<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>rabbimiz arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/rabbimiz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/rabbimiz/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:21:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>rabbimiz arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/rabbimiz/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim? Sualine Evet Rabbimizsin İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?</title>
		<link>https://hizmetten.com/ben-sizin-rabbiniz-degil-miyim-sualine-evet-rabbimizsin-ile-cevap-verildigine-akli-delil-var-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Dec 2021 07:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[rabbimiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23422</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Anlatılabilirse de bu gibi şeylerin ancak mümkün olduğu anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ben-sizin-rabbiniz-degil-miyim-sualine-evet-rabbimizsin-ile-cevap-verildigine-akli-delil-var-midir/">Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim? Sualine Evet Rabbimizsin İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı meseleler vardır ki, bunları aklen izâh etmek çok zordur. Anlatılabilirse de bu gibi şeylerin ancak mümkün olduğu anlatılabilir. Aslında, Allah (cc) böyle birşeyden bahsediyorsa, artık meselenin itiraz edilecek tarafı kalmamış demektir.</p>
<p>Bu soruyu iki cihetten ele alabiliriz:</p>
<p><strong>1)</strong> Böyle birşey vâki olmuş mudur? Olmuşsa, bunun isbatı nasıl yapılır?<br />
<strong>2)</strong> Mü&#8217;min ferd bu işten haberdar olmuş mudur?</p>
<p>Evvelâ, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın, herhangi bir âlemde, ruhlara &#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; Onların da: &#8220;Evet, Rabbimizsin.&#8221; demesi, kat&#8217;î midir? suali varid oluyor. Bu mevzu Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de iki âyette ele alınmıştır. Birisinde:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic"><strong>وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى</strong></span></p>
<p>&#8220;Rabbin, Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutarak &#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim (demişti)&#8221; (Araf, 7/172) denilmekte ve böyle bir sözün alındığından bahsedilmektedir. Eski ve yeni bütün tefsirciler bu söz alınma meselesinin hakkında pek çok şey söylemişlerdir.</p>
<p>Bir kısmı &#8220;zerrât âleminde daha atomlar halindeyken, ileride terkib hâline gelecek bu zerrelerden, ruhları ile beraber söz alınmıştır&#8221; demektedir. Bazı tefsirciler de, &#8220;bu, çocuğun anne karnına düştüğü zaman alınmış bir sözdür&#8221; derler. Bir hadis-i şerifin de teyitine dayanarak, bazı mudakkik müfessirler de derler ki, &#8220;hayat nefh edildiği anda o insandan alınmış bir sözdür&#8221; (1) kanaatini izhar ederler.</p>
<p>Esas itibarıyla Cenâb-ı Hakk&#8217;ın varlıklarla konuşması çeşit çeşit ve değişiktir. Biz burada, belli bir şekil, belli bir stilde konuşuyoruz. Ama, bundan başka bizim iç dış duygularımız, zâhir ve bâtınımız, kafa ve ruhumuz, nefsî ve lafzî konuşma tarzlarımız vardır&#8230; Zaman zaman bu dilleri de kullanır ve onlardan anlayanlara yine onlarla bir şeyler anlatmaya çalışırız.</p>
<p>Kalbin kendine göre bir konuşması vardır ki, kalb konuşur ama bu konuşma duyulmaz. Bize deseler: &#8220;Kendi içinizden ne konuştunuz öyle&#8221; Biz de: &#8220;Şunu şunu dedik&#8221; diye anlatır ve bu hususdaki kelimeleri de sırayla diziveririz. Bu nefsî bir konuşmadır.</p>
<p>Bazan olur ki, rüyalarımızda birşeyler konuşuruz. Başkalarından da birşeyler duyarız. Ama yanımızda bulunan hiç kimse bunu duymamıştır. Sonra da kalkar, kelimesi kelimesine, konuştuğumuz ve duyduğumuz şeyleri başkalarına naklederiz. Bu da değişik stilde bir konuşma şeklidir.</p>
<p>Bazı kimseler uyanıkken dahi, misâl âleminden nazarlarına arz edilen misâlî levhaları görür ve misâli şahıslarla konuşurlar. Belki bir kısım maddeciler bunlara inanmaz ve &#8220;hallüsinasyon&#8221; derler, varsın desinler&#8230; Resûl-ü Ekrem&#8217;in (sav) mazhariyetlerinden bir tanesi de bu idi: Alem-i misâle, âlem-i berzaha ait misâlî levhalar, O&#8217;nun (sav) kudsî nazarına arz edilir, O da gördüğünü, duyduğunu, anladığını başkalarına neklederdi. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir.</p>
<p>Vahiy ise, bambaşka bir konuşma tarzıdır. Hz. Peygamber&#8217;e (sav), vahiy geliyordu. Efendimiz (sav) dışında kimse hiç birşey duymuyor ve anlamıyordu. Eğer bu maddî kulağa gelecek birşey idiyse, yakınında bulunan kimselerin de duyması gerekirdi. Oysa ki, bazan zevcelerinden birinin dizine başını koyup yatarken, veya mübarek dizini birinin dizine koyduğu halde vahiy gelirdi de, O, (sav) duyardı ama, öbürleri ne birşey duyar, ne de hissederlerdi. Resûl-ü Ekrem (sav), o vahyi, harfiyyen beller ve onlara anlatırdı. Bu da başka bir ses, başka bir konuşma tarzıdır&#8230;</p>
<p>Velinin kalbine ilham geliyor: Âdeta onun içine birşeyler fısıldanıyor. Bu da değişik stilde bir konuşma. Morsla konuşma gibi birşey&#8230; Morsda nasıl &#8220;di.. di.. da..dit; dâ..dâ..dit&#8221; denir; operatör hemen maksadı anlar. Öyle de bir kısım şeyler velinin kalbine dikte edilir, veli de onlardan bir kısım mânâlar çıkarır. Meselâ: Veli: &#8220;Şu anda falan oğlu falan kapının önüne geldi.&#8221; der, açarlar kapıyı ve bakarlar ki o adam karşılarında&#8230; Bu da ayrı bir konuşmadır.</p>
<p>Bir de telepati var.. Şimdinin ilim adamları, bir gün o yolla mükemmel bir muhabere gerçekleştirebileceklerini hesaplıyorlar. Bu da ayrı bir konuşma şeklidir. Kalbin kalbe teveccühü, insanların birbiriyle içten muhaberesi. Bu da bir başka beyan&#8230;</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Allah (cc), &#8220;lâ yuâd ve lâ yuhsâ&#8221; (sayısız, pek çok) konuşma stilleri yaratmış.</p>
<p>Şimdi gelelim meselemize. Allah (cc) bize<span class="arabic"><strong>اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ</strong></span>&#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; (A&#8217;râf, 7/172) buyurdu; ama, bunu hangi konuşma stilinde ifade etti bilemiyoruz. Şayet, velinin kalbine dikte edilen mors alfabesi gibi bir tarzla bildirmişse bunu, herhalde kulaklarımızla duyacağımız bir sesle beklememiz doğru olamaz. Bu bir ilham ise, vahiy değildir. Vahiy ise, ilham değildir. Ruha bir konuşma ise, cesede bir konuşma değildir. Cesede bir hitap ise o zamanda ruha hitap nevinden değildir&#8230;</p>
<p>Şu nokta çok önemlidir: İnsanlar, misâl âleminde, berzah âleminde veya ervah âleminde gördükleri, duydukları şeyleri, bu âlemin mikyasları ile değerlendirdikleri takdirde yanılırlar. Muhbir-i Sâdık (sav) bize diyor ki: &#8220;Kabirde Münker, Nekir gelir, size soru sorar.&#8221; Acaba adamın neyine soru soracaklar?</p>
<p>İster cesedine sorsunlar, ister ruhuna; netice değişmez; ama, ölü duysa bile, onun yanında bulunan kimseler kat&#8217;iyen bunu duymazlar. Hatta bir teyp koyup, mikrofonunu da kabrin içine sokuverseler, yine bir ses tesbit edemezler. Çünkü, artık mükaleme başka buudlarda cereyan ediyor, sizin buudlarınızda değil. Hani Einstein&#8217;in ve daha başkalarının ortaya attığı dördüncü, beşinci buud var ya, işte bunun gibi, mekân değişikliğine göre mesele değişecek, başka bir hüviyetle karşınıza çıkacaktır.</p>
<p>Binaenaleyh, bu<span class="arabic"><strong>اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ</strong></span>(A&#8217;râf, 7/172) Allah&#8217;ın (cc) ruhla olan, ruha mahsus bir mükâlemesidir. Bunun tesirini ben duyayım, hıfz edeyim şeklinde beklememek lâzımdır. Belki vicdandan bir his şeklinde aksedeceği intizar edilmelidir. Biz vicdanla ve ona gelen ilhamlarda bunu hissedebiliriz.</p>
<p>Bir keresinde bu meselenin izâhını yaparken, birisi dedi ki: &#8220;Ben bunu duymadım.&#8221; Ben de &#8220;Duydum&#8221; dedim. &#8220;Sen duymamışsan başının çaresine bak! Çünkü, ben duyduğumuzu çok iyi hatırlıyorum.&#8221; Ne ile duyduğum sorulacak olursa; içimdeki ebed arzusuyla, mütenâhi olduğum halde nâmütenâhi arzularımla duydum bu sesi. Evet esasen ben Allah&#8217;ı da bilemem; çünkü sınırlıyım. Sınırsızı nasıl idrâk edeyim? İşte sınırsıza karşı içimdeki bu hâhişkarlık ve arzu ile duyduğumu anlıyorum. Şu sınırlı âlemde benim gibi bir böcek, sınırlı âleminde, sınırlı hayatını yaşayıp ölmesi gerekirken ve onun düşünce sahasına giren şeyler de böyle sınırlı şeylerden ibaret olması gerekirken, ben sınırsızlık içinde nâmütenâhiyi düşünüyorum. İçimde ebed arzusu var; ruhumda cennet ve Cemâlullah arzusunu taşıyorum. Bütün dünya benim olsa, gamım gitmiyor. İçimde bu hâl var da, bundan dolayı ben &#8220;onu duydum&#8221; diyorum.</p>
<p>Vicdan dediğimiz şey ne ise, kendisine ait fakülteleriyle, bölümleriyle daima Allah&#8217;ı terennüm eder ve o hiç yalan söylemez. Ona arzu ettiği, taleb ettiği şeyi verdiğiniz zaman, onu huzura kavuşturmuş olursunuz. Onun için Lâtife-i Rabbâniye olan kalbin ancak, vicdanın bu huzuru ile huzura kavuşacağına işareten Kur&#8217;ân-ı Kerim:</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic"><strong>الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ</strong></span></p>
<p>&#8220;Dikkat edin! Kalbler, ancak Allah&#8217;ı zikir ve O&#8217;nu duyuşla mutmain olur, oturaklaşır ve huzura kavuşur.&#8221; (Ra&#8217;d, 13/28) buyuruyor.</p>
<p>Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah&#8217;ın varlığında sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Hatta bir keresinde Kant, &#8220;Ben, Allah&#8217;ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!&#8221; der. Bergson sadece &#8220;sezgi&#8221;siyle bu istikamette yol almak ister ve onun tek delili de vicdanıdır&#8230; Vicdan, Allah&#8217;ı inkârdan muzdaribtir. Vicdan Allah&#8217;a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanın sesini derinden derine dinlediği zaman ezelî ve ebedî bir Ma&#8217;bud arzusunu her zaman onun içinde duyacaktır. İşte bu hâl, bu edâ, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allah-u Teala&#8217;nın:<span class="arabic"><strong>اَلَسْتُ بِرَبِّكُم</strong>ْ </span>&#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; (A&#8217;raf, 7/172) hitabına verilen: بَلَى &#8220;Evet Rabbimizsin&#8221; cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu kafada, cesedde aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında vardır, meknîdir. Ancak, isbatı, kendi sahasında yapılabilir bir hususdur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliyâ ve enbiyâ, bunu açık seçik, görmüş ve göstermişlerdir.</p>
<p>Ama, aklî isbatına gelince, tabiî, bazı meselelere aklî dendiği zaman mahsusatı isbat ettiğimiz gibi, yani size bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.</p>
<hr />
<p>[1] Elmalılı, IV/167-175; (İstanbul 1992, Azim Dağıtım)<br />
[2] Buharî, Cenâiz, 87</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / Kitap ve Sünnet Perspektifinde Kader</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ben-sizin-rabbiniz-degil-miyim-sualine-evet-rabbimizsin-ile-cevap-verildigine-akli-delil-var-midir/">Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim? Sualine Evet Rabbimizsin İle Cevap Verildiğine Aklî Delil Var mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Rabbimiz bağışla bizi!”&#124;Z. Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/rabbimiz-bagisla-biziz-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2020 09:00:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[rabbimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[“Rabbimiz bağışla bizi!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=7899</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Halîlullah&#8221; &#8220;Allah&#8217;ın dostu Hz. İbrahim (as) – 2 Hazreti İbrahim (as) ve onunla beraber olanlar, ihlâs, samimiyet ve kararlı duruşlarından dolayı inanmayanlar ve fasık olanlar tarafından zulüm ve işkencelere maruz&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/rabbimiz-bagisla-biziz-hicran-yildirim/">“Rabbimiz bağışla bizi!”|Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>&#8220;Halîlullah&#8221; &#8220;Allah&#8217;ın dostu Hz. İbrahim (as) – 2</b></div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim (as) ve onunla beraber olanlar, ihlâs, samimiyet ve kararlı duruşlarından dolayı inanmayanlar ve fasık olanlar tarafından zulüm ve işkencelere maruz kalmış, yurtlarından yuvalarından sürülmüş, ateşlere atılma gibi ağır tazyiklere uğramışlardı. Bütün bunlar karşısında Hazreti İbrahim, rehberliğinin bir gereği olarak ellerini açmış ve yanındaki mü’minlerle beraber:</div>
<div></div>
<div>“Rabbimiz, bizi inkâr edenlerin elinde bir imtihan unsuru yapma (bizi onların elinde ateşe sokulan, dövülen, ardından örsler üzerine konulan ve sonra da üzerinde çekiçlerin inip kalktığı baskı ve işkence altına düşürme), bizi bağışla. Rabbimiz, yegâne galip ve hikmet sahibi ancak Sensin, Sen!” (Mümtehine sûresi, 60/5) diyerek Cenâb-ı Hak’tan zalimlerin zulmünden selâmet ve kurtuluş talebinde bulunmuştu.</div>
<div></div>
<div>İmtihan çok zordur. İnsan, örs üzerinde durmaya, çekiçler altında ezilmeye ve ateşin içinde kalmaya dayanamayabilir. Bu açıdan Hazreti İbrahim (as) yüksek firasetiyle böyle bir belâ ve musibetten Allah’a sığınmıştı.</div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) fitneden kurtuluş ve selâmet talebinin hemen akabinde: “Rabbimiz bağışla bizi!” diyerek mağfiret talebinde bulunmuştu.</div>
<div></div>
<div>‘Zira mü’min, sırf hak yolunda bulunuyor olduğundan dolayı hedef hâline gelse, belâ ve fitnelere maruz kalsa da o, her türlü belâ ve musibet karşısında bunun kendi hata ve günahlarından kaynaklanma ihtimalini düşünür, bundan dolayı da Allah’tan (celle celâluhu) af ve mağfiret talebinde bulunur.’ ***</div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200221/19331513.jpg" alt="" /></div>
</div>
<div><b>Tarafını belli etme</b></div>
<div></div>
<div>Rivayetlere göre Hz. İbrahim (as) mancınıkla ateşe atıldığı sırada ateşe doğru bir karıncanın ağzıyla su; bir kuşun ise çöp parçası taşıdığı görülür. Karıncaya ‘bu suyun ateşi söndürmeyeceği; kuşa da bu çöpün ateşin hararetini artırmayacağı söylendiğinde alınan cevap bulundukları konumu gösterme bakımından çok manidardı: ‘Olsun, tarafımız belli olsun!’</div>
<div></div>
<div>Bugün dört bir tarafta İbrahimleri yakan ateşler yine hazırlanmış. Karınca gibi bu fitne ateşini söndürmemiz mümkün değil belki. Ama imtihan karşısındaki duruşumuza, durduğumuz yere bakıyor Yüce Mevla… Zira, bütün ateşlere &#8220;Yâ nâru künî berden ve selâmen…!&#8221; &#8220;Ey ateş soğuk ve selametli ol!&#8221; diyecek olan O’dur (cc).</div>
<div></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Kuşların Canlanması</b></div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim (aleyhisselâm) Yüce Allah’a iltica ederek:</div>
<div>“Yâ Rabbî, ölüleri diriltmekteki kudret tecellîni dünyâ gözü ile görmeyi arzu ediyorum!” demişti.</div>
<div></div>
<div>Bu hâdise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:</div>
<div>“Bir vakit de İbrâhim: &#8220;Ya Rabbî, ölüleri nasıl dirilteceğini bana gösterir misin?&#8221; demişti. Allah: &#8220;Ne o, yoksa buna inanmadın mı?&#8221; dedi. İbrâhim şöyle cevap verdi: &#8220;Elbette inandım, lâkin sırf kalbim tatmin olsun diye bunu istedim.&#8221; Allah ona: &#8220;Dört kuş tut, onları kendine alıştır. Sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra da onları çağır! Koşa koşa sana geleceklerdir. İyi bil ki Allah azizdir, hakîmdir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Bakara, 260)</div>
<div></div>
<div>Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu şekliyle İbrahim (aleyhisselâm), birer adet tavus, karga, güvercin ve horoz aldı. Onları kendine alıştırdı. Sonra dördünü de kesip parçaladı. Hepsini birbirine karıştırdı. Dört parça hâlinde dört tepeye koydu. Sonra hepsini çağırdı. Onlar da hemen uçarak kendisine geldiler.</div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sallâllâhu aleyhi ve sellem) zamanında da diriltmeyi inkâr eden Ubey bin Halef çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Efendimiz’e (sav) dönerek:</div>
<div>“Allâh’ın, bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” demişti.</div>
<div></div>
<div>Allâh Rasûlü (sallâllâhu aleyhi ve sellem) de:</div>
<div></div>
<div>“Evet, Allâh seni tekrar diriltecek ve cehenneme koyacak!” buyurdular. (Kurtubî, el-Câmî, 15, 58)</div>
<div></div>
<div>Ardından şu âyet-i kerîmeler nâzil olmuştu:</div>
<div></div>
<div>“İnsan şunu hiç görüp düşünmedi mi: Biz kendisini bir nutfeden yaratmışken, yaman bir hasım kesildi Bize.</div>
<div>Nasıl yaratıldığını unutarak, bir de misâl fırlattı Bize: &#8220;O çürümüş kemikleri kim diriltecek!&#8221; diye.</div>
<div class="google-auto-placed ap_container"></div>
<div>De ki: &#8220;Onları ilk defa yaratan diriltir, hem O, yaratmanın her türlüsünü bilir.&#8221;</div>
<div>O&#8217;dur ki sizin için yeşil ağaçtan bir ateş yaratır, siz de onu tutuşturup durursunuz.</div>
<div>Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya olmaz mı kadir! Elbette kadir! Hallâk O&#8217;dur, alîm O&#8217;dur! (Her şeyi yaratan, her şeyi bilen O&#8217;dur).</div>
<div>Bir şeyi dilediğinde O&#8217;nun buyruğu, sadece &#8220;Ol!&#8221; demektir, hemen oluverir&#8230;</div>
<div>Sübhandır, münezzehdir o Zât ki, her şey üzerinde hâkimiyet elindedir. Ve&#8230; hepinizin de dönüşü, O&#8217;na olacaktır.” (Yâsîn, 77-83)</div>
<div></div>
<div><b>Meleklerin Tesbihi</b></div>
<div></div>
<div>Hazreti İbrahim, kendi döneminin en zenginlerinden sayılacak kadar servet sahibiydi. Fakat, dünyanın ömrünün kısa olduğunu ve sür’atle zevale gittiğini, dünya lezzetlerinin zehirli bala benzediğini, burada güzel addedilen dünyevi zinetlerin kabirde çirkin sayıldığını, oraya götürülemeyeceğini ve şu imtihan yurdunda bir saatlik lezzeti terk etmeye bedel ahirette senelerce dostlarla beraber olunacağını yakin derecesinde bilen Halilürrahman, dünyayı kesben olmasa da kalben terketmişti. Onun çalışıp kazanması, dünyayı imar etmek ve din-i mübînin yeryüzünün dörtbir yanında şehbal açmasını sağlamak içindi.</div>
<div></div>
<div>Bir gün, bazı melekler, Cenâb-ı Hakk’a, hullet ve dostluk kahramanı olarak tanıdıkları Hazreti İbrahim’in mal-mülk sahibi olması hakkında istifsarda bulunur; peygamberlik mesleğiyle onca servetin nasıl telif edilebileceğini sorarlar. Onların maksadı –hâşâ– itiraz değildir, o zenginliğin hikmetinin açıklanmasını istemektir.</div>
<div></div>
<div>Melekler, Allah’ın izniyle, Hazreti İbrahim’i ziyaret ederler; uzun bir yoldan gelmiş, saçı-sakalı dağınık, üstü-başı perişan birer misafir edasıyla İbrahim Nebi’nin yanına varırlar ve onun duyacağı şekilde:</div>
<div></div>
<div><b>“Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh</b>” derler.</div>
<div></div>
<div>Kalbi ötelerden gelen esintilere açık olan İbrahim Aleyhisselam, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u takdîs etmek için çok iyi seçilmiş bu kelimeleri ve onların seslendirilişindeki lâhûtîliği duyunca pek sevinir; “Aman Allahım, bu ne güzel bir söz!” diyerek hayranlığını ifade eder ve “Servetimin üçte biri sizin olsun, yeter ki o tesbîhi bir kere daha söyleyin!” der.</div>
<div class="google-auto-placed ap_container"></div>
<div>Melekler, kendilerine has bir ses ve eda ile o tesbîhi tekrar edince, Allah’la alakası açısından tesbîh u tazime ve vahye aşina olan Halilürrahman, o sözdeki derinliğin kendi ruhunda hasıl ettiği tesir neticesinde, bir kere daha aynı tesbîhi duymak için malının tamamını vermeye de razı olur.</div>
<div>Nihayet, “Değil mi ki bana bu tesbîhi dinletip öğrettiniz, ben de size köle oldum!” diyerek meleklere mukabelede bulunur. Bu davranışıyla da sahip olduğu her şeyi, hatta canını bile Cânan yolunda feda edebileceğini gösterir.</div>
<div></div>
<div>Müslim, Ebû Davud ve Nesâi gibi muteber hadis kitaplarında, Peygamber Efendimizin rükû ve secdede “Sübbûhun Kuddûsün Rabbu’l-melâiketi ve’r-rûh- Ey bütün eksik ve kusurlardan münezzeh bulunan Sübbûh ve bütün üstün vasıfları, kemâl, fazilet ve güzellik sıfatlarını Zâtında cem eden Kuddûs; ey meleklerin ve Ruhun Rabbi! Seni tesbîh u takdîs ederim.” dediği rivayet edilmektedir. Dolayısıyla, bu tesbîh, rükû ve secdede tekrarlanabilecek güzel bir zikirdir.</div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Hz. Hacer</b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz (sav) Hz. İbrahim (as) ile ilgili şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;İbrahim günün birinde zevcesi Sâre ile birlikte azılı bir zalime uğramıştı.&#8221; (Buhârî, Enbiya, 8).</div>
<div></div>
<div>Ebu Hureyre (ra), Peygamber Efendimiz (sav)&#8217;den bu hadisenin devamını şu şekilde rivayet etmektedir.</div>
<div></div>
<div>‘İbrahim (as) hanımı Sare ile birlikte (Mısır tarafına seyahat ederken Erdün adında) bir şehre gelmişlerdi. O şehirde bir kral veya zalim bir idareci vardı. Bu zalime:</div>
<div></div>
<div>‘İbrahim, yanında çok güzel bir kadınla şehre girdi.’ diye haber gönderdiler.</div>
<div>Kral:</div>
<div>‘Ey İbrahim! yanındaki kadın neyin, kimindir?’ diye sordurdu. İbrahim (as):</div>
<div>‘Kardeşimdir.’ dedi. Sonra Sare&#8217;ye gelip:</div>
<div>‘Sakın beni yalancı çıkarma, ben bunlara seni kız kardeşimdir, dedim. Allah&#8217;a yemin ederim ki, yeryüzünde benden, senden başka iman eden hiç kimse yoktur.’ buyurdu. Sare kralın yanına gelince kral (ona kötülük yapmaya) teşebbüs etti. Hz. Sare kalktı abdest aldı, namaza durdu. Sonra şöyle dua etti:</div>
<div></div>
<div>‘Yâ Rab! Ben sana ve senin peygamberine iman ettimse, ben kadınlığımı zevcimden başkasına karşı koruduysam (ki şu ana kadar böyleydim) benim üzerime şu kâfiri musallat etme.’</div>
<div></div>
<div>Kralın nefesi boğuldu; ayağıyla yere vurarak çırpınmaya başladı. Bunun üzerine Sare:</div>
<div>‘Allah&#8217;ım şayet bu adam ölürse bunu bu kadın öldürdü denilir.’ diye dua etti. Bunun üzerine adam rahatladı. Bu hadise üç defa tekrarlandı. Bunun üzerine melik etrafındakilere:</div>
<div></div>
<div>‘Siz bana şeytan göndermişsiniz Bu kadını İbrahim&#8217;e gönderiniz. Hacer&#8217;i de Sare&#8217;ye veriniz.’ dedi. Bunun üzerine Sare Hz. İbrahim (as)&#8217;in yanına gelerek ona (olayı anlattı) ve:</div>
<div>‘Anladın mı! Allah kâfiri zelil etti; bana bir cariyeyi de hizmetçi verdi.’ dedi. (Buhârî, Buyû, 100; Hibe, 36).</div>
<div></div>
<div>İbrahim (as), o ülkeden ayrıldıktan sonra pek çok yer gezdi. Sonunda Şam&#8217;da karar kıldı. Orada kendisine inananlar günden güne arttı. İbrahim (as)&#8217;e inanların oluşturduğu kitleye &#8220;İbrahim milleti&#8221; adı verildi.</div>
<div></div>
<div>Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İbrahim’in tek başına bir ümmet olduğu ifade edilir. ‘Gerçekten İbrâhim, hak dine yönelen, Allah&#8217;a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet, bütün hayırlı halleri kendinde toplayan bir önder idi.’ (Nahl Suresi, 120)</div>
<div></div>
<div>Onun himmeti herkesi kucaklamaya yetecek kadar âli idi. Hz. İbrahim, bir insan olsa bile o, bütün insanlığı kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi. Onun öyle engin bir sinesi vardı ki, oraya giren hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmazdı.</div>
<div></div>
<div>Hz. Bedizüzzaman “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” sözüyle bu hakikate işaret eder. Zira himmeti milleti olan bir insan, kendi için yaşamıyor demektir. O, dünyevî her türlü zevk u sefayı ayaklarının altına almıştır.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim, halkının zulmü karşısında âh u vâh ediyordu. Onun inlemesi, maruz kaldığı dünyevî sıkıntılar, belâ ve musibetler yüzünden değildi. Bilâkis o, Allah haşyetinden inliyor, mağdur ve mazlumların, muhtaç ve düşkünlerin, küfür ve dalâlet gayyalarına yuvarlanan kimselerin bu durumları karşısında âh u vâh ediyordu. Âh u vâh edip onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarmaya ve onlara Cennet’e giden yolu göstermeye çalışıyordu.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim (as), kavminin dalâlet ve küfrünü gördüğü zaman çok üzülüyordu. Nitekim yanına gelen melekler, Hz. Lût kavmini helâk etmekle görevlendirildiklerini söylediğinde, âdeta yanıp tutuşmuştu.</div>
<div></div>
<div>&#8220;Vaktaki İbrâhim&#8217;in kalbinden korku geçip gitti ve ona müjde (Hz. İshak&#8217;ın, onun peşinden de Hz. Yâkub&#8217;un doğumu) geldi, hemen tuttu Lût&#8217;un halkı hakkında bizimle mücadeleye başladı. Çünkü İbrâhim çok yumuşak huylu, yufka yürekli ve kendisini Allah&#8217;a teslim eden bir kuldu.</div>
<div>&#8220;İbrâhim! Vazgeç sen bu işten. İşte Rabbinin helâk emri gelip çattı ve hiç şüphe yok ki onlara, geri çeviremeyecekleri bir azap geliyor.&#8221;</div>
<div>O elçilerimiz Lût&#8217;a gelince o fena halde sıkıldı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve: &#8220;Gerçekten bu gün pek çetin bir gün!&#8221; dedi.&#8221; (Hûd sûresi, 11/74)</div>
<div></div>
<div>Kur’ân, meleklerle onun arasında geçen konuşma hakkında bilgi vermez. O, cezanın kaldırılması, ertelenmesi veya hafifletilmesi yönünde isteklerini arz etmişti. Çünkü helâk edilecek kavmin gazab-ı ilâhîye istihkak kesp ettiklerini ve tepetaklak Cehenneme yuvarlanacaklarını biliyor ve gittikleri yanlış yoldan dönmeleri adına muhtemelen onlara bir fırsat daha verilmesini arzu ediyordu. ***</div>
<div></div>
<div>İbrahim (as)&#8217;in bundan sonraki yaşantısı Lut (as), İsmail (as) ve İshak (as) ile birlikte geçti. Bunlar hakkında Allah u Teâlâ şöyle buyurur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Onları buyruğumuz altında, insanları doğru yola götüren önderler yaptık; onlara iyi işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdi.&#8221; (Enbiyâ, 21/73).</div>
<div></div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20200305/63373252.jpg" alt="" /></div>
</div>
<div><b>Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (as)</b></div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim Aleyhisselam’ın ilk eşi Sare’den çocuğu olmuyordu. Bu duruma çok üzülen Hz. Sare, Hz. İbrahim’e kendilerine hizmetçi olarak verilen Hacer ile evlenmesini teklif etti. Böylelikle bir çocuk sahibi olacağı umudunu taşıdığını ifade etti. Hz. Sare’nin bu anlayışlı teklifi vahiyle de teyid edilince bu evlilik gerçekleşti.</div>
<div></div>
<div>Hz. Hacer aslen bir melik eşiydi ve asil bir kadındı. Firavun tarafından esir edilmiş ve köle olarak Hz. Sare’ye hediye edilmişti.</div>
<div></div>
<div>Bu evlilikten sonra, Hz. İbrahim’in alnındaki nur, Hz. Hacer’e geçti. Nihayet Hz. İbrahim Aleyhisselam bir çocuk sahibi olacaktı. Bu sevinci yaşadığı anlarda kendisine şu müjde veriliyordu:</div>
<div></div>
<div>“Şüphesiz ki Hacer, erkek bir çocuk (Hz. İsmail) dünyaya getirecek ve onun doğurduğu evladın neslinden gelecek birisinin (Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in sav) eli, bütün insanlığın üzerinde hâkim olacak. Ve herkesin eli de huşû ve itaatle O’na açılacak.” (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/153)</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim için, bundan daha büyük bir saadet olamazdı. Torunları arasından çıkacak Son Nebi’nin zuhuru ve insanlığın da O’nun (sav) etrafında kenetlenmesi en büyük mükafattı.</div>
<div></div>
<div>Hz. İsmail Aleyhisselam’ın dünyaya gelmesiyle Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in nuru ona geçti. Hz. İsmail’in soyundan da tek peygamber olarak Hatemü’l Enbiya Muhammed Mustafa (sav) gelecekti.</div>
<div></div>
<div>Hz. Sare, bu evliliğe vesile olmasına rağmen Hz. İsmail’in dünyaya gelmesiyle huzursuz olmaya başladı. Kadınlık fıtratı onu iyice kıskançlığa sevk etti. Bu hal tamamen geçimsizliğe ve kavgaya dönüşünce Hz. Hacer`i istemediğini söyledi.</div>
<div></div>
<div>Aslında bunda İlâhî bir hikmet vardı. Hz. Sare’nin bu çekememezliği büyük hayırlara vesile olacaktı. Hz. İsmail yeryüzünün göbeği Kâbe`de kendi neslinden gelecek olan Âlemlere Rahmet Vesilesi O büyük Nebi`ye (sav) zemin hazırlayacaktı. O`nun beldesinin temellerini atacaktı. Sevk-i İlâhî olarak Mekke`ye gitmesi gerekiyordu.</div>
<div></div>
<div>Hz. İbrahim Aleyhisselam, bu sıralarda Filistin-Şam bölgesinde yaşıyordu. Vahyin yönlendirmesiyle henüz sütten kesilmemiş oğlu İsmail ve eşi Hacer`i Kâbe`nin temellerinin bulunduğu ıssız ve susuz Mekke vadisine götürüp bıraktı.</div>
<div></div>
<div>Kâbe`nin temellerinin toprak altında kaldığı bu vadi yerleşim yeri değildi. Ortalıkta hayat adına bir şey yoktu.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Devam edecek… </b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Z.Hicran Yıldırım | Shaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/rabbimiz-bagisla-biziz-hicran-yildirim/">“Rabbimiz bağışla bizi!”|Z. Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
