimkinden daha fazladır. Eğer onlar senin savaşla karşı karşıya geleceğini bilselerdi kesinlikle geri kalmazlardı. Allah seni onlar vasıtasıyla korur; onlar sana candan bağlı ve seninle birlikte her türlü mücadeleye razı ve hazır kimselerdir!” der.<span id="easy-footnote-6-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-6-5575" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span> Allah Resûlü, bu bakış ve duruşundan dolayı Hz. Sa’d’ı sena eder ve kendisine hayır duada bulunur. Ayrıca Hz. Sa’d, kılıcını sıyırır ve sabaha kadar çardağın önünde bizzat nöbet tutar.<span id="easy-footnote-7-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-7-5575" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span></p>
<h4><strong>Uhud Sürecinde Duruşu</strong></h4>
<p>Bedir’de büyük bir hezimet yaşayan hem savaşı hem ileri gelenlerini hem de Araplar arasındaki itibarlarını kaybeden Mekkeliler, bir yıl sonra 3000 kişilik bir orduyla intikam ve katliam için Medine’ye doğru harekete geçer. Durumu haber alan Allah Resûlü, ashabını toplar ve gelişmeyi istişareye açar. O ve ashabın ileri gelenleri, kuşatmaya izin verip şehri içerden savunmanın daha isabetli olacağı görüşündedir. Fakat çoğunluk -ki bunların da büyük kısmını Ensar’ın gençleri oluşturmaktadır- gerekçelerini sunup ısrarla meydan muharebesi isterler. Allah Resûlü, istişare neticesinde Uhud’a çıkmaya karar verir. Kısa zamanda hazırlıklarını bitiren askerler, saf saf dizilip hareket emrini beklemeye başlar.</p>
<p>Gençlerin bu tavrını doğru bulmayan ve gelişmeyi haber aldığı andan itibaren Allah Resûlü’nün etrafında gece gündüz bizzat kendisi nöbet tutan Hz. Sa’d İbn-i Muaz, yanlarına gelir ve “Medine’den çıkmak istemediği halde siz çıkması için Allah Resûlü’ne ısrar edip durdunuz! Halbuki O’na emir gökten iner! Siz bu işi O’na bırakın; emrettiği şeyi yerine getirin. Siz O’nun hakkında ‘O kendiliğinden bir şey söylemez!’ buyurulduğunu görmediniz mi? Siz O’nun emrine itaat edin.” der ve onları uyarır.<span id="easy-footnote-8-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-8-5575" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span> Fakat artık çok geçtir zira Allah Resûlü, kararını vermiş ve zırhlarını giymiştir.</p>
<p>İri yapılı ve uzun boylu olan Hz. Sa’d İbn-i Muaz, Uhud’a doğru gidilirken Allah Resûlü’nün önünde yürür. Özellikle iki ateş arasında kalınan savaşın ikinci bölümünde ordu dağılınca Allah Resûlü’nü koruma adına yanına koşar; O’ndan bir an bile ayrılmaz ve kahramanca vuruşur.<span id="easy-footnote-9-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-9-5575" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Savaşın sonunda, yaptığı onca fedakarlığa rağmen “Yâ Resûlallah! Ben, Enes İbn-i Nadr’ın yaptığını yapamadım!” der.<span id="easy-footnote-10-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a style="box-sizing: border-box; background-color: transparent; color: #dd3333 !important; text-decoration: none; transition: all 0.4s ease 0s;" title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-10-5575" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span> Hz. Sa’d’ın, Uhud’da sabit kadem oluşu, Ensar’ın da kısa zamanda derlenip toparlanmasına büyük katkı sağlar. Üstelik o, Allah Resûlü Hamrâü’l-Esed’de toplanma emri verince kabilesini gezer; ağır yaralı haldeki askerleri cepheye gitme adına motive eder.</p>
<h4><strong>Ganimetlerin Taksimi Hususunda Duruşu</strong></h4>
<p>Suikast girişimi, isyan ve ihanetlerinden dolayı Nadiroğullarının kaleleri kuşatılır ve bir müddet sonra dayanamayıp teslim olurlar. Kendilerinden Medine’yi terk etmeleri istenir. Onlardan geriye “fey” olarak silah, ev, arazi ve hurma bahçeleri kalır. Allah Resûlü, bunları, yaklaşık dört yıldır Ensar’ın evinde misafir kalan, bağında ve bahçesinde çalışan Muhacirlere dağıtmayı düşünür. Fitne çıkmaması adına bu düşüncesini Ensar ile paylaşmaya karar verir. Hz. Sabit İbn-i Kays’ı çağırır ve ondan Evs ve Hazrec’e mensup ne kadar Müslüman varsa hepsini bir yere toplamasını talep eder. Onların toplandıkları yere gelir, kendilerine bir konuşma yapar; öncelikle fedakarlıklarını, diğerkamlıklarını yad eder ve ardından “Muhacir kardeşlerinizin malları yoktur. Dilerseniz, Nadiroğullarının mallarından fey olarak bana kalanları, sizinle Muhacirler arasında bölüştüreyim. Muhacirler sizin evlerinizde oturmaya ve mallarınızdan yararlanmaya devam etsinler. Dilerseniz, yalnız Muhacirlere vereyim de onlar evlerinizden çıksınlar ve mallarınızı size bıraksınlar!?” buyurur.</p>
<p>Allah Resûlü’nün bu tekliflerine Hazrec’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Ubâde ile Evs’in başındaki Hz. Sa’d İbn-i Muâz’ın cevabı, “Hayır yâ Resûlallah! Siz Nadiroğullarından elde edilen ganimetleri, muhacirler arasında bölüştürün! Onlar yine bizim evlerimizde oturmaya devam etsinler. Hatta isterseniz bizim mallarımızı da onlara bölüştürün.” şeklinde olur. Bunun üzerine hazır bulunanların tamamı, başkanlarının sözünü kastederek “Ya Resûlallah! Bu bu hükme razıyız ve kabul ediyoruz!” derler. Bunun üzerine Allah Resûlü, duyduğu memnuniyetini “Ey Allah’ım! Ensar’a ve nesillerine merhametinle muamele buyur.” duasıyla dile getirir.<span id="easy-footnote-11-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-11-5575" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span></p>
<h4><strong>İfk Hadisesi Sürecinde Duruşu</strong></h4>
<p>Müreysî’de yaptıklarıyla yetinmeyen baş münafık, dönüş yolunda hane-i saadetin iffetini hedef alır. Ayrıca adamlarını kullanarak ürettiği iftirayı, toplum içerisinde yayar. Hz. Sa’d İbn-i Muaz’ın, iftirayı işittiğinde verdiği ilk tepki “Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.” olur.<span id="easy-footnote-12-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-12-5575" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span> Bu mümince duruşuyla o, kavmine de güzel örnek olur. Daha sonra bu hadiseyi vuzuha kavuşturmak için indirilen Nur Sûresi’nin 16. ayetinde İslam toplumu, bu büyük iftira karşısında Hz. Sa’d İbn-i Muaz gibi bir duruş sergilemediği için uyarılır ve onun bu duruşu, benzeri durumlarda kıyamete kadar müminlerin takınması gereken tavrı bildirmek için ayet olarak indirilir: “Nasıl oldu da onu işitir işitmez: ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşa! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.’ demediniz!”<span id="easy-footnote-13-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-13-5575" data-hasqtip="12" aria-describedby="qtip-12"><sup>13</sup></a></span></p>
<p>Allah Resûlü, bir müddet bekler ve ardından halkı Mescid-i Nebevî’ye toplar. Bir konuşma yapar ve: “Ey Müslümanlar! Ailem hakkındaki iftirasıyla beni üzen bir adama karşı kim bana yardım eder? Ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Bu iftirayı ortaya atanlar öyle bir adamın adını dillerine doladılar ki onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum.” buyurur. İlk karşılık veren Evs’in lideri Sa’d İbn-i Muaz olur; ayağa kalkar ve “Yâ Resûlallah! Bana izin ver! Onun boynunu vuralım! Eğer Evs’ten ise hemen boynunu vururuz. Yok eğer Hazrec’ten ise emredersen biz bu emri de yerine getiririz.” der. İftirayı atan nifakın başı İbn-i Übeyy, Hazrec’e mensuptur ve Hz. Sa’d’ın bu çıkışı, onları rahatsız eder; karşılıklı atışmalar olur ve bir anda sinirler iyice gerilir. Allah Resûlü, kendi derdini bir köşeye bırakır; kalkar onları sakinleştirir ve aralarını bulur.<span id="easy-footnote-14-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/#easy-footnote-bottom-14-5575" data-hasqtip="13" aria-describedby="qtip-13"><sup>14</sup></a></span></p>
<p><strong>Kaynak:Yücel Men | Peygamberyolu.com</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişâm, Sîre 2/43; Taberî, Târîh 2/357; Beyhakî, Delâil 2/438-440</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hibbân, Sahîh 7286</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Buhârî, 3950, 3632; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 6/75</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Enfal Sûresi, 8/5-8</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/253; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/24; Beyhakî, Delâil 3/106; İbn-i Kesîr, Bidâye 3/293</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişâm, Sîre 2/260; Taberî, Târîh 2/440; Beyhakî, Delâil 3/44</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/269; İbn-i Sad, Tabakât 2/15</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/38</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/240</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Buhârî, 2805; Beyhakî, <em>Sünen </em>9/43 (17696)</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Seyyidünnâs, Uyunu’l-Eser 2/50</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-12-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Buhârî, İ’tisâm 28; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 7/78; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 13/487</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-13-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Nur Sûresi, 24/16</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-14-5575" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Buhârî, Megâzî 34; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 5/2380</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/ornek-durusu-ile-hz-sad-ibn-i-muaz-ra/">Örnek duruşu ile Hz. Sa’d İbn-i Muâz (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Sahabe</title>
		<link>https://hizmetten.com/14658-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Nov 2020 07:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14658</guid>

					<description><![CDATA[<p>İmam İbn Hazm, kendisi gibi pek çok müçtehit ve eimmenin kanaatine tercüman olarak: &#8220;Sahabe-i kiramın bütünü ehl‑i Cennet&#8217;tir.&#8221;[1] der. İçlerinde Aşere-i Mübeşşere gibi bazılarının hayatta iken Cennet&#8217;le müjdelenmesi,[2] onların Cennet&#8217;te de belli&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/14658-2/">Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Sahabe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İmam İbn Hazm, kendisi gibi pek çok müçtehit ve eimmenin kanaatine tercüman olarak: &#8220;Sahabe-i kiramın bütünü ehl‑i Cennet&#8217;tir.&#8221;<sup>[1]</sup> der. İçlerinde Aşere-i Mübeşşere gibi bazılarının hayatta iken Cennet&#8217;le müjdelenmesi,<sup>[2]</sup> onların Cennet&#8217;te de belli bir pâyeye sahip olmalarından dolayıdır. Kur&#8217;ân&#8217;da ve sünnette bu görüşü destekleyen pek çok deliller vardır.</p>
<p>Evvelâ, Kurân-ı Kerim, Fetih sûresinin son âyetinde sahabeyi şöyle tavsif eder:</p>
<p><strong>مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ </strong><em>&#8220;Muhammed Allah&#8217;ın Resûlü&#8217;dür.&#8221;</em> İman-ı billâhtan sonraki en büyük hakikat; Hz. Muhammed&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah&#8217;la insanlar arasında mukaddes bir vesile ve vasıta oluşudur.</p>
<p><strong>وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ </strong><em>&#8220;O&#8217;nunla beraber bulunanlar ve O&#8217;nun maiyyetinde olanlar ise, küfre ve kâfirlere karşı çok çetindirler.&#8221;</em>; (bükülmez kol, bükülmez bel ve temenna durmaz kamet).</p>
<p><strong>رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرَاهُمْ رُكَّعاً سُجَّداً </strong><em>&#8220;Kendi aralarında yumuşaklardan yumuşak ve rahîm mi rahîmdirler.&#8221;</em><em>(Hayatları namazdan ibarettir, denecek derecede o kadar çok namaz kılarlar ki), sen onları rükû ve secdede görürsün.&#8221;</em></p>
<p><strong>يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَاناً </strong><em>&#8220;Allah&#8217;tan fazl ve razılık diler dururlar.&#8221;</em> &#8216;Allahım! Cennet bizden uzak ama, Senin fazlınla ayağımızın ucu, burnumuzun ucu, iki kaşımızın arası kadar yakındır. Allahım! İman ışığını eğer Sen yakmazsan, o bizden çok uzak; fakat Senin fazlınla yakınlardan daha yakın bir meşaledir. Allahım! Razılığını isteriz; Sen verirsen her şey olur; vermez, mahrum edersen, insan her şeyden mahrum kalır.&#8217; der ve bunu vird-i zebân ederler.</p>
<p><strong>سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِم مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ </strong><em>&#8220;Secde emaresi, alınlarında bellidir.&#8221;</em> Onların alınlarında nûrefşân bir nişan sezer.. ve secdeden meydana gelmiş izler görürsünüz. Onları hiçbir şeyden tanımasanız bile, yüzlerindeki secde izlerinden, yüzlerinin behcet ve beşâşetinden tanırsınız. Onların nâsiyeleri, pırıl pırıl, dırahşân ve şûlefeşândır&#8230;</p>
<p><strong>ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ </strong><em>&#8220;İşte, Tevrat, onları böyle anlatmaktadır.&#8221;</em></p>
<p><strong>وَمَثَلُهُمْ فِي اْلأِنْجِيلِ </strong><em>&#8220;İncil ise, onlardan şöyle bahseder.&#8221;</em>:<strong> كَزََرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ </strong><em>&#8220;Bir ekin ki, ruşeym hâlinde başını taştan, topraktan dışarı çıkardı.&#8221;</em><strong> فَآزَرَهُ </strong><em>&#8220;Derken, hemen büyüdü ve boy attı.&#8221;</em><strong> فَاسْتَغْلَظَ </strong><em>&#8220;Ve ardından da kalınlaştı.&#8221;</em><strong> فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ </strong><em>&#8220;Ve gövdesi üzerine doğruldu (ve salınmaya durdu.)&#8221;</em><strong>يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ </strong><em>&#8220;Öyle ki, ekini ekeni, tohumu saçanı bile hayrette bırakacak derecede (çabuk büyüdü, küfre, dalâlete baş kaldırdı, bütün dünya ile hesaplaşacak seviyeye ulaştı.) Küffârı gayz içinde bıraksın diye.&#8221;</em>:</p>
<p><strong>وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْراً عَظِيماً </strong><em>&#8220;Allah, onlardan, iman edip, salih amelde bulunanlara mağfiret ve ecr‑i azîm vaad etti.&#8221;</em><sup>[3]</sup></p>
<p>Nedir, Allah&#8217;ın vaad ettiği ecr-i azîm? Kur&#8217;ân, bunu tasrih etmiyor; çünkü, sürpriz yapacak Allah; gözlerin görmediği, kulakların işitmediği mükâfatlarla mükâfatlandıracak onları;<sup>[4]</sup> Cennet&#8217;ine koyup, Firdevs&#8217;iyle serfiraz etmesi ise, onlara bir unvan-ı eltafı.</p>
<p>Bir gün, çocuğu şehit olmuş bir kadın, Allah Resûlü&#8217;ne gelerek: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resûlü, eğer Hârise şehit olduysa ve eğer Cennet&#8217;e girdiyse ağlamayacağım; yok, böyle değilse, kıyamete kadar üstümü başımı yırtacak ve ağlayacağım.&#8221; dedi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu kadına şu hayatbahş cevabı verdiler: <em>&#8220;Cennet bir değil ki! Senin oğlun, Cennet&#8217;in en yükseği olan Firdevs&#8217;tedir.&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Bu, sonradan iman etmiş genç bir sahabiydi. Sonradan iman etmiş sıradan bir sahabi, Cennet&#8217;in en yükseğine giderken, sünneti bize nakleden ve hakikat-i Ahmediye&#8217;yi günümüze taşıyan büyük sahabilere yalan isnadında bulunmanın, bulunup ehl-i Cehennem görmenin, insanı nereye götüreceğini düşünmek gerekir!</p>
<p>Yine, Kur&#8217;ân-ı Kerim buyuruyor:<strong> وَالسَّابِقُونَ اْلأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَاْلأَنْصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُمْ بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ</strong><em> &#8220;Muhacirlerden ve ensârdan o ilkler, o önde gidenler ve bir de ihsan şuuruyla onlara tâbi olanlar var ya, Allah onlardan razı, onlar da Allah&#8217;tan razıdırlar.&#8221;</em><sup>[6]</sup></p>
<p>Allah, onlardan her nefse:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي</strong></p>
<p><em>&#8220;Ey itminana ermiş tertemiz nefis, sen Allah&#8217;tan, Allah da senden razı olarak Rabbi&#8217;ne dön. Kullarımın içine katıl ve gir cennetime!&#8221;</em><sup>[7]</sup> der.</p>
<p>Evet, bazıları sahabeden razı olmasa da, Allah onlardan razıdır; bazıları, Cennet&#8217;i onlara çok görse de: <strong>وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي تَحْتَهَا اْلأَنْهَارُ </strong><em>&#8220;Allah, onlara altlarından ırmaklar akan Cennet&#8217;ler hazırlamıştır.&#8221;</em><strong> خَالِدِينَ فِيهَا أَبَداً </strong><em>&#8220;Hem, orada ebedî kalacaklardır.&#8221;</em><strong> ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ </strong><em>&#8220;Ve bu büyük bir mükâfat, büyük bir kazançtır.&#8221;</em><sup>[8]</sup></p>
<p>Muhacirler, yurtlarını yuvalarını bırakmış.. ve tabiî ondan önce de beşerî arzularından, nefsanî isteklerinden hicret etmiş.. mâsiyetten itaate, nefsanîlikten ruhanîliğe ve Mekke&#8217;den Medine&#8217;ye göç etmiş insanlardır.</p>
<p>Ensar ise, onlara bağırlarını açan, onları kucaklayan ve onları barındıran kutlulardır. Bu öyle bir kucak açma ve barındırmadır ki, sadece şu kesitten rasat, yeter insana: Sa&#8217;d İbn Rebî, Allah Resûlü&#8217;nün, onunla aralarında kardeşlik kurduğu Abdurrahman İbn Avf Hazretleri&#8217;ni götürür evine ve iki hanımını göstererek: &#8220;Bak kardeşim, sen hicret ettin; fedakârlık yaptın. Şu iki hanımdan hangisini istersen boşayayım, iddetini beklesin, sonra da onunla evleniverirsin.&#8221; der. İbn Avf ise: &#8220;Kardeşim, Allah sana zevcelerini mübarek kılsın. Sen bana bir ip ver ve pazarın yolunu göster.&#8221; der ve Mekke&#8217;nin tüccarı Medine pazarlarında hamallığa yürür&#8230;<sup>[9]</sup></p>
<p>Evet bu, öyle bir kucak açma ve barındırmadır ki, Devs&#8217;ten gelip Müslüman olan ve Resûlullah&#8217;ın yanından ayrılmama uğruna, sünneti gelecek kuşaklara aktarma adına gündüzleri sâim, geceleri kâim; aç sabahlayıp, aç geceleyen ve çok defa açlıktan sar&#8217;a tutmuş gibi yerlerde kıvranan Ebû Hüreyre Hazretleri, kendi gibi açlığa müptelâ olmuş birini anlatır; bu zat Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzuruna gelir ve: &#8220;Yâ Resûlallah, günler var ki, ağzıma bir lokma bir şey koymadım!&#8221; der.</p>
<p>Bunun üzerine, Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) süt halalarından olduğu söylenen Ümmü Süleym&#8217;in ikinci kocası, o müthiş insan ve en çok sevdiği hurma bahçesini Allah yolunda infak eden Ebû Talha, onu alır ve evinde misafir eder. Ne var ki, evde yiyecek öyle fazla bir şey de yoktur. Zevcesi Ümmü Süleym&#8217;e: &#8220;Çocukları akşamdan yatır ve ne varsa sofraya koy. Mumu da daha iyi yakayım derken söndürüver. Karanlıkta kimin ne yeyip ne yemediği belli olmayacağından, ben kaşığımı tabağa boş götürür getiririm; böylece misafirimiz de karnını doyurur.&#8221; der.</p>
<p>Öyle yaparlar.. ve derken misafir de karnını doyurma fırsatı bulmuş olur. Sabah namazında her ikisi de Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında yerlerini alırlar ve namaza dururlar.. namazı müteakip, Allah Resûlü geriye döner, gülümser ve: <em>&#8220;Bu gece ne yaptınız? Hakkınızda şu âyet nazil oldu.&#8221;</em> der ve âyeti okur:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَاْلإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ</strong></p>
<p><em>&#8220;Onlardan (muhacirlerden) evvel orasını (Medine&#8217;yi) yurt ve iman ocağı edinmiş olan (ensar-ı kiram), kendilerine hicret edip gelenlere sevgi beslerler, severler onları. Onlara verdiklerinden dolayı kalblerinde en ufak bir hâcet, talep, elem, pişmanlık da duymazlar. Kendileri fakr u hâcet içinde bile olsalar, onları öz canlarından daha üstün tutar, öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin hırsından ve cimriliğinden korunursa, işte böyleleridir muradlarına erenler, onlardır kurtulanlar.&#8221;</em><sup>[10]</sup></p>
<p>Evet, bugünün insanının hayallerinin bile ulaşamayacağı bir insanî seviyeyi ihraz etmişti onlar. Kalbleri dupduruydu.. en ufak bir eğrilik yoktu içlerinde ve Allah, onlardan razı olduğunu daha hayatlarındayken ilan ediyordu. Razı olmuştu Allah onlardan.. tastamam mü&#8217;mindi onlar ve Allah, O mü&#8217;minlerden razı olmuştu.. hem de şüphesiz razı olmuştu.</p>
<p>İşte, mini bir mealle, onların mânâlandırılmaları; &#8220;Ey Resûlüm, seni Mekke&#8217;ye sokmadıkları zaman, canlarını ve mallarını yolunda vermek, her şeylerini uğrunda feda etmek ve sen ne dersen onu yapmak üzere ellerini ellerinin üzerine koyup sana biat ettikleri zaman Allah onlardan razı olmuştu.. razı olmuş ve kalblerindekini de bilmişti.. niyetlerindeki ihlâsı, samimiyeti ve duruluğu bilmişti de onlardan razı olmuş ve üzerlerine sekîne, itminan, temkin indirmişti. Öyle ki, bütün dünya karşısında tek başlarına da kalsalar, itminan içindeydiler.. çok yakın bir gelecekte de, Hudeybiye gibi bir fetih ve o âna kadar kapalı kalmış yolların açılmasını, mâniaların bertaraf edilmesini ihsan etmişti onlara.&#8221;</p>
<p>Sahabe-i kiram, Resûlullah&#8217;a verdiği sözden, O&#8217;nunla yaptığı biattan, Allah&#8217;la olan anlaşmalarından hiç dönmemişti. Allah&#8217;a verdikleri sözde hep sâdık çıkmış ve her hâdisede sadakatlerini ortaya koymuşlardı. Kur&#8217;ân, onları bu yönleriyle de yani sadakatleri, söz ve ahdlerine bağlılıklarıyla da destanlaştırmakta ve medh ü senâ etmektedir. İşte Kur&#8217;ân&#8217;dan bir meal daha:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً</strong></p>
<p><em>&#8220;Mü&#8217;minlerden öyle mert oğlu mertler, öyle yiğit oğlu yiğitler vardır ki, Allah&#8217;a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat etmiş; onlardan kimisi ahde vefa gösterip canını vermiş; kimisi de beklemedeydi.&#8221;</em><sup>[11]</sup></p>
<p>Evet, onlar, Allah&#8217;la Cennet karşılığında, O&#8217;nun rızası karşılığında mal ve canlarını seve seve feda edeceklerine dair ahidleşmede bulunmuşlardı.. ve sonra da bu ahidlerine sadakat göstermişlerdi. Cephelerde bir bir doğrandılar; dökülüp dökülüp gittiler; ekin biçilir gibi biçildiler de, bir adım olsun geriye dönmediler.</p>
<p>İşte Hamza, Uhud&#8217;da şeb-i ârûsunu yaşadı! İşte Enes b. Nadr, yine Uhud&#8217;da ölümle sarmaş-dolaş Allah&#8217;ına kavuştu. İbn Cahş, Mus&#8217;ab b. Umeyr ve daha onlarcası Uhud&#8217;da, Bedir&#8217;de ölümle zifaf oldular. Ahidlerini yerine getiren bu kutlu yiğitlerden başka daha bazıları da vardır ki, onlar da şeb-i ârûslarını beklemekte ve cephelerde ölüm aramaktaydılar.</p>
<p>Ebû Akîl bunların başında gelir: Uhud&#8217;da bekledi, feth‑i Mekke&#8217;de bekledi; Mute&#8217;de bekledi; nihayet Yemame&#8217;de beklediğine erdi. Ve bu yiğitler, Allah&#8217;a verdikleri sözü hiç değiştirmediler. İlk gün nasıl idilerse, son gün de öyleydiler. Dünya onları hiç mi hiç değiştiremedi.. cismaniyetleri asla onlara galebe çalamadı.. karanlıkların yırtılacağı, nurun ortalığı kaplayıp, karanlık ordularının aydınlık ruhlar tarafından bozguna uğratılacağı âna kadar, hiç değişiklik göstermeden hep yiğitçe davrandılar&#8230;</p>
<p><span class="notice">[1] İbn Hazm, el-Fasl fi&#8217;l-milel, 3/119; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/10.<br />
[2] Tirmizî, menâkıb 25; Ebû Dâvûd, sünnet 8.<br />
[3] Fetih sûresi, 48/29.<br />
[4] Bkz.: Buhârî, bed&#8217;ü&#8217;l-halk 8; tevhid 35; Müslim, iman 312; cennet 2-4.<br />
[5] Buhârî, megâzî 9; rikâk 51; Tirmizî, tefsir (23) 3.<br />
[6] Tevbe sûresi, 9/100.<br />
[7] Fecr sûresi, 89/27-30.<br />
[8] Tevbe sûresi, 9/100.<br />
[9] Buhârî, büyû 1; menâkıbü&#8217;l-ensâr 3; nikâh 7; Abdurrezzak, el-Musannef, 6/178.<br />
[10] Haşr sûresi, 59/9. Buhârî, tefsir (59) 6; Müslim, eşribe 172-174.<br />
[11] Ahzâb sûresi, 33/23.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/14658-2/">Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Sahabe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
