<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Rasim Haner arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/rasim-haner/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/rasim-haner/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:53:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Rasim Haner arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/rasim-haner/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Musibetler, İmtihanlar ve Değerler</title>
		<link>https://hizmetten.com/musibetler-imtihanlar-ve-degerler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Mar 2023 19:33:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[İmtihanlar ve Değerler]]></category>
		<category><![CDATA[Musibetler]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=30348</guid>

					<description><![CDATA[<p>Musibet zamanında imtihanların boyutları değişir, derinliği artar. Normal zamanlarda sorgulanmayan şeyler, zor zamanlarda sorgulanmaya başlar. İnsanların zaaflarından istifade etmeyi seven şeytan, problemlerin üst üste yaşandığı dönemlerde, kriz anlarında, gazap duygusunu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibetler-imtihanlar-ve-degerler/">Musibetler, İmtihanlar ve Değerler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Musibet zamanında imtihanların boyutları değişir, derinliği artar. Normal zamanlarda sorgulanmayan şeyler, zor zamanlarda sorgulanmaya başlar. İnsanların zaaflarından istifade etmeyi seven şeytan, problemlerin üst üste yaşandığı dönemlerde, kriz anlarında, gazap duygusunu da kullanarak, insanları isyana, günaha, şüpheye sevk etmeye çalışır. Çoğu zaman da bunda başarılı olur.</p>
<p>Musibet dönemleri, tam da karşılıklı düellonun yapılacağı zaman dilimleridir. İnsan iradesiyle, şeytan da olanca hileleriyle bu dönemde karşı karşıya gelir, vuruşur, çarpışır ve sonunda iradesinin zaferini kazananlar da olur, şeytana yenik düşenler de! Şeytan sağdan soldan, alttan üstten, önden arkadan insanı sıkıştırır, onun aklına, ruhuna, kalbine, duygularına, şehvet ve gazap gibi garizelerine baskı uygulayarak onu doğru yoldan saptırmaya, selim akıldan uzaklaştırmaya, temiz fıtrattan çıkarmaya çalışır. O, rahat zamanlarda insanın daha ziyade şehvet hissini tahrik ederken, zor zamanlarda daha çok gazap duygusunu kullanır.</p>
<p>Bir hadis-i şerifte ifade edildiği üzere rahat zamanda şükür ile zor zamanda sabır ile mü’minin kazanacağı da bundan olmalıdır. Zira insan zorlandığı zamanlarda gerilir, bu da sinirleri harekete geçirir. Aklın mantığın zayıfladığı hatta tamamen devreden çıktığı bu dönemde insan sınır tanımaz bir asabiliğe teslim olur. Şeytanın aradığı an işte bu andır. Sinirleri ayakta olan ve her şey yapmaya hazır bir insanı alır, ona en söylenmeyecek şeyleri söyletir, en yapılmayacak şeyleri yaptırır. Ayette buyurulduğu üzere, وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ <em>“Kim Rahman&#8217;ın hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği Kur&#8217;ân&#8217;ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.”</em> (Zuhruf suresi, 43/36)</p>
<p><strong>Eğer insan, musibet anında şeytanın insana neler düşündürüp neler yaptıracağını bilmiyorsa, tamamen sebeplere yoğunlaşır.</strong> Musibetin neyden kaynaklandığını araştırıp ders ve ibretler çıkararak ileriye yürüme planlamaları yapmak ve zaman zaman kendisini de sanık sandalyesine oturtmak yerine etrafta suçlu arar. Bu esnada şeytanı ve onun kendisine neler yaptıracağını unutur. Şeytanın istediği de zaten budur; kendini unutturmak.</p>
<p>Bu yüzden <strong>musibet esnasında başka zamanlardan daha fazla bir temkin ve teyakkuza ihtiyaç vardır.</strong> Nasıl düşünmeli, nasıl davranmalı ve nasıl hareket etmeliyiz ki çözmekte zorlandığımız problemler karşısında şeytana yem olmayalım, o güne kadar sürdürdüğümüz kulluk bilincini kaybetmeyelim, tam kazandık derken hüsrana uğramayalım, hasat mevsiminde fırtınaya yenik düşmeyelim?</p>
<p>Bunun için öncelikle şeytan gibi bir düşmanı iyi tanımak, onun stratejilerini bilmek gerekir. Dinimiz her zaman için bizlere stratejiler sunar. Bunlar şeytana ve insan nefsine karşı kullanılacak stratejilerdir. İster rahat dönemler isterse de problemli süreçler olsun, şeytan her döneme ait hileleriyle insanın üzerine gelir. Baştan bunu böyle bilmek ve kabul etmek gerekiyor. Düşmanın varlığını, stratejilerini bilen ve onu önemseyen biri, ona göre hareket edecektir. Kur’an, şeytanın ezeli bir insan düşmanı olduğunu bildirerek bizi ikaz eder ve <em>“Şeytan sizin düşmanınızdır.”</em> (Fatır suresi, 35/6) der. Sadece bunu demekle kalmaz, onu bir düşman olarak benimsememizi, cephede düşman karşısında bulunuyormuşuz gibi hareket etmemizi ister ve <em>“Siz de onu düşman edinin.”</em> diye ilave eder. Demek ki daha baştan şeytanı düşman bilmemiz ve ona karşı bir duruş sergilememiz gerekiyor. Musibet zamanlarında ise bu duruşu bir kez daha hatırlamaya, böylece mukavemetimizi yenilemeye, direncimizi perçinlemeye ihtiyaç duyuyoruz.</p>
<p>Buraya kadar şeytanın musibet anında insana hücumundan bahsettik. Elbette mücadele bundan ibaret değil. Rahat dönemlerde de şeytan boş durmuyor, insana musallat oluyor, onu selim akıl ve kalple baş başa bırakmıyor. Rahatlığın getirdiği avantajları değerlendiriyor; insanın şehvetini, rahatlık hissini, konforlu yaşama tutkusunu, yüksek standartta bir hayat sürme özlemini tahrik edip bu duyguları besliyor. Normal şartlarda, konforlu yaşamak isteyen birinin çok çalışması gerekirken, şeytan orada bir zıtlık oluşturuyor. Konfor özlemiyle tembelliği bir arada yaşatıyor insana. Böylece insanın mücadele azmini, hareket kabiliyetini, çalışma şevkini kırıyor ve geleceği imar etme planlarını yerle bir ediyor. İnsanın esas rahatının harekette olduğu, hareket edip didinen insanın bereket ve huzura kavuşacağı, bir dönem yokluklar yaşayan fakat çalışan insanın ileriki bir zamanda refaha ereceği gerçeğini örtüyor.</p>
<p>‘Rahat bir hayat’ etrafında ifade etmeye çalıştığım şeyler sadece maddi açıdan değerlendirilmemeli. Manevi sahada da aynı kanunlar geçerlidir. Allah, maneviyatını kuvvetlendirmeye çalışan, bu konuda çözümler üreten, stratejiler geliştiren, ferdî ya da topluluk halinde faaliyette bulunan insanlara, mutlaka manevi olarak bir konfor sunacaktır. Biz bu konfora tasavvufi yaklaşımla kalp ve ruhun yüksek hayat standartları diyebiliriz. Dünyaya karşı tavrını belirlemiş, temel dinî ve insanî değerlere bağlı, prensiplerinden şüphe etmeyen, modern dünya karşısında kendi değerlerinden gocunmayan, bilakis yaşadığı değerlerin farkında olup onları dünyaya bir katkı olarak sunmaya çalışan insanlara, Allah mutlaka yüksek dereceli bir hayat bahşedecektir. Bu hem dünyada hem de ahirette görülecek bir neticedir.</p>
<p><strong>İnanmış, inancından taviz vermeyen, şüpheye düşmeyen insanların bu dünyada yaşadığı huzur, meselemiz için bir güzel örnektir.</strong> Allah’ın bu örnekleri bize göstermesi büyük bir nimettir. Onların hayatı, dünyada değerlere bağlı bir hayatın nasıl yaşanabileceğine dair bize önemli bir fikir verir. Daha da önemlisi, zihnimizde şeytanın dürtüleriyle oluşturduğumuz “Böylesi bir hayat yaşanamaz.” vehmini siler atar. Rahat zamanlarında inanç ve ibadetinden elini gevşetmeyen, zor zamanlarında imanını ve ibadetini sorgulayıcı tavırlar sergilemeyen mukavemetli insanlar, bizim için birer güzel örnektir. Onlar, manevi hayata dayalı bir huzurun yaşanabilirliğini gösterirler bize. Bu örneklerle aslında bizim isyan etme mazeretimiz elimizden alınmış olur. Aynı şartlarda aşağı yukarı aynı özelliklere sahip insanlardan bir kısmının, hayatın manasını ve gayesini bilerek yaşaması, dünyaya saplanan, zevkine göre yaşayan, işlerin sonunu düşünmeyen ve ahireti unutan kişilere mazeret bırakmaz.</p>
<p><strong>İnanmayan, inancından şüphe eden, kulluktan elini gevşeten insanlara ahirette mutlaka şu kıyaslama sorulacaktır: Aynı şartlarda yaşadığınız halde neden inanan insanlar gibi siz de inanmadınız?</strong> Niçin o gayret ehli gibi siz de ahiretinizi kazanmak için gayret etmediniz? Onlar bütün imkanları değerlendirip ahiret için çalışırken, sizi bu imkanları değerlendirmekten alıkoyan neydi?  Nitekim Kur’an’da bazı insanlara daha dünyada iken şu teklif yapılır: <em>“İman edenler gibi siz de iman edin.”</em> (Bakara suresi, 2/13). Bu teklifi bir soru olarak değerlendirip şöyle de ifade edebiliriz: “Neden sizin gibi birer insan olan fakat sizden farkları ‘inanmak’ olan o insanlar gibi siz de inanmıyorsunuz?” Yani sizin ne üstünlüğünüz var ki, iman edip bir değerler sistemine dahil olmuyorsunuz? Bu teklif ve soruya muhatap olanların bu dünyada kendilerine göre bir cevabı olabilir. Mesela “O sefihler, zayıflar, aşağı tabakadakiler gibi biz de mi bir şeylere inanalım!” diyebilirler, demişlerdir de. Fakat dünyada mantıklı gibi görünen bu mazeret ahirette geçerli olmayacaktır. Kaldı ki dünyada da bu cevabın ne kadar mantıksız olduğu zamanla anlaşılır. İlerleyen zamanlarda inanan, değerlerine bağlı yaşayan insanların nasıl yükseldiği, değerli hale geldiği ve dünyaya değer kattığı, görmek isteyenler tarafından görülecektir. İnsanlık ve İslam Tarihi boyunca inanan kitlelerin dünya medeniyetlerine, ilim ve inanç dünyasına kattığı değerler, ilgililerin malumudur.</p>
<p>Diyeceğim o ki, bizi gerçek insanlığa, istikbale, mutlu geleceğe taşıyan, vahiy kaynaklı, aklın kabul ettiği, delillere dayalı, neticeleri bizzat yaşanarak görülen, tecrübe edilmiş bir inanç ve değerler sistemine sahip insanlar, bu değerlerinden şüphe etmemeli, şüphe etmek şöyle dursun, o değerleri zor zamanların çaresi, merhemi, ilacı olarak görmeli, böyle zamanlarda daha da o değerlere yapışmalı, onların birer hayat kaynağı olduğunu unutmamalı. Konforlu hayatın ağır bastığı dönemlerde de bu değerleri gözden gönülden düşürmemeli. Modern hayatın sağladığı bir kısım rahatlıklar olsa da bu rahatlıklar bize “Meğer yaşanası hayat buymuş” şeklinde bir şeytanî düşünce aşılasa da, gerçek hayat standardının sırf bedenle yakalanamayacağını bilmeli, kalbi ve ruhu tatmin eden inanç ve ahlaki değerlerin kıymetini bilmeli, onları eskimiş, zamanı geçmiş kurallar olarak görmemeli, gerçek insanlığın modern ve bedenen konforlu hayatta değil, o değerlerde gizli olduğunu unutmamalı.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibetler-imtihanlar-ve-degerler/">Musibetler, İmtihanlar ve Değerler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Depremler bize ne der!</title>
		<link>https://hizmetten.com/depremler-bize-ne-der/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 03:50:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Depremler bize ne der!]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=30029</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’ın, yarattığı varlıklarla farklı konuşma tarzları vardır. O (c.c.), tarih boyunca kitaplar, sayfalar göndererek, ayrıca kalplere gönderdiği ilhamlar yoluyla insanlarla konuştuğu gibi hayvanlarla, bitkilerle ve cansız varlıklarla da çeşitli dillerde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/depremler-bize-ne-der/">Depremler bize ne der!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah’ın, yarattığı varlıklarla farklı konuşma tarzları vardır. O (c.c.), tarih boyunca kitaplar, sayfalar göndererek, ayrıca kalplere gönderdiği ilhamlar yoluyla insanlarla konuştuğu gibi hayvanlarla, bitkilerle ve cansız varlıklarla da çeşitli dillerde konuşur. <strong>Bazen kelâmı, bazen hikmeti, bazen kudreti bazen de diğer isim ve sıfatları ile konuşur.</strong> Bunu hem Kuran’daki ifadelerden hem de alemdeki düzen dilinden anlıyoruz.</p>
<p>Yaratılan maddi alem ve bu alemde meydana gelen olaylar da Allah’ın varlıklarla konuşma şekillerinden biridir. Bu açıdan bakıldığında aslında bütün varlık ve olaylar, insan için bir beyandır. Çiçek böcek kendi tabiî haliyle bize bir şeyler fısıldadığı gibi depremler, ekonomik krizler, hastalıklar da önemli hakikatleri hatırlatırlar. Bir beşer olarak bu mesajları alma kudretine sahip miyiz? Herkes varlığın dilini çözüp, Yaratıcı’nın ne dediğini anlayabilir mi? Bu meselenin hem inanca hem de analitik bakışa ihtiyaç duyan yönleri vardır.</p>
<p>Biz bir müslüman olarak, inancımızın gereği, hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını, her şeyin üzerinde Allah’ın ilim, hikmet, irade ve kudretinin hakim olduğunu düşünürüz. Bu temel bakış açısından hareketle depremin de kesinlikle tesadüf olmadığı/olmayacağı açıktır. Sebebi ne olursa olsun, insanın ihmali, kusuru, günahı veya müdahalesi bulunsun ya da bulunmasın, netice olarak depremler insanlara kendi diliyle çok şeyler söyler.</p>
<p>En başta depremler, bir temel prensip olarak insanlara canın ne kadar önemli olduğunu bir anda kabul ettirir. Çünkü deprem esnasında herkes can derdine düşer. O korkunç sesler ve hareketler arasında hiç kimsenin, arabasını, altınını, eşyasını, parasını düşünecek hali yoktur. Herkes canını sağ salim dışarı atmakla meşguldür. İşte bu hal, <strong>dinin ortaya koyduğu ve korunması gereken beş temel unsurdan biri</strong> <strong>olarak kabul ettiği canın</strong> ne kadar değerli olduğunun çok fıtrî ve pratik bir ifadesidir. Depremler bize der ki: Canınız ne kadar da değerli görüyorsunuz. İşte bu yüzden binalarınızı inşa ederken, şehir planlaması yaparken ona göre düşünün. Canı aziz tutun, canları düşünerek işinizi sağlam yapın. Çok kazanma hırsına düşüp cana zarar verecek işler yapmayın. Malzemeden çalmayın, malzemeyi insan için kullanın. Mala tamah edip beton beton üstüne yığmayın, kendinize nefes aldıracak mekanlar bırakın. Canı; mala, paraya, mekana feda etmeyin, aksine bütün bunları cana hizmetkar yapın.</p>
<p>Depremler, sebepler dünyasında yaşayan insanlara <strong>sepeplere riayet etmelerini</strong> salıklar. Onlara, deprem bölgesinde yaşadıklarının farkında ve şuurunda olmalarını, buna göre strateji üretmelerini, evlerini ovalara, ekim alanlarına, deniz kenarlarına değil, Kur’an’da da işaret edildiği üzere yeryüzünün sütunları, kazıkları olan dağlara veya dağ yamaçlarına yapmalarını ilham eder. Diğer yandan çok katlı ve birbirlerine yakın binalar yapmamalarını, yapmak zorunda kalsalar bile depreme dayanıklı binalar inşa etmelerini, bu konuda son teknolojiyi kullanmaları gerektiğini hatırlatır. <em>Depremler, işini iyi yapmayan; çürük zeminlere bina diken, malzemeden çalan müteahhitlerden, o müteahhitlere imkan ve yetki veren yetkililerden, adeta katliama hazırlık yapar gibi şehirleşme planları yapan ve buna dair kanun çıkaranlardan hesap sorulmasının gerekliliğini de bildirir.</em></p>
<p>Depremler bize der ki: <em>“Zulmetmeyin, zulme meyletmeyin, zalime arka çıkmayın, günahları yaymayın, teşvik etmeyin, günah işleyene işlediği günahı sürdürmesi ve büyütmesi konusunda cesaret vermeyin, günahlarda yardımlaşmayın, elinizi adaletsizlikten, hukuksuzluktan, ahlaksızlıktan çekin, adil olun, hakkın yanında durun, zalime tavır koyun.</em> <em>Kendinize gelin, Allah tarafından yaratıldığınızı ve O’na kul olduğunuzu unutmayın.</em> Üzerinize düşen size emredilen görevleri yerine getirin. Allah’a karşı da insana karşı da tabiata karşı da mütevazi olun, gaddar zalim olmayın. Eğer bunları yapmazsanız; kendi elinizle gerek insanın ve onun meydana getirdiği toplumun fesadını elinizle hazırladığınız için gerekse bu ifsat olmuş insanın ve toplumun doğayı (sebepleri de göz ardı ederek) tahrip etmesi neticesine dolaylı da olsa dahliniz olduğu için sıra halinde felaketler kapıda demektir. Allah terbiye edici, ibret verici ve düşündürücü unsur olarak bizi gönderir. Biz de size bu hakikatleri hatırlatırız. İbret alırsanız, düşünürseniz, tevbe istiğfara yönelirseniz, kendinizi gözden geçirir, hem Allah’ın kelâm sıfatından gelen kitabını hem de kudret ve hikmet sıfatından gelen tekvini ayetlerini tetkik, tefekkür edip boyun eğerek takva dairesine girer ve Allah yoluna koyulursanız ne âlâ! Yoksa felaket üstüne felaket yaşamaya devam edersiniz. Dünyanız da ahiretiniz de berbat olur!”</p>
<p>Depremler, birer musibet olmakla beraber içlerinde inananları teselli edecek müjdeler de barındırırlar. Hadisin de ifadesiyle depremde giden canlar şehitlik makamı kazanır, zayi olan mallar sadaka, çekilen sıkıntılar da günahlara keffaret olur. Depremler, gelecek hayata dair tecrübeler sunar. Dünya hayatının faniliğini, ölümün nasıl bir anda geldiğini gelebileceğini, dünyalık şeylerin aslında ne kadar da değersiz olduğunu, ardına düşüp uğruna kavga edilecek bir değer olmadığını anlatır. Depremler gözümüzde dünyayı dünyalık şeyleri küçültür, imanı, ahlaki değerleri, insani ilişkilerin kıymetini büyütür.</p>
<p>Depremler der ki: <em>“Ben geldiğimde zalim mazlum ayırt etmem, ölürken herkes benzer şekillerde ölür fakat dirilirken herkes, hadisin de ifadesiyle niyetine, inancına ve ameline göre dirilir.”</em> Depremlerde zalimle mazlumun, suçluyla suçsuzun, günahkarla masumun beraber ölmesi bir imtihan noktasıdır. İnsan bunu anlamakta güçlük çekebilir. Ancak Kur’an’ın ve Efendimiz’in (sav) beyanlarına dayanarak rahatlıkla diyebiliriz ki hiç bir iyilik zayi olmaz, hiç bir iman kırıntısı boşa gitmez, hiç bir mahrumiyet ahirette karşılıksız kalmaz, hiç bir masumiyet değersizleştirilmez. Nitekim biz bu gerçeğin açık örneklerini daha hayattayken görmeye başlıyoruz. Hiçbir iyilik de hiçbir kötülük de dünya ölçeklerinde karşılıksız kalmıyor. Hiçbir şeyin tam karşılığı burada verilmese de fakat tamamen de karşılıksız kalmıyor. Hiçbir şeyin tamamen karşılıksız kalmaması, aklın kıyas yoluyla bir gün her şeyin tam karşılığını alacağı bir günün geleceği neticesine ulaştırır. Kuran ve hadisler de bu konuda akla yol gösterir, yardım eder.</p>
<p>Depremler der ki: “Ben bir dayanışma zamanıyım. Katılaşmış kalplerin yumuşayacağı, kitlesel dargınlıkların, kırılmaların giderileceği, toplumsal kaynaşmanın gerçekleştirileceği fırsatlarla gelirim. Eğer bu fırsatları iyi değerlendirirseniz, ben bir nimet olabilirim. Değerlendiremezseniz, tam aksine bölünmeleriniz, karşılıklı kızgınlıklarınız, kin ve nefretleriniz artar, azap içinde azap olurum. Bu yüzden insan ayırt etmeden, toplumu kutuplaştırmadan herkese ulaşmaya, her insana el uzatmaya, birbirinize teselli olmaya çalışın. Enkazın içinde gönül sarayları inşa edin. Acılar dinsin, yaralar sarılsın, yüzler gülsün, dünyaya ve ahirete dair ümidiniz artsın. Öyle yardımlaşın ki, yardım elini tutan herkes “İyi ki varsınız! Dünyada uzanan bu ellerin ahirette de imdada yetişeceğini ümit edebiliriz.” desin ve imanın huzurunu yaşasın.</p>
<p>Depremler der ki: “Dünyada mutlak kötülük olmadığı gibi mutlak iyilik de yoktur. Yani iyilik de kötülük de görecelidir. İnanca, bakış açısına ve değerlendirmeye göre değişir. Siz pek çok şeyi kötü görürsünüz de onu iyi değerlendirip iyiliklere ulaşan, acıdan en tatlı meyveler devşiren niceleri vardır. Herkes bakış açısının ve inancının meyvesini yer. Güzel gören güzel düşünen hayattan lezzet alır. Kötü gören kötü düşünen ise kahır üstüne kahır yaşar. Nihayetinde Allah zalim değildir, Adil’dir. Acımasız değildir, sonsuz merhamet sahibidir. Aciz değildir, her şeye gücü yeter. Siz de biz olaylar da O’nun emri altındayız. Fakat bazen bizim gibi felaketleri göndererek sizi imtihan eder, yönünüzü ne tarafa döneceğinizi size gösterir. Sizi tatlı günlerin meltemlerinde rahat ettirdiği gibi felaketli günlerin fırtınasında, tipisinde boranında da pek çok nimetin farkına vardırır. Hep tatlı hatıralar yaşamazsınız dünyada. Bazen acılarla tanışır, onlarla yaşamak zorunda kalır ve böylece nimetin, hayatın, bazen bir yudum suyun kıymetini anlarsınız. Mukavemetiniz, sabrınız artar. Nimetin farkına varmak, sabretmek, merhamet duygularının coşması öyle büyük faziletlerdir ki, bazen bunu gece gündüz yaptığınız ibadetlerle elde edemeyebilirsiniz. Allah size kestirmeden bu farkındalığı yaşatır ve bir ömür yetecek sermaye bahşeder.</p>
<p><em>Hasılı, depremler canlı birer dil kesilir ve bize pek çok şey anlatır. Keşke onların anlattıklarını gereği gibi anlayabilsek.</em> Depremlerin bizden götürdükleri çoktur belki ama getirdikleri -değerlendirenler için- ondan daha fazladır. Temennimiz hem dünyada hem de ahirette kazançlı olmak için, her olayı olduğu/olması gerektiği gibi bu felaketleri de inancın, kulluk şuurunun, insanî değerlerin ve sağlam bakış açısının gölgesinde değerlendirmek, tetkik ve tefekkür etmek, ve gerekli dersleri almaktır.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/depremler-bize-ne-der/">Depremler bize ne der!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’da Cariye – 2</title>
		<link>https://hizmetten.com/kuranda-cariye-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2023 01:28:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Cariye]]></category>
		<category><![CDATA[Nisa Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29530</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an’da cariye konusu ilk olarak Nisa suresinin 3. ayetinde geçer.  Ayette şöyle buyurulur: وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuranda-cariye-2/">Kur’an’da Cariye – 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an’da cariye konusu ilk olarak Nisa suresinin 3. ayetinde geçer.  Ayette şöyle buyurulur:</p>
<p>وَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تُقْسِطُوا فِي الْيَتَامَى فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ مِنَ النِّسَاءِ مَثْنَى وَثُلَاثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلَّا تَعُولُوا</p>
<p>“Himayeniz altındaki yetim kızlarla evlenince haklarını gözetemeyeceğinizden, adaleti sağlayamayacağınızdan endişe ederseniz, onlarla değil, size helâl olup arzu ettiğiniz diğer kadınlarla iki, üç veya dört hanım olmak üzere evlenin! Eğer bu takdirde de aralarında adaleti gerçekleştirmekten endişe ederseniz, bir kadınla veya elinizin altında olan cariyelerle yetinin. Bu durum, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır.” (Nisa, 4/3)</p>
<p>Ayette, erkeklerin dört kadını nikahlayabileceği ifade edildikten sonra adaleti sağlayamamaktan korktuklarında bir kadınla ya da cariyelerle yetinmek gerektiği belirtiliyor. Cariye “ellerinizin malik olduğu” şeklinde bir tabirle ifade ediliyor, doğrudan cariye kelimesi kullanılmıyor. Fakat bu tabirden, sahabenin ve sonraki alimlerin anladığı mana, cariyedir. Özellikle Kur’an’ın ilk muhatapları olan sahabenin “mâ meleket eymânüküm” tabirinden cariyeyi anladıkları gayet açıktır. Bu konuda herhangi bir ihtilaf yoktur. Dolayısıyla kelimelerin sadece sözlük manalarından yola çıkarak bu tabiri, ‘hizmetçi’ olarak yorumlamak isabetli değildir. Ayrıca hizmetçi, köle değildir, hürdür. Hür olan hizmetçiyi diğer hür kadınlardan ayırıp ayrıca zikretmenin bir manası yoktur. Ayette  أَوْ(veya) bağlacı kullanılarak hür kadının dışındaki bir statüden bahsedilmektedir ki o da ‘elin sahip olduğu/sahip olunan’ cariyedir.</p>
<p>Burada hür kadınlardan “kadınlar” diye bahsedilirken cariyelerden “ellerinizin malik olduğu/sahip olduğunuz” şeklinde bahsedilmesi, gerçek hayatta olduğu gibi iki kadın arasında bir farkın olduğunu gösteriyor. Hür kadınlar için nikah zikredilirken, cariye için sahip olmaktan bahsediliyor. Çünkü bu iki kadın arasında statü/konum farkı vardır. Cariyeliğin yaygın olduğu toplumlarda geçerli olduğu üzere, hür kadının yeri ve konumuyla cariyenin yeri ve konumu çok farklıdır. Bu farklılığın bir neticesi olarak, evlenecek olan hür kadının pazarlık gücü vardır. Mehir konusunda istediği miktarı talep edebilir. Sülalesini, hayat standardını, yetiştiği kültürü düşünerek evlenecek kişiyi kendisi seçebilir. Bu yüzden bir erkek için, hür kadınla evlenmek cariyeye nispetle daha zordur. Cariyenin ise toplumdaki konumundan dolayı böyle bir özgürlüğü yoktur. Evlenme ya da evlendirme hakkı, sahibine aittir. Pazarlık gücü yoktur. Mehir talep edemez. Efendisinin hayat standardına razı olur. Bu yüzden mehir ve benzeri zorluklardan dolayı normal bir kadınla evlenmeye gücü yetmeyen ya da hür kadınla evlendiğinde adaleti sağlayamayacağını düşünen kişinin, sahip olduğu cariyeyle yetinmesi daha kolaydır. Din, kişiye nefsini ve neslini korunması adına böyle bir kolaylık sağlamıştır.</p>
<p>Cariyeyle yetinmek ne demek ve nasıl olacak? Cariyeyle yetinmek; onunla beraber olmak, cinsi münasebette bulunmak demektir. Peki bu beraberlik, nikahla mı yoksa başka bir akitle mi olur? Hür kadından farkının gereği olarak cariyeyle nikah kıymak gerekmez. Çünkü o satış akdiyle sahip olunmuş bir mülktür. Nikah kıyılırsa o zaten hürriyetine kavuşturulmuş ve hür kadın statüsüne sahip hale gelmiş olur. Bu konuda İslam, cariye sahiplerini teşvik eder ve onlara cariyelerini hürriyete kavuşturmanın yollarını gösterir. Ancak cariyesini hürriyetine kavuşturmak istemeyen sahibi, onunla nikahsız beraber olabilir. Bu, köleliğin bulunduğu toplumlarda hür kadınla cariyenin toplumsal statüsüne uygun olarak konulmuş bir hükümdür.</p>
<p>Normal zamanlarda cariyeyle beraber olmanın şartı, ona satış akdiyle sahip olmaktır. Hür kadınla nikah akdi imzalanmasına karşılık, cariye konusunda onun sahibiyle satış akdi imzalanır. Kişi satın aldığı cariyesiyle beraber olabilir. Beraber olduğu cariyesinden çocuğu olursa, o cariye cariyelik statüsünden çıkar ümm-ü veled (çocuk annesi) statüsüne yükselir. Sahibi vefat ettikten sonra da tamamen hür hale gelir.</p>
<p>Normal zamanların dışında ise cariyelere, sadece savaşlardan sonra, esir alınan kadınların devlet yetkilisinin izni ve taksiminden sonra sahip olunabilir. Zaten İslam’a göre bir köle veya cariye, ya savaşlardan sonraki esir alınan gayrimüslimlerin paylaşımıyla (ki söz konusu dönemlerde bütün dünyada cari olan savaş hukukunda uygulama böyledir) ya da diğer zamanlarda satış işlemiyle alınabilir. Bu iki yolun dışında köle ve cariye elde etmek söz konusu değildir. Dolayısıyla baskınlar, zulümler, adam kaçırma, yağma, borç karşılığı rehin alma gibi yollarla hiç kimse köle veya cariye haline getirilemez. Din böyle bir şeye asla cevaz vermez. Bu açıdan, son yıllarda IŞİD türü yapılanmaların, din adına hareket ettikleri iddiasıyla, baskın yaptıkları köy ve şehirlerde yakaladıkları insanları köle veya cariye olarak ilan etmeleri ne dinle ne de ahlakla telif edilemez. Bu tür hareketler kaba cehaletin, dini bilmemenin, temel kaynakları keyfî ve nefsî yorumlamanın birer neticesidir. Bu konu üzerinde, yazımızın ilerleyen bölümlerinde ayrıca duracağız. Şimdilik geçiyorum.</p>
<p>Bir erkeğin, hür kadınlarla evlenmek dururken cariyesiyle yetinmesi, aslında toplumsal statülerde bir derece aşağıda kalmak demektir. Bu ise genelde erkeklerin kolay kabul edeceği bir şey değildir. Ayet, bize erkeğin gücü yettiği durumlarda hür kadınla evlenmesi gerektiğini salıklıyor. Zaten toplumda esas olan da budur. Hür kadınla evlenmeye yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı güç yetiremeyen erkeğin ise cariyesiyle yetinmesi tavsiye ediliyor. Bu tavsiyenin altında, aynı zamanda bir fedakârlık talebi de vardır. Çünkü hür kadınla evlenemeyip cariyeyle beraber olmak zorunda kalmak, toplum telakkileri açısından birkaç derece aşağıya inmek demektir.</p>
<p>Günümüzde toplumsal statülerin ve kast sistemlerinin yaşandığı, bir statüye ya da kasta sahip olanın diğer statü ve kastlardan biriyle evlenmediği/evlenmek istemediği kültürlerin mevcudiyetini düşündüğümüzde, bu konu zannediyorum daha iyi anlaşılacaktır. Bu yüzden bir cariyeyle beraber olmak zorunda kalmak, zannedildiği gibi zevkle peşine düşülecek bir şey değil, düşünerek hareket edilecek, toplumsal bakış açılarını nazarda tutmayı ve hatta kınanmayı bile göze almayı gerektirecek bir konudur. Din açısından, kişinin cariyesiyle beraber olması ve onunla yetinmesi kınanacak bir durum değildir. Müminûn suresinin altıncı ayetinde bu açıkça ifade edilir. Fakat toplum telakkileri her zaman dinin gösterdiği istikamette gelişmez. Bazı toplumlar kendilerine ait oluşturdukları anlayışlarla, cariyesiyle beraber olup da hür kadınla evlenmeyeni ya da evlenemeyeni kınayabilir. Bu sebeple cariye sahibinin, muhtemel kınamaları göze alarak hareket etmesi gerekir. Toplumun bakış açılarını kaldıramayacak, kınamalara göğüs geremeyecek olanların yapabileceği en güzel şey ise önce cariyesini azad edip hür kadın statüsüne çıkarmak sonra da onunla nikah kıyarak evlenmektir. Dinimizin esasında nihai olarak teşvik ettiği uygulama da budur.</p>
<p>Konuya Nisa suresinin 24. âyetinin ele alındığı yazıyla devam edeceğiz.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuranda-cariye-2/">Kur’an’da Cariye – 2</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’da Cariye Konusu</title>
		<link>https://hizmetten.com/kuranda-cariye-konusu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Jan 2023 09:08:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an’da Cariye Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29334</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an’da geçen kelime ve tabirlerin ne manaya geldiğine dair ilk başvurulacak kaynak Kur’an’ın kendisidir. Kur’an, kullanmış olduğu kelimeleri kendi içinde bir mantık, incelik ve bütünlük halinde bize sunar. O mantık,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuranda-cariye-konusu/">Kur’an’da Cariye Konusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’an’da geçen kelime ve tabirlerin ne manaya geldiğine dair ilk başvurulacak kaynak Kur’an’ın kendisidir. <strong>Kur’an, kullanmış olduğu kelimeleri kendi içinde bir mantık, incelik ve bütünlük halinde bize sunar.</strong> O mantık, incelik ve bütünlüğü yakalamak için üzerinde durulan kelimenin Kur’an’da hangi kalıpta, hangi konuyla alakalı olarak ve ne manada yer aldığını görmek gerekir. Bazen aynı kelime farklı yerlerde farklı manalarda kullanılır. Bunu anlamak için kelimenin geçtiği yerdeki işlenen konuyu dikkate almak icap eder.</p>
<p>Kur’an’daki kelime ve tabirlerin anlaşılması için müracaat edilecek ikinci kaynak Efendimiz’in beyanları ve muameleleridir. Biz buna kısaca <em>Sünnet</em> diyoruz. Üçüncü kaynak ise Kur’an’ın ilk muhatapları olan sahabenin sözleri ve yorumlarıdır. Fıkıh alimlerinin eserlerinde bir konuyu işlerken takip ettikleri usul de bundan ibarettir. Onlar bir konuda önce Kur’an’a bakarlar. Sonra Sünnete müracaat ederler. Ardından Sahabenin anlayış ve yorumlarını değerlendirir ve mesele etrafında ittifak oluşup oluşmadığını kontrol ederler. Dolayısıyla onlar, Kur’an’dan, Sünnetten kopuk, Sahabeden müstağni, tamamen kendi anlayışlarına, kendi örf ve âdetlerine göre düşünmezler. Kaynakları sonuna kadar değerlendirdikten sonra kendi devirlerinin tecrübelerini, kendi akıllarıyla ulaştıkları neticeleri de yanlarına alarak üzerine kafa yordukları meseleyi bir hükme bağlarlar.</p>
<p>Esas konumuza gelecek olursak: Köle ve cariye konusunu günümüzün modern hayatı açısından ele aldıklarında izah zorluğu yaşayan, bundan dolayı da konuyu kendi şartları içinde ele almak yerine reddetme yoluna gidenler, işi Kur’an’da cariye diye bir konunun olmadığı noktasına kadar vardırırlar. Onların bu iddialarını, yazımızın devamında ele alacağımız ayetlerdeki ifadeler ve bu ifadelere ilk muhatap olan Efendimiz ve Sahabenin açıklamaları boşa çıkarmış oluyor. Baştan ifade etmemiz gerekir ki, Efendimiz de Kur’an’ın ilk muhatapları olan sahabe de Kur’an’daki ilgili ifadeleri <em>kadın köle</em> olarak anlamışlardır. Hadislerde <em>kadın köle</em> konusu geniş yer tutar. Konunun hadislerdeki yerini sonraki yazılarımızda ele alacağız. Biz şimdilik Kur’an’da <em>kadın köle</em> manasında kullanılan kelimelerin üzerinde durmak istiyoruz.</p>
<p>Tarihte <em>kadın köle</em> anlamında kullanılan bazı kelimeler vardır. Cariye, odalık, memlûke, vasîfe, eme ve gurre gibi. Bunların günümüzde en meşhur olanı cariyedir. <em>Cariye</em> kelimesi, günlük dilde kadın köleyi ifade etse de Kur’an’da bu manada kullanılmaz. Kur’an’da üç yerde geçen bu kelime, Zâriyât sûresinin 3. ayetinde “akıp gidenler”, Hâkka sûresinin 11. ayetinde “suda akıp giden gemi”, Gâşiye sûresinin 12. ayetinde ise “akan pınar” manasında kullanılır. Bu üç kullanımın da konumuzla alakası yoktur.</p>
<p>Kur’an’da <em>kadın köle</em> manasında üç kelime kullanılır. Bunlardan birincisi, أَمَةٌ (emetün) (çoğulu إِمَاءٌ (imâun) kelimesidir. Kur’an’da tekil olarak bir defa, çoğul olarak da bir defa olmak üzere toplam iki defa geçer (Bakara sûresi, 2/221; Nur sûresi, 24/32). İkincisi, sözlükte genç kadın ya da genç hizmetçi demek olan فَتَاةٌ (fetâtün) (çoğulu فَتَيَات (feteyâtün) ifadesidir. Bu ifade Kur’an’da iki yerde kullanılır. (Nisa sûresi, 4/25; Nur sûresi, 24/33). Fetâ kelimesi, Kur’an’da başka yerlerde de vardır ancak oralarda kadın köle manasına kullanılmamıştır. Üçüncüsü ve en çok kullanılanı ise “mülkiyetinizde olanlar/sahip olduklarınız” manasında مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ (mâ meleket eymânüküm) ifadesidir. Kur’an’da bu ifade yedi yerde zikredilir. Aynı ifade, iki yerde مَا مَلَكَتْ يَمِينُكَ (senin mülkiyetinde olanlar/senin sahip oldukların) şeklinde Peygamber Efendimiz’e hitaben, dört yerde مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ (o erkeklerin sahip oldukları) şeklinde mümin erkeklerle alakalı, iki yerde de  مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُنَّ (o kadınların sahip oldukları) şeklinde ve mümin kadınlarla alakalı olarak yer alır. Toplamda bu ifade, değişik versiyonlarıyla Kur’an’da on beş yerde zikredilmiş oluyor. (Örnek olarak: Nisa suresi, 4/3, 24, 25; Müminûn, 23/6; Nur sûresi, 24/31, 33; Ahzab sûresi, 33/50, 52, 55)</p>
<p>Fıkıh kaynaklarında kadın köleyi ifade etmek için <em>cariye</em>, <em>eme</em> gibi kelimelerin yanında مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ifadesinden türetilen <em>milk-i yemîn</em> tabiri de kullanılmıştır. Milk, mülkiyet; yemin ise sağ el demektir. İkisi beraber, <em>sağ elin sahip olduğu mülkiyet</em> manasına gelir. Köleliğin yaygın olduğu, kölelerin alınıp satıldığı bir dünyada herhangi bir insanın para vererek aldığı bir köle elbette onun mülkü olur. Bu alım satım işlemi bir akitle yapılır. Dolayısıyla köle ister kadın olsun ister erkek, akit vasıtasıyla onu satın alan kişinin mülkiyetine geçmiş olur. Biz bu meseleyi günümüzde yadırgasak da daha bir asır öncesine kadar köleliğin gerçek hayatın bir parçası olduğunu, hatta köleliğin bir müessese, bir sektör haline geldiğini düşünürsek, meseleye daha makul yaklaşma zaruretini hissederiz. Geçmişi, geçmiş dönemin şartları içerisinde değerlendirmek bir esas olduğuna göre, köleliği de aynı prensiple ele almamız gerekir.</p>
<p>Konuya ayetlerin ele alındığı yazıyla devam edeceğiz.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kuranda-cariye-konusu/">Kur’an’da Cariye Konusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tesettür (3) &#8211; Başörtüsü Etrafında Bazı Sorular &#124; RASİM HANER</title>
		<link>https://hizmetten.com/tesettur-3-basortusu-etrafinda-bazi-sorular-rasim-haner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Sep 2022 12:41:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Nur Süresi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<category><![CDATA[tesettür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27031</guid>

					<description><![CDATA[<p>Daha önce iki yazımızda başörtüsünün hükmünü, kaynaklarını, başörtüsü hakkındaki genel eğilim ve bakış açılarını ele almıştık. Bu yazımızda başörtüsüyle alakalı bazı sorulara temas edip konuyu noktalayacağız. Soru: Hakikaten bir bayanın&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tesettur-3-basortusu-etrafinda-bazi-sorular-rasim-haner/">Tesettür (3) &#8211; Başörtüsü Etrafında Bazı Sorular | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önce iki yazımızda başörtüsünün hükmünü, kaynaklarını, başörtüsü hakkındaki genel eğilim ve bakış açılarını ele almıştık. Bu yazımızda başörtüsüyle alakalı bazı sorulara temas edip konuyu noktalayacağız.</p>
<p><strong>Soru: Hakikaten bir bayanın saçını örtmesi gerekiyor mu? Bunu Kuran mı söylüyor? İnternet araştırması yaptığımda kafam karışıyor.</strong></p>
<p>Cevap: Bir kadının başı dahil bütün vücudunu örtmesi gerektiğine dair iki ayeti, ilk yazımızda zikretmiştik. O yazıya ve Kur’an’daki yerine bakılabilir. (Nur suresi, 24/31; Ahzab suresi, 33/59). Bu konuda ayrıca hadisler ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) dönemindeki uygulamalar da ayrı iki delildir.</p>
<p><strong>Soru: Nur suresinin 31. Ayetinde geçen “Zinetlerini açmasınlar” ifadesindeki zinet kelimesinin başörtüsüne işaret ettiğini nereden anlıyoruz?</strong></p>
<p>Cevap: Zinet kelimesinin manası hakkında farklı görüşler ortaya konmuştur. Onun elbise, zinet takılan bilek, boyun gibi yerler ya da vücudun tamamı olduğu şeklinde farklı yaklaşımlar vardır. Fakat görüşlerin hepsinin de birleştiği nokta, kadının el ve yüz haricinde bütün vücudunun örtülmesi gerektiğidir. Zinetin bir manası elbise olsa bile onunla elbisenin bizzat kendisi değil, mecazi olarak onun eda ettiği görev kastedilir. Zira elbisenin kendisi bizzat haram değildir. O ancak bulunduğu yere ve eda ettiği fonksiyona göre hüküm alır. Burada elbise, kadının üzerinde bulunmaktadır ve onun görevi vücudu örtmektir. Kolye, bilezik ve küpe gibi zinet eşyalarını da aynı şekilde değerlendirebiliriz. Onlar da bizzat haram olmayıp bulundukları yere göre hüküm alırlar. Öyleyse netice itibariyle zinetin esas manası elbise değil, el ve yüz hariç, elbisenin örttüğü bütün vücuttur.</p>
<p>Kur’an’ın en büyük yorumcuları olan sahabe bu kelimeyi genel olarak böyle anlamış ve nakletmişledir. Hazreti Aişe, İbn Mesud ve İbn Abbas (radıyallahu anhüm), bunlardandır. Sahabenin ayetlere getirdikleri yorumlar, bizim için birer delildir. Özellikle onların bir mesele üzerinde ittifak etmiş olmaları, Müslümanlar için daha bir önem arz eder. Sahabe döneminde bir ayetin hükmü ya da bir kelimenin manası ele alınırken eğer aykırı bir görüş ortaya çıkmıyor ve ister konuşarak ister susarak hepsi aynı noktada birleşiyorsa, o konuda icma ve ittifak oluşmuş demektir. Sahabenin üzerinde icma ve ittifak ettiği bir konu, bütün Müslümanlar için bağlayıcı hale gelir. Zinetin manasını farklı kelimelerle ifade edenler olmuşsa da onun el ve yüz hariç bütün vücut olduğu konusunda ittifak vardır. Buna göre ayetin manası “El ve yüzleri hariç vücutlarını teşhir edecek şekilde elbiselerini açmasınlar” demek olur. Hanefilerden kadının ayağının da açılabileceğini söyleyenler olsa da bu üzerinde ittifak edilmiş bir konu değildir.</p>
<p><strong>Soru: Efendimiz döneminde cariyeler başı açık namaz kılıyorlarmış. Eğer başörtüsü farz ise hür kadınla cariyenin ne farkı var? </strong></p>
<p>Cevap: Bu tamamen cariyenin, yani esir kadının toplumdaki statüsüne dayalı olarak Allah ve Resulü’nün tayin ettiği bir konumdur. Cariyenin ve aynı zamanda erkek kölenin hemen her konudaki statüsü ve hükmü farklıdır. Cariyeliğin ve köleliğin söz konusu olmadığı toplumlarda bu statüler bulunmayacağından onlara dair hükümler de uygulanamaz. Cariyeliğin geçerli olması için devletin ve devletler arası hukukun o konuda bazı düzenlemeler yapması gerekir. Bir devlette ya da devletler arası hukukta cariyelik yoksa, toplumda cariye hükümleri uygulanamaz. Çünkü bu mesele savaş esirlerine dayanan bir zaruretten doğar. Devletler bunu benimsemiyorsa cariyelik uygulanmaz. Bir cariye, başı açık namaz kılabilir ama bu tamamen cariyeye has bir özelliktir. İki ayrı statüdeki insan için verilen hükümleri birbirine kıyas ederek, bugün kadınların başı açık namaz kılabileceklerini söylemek, doğru bir kıyas değildir. Bu konuda dinin hükümleri, karışıklığa meydan vermeyecek şekilde açıktır. Hür kadının bu konudaki hükmü, başı kapalı namaz kılmasının farz olmasıdır.</p>
<p><strong>Soru: Başörtüsünün insanı eziyetten koruyacağı ifade ediliyor. Halbuki şu anda özellikle Avrupa’da kapalı kişiler başörtülerinden dolayı saldırıya uğruyor, hakaret görüyorlar. Bazen ölüm riski bile oluyor. Hem başörtüsünden dolayı hayat zorlaşıyor, iş bulunamıyor, rahat gezilemiyor. Kendimi ikinci sınıf vatandaş gibi hissediyorum. Bu durumda tam tersi düşünülmesi gerekmez mi? Yani bu zamanda başörtüsü kadını korumuyor. Öyleyse açmak daha iyi denemez mi?</strong></p>
<p>Cevap: En başta ifade etmek gerekir ki tanınıp eza edilmemek, sadece başörtüsüyle değil kadının bütün giyimiyle alakalıdır. Ayetin o kısmının meali şöyledir: “&#8230; Dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır.”</p>
<p>Tanınıp anlaşılma ve ezadan korunma, başörtüsünün farz kılınmasının illeti/gerekçesi değildir ki o illet olmadığında hüküm de değişsin. Başörtüsünün esas illeti/gerekçesi, Allah’ın emridir. Allah’ın emirlerinde illet, bazen açıkça ifade edilse ya da bir kısım delillere dayanarak metinden anlaşılsa da bazen böyle olmayabilir. Fakat her iki durumda da birinci ve esas illet Allah’ın emridir. Hükümlerde Allah’ın emri merkeze alındığında, illetin net ortaya konamadığı durumlarda mesele tamamen Allah’ın emrine bağlanarak çözüme kavuşabilir. Elbette mesele sadece illeti tespitten ibaret değildir. İlletin yanında bazen hikmet ve zaruret gibi ekstra durumların da pratikte göz önünde bulundurulması gerekebilir. Başörtüsü de dahil örtünmenin farz kılınmasının gerekçesi, Allah’ın emri olmakla beraber Kur’an’da onun hikmetini ve dinî hayattaki rolünü anlatan ifadeler de vardır. İşte, tanınıp ezadan korunma, bunlardan biridir. Buna göre ayetin o kısmını şu şekilde anlayabiliriz: “Kadınlar, dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Bu, nasıl iffetli olmaya ve nasıl kendini korumaya çalıştıklarının anlaşılması ve kendilerine sözlü ya da fiilî herhangi bir şekilde eziyet edilmemesi için daha uygundur.”</p>
<p>Diğer yandan bugün sadece Müslümanların çoğunlukta olduğu yerlerde değil, Hristiyanlığın, Yahudiliğin, Budizmin veya ateizmin yaşandığı ülkelerde milyonlarca tesettürlü, başörtülü kadın yaşıyor. Bunların çoğunluğu, belki de tamamına yakını herhangi bir eziyet görmeden hayatlarını devam ettiriyorlar. İstedikleri her işte çalışamayabilirler, fakat kendilerine uygun, para kazanabilecekleri işlerde çalışabiliyorlar. Bu bir realite olarak önümüzde dururken, olumsuz bazı örneklerden, yaşanan bazı şahsî ve lokal problemlerden yola çıkarak dinin açıkça emrettiği bir uygulama hakkında tereddüde düşmek, itiraza benzer bir şekilde onun dindeki yerini sorgulamak makul bir yaklaşım değildir.</p>
<p><strong>Soru: Efendimizin hanımı Hazreti Mariye annemiz, cariye olarak kaldığı için başını örtmemiş. O zaman başörtüsü nasıl her bayana farz oluyor. Mariye validemiz bile başörtüsü kullanmadıysa, bugünkü bayanların da böyle bir seçeneği olamaz mı?</strong></p>
<p>Cevap: Mariye validemiz, bir cariye olarak Mısır lideri tarafından Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderilmişti. Bir rivayete göre yolda, başka bir rivayete göre ise Medine’ye geldikten sonra Müslüman oldu. Efendimiz, Mariye’yi cariye olarak aldı. Kendisine kalacak bir yer tahsis etti. Daha sonra ondan İbrahim isminde bir çocuğu oldu. Böylece Mariye validemiz hürriyetine kavuştu. Onun cariyeyken başı açık namaz kılması da hürriyetine kavuştuktan sonra başı kapalı namazı kılması da tamamen Allah’ın emirleri ve Resullullah’ın uygulamaları dahilinde gerçekleşmiştir. O dönemde cariyeler dışarıda başları açık gezebildikleri gibi namazı da başları açık kılabiliyorlardı. Bu tamamen onların toplumsal statülerinin bir neticesiydi. Onlara böyle bir statüyü veren ise Allah ve Resulüdür.</p>
<p>Kölelik ve cariyeliğin geçerli olmadığı, uygulanmadığı, yaşanmadığı zamanlarda ve toplumlarda bu meseleyi tam manasıyla anlamak kolay olmayabilir. Pratikte uygulaması olmayan bir şey hakkındaki hükümleri anlamak zor oluyor. Günümüzde konuyla alakalı gelen soruların pek çoğu bundan kaynaklanmaktadır. Fakat bu mesele tarihi bir gerçeklik olarak önümüzde bulunuyor. Kölelik ve cariyeliğin toplumun bir gerçekliği olduğu dönemde İslam’ın bunları görmezlikten gelmesi mümkün değildi. O yüzden de bir düzenleme getirdi ve köleye de hürre de bir statü tayin etti. Bu statüler hayatın diğer alanlarını olduğu gibi ibadet ve uygulamaları da içine alıyordu. Başörtüsü de bunlardan biridir. Ancak daha sonra insanlığın geldiği seviye itibarıyla kölelik ve cariyelik ortadan kalktı. Günümüz şartlarında olmayan bir uygulamaya kıyasla bugün bir hüküm vermeye kalkmak, isabetli değildir ve bizi yanlış neticelere götürür.</p>
<p><strong>Soru: Başörtüsü beni çok zorluyor. Dışarı çıktığımda başıma ağrılar giriyor. Yazın başörtüsüyle çok bunalıyorum. Böyle bir mükellefiyetin insana yüklenmemiş olacağını düşünüyorum!</strong></p>
<p>Cevap: Hayat bir imtihandan ibarettir. Bu dünyada her şeyimizle imtihan oluyoruz. Varlıkla da yoklukla da sınava tâbi tutuluyoruz. Hayatın sahibi, imtihanı geçenlere büyük mükâfatlar vadediyor. Varlığa yoktan var eden, her şeyin Kendisine doğru akıp gittiği Yaratıcı, vaadinden dönmez. Çünkü O’nun her şeye gücü yeter. Vaadine erdirmek için insanları imtihan ediyor. İmtihanda olduğunu bilen insanoğlu, şuurlu, sabırlı bir şekilde bu imtihanı vermeye çalışmalı, kınayanların kınamasından korkmamalı, kısmen yaşanan meşakkatlere katlanmalı ve bu dünyanın geçici, ahiretin ebedi olduğunu unutmamalıdır. Esasında bütün ibadetlerin ve dinî kuralların uygulanmasındaki temel inanç budur: Rahman ve Rahim Allah’ın kuluyuz. O’nun tarafından imtihan ediliyoruz. Her şeyle O’nu tanımaya ve O’na yaklaşmaya çalışıyoruz. En sonunda O’nun bahşedeceği ebedi güzelliklere kavuşmayı arzu ediyoruz.</p>
<p>Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, amellerin temeli inanca dayanır. İnanmayan insanın inanmadığı konuda bir şey yapması beklenmez. Bir şey yapan insan, onu inanarak yapıyordur. İnanmadan yapıyorsa zaten samimi değildir.</p>
<p>Diğer yandan Allah kimseye gücünün üstünde yük yüklemez. Bugün dünyanın dört bir tarafında milyonlarca kadın, başörtüsü takarak yaşıyor. Demek ki başörtüsü takmak, insana yaşanmaz bir hayatı dayatmıyormuş. Onun elinden bütün imkanları alıp, onu mahrumiyete mahkûm etmiyormuş. O halde meseleyi temelden almak gerekiyor. O temel de şudur: Kulluk, inanarak yaşanacak bir süreçtir. İnsan inanmadığı şeyi yapmaz ya da yapmak istemez. Eğer normal şartlar altındayken kulluğun gereklerini yerine getirmede bir kusur, bir zayıflık, bir ihmal varsa, bunun sebebi başka yerde değil inançta aranmalıdır. Amelinde kusur olanın imandan çıkacağı iddia edilemez. Ancak ameldeki kusur, inancın kuvvetlendirilmesi gerektiğine dair bize bir kanaat verir. Bu kanaat bizi inanca yönlendirmeli, inancın içimizde yerleştirilmesi ile alakalı bazı faaliyetlere sevk etmelidir. Netice itibariyle, inanç sağlam olmalı ki, insan amelleri yerine getirirken oluşan meşakkatlere sabretsin, yılgınlık göstermesin, usanmasın, Allah’tan başka kimseden korkmasın.</p>
<p>Başörtüsü takan bazı kadınlar, bulundukları yerlerde zorluk yaşayabilirler. Etraflarından baskı görebilir, ötekileştirilebilir, bir kısım eza cefaya maruz kalabilirler. Böyle durumlarda, kulluğun bir imtihan olduğunu, Allah’ın emirlerine sadakatin bu dünyada bir bedelinin olduğunu, cenneti kazanmanın kolay olmadığını, sadıkların cennetle mükafatlandırılacağını, Allah’ın emirlerini yerine getirmenin başka şeylerde bulunmayan bir zevk ve huzuru olduğunu düşünüp sabretmeleri gerekir.</p>
<p>Ayrıca bir Müslümanın kıyafeti bazen bazı yerlerde tepkiyle karşılansa, kıyafet sahibine karşı olumsuz tavır sergilense de onun, ahlakıyla, ilmiyle, hayat anlayışıyla farklılığını ortaya koyacağı, böylece insanlarla zaman içerisinde daha kaliteli bir irtibat sağlayabileceği de göz ardı edilmemelidir. Nitekim insanlar, başta kıyafetleriyle ağırlansalar da sonunda fikirleriyle uğurlanırlar. Buna dair dünyada yaşanan pek çok örnek vardır.</p>
<p><strong>Soru: Erkek rahatça giyiniyor ama kadın her tarafını örtüyor. Neden erkeklere de tesettür emredilmemiş?</strong></p>
<p>Cevap: Allah, erkek ve kadın cinsini ayrı ayrı özelliklerle yaratmıştır. Kadındaki cazibe, alımlılık, dikkat çekme, ilgi duyulma özellikleri erkeğe göre daha fazladır. Sokakta görülen bir kadına erkekler tarafından duyulan ilgi, bir erkeğe kadınlar tarafından duyulan ilgiden çok daha fazladır. Kadınla erkeğin birbirlerine karşı psikolojik alakaları ile gerçek hayatta yaşanan olaylar bunun en açık ispatıdır. Bazı kadınlar erkeklerin vücutlarına ilgi duysalar bile, bu onları sokakta erkeklere sarkıntılık yapmaya sevk edecek boyutta değildir. Vakıa bazen kadınların erkeklere sarkıntılık yaptığı da olur. Ancak bu hiçbir zaman erkeklerin kadınlara sarkıntılık yapma oranına ulaşamaz. Halbuki erkeklerin kadınlara yaptığı taciz, sarkıntılık, laf atma ve tehdit vakaları her gün haberlere konu olmaktadır. İngiltere gibi gelişmiş bir ülkede bile bu konu korkunç boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. Bir tespite göre İngiltere’de tacize uğramayan genç kadın yok gibidir. Ancak bunlardan çoğu yaşadığını anlatmamakta, pek çoğu da anlatıp şikayetçi olsa bile sonuç alamamaktadır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu örneği, ilgi çekme ve tacize uğrama konusunda tesettürlü ve tesettürsüz kadın ayırımı için değil, kadın ile erkekten hangisinin daha fazla ilgi çektiği ve bu ilginin insanları nereye götürdüğü hakkında verdik.</p>
<p>Netice itibariyle kadının kadınlığına ait bir cazibe ve ilgi çekme realitesi ortada dururken, erkeğin de aynı ilgiye maruz kaldığını düşünüp onun da kadın gibi kapanması gerektiğini söylemek makul bir yaklaşım değildir. Kaldı ki erkek de giyinme konusunda tamamen kendi haline bırakılmış değildir. Onun da örtmesi gereken yerleri, dikkat etmesi gereken hal ve davranışları vardır. Bunlar Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenmiş ve ilk Müslümanlardan bu yana uygulanagelmiş kurallardır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56346886">https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-56346886</a></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tesettur-3-basortusu-etrafinda-bazi-sorular-rasim-haner/">Tesettür (3) &#8211; Başörtüsü Etrafında Bazı Sorular | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tesettür (2) &#8211; Günümüzde Başörtüsüne Bakış  &#124; RASİM HANER</title>
		<link>https://hizmetten.com/tesettur-2-gunumuzde-basortusune-bakis-rasim-haner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2022 13:54:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<category><![CDATA[tesettür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26885</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başörtüsüne bakışta üç eğilim öne çıkıyor. Birincisi, dinî açıdan değerlendirme eğilimi. Bu kişiler başörtüsünü tamamen dinin bir emri olarak görür ve kendilerini Allah’ın emrini yerine getiren kişi olarak değerlendirirler. İnsanların&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tesettur-2-gunumuzde-basortusune-bakis-rasim-haner/">Tesettür (2) &#8211; Günümüzde Başörtüsüne Bakış  | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başörtüsüne bakışta üç eğilim öne çıkıyor.</p>
<p>Birincisi, <strong>dinî açıdan</strong> değerlendirme eğilimi. Bu kişiler başörtüsünü tamamen dinin bir emri olarak görür ve kendilerini Allah’ın emrini yerine getiren kişi olarak değerlendirirler. İnsanların pek çoğu da onların, başörtüsünü dine olan bağlılıklarından dolayı olarak taktıklarını düşünürler. Örfe uyarak başını kapatanların büyük çoğunluğu da onun dinin bir emri olduğunu bilirler. Başörtüsü takmayanlar ya da takarken onu terk edenler, konuya dinî açıdan yaklaşmayı tercih etmezler.</p>
<p>İkincisi, <strong>özgürlük açısından</strong> değerlendirme eğilimi. Bu kişiler, başörtüsünü ne dinî ne de politik olarak ele almaktan kaçınırlar. Konuyu tamamen şahsî tercihlerine dayandırır ve kendilerini nasıl özgür hissediyorlarsa o şekilde yaşamayı tercih ederler. Bu çerçevede başörtüsünü bazen moda olarak görüp takanlar olduğu gibi çağdışı bir uygulama olarak görüp kendine yakıştıramayanlar da olabilir. Bu, başörtüsü takanlardan ziyade takmayanların ya da takarken onu terk edenlerin eğilimidir.</p>
<p>Üçüncüsü ise <strong>politik açıdan</strong> değerlendirme eğilimi. Bu eğilimde olanlar, meseleyi tamamen mevcut siyasi rejimin bir uygulaması, dayatması ya da sembolü olarak görürler. Bu eğilimi, başörtüsü takanların kendilerinden ziyade diğer insanlar gösterirler. Başörtüsünü sırf politik bir sembol olarak takanlar yok denecek kadar azdır. Ancak başörtüsüne politik nazarla bakan ve onu siyasi bir partinin temsili şeklinde algılayanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur.</p>
<p>Günümüzde başörtüsü hakkında yaşanan problemler bir hayli artmış bulunuyor. Başörtüsü kullanmaya başlarken ve başladıktan sonra zorlananlar olduğu gibi senelerce başörtüsü kullandığı halde başını açanlar da var. İster başörtüsü takmakta zorlananlar isterse de taktıktan sonra başını açanların yaşadıkları problemleri birkaç maddede özetleyebiliriz.</p>
<p>1- <strong>Aile baskısı:</strong> Ailesinden başını örtme konusunda baskı gören ve zorla kapanan kadınlar, bu baskılara karşı içlerinde duydukları tepkileri, daha sonra başlarını açmakla gösteriyorlar. Çünkü baskı ile yaptıkları bu fiil içlerine sinmiyor, kalpleri onu kabul etmiyor, akılları o konuda ikna olmuyor. İnsanın, aklen ve kalben tatmin olmadığı bir şeye tepki duyacağı ve kendisine dayatılan şeyi zahiren kabul ediyor görünse de zamanla terk edeceği rahatlıkla tahmin edilebilir.</p>
<p>2- <strong>Çevre baskısı:</strong> Ailesinden baskı görmese bile çevresinden baskı, ötekileştirme ve dışlama tavırlarına maruz kalan kadınlar, çareyi başlarını açmakta bulabiliyorlar. Çünkü her gün yapılan tazyiklerle baş etme, yapılan eleştirilere cevaplar verebilme, baskıları aklî ve kalbî argümanlarla savma alt yapı ve cesaretini kendilerinde bulamıyorlar.</p>
<p>3- <strong>Kendini dışlanmış ve yalnız hissetme:</strong> Başını neden örttüğünü tam bilmeyen, bunun dünyada ve ahiretteki neticelerini yeterince idrak edemeyen ve tesettürlü halini etrafına nasıl açıklayacağını bilemeyen bir kadın, çevresi ona baskı uygulamasa bile, kendi kendine rahatsızlık duyarak başını açabiliyor. Özellikle muhafazakar bir çevreden farklı bir muhite ya da ülkeye giden biri, şahsına yönelik doğrudan bir kınama, dışlama muamelesi yapılmasa bile kendini dışlanmış, kınanmış, öcü gibi bakılan bir insan şeklinde görebiliyor. Etrafında onu destekleyecek, ona yol gösterecek kimseler yoksa, kendi içinde büyüttüğü bu problemi aşamıyor ve yalnızlık psikolojisine girebiliyor. Bu yalnızlığını gidermek için de başını açıp, çoğunluğun içine karışmayı tercih edebiliyor.</p>
<p>4-<strong> Bilgi ve şuur eksikliği:</strong> Bazı kadınlar, başörtüsünün dindeki yeri, mahiyeti, tarihi konularında yeterli bilgiye sahip olmadan, bu konuda örnek insanların hayatlarını okumadan başlarını örttüklerinden dolayı, zamanla zihinde oluşan şüphelere, dışarıdan gelen tazyiklere karşı koyamıyorlar. Bu zafiyetin sebebi, başörtüsü konusundaki bilgi eksikliğidir.</p>
<p>5- <strong>Yanlış algılar:</strong> Başörtüsü konusunda pek çok problemin temelinde bazı yanlış algılar, düşünceler vardır. Mesela başörtüsü taktığında kadının kendisini çalışmak da dahil bütün sosyal faaliyetlerden soyutlamak zorunda hissetmesi gibi. Halbuki gerçekler bunun yanlış bir algı olduğunu gösteriyor. Başörtülü kadınlar pekâlâ halk içinde bulunabiliyor ve kendilerine uygun işler yapabiliyorlar.</p>
<p>6- <strong>Başörtüsünün getirdiği ek mesuliyetten kaçış:</strong> Bazı kadınlar, başörtüsü taktığı takdirde bazı ek mesuliyetler yüklenmek ve daha dikkatli yaşamak zorunda kalacaklarını düşünüyorlar. Bu oldukça yerinde bir düşüncedir. Elbette başörtüsü bir inanç gereği takılır. Başörtüsünden yana tercih yapan kişi, inancının gereği olarak davranışlarına, konuşmalarına, bulunacağı yerlere dikkat etmesi gerekir. Esasında başörtüsünün bir hikmeti de budur. Yani o, üzerinde bulunduğu kişiye bir kimlik belirler ve onun belli prensiplerle hareket etmesini, böylece günahlardan, büyük hatalardan korunmasını sağlar. Bazı kadınlar bu tür ek mesuliyetleri taşıyabileceklerine inanmadıkları için başörtüsünden kaçarlar. Bazı kadınlar ise bunu bir problem olarak görmez, dini bir bütün olarak değerlendirir ve başörtüsüyle beraber diğer mesuliyetleri de elinden geldiğince eda ederler.</p>
<p>7- <strong>Özgürlük anlayışı:</strong> Başörtüsü kullanırken başını açanlardan bir kısmı da bunu özgürlük temeline dayandırır. Onlara göre kendileri özgürdürler, tercih hakkına sahiptirler, bu yüzden de hayatta bir kısım zorluklara sebep olduğunu düşündükleri başörtüsünü çıkarmayı tercih ederler.</p>
<p><strong>Değerlendirme</strong></p>
<p>Her meselede olduğu gibi inanç da bir tercih meselesidir. Allah Tealâ Kur’an’da, “İsteyen iman etsin, isteyen inkar etsin”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> buyurarak insana bu tercih hakkını verir. Fakat Allah Tealâ, insana inanması için deliller sunduğu gibi inanmayan insandan da neye dayanarak inanmadığını sorar. Yani inkarcının bile bir delile dayanmasını ister. Durum böyleyken inanan insanların, inançlarını delillerle desteklemeleri, böylece sağlam temele dayalı bir inanca sahip olmaları beklenir. Çünkü delil bir rehberdir, insanı hedefe götürür.</p>
<p>Dinimizin, inanmamız için bize sunduğu yol gösterici deliller vardır. Bunların en büyükleri, Kur’an, peygamber, kainat ve akıldır. Kur’an bize naklî deliller sunar. Fakat aklımızı çalıştırarak bu naklî delilleri değerlendirmemizi ister. Peygamber, Kur’an’ın canlı tatbikçisidir. Kainat, içinde barındırdığı düzen, kanun ve oranlarla bize avaz avaz Yaratıcıyı anlatır. Ve akıl bu üç büyük delili değerlendirip sağlıklı bir neticeye ulaşmakla mesuldür. Şirke, küfre şartlanmamış salim akıl, mutlaka Yaratıcısını bulur.</p>
<p>Delillere dayanarak dinin tercih edilmesi, dindeki hüküm ve kuralların da kabul edilmesi manasına gelir. Dinin temeli olan inanç esaslarını kabul eden, ibadet ve muamelelerle alakalı hükümleri de dolaylı olarak kabul etmiş sayılır. İnanç esaslarına bağlı yaşayan biri, dinin ahlak kısmını da temsil etmelidir. Normal insan mantığı da bunu gerektirir. Yani Allah’a inandım diyen birinin Allah’ın isteklerini gözetmesi, emirlerini yerine getirmeye çalışması, mantıklı düşünmenin bir gereğidir. Allah’a inandığı ve O’nu sevdiğini söylediği halde O’nun emirlerini yerine getirmeyen insan, meseleyi bir insan realitesi olarak ele almalı ve inancını sağlamlaştırmaya çalışmalıdır. Zira ameldeki eksiklik, inancın takviye edilmesi gerektiğini gösterir. İnsan, herhangi bir işi mecburiyetten dolayı yapabilir ama ibadetlerde mecburiyet düşüncesi, onu yeterince motive etmez. İbadetlerde motivasyonu sağlayan en önemli güç kaynağı, inanç ve sevgidir.</p>
<p>İbadetlerde olduğu gibi başörtüsü gibi bir kısım dinî vazifelerde de temel motivasyon, Allah sevgisi ve Allah inancıdır. Yani başını örten bir kadın, Allah’a olan inancından ve O’nu sevdiğinden dolayı örter. Fakat bunun tam tersini düşünemeyiz. Yani başını örtmeyen kadının Allah’a inanmadığını ya da Allah’ı sevmediğini söyleyemeyiz. Zira iman ile amel arasında kuvvetli bir bağlantı olsa da amel imanın bir parçası değildir. Ameli yapmayan, imandan çıkmış olmaz. Çünkü amelsizliğin bir kısım iç ve dış sebepleri vardır. En başta insanın nefsi ve çeşitli hisleri, onu farklı yönlere sevk eder. Hisler çoğu zaman kalbi ve aklı dinlemez. Bu durumda kalpte olan iman çıkıp gitmiş olmaz. Belki sadece hislerin tesirinden dolayı kendi rolünü oynayamaz hale gelir. Burada korkulan şey, amelsizliğin uzun zaman sonra insanın bir tabiatı haline gelmesi ve imanı riske atmasıdır. Çünkü iman kalbe ait bir iç dinamik olarak amelden beslenir. Yani amel imanı kuvvetlendirir ve sağlam bir zemine oturtur. Amel olmadığında iman teoriden ibaret olarak kalır ve zamanla yok olabilir.</p>
<p>Başörtüsü meselesi temelde Allah inancı ve sevgisine dayansa da o bir problem olarak görüldüğü ya da onunla alakalı bir sıkıntı yaşandığında meseleyi hemen dinî zemine çekip orada çözmeye ya da tartışmaya kalkışmamak gerekir. Bunun yerine konuyu mevcut şartlar ve şahsi karar çerçevesinde ele almak yerinde olur. Zira problemin sahibi, yaşadığı sıkıntıyı atlatmaya çalışırken, kendisine okunan bir ayet ve hadisi ya da yapılan bir dinî telkini kabul etmek istemez. Bu durum, onun başını açmasından daha büyük bir tehlikedir. Çünkü başını açan, bir ameli terk etmiş olsa da bir ayet ve hadise itiraz etmek, ona içten tepki duymak insanın imanını riske atar.</p>
<p>Başörtüsüyle alakalı problem yaşayan insanları böyle bir riske atmamak için onlara daha ziyade Allah’ı peygamberi sevdirecek, Kur’an’a yaklaştıracak güzel sözler söylemeli. Başörtüsüyle alakalı ne tür problem yaşarsa yaşasın, namaz oruç gibi ibadetleri terk etmemelerini tavsiye etmeli. Dine, imana ve hayata dair ümit verici yaklaşımlar sergilenmeli.</p>
<p>Bir sonraki yazımızda bazı sorulara temas ederek bu konuyu noktalayacağız.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Kehf sûresi, 18/29.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tesettur-2-gunumuzde-basortusune-bakis-rasim-haner/">Tesettür (2) &#8211; Günümüzde Başörtüsüne Bakış  | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tesettür, Başörtüsü ve Sorular &#124; RASİM HANER</title>
		<link>https://hizmetten.com/tesettur-basortusu-ve-sorular-rasim-haner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Aug 2022 08:58:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Başörtüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<category><![CDATA[tesettür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26746</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son yıllarda başörtüsüyle alakalı sorular tekrar gündeme gelmeye başladı. Kimileri onun dindeki yerini sorguluyor, kimi başörtülüler de yaşadıkları zorlukları kaldıramadıklarından çareyi başlarını açmakta buluyorlar. Bazıları ise içinde bulundukları çevrenin tesirinde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tesettur-basortusu-ve-sorular-rasim-haner/">Tesettür, Başörtüsü ve Sorular | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda başörtüsüyle alakalı sorular tekrar gündeme gelmeye başladı. Kimileri onun dindeki yerini sorguluyor, kimi başörtülüler de yaşadıkları zorlukları kaldıramadıklarından çareyi başlarını açmakta buluyorlar. Bazıları ise içinde bulundukları çevrenin tesirinde kalarak başörtüsüyle ciddi manada imtihan oluyor ve dayanabilecekleri deliller ve mantıklı açıklamalar arıyorlar. Son otuz kırk yıldır siyasî olarak gündemde tutulan konu, bu sefer amelî ve itikadî olarak tartışılıyor. Bunda, müslümanların çoğunlukta olduğu bazı ülke yönetimlerinin payı büyük olduğu gibi, yurt dışına çıkan ve özellikle de Batıya giden insanların karşılaştıkları ve aynı zamanda dünyaya yayılmış olan popüler kültür ve yaşam tarzlarının da rolü vardır. Biz bu yazımızda meselenin sadece itikadî ve amelî yönünü, yani hükmünü ve hayatın içinde uygulanış şeklini ele alacağız. En sonunda konuyla alakalı bazı problem, şüphe ve sorulara temas edeceğiz.</p>
<p>Tesettür, sözlükte örtünmek demektir. Hem kadının hem de erkeğin vücudunda kapanması gereken yerlerin kapatılmasını ifade eden bir kelimedir. Erkeğin bir erkek ve kadına, kadının da bir kadın ve erkeğe karşı vücudunda kapatması gereken yerler, dinimizin iki temel kaynağı olan Kur’an ve Sünnet tarafından belirlenmiştir. Bunlar genel olarak bilindiği ve yazımızın konusu başörtüsü olduğu için bu konuya girmeye gerek duymuyorum. Merak edenler, internet aramasıyla rahatlıkla bu bilgilere ulaşabilirler.</p>
<p>Başörtüsü ise tesettürün sadece bir bölümü olup, onun tamamını ifade etmez. Dolayısıyla tesettür eşittir başörtüsü demek değildir. Başörtüsü, tesettürün bir parçası olarak hem Kur’an’da hem de hadislerde ele alınmış, sınırları belirlenmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından toplumda tatbik edilmiş bir konudur. O günden bugüne de ilk tatbik edildiği şekilde gelmiştir. Başörtüsünün şekli ve sınırları ile alakalı farklı yorumlar yapılmışsa da bunlar meselenin özüne dokunacak nitelikte değildir. Genel olarak başörtüsünün örtmesi gereken kısımlar üzerinde ittifak vardır.</p>
<p><strong>            Başörtüsünün hükmü</strong></p>
<p>İslam’da, büluğa eren kadınların başlarını örtmesi farzdır. Bu hüküm ayet ve hadislerle sabit olup, sahabe ve sonraki ulema tarafından ittifakla kabul edilmiştir. Kur’an’da iki ayet bu hükme yer verir. Birinci ayette şöyle buyurulur:</p>
<p>وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ</p>
<p>“Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini açmaktan ve günahtan korumalarını söyle. Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. <strong>Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler</strong>”. (Nur sûresi, 24/31).</p>
<p>Âyetteki ‘zînet’ten maksat zinet takılan yerler olsa da esas maksat kadının bütün vücududur. ‘Görünen kısımlar’dan maksat ise, el ve yüzdür. El ve yüzü, bazı alimler yüzük takılan ve sürme sürülen yerler şeklinde ifade etmişlerdir. Bazı alimler ise sürme göze sürüldüğü için gözlerin dışında yüzün tamamının örtülmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Buradan hareketle fakihler kadının yüz ve elleri hariç bütün vücudunun örtülmesi gerektiğini belirtmişlerdir. İmam Azam ise ayakları da örtülmesi mecbur olmayan kısımdan saymıştır.</p>
<p>Âyette geçen ‘humur’ kelimesi, ‘hımâr’ın çoğulu olup kadının başına örttüğü şey demektir. ‘Cüyûb’ ise ceyb kelimesinin çoğulu olarak yaka, gerdanlık ve göğüs kısmını ifade eder. Âyette tarifi yapılan örtünme şekli, baştaki hımar denilen başörtüsünün ceyb denilen gerdanlık ve göğüs kısmına salınmasıyla gerçekleşir. Dolayısıyla başın en başta örtülü olması gerektiği ifade edilmiş olmaktadır. İkinci olarak yapılması gereken şey, bu örtünün boyun, gerdanlık ve göğüs kısmını da örtecek şekilde aşağı doğru indirilmesidir. Böylece baştaki saçlarla beraber boyun ve gerdanlık kısmı da örtülmüş olur. Bu arada ense ve omuz kısmının da örtülmesi gerekir. Çünkü örtünmekteki maksada ve estetik görünüme uygun olan budur. Peygamber Efendimiz döneminde başörtüsü bu şekilde uygulanmış ve ilerleyen zamanlarda fıkıh kitaplarına bu şekilde kaydedilmiştir.</p>
<p>Kur’an’da örtünmeyi emreden ikinci ayet ise şöyledir:</p>
<p>يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ ذَلِكَ أَدْنَى أَنْ يُعْرَفْنَ فَلَا يُؤْذَيْنَ</p>
<p>“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mümin kadınlara söyle: Ev dışına çıktıkları zaman dış elbiselerini üzerlerine salıversinler. Böyle yapmaları onların iffetli tanınmaları ve kendilerine sarkıntılık edilerek incitilmemeleri yönünden en uygun bir davranıştır”. (Ahzab sûresi, 33/59)</p>
<p>Bu ayette örtünmeyle alakalı geçen kelime ‘celâbîb’dir. Celâbîb, ‘cilbâb’ın çoğuludur. Cilbab ise vücudu tamamen örten geniş elbise demektir. Bunun hımar adlı başörtüsünden daha büyük bir giysi olduğu ve bütün vücudu örttüğü ifade edildiği gibi rida denilen bir üst giyim olduğu da söylenmiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu durumda o, ya baş da dahil bütün bedeni kapatan ya da omuzlardan ayaklara kadar uzanan bir elbise şeklinde anlaşılır. İki manadan hangisi alınırsa alınsın âyetten, kadının dışarı çıkarken bütün vücudunu örten ve vücut hatlarını göstermeyen bir elbise giymesi gerektiği neticesine ulaşılır.</p>
<p>Ayetin devamında böyle bir örtünün kadının iffet konusunda hassas biri olarak tanınması ve ona eziyet edilmemesi için en uygun hal olduğu beyan edilmiştir. Meseleyi tersinden ele alarak, âyetten başını kapatmayan kadınların iffetsiz olduğu gibi bir mana çıkarılamaz. Çünkü iffetin tek ölçüsü, başörtüsü değildir. Kaldı ki, ayet “en uygun” halin bu şekilde bir giyinme olduğunu beyan etmektedir. Tanınma ve eza edilmeme özellikleri, zahiren başörtüsünün farz kılınmasının sebebi gibi görülse de bir hikmeti de olabilir. Farz kılınmasının esas sebebi ise Allah’ın emridir. Dolayısıyla başörtüsü öncelikle Allah’ın bir emri olarak ele alınmalı, onun hikmeti, faydası, ahiretteki sevabı gibi hususlar ikinci aşamada düşünülmelidir. Bir şeyin hikmeti, faydası, sevabı o şeyin yapılmasının temel dayanağı olamaz. Temel dayanak her zaman Allah’tan gelen hükümdür.</p>
<p>Bu iki ayetin dışında, tesettüre, kadının hal, tavır ve davranışlarına yönelik ikaz ve yönlendirmeler barındıran pek çok ayet vardır. Mesela &#8220;Ay halinden kesilmiş ve evlenme için ümidi kalmamış olan yaşlı kadınların, zinet yerlerini erkeklere göstermemek şartıyla dış elbiselerini bırakmalarında onlar için bir günah yoktur. Bununla birlikte yine de sakınmaları kendileri için daha hayırlıdır.&#8221; (Nûr sûresi, 24/60) buyurularak, erkeklerin yanında örtünmeyle alakalı yaşlı kadınlara biraz rahatlık sağlayıcı bir ruhsatın bulunduğu, bununla beraber kendilerini erkeklerden sakınmanın onlar için daha iyi olacağı bildirilmiştir.</p>
<p>Yine mesela “Ey Peygamber hanımları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Takvâ sizin sıfatınız olduğuna göre, namahrem erkeklere hitap ederken tatlı ve cilveli bir eda ile konuşmayın ki kalbinde hastalık bulunan bir şahıs, şeytanî bir ümide kapılmasın. Ciddi, ölçülü konuşun!” (Ahzab sûresi, 33-32) ayetinde bütün ümmetin anneleri olan peygamber hanımları, konuşma üslubu açısından ikaz edilmektedirler. Tabii, annelerimiz oldukları halde onlara yapılan bu ikaz, diğer mümin kadınlar için öncelikle geçerlidir.</p>
<p>Bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki tesettürün Kur’an’da olmadığına dair iddiaların dayandığı bir delil yoktur. Ayetlerde kullanılan kelimeler, gayet açık şekilde başörtüsünü tarif etmektedir. Kaldı ki bu mesele sadece Kur’an’da yer almamış, mütevatir sünnet ve sahabe hanımlarının pratikleriyle nesilden nesile aktarılmıştır. Yani Kur’an başörtüsünün hükmünü koymuş, sünnet ve sahabe de bu hükmü uygulamıştır.</p>
<p><strong>Hadislerde başörtüsü</strong></p>
<p>Başörtüsü emrinin hadislerde bulunup bulunmadığı, özellikle günümüzün yeni nesli tarafından merak edilmektedir. Bazı örnekler verelim:</p>
<p>عَنْ عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا أَنَّهَا ذَكَرَتْ نِسَاءَ الْأَنْصَارِ فَأَثْنَتْ عَلَيْهِنَّ وَقَالَتْ لَهُنَّ مَعْرُوفًا وَقَالَتْ: لَمَّا نَزَلَتْ سُورَةُ النُّورِ عَمِدْنَ إِلَى حُجُورٍ فَشَقَقْنَهُنَّ فَاتَّخَذْنَهُ خُمُرًا</p>
<p>Âişe validemiz, Ensar kadınlarını hayırla yâd ettikten sonra şöyle dedi: “Nur suresindeki başörtüsünü emreden ayet (31. âyet) inince, Ensar kadınları bellerine sardıkları kuşaklarını bölerek ondan başörtüsü edindiler.” (Ebû Davûd, Libas 32). Âişe validemiz rivayetinde, âyette geçen ‘humur’ kelimesini kullanıyor. Bir âlim ve fakîh olan validemizin başörtüsünü ifade için bu kelimeyi kullanması, başörtüsünün <strong>pratikte nasıl uygulandığını göstermesi </strong>bakımından önemlidir. Yani bu ayet inince bizzat o günkü kadınlar tarafından başörtüsü bugünkü şekliyle tatbik edilmeye başlamıştır. Benzer ifadeyi Âişe validemiz, muhacir kadınlar için de zikretmiştir. (Ebû Davûd, Libas 34). Dolayısıyla başörtüsü, belli bir şehrin bölgenin kadınlarıyla alakalı değil, bütün mümin kadınları bağlayıcı genel bir hükümdür.</p>
<p>Diğer bir hadis ise şöyledir:</p>
<p>عَنْ أُمِّ سَلَمَةَ قَالَتْ: لَمَّا نَزَلَتْ {يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ} [الأحزاب: 59] خَرَجَ نِسَاءُ الْأَنْصَارِ كَأَنَّ عَلَى رُؤُوسِهِنَّ الغِرْبانَ مِنَ الْأَكْسِيَةِ</p>
<p>Ümmü Seleme validemiz anlatıyor: “Ahzab suresinin 59. âyeti inince, Ensar kadınları dışarıda başlarını öyle örtmüşlerdi ki sanki başlarının üstünde elbiselerden yapılmış bir karga duruyordu”. (Ebû Dâvud, Libas 33). Hadisten kadınların başlarını kalın örtülerle örttükleri anlaşılıyor.</p>
<p><strong>Giyilen elbisenin vücut hatlarını belli etmemesi gerektiğine dair</strong> de şu rivayet gayet açıklayıcıdır: Üsame b. Zeyd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Dihyetü’l-Kelbî’nin kendisine hediye ettiği Mısır kumaşlarından sık dokunmuş bir elbiseyi bana giydirdi, ben de onu hanımıma giydirdim. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) daha sonra bana elbiseye ne olduğunu, neden giymediğimi sordu. Ben de “Ey Allah’ın Resulü ben onu hanımıma giydirdim” dedim. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Ona, elbisenin altına pijama türünden bir şey giymesini söyle. Çünkü ben o elbisenin kemiklerinin hacmini (vücut hatlarını) belli etmesinden korkuyorum.” (Ahmet b. Hanbel, 36/120 (21786).</p>
<p>Namaz gibi bir ibadetin kabul şartlarından birinin de kadınlar için başörtüsü olduğunu Âişe validemizin rivayetinden öğreniyoruz: &#8220;Allah Rasulü (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki: &#8220;Allah büluğ/ergenlik yaşına gelen kadının namazını başörtüsüz kabul etmez.&#8221; (Ebu Dâvud, salât 85; Tirmizî, salât 277).</p>
<p>Âyet ve hadislerde hükmü belirtilen, Efendimiz döneminden itibaren tatbik edilen başörtüsünün farziyeti konusunda, başta sahabe olmak üzere bütün alimler ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla başörtüsünün farziyeti, Kur’an ve Sünnetteki yeri konusunda şüphe olmadığı gibi onun Peygamber Efendimiz döneminden günümüze kadar tatbikinde de herhangi bir şüphe bulunmaz. Böylece o, tarihsel bir mesele değil hem teorik hem de pratik açıdan delillerle sabitlenmiş bir konu olarak dindeki yerini almıştır.</p>
<p>Bir sonraki yazımızda başörtüsü etrafında oluşan problem, şüphe ve bakış açılarına temas edeceğiz.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Kurtubi, <em>el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân</em>, 14/243.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tesettur-basortusu-ve-sorular-rasim-haner/">Tesettür, Başörtüsü ve Sorular | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçki satmak, içki satılan yer ve işte çalışmak (2) &#8211; Zaruret Durumu &#124; RASİM HANER</title>
		<link>https://hizmetten.com/icki-satmak-icki-satilan-yer-ve-iste-calismak-2-zaruret-durumu-rasim-haner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Jul 2022 14:09:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[alkol]]></category>
		<category><![CDATA[haram]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26624</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ancak bazı durumlar, müslümanları gayrimüslim bir memlekette müslüman olmayanlara bu tür haram şeyleri satmaya ya da yapılan satışa yardım etmeye zorlayabilir. Mesela market işleten bir müslüman, gerek bulunduğu ülkelerin kanunları&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/icki-satmak-icki-satilan-yer-ve-iste-calismak-2-zaruret-durumu-rasim-haner/">İçki satmak, içki satılan yer ve işte çalışmak (2) &#8211; Zaruret Durumu | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ancak bazı durumlar, müslümanları gayrimüslim bir memlekette müslüman olmayanlara bu tür haram şeyleri satmaya ya da yapılan satışa yardım etmeye zorlayabilir. Mesela market işleten bir müslüman, gerek bulunduğu ülkelerin kanunları gerekse de piyasa şartları gereği marketinde içki satmak zorunda kalabilir. Yine mesela evlere yemek paketi taşıyan kişiler, farkında olarak veya olmayarak o paketlerde içki ve domuz ürünleri taşımak durumunda kalabilirler. Bu durumda yapılması gereken, bunların mümkün olduğunca bertaraf edilmesi ya da bunlardan uzak durulmasıdır. Zira içkiyi yasaklayan ayetin sonunda Cenab-ı Hak, “Ondan uzak durun” buyurur. Dolayısıyla harama götüren yolların kapatılması, kapatmak mümkün değilse ondan uzak durulması, dinimizin genel prensiplerinden biridir. Ayrıca haramlara karşı helal alternatifler aramak da müslümanların vazifelerindendir. Alternatif çözüm arayışı, bir taraftan hayatın dinin kurallarına göre dizayn edilmesini sağlarken diğer taraftan müminin kalbinde günaha karşı bulunması gereken tavrın canlı kalmasına yardım eder.</p>
<p>Harama giden yolu kapatmak ya da ondan uzak durmak mümkün olmadığında ve alternatif yollar bulunamadığında zaruret ahkâmı ve ruhsatlar devreye girer. Ancak hemen ifade edelim ki, zaruretlerin varlığını tespitte hassas olmak gerekir. <strong>Öncelikle, mahzurlu şeylerin mübah görülmesi yönünde genel bir zaruret ilan etmek dinin prensipleri açısından doğru olmaz</strong>. Zira dinde esas olan, haramlardan kaçınmaktır, onları işlemek değil. Haramlardan kaçınmak esas olduğuna göre haramları işlemek ancak zaruret halinde gerçekleşir. Zaruret ise kişiye göre değişkenlik arz eder ve belli şartlarda gerçekleşir. Zaruretin oluşması öncelikle hayatî riskin bulunmasına bağlıdır. Eğer ortada hayati risk varsa, orada zaruret oluşmuş demektir. İkincisi, hayati risk olmasa bile önemli derecede hayatı zorlaştıracak bir durum varsa bu da zaruret oluşturur. Zaruretin oluşma durumu kişiden kişiye değişir. Kimilerinin hayatî risk kabul ettiği hali, başka biri risk olarak görmeyebilir. Böyle göreceli bir konuyu kişilere göre ayrı ayrı düşünüp tespit etmek gerekir. Bazen umumi bir ihtiyaç da zaruret haline gelebilir. Onu da yine kendi şartları içerisine değerlendirip tespit etmek icab eder.</p>
<p>Zaruretlerin olduğu yerde haram bir şey mübah hale gelir. Fıkıhtaki kaideyle ifade edecek olursak “Zaruretler, mahzurlu şeyleri mübah hale getirir.” Fakat bilinmesi gereken ikinci bir kaide daha vardır. O da “Zaruretler, kendi miktarınca belirlenir” şeklinde ifade edilir. Yani zaruretin bir sınırı vardır. Zaruret olan şey, ihtiyacı giderecek, riski atlatacak kadar kullanılır, ondan öteye geçilmez. Bu iki kaideyi şu örnekte beraber görebiliriz: Acından ölmek üzere olup domuz etinden yemek zorunda kalan bir Müslüman, ondan ancak ölümden kurtulacak kadar yiyebilir, doyuncaya kadar yiyemez.</p>
<p>Zaruretlere dair günümüzden pek çok örnek verilebilir. Mesela ailesini geçindirmek için bir insan başka iş bulamamış ve içkili lokantada garson olarak çalışmak zorunda kalmış olabilir. Böyle biri, doğrudan içki satmasa da içkinin satılmasına yardım etmekte ve içkinin servis edilmesinde görev almaktadır. Hem dolaylı hem de doğrudan bir haramlık söz konusudur. Fakat kendisini ve ailesini geçindirmek için bu işte çalışmaya mecbur kalmıştır. Dolayısıyla bu kişi, içkili lokantada çalışmayı zarurete bağlamalı, o işi geçici olarak görmeli ve başka bir iş arayışında olmalıdır. Fakat bu süre zarfında bu kişinin kazancının haram olduğu söylenemez. Çünkü lokantada helal ürünler de satılmaktadır. Belki sadece bir şüpheden bahsedilebilir. Burada kazançtan daha ziyade yapılan işin mahiyeti sorgulanmaktadır. O da içkinin satılmasına yardım etmek ve onu sunmaktır.</p>
<p>Yine mesela gayrimüslim bir ülkede lokanta ve kafelerden evlere yemek taşımak, müslümanların da yaygın olarak yaptığı bir iştir. Yemekler paket halinde servis edildiğinden dolayı içinde ne olduğu bilinmemektedir. Eğer içinde içki ve domuz ürünleri varsa, hadisteki içki taşıyanla alakalı hüküm ve günahta yardımlaşmama prensibi açısından bir sakınca doğacaktır. Paketlerin içeriğinin sorulup araştırılması ise çoğunlukla mümkün değildir. Eğer sistemde, içinde içki ve domuz ürünleri bulunan paketleri kabul etmeme gibi bir şık varsa bunları kabul etmemek en uygun olanıdır. Böyle bir şık yoksa, ya oluşan şüpheden dolayı işi bırakmak ya da bunu zaruret kapsamında değerlendirmek gerekecektir. İşi bırakmak hayatı zorlaştırabilir. Özellikle iş potansiyelinin dar, iş bulmanın zor olduğu ülkelerde hayat daha da zorlaşacaktır. Bu durumda geriye meseleyi zaruret kapsamında değerlendirme şıkkı kalır. İşte bu noktada zarurete binaen mesele –başka bir iş bulana kadar geçici olarak-mübah hale gelecektir.</p>
<p>Bu son örnekteki kişi aynı zamanda, yukarıda ifade edilen İmam Azam ve İmam Muhammed’e ait fetvaya göre amel etmiş olacaktır. Onların fetvası her ne kadar cumhurun görüşüne aykırı da olsa, işin çıkmaza girdiği, hayatın zorlaştığı durumlarda bir müslümanın önemli iki alimin görüşüne göre amel etmesi, meseleyi bir yönden dinî çerçevede yürütmesine vesile olacaktır. Söz konusu işte, müşterilerin müslüman olma ihtimali de vardır ancak hüküm çoğunluğa göre verilir. Çoğunluk ise gayrimüslimlerdir.</p>
<p>Oluşan zarurete rağmen bir kimse takvayı esas alıp şüphelerden tamamen kaçmak için yemek dağıtma işine girmek istemeyebilir. Hayatını zorlaştırmamak, kendisini ve ailesini hayatî riske atmamak şartıyla başka işler arayabilir. Bu da onun tercihidir, saygı duyulması gerekir.</p>
<p><strong>          İçki ve benzeri haram şeylerin satılmasından elde edilen kazançlar</strong></p>
<p>İmam Azam ile İmam Muhammed’in içtihatlarına göre gayrimüslimlerin yaşadığı bir memlekette içki satışından elde edilen kazanç helaldir. Çünkü içki gayrimüslimler nazarında caizdir ve iktisadi açıdan faydalanılacak bir mal olarak görülür. Çoğunluk alimlerin görüşü ise tersi istikamettedir. Onlara göre müslüman ya da gayrimüslim bir memlekette içki ve benzeri haram malların satışından kaçınmak esastır. Zaruret olduğunda ise durum değişir. Peki, zaruretten dolayı satış yapılırsa, elde edilen kazanç ne yapılmalı?</p>
<p>Öncelikle haram bir şeyin satışından elde edilen paranın da haram olduğu bilinmeli ve böyle bir kazanç yenilmemelidir. Bu konuda Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İçkiyi haram kılan Allah, onun satılmasını da, satışından elde edilen kazancın yenmesini de haram kılmıştır.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>İkinci olarak, haramdan elde edilen para hayır yolunda harcanmamalıdır. Çünkü bu durumda kaynağı temiz olmayan bir para, sevap beklenen temiz bir işe sarf edilmiş olacaktır. Bu da dinin ruhuna uygun değildir.</p>
<p>Bu iki noktayı vurguladıktan sonra şunu tavsiye edebiliriz: Eğer içki ve domuz ürünlerinden elde edilen kazanç belliyse, bunun vergi ve oluşmuş faiz ödemelerinde kullanılması tavsiye edilebilir. Eğer bu miktarı tespit etmek mümkün değilse, sadece tahmin ediliyorsa, tahmin edilebilen miktar dediğimiz şekilde sarf edilebilir. Eğer mesele içki ve domuz ürünü satışı olmayıp sadece bunları taşımaktan ibaretse, gayrimüslim bir memlekette zarurete binaen yapıldığında bunda bir sakınca olmamakla beraber, oluşan şüpheyi gidermek için bir miktar sadaka verilmesi tavsiye edilir. Böyle bir davranış, dinin ruhuna en uygun olanıdır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>İslam’ın içki ve domuz ürünlerinin satışıyla alakalı ortaya koyduğu ölçüler gayet açıktır. Bir müslümanın ülke, bölge ayırımı yapmaksızın bu ölçülere riayet etmesi beklenir. Buna göre, bunların bir müslüman tarafından başka bir müslümana ya da gayrimüslime satılması, ulemanın çoğunluğuna göre caiz değildir. Bunların üretildiği ve satıldığı yerlerde çalışmak da aynı hükme dahil edilerek caiz görülmemiştir. Ancak içinde bulunulan şartlardan dolayı bu haram ürünleri satmak ya da bunların satıldığı yerlerde çalışmak zorunda kalanlar, zaruretten dolayı çalışıp geçimlerini temin edebilirler. Ancak zarurete dair şu önemli noktalar hatırda tutulmalıdır. Zaruret kişiden kişiye değişir. Birinin zaruret gördüğü şeyi diğeri görmeyebilir. Bu yüzden zaruretin kişiye özel tespit edilmesi gerekir. Zaruret belli şartlarla sınırlıdır. Dolayısıyla o devamlı değil, geçicidir. Zaruret kalktığında yapılan işin bırakılması gerekir.</p>
<p>İslam’ın ortaya koyduğu hükümleri ideal olarak benimseyip onları uygulamaya çalışmak, zor durumda kalındığında da zaruret prensibinden yararlanmak, bir müslüman için en uygun olanıdır. Böylece o, hayatı içinden çıkılmaz hale getirmeden dinini en güzel şekilde yaşama gayreti içinde olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>Müsned</em>, 3/10 (2190).</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/icki-satmak-icki-satilan-yer-ve-iste-calismak-2-zaruret-durumu-rasim-haner/">İçki satmak, içki satılan yer ve işte çalışmak (2) &#8211; Zaruret Durumu | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçki satmak, içki satılan yer ve işte çalışmak (1) &#124; RASİM HANER</title>
		<link>https://hizmetten.com/icki-satmak-icki-satilan-yer-ve-iste-calismak-1-rasim-haner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jun 2022 11:50:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[alkol]]></category>
		<category><![CDATA[içki]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Haner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26409</guid>

					<description><![CDATA[<p>İçki satmak, içki satılan iş ve mekanlarda çalışmak caiz midir? Müslüman olmayan ülkelerde farklı nüfus oranlarında yaşayan Müslümanların en çok sordukları sorulardan biri budur. İçki satılan lokanta ve otel gibi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/icki-satmak-icki-satilan-yer-ve-iste-calismak-1-rasim-haner/">İçki satmak, içki satılan yer ve işte çalışmak (1) | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İçki satmak, içki satılan iş ve mekanlarda çalışmak caiz midir?</strong></p>
<p>Müslüman olmayan ülkelerde farklı nüfus oranlarında yaşayan Müslümanların en çok sordukları sorulardan biri budur. İçki satılan lokanta ve otel gibi yerleri bizzat işletme ya da buralarda çalışma ile yemek dağıtımı, paket servisi veya kargo hizmetleri yaparken içki taşıma gibi durumlar bu sorunun kapsamına girmektedir. Bu işlerde ya doğrudan içki satışı vardır ya da içki satışına yardım söz konusudur.</p>
<p>Öncelikle bir Müslümanın içkiyle alakalı bilmesi gereken hükümler nelerdir, ona bakalım.  Ondan sonra da soruyu ele alalım.</p>
<h4><strong>          İçkinin hükmü</strong></h4>
<p>İslâm dini, içki içmeyi haram kılmıştır. Bu hüküm Kur’an, sünnet ve icma ile sabittir. Kur’ân, hükmün gerekçesi olarak, içkinin insana zararlı necis (pis) bir şey olmasını zikreder. Usul-i fıkıh terminolojisi itibariyle hükmün illeti ise, içkinin sarhoş ediciliğidir.</p>
<p>Kademeli olarak haram kılınan içki<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> en son şu ayetle kesin olarak yasaklanmıştır: يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالْأَنْصَابُ وَالْأَزْلَامُ رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlara kurban kesilen sunaklar, fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. Bunlardan geri durun ki felâh bulasınız” (Maide sûresi, 5/90). Bu ayet inince Allah Resulü şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şarabı haram kılmıştır. Kim elinde ondan bir şey olduğu halde bu âyet kendisine ulaşırsa onu ne içsin ne de satsın” (Müslim, <em>Müsâkât</em>, 67).</p>
<p>Ayet ve hadislerdeki ‘hamr’ kelimesi, Türkçeye içki ya da şarap olarak tercüme edilir ve sarhoş edici özelliği bulunan bütün içkileri kapsar. Neyin hamr olup olmadığı meselesi ulema arasında tartışılmış ise de bu tartışma meselenin itikat ve ceza yönüyle alakalı olup içkilerin haramlığına tesir etmez. İster üzüm ve hurmadan isterse de arpa, bal veya başka bir şeyden yapılmış olsun, sarhoş etme özelliğine sahip her içkinin haram olduğu konusunda alimler arasında ittifak vardır. Bu husus bizzat hadis-i şerifte veciz bir şekilde şöyle beyan edilmiştir. كُلُّ مُسْكِرٍ خَمْرٌ وَكُلُّ خَمْرٍ حَرَامٌ “Her sarhoş edici şey hamrdır. Her hamr, haramdır” (Müslim, <em>Eşribe</em> 75).</p>
<p>İçkinin içilen miktarı, onun haram olup olmaması açısından bir önem arz etmez. Az da olsa çok da olsa içki haramdır. Yani onun bir şişesiyle bir damlası arasında fark yoktur. Bu husus da yine bir hadiste prensip olarak şöyle beyan edilmiştir: مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ  “Çoğu haram olanın azı da haramdır.”</p>
<h4><strong>          İçki satışının hükmü</strong></h4>
<p>Prensip olarak yenilip içilmesi haram kılınan şeyin satışı da haramdır. İçkinin içilmesi haram olduğu için satılması da haram kılınmıştır. Bu hüküm ayetlerde dolaylı olarak, hadislerde ise açıkça beyan edilmiş ve bu konuda ulema arasında icma hasıl olmuştur.</p>
<p><strong>Kur’an’da içkiyi haram kılan yukarıdaki âyet, zaten onun satılmasını da haram kılmış olmaktadır.</strong> Onun dışında “Günahta yardımlaşmayın.” (Mâide sûresi, 5/2) âyeti de bu hükmü desteklemektedir. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ise şöyle buyurmuştur: إنَّ الله ورسولَه حَرَّمَ بيعَ الخَمْرِ والْمَيْتَةِ والخِنْزيرِ والأصنامِ “Allah ve Resulü, içki, leş, domuz ve putların satışını haram kılmıştır.” (Buhari, <em>Büyû’</em>, 112). Başka bir hadiste Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir prensip ortaya koyarak şöyle buyurmuştur: “Allah Teala bir topluma bir şeyin yenilmesini haram kılmışsa, ondan elde edilecek kazancı da haram kılmıştır” (Ebu Davûd, <em>Büyû’,</em> 66). Kur’an ve sünnetteki bu tür beyanlara dayanarak sahabe ve daha sonraki ulema, içkinin müslümanlar için faydalanılacak bir mal (mütekavvim) olmadığı, dolayısıyla da iktisadî bir değer ifade etmediği, bu yüzden zayi edildiğinde telafi etmek gerekmediği, içki üzerine alış ya da satış akdi yapılamayacağı, yapıldığında ise bunun geçersiz olacağı konularında ittifak etmişlerdir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p><strong>Sadece içki satmak değil, onun üretimi ve satışıyla alakalı her türlü emek de aynı kapsamda değerlendirilerek yasaklanmıştır.</strong> Bu konu hadis-i şerifte şu şekilde beyan edilmiştir. لُعِنَتِ الْخَمْرُ عَلَى عَشَرَةِ أَوْجُهٍ بِعَيْنِهَا وَعَاصِرِهَا وَمُعْتَصِرِهَا وَبَائِعِهَا وَمُبْتَاعِهَا وَحَامِلِهَا وَالْمَحْمُولَةِ إِلَيْهِ وَآكِلِ ثَمَنِهَا وَشَارِبِهَا وَسَاقِيهَا “İçki konusunda on şeye lanet edilmiştir: Bizzat içkinin kendisine, içki yapmak için üzüm sıkana, üzüm sıktırana, içki satana, satın alana, taşıyana, taşıtana, parasını yiyene, içene ve içirene” (İbn Mâce, Eşribe 6). Âyet ve hadislerde bir şeye lanet edilmişse, bu o şeyin haram kılındığı manasına gelir.</p>
<h4><strong>          İçki satışının ülkelere göre hükmü</strong></h4>
<p>Fıkıh kaynaklarında içki satışının hükmü ele alınırken darulislam ve darulharp ayırımı üzerinden bir değerlendirme yapılır. Bu ayırım bir ülkenin idare ve hukukunun İslamî olup olmamasına bağlı olarak yapılmıştır. Buna göre, müslüman idareciler tarafından İslam hukukuna göre idare edilen ülke darulislamdır. Böyle olmayan yerler darulharptir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Fakat realiteler göz önünde bulundurulduğunda, günümüzde bu ayırımın hüküm vermede belirleyici bir rol oynayacak kadar açık olmadığı görülür. Çünkü bugün devletlerin idare ve hukuk sistemlerinin İslamî olup olmaması açısından tam olarak ayrışmadığı bir gerçektir. Yani bir devletin idare ve hukukunun ne kadar dine uygun olup olmadığını tam tespit etmek zordur. İdarecileri müslüman olan bir ülkede, bizzat devlet eliyle İslamî prensiplere aykırı fiiller ya da zulümler işlenebildiği gibi, idarecileri müslüman olmayan ülkelerde İslam hukukunun en azından bir kısmının uygulandığı da görülebilmektedir.</p>
<p>Bu durumda idare ve hukuk açısından ayırım yerine müslümanların az ya da çok olduğu ülkeler, beldeler, şehirler şeklinde bir ayırım konumuz açısından daha isabetli olur. Bu aynı zamanda işin teorisinden ziyade pratiğine bakmanın bir ifadesidir. Nitekim bazı alimler, müslüman ülkelerde yaşayan gayrimüslimlerin nasıl içki alıp satabileceklerini müzakere ederken, şehir ve köy ayırımı yapmış, o dönemde şehirlerde müslümanlar daha çok olduğu için açıktan içki satışı yapılamayacağını, köylerde ise gayrimüslimler daha çok olduğu için oralarda bu işin açıktan yapılabileceğini ifade etmişlerdir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Nüfusun tamamı ya da çoğunluğu müslüman olan ülkelerde içki satışı haramdır. Bu konuda alimler arasında ittifak vardır. Çünkü içki bizzat haram kılınmış olup, kendisinden yararlanılacak bir mal değildir. Bunun tek istisnası, müslüman bir ülkede yaşayan ve dinî kaynaklarda zimmî olarak isimlendirilen gayrimüslimlerin <strong>kendi aralarında</strong> ve belli şartlarda yaptıkları içki satışlarıdır. Gayrimüslimler içki ve domuz etini caiz ve kıymetli gördüklerinden, onların kendi aralarında bu iki şey üzerine yapacakları alışverişlere cevaz verilmiştir. Ancak bu muameleleri müslüman toplumu olumsuz etkileyecek şekilde açıktan yapmamaları şartı koşulmuştur. Müslümanların azınlıkta olduğu memleketlerde ise müslümanların kendi aralarında içki satışının caiz olmadığı konusunda yine ulema arasında ittifak vardır. Çünkü müslümanların birbirlerine içki satış yasağı, ülke ayırımına bağlı olmayıp her yerde geçerlidir.</p>
<p>Müslümanların azınlıkta olduğu bir yerde bir müslümanın gayrimüslim birine içki satması ise tartışılan bir konudur. Ulemanın çoğunluğu bunu caiz görmemiştir. Çünkü içki satışını yasaklayan hadislerin ifadesi mutlaktır, belirli şartlarla ve ülkelerle kayıtlı değildir. Ayrıca eğer gayri müslimlere içki satışı caiz olsaydı, Medine’de içki haram kılındığında, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) içkileri döktürmez, başka yerlerdeki müşriklere sattırırdı. Dolayısıyla yurt içi yurt dışı, müslüman olan ya da olmayan memleket ayırımı yapılmaksızın içki satışı haram görülmüştür. Öyleyse hadislerin genel ifadelerine bağlı kalarak bir müslüman hiçbir yerde içki satmamalıdır.</p>
<p>Ancak bu konuda İmam Azam ile talebesi İmam Muhammed farklı düşünmüş ve gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu yerlerde (klasik ifadesiyle darülharpte) bir müslümanın gayrimüslime içki satışının geçerli olduğunu söylemiştir. Çünkü içki Müslümanlar için haram ve değersiz olsa da gayrimüslimler nazarında caizdir ve faydalanılacak bir maldır. Bu durumda müslümanla gayrimüslim arasında yapılan içki satışı, tam bir akit olmasa da fasit akit olur. Fasit akit ise gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu bir memlekette geçerlidir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Ancak bu geçerlilik, dünyevi hüküm noktasında olup darülharp ahkamıyla kayıtlıdır.</p>
<p>İmam Azam ile İmam Muhammed’in içtihatlarını dayandırdığı bazı deliller vardır. Bunlardan biri, Peygamber Efendimiz’in, Rükane isimli, o gün henüz müşrik olan birinin güreş teklifini, yenenin yenilenden alacağı bir bedel karşılığında kabul etmesidir. Üç defa yapılan güreşin her defasında Efendimiz yenmiş ve konulan bedeli (sonradan geri verse de) Rükane’den almıştır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zahiren kumara benzeyen bu uygulamayı, Efendimiz, müşrik biriyle yapmış ve konulan bedeli almakta mahzur görmemiştir. İkinci örnek, Efendimiz’in amcası Hazreti Abbas’ın, müslüman olduğu halde Mekke’de yaşarken oradaki müşriklerle karşılıklı faiz işlemlerine devam etmesidir. Bu muamele Efendimiz tarafından Veda Hutbesinde haram kılınmıştır. Çünkü artık Mekke müslümanların ikamet ettiği bir belde olmuştur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bir başka delil de Rum suresi indikten sonra Hazreti Ebu Bekir’in yüz deve karşılığında müşrik biriyle kumar mahiyetindeki bir iddiaya girmesidir. Dikkat edilirse bu üç örnekte de müslümanlar arasında haram olan bir işlem, gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu bir memlekette ve gayrimüslimlerle yapılmıştır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Fakat İmam Azam’ın diğer talebesi olan İmam Ebu Yusuf, hocasının görüşünü benimsememiş, çoğunluğun görüşüne tâbi olmuştur.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Çoğunluk, İmam Azam ile İmam Muhammed’in görüşünü, âyet ve hadislerin hükmünün mutlak olduğunu, dolayısıyla aynı hükümlerin gayrimüslimleri de içine aldığını belirterek kabul etmemişlerdir.</p>
<p>Buraya kadarki değerlendirmeler ışığında bugün müslümanların ister vatandaş olarak isterse daimî ya da geçici oturumla olsun azınlık olarak yaşadığı ülkelerde yapılan içki satış işlemlerini değerlendirmek gerekirse, şunları söyleyebiliriz: Gayrimüslim bir ülkede de olsa, müslümanlar arasında içki ve benzeri haram sayılan şeylerin alım satımı caiz değildir. Çünkü bunlar hem ayet ve hadislerde hem de Efendimiz dönemi uygulamalarında her yerde ve her zaman için haram kılınmıştır. Bir müslümanın bunları kullanması caiz olmadığı gibi alıp satması da caiz değildir. Gayrimüslim bir ülkede bir müslümanın gayrimüslim birine içki ve domuz ürünleri satması da çoğunluğa göre caiz değildir. Çünkü bu konudaki yasaklayıcı ayet ve hadislerin ifadesi mutlak olup ülke ayırımı söz konusu değildir. Dolayısıyla mümkün olduğunca bundan kaçınmak ve bu konuda kararlı olmak gerekir.</p>
<p>Günümüzdeki bazı önemli fetva kurulları da çoğunluk ulemanın görüşleri istikametinde görüş bildirmiş ve içki satışının her yerde haram olduğunu açıklamışlardır. Suudi Arabistan’daki Mecmeu’l-fıkhi’l-İslâmî,<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Türkiye Din İşleri Yüksek Kurulu,<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Hindistan’daki Dâru’l-ifta<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> bunlardan bazılarıdır. Mısır’daki Dâru’l-iftâ ise, İmam Azam’ın görüşüne dayanarak, gayrimüslim memlekette müslümanın gayrimüslime yaptığı içki satışının bulunulan ülke şartlarından dolayı geçerli olduğunu belirtmiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Not: Konuya önümüzdeki yazıda devam edeceğiz.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İlk iki kademeyi beyan eden ayetler: <strong>Bakara Sûresi, 2/219; Nisâ Sûresi, 4/43</strong><strong>.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Kurtubi, <em>el-Câmiu li ahkâmi’l-Kur’ân</em>, 6/289.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ahmet Özel, <em>Dârulharp</em>, DİA, 8/536-537.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Mevsılî, <em>el-</em><em>İhtiyar</em>, 4/140; Zeylaî, <em>Tebyînü’l-hakâik</em>, 3/280.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Zeylaî, <em>Tebyînü’l-hakâik</em>, 4/97.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Mamer b. Raşid, <em>el-Cami</em>, 11/427 (20909).</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, 10/28.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Serahsî, <em>el-Mebsût</em>, 14/57.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> İmam Muhammed, <em>es-Siyerü’s-sağîr,</em> 1/180-181.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> <a href="https://aoif.gov.sd/au/1717">https://aoif.gov.sd/au/1717</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> <a href="https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/931/islam-in-haram-kildigi-seylerin-gayrimuslimlere-satisi-caiz-midir-">https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/931/islam-in-haram-kildigi-seylerin-gayrimuslimlere-satisi-caiz-midir-</a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> <a href="https://darulifta-deoband.com/home/en/halal-haram/148258">https://darulifta-deoband.com/home/en/halal-haram/148258</a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> <a href="https://www.dar-alifta.org/Home/ViewFatwa?ID=12521&amp;title">https://www.dar-alifta.org/Home/ViewFatwa?ID=12521&amp;title</a>;</p>
<p>https://www.dar-alifta.org/Home/ViewFatwa?ID=12797&#038;title</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/icki-satmak-icki-satilan-yer-ve-iste-calismak-1-rasim-haner/">İçki satmak, içki satılan yer ve işte çalışmak (1) | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
