<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/prof-dr-osman-sahin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/prof-dr-osman-sahin/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:57:19 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/prof-dr-osman-sahin/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Peygamber, üstad ve mürşide minnet nasıl anlaşılmalıdır? 2 &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamber-ustad-ve-murside-minnet-nasil-anlasilmalidir-2-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2021 12:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21044</guid>

					<description><![CDATA[<p>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 7 Üstad Hazretleri Hubab risalesinde, tarihlerin naklettikleri şekliyle, Peygamberin (aleyhissalâtü vesselâm) hayatının başlangıcına maddî, sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adamın O’nun&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamber-ustad-ve-murside-minnet-nasil-anlasilmalidir-2-prof-dr-osman-sahin/">Peygamber, üstad ve mürşide minnet nasıl anlaşılmalıdır? 2 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><b>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 7</b></p>
<p dir="ltr">Üstad Hazretleri Hubab risalesinde, tarihlerin naklettikleri şekliyle, Peygamberin (aleyhissalâtü vesselâm) hayatının başlangıcına maddî, sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adamın O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) manevi şahsiyetini idrak edemeyeceğini ifade etmekte, mana-yı harfi ile mana-yı isminin ve masdar ile mazharın karıştırılmaması gerektiği üzerinden, önemli bir tevhid dersi vermektedirler:</p>
<p dir="ltr">“Maahaza mebde-i hayatına şek ve şüphe ile bakan adam herhalde masdar (Gerçek fail/ yapan) ile mazhar (failin, gerçek yapanın eserlerinin üzerinde göründüğü şey), menba ile makes, zatî ile tecelli aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, nebiyy-i zîşan (a.s.m.) tecelliyat-ı ilâhiyyeye mazhar ve makesdir, masdar ve menba değildir. Çünkü, o zat yalnız abddir ve ibadetçe herkesten ileridir.</p>
<p dir="ltr">Demek bu kadar görünen terakkiyat, kemalât onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahîmin tecellileridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mana-yı ismiyle (kendi namına, hesabına) masdar olamaz. Amma bir zerre, mana-yı harfiyle (gerçek sahibine bakan yönüyle, onun namına) semanın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, sanat-ı ilâhiyeyi tağutî bir tabiata mal ederler.”</p>
<p dir="ltr">Hazreti Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) dahi masdar ve menba değil, yani hakiki fail veya sanatkar değil, Allah’ın (celle celâluhu) sıfat ve esmasının üzerinde tecelli ettiği bir varlıktır. Onda müşahede edilen her türlü fazilet, kemalat O’nun kendi malı değildir, bunların hepsi Rahman ve Rahim olan Allah (celle celâluhu) tarafından O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) verilmiş şeylerdir. Şuur sahibi olsun veya olmasın, hiçbir şey, varlık ve vücud adına bir şeye gerçek anlamda sahip değillerdir.</p>
<p dir="ltr">Onyedinci Lem’a’da iktiran üzerinden konuyu şöyle açıklamaktadırlar: “Evet, iktiran ayrı, sebep ayrıdır. Nimet sana gelir; bir insanın sana karşı ihsan niyeti de o nimetle beraber meydana gelmiştir, fakat onun sebebi değildir. Asıl sebep, Allah&#8217;ın rahmetidir. Evet, o insan vermeyi niyet etmeseydi o nimet sana gelmezdi ve bu, nimetin yokluğuna sebep olurdu. Fakat zikredilen kaideye göre o ihsan niyeti, nimetin hakiki sebebi olamaz. Ancak gerekli yüzlerce şarttan biri olabilir.</p>
<p dir="ltr">Mesela, Risale-i Nur talebeleri içinde Cenab-ı Hakk&#8217;ın nimetlerine mazhar bazı zatlar (Hüsrev ve Refet gibi), iktiranı sebeple karıştırıp Üstadlarına fazla minnettarlık gösteriyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hak, onlara Kur&#8217; an dersinde verdiği istifade nimetiyle Üstadlarına ihsan ettiği ifade nimetini beraber kılmış, onları bir araya getirmiş. Onlar der ki: &#8220;Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. Öyleyse onun ifadeleri, istifademize esas sebeptir.&#8221;</p>
<p dir="ltr">Ben de derim ki: Kardeşlerim! Cenab-ı Hakk&#8217;ın bana da sizlere de verdiği nimet beraber gelmiştir, iki nimetin asıl sebebi de Allah&#8217;ın rahmetidir. Bir vakit ben de sizin gibi iktiranı asil sebeple karıştırarak Risale-i Nur&#8217;un sizler gibi elmas kalemli yüzlerce talebesine çok minnettarlık hissediyor ve diyordum ki: &#8220;Bunlar olmasaydı benim gibi yarı ümmi bir biçare nasıl hizmet ederdi?&#8221; Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla verilen kutsi nimetten sonra, bana da bu hizmette başarı ihsan edilmiş. İkisi yan yana gelmiş, birbirlerinin asıl sebebi olamazlar. Ben teşekkür yerine sizi tebrik ediyorum. Siz de minnettarlık yerine dua ediniz ve beni tebrik ediniz.”</p>
<p dir="ltr">Üstad Hazretleri, ayrıca Onyedinci Lem’a’da, üstad ve mürşidlere minnet hakkında önemli tespitler yapmaktadırlar: “Üstad ve mürşid, güzelliklerin asıl kaynağı kabul edilmemeli; onlara mazhar ve ayna bilinmelidir. Mesela sıcaklık ve ışık, sana bir ayna vasıtasıyla gelir. Güneşe karşı minnettar olmak yerine aynayı o sıcaklığın ve ışığın kaynağı kabul edip güneşi unutarak ona minnettar olmak divaneliktir. Evet, ayna korunmalı, çünkü mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir aynadır. Cenab-ı Hak&#8217;tan gelen feyzi aksettirir, onun müridine ulaşmasına vesile olur. Ona feyiz noktasında, vesilelikten fazla makam verilmemesi gerekir.”</p>
<p dir="ltr">Üstad ve mürşid, onlar üzerinden cemaatlerine ulaşan nimetlerin gerçek sahibi veya asıl kaynağı değillerdir. Zat-ı Akdes’den gelen nimetlerin o insanlara ulaştırılmasında sadece bir vesiledirler. Diğer taraftan ayna da önemsiz değildir ve korunması gerekmektedir. Allah’ın (celle celâluhu) mürşide lütfettiği ruh ve kalp safveti ve duruluğu sayesinde, O’ndan (celle celâluhu) gelen feyizlere mazhar ve mâkes olmak suretiyle, o hakikatlerin aksedilmesinde istihdam edilmektedirler.</p>
<p dir="ltr">MİNNET ALLAH’A VE O’NUN RESÛLÜ’NEDİR</p>
<p dir="ltr">Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm) da diğer peygamberler gibi yaptıkları hizmetlerinin mukabilinde bir ücret talebinde bulunmamışlar ve yaptıkları hizmetleri nazara vererek hiç kimseyi minnet altında bırakmamışlardır. Fakat, Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) bazı hikmetlere ve maslahatlara binaen ve belki de peygamberlik vazifesinin gerektirmesine binaen, kendisinin konumunu muhataplarına hatırlatması gereken durumlar yaşanmıştır.</p>
<p dir="ltr">Fetanet-i âzam sahibi Hazreti Sâdık u Masdûk Huneyn’den sonra elde edilen ganimetleri daha çok gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediklerine dağıtınca, Ensar’dan üç-beş genç bundan rahatsız olmuşlardır. Bunu haber alan Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), sadece Ensar’ı toplamış ve onlara minnet ifadeleri olarak anlaşılabilecek bazı sözler söylemişlerdir.</p>
<p dir="ltr">Hocaefendi aynı yazıda bu olayları şöyle anlatmaktadırlar: “”Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle size hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr ü zaruret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?” Elbette orada bulunanların çoğu, zaten O’na çok iyi inanmış kimselerdi. Efendimiz (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), her cümle ve soruyu bitirdikçe onlar topluca: “Evet, evet, minnet Allah’a ve Resûlü’ne aittir!” diye gürlemişlerdi.</p>
<p dir="ltr">Görüldüğü üzere burada –hâşâ– nimetlerin onların başına kakılması, yüzüne vurulması mevzuubahis değil; aksine muhatapları içine düşebilecekleri bir vartadan kurtarma, fitnenin önünü alma ve ortaya çıkmış problemi çözmeye matuf bir gaye söz konusudur.”</p>
<p dir="ltr">Bu olayda, bir peygamberin arkasında bazı gençlerin onun icraatını eleştirme ve tenkid gibi halleri söz konusudur. Bu gençlerin ve onların etkisinde kalabilecek bazılarının zarar görmemeleri ve Hazret-i Peygamber’den tam istifade edebilmeleri için peygamberlikle alakalı konumunun ve bunun onlara neler kazandırdığının onlara hatırlatılmasına ihtiyaç bulunmaktaydı. Aynı zamanda, meydana gelebilecek bir fitnenin önü de bu şekilde alınmış olmaktaydı.</p>
<p dir="ltr"><b><a title="" href="https://www.herkul.org/bamteli/mehdilik-iddialari-keramet-talepleri-ve-en-buyuk-paye/" target="_blank" rel="noopener">“Mehdîlik İddiaları, Keramet Talepleri ve En Büyük Pâye”</a></b> başlıklı Bamteli’nde “Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in risâletini ilan etmesi, O’nun vazifesi cümlesindendir. Farz-ı muhal, O, kelime-i Tevhidi söylese ama “Muhammedün Rasûlullah” demeseydi, vazifesini yapmamış olurdu.” sözlerinde ifade edildiği gibi ve yukarıda zikredilen hikmetlerle beraber düşünüldüğünde, Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) Ensar’a olan bu hitabındaki hatırlatmaların da O’nun vazifesi cümlesinden olduğu anlaşılır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) bu beyanlarının bir diğer faydası da, burada ifade edilen hakikatlerden bütün ümmetinin istifade edeceği derslerin bulunmasıdır. Hocaefendi <b><a title="" href="https://www.herkul.org/kirik-testi/minnet/" target="_blank" rel="noopener">MİNNET</a></b> yazısında bu faydaları şöyle açıklamaktadırlar: “Bu beyanla, Efendiler Efendisi’nin Allah nezdindeki yeri ve bizim başımız üstünde bulunan o muallâ konumu hatırlatılmış oluyor. Evet, biz O’na karşı çok medyun, çok minnettarız. Zira O olmasaydı cihanın olmasının da bir mânâsı yoktu. İmana, iz’ana erdiysek O’nun sayesinde erdik. Varlığı doğru okuyabildiysek O’nun sayesinde okuduk. Bugün hidayet yolunda bulunuyor, ebedî mutluluk yurdunun rüyalarını görüyor, Allah’ın hoşnutluğuna ermeyi hedefliyorsak, bütün bunlar O’nun rehberliği, yol göstericiliği vesilesiyle, yollarımıza nurlar serpip aydınlatması sayesindedir. Bu açıdan minnet etme O’nun hakkı, bunu itiraf da bizim vazifemizdir. … Elbette ki gaye ölçüsünde vesile olan Efendiler Efendisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) konumu farklı, bizim konumumuz ise tamamen farklıdır…”</p>
<p dir="ltr"><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamber-ustad-ve-murside-minnet-nasil-anlasilmalidir-2-prof-dr-osman-sahin/">Peygamber, üstad ve mürşide minnet nasıl anlaşılmalıdır? 2 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber, Üstad ve Mürşide minnet nasıl anlaşılmalıdır? 1 &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/peygamber-ustad-ve-murside-minnet-nasil-anlasilmalidir-1-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Jul 2021 14:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20837</guid>

					<description><![CDATA[<p>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 6   “Muhammed&#8217;in hayatı kudret elinde olan Allah&#8217;a yemin olsun ki…&#8221; kasemi nebevisinden hareketle O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) nefsinin de kendi kendine malik olmadığı,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamber-ustad-ve-murside-minnet-nasil-anlasilmalidir-1-prof-dr-osman-sahin/">Peygamber, Üstad ve Mürşide minnet nasıl anlaşılmalıdır? 1 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 6</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>“Muhammed&#8217;in hayatı kudret elinde olan Allah&#8217;a yemin olsun ki…&#8221; kasemi nebevisinden hareketle O’nun (aleyhissalâtü vesselâm) nefsinin de kendi kendine malik olmadığı, yaptıklarında serbest hareket edemediği ve hareketlerinde küll-i iradeye bağlı bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır. “Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasûluhu” da geçen “abdühu” kelimesiyle de buna işaret edilmektedir. Her şeyden önce, O’da (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir kuldur.</div>
<div></div>
<div>Cennet’e sadece Allah’ın lütfu ile girileceğini beyan eden Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Sen de mi ey Allah’ın Rasûlü?” diye sorulunca “Evet, Allah’ın fazlı ve rahmeti olmazsa, beni sarıp sarmalamazsa, ben de cennete giremem!” diye cevaplamışlardır. Hazret-i Peygamber de (aleyhissalâtü vesselâm) bu hususta istisna edilmemiştir.</div>
<div></div>
<div>Bu hususlar Kur’an’da geçen ayetlerle de ders verilmektedir. Enfal suresinde geçen <b>“Siz savaşta onları kendi kuvvetinizle öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. (Ey Resulüm) Attığın vakit sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve bunu, Allah müminleri güzel bir imtihana tâbi tutmak için yaptı. Şüphesiz ki Allah hakkıyla işitir ve bilir.</b> (8/17)” ayetinde, aralarındaki iktirana (iki şeyin beraber vücuda gelmeleri veya beraber bulunmaları) bakarak, Allah’ın icraatlarının kullarına mal edilmemesi gerektiği hususu, Allah rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm) üzerinden verilen bir örnekle gösterilmektedir.</div>
<div></div>
<div>Bedir savaşında, Cibril-i Emin (aleyhisselâm) gelmiş ve Allah Rasûlü’ne (aleyhissalâtü vesselâm) &#8220;Bir avuç toprak al, onlara doğru at.&#8221; demiş ve O’da (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir avuç toprağı eline alarak müşriklere doğru &#8220;yüzleri kurusun!&#8221; diyerek fırlatmışlar ve bu toprak kafirlerin gözlerine isabet etmiştir. Neticede savaş kazanılmış, bazıları &#8221; böyle vurdum, böyle kestim, şöyle esir aldım, yaptım, ettim&#8221; gibi sözlerle konuşunca bu ayet indirilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Elmalılı Hamdi Yazır Hazretleri bu ayetin tefsirinde önemli tespitler yapmaktadırlar: “Yani siz iftihar edip övünüyorsunuz, ama şunu iyi bilmelisiniz ki, onları sırf kendi gücünüzle yenmediniz<b>, onları siz değil, Allah öldürdü. Ve attığın vakit de sen atmadın ya Muhammed! Bir remiy, bir atış şeklinde bir iş yaptığın vakit, düşmanlara isabet eden ve etkileyen, hepsinin gözlerine batan o atışı sen atmadın, o atışın dış görünüşü senin idi, ama sonuçlarını ve etkisini sen yapmadın ve lâkin Allah attı. Zira sana at! emrini veren O idi, o attığın şeyi hedefine isabet ettiren, gayesine erdiren ve düşmanı bozguna uğratıp, sizi tepesine bindiren ve galip getiren O idi. </b></div>
<div></div>
<div>Eğer atanla atılan merminin içyüzü hesaba katılmayacak olursa, bütün şan ve şeref, düşmanın boynuna inen bir kılıcın veya damarına saplanan okun veya gözüne batan çakıl taşının olması gerekir, o zaman da size hiçbir şeref hissesi kalmaz. Fakat şeref ne kınında duran kılıcın, ne de yerindeki çakılındır. İşte o kılıcın, okun ve çakılın gazilere karşı durumu ne ise, gazilerin de Allah&#8217;a karşı durumu ondan da aşağılardadır. Çünkü onlar Allah&#8217;ın emrinde ve hizmetindedir. Binaenaleyh gaziler bilmelidirler ki, hakikatte kendilerinin hiçbir hakları yoktur, büyüklük taslayıp böbürlenmeleri de yersizdir. Bütün bunları yapan ve yaratan Allah&#8217;tır. Buradan hareketle bunu vahdet-i vücud görüşüne delil olarak kullanmaya gerek yoktur, böyle bir vehme saplanmak da doğru değildir. Bunda vahdet-i vücud veya ittihat değil, fiillerin yaratılışı, görünüşteki etkilerinin ötesinde ve üstünde olan gizli ve hakiki etkinin ispatı ve gerçek etken olan Allah&#8217;ın gücü ve kuvveti söz konusudur.</div>
<div></div>
<div>Aslında ortada atan ve atılan, gazi olan ve ölen yok değil, ancak bütün bunların üstünde mutlak kudret sahibinin emrinin ve iradesinin geçerliliği vardır. Aslında bunların hiçbiri tek tek veya hepsi birden Allah değildir. Fakat hepsinin varlığı üzerinde yegâne etki gücüne sahip, hepsi üzerinde hükümran bir Allah vardır ki, bütün sebepler ve amiller, gizli ve açık tesirler ve bunların sonuçları netice itibariyle O&#8217;nun hükmü altındadır.”</div>
<div></div>
<div><b>MİNNET KİMİN HAKKIDIR?</b></div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi <a title="" href="https://www.herkul.org/kirik-testi/minnet/" target="_blank" rel="noopener">MİNNET </a>başlıklı Kırık Testi’de minnetin anlamları hakkında şu bilgiyi paylaşmaktadırlar: “Minnet kelimesi, Allah’a ve insanlara nispet edilmesine göre farklı mânâlara gelmektedir.<b> Allah’a nispet edildiğinde;</b> O’nun bütün varlıklara olan nâmütenâhî (sonsuz ve sınırsız) lütuf ve nimetleri, ikram ve ihsanları şeklinde anlaşılmıştır.</div>
<div></div>
<div><b>İnsanlara nispet edildiğinde</b> ise “minnet” kelimesinin <b>bir menfî bir de müspet anlamı</b> söz konusudur. <b>Menfî anlamda</b> minnet; bir kimsenin yaptığı iyiliği başa kakması, sayıp dökmesi, iyilikte bulunduğu kimseden karşılık beklemesi… gibi olumsuz tavır ve davranışları ihtiva eder. <b>Müspet mânâda</b> ise Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz nimet ve lütufları karşısında insanların O’na olan hamd ü senâ ve şükran duygularını ifade için kullanılır.”</div>
<div></div>
<div>Buradaki minnetin müspet manası <b>“İslâm’a girmelerini sana minnet ediyorlar. Onlara de ki: Müslümanlığınızı bana minnet etmeyin. Eğer gerçekten iman etmiş, iman şuuruna ermiş iseniz bilmelisiniz ki, sizi iman yoluna sevk ettiğinden dolayı, asıl Allah size minnet eder!”</b> (49/17)” ayetinde görülmektedir.</div>
<div></div>
<div>Bu ayet için, Hocaefendi “<b>her mü’min bu âyet-i kerimeyi sürekli boynuna asılı duran bir f</b><b>erman-ı ilâhî gibi düşünmeli ve Hak karşısındaki konum ve duruşunu ayarlamak için sık sık ona bakmalıdır.” </b>diyerek önemli bir uyarıdan bulunduktan sonra şu önemli tespitleri yapmaktadırlar:</div>
<div></div>
<div>“Çünkü O Allah’tır (celle celâluhu). Her şeyin mutlak ve yegâne malikidir. Dolayısıyla minnet O’na aittir ve O’nun hakkıdır. Bu âyetle Allah sanki bize şu hususları hatırlatmaktadır: “Ben size yoktan var etmedim mi? Varlığınız Benim vücudumun gölgesinin gölgesi değil mi? Size verilen izafî sıfatlar vahid-i kıyasî olarak Benim varlığımı ve sıfatlarımı göstermek için size verilmiş değil mi? Ben size imanı lütfetmedim mi? Biliyorsunuz ki eğer iman meşalesini içinizde yakmasaydım, ne âfâkî ne de enfüsî tefekkürünüz onu size kazandıramazdı! Ben sizi İslâm’ın yaşandığı bir ortamda yaratmadım mı? Sizi mütedeyyin bir ailenin vesayetinde dünyaya getirmedim mi? Din-i mübîn-i İslâm’a hizmet yoluna sizi sevk etmedim mi!”</div>
<div></div>
<div>Evet, bütün bunlar bize sorulabilir. Zira bir âyet-i kerimede, <b>“Tutun onları, çünkü onlar sigaya çekilecekler.”</b>( 37/24) denilirken, başka bir âyette “<b>Sonra o gün bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”</b>( 102/8 ) buyuruluyor. Yani hayat, iman, İslâm, içinde neş’et ettiğimiz ortam… vs. maddî-mânevî bütün lütuf ve nimetlerden sorguya çekileceğimiz bize bildiriliyor. İşte üzerimizde nâmütenâhî nimetleri bulunduğundan dolayı Zât-ı Ulûhiyet’in bize karşı minneti vardır ve elbette ki bu minnet O’nun hakkıdır.</div>
<div></div>
<div>Değişik vesilelerle –biraz da espriye benzer bir mülâhazayla ifade ettiğim gibi, <b>Cenâb-ı Hak bize: “Bana ait şeyleri bir kenara koyun da kendi kimliğiniz adına Bana bir tekmil verin!” diyecek olsa</b>, neyin geriye kalacağını hiç düşündünüz mü acaba? Nasıl “ben” diyeceksiniz orada. Her şey Allah’tan olduğuna göre “ben” dediğiniz şey nedir? İşte bütün bunları teemmül edip Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki sayısız lütuf ve ihsanlarını görünce, O’na karşı hamd ü senâ hisleriyle dolup <b>“Minnet ve şükran O’nadır.”</b> diyoruz. Bu, minnetin olumlu mânâsıdır.”</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi minnetin olumsuz manasını ise şöyle açıklamaktadırlar: <b>“Gerek açık bir şekilde, gerekse ima ve işaret yoluyla kapalı bir biçimde, yapılan iyilikleri ifade etme, sayıp dökme, başa kakma ve böylece iyilik yapılan kimseyi manen ezme, ona eza ve cefada bulunma demektir.</b> Bu mânâyla alâkalı da Kur’ân-ı Kerim’deki şu âyet-i kerimeyi hatırlayabiliriz: “<b>Ey iman edenler! Sadakat nişanesi olan sadakalarınızı –zekât da buna dâhildir– insanların başına kakmak suretiyle o işi yapmamış gibi bir duruma düşmekten sakının.” (2/264) …</b></div>
<div></div>
<div>Açıkça görüldüğü üzere bu mânâdaki minnet, <b>yapılan iyiliği alıp götüren, zararlı, haram kılınmış memnu’ bir minnettir. Çünkü “Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden hayır yolunda harcarlar.”</b> (2/3) âyetiyle de ifade buyrulduğu gibi, esasen biz başka değil, Allah’ın bize verdiklerini veriyoruz. Buna göre biz sadece bir aracı, emanetçi, tevzi (dağıtım) memuru konumundayız.”</div>
<div></div>
<div><b>İnşaallah bir sonraki yazıda bu konuya devam edelim.</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/peygamber-ustad-ve-murside-minnet-nasil-anlasilmalidir-1-prof-dr-osman-sahin/">Peygamber, Üstad ve Mürşide minnet nasıl anlaşılmalıdır? 1 | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biz bunları zaten biliyoruz &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/biz-bunlari-zaten-biliyoruz-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Jul 2021 10:00:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20697</guid>

					<description><![CDATA[<p>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 4   Fethullah Gülen Hocaefendi “Bayram Sohbeti” başlıklı Kırık Testi’de, vicdana mal edilmemiş olan teorik bilginin yetersizliğine dikkatleri çekmektedirler: “Öyle büyük büyük projeleri yapıp sonra&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/biz-bunlari-zaten-biliyoruz-prof-dr-osman-sahin/">Biz bunları zaten biliyoruz | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 4</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi<b><a title="" href="https://www.ozgurherkul.org/kirik-testi/bayram-sohbeti/" target="_blank" rel="noopener"> “Bayram Sohbeti”</a></b> başlıklı Kırık Testi’de, vicdana mal edilmemiş olan teorik bilginin yetersizliğine dikkatleri çekmektedirler: “Öyle büyük büyük projeleri yapıp sonra da hayata geçirmek şöyle dursun, insan iki güzel cümle söylemeyi, güzel bir söz etmeyi bile Allah’tan bilmeli. <b>Fakat bunu vicdanınca bilmeli, o bilmeyi vicdanına da mal etmeli. Bazen “Bunlar Allah’tan!..” dersiniz, ama bu nazarî bir kabulün ifadesidir. Hayır, nazarî kabul yeterli değildir, asıl olan vicdanın kabul etmesidir. Yani, nefse en küçük bir pay çıkarıldığında, vicdanın “Estağfirullah ya Rabbi, bunu sahiplenirsem dalalete sapmış olurum, her şey Sen’den!” diye inlemesidir.”</b></div>
<div></div>
<div>Her şeyi Allah’tan bilmek, Kur’an’da, Nebevi beyanlarda ve peygamber varislerinin sözlerinde ısrarla tekrarlanan ve vurgulanan bir hakikattir. Bütün bu beyanlar arasında muazzam bir uyum ve tenasüp bulunmaktadır. Ayet-i kerimelerde talim edilen bu hakikatlere Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) sözleri, davranışları ve hatta duaları ile tercüman olmuşlar ve bunlardan en güzel istifade eden sahabeler ve sonrasında günümüze kadar gelen müçtehidin-i izamın tamamı, hep bunları tasdik ederek dillendirmişlerdir.</div>
<div>Fakat bu hakikatin teorik olarak bilinmesi asla yeterli değildir. Bunun, vicdan tarafından kabul edilerek mühür basılması ve insan tabiatının bir buudu haline getirilmesi çok önemlidir. Çünkü, yapılan bu işlere her zaman nefisler sahip çıkarak, onlarla gururlanmak, övülmek ve kibirlenmek isterler. Nefis, teorisini mecburen kabul ettiğinde bile, asla her şeyi hakiki sahibine vermeye yanaşmak istememektedir.</div>
<div></div>
<div><b>HİZMET VE CEMAAT MENSUPLARI İÇİNDE AYNI TEHLİKE SÖZ KONUSUDUR</b></div>
<div></div>
<div>Öncelikle, bu hakikatin detaylarına varıncaya kadar, uzun müzakerelerle pişirilip tam olarak anlaşılması çok önemlidir. Bu bilinemediğinde, tevhid hakiki manada anlaşılamayacak ve türlü türlü şirklere düşmek kaçınılmaz olacaktır.</div>
<div></div>
<div>Sadece bilgi ve malumat sahibi olmak, işin teorisini anlamak da bu hususta yeterli değildir. <b>İnsanın bu hakikati tam anlayabilmesi ve tabiatının bir parçası haline getirebilmesi için ciddi tefekkürlerde bulunması, kendisine bu hususla ilgili sürekli telkinler yapması, nefsin hallerini çok ciddi kontrol ve takip etmesi, “sadıklarla beraber olunuz” emr-i ilahisine uyarak, Allah dostları ile daha çok bir arada bulunmaya çalışarak onlardan istifadeye çalışması, yaptığı ubudiyetlerini daha şuurlu yerine getirmesi, bu asrın ihtiyaçlarına tam cevap veren temel kaynaklardan devamlı beslenmesi,  kendisine lütfedilen bilgi ve malumatların kullukla pişirilerek ve desteklenerek marifete dönüştürülmesi ve acz ve fakrının farkında olarak, dualarda bütün bu şeylerin ısrarla, Cenâb-ı Hak’tan talep edilmesine ihtiyaç vardır. </b></div>
<div></div>
<div>“Sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah’tır.” (37/96) ayet-i kerimesinde tâlim edilen her şeyi Allah’tan bilme hakikati, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, <b><a title="" href="https://www.ozgurherkul.org/kirik-testi/bayram-sohbeti/" target="_blank" rel="noopener">“Bayram Sohbeti”</a></b> başlıklı Kırık Testi yazısında örneklerle şöyle açıklanmaktadır: “Mesela, insanlar size itimat etseler, sözlerinize güvenseler ve sizin işaretleriniz istikametinde bazı şeyler yapsalar dahi, şayet siz <b>“Şöyle yönlendirdim, şuraya gönderdim, şunları yaptırdım.</b>” türünden mülahazalara girer ve meselenin öşrüne bile sahip çıkarsanız, bu duygular bir an zihninize geldiğinde hemen odanıza çekilip “Ya Rabbi, şirkten Sana sığınıyorum!” demezseniz, kaybetmiş olursunuz. Bu çok nazik bir konudur. <b>Bir lütf-u ilahî olarak sa’ye terettüp eden muvaffakiyetler de O’ndandır ve siz kat’iyen onlara sahip çıkamazsınız. </b></div>
<div></div>
<div><b>Evet, “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır” hakikati bu gerçeğin ifadesidir. Sebepler neticesinde ortaya çıkan da, sebepleri yaratan da Allah’tır. Fakat, öyle ince bir sır vardır ki, mesele iktiran (iki şeyin her zaman beraber bulunmaları ve beraber vücuda gelmeleri) içinde cereyan ettiğinden dolayı sebepler öne çıkmaktadır…”</b></div>
<div></div>
<div>Neticeler her zaman sebepler ile beraber görüldüğünden dolayı, neticeleri ortaya çıkaranın sebepler olduğu yanlışına düşülmektedir.</div>
<div></div>
<div><b>Müfessirler “Onların ekserisi, şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” (12/106) ayetinden “imanlarına az çok bir şirk karıştırırlar” anlamını da çıkarmaktadırlar. Kimileri açıktan şirke girerken, kimileri de gizli şirklere girmektedirler.  </b></div>
<div></div>
<div><b>İKTİRANA ALDANMA İLE TEVHİD İDDİASI ARASINDAKİ TUTARSIZLIK</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Hocaefendi, Kur’an ve Sünnet’e aykırı, hakiki tevhid ile bağdaştırılamayacak halleri,<b><a title="" href="https://www.ozgurherkul.org/kirik-testi/bayram-sohbeti/" target="_blank" rel="noopener"> aynı sohbette</a></b>, çok ağır bir dille eleştirmektedirler: “Evet, bir taraftan tevhid hakikatinin dellallığını yapacaksınız… diğer taraftan da <b>“Öyle bir anlattım ki, herkes mest oldu; sözlerim insanları harekete geçirdi de bunlar meydana geldi.”</b> şeklinde şirk kokan laflar edeceksiniz. Bir de bu sözleri, en münafıkça bir edayla, <b>“İşte âcizâne hizmet ediyoruz; dilimizin döndüğünce anlatıyoruz.” </b>diyerek iyice nifaka bulayacaksınız.</div>
<div></div>
<div><b>Evet, en münafıkça laflar, “estağfirullah” gibi bir mübarek sözle ambalajlanan, tevazu perdesi altında telaffuz edilen ve vicdana mal olmamış laflardır.</b> İşte, hem tevhid hakikatini anlatacaksınız, her şeyin Cenab-ı Hakk’a verilmesi gerektiğini söyleyeceksiniz, “Allah tektir, eşi–menendi yoktur” diyeceksiniz, hem de sebepleri Müsebbib (sebebleri yaratan) yerine koyacak, O’na bir sürü eş koşacak ve “Yaptım, ettim” diyerek bir de kendi adınıza varlık iddiasında bulunacaksınız. Böyle bir tavır şirktir; yürüdüğünüz yolun âdâb-u erkânına aykırı hareket etme ve kendinizle çelişkiye düşme demektir.</div>
<div></div>
<div><b>Ayrıca, nasıl ki yegâne hâlık Allah’tır ve her varlık O’nun var etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır; aynen öyle de mevcudâttaki her şey ancak Cenâb-ı Hakk’ın kayyumiyetiyle varlığını sürdürmektedir. Bu gerçeğin her fırsatta dile getirilmesi gerektiği gibi bunun vicdanen kabul edilmesi de çok önemlidir.</b> <b>Bu kabul insanın bütün söz ve tavırlarına da yansımalıdır</b>. Her şeyi Allah’tan bilme ve öyle ikrar etme, o kadar derin bir şükürdür ki, aynı zamanda nimetlerin kat kat artmasına da vesiledir. Dolayısıyla, Allah’tan gelen nimetleri ve bereketi kesmemenin yolu meseleyi gerçek sahibine vermektir.”</div>
<div></div>
<div>Her şeyi yaratarak varlık sahasına çıkaran Cenab-ı Hak olduğu gibi, bu mevcutların varlığını kayyumiyetiyle devam ettiren de O’dur. İnsanların bütün tavır ve davranışlarında bu hakikate olan inanç görülmelidir.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/biz-bunlari-zaten-biliyoruz-prof-dr-osman-sahin/">Biz bunları zaten biliyoruz | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vücûd için, en az, dört şeye ihtiyaç vardır &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/vucud-icin-en-az-dort-seye-ihtiyac-vardir-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2021 12:00:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20616</guid>

					<description><![CDATA[<p>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 3   İktirandan (iki şeyin her zaman bir arada verilmesinden) dolayı içine düşülen yanlış yaklaşımların nedenleri, ayrıca Mesnevî-i Nuriye’de şöyle açıklanmaktadır: “Gafletten neş’et&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/vucud-icin-en-az-dort-seye-ihtiyac-vardir-prof-dr-osman-sahin/">Vücûd için, en az, dört şeye ihtiyaç vardır | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 3</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>İktirandan (iki şeyin her zaman bir arada verilmesinden) dolayı içine düşülen yanlış yaklaşımların nedenleri, ayrıca Mesnevî-i Nuriye’de şöyle açıklanmaktadır: “Gafletten neş’et eden dalâlet, pek garip ve aciptir. Mukareneti <b>(bir arada bulunma, birliktelik)</b>, illiyete (sebebe) kalb eder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, <b>yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet (sebep) gösterilmesi o dalâletin şe’nindendir. Halbuki, devamlı mukârenet, illiyete (sebebe) delil olamaz.”</b></div>
<div></div>
<div>Bir tohum toprağa emanet edilip sulaması yapılıp güneşe bırakılması, Hakim isminin gereği olan sebepleri yerine getirmektir, fiili olarak Allah’a (celle celâluhu) yapılan bir duadır ve O’ndan (celle celâluhu) bir ürünü vücuda getirmesi için bir talepte bulunmaktır. O ürünü yapan ortaya çıkaran ne topraktır, ne tohumdur, ne sudur ve ne de güneştir. Fakat, Hakim isminin istediği sebeplerin bir araya getirilmesi ile yapılan duaya, külli irade ve hikmet-i İlahi tarafından kabul mührü vurulunca, Allah (celle celâluhu) o ürünü yaratmaktadır.</div>
<div></div>
<div><b>Bu yaratmanın gerçekleşmesi için en az dört şeye ihtiyaç vardır; nihayetsiz (sınırsız ve sonsuz) bir kudret, muhit (her şeyi kuşatan) bir ilim, mutlak bir irade ve nihayetsiz bir hikmet.</b> Bunlar olmadan bir şeyin vücuda gelmesi mümkün değildir<b>.</b> Zikredilen zahiri sebeplerde veya bu sebeplerin bir araya gelmesinde bunlardan hiçbir tanesi bulunmamaktadır. Nihayetsiz bir kudret, ilim, irade ve hikmet ancak bütün alemleri yaratan bir zâtta bulunacak şeylerdir.</div>
<div></div>
<div>O halde, bu yaratılan şeyleri bu aciz, cahil, iradesi bulunmayan, hikmetten habersiz ve kendileri de mahluk olan zahiri sebeplere, aralarındaki ilişki ve yakınlığa bakarak vermek, aklın değil ancak hamakatin (ahmaklığın) bir ifadesi olabilir.</div>
<div></div>
<div>Bu şuna da benzetilebilir. Daha çok küçük yaştaki çocuklarına ebeveynleri diyor ki “Ne zaman siz güzel güzel oynarsanız, kavga etmezseniz size mükafat olarak en sevdiğiniz şu çikolatayı vereceğiz”. Çocuklar buna uygun hareket ettiklerinde, bu çikolata onlara verilse, diyemezler ki “Anne baba da kim oluyor ki, biz bu çikolataları kendimiz, kabiliyetlerimiz, irademiz ve gücümüz sayesinde elde ediyoruz.”.</div>
<div></div>
<div>Temsilde hata olmasın, onlara bu nimetin ulaşmasındaki asıl irade, o çikolatayı temin ederek çocuklara ulaştıran güç ve kuvvet, böyle bir yola başvurulmasında takip edilen hikmet ve maslahat ve bunları yapabilmek için gerekli olan bilgi ve malumat hepsi zahiren anne babaya aittir. Çocuklar ise sadece istenileni yapmak suretiyle bir talepte bulunmaktadırlar. Anne babaya (zahiren) ait bu unsurları ortadan kaldırdığınızda o aciz çocuklar istedikleri kadar güzel oynasınlar, kavga etmesinler o çikolataları elde etmeleri mümkün olmayacaktır.</div>
<div></div>
<div>Bu hakikatler Tabiat Risalesi’nde çok güzel bir şekilde ele alınmaktadırlar. Her türlü neticeler ve her zaman onlarla beraber bulunan zahiri sebepler, hepsi yaratılmış şeylerdir. Çünkü, onlar durmadan, devamlı ve yeni bir tarzda, sanatlı ve mükemmel bir şekilde vücuda getirilmektedirler ve hepsi de sonradan meydana gelmiş, yani bir başlangıçları olan şeylerdir. Kendileri mahluk olan (yaratılan) bu şeylerin, bir şeyin vücuda gelmesi için gerekli olan yüzlerce ve binlerce şartları bir araya getirerek yaratmaları imkân dahilinde değildir.</div>
<div></div>
<div><b>KAİNATTAKİ ŞEYLER ARASINDAKİ MÜNASEBETLER (İLİŞKİLER) AĞI</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Ayrıca Mesnev-i Nuriye’de, sebeplerin birbirlerinden bağımsız olmadıkları ve aralarında çok büyük ilişkiler ağına sahip bulunduklarına dikkat çekilmektedir: “Maahâzâ tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garip, acîb, muntazam vaziyete bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczasıyla münasebettar olduğu gibi, nev’iyle yani ebnâ-yı cinsiyle de ve bütün mevcudât ile de münasebetleri vardır. Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır.”</div>
<div></div>
<div>Bu konuya bir elma üzerinden bir örnek verelim. Elma C vitamini yönüyle zengin bir meyve olduğu gibi demir yönüyle de zengindir. C vitamini çabuk bozulma özelliği bulunduğundan +2 değerlikte olan demirle bir araya getirilmiş ve bozulmanın önüne geçilmiştir. Diğer taraftan demirden tam istifade edilebilmesinde, C vitamini önemli bir rol oynamaktadır. Elma yenilerek mideye ulaştığında, %65-75’i hidroklorik asitten (tuz ruhu) oluşan mide asidi ile buluşur. Normalde, elmada bulunan meyve asitleri midenin asit değerlerine zarar verici mahiyettedir. Bu problem de, sonsuz ilim ve hikmet sahibi tarafından elmaya karbonat iyonları eklenerek çözülmüş ve böylece denge sağlanmış olmaktadır. Diğer taraftan, insana bir cazibesi olmayan ve tatları bulunmayan, ama onu yiyenlere çok faydalı ve besleyici olan bu elementlerden ayrı olarak, o meyvelerin tatlarının lezzetli olması için çok sayıda meyve şekerleri, cazip bir şekil, güzel renkler ve kokular verilmiştir ki, meyvenin yenmesine vesile olunsun.</div>
<div></div>
<div>Meyvenin, ağaçla, yapraklarla, diğer meyvelerle, yetiştiği ağacın ve türünü devam ettirmek için taşıdığı tohumlarla, güneşle, ışıkla, ısıyla, havayla, toprakla, suyla ve hatta denebilir ki kainattaki mikro ve makro alemlerle münasebetleri (ilişkileri) bulunmaktadır. Elmanın hayatını devam ettirebilmesi için bütün bu zahiri sebeplerin hepsine ihtiyacı vardır.</div>
<div></div>
<div><b>Dolayısıyla, zikredilen bütün hususları gerçekleştirebilecek nihayetsiz (sonsuz, sınırsız) bir kudret, bütün bu ilişkileri ve hikmetleri bilecek her şeyi bilen ve her şeye nüfuz edebilen bir ilim, bütün bu ilişkileri, gayeleri, neticeleri gözetip ortaya koyabilecek nihayetsiz bir hikmet ve bütün bu şeyleri murad ederek karar verecek mutlak bir irade sahibi olan bir Hayy-ı Kayyum olmadan bir elmanın vücuda gelebilmesi ve hayatının devam edebilmesi imkân dahilinde değildir.</b></div>
<div></div>
<div>Bütün bunları yaratmaya muktedir olan O Kadir-i Mutlak’ın ise, ortaklara hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur. O (celle celâluhu), neticeler ile zahiri nedenleri bir arada yaratmak suretiyle isimlerinin cilvelerini ve tecellilerini ve hikmetlerini göstermek için her şeyde bir tertip ve tanzim takip ederek, zahiri bir sebebiyet (nedensellik) ve mukarenet (ilişki, bir arada bulunma, beraber vücuda gelme) vermek suretiyle, insanların hakikati tam anlaşılamayan ve dış görünüşü itibarıyla kusur, merhametsizlik ve eksiklik olarak gözüken şeylere bakarak, Allah’a (celle celâluhu) karşı şikayetlerde ve isyanlarda bulunmasınlar diye, bu tabiatı ve sebepleri icraatına perde yapmakta ve böylece izzet ve azametine gelebilecek itirazlarını ve isyanların önünü almaktadır. Diğer taraftan, bütün kâinatta hükmeden tevhid ve celal hakikatleri ise bu sebeplere gerçek tesirlerin verilmesine asla izin vermemektedirler.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>“Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb ellerini çeksinler tesir-i hakikiden.” (Mesnev-i Nuriye)</b></div>
<div></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri, iktiran (iki şeyin beraber vücuda gelmeleri veya beraber bulunmaları) ile ilgili ele alıp açıklamaya çalıştığımız nedenlerden dolayı, her zaman iki şeyin (zahiri sebep ve netice gibi) bir arada verilmesine aldanarak, gerçek nimetleri gönderen Zât’ı (celle celâluhu) unutarak, zahirî olarak o nimetlerin ulaşmasına vesile olanları övmenin ve onlara muhabbet göstermenin ne kadar büyük bir çirkinlik olduğunu ifade etmektedirler. Bunun yerine, asıl teşekkürün, övmenin, saygının ve sevginin Allah’a (celle celâluhu) gösterilmesi gerektiğinin bilinciyle hareket ederek, aradaki aracılara teşekkür değil, onları tebrik etmek ve onlara minnettarlığa bedel dua etmek gerektiğine dikkatleri çekmişlerdir.</div>
<div></div>
<div>İnşallah sonraki yazıda bu konuya devam edelim.</div>
<div></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<div></div>
<div></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/vucud-icin-en-az-dort-seye-ihtiyac-vardir-prof-dr-osman-sahin/">Vücûd için, en az, dört şeye ihtiyaç vardır | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Düşünmeyi ve kabullenmeyi istemediğimiz konular &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/dusunmeyi-ve-kabullenmeyi-istemedigimiz-konular-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Jun 2021 17:29:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20558</guid>

					<description><![CDATA[<p>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 2   Otuz İkinci Söz’de “Şirke emare, kâinattaki tertib-i esbaptır. Her şeyin bir sebeple bağlı olduğudur. Demek esbâbın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa, şerik&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dusunmeyi-ve-kabullenmeyi-istemedigimiz-konular-prof-dr-osman-sahin/">Düşünmeyi ve kabullenmeyi istemediğimiz konular | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>İNSANLARIN EKSERİSİ, ŞİRK KOŞMAKSIZIN ALLAH’A İMAN ETMEZLER 2</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Otuz İkinci Söz’</b>de <b>“Şirke emare, kâinattaki tertib-i esbaptır. Her şeyin bir sebeple bağlı olduğudur. Demek esbâbın hakikî tesirleri vardır. Tesirleri varsa, şerik olabilirler?”</b> sorusuna verilen cevapta,<b> iktiran</b> (iki şeyin her zaman beraber bulunmaları ve beraber vücuda gelmeleri) konusu ele alınmaktadır.</div>
<div></div>
<div>İlâhî irade ve hikmetin gerektirmesi ve çok esmâ-i ilahinin görünmek ve tecelli etmek istemelerine binaen, neticeler sebeplere bağlanmıştır. Her bir şeyin, bir sebeple bağlantısı yapılmıştır. Fakat sebepler icat edip yaratma hususunda hiçbir etkiye sahip değillerdir.</div>
<div></div>
<div><b>SEBEPLER VE NETİCELER ARASINDA UYGUNSUZLUK</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Otuzikinci Söz’</b>de, ortaya çıkan harikulade neticelere sebeplerin bir dayanak oluşturamadığı hususu ise şöyle örneklendirilmektedir:</div>
<div>“Meselâ; <b>yemekten, bedenin tegaddî-i hüceyrâtından (hücrelerin beslenmesinden) tut, tâ semerâtın teşekkülüne (meyvelerin oluşmasına) kadar olan silsile-i ef’âl içinde, insanın dest-i ihtiyarına verilen yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrik edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden yalnız meharic-i hurûf (ağızda harf seslerinin çıktığı yerler) kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. </b>Hâlbuki; ağzında bir tek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer.”</div>
<div></div>
<div>Bütün mahlukat içerisinde en eşref, cüz-i irade sahibi ve en geniş tasarrufa sahip bulunan insan bile hakiki bir icada sahip değilken, diğer cansız varlıklar, unsurlar, bitkiler, hayvanlar veya tabiat hakiki manada yapılan icraatlarda nasıl pay sahibi olabilirler ki?</div>
<div></div>
<div><b>“Kitap ve Sünnet Perspektifinden Kader” </b>kitabında bu konu örneklendirilmektedir: “Siz büyük bir elektrik mekanizmasının düğmesine dokunuyorsunuz. Hâlbuki bu büyük mekanizmayı hazırlayan başkasıdır. O, öyle bir sistem kurmuştur ki, siz düğmeye dokunur dokunmaz âdeta bütün cihanı ışığa boğuyorsunuz. <b>Yaptığınız bu küçük işle, meydana gelen bu büyük netice arasında mâkul bir münasebet görülmüyor. Sebep ve netice arasında hiçbir tenasüp ve uygunluk yok. Bu bir bakıma peygamberlerin mucizeleri gibi&#8230;</b></div>
<div></div>
<div>Diğer taraftan fizik dünyamızla alâkalı olan işlere de bunu kıyas edebiliriz. İşte size yediğiniz bir lokmanın serencamesi; S<b>iz diyorsunuz ki “Yemek yedik.” Ben de diyorum ki, “Hayır, yemek yemedik. Allah bize yemek yedirdi.” Belki benim bu sözümü siz, evvelâ, bir saygı ifadesi olarak kabulleneceksiniz. Fakat meselenin tetkikini yaptığınızda göreceksiniz ki, esas doğru olan benim söylediğim imiş. </b>Nasıl mı? İşte bakın: Lokmayı ağzımıza götürüyoruz. O lokmayı bize kim verdi? O lokma o hâle gelinceye kadar hangi devrelerden geçti? Güneş ona nasıl ocaklık yaptı? Zemin onu hangi şartlarda yetiştirdi? Kimin suyu ile suladınız ve ona kimin havasını teneffüs ettirdiniz?</div>
<div></div>
<div>Daha sonra ağzınıza götürdüğünüz o lokmayı başka bir mekanizma devralır. Ondan sonra olup bitenlerden ise, ne bir haberiniz ne de müdahaleniz olur. Yemek yemeyi ve yenileni hazmetmeyi kendi iradenizle yapmaya çalışsanız, bazen dilinizi çiğnersiniz, bazen mideyi çalıştırmayı unutursunuz, bazen de mideyi çalıştırmaktan usanır ve bağırsaklara öğütülmemiş şeyler gönderirsiniz. Hâlbuki lokma ağzımıza girdiği anda, hatta bazen onu sadece görmekle ağzımız sulanmaya başlar. Ağzımıza aldığımız lokmanın çeşidine göre bir kısım asitler ifraz edilir. İfraz edilen asidin miktarı ağzımızdaki lokmanın durumuna göre değişir. Miktar ve çeşit ne olursa olsun aynı asitler salgılanacak olsaydı hiçbir zaman istenen netice hâsıl olmazdı. Demek ki salgı bezleri faaliyete geçerken ağzımıza aldığımız lokmanın hazmının güçlük veya kolaylığına göre bir fonksiyon icra ediyor.</div>
<div></div>
<div>Midenin faaliyeti çok daha komplekstir. O da vazifesini en küçük teferruatına kadar yerine getirir. Sonra on iki parmak bağırsağı ve karaciğer de kendilerine ait vazifeyi yerine getirirler. Sadece karaciğer –bugünkü bilgilerimize göre– üç yüze yakın iş görmektedir. Fakat harıl harıl çalışan içimizdeki bu fabrikadan hiçbirimizin haberi yoktur. Orada her şey alabildiğine sessizdir. Daha sonra bağırsaklar faaliyete geçer. Kılcalları vasıtasıyla besinleri emmek ve damarlara aktarmak, bağırsakların vazifeleri arasındadır. Böbrekte süzülme olur. Zararlı maddelerin idrar yollarını tıkamasına meydan verilmez. Böbrek faaliyetini sürdürürken, çalıştırdığı işçilerin yarısına iş gördürür, diğer yarısını ise ihtiyat kuvveti olarak yedekte bekletir. Sonra da ifrazat anındaki kolaylıkları hâsıl edecek faaliyet seyri içine girilir.</div>
<div></div>
<div><b>Şimdi lokmayı ağzımıza koyduk, bu andan son neticeye kadar bütün olup bitenleri, birer malumat olarak bilsek bile, faaliyette hiçbir dahlimiz ve müdahalemiz olmaz. Bütün bu faaliyetleri yaratan doğrudan doğruya Allah’tır.</b> Öyleyse meseleyi tekrar edelim, “<b>Yemek yedim.” demek mi doğrudur yoksa “Allah yedirdi.” demek mi? </b>Ama biz mecazî bir ifade yolunu seçiyor ve “Yemek yedik.” diyoruz. Kelimeyi hakikî mânâsında kullanmamız gerekirse “<b>Allah yedirdi.”</b> dememiz icap eder. İşte meseleye bu noktadan baktığımızda, irademizle yaptığımız işlerde de durumun çok farklı olmadığını görürüz…”</div>
<div></div>
<div>Hocaefendi burada, sebeplerle ve neticeler arasında bir uygunluk bulunmadığı hususuna dikkat çekmektedirler: “Koskocaman bir saray düşünün ki yanında bir karınca duruyor. Kalkıp da biri: “Bu sarayı bu karınca yaptı.” derse, işte bu söz, tenasüb-ü illiyet prensibine göre inandırıcı olmaz. Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler de böyledir. Onun içindir ki bu mucizeler peygamberin peygamberliğine delil oluyor. Yani, biz bir beşerin elinden böyle harikulâde şeylerin zuhurunu imkânsız gördüğümüz için mecburen diyoruz ki, –aslında öyledir de– bu mucizeler o peygambere Allah tarafından veriliyor. İşte, bu hususlara binaen, bizim farazî bir hattan ibaret olan cüz’î iradelerimize bina edilmiş fiillerde de durum aynıdır.</div>
<div></div>
<div>Meselâ, Efendimiz eliyle işaret ediyor ve ay iki parça oluyor. Aynı elin parmakları bir başka zaman on musluklu çeşme hâline geliyor. Meydana gelen bu neticeleri, zâhiren sebep gibi görünen eşyaya bina etmek mümkün olmadığı gibi, iradelerimize bina edilen bütün fiilleri de kendimize isnat etmemiz mümkün değildir. Her ikisini de yaratan Allah’tır. Âyet, <b>“Sizi de yaptıklarınızı da Allah yarattı.” (37/96)</b> diyerek bize bu hakikati ihtar ediyor. Bu meseleyi kabullenmek dinî bir zarurettir.”</div>
<div></div>
<div><b>NEFİS HAYIRLARA VE GÜZELLİKLERE SAHİPLENMEKTEN VAZGEÇMEK İSTEMİYOR</b></div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri,<b> On Sekizinci Söz’de,</b> hayır, iyilik, güzellik ve hasenat adına her ne varsa bunların hepsinin Allah’tan (celle celâluhu) olduğu, ama insanların nefislerinin, hayr-ı mutlaktan gelen hayırları, güzel bir sûrette kabul etmediklerinden dolayı, şerlere ve kötülüklere sebep olduklarını vurgulamaktadırlar:</div>
<div></div>
<div><b>“Evet sen benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz, hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yâni, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var; o da, hayr-ı mutlaktan gelen hayrı, güzel bir sûrette kabul etmemenizden şerre sebeb olmanızdır. </b></div>
<div></div>
<div>Hem siz birer perde yaratılmışsınız. Tâ, güzelliği görülmeyen zâhirî çirkinlikler size isnad edilip Zât-ı Mukaddese-i ilâhiyenin tenzihine vesile olasınız. Hâlbuki bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir sûret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı, şerre kalbettiğiniz hâlde, Hâlık’ınızla güya iştirak edersiniz. Demek nefis-perest, tabiat-perest, gayet ahmak, gayet zâlimdir.”</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi <b>“Kitap ve Sünnet Perspektifinden Kader” </b>kitabında, bu konuya şu yorumları getirmektedirler: <b>“İnsan kendisinden sâdır olan güzellikleri sahiplenemez. Çünkü bütün o güzellikler Cenâb-ı Hakk’ın planıdır. Aksi hâlde, gizli bir şirk içine girilmiş olunur. Çünkü güzellikleri veren doğrudan doğruya Allah’tır. İnsanın nefsi hiçbir zaman güzeli ve güzel şeyleri istemez. Elbette ki burada “güzel”den kastımız, bizatihi güzel olan şeylerdir. Yoksa biz, nefsin hoşuna gidecek şeyleri güzel olarak kabul etmiyoruz. Evet, nefis hakikî güzelin ve güzelliğin daima düşmanı olagelmiştir, her zaman da düşmanı olacaktır. Çünkü nefsin yapısı budur. Kötülüğü isteyen ise nefistir. </b>Öyleyse kötülüğe ait mesuliyet tamamen nefse aittir. İşte âyet, bu iki ana esası birleştirir ve şöyle buyurur: “Sana gelen her iyilik Allah’tandır, her kötülük de nefsindendir.”</div>
<div><b> </b></div>
<div></div>
<div><b>Sen, sana ait mehasin ile mağrur olamazsın. Çünkü o mehasin bizzat senin değildir. Güzellik adına ne varsa hepsi Cenâb-ı Hakk’ın sana ihsanıdır</b>. İhsan ise şükür ve mahviyet ister. <b>Günahlara gelince, onların yaratılmasında senin cüz’î ihtiyarın bir şart-ı âdidir. Öyle ise mesuliyet senin nefsine aittir. Zira sen neye meyletmiş, ne yapmayı düşünmüş veya meylinde nasıl tasarruf yapmışsan Cenâb-ı Hak da onu yaratmıştır. Ancak bütün bu anlattıklarımız da yine hâl ve vicdanla anlaşılacak hususlardandır. Yani, içinden geçen meyile veya meyildeki tasarrufa tek şahit vardır; o da vicdandır. Cenâb-ı Hak, Kendi ilmine ve Kendi bildiğine senin vicdanını şahit tutmuştur.”</b></div>
<div></div>
<div><b>İnşaallah sonraki yazıda bu konuya devam edelim.</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/dusunmeyi-ve-kabullenmeyi-istemedigimiz-konular-prof-dr-osman-sahin/">Düşünmeyi ve kabullenmeyi istemediğimiz konular | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sonsuz şefkate rağmen ebedi cehennem azabı nasıl olur? &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/sonsuz-sefkate-ragmen-ebedi-cehennem-azabi-nasil-olur-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Jun 2021 14:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20511</guid>

					<description><![CDATA[<p>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN VE RAHMET 7 Üsdad Hazretleri İşârâtü&#8217;l-İ&#8217;câz eserinde “Ve lehüm azabün azim” “Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.” (Bakara sûresi, 2/7) ayetinin tefsirinde “Bir kâfirin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sonsuz-sefkate-ragmen-ebedi-cehennem-azabi-nasil-olur-prof-dr-osman-sahin/">Sonsuz şefkate rağmen ebedi cehennem azabı nasıl olur? | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN VE RAHMET 7</b></p>
<p>Üsdad Hazretleri İşârâtü&#8217;l-İ&#8217;câz eserinde “Ve lehüm azabün azim” “Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.” (Bakara sûresi, 2/7) ayetinin tefsirinde “Bir kâfirin mâsiyet-i küfriyesi, mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-i mütenahi bir ceza ile tecziyesi adalet-i ilâhiyeye uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvâfık değildir; merhamet-i ilâhiye müsaade etmez.” sorusunun cevabında getirdiği delillerle kafirlerin bu cezaya müstahak olduklarını altı yönden ispatlamaktadırlar;</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_37778"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/EszR6x_uAeU?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<div>-Eğer kafir yaşamaya devam etseydi, bozulan mahiyeti sebebiyle o cinayetleri işlemeye devam edecekti.</div>
<div>-İşlenen cinayet kısa bir zamanda cereyan etse de, nihayetsiz (sonsuz sayıda, bir sınırı veya limiti bulunmayan) olan bütün kâinattaki mahlukatın tevhide dair şehadetlerini inkar ettiğinden dolayı nihayetsiz bir cinayettir.</div>
<div>-Küfür, verilen sonsuz nimetlere karşı bir nankörlük olduğundan nihayetsiz bir cinayettir.</div>
<div>-Küfür, sonsuz ve nihayetsiz olan zât ve sıfât-ı ilahiyeye karşı işlenmiş bir cinayettir.</div>
<div>-Zahiren sınırlı gözükse de, vicdan ebede bakıp ve ebedi istediğinden dolayı, mahiyeti itibarıyla nihayetsizdir, sonsuzdur. Küfürle vicdan kirletilerek tahrip edilmektedir.</div>
<div>-Nasıl ki, imanın ebedi lezzetleri meyve vermesinde olduğu gibi, imanın zıddı olan küfrün de ebedi olan acı elemleri ahirette netice vermesi mahiyetinin gereğidir.</div>
<div></div>
<div><b>EBEDİ CEZALANDIRMANIN İLÂHİ ŞEFKAT VE MERHAMETLE BAĞDAŞTIRILMASI</b></div>
<div></div>
<div>Bu ispattan sonra akla gelen “Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvâfıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i ilâhiyeye ne diyorsun?” sorusu ise şöyle cevaplandırılmaktadır: “Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. <b>O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun –velev cehennemde olsun– ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. </b>Zira adem, şerr-i mahz (tam kötülük) olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücûd ise, velev cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır (tam hayır, iyilik). Maahâzâ, kâfirin meskeni cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.</div>
<div></div>
<div><b>Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a’mâl-i hayriyelerine mükâfâten, şu merhamet-i ilâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Maahâzâ, cinayetin lekesini izale veya hacaletini tahfif, veyahut icrâ-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe’nidir. Evet, dünyada, çok namus sahipleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir.. ve isteyenler de vardır.”</b></div>
<div></div>
<div>Kafir ona takdir edilen cezayı muhakkak surette hak etmiştir. Bunun açıklamasına İşârâtü&#8217;l-İ&#8217;câz tefsirinde ayrıca bakılabilir. Üstad Hazretleri, kafir için, ebedi yokluğa kıyasla, vücudun veya mevcut olmanın neticesi Cehennem de olsa daha hayırlı olduğunu ifade etmektedirler. Ebedi yok olmanın ebedi Cehennem’den daha büyük bir ceza olacağı ve ayet-i kerimede geçen “azb” kelimesinin karakterinden anlaşılan bir manaya binaen, kafir için ebedi cehennemden kurtuluş imkânı olmasa da, amellerinin cezası olarak takdir edilen sürede bir ceza çekildikten sonra, ateşle bir ülfet peyda edecekleri ve bir takım şiddetlerden kurtulacakları sonucunu çıkarmaktadırlar ki, Muhyiddin ibn-i Arabi gibi bazı mühim zatlar da aynı düşünceyi paylaşmaktadırlar.</div>
<div></div>
<div>Ayrıca, işlenen cinayetlerin yol açtığı hacaletten, utanmaktan ve yüklerden kurtulmak için, bunların karşılığı olarak verilen cezanın kabulü fıtratta yerleştirilmiş bir duygudur. Dünya’da bile bu ağır yükten kurtulmak için kendilerine ceza uygulanmasını isteyen karakterler vardır.</div>
<div></div>
<div><b>KASTAMONU LAHİKASINDAKİ ORİJİNAL TESPİTLER</b></div>
<div></div>
<div>“<b>Şefkat yüzünden esasat-ı İslâmiye’nin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikattir. Şefkat-i insaniye, merhamet-i rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten li’l-âlemîn Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir.</b> Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. Mesela, kâfir ve münafıkların cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.”</div>
<div></div>
<div>İnsandaki şefkat ve merhamet duyguları, merhamet-i sonsuzun sadece bir cilvesinden ibarettir. Sonsuzluk yanında bir zerre ne ifade eder ki? Merhamet-i rabbâniyeden ve alemlere rahmet olarak gönderilen Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) şefkatinden daha ileri bir şefkate ve rahmete sahipmiş gibi iddialarda bulunmak, dalalet, sapıklık ve yoldan çıkmayı netice veren ruhi ve kalbi bir hastalıktan başka bir şey değildir.</div>
<div></div>
<div>Aynı eserde, bunun böyle olduğunun ispatı şöyle yapılmaktadır: <b>“Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir. &#8221;</b></div>
<div></div>
<div>Risale-i Nur’da kat’iyetle isbat edilmiş ki küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudâta bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref’ine ve âfâtın nüzûlüne vesiledir. Hatta, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekvâ ederler ki “İstirahatimizin selbine sebep oldular.” Diye rivayet-i sahiha vardır.</div>
<div></div>
<div><b>O hâlde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. </b>Yalnız bu var ki müstehaklara âfât geldiği zaman mâsumlar da yanarlar; onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.”</div>
<div>(önceki iki yazıda, bu merhamet konusu detaylı bir şekilde ele alınmıştır.</div>
<div></div>
<div>Linkleri aşağıdadır;</div>
<div></div>
<div><a title="" href="http://www.shaber3.com/yazar/prof-dr-osman-sahin/musibetler-cirkinlikler-ve-kotulukler-her-seyi-kusatan-rahmete-ters-degil-midir/1370525/" target="_blank" rel="noopener">Belalar ve Musibetler umûmi rahmete ters düşmüyor mu?</a></div>
<div><a title="" href="http://www.shaber3.com/yazar/prof-dr-osman-sahin/kaybederken-kazananlar-maglupken-galip-gelenler/1370827/" target="_blank" rel="noopener">Kaybederken kazananlar, mağlupken galip gelenler </a></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/sonsuz-sefkate-ragmen-ebedi-cehennem-azabi-nasil-olur-prof-dr-osman-sahin/">Sonsuz şefkate rağmen ebedi cehennem azabı nasıl olur? | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sonsuz şefkate rağmen ebedi cehennem azabı nasıl olur?</title>
		<link>https://hizmetten.com/sonsuz-sefkate-ragmen-ebedi-cehennem-azabi-nasil-olur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Jun 2021 14:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20350</guid>

					<description><![CDATA[<p>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN VE RAHMET 7 Üsdad Hazretleri İşârâtü&#8217;l-İ&#8217;câz eserinde “Ve lehüm azabün azim” “Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.” (Bakara sûresi, 2/7) ayetinin tefsirinde “Bir kâfirin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sonsuz-sefkate-ragmen-ebedi-cehennem-azabi-nasil-olur/">Sonsuz şefkate rağmen ebedi cehennem azabı nasıl olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div><b>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN VE RAHMET 7</b></div>
<div></div>
<div>Üsdad Hazretleri İşârâtü&#8217;l-İ&#8217;câz eserinde “Ve lehüm azabün azim” “Çok büyük ve dehşetli bir azaptır onların hakkı.” (Bakara sûresi, 2/7) ayetinin tefsirinde “Bir kâfirin mâsiyet-i küfriyesi, mahduttur, kısa bir zamanı işgal ediyor. Ebedî ve gayr-i mütenahi bir ceza ile tecziyesi adalet-i ilâhiyeye uygun olmadığı gibi, hikmet-i ezeliyeye de muvâfık değildir; merhamet-i ilâhiye müsaade etmez.” sorusunun cevabında getirdiği delillerle kafirlerin bu cezaya müstahak olduklarını altı yönden ispatlamaktadırlar;</div>
<div></div>
<div>-Eğer kafir yaşamaya devam etseydi, bozulan mahiyeti sebebiyle o cinayetleri işlemeye devam edecekti.</div>
<div>-İşlenen cinayet kısa bir zamanda cereyan etse de, nihayetsiz (sonsuz sayıda, bir sınırı veya limiti bulunmayan) olan bütün kâinattaki mahlukatın tevhide dair şehadetlerini inkar ettiğinden dolayı nihayetsiz bir cinayettir.</div>
<div>-Küfür, verilen sonsuz nimetlere karşı bir nankörlük olduğundan nihayetsiz bir cinayettir.</div>
<div>-Küfür, sonsuz ve nihayetsiz olan zât ve sıfât-ı ilahiyeye karşı işlenmiş bir cinayettir.</div>
<div>-Zahiren sınırlı gözükse de, vicdan ebede bakıp ve ebedi istediğinden dolayı, mahiyeti itibarıyla nihayetsizdir, sonsuzdur. Küfürle vicdan kirletilerek tahrip edilmektedir.</div>
<div>-Nasıl ki, imanın ebedi lezzetleri meyve vermesinde olduğu gibi, imanın zıddı olan küfrün de ebedi olan acı elemleri ahirette netice vermesi mahiyetinin gereğidir.</div>
<div></div>
<div><b>EBEDİ CEZALANDIRMANIN İLÂHİ ŞEFKAT VE MERHAMETLE BAĞDAŞTIRILMASI</b></div>
<div></div>
<div>Bu ispattan sonra akla gelen “Pekâlâ, o ebedî ceza hikmete muvâfıktır; kabul ettik. Amma merhamet ve şefkat-i ilâhiyeye ne diyorsun?” sorusu ise şöyle cevaplandırılmaktadır: “Azizim! O kâfir hakkında iki ihtimal var. <b>O kâfir, ya ademe gidecektir veya daimî bir azap içinde mevcut kalacaktır. Vücudun –velev cehennemde olsun– ademden daha hayırlı olduğu vicdanî bir hükümdür. </b>Zira adem, şerr-i mahz (tam kötülük) olduğu gibi, bütün musibet ve mâsiyetlerin de merciidir. Vücûd ise, velev cehennem de olsa, hayr-ı mahzdır (tam hayır, iyilik). Maahâzâ, kâfirin meskeni cehennemdir ve ebedî olarak orada kalacaktır.</div>
<div></div>
<div><b>Fakat kâfir, kendi ameliyle bu duruma kesb-i istihkak etmişse de, amelinin cezasını çektikten sonra, ateşle bir nevi ülfet peyda eder ve evvelki şiddetlerden azade olur. O kâfirlerin dünyada yaptıkları a’mâl-i hayriyelerine mükâfâten, şu merhamet-i ilâhiyeye mazhar olduklarına dair işârât-ı hadisiye vardır.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Maahâzâ, cinayetin lekesini izale veya hacaletini tahfif, veyahut icrâ-yı adalete iştiyak için cezayı hüsn-ü rıza ile kabul etmek, ruhun fıtrî olan şe’nidir. Evet, dünyada, çok namus sahipleri, cinayetlerinin hicabından kurtulmak için, kendilerine cezanın tatbikini istemişlerdir.. ve isteyenler de vardır.”</b></div>
<div></div>
<div>Kafir ona takdir edilen cezayı muhakkak surette hak etmiştir. Bunun açıklamasına İşârâtü&#8217;l-İ&#8217;câz tefsirinde ayrıca bakılabilir. Üstad Hazretleri, kafir için, ebedi yokluğa kıyasla, vücudun veya mevcut olmanın neticesi Cehennem de olsa daha hayırlı olduğunu ifade etmektedirler. Ebedi yok olmanın ebedi Cehennem’den daha büyük bir ceza olacağı ve ayet-i kerimede geçen “azb” kelimesinin karakterinden anlaşılan bir manaya binaen, kafir için ebedi cehennemden kurtuluş imkânı olmasa da, amellerinin cezası olarak takdir edilen sürede bir ceza çekildikten sonra, ateşle bir ülfet peyda edecekleri ve bir takım şiddetlerden kurtulacakları sonucunu çıkarmaktadırlar ki, Muhyiddin ibn-i Arabi gibi bazı mühim zatlar da aynı düşünceyi paylaşmaktadırlar.</div>
<div></div>
<div>Ayrıca, işlenen cinayetlerin yol açtığı hacaletten, utanmaktan ve yüklerden kurtulmak için, bunların karşılığı olarak verilen cezanın kabulü fıtratta yerleştirilmiş bir duygudur. Dünya’da bile bu ağır yükten kurtulmak için kendilerine ceza uygulanmasını isteyen karakterler vardır.</div>
<div></div>
<div><b>KASTAMONU LAHİKASINDAKİ ORİJİNAL TESPİTLER</b></div>
<div></div>
<div>“<b>Şefkat yüzünden esasat-ı İslâmiye’nin haricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakikattir. Şefkat-i insaniye, merhamet-i rabbâniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten li’l-âlemîn Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir.</b> Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir. Mesela, kâfir ve münafıkların cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur’ân’ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.”</div>
<div></div>
<div>İnsandaki şefkat ve merhamet duyguları, merhamet-i sonsuzun sadece bir cilvesinden ibarettir. Sonsuzluk yanında bir zerre ne ifade eder ki? Merhamet-i rabbâniyeden ve alemlere rahmet olarak gönderilen Zât’ın (aleyhissalâtü vesselâm) şefkatinden daha ileri bir şefkate ve rahmete sahipmiş gibi iddialarda bulunmak, dalalet, sapıklık ve yoldan çıkmayı netice veren ruhi ve kalbi bir hastalıktan başka bir şey değildir.</div>
<div></div>
<div>Aynı eserde, bunun böyle olduğunun ispatı şöyle yapılmaktadır: <b>“Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevkeden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir. &#8221;</b></div>
<div></div>
<div>Risale-i Nur’da kat’iyetle isbat edilmiş ki küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudâta bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref’ine ve âfâtın nüzûlüne vesiledir. Hatta, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekvâ ederler ki “İstirahatimizin selbine sebep oldular.” Diye rivayet-i sahiha vardır.</div>
<div></div>
<div><b>O hâlde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. </b>Yalnız bu var ki müstehaklara âfât geldiği zaman mâsumlar da yanarlar; onlara acımamak olmuyor. Fakat, cânilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.”</div>
<div>(önceki iki yazıda, bu merhamet konusu detaylı bir şekilde ele alınmıştır.</div>
<div></div>
<div>Linkleri aşağıdadır;</div>
<div></div>
<div><a title="" href="http://www.shaber3.com/yazar/prof-dr-osman-sahin/musibetler-cirkinlikler-ve-kotulukler-her-seyi-kusatan-rahmete-ters-degil-midir/1370525/" target="_blank" rel="noopener">Belalar ve Musibetler umûmi rahmete ters düşmüyor mu?</a></div>
<div><a title="" href="http://www.shaber3.com/yazar/prof-dr-osman-sahin/kaybederken-kazananlar-maglupken-galip-gelenler/1370827/" target="_blank" rel="noopener">Kaybederken kazananlar, mağlupken galip gelenler </a></div>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_48396"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/EszR6x_uAeU?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sonsuz-sefkate-ragmen-ebedi-cehennem-azabi-nasil-olur/">Sonsuz şefkate rağmen ebedi cehennem azabı nasıl olur?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Murad-ı İlahi, zalimlere mühlet ve kötü idareciler &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/murad-i-ilahi-zalimlere-muhlet-ve-kotu-idareciler-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2021 14:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20249</guid>

					<description><![CDATA[<p>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN 6   Üstad Hazretleri, 15. Şua’da, insanların kendi dar perspektiflerinden hareketle menfi gözüken hadiseleri değerlendirmelerindeki tutarsızlığa dikkat çekmektedirler: “Hem insanın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/murad-i-ilahi-zalimlere-muhlet-ve-kotu-idareciler-prof-dr-osman-sahin/">Murad-ı İlahi, zalimlere mühlet ve kötü idareciler | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN 6</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Üstad Hazretleri, 15. Şua’da, insanların kendi dar perspektiflerinden hareketle menfi gözüken hadiseleri değerlendirmelerindeki tutarsızlığa dikkat çekmektedirler:</div>
<div></div>
<div><b>“Hem insanın hodgâm hevesâtı ve süflî ve âkıbeti görmeyen hissiyatı, kâinatta cereyan eden rahmâniyet ve hakîmiyet ve rubûbiyet kanunlarına mikyas ve mihenk ve mizan olamaz. Kendi aynasının rengine göre görür.</b> Merhametsiz, siyah bir kalb; kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümât suretinde görür. Fakat iman gözüyle baksa; yetmiş, güzel hulleleri giymiş bir cennet hurisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber.. ve ondaki insan nev&#8217;ini bir kâinat-ı suğrâ.. ve her bir insanı bir âlem-i asgar müşâhede eder.”</div>
<div></div>
<div>İnsanlar hadiseleri değerlendirirken ben merkezli, onlara faydaları ve zararları olup olmamalarına bakarak hareket etmektedirler. Bu değerlendirmelerde, insanların zaaflarının, arzu ve isteklerinin ve neticeyi göremeyen dar bakış açılarının etkisinden sıyrılabilmeleri çok zordur ve hadiselere bütüncül bakamazlar. İşte bu tutarsız, yetersiz ve insafsız bakış açıları bütün kâinatta ve her şeyde gerçekleşen rahmâniyet, hakîmiyet ve rubûbiyet kanunlarına bir ölçü, bir kıyas ve bir dayanak noktası olamazlar.</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi <b><a title="" href="https://www.herkul.org/bamteli/bamteli-tazyiklerden-sonra-surpriz-inkisaflar/" target="_blank" rel="noopener">“Tazyiklerden Sonra Sürpriz İnkişaflar”</a></b> başlıklı Bamteli’nde aynı  meselenin ayrı bir boyutuna dikkat çekmektedirler: “<b>”Hayr, Allah Teâlâ’nın ihtiyar buyurduğu (seçtiği) husustadır!” </b>deyip, Cenâb-ı Hakk’ın takdîrinin her zaman en isabetli, bereketli, faydalı, sevaplı ve akıbet itibarıyla da en hayırlı tercih olduğuna inanmalı ve takdir-i ilahîye gönülden teslim olmalıdır. O, neyi murat buyurmuşsa, hayr ondadır. <b>Dua ederken “Herkesi Cennet’e koy, herkesin kalbini imanla doldur, imanla şahlandır.” gibi bir talepte dahi bulunsam, bütün bunlardan sonra hemen “Allahım bunlar Senin murad-ı sübhânîne uygun olsun.” deme lüzumu hissediyorum. Çünkü O’na saygı çok önemlidir…</b></div>
<div></div>
<div>Biz, <b>“Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, rasûl olarak da Hazreti Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) razı olduk.” </b>derken, bunu gönlümüzden koparak diyorsak, bu O’ndan geliyor demektir. Aslında her şey O’ndan geliyor<b>. </b>“Olmasını dilediği hemen olur, olmamasını dilediği de olmaz.” Olan da olmayan da, inkişaf eden de etmeyen de O’nun irade-i sübhâniyesine vabestedir.”</div>
<div></div>
<div><b>BEĞENMEDİĞİNİZ İDARECİLER BAŞA GELDİĞİNDE “KÖTÜ OLDU” DEMEYİN</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Hocaefendi bir hususi sohbetinde mealen “Başa gelen idarecileriniz istemediğiniz, hoşlanmadığınız ve size göre şerli ve zararlı gördüğünüz insanlardan dahi olsa, bunu çok da büyütmeyin ve kötü oldu demeyin. Bazen iyi olduğunu düşündüğünüz şeylerin neticesinde kötülükler, kötü olduğunu düşündüğünüz şeylerin neticesinde iyilikler ortaya çıkabilmektedir.” demektedirler.</div>
<div></div>
<div> O yüzden, hadiseler vücuda geldikten sonra “<b>kâinattaki her şey, her hâdise, ya bizzat güzeldir veya neticeleri cihetiyle güzeldir</b>. Demek Murad-ı İlahi böyleymiş. O’nun (celle celâluhu) murad buyurduğu ise hayırlıdır.” diyerek, rıza ve teslimiyet içerisinde, zamanla ortaya çıkacak, O’nun (celle celâluhu) icraatındaki hayırları ve güzellikleri görmeye çalışmak lazımdır.</div>
<div></div>
<div>Hadiseler vücuda gelmeden önce, esbaba riayet edilmesi, idareci konuma gelecek insanların iyi ve faydalı insanlardan olmaları için üstümüze düşen görev ve vecibeleri yerine getirmekle mükellefiz. Ama bu hususta gerekenleri yapıldıktan sonra, ortaya çıkan neticenin kader olduğunun farkında olmak gerekir. İster bizim istediğimiz isterse istemediğimiz bir sonuç olsun, iş olduktan sonra Murad-ı İlahi’nin öyle olduğu anlaşılır. <b>“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musîbet başa gelmez…” (64/11)</b> ayetine binaen, zahiren menfi ya da müspet ortaya çıkan sonuca, Allah’ın (celle celâluhu) olmasına izin vererek o şekilde takdir ettiği ve O’nun (celle celâluhu) takdirinin ya bizzat veya neticeleri itibarıyla hayır ve güzel olduğunun şuuru ile hareket edilmelidir.</div>
<div></div>
<div>Diğer taraftan, tabi ki, işin ehli olmayan kötü idarecilerin yerine ehillerin gelmesi için usul ve üsluba uygun olarak mücadeleye devam edilecektir.</div>
<div></div>
<div><b>ZALİMLERE VERİLEN MÜHLET</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Hoceefendi “Gayretullah” başlıklı Kırık Testi’ de zalimlerin hemen cezalandırılmaması üzerinden bu konuyu değerlendirmektedirler:</div>
<div></div>
<div><b>“Hemen cezalandırmama ve mühlet verme, sünnetullahtır yani Allah’ın bir kanunudur. O, kurmuş olduğu bu sistemde bazı şeylere belirli bir vakte kadar müsaade etmektedir. Biz, her zaman meselenin mahiyetini anlayamayabiliriz. Bu açıdan aklımızın ermediği meseleler karşısında itiraz veya şikâyet ifade eden tavırlardan kaçınmalıyız.</b> Cezayı hak eden zalimlere niçin gayretullahın dokunmadığı mevzuunda zaman zaman hayret ve şaşkınlık yaşasak da icraat-i sübhaniye karşısında her zaman, “Her işte bir hikmeti vardır; abes fiil işlemez Allah.” demeli ve sabretmeliyiz. Muttali olduğumuz veya maruz kaldığımız her hâdiseyi sabır ve şükür duygularıyla karşılamalı, her ne olursa olsun Rabbimize saygıda kusur etmemeli, O’nun hiçbir icraatını sorgulamamalıyız…</div>
<div></div>
<div>Fakat insan, Cenab-ı Hakk’ın tasarrufları, icraatları, meşieti hususunda temkinli olmalıdır. Velev ki bunlar karşısında hırpalansın ve incinsin. Velev ki Allah, karşısına, onun isteklerine, plânladığı hususlara muhalif bir kısım vakıalar çıkarmış olsun.<b> Bütün bunlar karşısında yapılması gereken şey, hoşa gitmeyen ve iç yakan hâdiseler vuku bulduğunda öncelikle bunları sabır ve rıza ile karşılamak, arkasından da bunlar üzerinde tefekkür ve teemmülde bulunmaktır. Yani bu tür durumlarda mutlaka heyecanlar baskı altına alınmalı ve iradî hareket edilmelidir.”</b></div>
<div></div>
<div><a title="" href="https://www.herkul.org/bamteli/bamteli-tazyiklerden-sonra-surpriz-inkisaflar/" target="_blank" rel="noopener">Aynı yazıda</a>, bu hadiselerin doğru yorumlanabilmesi açısından kadere iman hakikatinin önemi ise şöyle ifade edilmektedir:<b> “Meseleye Hz. Pir’in farklı yerlerde temas ettiği şu </b></div>
<div><b>düsturla yaklaşabiliriz: </b></p>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20210614/96758018.jpg" alt="" /></div>
<p><b>(Biraz açarak meal verecek olursak şöyle diyebiliriz:) “Her kim kadere iman ederse, zihin ve ruh dünyasındaki bulanıklıklardan kurtulur; tahayyül ve tasavvurunu kirli düşüncelerden korumuş olur; iç dünyası itibarıyla da emniyet ve itminana erer.”</b></div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>ZALİMLERİN ÖMÜRLERİNİN UZAMASINDA MAZLUMLARIN ROLÜ</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Hocaefendi, aynı yazıda mazlumların zalimlere nasıl yardımcı olduklarına dair, oldukça önemli ve üzerinde çok müzakereler yapılması gereken önemli tespitler yapmaktadırlar:</div>
<div>“Bütün bunların yanında, zalimin zulmünün gayretullaha dokunması mevzuunda mazlumun tavrının da çok önemli olduğunu ifade etmek gerekir. <b>Bazen zalimin zulmünü, mazlumun kendi nefsine yaptığı zulüm nötrler. Yani Allah, zalim hakkında hükmünü vereceği zaman, onun zulmü yanında mazlumun gerçekten konumunun hakkını verip vermediğine de bakar. Eğer mazlum Allah’a vefalı bir kul değilse, yürekten O’na yönelememişse, hatta bir kısım olumsuz tavırlar içinde bulunuyorsa Allah zalimin cezasını tehir eder. Bu itibarla gayretullahın tecelli etmesi için bir taraftan işlenen zulümlerin bir safhaya ulaşması gerekirken, diğer yandan da mazlum ve mağdur konumundaki insanlarda onu kırabilecek tavır ve davranışların bulunmaması gerekir.</b></div>
<div></div>
<div>Dolayısıyla mesele dönüp dolaşıyor, yine bizim kendi nefsimize bakmamız gerektiğine geliyor. Şunu bilmeliyiz ki Allah hiçbir kuluna zerre miktarı zulmetmez ve kimsenin hakkını zayi etmez.<b> Fakat biz bazen farkına varmadan çok küçük şeylerle kendi kendimizi zayi edebiliriz. Bu açıdan zalimlerin durumuna bakıp, Allah’ın nasıl olup da onlara mühlet verdiğine şaşırmamalı; bilakis bu türlü meselelerde öncelikle kendi durumumuzu nazar-ı itibara almalıyız. “Acaba zalime mühlet verilmesine sebep olabilecek ne tür hatalarımız var?” demeliyiz</b>. Yüz davranışımızın yüzü de isabetli olsa ve doğruluk abidesi gibi yaşasak bile yine de “Eğer bende bir eğrilik ve inhiraf varsa ve ben yapılan hizmetlerin ahengini bozuyor, onlarda aritmiye sebep veriyorsam benim için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” diyecek kadar yürekli davranmalıyız. <b>Meseleye böyle yaklaşırsak ne kaderi tenkit ederiz ne Zât-ı Ulûhiyet hakkında saygısız mülâhazalara gireriz ne de başkaları hakkında su-i zan ederiz.”</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/murad-i-ilahi-zalimlere-muhlet-ve-kotu-idareciler-prof-dr-osman-sahin/">Murad-ı İlahi, zalimlere mühlet ve kötü idareciler | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kaybederken kazananlar, mağlupken galip gelenler &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/kaybederken-kazananlar-maglupken-galip-gelenler-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Jun 2021 12:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20202</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Mü’minin başına gelen hadiseleri imani bir bakış açısıyla değerlendirmesi çok önemlidir. Böyle davranılmayıp, olayları sadece dünyaya bakan yönleri ile ele alındığında, imanın insana kazandırdığı nimetlerden mahrum kalınmakta ve yaşadıkları&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kaybederken-kazananlar-maglupken-galip-gelenler-prof-dr-osman-sahin/">Kaybederken kazananlar, mağlupken galip gelenler | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<div>Mü’minin başına gelen hadiseleri imani bir bakış açısıyla değerlendirmesi çok önemlidir. Böyle davranılmayıp, olayları sadece dünyaya bakan yönleri ile ele alındığında, imanın insana kazandırdığı nimetlerden mahrum kalınmakta ve yaşadıkları hadiseler onların inançları üzerinde önemli tahribatlar meydana getirmektedirler. Dünyevi bakış açısıyla meseleler ele alındığı zaman, hadiselerin gerçek mahiyetlerini anlamak mümkün olmamaktadır.</div>
<div></div>
<div>Fethullah Gülen Hocaefendi <a title="" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/gurbet-ufuklari/tevhid-yorungeli-konusmak" target="_blank" rel="noopener">“Tevhid yörüngeli konuşmak”</a> başlıklı Kırık Testi’de bu hususta önemli tespitler yapmaktadırlar:<b> “İlâhî varidattan uzak, dinî temellerden yoksun düşünceler, insanı dünyevîliğe iter. Başına gelen hâdiseleri değerlendirirken, mesela inanç perspektifinden bakmıyor/bakamıyorsa “</b>Şöyle olsaydı, böyle olmalıydı, neden böyle sonuçlandı” der, kendini yer bitirir. Ama Allah’a iman, kadere teslimiyet, takdire inkıyat ile aynı hâdiselere baksa elde edeceği netice farklı olur. Evet, insan gerçek hürriyete kavuşmak istiyorsa Allah’a (celle celâluhû) ve ondan gelen her şeye teslim olmalıdır. Teslimiyetten uzak ruhlar, ölü vücutlar gibidir. Cesetten farkı yoktur onların.”</div>
<div></div>
<div>İslam ve iman hakikatleri ilim ve teoriden ibaret değillerdir. Bunlar yaşanmak ve hayatlara tatbik edilmek için vaz ’edilmişlerdir. Sadece sözde “iman ettik” demek yeterli değildir.</div>
<div></div>
<div> <a title="" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/gurbet-ufuklari/tevhid-yorungeli-konusmak" target="_blank" rel="noopener">Aynı yazıda</a> bu hususa vurgu yapılmaktadır:<b> “Müslümanlık sadece ilim değildir, o hayattır. Yaşana yaşana fertle ve toplumla bütünleşir. Zaten inancını bu ölçüde yaşayarak tabiatlarının derinliği haline getirebilenler bu seviyeye ulaşır, ulûhiyet hakikatine yeni pencerelerle açılma fırsatı bulurlar.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Evet, imanın nazarî buuddan amelî buuda yükseltilmesi hem dünya hem de ukba hayatımız adına çok önemlidir. </b>Bunu başarabildiğimiz takdirde iman bizim hayatımızın her karesine girmiş demektir,<b> eğer ameller yerine getirilirken bu inanç derinliği hissedilmezse hem inanç yönünden hem de amelî yönden nifak başlar ve gün gelir insan -Allah korusun- münafık olur.”</b></div>
<div></div>
<div><b>ELİM HADİSELER KARŞISINDA MÜ’MİNCE DURUŞ</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Süreçte, çok elim olaylar yaşanmaktadır. Hizmet insanları çok ağır mağduriyetlere maruz kalmaktadırlar. Yapılan bu zulümlerin bütün dünyaya duyurulması hem bu zulümlerin farkına varılması hem de bunların durdurulması adına dünya kamuoyunda vicdanların harekete geçirilmesi adına çok önemli bir husustur.</div>
<div>Ama bunlar yapılırken, mü’mince duruştan taviz verilmemesi, rahmet-i ilahiyi inkâr veya sorgulamaya girilmemesi, kaderi tenkid ve takdire razı olmama hallerine düşülmemesi, sadece dünyaya bakan maddeci bir bakışla olayların ele alınmaması, hadiselerin perde arkasındaki güzelliklerin ve hikmetlerin görülebilmesi, davranışlarımızın ve sözlerimizin iman hakikatleri ile çelişmemesi ve kuvvey-i maneviyeleri ve ümitleri sarsacak beyan ve ifadelerden kaçınılması çok önemlidir.</div>
<div></div>
<div>Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) oğlu İbrahim’in vefatı esnasında buyurdukları<b> “Göz yaşarır, kalp hüzünlenir; buna rağmen, biz kadere râzıyız ve Rabbimizin hoşnut olacağından başka bir söz söylemeyiz!” </b>beyanlarına uygun olarak hareket edilmelidir.</div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri 23. Mektup’ta &#8220;Şüphesiz, Allah sabredenlerle beraberdir.&#8221; (2/153) ayetinin hikmetlerini ele aldığı kısımda, musibetler karşısında mü’minlerin nasıl davranmaları gerektiğini şöyle ifade etmektedirler: “Musibetlere karşı sabırdır ki, tevekkül ve teslimdir…  <b>Ve sabırsızlık ise Allah’tan şikâyeti tazammun eder. Ve ef’âlini tenkit ve rahmetini itham ve hikmetini beğenmemek çıkar.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Evet, musibetin darbesine karşı şekvâ suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar. Fakat şekvâ Ona olmalı; Ondan olmamalı. Hazret-i Yakup Aleyhisselâmın &#8221; ’Ben derdimi de, üzüntümü de ancak Allah’a şikâyet ederim’ dedi.&#8221; (12/86) demesi gibi olmalı. Yani, musibeti Allah’a şekvâ etmeli; yoksa Allah’ı insanlara şekvâ eder gibi &#8220;Eyvah! Of!&#8221; deyip &#8220;Ben ne ettim ki bu başıma geldi?&#8221; diyerek âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, mânâsızdır.”</b></div>
<div></div>
<div>Aynı risalede Hz. Yusuf’un (aleyhi selam) <b>“Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı ve dürüst insanlar arasına dahil eyle!” (12/101) </b>duasında, bir müminin hadiselere bakışının nasıl olması gerektiği ile ilgili harika tespitler yapılmaktadır:</div>
<div></div>
<div>“Halbuki şu âyet, kıssa-i Yusuf’un en parlak kısmı ki, Aziz-i Mısır olması, peder ve validesiyle görüşmesi, kardeşleriyle sevişip tanışması olan, dünyada en büyük saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf’un mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki:<b> Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf kendisi Cenâb-ı Haktan vefatını istedi ve vefat etti, o saadete mazhar oldu.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Demek, o dünyevî lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve ferahlı bir vaziyet, kabrin arkasında vardır ki, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikatbîn bir zat, o gayet lezzetli dünyevî vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun.</b></div>
<div></div>
<div>İşte, Kur’ân-ı Hakîmin şu belâgatine bak ki, kıssa-i Yusuf’un hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberde dinleyenlere elem ve teessüf değil, belki bir müjde ve bir sürur ilâve ediyor. Hem irşad ediyor ki: &#8221;<b>Kabrin arkası için çalışınız; hakikî saadet ve lezzet ondadır.”</b></div>
<div></div>
<div>Günümüzde süreçte şehit olup gidenler, dünyadaki her türlü saadet ve mutluluklardan daha cazip olan güzelliklerle dolu olan bir hayata geçmektedirler ki, Hz. Haram ibn-i Milhan’ın (radıyallahu anh) sırtından girip göğsünden çıkan bir mızrakla şehadet mertebesini ihraz etmesi karşısında <b>“Kâbe’nin Rabbine yemin olsun ki, kurtuldum, ben kazandım!” </b>demesinde olduğu gibi, asıl kurtuluşa erenler onlardır.</div>
<div></div>
<div><b>ELİM HADİSELERE DAYANABİLMEK NASIL MÜMKÜN OLABİLİR</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Üstad Hazretleri, Kastamonu Lahikasında, göz önünde yaşanan, insana ızdırap veren ve tahammülü zor olan hadiselerin zararlarından kurtulmak için, rahmet tecellilerine odaklanmak gerektiğine vurgu yapmaktadırlar:</div>
<div></div>
<div><b>“Bir zaman, eski Harb-i Umumî’de, düşmanların ehl-i İslâm’a ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat ve rikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim.</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Birden kalbime geldi ki o maktul masumlar şehîd olup veli olurlar; fâni hayatları, bâki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zâyi olan malları sadaka hükmünde olup bâki bir mal ile mübâdele olur. Hatta o mazlumlar kâfir de olsa, âhirette kendilerine göre o dünyevî âfâttan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i ilâhiyenin hazinesinden öyle mükâfatları var ki eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, “Yâ Rabbi, şükür elhamdülillâh!” diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.”</b></div>
<div></div>
<div>Ayrıca Zelzele Risalesi’nde, deprem gibi felaketlerdeki rahmet tecellilerine yer verilmektedir: <b>“O masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup, bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi, bir bâki hayatı kazandıracak derecede bir nevi şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn-ı gazab içinde bir rahmettir.”</b></div>
<div></div>
<div>Hak bir mücadelede, doğru bir yoldaki her türlü musibet ve her türlü maddi kayıplar sahipleri hesabına ebedileştirilmektedirler. Asıl endişe edilmesi ve ağlanması gereken dine gelen musibetler ve manevi kayıplardır. Hak yoldan sapmadıktan, Allah yolunda sabit kadem olduktan sonra müminler her halükârda kazanmaktadırlar.</div>
<div>Dolayısıyla, İzzet Molla’nın ifade ettiği “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefâdan usanır, candır bu!” hakikati mahfuz,<b> bu süreçte mal, can, ömür, makam ve mansıp gibi kayıpları olanların, “Vâ esefâ, vâ hasretâ! ve ah u vahlar! &#8221; ile teselli yerine, tebrik ve takdir edilmeleri ve bu yolda kayıplar yaşayanların ise &#8220;Küfür ve dalâletten başka her türlü hal için Allah&#8217;a hamd olsun&#8221; demeleri gerekmektedir. </b></div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri Emirdağ Lahikası’nda A’li Beyt üzerinden bu hususu nazara vermektedirler:<b> “Ve mazlum Ehl-i Beyt, muvakkat bir azap ve zahmet mukabilinde o derece yüksek bir mükafat görmüşler ki, aklımız ihata etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrik etmek gerektir ki, birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve baki saadetler ahirette kazandıkları gibi, dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fani saltanatı ve muvakkat hakimiyeti ve karışık siyasetine bedel manevi birer sultan ve hakikat aleminde birer şah, birer manevi padişah makamını kazandılar. Valiler yerine, evliyalar, aktablara kumandan oldular. Kazançları bire bin değil, milyonlardır…”</b></div>
<div></div>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_93557"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/SDxo6Rj3I_8?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kaybederken-kazananlar-maglupken-galip-gelenler-prof-dr-osman-sahin/">Kaybederken kazananlar, mağlupken galip gelenler | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Belalar ve Musibetler umûmi rahmete ters düşmüyor mu? &#124; Prof. Dr. Osman Şahin</title>
		<link>https://hizmetten.com/belalar-ve-musibetler-umumi-rahmete-ters-dusmuyor-mu-prof-dr-osman-sahin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Jun 2021 14:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. OSMAN ŞAHİN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20122</guid>

					<description><![CDATA[<p>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN VE RAHMET 4   Bediüzzaman Hazretleri Onsekizinci Söz’ün ikinci noktasına serlevha edilen “(O Allah ki), yarattığı her şeyi güzel ve muhkem yaptı.” (32/7) âyetindeki bir sırrı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/belalar-ve-musibetler-umumi-rahmete-ters-dusmuyor-mu-prof-dr-osman-sahin/">Belalar ve Musibetler umûmi rahmete ters düşmüyor mu? | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>ALLAH HAKKINDA GÜZEL ZAN VE RAHMET 4</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Bediüzzaman Hazretleri Onsekizinci Söz’ün ikinci noktasına serlevha edilen “(O Allah ki), yarattığı her şeyi güzel ve muhkem yaptı.” (32/7) âyetindeki bir sırrı şöyle ifade etmektedirler:</div>
<div></div>
<div><b>“Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hâdise, ya bizzat güzeldir; ona hüsn-ü bizzat denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki; ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zâhiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zâhirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.”</b></div>
<div>Zahiren çirkin gibi gözüken fırtınalı yağmurlar, çamurlu topraklar, sonbaharda meydana gelen tahribatlar ve ayrılıklar perdesi altında, güzel baharların vücuda gelmesinin hazırlıkları devam etmektedir.</div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri, insanların kendilerine bakan sonuçları itibarıyla, hadiselerin şer veya hayır olduklarına karar vermelerinin büyük problemlere yol açtığına dikkat çekmektedirler: <b>“Fırtına, zelzele, veba gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişâfı vardır. Tohumlar gibi neşv ü nemâsız kalan birçok istidâd çekirdekleri, zâhiri çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. </b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller, birer mânevî yağmurdur. Fakat insan, hem zâhirperest, hem hodgâm olduğundan zâhire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhâkeme ederek şer olduğuna hükmeder. Hâlbuki; eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sâni’inin esmâsına ait binlerdir…</b></div>
<div><b>Hem insan hodgâmlık ve zâhir-perestliğiyle beraber, her şeyi kendine bakan yüzüyle muhâkeme ettiğinden pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri, hilâf-ı edep zanneder… </b></div>
<div><b>Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlûkların ve hâdiselerin zâhirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli sanat ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni’ine bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zâhirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitâbet-i kudsiyedir.”</b></div>
<div></div>
<div>Batılı Devletler Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında tecrübe ettikleri büyük acılardan ve yıkımlardan aldıkları derslerin neticesinde, asırlar boyunca aralarında devam edegelen büyük savaşların yaşanmasına neden olan ayrılıkları ve ihtilaf sebeplerini bir kenara bırakıp, ancak 20. Yüzyılın ikinci yarısından sonra bir birlik haline gelmeye muvaffak olabilmişlerdir. Esaret altında bulunan ülkeler bu dönemde bağımsızlıklarını elde edebilmişlerdir. Dünya savaşları, zahiren büyük şerlere yol açmış olmalarına rağmen neticesi itibarıyla büyük hayırlara da vesile olmuşlardır.</div>
<div></div>
<div>Asr-ı Saadetle İslâm Dünyasında yaşanmaya başlayan he türlü insan hakları, adalet, başka kültür, din ve milletlerle beraber yaşam kültürü gibi hususlara, Batı Dünyası ancak Dünya Harplerinin yol açtığı büyük felaketleri yaşadıktan sonra belli ölçüde ulaşabilmişlerdir.</div>
<div></div>
<div>Yaşanan veba gibi büyük felaketler de başıboş rastgele meydana gelmezler. <b>“Allah’ın izni olmaksızın hiçbir musîbet başa gelmez…” (64/11)</b>. Cenab-ı Hakk’ın bu musibetlerle de murad buyurduğu birçok hikmetler söz konusudur. Buradan hareketle, Corona virüsünün bütün dünyada bu şekilde yaygın olması ve uzun suredir devam ediyor olmasının da, zamanla anlaşılabilecek çok hikmetleri barındırmış olduğu söylenebilir.</div>
<div></div>
<div><b>RABBİMİZ MERHAMETİ KENDİ ZATINA TEMEL BİR İLKE EDİNMİŞTİR</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>14. Lem’a’nın İkinci Makamında bütün Kainat’ı kuşatan rahmet hakikati şöyle ifade edilmektedir: “Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacat içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve, bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muavenetine koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezayı ve boş ve hâli âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşahede, rahmettir. Ve bu fâni insanı ebede namzet eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatap ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir.”</div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretlerinin burada ele aldığı bu temel hakikat<b> “</b>Âyetlerimize iman edenler sana geldikleri zaman onlara: “Selam sizlere!” de! <b>Rabbiniz merhameti kendi Zatına temel bir ilke edinmiştir. </b>Sizden kim bilmeyerek bir günah işler de sonra ardından tövbe eder ve halini düzeltirse Onun da gafur ve rahîm (çok affedici ve merhametli) olduğunu bilmelidir. (6/54)” ayet-i kerimesinde ne güzel ifade edilmektedir. Her şeyde asıl olan rahmettir. Rahmet olarak görülmeyen hususlar ise, bu rahmet hakikatine aykırı olarak hareket edilmesi, şirk ve isyan içerisine girilmesinden dolayı bu rahmetten istifade edilmemesinden kaynaklanmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Hazret-i Bediüzzaman <b>15. Şua’</b>da “Errahmanirrahim” kelimesini açıkladığı yerde bu rahmeti şöyle anlatmaktadırlar: “Güya kâinat, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sümbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüz binler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve nimetler miktarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz&#8217;î lisanlar ile bir Rahmân-ı Rezzâk’ı, bir Rahîm-i Kerîm’i bütün bütün kör olmayana gösterir.”</div>
<div></div>
<div>Bu açıklamadan sonra, akla gelen<b> “Bu dünyadaki musibetler, çirkinlikler, şerler; o ihatalı rahmete münâfidir, bulandırıyor.”</b> sorusuna cevap verilmektedir: <b>“Her bir unsurun, her bir nev&#8217;in, her bir mevcudun; küllî ve cüz&#8217;î, müteaddit vazifeleri ve o her bir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere ve yanlış mübâşeret edenlere.. veya ceza ve terbiyeye müstahak olanlara.. veya çok hayırları sümbül vermeye vesile olanlara rast gelir.” </b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>“VEYA ÇOK HAYIRLARI SÜMBÜL VERMEYE VESİLE OLANLARA RAST GELİR.”</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Günümüzdeki yaşanan ifritten sürece de bu açıdan bakılabilir. Bela, musibetler ve zahiri celalli olan hadiseler neticeleri itibarıyla çok büyük güzelliklere vesile olmaktadırlar. Bir de eğer bunları yaşamak zorunda kalanlar peygamberler ve peygamberlik davasının varisleri ise, böyle olaylar çok daha büyük ve bereketli hayırları meyve vermektedirler. Allah’ın (celle celâluhu) verdiği, sümbüllenerek çoğalan bu büyük lütuflar karşısında, hakikat erleri bile büyük hayretler ve şaşkınlıklar yaşarlar.</div>
<div></div>
<div>Yaşadıkları bu eza ve cefaların neticesinde, hayatlarının en büyük gayesi olan hizmet-i imaniye ve Kurani’ye’de çok büyük inkişaflar meydana gelmektedir. Bir taraftan en yüksek hedefleri olan, kendilerinin hakiki tevhide ulaşmaları ve Allah’a (celle celâluhu) yakınlaşmaları gerçekleşirken diğer taraftan da hizmet imkân ve ortamları hazırlanarak, Hizmet’in yeni kitlelere ulaşması mümkün hale gelmektedir. Bu, tarih buyunca böyle olduğu gibi, içinde bulunduğumuz zaman diliminde, Üstad Hazretleri, Hocaefendi ve cemaatlerinin yaşadıklarında da bu boyutları görmek mümkündür.</div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri, Mektubat’ta, A’li Beyt ile ilgili <b>“O mübarek zâtların başına gelen o feci, gaddârâne muâmelenin hikmeti nedir?” </b>sorusuna verdiği cevapta, dört adet hikmetleri zikrettikten sonra, asıl dikkat edilmesi gereken boyuta şöyle dikkat çekmektedirler:<b> “Mezkûr dört esbap, zâhirîdir. Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazreti Hüseyin ve akrabasına o facia sebebiyle hâsıl olan netâic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyât-ı mâneviye o kadar kıymettardır ki; o facia ile çektikleri zahmet, gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehid edilse; öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa, ancak o mertebeyi bulur. Eğer, o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse “Az bir şey ile pek çok şeyler kazandım.” diyecektir.”” </b></div>
<div></div>
<div>Günümüzdeki Hizmet insanlarının durumu da aynen bu şekildedir. Hadiselerdeki rahmet vecihlerinin ve lütfedilenlerin farkında olanlar, yaşanmış felaketler ve acılar çok büyük olsa da “keşke bunlar yaşanmasaydı” düşüncesine girmezler, ama ifritten sürecin, bela ve musibetlerin ve mazlumların mağduriyetlerinin bir önce bitmesi için de dua dua yalvarırlar.</div>
<div></div>
<div>Üstad Hazretleri, 15. Şua’da, bu hususu anlamaya yardımcı olacak tespitler yapmaktadırlar: <b>“Zâhirî, cüz&#8217;î bir şer; bir çirkinlik olur, bir merhametsizlik görünür. Eğer o cüz&#8217;î şer gelmemek için, rahmet tarafından o unsur ve küllî mevcut, o vazifesinden men edilse; o vakit bütün hayırlı, güzel, sâir neticeleri vücut bulmaz. Bir hayrın ademi, şer ve bir güzelliğin bozulması, çirkinlik olması itibarıyla o neticeler adedince şerler, çirkinlikler, merhametsizlikler husûl bulur. Demek birtek şer gelmemek için yüzer şerler, merhametsizlikler irtikâb edilir ki; bütün bütün hikmete, maslahata, rubûbiyetteki rahmete muhalif düşer.</b></div>
<div></div>
<div>Mesela kar, soğuk, ateş, yağmur gibi nevilerin yüzer hikmetleri, maslahatları içinde bazı dikkatsiz ve ihtiyatsızlar, sû-i ihtiyârlarıyla kendileri hakkında şer yapsa; mesela elini ateşe soksa, “ateşin hilkatinde rahmet yoktur” dese; ateşin had ve hesaba gelmeyen hayırlı, maslahatlı, merhametli faydaları onu tekzip edip ağzına vurur.”</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof. Dr. Osman Şahin | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/belalar-ve-musibetler-umumi-rahmete-ters-dusmuyor-mu-prof-dr-osman-sahin/">Belalar ve Musibetler umûmi rahmete ters düşmüyor mu? | Prof. Dr. Osman Şahin</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
