<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>peygamberyolu.com arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/peygamberyolu-com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/peygamberyolu-com/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Feb 2025 09:59:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>peygamberyolu.com arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/peygamberyolu-com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kıtalara Sığmayan Ruh: Ukbe İbn-i Nâfi</title>
		<link>https://hizmetten.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Selim Gül]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2020 11:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[kıta]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Ukbe İbn-i Nâfi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13191</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bedir öncesi, Sa’d ibn-i Muaz, Ensar’ın hissiyatına tercüman olur: “Biz, seninle beraber düşmanla yaka paça olup göğüs göğse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Resûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/">Kıtalara Sığmayan Ruh: Ukbe İbn-i Nâfi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bedir öncesi, Sa’d ibn-i Muaz, Ensar’ın hissiyatına tercüman olur: “Biz, seninle beraber düşmanla yaka paça olup göğüs göğse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Resûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz sana tâbiyiz.”<span id="easy-footnote-1-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-1-4640" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span></p>
<p>Kısa bir zaman sonra Ukbe ibn-i Nâfi’nin gür sesi Atlas okyanusunun sahillerinde tarihi bir çığlık olur yankılanır:</p>
<p>“Allah’ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı Senin Nâm-ı Celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim.”<span id="easy-footnote-2-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-2-4640" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span></p>
<p>O, ese ese geldiği küheylanıyla, emre amade bekleyen ve metafizik gerilimi tam erlerinin arasından okyanusa dalar.</p>
<h4><strong>Neşet Ettiği Atmosfer</strong></h4>
<p>Hicret yıllarında dünyaya gelir. Vahyin sağanak sağanak yağdığı dönemde, son 13 yılın ikliminden istifade eder. Karakterinin şekillendiği yaşlarda Mekke’nin coşkulu fethini derince soluklar. Hidayet Güneşi’nin tâ o zamanlardan Süheyl, İkrime, Saffan, Ebu Süfyan, Hind gibilerin bile “gönüllerini fethetme aşkına” kapılır küçük Ukbe. Nebî insibağı ve atmosferi o kadar etkilidir ki biri ona “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorsa, şuuraltından gelen cevap hiç şüphesiz “Fatih” olurdu!</p>
<h4><strong>Ustasının Çırağı</strong></h4>
<p>Askerî ve siyasî dâhi Amr ibn-i Âs, hidayet öncesi gecikmiş yıllarına, talihsizce savurduğu kılıçlarına bedel, 15 yaşındaki yeğeni Ukbe’yi keşfeder. Mekke’nin ciğerparesi Amr’ın çınarlaşan fidesidir. Arkadaşı Halid ibn-i Velid gibi, hiç yenilgi görmeyen çırağıdır.</p>
<p>Gerek vahyin indiği dönemde gerekse Ebu Bekir, Ömer efendilerimizin hilafeti zamanında, âdeta potada erir ve çelikleşir. Cephelerde sahabenin maddi-manevi heyecanına şahit olur. Mısır’ın fethi bunlardan sadece biridir.</p>
<p>Fustat, hareket noktası olarak uzak kalınca, Şam’da bulunan halife Muaviye tarafından, Afrika valisi ve komutanı Ukbe’ye, yeni bir merkez kurma görevi verilir. Bugünkü Tunus topraklarında, hem Bizans tehlikesine karşı kale hem İslam medeniyetine meşher hem de Afrika içlerine kadar süren fetihler için ordugâh vazifesi gören ve “Batının İncisi” Kayrevan şehrini beş yılda inşa eder. Aynı zamanda bir ilim merkezi olan bu şehirde yeryüzündeki ilk üniversitenin temelleri atılır.<span id="easy-footnote-3-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-3-4640" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span></p>
<h4><strong>Ruh Portresi</strong></h4>
<p>Üç büyük okyanustan biri olan Atlas’ın yerine adı konulacak kadar, dost-düşman her kesimin tanıması gereken nadide bir ruha sahiptir. Evrensel değerleri bütün kıtalara duyurma yolunda ciddi adımlar atar. Bunu, asla dünyevileşmeden yapar. Önündeki akabeleri bir bir aşar, yeri gelir taşar. İblis ve işbirlikçileri bu zaferlere şaşar.</p>
<p>Atını sürerken zihninde geriye dönüşün hesabı yoktur. Öyle bir ilerler ki küheylanın üzerine damlayan alın terleri, birer şevk kamçısı olur. Atı, sadece yerde, oysa o, cismiyle yerde ruhuyla göklerde şahlandıkça şahlanır. Kavurucu çöllerde, bedenen yorulan bir arkadaş, diğerinin omuzuna düşecek kadar kalben yakın, ruhen takım halinde ve uhuvvet ikliminde serinleyerek yol alırlar.</p>
<p>Kuzey Afrika’daki çalkantılar, durdurulamayan bu yiğitlerle durulur; imansızlıkla kavrulan bu ıpıssız çöller kendisini bulur. Gönüllerde iman meşalesini yakmak için tutuşan, idealleriyle kavrulan; bu yüzden askerleri kendisine vurulan bir dâhidir Ukbe. Siyasete dalmayan, dünyaya aldanmayan, davasına adanan yıldız bir komutandır.</p>
<p>Tahtını, önce sinelere, sonra da “daha yok mu” ufkuna kurar. Bundan ötürü ruh planında ne durdurulur ne de durur. Yürekleri hoplatan iştiyakı, hisleri kamçılayan heyecanı, dostu canlandıran, düşmanı korkutan cesareti ve kalpleri yumuşatan nasihatleriyle arkadaşlarını mânen besler.</p>
<p>Ukbâ yokuşlarını heybesindeki niyet ve azimle dünyada tırmanır Ukbe. Beyin fırtınası, kum fırtınasına galip gelir; aşar çölleri, tepeleri… Aksiyon ve umudun ete kemiğe bürünmüş hali… Erlerinin böyledir bakışları: bir gözlerinde, buzdan dağları eriten şefkat; diğerinde, hayatı istihkar eden, en saldırgan orduları püskürten feragat…</p>
<p>Berberisinden bedevisine farklı kavim ve kabilelere emaneti ulaştırır. Allah’ı kullarına duyurur ve gönülleri O’nunla buluşturur. Kitap ve Sünnet kaynaklarından içirir. İnsan sevgisini, adalet anlayışını ve ilim aşkını aşılar. Ayak bastığı toprakların bugün bile yüzde doksan dokuzu Müslümandır.</p>
<h4><strong>Canavarlara Hitabı</strong></h4>
<p>Kuzey Afrika’nın güzergâh emniyetini sağlama cehdiyle, erleriyle ilerlerken ormanın birinde mola verir. O gece yırtıcı hayvanların verdiği rahatsızlıktan ötürü ne istirahat ne de ibadet edebilirler. Askerler durumu komutanları Ukbe’ye iletir. Önce yiğitlerine hitap eder. Sonra döner etraftaki mahlûkata seslenir: “Biz O’nun adını cihana duyurmak için buradayız. Güneş doğduktan hemen sonra burayı terk etmezseniz, sizi Allah’a ve Resûlü’ne şikâyet edeceğim!” Gerçekten Berberi halkının şehadetiyle canavarlar, Efendiler Efendisi’nin sahabîsini dinler ve orayı terk ederler.<span id="easy-footnote-4-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-4-4640" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></p>
<h4><strong>Esaret Zincirleri</strong></h4>
<p>Onu rakip gören bir kısım nadanların idareyi tahrik etmesiyle celvetî hizmetten muvakkaten mahrum kalır. Halveti yolculuğa, beş yıl sürecek bir esarete, cebren sevk edilir.</p>
<p>Kendisini çekemeyen insanlarca gammazlanır, Mısır valisi tarafından azledilir ve haksız yere hapsedilir. En büyük inkisarı, yarım kalan idealleri, yere düşen İslam medeniyeti sancağının bayraktarlığıdır. İstikbaldeki haleflerine duruş öğretircesine, ellerine kelepçe vurulsa bile inkisara düşmez, ruhunu cilalar. Esaretin hararetinde ihtiyaç hissettiği serinliği, hapiste hayalini kurduğu projelerinde bulur.</p>
<p>Hapiste vicdanını dinler. Masumiyetini ispatlamak ve tekrar koşturmak için tutsak kaldığı hücreden bir çaresini bulup çıkar. Halife Muaviye’nin huzuruna varır ve beraat eder.<span id="easy-footnote-5-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-5-4640" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Bu sırada geçen yıllar onu daha bir olgunlaştırır: Kahrı-lütfu, celali-cemali, cefayı-sefayı bir bilir, ruhun zaferine, rıza ufkuna yürür. Kaderine asla küsmez, insanlara kırılmaz, bir kenara çekilmez. Nefsiyle yüzleşir, yenilenir ve metafizik boyutta yay gibi gerilir.</p>
<h4><strong>Tekrar Göreve Dönüşü </strong></h4>
<p>Hapisten çıkar çıkmaz bir müddet de açığa alınmanın hicranını yaşar. Bu yıllarda preslenmelere maruz kalır; bir tarafta hızla insanlığa taşınması gereken kutsal emanetin vicdanındaki baskısı, öte yanda hızını kesen kirli siyaset entrikası. Bunlarla kıvranırken çözümü, büyük sahabî Abdullah ibn-i As ile dertleşmede bulur. Halini onunla istişare eder. İmtihanlar sürecinden sonra görevinin başına tekrar döner. Şam’ın siyaset kokan bunaltıcı havasından sıyrılıp uzaklaşır.<span id="easy-footnote-6-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-6-4640" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p>O’nun yokluğunda, kimilerinde, gönülleri kazanma duygusu pörsümeye yüz tutar. Ukbe, bereketli Afrika kumlarından tekrar yemyeşil seralar kurar. İlahi inayetle hürriyete kavuştuğunda üveyik gibi kanatlanır, iştiyak ocağını kızıştırır, aşk kazanını köpürtür, tıkanan ve fetret devrine giren fetih korlarını alevlendirir. Hapis yılları, haset fırtınaları, siyaset entrikaları, hazımsızların komploları hiçbir zaman onun hızını kesemez. Yapılanlara değil yapılacaklara odaklanır. İradeyi bir kere daha şahlandırır. Kader ikinci fırsatı verdiğinde, hızına hız katarak ilerler.</p>
<h4><strong>Tarihî Nidası</strong></h4>
<p>Okyanus çalkantıları ve Ukbe’nin yankılanan gür sesi… Bunların dalga boyları arasında sırlı bir münasebet olmalı…</p>
<p>Sevdalarını cihana duyurma delisi arkadaşlarıyla oradan oraya koştururken herhalde deniz engelini hesaba katmaz. İşte, gök gürlemesini anımsatarak kükreyen Ukbe’nin, semaları velveleye veren o meşhur narası: <strong>“Allah’ım! Bu karanlık deniz önüme çıkmasaydı, Senin Nâm-ı Celîlini denizler ötesi âlemlere götürecektim. Allah’ım! Sen şahit ol, ben bütün gayretimi ortaya koydum.”</strong><span id="easy-footnote-7-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-7-4640" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> Adeta kulaç atar dalgalara. Haykırışı, helezon gibi yükselir semalara. Atlas okyanusunun sahillerine uğrayan mefkûre kahramanlarının kulaklarında bu çığlık yankılanır.</p>
<h4><strong>Şehadetle Şereflenişi</strong></h4>
<p>Bölgeye hâkim güç, onun adım adım ilerleyişinden endişe duyar. Önce kendisi tuzak hazırlar. Sonuç alamayınca içeriden birilerini arar. Bulduğu, İslam’ı içine sindiremeyen Küseyle’dir. Bizans ile gizlice işbirliği yapar. Yandaşlarınıçoğaltana kadar sessizce örgütlenir. Meydanlarda bileği bükülemeyen Ukbe ibn-i Nâfi, günebakan çiçekleri gibi hep güneşe yöneldiğinden, gölgesindeki karanlığa gizlenmiş, gururunda boğulmuş Küseyle’nin casuslarla kurduğu sinsi tuzakları sezemez. Açıktan karşısına çıkmaya cesaret edemeyen güruh, fırsatını buldukları bir zamanda, kurulan kumpas sonucunda onu şehit eder (682). Ardından, yağmalamalar, istilalar başlar.<span id="easy-footnote-8-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-8-4640" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span></p>
<p>Bugün kabri Cezayir’in Sidi Ukbe kasabasını şereflendirse de hizmetleri geniş bir coğrafyada ve ruhu kıtalara sığmayacak enginliktedir. “Şehitlik benim için ganimettir” intizarı ona ait bir incidir. Akrebi; hakta sebat, yelkovanı; aktif sabır diye tik-tak işleyen çile çarkını, ruhunun ufkuna yürüyene kadar kesintisiz döndürür. Cephede emaneti teslim etme duası kabul olur.</p>
<h4><strong>Miras Bıraktığı Ruh</strong></h4>
<p>Vahyin yağmurlarında ıslandığı, çocuklarına vasiyetinden bellidir: “Hiçbir şey sakın sizi Kur’an ile meşguliyetten alıkoymasın!” Babası, hicret esnasında, Efendimizin kerimesi Zeynep’in yolunu kesecek kadar tahammülsüz iken, sonradan İslam’ın müsamaha potasında erir. İşte böyle bir haneden böylesi bir hakan çıkar!<span id="easy-footnote-9-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/#easy-footnote-bottom-9-4640" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span></p>
<p>Ukbe, Avrupa içlerine uzanan Endülüs medeniyetinin temellerini atar. Tarık, onun diktiği fidanın bir çiçeğidir. Miras olarak; çelik bir irade, yürünecek yol, gönülleri fetih usulü ve Berberilerden pırlanta bir nesil bırakır. Ne gam! O geçemese de ondan aldığı şevk ve tecrübeyle Berberi bir köle, gemileri yakar geçer ötelere…</p>
<p>Kaynak: Selim Gül/Çağlayan Dergisi’nden alınmıştır.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/author/selim_gul/">YAZARIN TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN</a></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişâm, Sîre 294</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbnü’l-Esîr, Kâmil 3/206</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 6/99, 100; İbn-i Hacer, İsâbe 1044</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 6/99; İbn-i Hacer, İsâbet 1044</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 6/100, 101</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 6/101</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbnü’l-Esîr, Kâmil 3/206; İbn-i Haldûn, İber 6/107</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 858</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-4640" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Hacer, İsâbet 1044, 1045</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/kitalara-sigmayan-ruh-ukbe-ibn-i-nafi/">Kıtalara Sığmayan Ruh: Ukbe İbn-i Nâfi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ashâbın Korkuyla İmtihanı ve Nebevî Duruş</title>
		<link>https://hizmetten.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2020 11:00:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Selim Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13189</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fert ve cemiyetlerin dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan birisi, insandaki korku hissidir. Zira zalimler, münafıklar ve art niyetliler, insanın tercih, duruş, karar, eylem ve söylemleri üzerinde çok etkili olan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus-2/">Ashâbın Korkuyla İmtihanı ve Nebevî Duruş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fert ve cemiyetlerin dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan birisi, insandaki korku hissidir. Zira zalimler, münafıklar ve art niyetliler, insanın tercih, duruş, karar, eylem ve söylemleri üzerinde çok etkili olan bu duyguyu daima suiistimal eder; onları hak ve hakikatten uzaklaştırmaya çalışırlar. Böylece korkakları gemleyip susturma hatta kendi emelleri istikametinde koşturma fırsatını elde ederler. Yaptıkları konuşmalarla, sahaya sürdükleri kimselerin dedikodularıyla, yazılı ve görsel medya üzerinden yürüttükleri propagandalarla, oluşturdukları baskı ortamı ve akla değil de algılara hitap eden operasyonlarla halkın ve bilhassa toplumu yönlendirme konumunda bulunan alim, akademisyen, din adamı, gazeteci ve meşhur kimselerin bu damarından çok istifade ederler. Onların konumunu ve toplum nezdindeki itibarlarını, insanları korkudan etkisiz ve sessiz hale getirmek için kullanırlar.</p>
<p>Dünden bugüne bizim dünyamızda da zalimler ve Süfyanlar, iktidarlarını hayatta tutmak için korku damarına başvurmuşlardır. Ve bununla Müslümanların gücünü ve cesaretini kırmaya, birlik ve beraberliğini parçalamaya çalışmışlardır. Asr-ı Saadet’te bunun en belirgin örneklerinden birisi, Mekkelilerin reisi Ebû Süfyan’ın bir strateji olarak zaman zaman bu yönteme başvurması; Efendimiz ve ashabının mücadele cesaret ve azmini kırmak için onların içine korku salmaya ve yaymaya çalışmasıdır.</p>
<p><strong>Ebu Süfyan, Uhud’da Meydan Okuyor </strong></p>
<p>Müşrik ordusu, Uhud’da şehitlerin kollarını, kulaklarını, burunlarını kesmiş, gözlerini oymuş ve vücutlarını param parça etmişlerdi. Ordu komutanı Ebu Süfyan, cepheden ayrılırken bunu yapan vahşileri gördüğünü ama onlara engel olmadığını hatta buna da üzülmediğini söylemişti. O, bu vahşetle “hepinizin sonu böyle olacak” mesajını vermeye çalışmış ve arkasında görenleri korkudan dehşete düşürecek tablolar bırakmıştı. Bir de bununla yetinmemiş, “Var mısınız, önümüzdeki sene Bedir’de buluşalım!” diyerek, yaralı haldeki Müslümanların morallerini menfi etkileyebilecek ve derlenip toparlanma isteklerini kıracak bir meydan okuyuşta bulunmuştu.</p>
<p>Allah Resûlü ise hiç vakit kaybetmeden onun bu adımını boşa çıkaracak hamlesini yapmış ve “Evet! Orası, sizinle bizim aramızda kararlaştırılmış yer ve zaman olsun, inşallah!”<span id="easy-footnote-1-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-1-4605" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> buyurmuş; en zor durumda oldukları bir anda bile onlarla tekrar karşılaşmaktan korkmadığını Ebu Süfyan ve kasaplarına haykırmıştı. Böylece onun bu meydan okuyuşuyla hedeflediği “Müslümanların içine korku salma ve üstünlük elde etme” stratejisini etkisiz hale getirmiş ve yeniden toparlamaya çalıştığı askerlerine büyük bir moral vermişti.</p>
<p><strong>Allah Resûlü, Cesaretini Ortaya Koyuyor! </strong></p>
<p>Ancak Ebu Süfyan’ın bu meydan okuyuşunun arkasında başka bir plan da olabilirdi. Mekke’ye geri dönüyor görüntüsü verip ani bir dönüşle savunmasız durumda olan Medine’ye baskın yapabilirdi. Bu ihtimali göz ardı etmeyen Efendimiz, Hz. Ali’yi görevlendirdi. Kendisine, “Müşrik ordusunu takibe çık. Ne yaptıklarını ve ne planladıklarını iyice anlamaya çalış. Dikkat et! Develerine binip atlarını yanlarına almışlarsa onların niyeti Mekke’dir. Yok atlarını binip develerini yanlarına almışlarsa Medine’ye saldırmayı düşünüyorlar demektir. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki böyle bir şey düşünüyorlarsa mutlaka üzerlerine yürüyecek ve işlerini bitireceğim.” Düşmanı takibe çıkan Hz. Ali, çok geçmeden onların develerine binip atları yedeklerine aldıkları yani Mekke’ye doğru yola çıktıkları haberini getirmişti.<span id="easy-footnote-2-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-2-4605" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Fakat Allah Resûlü bu korkusuzluğu, cesareti ve kararlılığıyla yaralı ashâbını motive etmiş; Uhud’da alınan yaraya ve meydandaki manzaraya rağmen zalimlerle mücadeleye hazır olduğu mesajını vermişti. Bu mesajın bir muhatabı da savaş sürerken Müslümanların hareket güzergahlarına kuyu kazarak tuzak kuran münafıklardı.</p>
<p><strong>“Allah bize yeter!”</strong></p>
<p>Ebu Süfyan’ın “Müslümanlara öyle bir darbe vurduk ki artık bunlar bir daha kalkamaz!” diye düşündüğü anda ve yerde Efendimiz (aleyhissalat vesselam) yeni bir hamleye hazırlanıyordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’da seslendirdiği “..Üzerlerine yürüyecek ve yaptıkları bu vahşetin hesabını soracağım!” düşüncesini, hiç vakit kaybetmeden karara bağlamış ve ertesi gün sabah namazından sonra düşmanı takip için yola çıkmıştı. Hamrâu’l-Esed’e kadar gelmiş ve burada Uhud ashâbına konaklama emri vermişti. Bu zaman zarfında da düşmanın ne planladığını ve nasıl hareket ettiğini adım adım takip ettirmiş ve gelecek yeni bir habere göre orduyu her an savaşa hazır tutmuştu. Derken Abdikaysoğullarına ait bir kervan, Ebu Süfyan’dan Hamrâul’-Esed’e bir mesaj ulaştırmıştı.</p>
<p>Ebu Süfyan, onlarla dönüş yolunda karşılaşmış ve Ukaz panayırında develerine kuru üzüm yükleyeceğini vaat ederek bu mesajı ulaştırmaya ikna etmişti. Gelen habere göre Müşrik ordusu, geri dönüp Müslümanları tamamen imha etme kararı almıştı. Bu korkunç planı haber alan Efendimiz ve yaralı ashabı, hep birlikte “Hasbunallahu ve ni’me’l-Vekîl” yani “Allah bize yeter ve O, ne güzel vekildir!” diyerek Allah’a iman, güven ve teslimiyetlerini seslendirmişlerdi.<span id="easy-footnote-3-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-3-4605" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Kur’ân, müminlerin içine korku salmayı hedefleyen haber karşısında onların bu duruşu takdir ve arkadan gelenlere misal ve miras olsun diye şöyle beyan etmişti:</p>
<p>“Onlar, öyle kimselerdir ki halk, kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun’ dediklerinde, bu tehdit, onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekîl’ yani ‘Allah bize yeter ve O, ne güzel vekildir’ demişlerdir.”<span id="easy-footnote-4-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-4-4605" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></p>
<p>Kur’ân, bir sonraki ayette bu takdirin yanında tarihi bir gerçeğe daha dikkat çekmiş ve Müslümanlara şu bilgiyi de vermişti: “İşte o şeytan, sizi ancak kendi dostlarından korkutur, mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Bununla Kur’ân, Kureyş liderinin ve haberi getirenlerin şeytanlık yaptığını belirtiyor ve içlerine salınmak istenen korkuya kapılmamaları gerektiğini ders veriyordu. Aksi takdirde can derdine düşer; davaya destekten ellerini çekerlerdi.</p>
<p><strong>Ebu Süfyan, Bedir’e Çıkmaktan Korkuyor!  </strong></p>
<p>Aradan bir yıl geçmiş buluşma vakti yaklaşmıştı. Fakat Uhud’dan ayrılırken Bedir’de buluşup vuruşalım diyen Ebu Süfyan’ı korku basmıştı. Kendisine, “Muhammed’e verdiğin söze sadık kalmayacak mısın?” diye sorulunca “Hayır!” diyemediği için mecburen topladığı orduyla göstermelik olarak Merru’z-Zehran’a kadar gelmişti.<span id="easy-footnote-5-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-5-4605" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Ancak yüreğindeki ölüm ve kaybetme korkusunu bir türlü atamamıştı. Uhud’da aldığı zahiri zaferle bir müddet daha devam etmek istiyordu. Gireceği muhtemel bir savaşı kaybederek şöhretine ve konumuna zarar vermek istemiyordu. Bunun için bir başka plan yaptı. “Ey Kureyşliler! Bildiğiniz gibi bu yıl kıtlık var.  Bu dönemde savaşa çıkmak uygun olmaz. Savaşa bolluk mevsiminde çıkılır. Ta ki yolda giderken hayvanlarınız rahatlıkla otlayabilsin siz de onların sütünden içebilesiniz. Onun için ben geri dönüyorum siz de geri dönün!” diyerek Mekkelilerin de makul bulabileceği bir mazeret öne sürdü. Ardından da onlarla birlikte Mekke’ye geri döndü. Ancak Ebu Süfyan geri dönmekle yetinmedi. Bu, planın sadece Mekkelilere bakan tarafıydı. Burada az-çok makul sayılabilecek bir gerekçeyle cepheye çıkmaktan kurtulmuştu. Fakat bir de işin Medine tarafı vardı. Bunun içinde planı hazırdı. Nuaym İbn-i Mes’ud’u çağırdı ve Müslümanların bir ordu teşkil edip Bedir’e çıkmalarını engelleyebilirse kendisine on deve vereceğini vaat etti. Bunun için ona yol-yöntem de öğretti: “Git onlara de ki: ‘Mekkeliler, çok kalabalık bir ordu toplayıp yola çıktılar. Sakın siz o ordunun karşısına çıkmayın. Zaten çıksanız da karşı koyamaz kaybedersiniz.”</p>
<p>Aklınca, Müslümanları korkutacak ve cepheye çıkmalarına mâni olacaktı. Sonra da Korkakların şahı Ebu Süfyan bunu kullanacak ve “Bakın, Müslümanlar bizimle karşılaşmaktan korktu ve sözleştiğimiz yere gelemediler!” diye Araplar arasında yaygara koparacaktı. Nuaym İbn-i Mes’ud, vakit kaybetmeden gelmiş ve Medine’de Müslümanların arasında bu haberi yayarak insanların içine korku salmaya başlamıştı. Ebu Süfyan’ın büyük bir orduyla hareket ettiğini, karşı koymanın mümkün olmadığını ve şayet bir savaş olursa Müslümanların kesinlikle kaybedeceğini ve akıbetlerinin Uhud’dan daha kötü olacağını etkili bir dille anlatıyordu. Nitekim Nuaym, belli kimseler üzerinde de tesirli olmaya başlamıştı. Bu arada münafıklar ve Yahudiler de boş durmuyor, “Muhammed ve ashabı böyle bir ordunun elinden asla kurtulamaz!” diyerek hem Nuaym’ın propagandasına destek oluyor hem de Müslümanların cesaretini kırıyordu.<span id="easy-footnote-6-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-6-4605" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p>Çok geçmeden oluşturulmaya çalışılan bu korku atmosferinden haberdar olan Efendimiz, ashabını topladı ve “Varlığımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki benimle hiç kimse gelmese bile ben tek başıma Bedir’e çıkacağım.”<span id="easy-footnote-7-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-7-4605" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> buyurdu. Bu çıkış, cesaret ve kararlılık, Allah’ın da inayetiyle Müslümanların içine salınmaya çalışılan korkuyu bertaraf etmeye yetti ve basiretlerini daha da keskinleştirdi. Daha gün gelip çatmadan bin beş yüz kişiyle Bedir’in yolunu tuttular.  Böylece her şeyi hesaba kattığını zanneden Ebu Süfyan, hiç hesaba katmadığı Allah Resûlü’nün yüksek cesareti karşısında yine kaybetmişti. Efendimiz’in çıkışını haber almasına rağmen korkudan kendi davetine iştirak edememişti.</p>
<p><strong>Herkesin Geri Çekildiği Yerde O İlerliyordu   </strong></p>
<p>Ebu Süfyan, yıllarca Müslümanların içine korku salmaya çalışmış ve her fırsatta Medine’ye saldırmıştı. Devran dönmüş ve Allah Resûlü, Mekke’nin yolunu tutmuştu. Ebu Süfyan’dan farklı olarak korku değil “Kâbe’ye, Ebu Süfyan’ın evine sığınan güvendedir!” buyurarak emniyet vadetmişti. Fetihten on beş gün sonra da Huneyn cephesinin yolunu birlikte tutmuşlardı. Fakat orduya yeni dahil olmuş ve ganimet duygusuyla en önde giden iki bin Mekkeli, Huneyn vadisine girdiklerinde düşman ordusunun ani ok saldırıları karşısında büyük korku ve panik yaşamış ve geriye çekilmişlerdi. Bu sırada arkadan gelen ve ne olduğunu bir anda anlayamayan Muhacir ve Ensar da geriye çekilmeye başlamıştı. Bu manzaraya şahit olan Allah Resûlü, yerinde sebat etmekle kalmamış büyük bir cesaretle, “Ben, Peygamberim! Bunda yalan yok! Ben, Abdulmuttalib’in oğluyum…” diye yüksek sesle nida ederek atını hep ileri doğru mahmuzlamıştı. O’nun bu cesareti ve ileriye hamlesi, askerlerini yeniden etrafına toplamış ve yeni bir hücum başlamıştı.<span id="easy-footnote-8-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-8-4605" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span></p>
<p>Korkmak ve geri çekilmek bir tarafa O, bu kargaşa anında bile ordusunu derleyip toparlama adına yeni stratejiler üretmişti. Bir taraftan atını düşman üzerine sürerken diğer taraftan Hz. Abbas’a: “Ey Abbas! Semure ashabına seslen!” diye emretmişti. Hz. Abbas, “Ey ashab-ı Semure! Nerdesiniz?” diye seslenince Hudeybiye’de “Ölürüz ama bu yoldan geri dönmeyiz!” diyerek Efendimiz’e verdikleri sözü hatırlayan ashab-ı semure, “Buyur Ya Rasûlallah, Buyur Ya Rasûlallah” nidalarıyla hemen etrafında toplanmıştı. Ardından Ensar-ı kirama seslenilmiş ve onlarla beraber diğer sahabiler de çok hızlı bir manevrayla Allah Rasûlü’nün yanında yerlerini almışlardı.<span id="easy-footnote-9-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-9-4605" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Bırakın geri çekilip kaçmayı, harp kızıştığı zaman herkes O’na sığınıyor ve ondan cesaret alıyordu.<span id="easy-footnote-10-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-10-4605" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, “..sizi biraz korku ve açlıkla, mallardan ve canlardan eksiltmekle imtihana tabi tutulacağız…”<span id="easy-footnote-11-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-11-4605" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span> buyurarak korkuyu, en birinci imtihan vesilesi olarak zikretmektedir. İnsanı, nefis ve duygularıyla çok iyi tanıyan şeytan, onu bu duygusundan yakalayıp felç ederek hak ve hakikat adına hareket edemez hale getirmeye çalışır. Bunun için bazen mal bazen can bazen evlad u ıyal bazen de bir ömür boyu peşinden koşup durduğu şeylerin elinden alınacağı vesvesesiyle onu içerden fetheder. Bunu yaparken de artık uşağı haline gelmiş zalim yöneticileri, bu yönde kullanır ve dışarıdan da bu korkuyu besler. İnsanı hak cepheden uzaklaştırır ve değişik dertlere düşürür. Nitekim Mekkelilerde akıl hocaları şeytanın bu yöntemini kullanarak sonuç almaya çalışmışlardır. Fakat Allah ile irtibatı, ahirete imanı ve Peygamber yoluna güveni tam olan samimi müminler, bütün korku duvarlarını aşmış ve kendilerini adadıkları davaya büyük sadakatle yollarına devam etmişlerdir. İmanlarından ve Rehber-i Ekmel Efendimiz’den aldıkları cesaret, hakkı ikame heyecanları ve aralarında hep canlı tuttukları uhuvvet ise bu yolda en büyük azıkları olmuştur. “Eksiltilenleri” ise sabırla karşılayıp ahiret hayatları adına sermayeye dönüştürmüşlerdir.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Selim Koç | Peygamberyolu.com</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, es-Sîre, III/42</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, es-Sîre, III/42-43; Vakıdî’nin rivayetinde Peygamberimizin düşmanı takip için Sa’d İbn-i Ebi Vakkas’ı görevlendirdiği belirtilmektedir. Bkz., Vâkıdî, el-Meğâzî, I/255</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, es-Sîre, III/50; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV/59</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Âl-i İmran Sûresi, 3/173</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, Ebu Süfyan’ın ordusuyla Asfan’a kadar geldiğini de belirtmektedir. Bkz, es-Sîre, III/127</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/326</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Vâkıdî, el-Meğâzî, I/278</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Vâkıdî, el-Meğâzî, II/314</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Müslim, Cihad 28</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Müslim, Cihad 28; Buharî, Meğâzî 54</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bakara Sûresi, 2/155</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus-2/">Ashâbın Korkuyla İmtihanı ve Nebevî Duruş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdarede Kayırmacılık ve Hz. Iyâd İbn-i Ganm (ra)</title>
		<link>https://hizmetten.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2020 10:00:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Iyâd İbn-i Ganm]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13188</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünden bugüne devlet, millet, medeniyet ve müesseseleri çöküşe götüren ortak ve tekrarlanan birtakım hatalar vardır. İdeal – realite dengesini tutturamama, günübirlik hareket, dışa kapalılık, kaynakların plansız ve projesiz kullanımı, ihtiyaç&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/">İdarede Kayırmacılık ve Hz. Iyâd İbn-i Ganm (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünden bugüne devlet, millet, medeniyet ve müesseseleri çöküşe götüren ortak ve tekrarlanan birtakım hatalar vardır. İdeal – realite dengesini tutturamama, günübirlik hareket, dışa kapalılık, kaynakların plansız ve projesiz kullanımı, ihtiyaç sayısınca salih ve alanında mütehassıs insan yetiştirememe ya da vazifelendirmede liyakate dikkat etmeme, bölgesel ve küresel çapta meydana gelen değişim ve dönüşümü zamanında ve doğru okuyamama, düşünen ve üreten insanları yeterince desteklememe, bünyedeki adlî ve ahlakî çöküntüyü dikkate almama, fertlere insanî ve evrensel hedefler verememe ve bunun beraberinde getirdiği zevk ve tüketim çılgınlığı, mali harcamalardaki israf ve lüks tutkusu… bunlardan bazıları. Fakat bu makalemizde özellikle dikkat çekeceğimiz bir hata var ki tarih boyunca yaşanan çöküşlerin ve kargaşanın en önemli sebeplerinden biri: idarede adam ve akraba kayırma.</p>
<p>Fert ve toplumu çöküşe götüren hiçbir şeye kayıtsız kalmayan Kur’ân ve Sünnet, idareye güveni ortadan kaldıracak, iç huzuru sarsacak ve ilerlemeye mâni olacak bu öldürücü virüsün, İslam toplumuna bulaşmaması adına birtakım emir ve nehiylerde bulunur. İnsan istihdamında dikkat edilmesi gereken esas ve usulleri, şahsi yorumlara kapı aralamayacak netlikte hem teorik hem de pratik olarak ortaya koyar. Öncelikle Kur’ân, “Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder…”<span id="easy-footnote-1-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-1-4469" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> buyurur ve en temel kritere işaret eder: ehliyet/liyakat!</p>
<h4><strong>Vazife isteyene değil ehil olana verilir!</strong></h4>
<p>Mekke fethedilince Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) yaklaşan amcası Hz. Abbas, damadı Hz. Ali, o güne kadar Osman İbn-i Talha’nın ailesinde olan Kâbe’ye ait “Hicâbe” vazifesini üzerlerine almayı talep ederler. Bu konuda kararını açıklamadan önce Kâbe’ye giren Allah Resûlü’ne içerde yukarıda zikrettiğimiz ayet-i kerime nazil olur. Kâbe’den dışarıya adımını atarken metaf alanında kendisine bekleyen topluluğa bu ayeti okur; istihdamda ehliyet, salahiyet ve liyakat prensibine dikkat çeker. Ardından da anahtarları Hz. Osman İbn-i Talha’yı teslim eder.<span id="easy-footnote-2-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-2-4469" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span></p>
<p>Allah Resûlü de insan istihdamı konusunda ilk günden itibaren bu emir çerçevesinde hareket eder; görevlendirmelerde, insanların kendisine yakınlığına, kabilesine, ırkına ve yaşına değil liyakatına, işe ehilliğine ve salahiyetine bakar. Mesela Mekke fethedildiğinde valilik görevini, etrafındaki yakınlarına ve ileri gelen ashâbına rağmen on dokuz yaşında, daha yeni Müslüman olmuş Hz. Attab İbn-i Esîd’e verir. Hz. Attab’ın Mekke’nin idaresinde ortaya koyduğu performans, bu tercihin ne kadar isabetli olduğunu kısa zamanda ortaya koyar. Öyle ki Hz. Ebû Bekir de kendi döneminde başarılı idaresinden dolayı onun Mekke valiliği görevini devam ettirir.</p>
<h4><strong>İşi, ehline vermemek hıyanettir!</strong></h4>
<p>Allah Resûlü, uygulamalarının yanında toplumda bu hassasiyeti yerleştirme adına beyanlarında da yer yer bu konuya dikkat çeker. Bir gün ashabıyla görüşürken huzuruna bir bedevî gelir ve <em>“Kıyamet ne zaman kopacak?”</em> diye sorar. Allah Resûlü, konuşmasına devam eder. Sözünü bitirince soruyu soran bedevîye döner ve <em>“Emanet, ehil olmayana verildi mi kıyameti bekle!”</em> buyurur.<span id="easy-footnote-3-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-3-4469" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Yine bir başka zaman mevzuyu insan istihdamına getirir ve “<em>Milleti idare eden bir kimse¸ bir işi, daha iyi yapacak biri varken bir başkasına verirse Allah’a¸ Resûlüne ve mü’minlere hıyânet eder.”<span id="easy-footnote-4-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-4-4469" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></em> der ve işi, en ehil olana vermemenin ne kadar büyük bir vebal olduğuna işaret eder. Kendisini Medine’ye davet eden Ensar’dan Akabe’de söz aldığı hususlardan birisi de <em>“İş konusunda o işin ehliyle cedelleşmemek!”</em> maddesiydi.<span id="easy-footnote-5-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-5-4469" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span></p>
<h4><strong>Ehliyeti değil yakınlığı esas alan lanete düçar olabilir!</strong></h4>
<p>Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), ordu komutanı Hz. Yezid İbn-i Süfyan’ı Şam’a gönderirken önce kendisine birtakım nasihatlerde bulunur. Ardından da onu şöyle uyarır: <em>“Ey Yezid!.. Akrabaların var. Lâkin onları başkalarına tercih ederek kamuya ait işlerde istihdam etmenden endişe duyuyorum. (Unutma ki) Allah Resûlü: ‘Müslümanları yönetirken iltimas eseri olarak bir yakınını kayırıp işe onu tayin eden Allah’ın lanetine düçar olur. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk, hesap gününde ondan bir mazeret veya fidye kabul etmez, onu cehenneme atar.’ buyurdu.”</em><span id="easy-footnote-6-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-6-4469" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p>Yine bu konuda İslam Tarihi’nde en güzel örnekleri ortaya koyanlardan Hz. Ömer de <em>“Müslümanların yönetiminde bulunan bir kimse¸ dostluk veya akrabalık hatırına bir adamı kayırır ve bir işin başına getirirse Allah’a, Resûlüne ve Müslümanlara ihanet etmiş olur.”<span id="easy-footnote-7-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-7-4469" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> </em>der; idarede adam ya da akraba kayırmanın tehlikesine dikkat çeker.</p>
<h4><strong>Kobraların ısırmasını, kamu malına el uzatmaya tercih eden sahabî: Hz. Iyâd</strong></h4>
<p>Allah ve Resûlü’nün bu konudaki tahşidatları sahabede tam bir şuur oluşturur. İnsan istihdam ederken ya da yerlerine birini vekil bırakırken ilk baktıkları şey muhatabın işe ehilliğidir. Mesela Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) “Ümmetin Emini” olarak tavsif buyurduğu Hz. Ebû Ubeyde İbn-i Cerrah, vefatından önce yerine Hz. Iyâd İbn-i Ganm’ı vekil bırakır. Hudeybiye anlaşmasından kısa bir süre önce Müslüman olan Hz. Iyâd, hem güzel ahlakı hem de o güne kadar kendisine verilen idari görevlerdeki ciddiyeti ve üstün askeri başarılarıyla Hz. Ebû Ubeyde’nin dikkatini çekmiştir.</p>
<p>Hz. Ömer, valisi Hz. Ebû Ubeyde’nin vefat haberi kendisine ulaşınca <em>“Senin yerini kimse tutamaz.”</em> buyurur ve ardından <em>“Yerine kimi bıraktı?”</em> diye sorar. <em>“Iyâd İbn-i Ganm!”</em> cevabı verilir. Hz. Ebû Ubeyde’nin takdirini çok isabetli bulan Hz. Ömer, Hz. Iyâd’ın valiliğini onaylar, kendisine bir mektup yazar, <em>“Seni Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh’ın yerine vali olarak tayin ettim. Bu itibarla daima Allah’ın emri ve hak üzerine amel et!”</em> buyurur ve valilik görevini icra ederken dikkat etmesi gereken emir ve nehiyleri tek tek not düşer.<span id="easy-footnote-8-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-8-4469" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span></p>
<p>Hz. Iyâd, hoşgörülü, cömert ve civanmert bir şahsiyettir. Bir taraftan kamu malı, hakkı ve hukuku konusunda kılı kırk yararcasına dikkatli diğer taraftan şahsi imkanlarını, çevresindeki muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek için kullanacak kadar da duyarlı bir insan ve idarecidir. Öyle ki elinde olanı fakirlere dağıttığı için yanına gelen hizmetçisi, <em>“Yiyecek bir şeyimiz kalmadı!”</em> dediğinde Hz. Iyâd, üzerindeki elbiseyi çıkarır ve <em>“Bunu al götür sat! Parasıyla hemen un al!”</em> buyurur.</p>
<p>Olaya şahit olanlar, <em>“Subhanallah! Elbiseni sattırmadan şu köşede duran maldan beş dinarı, yarına kadar borç alsaydın olmaz mıydı?”</em> derler. Kamu malı hususunda çok hassas davranan Hz. Iyâd (radıyallahu anh), <em>“Dediğiniz şeyi yapmaktansa elimi bir kobra yılanının deliğine sokup onun elimi ısırmasını tercih ederim!”</em> karşılığını verir. Zira o köşede duran para, hazineye aittir.</p>
<p>O, maaş zamanı gelip de kendisine takdir edilen miktarı alacağı ana kadar kendi malından bir şeyleri satarak geçimini temin eder. Maaşını aldığında kendisini görenler, zengin zanneder. Fakat aradan birkaç gün geçip tekrar geldiklerinde yanında tek bir dirhem bile bulamazlar. Zira o, son kuruşuna kadar maaşını, ihtiyaç sahiplerine dağıtır. Hz. Iyâd, bu cömertliğinden dolayı Hz. Ömer’e şikâyet edilir ve “Iyâd çok savurgan; elinde hiçbir şey tutmamaktadır.” denilir. Buna karşılık valisini yakından takip eden Hz. Ömer, <em>“Iyâd’ın cömertliği, elindeki kendi malı ile ilgilidir. Kamu malına gelince ona asla dokunmamaktadır. Dolayısıyla ben, Ebû Ubeyde’nin çok isabetli bir tercihte bulunarak yerine vekil bıraktığı salih ve ehil bir valiyi azledemem!”</em> buyurur.<span id="easy-footnote-9-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-9-4469" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span></p>
<h4><strong>Testereyle biçilirim fakat kamu malına dokunmam!</strong></h4>
<p>Hz. Iyâd, vali olarak atanınca yakın aile çevresinden bir grup insan yanına gelir; akrabalık bağını güçlü tutmasını ve kendilerine iyilikte bulunmasını isterler. Hz. Iyâd, uzun yoldan gelen akrabalarını, sevinçle karşılar ve misafir edip ikramlarda bulunur. Aradan birkaç gün geçince Hz. Iyâd’a asıl ziyaret sebeplerini izah eder; akrabalık hukukuna dikkat çeker ve kendilerine ihsanlarda bulunmasını talep ederler. Bunun üzerine Hz. Iyâd (radıyallahu anh), beş kişiden müteşekkil heyettekilerin her birine onar dinar verir.</p>
<p>Hz. Iyâd’ın akrabaları, bunu beğenmeyerek iade eder, kızar ve kendisine gücenirler. Beklentileri daha yüksektir. Onların bu tavır ve tutumları karşısında Hz. Iyâd: <em>“Ey amcaoğulları! Sizin akrabalığınızı, hakkınızı ve uzaktan gelerek çektiğiniz sıkıntılarınızı inkâr etmiyorum. Lakin ben o parayı size, bir kölemi ve aslî ihtiyaçlarımdan olan bir malı satarak verebildim. Bu nedenle beni mazur görün.”</em> buyurur. Bunun üzerine akrabaları, “Yemin ederiz ki, Allah seni mazur görmez. Zira sen Şam’ın (bugünkü Suriye, Filistin ve Ürdün toprakları) yarısına valisin. Fakat bize, ailemizin yanına geri dönmeye bile yetmeyecek kadar az para vermektesin.” yakınırlar.</p>
<p>Hz. Iyâd’ın akrabalarının ondan beklentisi, makamının gücünü kullanıp devlet bütçesinden kendilerine bol bol ihsanlarda bulunmasıdır. Durumun farkında olan Hz. Iyâd (radıyallahu anh), <em>“Siz, kamu malından çalmamı istiyorsunuz. Oysa ben, testereyle biçilip gemi tahtalarının rendelendiği gibi rendelenmeyi, devletin/halkın bir kuruşuna hıyanet etmeye ya da bir Müslümanın ve anlaşmalı bir gayr-ı Müslim’in hakkına girmeye, tercih ederim.”</em> buyurur. <span id="easy-footnote-10-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-10-4469" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span></p>
<h4><strong>Bari bize devlette görev ver! </strong></h4>
<p>Fakat onlar, Hz. Iyâd’ın bu konudaki hassasiyetini anlamak ya da kabullenmek istemezler. Bu sefer de “Biz, seni, şahsi imkânlarının çok sınırlı olmasından ve kamu malı hassasiyetinden dolayı mazur görüyoruz. O zaman bize, devlet dairelerinde bir görev ver! Biz de diğer insanların kazançlarından verdiği gibi vergi verir ve onların konumlarından yararlandığı gibi yararlanırız. Sen bizim halimizi biliyor ve görüyorsun. Bize takdir edeceğin görevden başka da bir şey istemeyiz.” derler.</p>
<p>Meselenin hak hukuka, hesap kitaba ve ahirete bakan tarafının yanında Hz. Iyâd (radıyallahu anh), amiri halife Hz. Ömer’in, “idarede adam ve akraba kayırma” konusunda ne kadar hassas olduğunu hatırlatır ve şöyle der: <em>“Vallahi benim bildiği kadarıyla sizler, faziletli insanlarsınız. Lakin akrabalarımdan bir grup insanı kayırıp görev verdiğim halife Ömer’e ulaşır; o da bunu asla tasvip etmez ve haklı olarak beni kınar. Ben ise Allah Resûlü’nün halifesinin az veya çok beni kınamasına tahammül edemem!”</em> buyurur. Böylece akrabaları, geç de olsa işin ciddiyetini anlarlar ve Hz. Iyâd’a gönül koyarak yanından ayrılırlar.<span id="easy-footnote-11-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-11-4469" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span></p>
<p>Valiliği süresince birçok fetihlere de imza atan Hz. Iyâd İbn-i Ganm, hicretin 20. yılında, arkasından hiçbir mal ve hiç kimseye ait bir borç bırakmadan 60 yaşında vefat eder.</p>
<h4><strong>Netice</strong></h4>
<p>İslam’da insan istihdam ederken esas olan ehliyettir. Kur’ân ve Sünnet, inananlara açık ve net bir şekilde bunu emretmektedir. Duygu ve düşüncelerini, Kur’ân ve Sünnet üzere şekillendirenler, Allah Resûlü’nü kendisine örnek alanlar, ne olursa olsun muhataplarının kırılıp gücenmesine aldırış etmeyerek bu konuda doğru olanı yapmakta ısrar etmelidirler. Aksi bir durum, onlar için görevi kötüye kullanıp emanete ihanet etme kapsamına girer. Kayırdıkları akrabaları içinse millete ait bir makamı haksız yere işgal ve milletin malını da haksız yere yeme manasına gelir.</p>
<p>Her ikisinin de hem dünyaya hem de ahirete bakan neticelerini çok iyi bilen ve hesaplayan Hz. İyad gibi hassas ruhlar, çok dikkatli hareket eder ve kimsenin hakkına hukukuna girmeden kendilerine tevdi edilen vazifeyi bihakkın yerine getirmeye çalışırlar. Yanlarına gelen akrabalarına ihsan da bulunacaklarsa bunu şahsi imkanlarından karşılar; ısrarlara ve kırılıp darılmalara rağmen millete ait işlerin idare edildiği makamları ve yine millete ait malı mülkü akrabalarına peşkeş çekmezler. Kamuyu ilgilendiren meselelerde işi, o işe en salih ve ehil insana emanet ederler. Zira Kur’ân, <em>“Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne hıyanet etmeyin, bile bile aranızdaki emanetlerinize de hıyanet etmeyin! Biliniz ki mallarınız ve evlatlarınız, sadece birer imtihan konusudur. Büyük mükâfat ise, âhirette Allah nezdindedir.”</em><span id="easy-footnote-12-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/#easy-footnote-bottom-12-4469" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span> buyurur.</p>
<p><strong>Kaynak: Yücel Men | Peygamberyolu.com</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Nisa Sûresi 4/58</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Müslim, Hac 390</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Buhârî, İlim 2</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Hakim, Müstedrek 4/104 (7023); Taberânî, Kebir 11/114; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 5/212</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/453</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 21. Hadis</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Kesîr, Müsnedü’l-Fârûk 2/536</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/70, 71</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/71</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/71</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 5/72</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-12-4469" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Enfal Sûresi 8/27, 28</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/idarede-kayirmacilik-ve-hz-iyad-ibn-i-ganm-ra/">İdarede Kayırmacılık ve Hz. Iyâd İbn-i Ganm (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebû Cehil’in Oğlu İkrime’nin Müslüman Oluşu ve Nebevî Şefkat</title>
		<link>https://hizmetten.com/ebu-cehilin-oglu-ikrimenin-musluman-olusu-ve-nebevi-sefkat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2020 10:00:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[ikrime]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13187</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ümmü Hakîm, Nebevî Huzurda Ebû Süfyân’ın hanımı Hind ile birlikte Safâ Tepesi’ne gelip de bey’at eden kadınlardan birisi de Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin hanımı Ümmü Hakîm idi. O güne kadar&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ebu-cehilin-oglu-ikrimenin-musluman-olusu-ve-nebevi-sefkat/">Ebû Cehil’in Oğlu İkrime’nin Müslüman Oluşu ve Nebevî Şefkat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ümmü Hakîm, Nebevî Huzurda</strong></p>
<p>Ebû Süfyân’ın hanımı Hind ile birlikte Safâ Tepesi’ne gelip de bey’at eden kadınlardan birisi de Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin hanımı Ümmü Hakîm idi. O güne kadar hep küfre merkez olmuş Ebû Cehil evinin kin ve nefretini soluklamış, her adımı Müslümanlığın aleyhinde cereyan eden bir cepheleşmenin tarafı olmuştu. Ancak akışın mecraını bulduğu bugün, eltisi Cüveyriye ile birlikte o da gelmiş ve Resûlullah’ın huzurunda o da kelime-i tevhidi söyleyerek Müslüman olmuştu. Yalnız bir sıkıntısı vardı; o güne kadar çok adam öldürüp zulmeden kocası İkrime hakkında “ölüm” kararı vardı! Zaten İkrime de suyun akışına güç yetiremeyeceğini anlayınca pes etmiş, karşı koyma düşüncesinden vazgeçmiş ve canını kurtarmak için Yemen’e kaçmıştı.</p>
<p>Huzurun tarifi imkansız atmosferiyle ilk defa tanışan ve bunca zamandan sonra kendini kurtaran Ümmü Hakîm’i (radıyallahu anhâ) şimdi yeni bir telaş almıştı; acaba, kocası İkrime’yi de kurtarma imkanı yok muydu? Huzurda görüp duyduğu atmosfer de onu cesaretlendirmişti; Safâ Tepesi’nde kaldığı bu kısa zaman içinde, düne kadar duyduğu her şeyin kocaman bir “yalan” olduğunu fark etmiş ve aynı yalanların kurbanı olarak kaçan kocasını kurtarmanın telaşına düşmüştü! Zaten o gün, kendisini kurtaran, başkasını kurtarmaya adıyordu ve büyük bir vefa örneği sergileyerek o da öyle yaptı; bugüne kadar aynı yastığa baş koyduğu kocası İkrime’nin de elinden tutabilmek için bu fırsatı değerlendirdi ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Amca oğlum İkrime, Senden korkup terk-i diyâr etti ve kendini sahile doğru, Yemen tarafına attı; Senin onu öldürteceğini sanıyor; ona da emân verir misin, yâ Resûlallah?”</p>
<p>Onu da Allah Resûlü’nün gemisine alıp ebedi hayata beraber yürümek istediği her hâlinden belliydi. Hâlbuki o gün, “Bu kadar adamı öldürmeseydi?”, “Kaçmasaydı!” veya “Kadın başıma onun için ben ne yapabilirim ki?” deseydi onu kimse ayıplamazdı. Zira yerden göğe kadar haklıydı! Çünkü o günün şartlarında, bir kadının evinden dışarı çıkması, tehlikeyle burun buruna gelmesi demekti. Hele, bir kadın için şehirler arası yolculuğu, o gün hiç kimse aklından geçiremezdi; erkekler bile tek başlarına yola çıkamaz, yola tuzak kuran eşkıyaya yem olurdu! Ancak bu kadın, her şeyi göze almış ve şimdi Resûlullah’tan, kaçan kocası İkrime için emân dileniyordu!</p>
<p>İslâm adına ne öğrenmiş, hangi âyet veya hadîsi talim etmişti? Resûlullah ile kaç dakikalık muârefesi olmuştu? İlmi de yoktu! Hatta, henüz Kur’ân’ın kapağını bile kaldırmamıştı! Demek ki bilmek başka, yaşamak ise bambaşka bir şeydi ve o, henüz sâiklerini bilemediği bir heyecan yaşıyordu. Şahit olduğu da bundan başkası değildi; ortada Ebû Cehil’in gelini ve Hâris İbn-i Hişâm’ın kızı Ümmü Hakîm ile oğlu İkrime dahil herkese sinesini açan bir Hakikat Güneşi duruyordu! Kimseye, “Canı Cehennem’e!” dememiş, hatta herkesi Cennet’e davet ederken, “Cehennem’in canı Cehennem’e!” yaklaşımı sergiliyordu!</p>
<p>İşte, bu atmosferin sıcaklığını fark eden Ümmü Hakîm, bu sinede, ebedî kaybedişe doğru yelken açan kocasına da yer olduğunu görmüş ve Habîbullah’tan, İkrime için de emân istemişti. Zaten affetmek için vesile arayan Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), bu samimi talep karşısında ona döndü ve “O da emindir!” deyiverdi!</p>
<p><strong>Ümmü Hakim, İkrime’nin Peşinde</strong></p>
<p>Tam, tahmin ettiği gibiydi ve bir anda dünyalar onun oluverdi! Şimdi onu, kocasını da bu Şefkat’le tanıştıracak olmanın heyecanı sarmıştı ve hiç vakit kaybetmeden yola koyuldu. Akla ziyan badirelerle dolu bu yolculuk esnasında, bir nebze olsun güven verir düşüncesiyle yanına <em>Bizans asıl</em>lı uşağını da almıştı; kaçan kocasının peşinden Yemen’e, onu geri getirmek için gidiyordu!</p>
<p>Çeşit çeşit bâdireler atlatsa, yürümekten ayakları şişip yorgunluktan bitkin düşse de azminden bir şey kaybetmemiş ve canını dişine takarak Tihâme sahillerine kadar gelmiş, kocasının izini arıyordu! Derken, gösterilen yerde uzaktan fark ettiği şahsın, kocası İkrime olduğunu anlaması uzun sürmedi. Kendisinden önce sesini ona ulaştırmış, “Ben geldim!” dercesine İkrime’ye el sallamaya başlamıştı; hanımı Ümmü Hakîm, İkrime’nin peşinden Yemen’e kadar gelmişti!</p>
<p>İkrime’nin karanlık dünyasında şimşek üstüne şimşek çakıyordu; bu kadının burada ne işi vardı? Üstelik kadın başına buraya nasıl ve kiminle gelmişti? Ayrıca niye gelmiş olabilirdi ki? Acaba, o da mı kaçmıştı? Korku-telaş içinde gidip gelen dünyasında tufanlar kopuyordu; aklına o kadar soru üşüşmüştü ki hiçbirisine cevap bulamıyor ve hanımının buralara kadar gelişine bir anlam veremiyordu. Önce ne diyeceğini bilemediğini ifade eden nazarlarla uzaktan süzdü onu. “<em>Senin buralarda ne işin var?</em>” dercesine bakıyordu. Kendisini şaşkınlıkla süzen kocasına şefkat dolu bir tonla, “Ey amca oğlu!” diye seslendi Ümmü Hakîm. Sonra da şunları söyledi:</p>
<p>“Ben, insanların en iyiliksever olanının, hilm ü silmi zirvede temsil eden ve insanlar arasında en fazla başkasına yardımcı olmaya çalışan birisinin yanından geliyorum; sakın kendini helâk etme!”</p>
<p>Hanımı Ümmü Hakîm olduğundan emin olduğu bu kadın, hiç alışık olmadığı şeyler söylüyordu! “Ne diyor bu kadın?” dercesine ona bakarken, şefkatle kocasına yönelen Ümmü Hakîm, “Senin için ben, Resûlullah’tan emân diledim; O da (sallallahu aleyhi ve sellem), güvence verdi ve seni de affettiğini söyledi!”</p>
<p>Nutku tutulmuştu İkrime’nin; “Resûlullah” dediğine göre hanımı da Müslüman olmuştu. Hoş, zaten başka türlü buralara kadar aklı başında hiç bir kadın gelmezdi, gelemezdi! Bir de söyledikleri… Aman Allah’ım; ne büyüklük, ne ululuktu bu! İlk günden bu yana, babasının başını çektiği her türlü şirretliğe, daha sonra da kendisinin yürüttüğü akla hayale gelmez kötülüklere rağmen şimdi O (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün bunları yapanları affettiğini söylüyor, onları da sinesine almaya hazırlanıyordu! Böyle bir âlicenaplığı kim gösterebilirdi ki?</p>
<p>Demek ki affetmişti! Bir aralık aklına kayıktaki muhasebe geldi; sahilden karşıya geçerken bindiği kayık fırtınaya kapılmış ve batma tehlikesi geçirmişti. Dağlarvârî dalgaları kayığı yutmak üzereydi. Ölüm endişesiyle başını kurtarmak için çıktığı yolda can derdine düştüğü bu demlerde çareyi <em>Lât</em> ve <em>Uzzâ</em>’ya sığınmada bulunca kayığın sahibi ona kızmış ve “Sakın ihlâstan ayrılmayın!” demişti. “Çünkü sizin zikrettiğiniz bu ilahların bugün, ne size ne de bir başkasına faydası olabilir!”</p>
<p>Fırtına ve dalgalarla birlikte Mekke ile Yemen arasında gidip geldiği bu demlerde kayığın sahibine, “Peki, öyleyse ne diyeyim?” diye sorduğunda da “Lâ ilâhe illallah!” cevabını almış ve canı sıkılmış, “İyi de ben, zaten bundan kaçıp da buraya geldim!” diye tepki göstermişti. Bindiği kayık batmak üzereyken o gün, şefkatinden medet umduğu Muhammedü’l-Emîn, Ebû Cehil’in oğlu ve Benî Mahzûm’un yeni lideri İkrime’yi Yemen’de bulmuş, şefkat iklimine davet ediyordu!</p>
<p>Kaçtığı günden bu yana âdeta her şey onu aynı noktaya davet ediyordu ve tabiî olarak her davet, dünyasında fırtınaların kopmasına sebebiyet vermiş ve iç âleminde bir değişim başlamıştı! Hanımı Ümmü Hakîm’in bu fedâkarlığı ise bamtelini titreten en tesirli dokunuştu! Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu! Canını kurtarmak için “fetih”ten kaçan İkrime, derûnunda bir fetih yaşıyordu!</p>
<p>Hiç kimsenin katlanmayacağı bu fedakarlığı yapan hanımına uzun uzadıya baktı; “İşte, saâdet bu!” dercesine süzüyordu Ümmü Hakîm’i. Kendisi için buralara kadar gelişine bir türlü akıl erdiremediği hanımına, “Bunu, gerçekten yaptın mı?” diye sordu. “Evet!” diyordu metânetle Ümmü Hakîm. “Evet, O’nunla ben konuştum ve senin için emân istedim!”</p>
<p>İşlerin yolunda gittiği dönemlerde herkes yakında durur, yardım etmeye çalışırdı; gerçek babayiğitler ise ancak böylesine kritik noktalarda kendini gösterir ve gereken adımı atmaktan çekinmez, hatta bunu yaparken de nice tehlikelere göğüs gererlerdi! Böylesine samimi bir yüreğe kayıtsız kalınır mıydı hiç?</p>
<p>Bu arada Ümmü Hakîm, Mekke’de olup bitenleri anlatıyordu ona; ışığa koşan kelebekler gibi insanların, Kâbe’ye yönelişlerinden, Mekke’de tecelli eden engin hoşgörü ve şefkat meltemlerinden, kendisi gibi kaçıp da yolunu kaybettirmek isteyenlerin bile geri geldiklerinde el üstünde tutulduklarından bahisler açtı; yalvaran bir ses tonuyla, kocası İkrime’nin de Mekke’ye dönmesini istiyordu! Herkese şefkatle muamele eden, kimseye eski yaptığı kötülüklerini hatırlatıp da mahcûbiyet yaşatmayan, canına kastedenleri bile affedip baş tacı yapan Muhammedü’l-Emîn’in sözü vardı; kılına bile zarar gelmeyecekti!</p>
<p><strong>Nebevî İkazlar</strong></p>
<p>İkrime’nin Güneş’e yolculuğu başlamak üzereydi; yüzünü kıbleye çevirmiş, dün korkuyla kaçtığı Mekke’ye, büyük bir ümitle geliyordu!</p>
<p>Diğer yanda, ashâbıyla Kâbe’de oturup sohbet eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir aralık gözünü ufuklara dikmiş, “Ebû Cehil’in oğlu İkrime, şu anda sizin yanınıza mü’min ve muhâcir olarak geliyor!” müjdesini vermişti. Ancak bir de tembihi vardı; “Sakın ola ki!” diyordu. “Onun babası hakkında kötü bir söz söylemeyin; çünkü ölü hakkında uygunsuz ve kötü söz söylemenin, ölüye herhangi bir fayda veya zararı olmadığı gibi sadece onun arkada bıraktıklarını incitip tahrik eder!”</p>
<p>Demek ki Ebû Cehil’in oğlu İkrime’yi, Resûlullah da bekliyordu! Üstelik bu beyanlarıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), zemini onun gelişine hazırlıyor ve ashâbına da Kur’ânî bir metodu hatırlatıyordu; zira Allah (celle celâluhû), başkasının değerlerine küfretmeyi yasaklamış ve bunu, kendi değerlerine küfretmenin davetiyesi olarak ifade etmişti. “Anne-babanıza küfretmeyin!” şeklindeki ikazı da bu istikamette bir uyarıydı. O’na göre, muhatap Ebû Cehil bile olsa, mü’min onu Cehennem’e itmemeliydi!</p>
<p><strong>Nebevî Karşılama</strong></p>
<p>Derken vakit gelmiş ve hanımıyla birlikte İkrime de Mekke’ye ulaşmıştı; doğruca Kâbe’ye geldi. Bu sırada ashâbıyla sohbet etmekte olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onların gelişini görür görmez oturduğu yerden fırlayıp ayağa kalktı; rüyalarını meşgul eden bir adam daha gelmişti! Kollarını iki yana açmış, kendisine doğru ilerleyen İkrime’ye yürüyordu! Ashâb-ı kirâm da hayret içinde kalmıştı; sanki yıllardır birbirini göremeyen candan iki dostun, hiç beklenmedik bir anda ve sürpriz bir şekilde buluşmasını andıran bir manzaraya şahit oluyorlardı! O kadar ki bu gelişle sevinen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), üzerindeki ridanın düştüğünü bile hissedememişti! Ona, “Hoş geldin ey hicret süvârisi!” diyordu. Şefkat Güneşi’nin bu candan doğuşu karşısında bir buzdağı daha erimiş, rahmet deryasına karıştıktan sonra bulutların üstüne doğru tebahhura başlamıştı!</p>
<p>Genel manzara da hanımını doğruluyordu; ancak yine de yüzündeki peçeyle bir köşede beklemeye duran hanımı Ümmü Hakîm’i göstererek, “Yâ Muhammed!” dedi. “Bu, Senin bana da emân verdiğini söylüyor; doğru mu?”</p>
<p>Az önce kollarını açıp da kendini candan kucaklayan merciden, kadife misal bir ses yükseliyordu:</p>
<p>“Tabii ki doğru söylemiş; sen de emniyettesin!”</p>
<p>Ötesi yoktu ki! Candan öte bu dostun uzattığı ele elini uzattı; ölümü defalarca hak ettiği halde hayatını bağışlayıp kendisine kucak açan Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’ne karşı duyduğu mahcûbiyetle şunları söyledi:</p>
<p>“Bu hâl, teslimiyet hâlidir; şayet öldürmüş olsaydın, günahkâr ve hata ile âlûde bir insanı öldürmüş olacaktın! Affetmekle, bir yakınının elinden tutuyor ve onu da ihyâ ediyorsun!”</p>
<p>“Davetine icabet edeceğim!” der gibiydi ve sordu:</p>
<p>“Peki, benden ne istiyorsun yâ Muhammed? Senin beni davet ettiğin şey nedir?”</p>
<p>Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Benim de O’nun Resûlü olduğuma şehadet etmeye, namazı dosdoğru kılmaya, zekâtı vermeye ve şunu, şunu yapmaya davet ediyorum!” buyurdu.</p>
<p><strong>İkrime, Gönlünü Teslim Ediyor</strong></p>
<p>Sımsıcak atmosferine aldığı İkrime’yi de İslâm’ın temel meselelerini yerine getirmeye davet ediyordu! Bunun üzerine İkrime, kıymeti takdir edâlı şu cümleleri sıralamaya başladı:</p>
<p>“Vallahi de Sen beni, sadece hayra, güzel ve en iyi olana davet ediyorsun; zaten daha önce de yâ Resûlallah, Sen bizi bunlara davet edip dururdun! Çünkü Sen, bizim en doğru sözlümüz ve insanlara karşı iyiliği en bol olanımızdın! Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Resûlü’dür!”</p>
<p>Mürde bir gönül daha İslâm’la tanışmıştı ya, dünyada Allah Resûlü’nden daha huzurlu bir başkası yoktu! Sevincini paylaştığı Hazreti İkrime’ye, “İnsanların istedikleri gibi sen de Benden bir şey iste ki onu sana vereyim!” buyurdu. Ancak İkrime’nin dünya malında gözü yoktu ve boynunu bükerek, “Ben, senden dünya malı istemiyorum!” dedi. “Aksine dünya malı yönüyle ben, Kureyş’in en zenginiyim! Benim Senden başka bir istediğim var; sana karşı yaptığım bütün düşmanlıklardan, kötülük adına attığım bütün adımlardan, yüzüne söylediğim bütün çirkin sözlerden ve gıyabında ettiğim her türlü kelamdan dolayı Allah’ın beni affetmesi için istiğfarda bulunup bana dua etmeni istiyorum!”</p>
<p>Gönlünün dilini konuşturmuştu İkrime; onun için Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ellerini açtı ve Hazreti İkrime için şöyle dua etti:</p>
<p>“Allah’ım! Bana karşı yaptığı bütün düşmanlıklarından, Senin nûrunu söndürmek için attığı her türlü adımdan, Benim aleyhimde konuşup da hakkıma girdiği her türlü olumsuzluktan ve gerek yüzüme karşı gerekse aleyhimde sarf ettiği bütün çirkin sözlerden dolayı onu affeyle!”</p>
<p>Kapıyı azıcık araladığı yerden dağlar cesametinde rahmete mazhar oluyordu ve Rahmân’ın kapısındaki en sevgili kuldan bu enginlikte bir duaya mazhar olmanın sevincini iliklerine kadar yaşayan Hazreti İkrime, “Ben bu kadarına razıyım yâ Resûlallah!” diyecek ve memnuniyetini ifade edecekti.</p>
<p><strong>İkrime Mesafeyi Kapatıyor</strong></p>
<p>Füze hızıyla kendi serhaddine yükselen İkrime, bununla da kalmadı; öncekiler gibi o da eski günlerinin hacâleti içindeydi. Her ne kadar affedilmiş olsa da o, bir türlü kendisini affedemiyordu; Efendiler Efendisi’ne döndü ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Allah’a yemin olsun ki bugüne kadar Allah yolundan insanları alıkoymak için harcadığım malımın iki katını bundan böyle Allah yolunda harcayacağım ve Allah yolunun yolcularına karşı çıkıp da ortaya koyduğum gayretin iki mislini de yine Allah yolunda sarf edeceğim! Ömrüm olduğu sürece de kendimi Allah yoluna adayıp koşturacak ve böylelikle kendimi affettirmek için gayret sarf edeceğim!”</p>
<p>Ölüden diriyi çıkaran Allah (celle celâluhû), ölüden daha beter ve kaskatı bir kalbin hâmili Ebû Cehil sulbünden ve ümmete firavunlukta alem olmuş bir evden İkrime gibi bir mücâhid çıkarıyordu! Yirmi bir yıldır sürekli problem çıkaran bir insan gitmiş, yerine problem çözmek için seve seve başını verecek kadar engin bir kimlik gelmişti!</p>
<p><strong>Nebevî Şefkat Peşini Bırakmıyor</strong></p>
<p>Buna rağmen Allah Resûlü’nün şefkati eksik olmayacak, İkrime’nin güzergâh emniyetini de takip edecek, babasından dolayı kendisini rencide edenleri ikaz edip yeni imtihanlar yaşamasının önüne geçecekti. Zira henüz meselenin künhüne tam vâkıf olamayan bazı insanlar, babası hakkında söz söyleyip Ebû Cehil’in oğlu olduğu için kendisine de “Ne olacak; Allah düşmanı Ebû Cehil’in oğlu!” demiş ve canını sıkmışlardı. Evet, söylenilenler doğruydu; gerçekten de babası tam bir Allah düşmanıydı. Ancak konuşulanların yanlış olmadığını biliyor olsa da bunlar karşısında duyduğu hüznü gizleyemiyor, geçmişini kurcalayıp ailesine karşı bu kadar kırıcı olmalarından rencide oluyordu. Ne de olsa, o babanın oğluydu; kendi iradesinin dışında bir takdirdi bu ve dayanamaz hâle gelince, büyük bir mahcûbiyet ve eziklik içinde gelip önce Ümmü Seleme validemize açtı konuyu; “Bu gidişle burada dayanamayacak, Mekke’ye geri döneceğim!” diyordu.</p>
<p>Hazreti İkrime’nin hüznünü paylaşan Ümmü Seleme Vâlidemiz (radıyallahu anhâ), meseleden Allah Resûlü’nü haberdar edince Fahr-i Rusül Efendimiz çok üzüldü; namazını kıldırdıktan sonra insanlara döndü ve Hazreti İkrime’yi incitenleri, bir daha benzeri tavır ve davranışlara girmeme konusunda şöyle uyardı:</p>
<p>“İnsanlar madenler gibidir; Câhiliyye günlerinde hayırlı olanlar, anlayışlarını geliştirip kullandıkları sürece İslâm’da da hayırlıdır! Öyleyse, sakın ola ki bir Müslüman, herhangi bir kâfirden dolayı eziyete maruz kalmasın! Sakın ola, ölüp gitmiş birisinden dolayı da yaşayanlara eziyet vermeyin!”</p>
<p>Bununla da yetinmedi ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), o günden sonra İkrime’ye, “<em>Ebû Cehil’in oğlu İkrime</em>” manasında “<em>İkrime İbn-i Ebî Cehil</em>” denilmesini yasakladı. İz bırakan ikazlardı bunlar ve o günden sonra ashâb-ı kiram hazretleri, ne Hazreti İkrime ne de başka birisi için benzeri ifadeleri kullanacak, mazisinde ne türlü kabahatler olursa olsun mü’min olarak Mescid’e gelen herkesi karşılıksız ve candan bir istekle sinesine basacaktı.</p>
<p><strong>İkrime Amel Defterini Şehitlikle Kapatıyor</strong></p>
<p>Ancak buna rağmen İkrime, eski günleri aklına geldikçe hicap duyuyor, utancından bakışlarını gizlemeye çalışıyordu. Hele, babasının öldüğü Bedir gününü hiç unutamamıştı; çoğu zaman sözlerine, “Bedir günü beni ölümden kurtaran Allah’a hamdolsun!” diye başlar ve bugünleri görüp de Müslüman olduğuna ayrıca hamd ederdi. Yeni İkrime, ibâdet ü taâtıyla göz dolduran ve insanların hayranlıkla baktıkları bir muhasebe insanı hâline gelmişti. Yıllarca karşı çıkıp da aleyhinde konuştuğu Allah kelamı Kur’ân’ı yüzüne yaklaştırıp yanağına koyuyor ve “Rabbimin kelamı!” diyerek gözyaşı döküyordu. Kısaca İkrime, bundan sonraki hayatını sözünün eri olarak yaşadı ve öyle de ruhunu teslim etti; Bizans ordularına karşı mübârezeye çıkan iki kişiden birisi olan İkrime, büyük kahramanlıkların ardından bu savaşta yaralanacak ve azîz bir şehîd olarak ruhunu teslim edecektir. Şehâdet öncesinde arkadaşlarına, “Bugün ölümüne and içmeye ne dersiniz!” diye sormuştu. Niyetini okuyan eski arkadaşı ve ordunun kumandanı Hazreti Hâlid yanına geldi; “Böyle yapma! Çünkü bugün burada senin şehîd edilip öldürülmen, biz Müslümanlara çok ağır gelir!” diyordu. Ancak o kararını çoktan vermişti; Gönlünün Gülü’ne kavuşmak için Yermük’ü fırsat biliyordu. Bir taraftan büyük bir kararlılıkla hazırlığını devam ettirirken diğer yandan da Hazreti Hâlid’e, “Çekil yolumdan ey Hâlid!” diyordu. “Tabii, senin Resûlullah ile geçirdiğin günler bana göre daha fazla; hâlbuki ben ve babam, daha düne kadar Allah Resûlü’ne karşı en çetin insanlardık! Şimdi ise bak, yeni bir fırsat var önümde; öyleyse bugün zaman, babam ve benden kaynaklanan o eski günahları temizleyip affettirme zamanı!”</p>
<p>Sonra da gözlerden kayboldu. Güneş gurûb edip de meydanda olup bitenler ortaya dökülünce, Hazreti İkrime’yi de ağır yaralı buldular; vücudunda yetmiş küsur ok, mızrak ve kılıç yarası vardı! Onu bu hâlde gören bükülmez bilek Hazreti Hâlid, “Benim yerime siz ha!” diye iç geçiriyor, dünün amansız düşmanı Hazreti İkrime’yi, tertemiz huzuruna alan Allah’a hamd ediyordu.</p>
<p>Bu yolculukta yanında, biricik oğlu Amr da vardı. Yaralandığının haberini alan vefalı hanımı Ümmü Hakîm de yanına gelmişti. Onu üzgün ve gözyaşı dökerken görünce ikaz etti; “Sakın ağlama!” diyordu. “Zira ben, zaferi görmedikçe ölmeyeceğim!”</p>
<p>Hakk’a yürürken bile İslâm’ın izzetini düşünecek kadar bir keyfiyet insanı olduğunu gösteriyordu. Bulunduğu yere, amcası ve kayınpederi Hâris İbn-i Hişâm da getirilmişti; o da ağır yaralıydı. Duruşlarında bayram yerine gider gibi bir halleri vardı! Gözlerinin içi gülen Hâris İbn-i Hişâm, son demlerini yaşadığını gördüğü damadına döndü ve “Müjde!” dedi. “Allah (celle celâluhû), bize bir zafer daha nasip etti!”</p>
<p>Bekleyip durduğu bu müjdeyi alan İkrime’nin, ayağa kalkmak istediği görüldü; yanındakilerden yardım talep ediyordu. Huzurda durur gibi bir hâli vardı; gözünü diktiği noktaya bakarken, “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Sana vermiş olduğum sözü yerine getirebildim mi? Râkib-i Muhâcir’in, Sana verdiği sözü yerine getirdi mi?”</p>
<p>Yemen’den geldiği gün Allah Resûlü’ne verdiği sözü hatırlatıyordu. Yüce Dergâh’a yürürken üzerinde, Hazreti Yûsuf misali bir duruş hakimdi; “Allah’ım!” diyordu. “Canımı Müslüman olarak al ve beni de sâlih kullarının arasına ilhak et!”</p>
<p>Dünya ile ukbâ arasındaki ince perdenin öbür tarafına geçerken bir yudum su istemişti; aynı talepte bulunup da kendisine uzatılan matarayı içmek üzere olan kayınpederi ve amcası Hâris İbn-i Hişâm, dudaklarına götürdüğü matarayı “Bunu ona verin!” diyerek damadına uzattı. Tam içecekti ki ileriden bir başkasının sesi yükseldi; o da “Su!” deyip inliyordu. Gözünün ucuyla sesin sahibine baktığında, onun da diğer amcası Ayyâş İbn-i Ebî Rebîa olduğunu gördü. Susuzluktan çatlayan dudaklarını zor hareket ettiriyordu; eğilip ne dediğini anlamak istediklerinde, İkrime’nin de içmekten vazgeçtiği ve “Bunu ona götürün!” dediğini duydular. Ancak artık çok geçti; zira Hazreti Ayyâş son nefesini vermiş, bir yudum su içemeden pervaz etmişti. “<em>Bari, öncekiler!”</em> deyip sırasıyla Hazreti İkrime ve Hazreti Hâris’in yanına geldiklerinde de durum farklı olmadı; zira Yermûk’ün kahramanları, son demlerinde bile fedakârlık adına dünyaya kalıcı bir ders bırakmış ve çoktan kendi ufuklarına yürümüşlerdi!</p>
<p>Şefkat Güneşi’nin yirmi bir yıllık emeğinin semeresiydi bunlar; kömürü elmasa inkılâb ettirmiş, çamurun içinden de altın kametinde insanlar çıkarmıştı!</p>
<p><strong>Kaynak:Dr. Reşit Haylamaz | Peygamberyolu.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ebu-cehilin-oglu-ikrimenin-musluman-olusu-ve-nebevi-sefkat/">Ebû Cehil’in Oğlu İkrime’nin Müslüman Oluşu ve Nebevî Şefkat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Efendimiz’e (sas) Saygı ve Hz. Sabit İbn-i Kays (ra)</title>
		<link>https://hizmetten.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Oct 2020 10:00:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Sabit İbn-i Kays]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13186</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar, bildikleri ve hissettikleri ölçüde çevrelerindeki hadiselere karşı hassasiyet kesbeder ve onları anlamaya çalışır. Zannederim insan olmanın gereği de bu olsa gerektir. Şu dünya zeminine gönderilen insanların başıboş bırakılmadığı ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/">Efendimiz’e (sas) Saygı ve Hz. Sabit İbn-i Kays (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlar, bildikleri ve hissettikleri ölçüde çevrelerindeki hadiselere karşı hassasiyet kesbeder ve onları anlamaya çalışır. Zannederim insan olmanın gereği de bu olsa gerektir. Şu dünya zeminine gönderilen insanların başıboş bırakılmadığı ve bırakılamayacağı Yüce Yaratıcı tarafından bildirilmektedir. Bu gerçekten hareketle sorumluluk taşıyan fertlerin Allah (c.c) ve O’nun en son peygamberi Efendimiz (s.a.s.)’i tanıma ve bu konudaki marifetlerini artırmaları için insanlık tarihine örnek olmuş nice yiğitleri tanımaları, düşünce ufuklarının gelişmesi adına faydalı olacaktır. Özellikle sahabe-i kiramın, Efendimiz’in huzurunda edep, ahlak, nezaket ve O’na bağlılıklarını bu hususlardaki kendi hareketlerimiz ve düşünce dünyamızla karşılaştırdığımızda “Bizler olması gereken tutum ve davranışın neresindeyiz?” sorusunu sormadan geçemeyeceğiz.</p>
<p>Rabbimizi tanımada ve O’nu daha iyi anlamaya vesile olmada Allah Resûlü (s.a.s.) en güzel örnektir.</p>
<p>Efendimiz (s.a.s.) Allah’ın kâinatı şereflendirdiği, insanlık âleminin en güzel bir örneğidir. Bu rehberin talim ve terbiyesiyle insanlar insan olduklarını, yaratanın birer nazenin kulu olduklarını anlarlar. Yine Efendimiz (s.a.s.)’in rehberliğinden insanlar edep, haya, hilm, şefkat, re’fet, sadakat, saygı, sevgi ve daha nice konuyu öğrenirler.</p>
<p>Merhum Mehmet Âkif’in “Medyundur O masuma bütün bir beşeriyet” ifadesi insanların Efendimiz (s.a.s.)’in muallimliğine olan ihtiyacını çok veciz bir şekilde ifade etmektedir. Allah Resûlü’ne itaat, saygı ve sevgi onu, her şeyden aziz tutma inanan insanlar için bir vecibedir. Kur’ân ve Sünnet’te bu konuyla ilgili birçok âyet ve hadis mevcuttur. Bazılarını örnek olarak vermemiz gerekirse; “Allah’a itaat edin, Resûlullah’a itaat edin ve onlara karşı gelmekten sakının…”<span id="easy-footnote-1-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-1-4374" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> ” Kim Resûlullah’a itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”<span id="easy-footnote-2-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-2-4374" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> “Resûlüm de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir! (çok affedicidir, engin merhamet ve ihsan sahibidir)”<span id="easy-footnote-3-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-3-4374" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span></p>
<p>Efendimiz (s.a.s.) de “Sizden biri, beni, babasından, evladından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş sayılmaz.”<span id="easy-footnote-4-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-4-4374" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> buyurmaktadır. Bu nasslar Efendimiz (s.a.s.)’e olan itaat ve bağlılığın ne kadar önemli olduğunu anlatmada kafidir.</p>
<p>Allah Resûlü (s.a.s.)’nü incitecek davranışlardan kaçınma ve hatta kendisinin yaptığını zannettiği bir saygısızlık yüzünden cehenneme gideceği düşüncesiyle kendini evine hapseden bir yiğit vardır: Sabit b. Kays.<br />
Sabit b. Kays (r.a.) Hazrec kabilesinden, Allah Resûlü’nün hatibi olarak tanınan, gür sesli ve etkili hitabet özelliği olan, konuşmasıyla etrafındaki insanları etkileyen, hicretten evvel Müslüman olmuş bir sahabidir.</p>
<p>İbn Hacer Askalanî’nin ifadesine göre o, Bedir’de bulunanlardan, Efendimiz (s.a.s.)’in cennetle müjdelediği sahabilerden biri.<span id="easy-footnote-5-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-5-4374" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Sabit (r.a.) Efendimiz (s.a.s.)’in Medine’ye hicretlerinde bir süvari grubuyla kendisini yolda karşılayarak beliğ bir konuşma yapmış ve şöyle demişti: “Ya Resulallah! Biz canlarımızı, çocuklarımız ve kadınlarımızı koruduğumuz gibi seni de koruyacağımıza söz veriyoruz. Buna karşılık ne var? Bize neyi vaat ediyorsunuz?” Efendimiz (s.a.s.) tek kelimeyle “Cennet” buyurdu. Orada bulunanlar memnuniyetle “Kabul ettik Ya Resûlallah, razıyız.” diye sevinçlerini bildirdiler.</p>
<p>Sabit bin Kays, Efendimiz’e sadakati çokça meşhur olan sahabilerden biriydi. Efendimiz rahatsızlıklarında, zaman zaman ziyarete gider, Efendimiz de Sabit bin Kays’ın rahatsızlandığını duydukça onu ziyaret ederdi. Bir gün Sabit bin Kays rahatsızlandığında, ” Ey insanların Rabbi! Sabit bin Kays bin Şemmas’ın hastalığını izale et.” diyerek ona dua etmişti. Ayrıca Resûl-ü Ekrem’in, Kays hakkında “Ne güzel bir insan” deyip onu övdüğü de rivayetler arasında mevcuttur.</p>
<p>Hz. Ebu Bekir Müslümanları Müseylimetü’l-Kezzab’a ve irtidat edenlere karşı savaşa çağırınca, savaş için ayağa kalkanlarla birlikte Sabit de kalkıp harekete geçmiştir. Sabit b. Kays, Müseylime’ye karşı yapılan savaşta Ensar’ın komutanlığını yapmıştı. Hicretin 12. senesinde mürtedlere karşı yapılan Yemame Savaşı’nda şehit edilmiştir.</p>
<p>Sabit bin Kays’ın kızı Cemile, babası Sabit’i şehit olduktan sonra rüyasında gören bir Müslüman’ın kendisine o rüyada şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Ben dün öldürüldüğüm zaman Müslümanlardan biri cesedimin yanına uğradı. Üzerimdeki nefis zırhımı çıkarıp götürdü. Onun evi garnizonun uç tarafındadır. Evinin yanında bir at vardır. Zırhın üzerine taştan bir kazanı koymuş, kazanın üzerine de yükleri bırakmıştır. Halid bin Velid’e git, zırhımı araştırıp bulsun ve alsın. Resûlullah’ın halifesinin yanına gittiğin zaman, üzerimde şu kadar borç bulunduğunu ve buna karşılık olarak da şu kadar malım olduğunu söyle. Falan kölem de hürdür. Sakın: Bu bir rüyadır.” deyip de geçme.” dedi.</p>
<p>Rüyayı gören adam, Halid Bin Velid’in yanına gitti. Durumu anlattı. Halid de zırhın bulunduğu yere gitti ve onu anlatıldığı yerde ve aynı şekilde buldu.</p>
<p>Sonra rüyayı gören adam, Hz. Ebu Bekir’in yanına giderek, Sabit’in rüyada kendisine söylediklerini anlattı. Bu olay üzerine Hz. Ebu Bekir de Sabit’in ölümünden sonra bu vasiyetini yerine getirdi. İslâm tarihçilerine göre Sabit bin Kays b. Şemmas’tan başka ölümünden sonra rüyada yaptığı vasiyetin yerine getirildiğine dair başka bir şahıs bilinmemektedir. Kaynaklarda bu rivayeti tasdik eden başka rivayetler de mevcuttur.</p>
<p>Allah’ın kendilerinden, onların da Allah’tan razı oldukları Kur’ân âyetiyle sabit olan sahabiler, Resûlü Ekrem’e saygı ve bağlılıklarıyla yıldız insanlar olmuş ve O’nun hoşnutluğunu kazanmışlardır. Allah Resûlü (s.a.s.)’in, Sabit bin Kays’ı cennetle müjdelediği hadise şöyle olmuştur: “Hucurât sûresinin ‘Ey İman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öylece konuşmayın yoksa siz farkında olmadan bütün emekleriniz hiçe iniverir.’<span id="easy-footnote-6-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-6-4374" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span> âyeti nâzil olunca bunu işiten Sabit bin Kays üzülerek evinde oturmuş, ‘Amellerim boşa gitti, ben cehennemlik oldum.’ diyerek kendisini eve hapsetmişti. Bir müddet ortalıkta görünmeyince Efendimiz (s.a.s.) Sa’d İbn Muaz’a, ‘Yâ Ebâ Âmir, Sabit ne halde, rahatsız mı?’ diye sormuş, Sa’d: ‘O benim komşumdur, rahatsız olduğunu bilmiyorum.’ diye cevap vermişti. Daha sonra da Sabit’in yanına gidip Resûlullah’ın kendisini sorduğunu söylemişti. Bunun üzerine Sabit, ‘Resûlullah yanında en gür sesli konuşanlardan biri benim öyleyse amelim boşa gitti, (inen âyeti duymadın mı?) Ben cehennemliğim.’ diyerek üzüntüsünü belirtti. Durum Allah Resûlü (s.a.s.)’e bildirince, Efendimiz, ‘Hayır, aksine o cennetliklerdendir.’ buyurmuştur.”<span id="easy-footnote-7-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-7-4374" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span></p>
<p>Bu hadiseden sonra Sabit bin Kays Allah Resûlü’nün huzurunda bulunurken sesini O’nun sesinden fazla yükseltmedi. Bu hadisi nakleden Hz. Enes der ki: “Bizler Hz. Sabit’i aramızda yürürken görür ve onun cennetliklerden olduğunu bilir ve öyle kabul ederdik…”</p>
<p>Bu ayet, mü’minlere bilmeden, hissetmeden amellerinin boşa gitmesi sonucunu doğurabilecek davranışlardan kaçınılması gerektiğini ifade etmektedir. Her ne kadar Efendimiz (s.a.s.) bedenen aramızdan ayrılmış olsa bile O’nun rûhaniyeti ve sünneti canlıdır. Kur’ân bu hususu Enfal sûresi 33. ayette şu şekilde ifade etmektedir. “Halbuki sen onların aralarında bulunduğun müddetçe Allah onları azaba uğratmaz.” Bu âyetin tefsirinde Elmalılı’nın ifadesine göre “Sen içlerinden çıksan bile.” kaydı vardır.<span id="easy-footnote-8-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/#easy-footnote-bottom-8-4374" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span></p>
<p>O’nun ruhaniyetine saygı ve sünnetine değer verip kıymetli bilmek O’nun bizzat kendisine değer vermek demektir. İnsanı mukadder olan kemalatını yakalamaya vesile olacak olan en güzel örnek Allah Resûlü (s.a.s.)’dir. Binaenaleyh araştırma okuma ve öğrenme insanlarda nelere ne kadar hassasiyet gösterilmesi ve nerede, ne zaman, nasıl davranılacağı gibi konularda bir strateji ortaya koymalıdır. Aksi takdirde faydasız ilimden Allah’a sığınmak gerekir. Onlarca ve hatta yüzlerce belki de binlerce kitap okumak insanlarda düşünce hayatında istikameti bulma adına fayda temin etmiyorsa o zaman da niyetleri gözden geçirmek gerekir. Okumak, okumuş olmak için değil, uygulamak içindir. İmam Şafiî’nin ifadesiyle ilim yaşanandır, yani pratiğe uygulanabiliyorsa bir anlam kazanır, yoksa satırlarda yazılı olması çok bir şey ifade etmemektedir.</p>
<p>Cenâb-ı Hak bütün insanlara gerçek anlamda Kendini ve değer verdiği şeyleri hakkıyla idrak etmeyi nasip etsin. (Âmin)</p>
<p>Sende insan ve toplum, sende temel ve bina;<br />
Ne getirdin, götürdün, bildirdinse âmenna!..<br />
Necip FAZIL</p>
<p><strong>Kaynak: Yeni Ümit Dergisinden alınmıştır.</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Maide sûresi, 92</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Nisa sûresi, 80</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Al-i İmran sûresi, 31</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Buhârî, Kitabu’l-İman, 8</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Tehzîbu’t-Tehzîb, 2/12; İbn Kesir, es-Siretü’n-Nebeviyye, 3/673.</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Hucurât, sûresi, 2</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Buhârî, Kitabu Tefsîri’l-Kur’ân 49; Müslim, Kitabu’l-İman 52</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-4374" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Elmalılı, Hamdi Yazır, IV, 2398</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/efendimize-sas-saygi-ve-hz-sabit-ibn-i-kays-ra/">Efendimiz’e (sas) Saygı ve Hz. Sabit İbn-i Kays (ra)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ebû Bekir’in (ra) Kefeni ve Hayırda Yarış</title>
		<link>https://hizmetten.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2020 10:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ebubekir]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13184</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), denilince akla gelen şeyler, ilk yetişkin Müslüman olması, sıddıkiyeti, her manada Allah Resûlü’ne yakınlığı ve halifeliğidir. Bunların yanında onun hayatında öyle hassasiyetler vardır ki müminlere,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/">Hz. Ebû Bekir’in (ra) Kefeni ve Hayırda Yarış</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), denilince akla gelen şeyler, ilk yetişkin Müslüman olması, sıddıkiyeti, her manada Allah Resûlü’ne yakınlığı ve halifeliğidir. Bunların yanında onun hayatında öyle hassasiyetler vardır ki müminlere, dünya hayatını, maddi manevi imkanları, makam, mevki ve donanımı en doğru ve verimli şekilde kullanma adına dersler vermektedir. Bunların başında da mali imkanlarını, başkalarına sahip çıkma, onları kurtarma, yetiştirme ve yaşatma hususunda kullanması gelir. O, hayatı boyunca hep fakir ve muhtaçların yanında yer almış, israftan uzak durmuş ve malını hep hayır yolunda kullanmıştır. Bir ömür böyle yaşamış ve bu hal üzere de vefat etmiştir. Vefatından az önce kefeniyle alakalı yaptığı vasiyet, bunun apaçık bir göstergesidir ki buna geçmeden önce onun hayatına bir göz atmak, bu vasiyeti anlama adına bize yardımcı olacaktır.</p>
<p><strong>Yetim Mistah’a ve Ailesine El Uzatıyor</strong></p>
<p>İlk vahyin indirilişinden on yıl önce dünyaya gelen teyzesinin kızının oğlu Mistah İbn-i Üsâse, çok geçmeden babasını kaybetmiş ve yetim kalmıştı. O günün cahiliye Mekke’sinde bu durum, eğer birisi sahip çıkmazsa büyük bir sıkıntı demekti. Ailenin şerefiyle yaşaması, Mistah’ın yetişip kendine toplum içerisinde saygın bir yer edinmesi çok zordu. Çünkü her şey, evin erkeğinin gücüyle yürüyordu. Ve babasını kaybeden Mistah’ın bu şartlarda şehrin ayaktakımından birisi haline gelmesi kuvvetle muhtemeldi. Böylesi bir akıbetle Mistah’ı karşı karşıya bırakmak istemeyen Hz. Ebû Bekir, ona ve ailesine sahip çıkmaya karar verdi. Artık onlarla yakından ilgileniyor; mali ihtiyaçlarını karşılama adına onlara düzenli yardımda bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir’in Mistah ve ailesine olan bu desteği, vefatına kadar yaklaşık 36 yıl devam edecektir.</p>
<p><strong>Mazlum Müslüman Köleleri Satın Alıp Azad Ediyor</strong></p>
<p>Onun, sahip olduğu imkanları ihtiyaç sahibi insanlar için kullanması, yakın dostu Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem), peygamberliğin verilmesinden sonra ayrı bir boyut kazandı. Her ne kadar o, İslam davetine “Evet!” deyip Efendimiz’in yanında yerini alsa da başta ileri gelenleri olmakla Mekkelilerin büyük çoğunluğu “Hayır!” demiş ve İslam’ı bitirmek için karşılarına dikilmişlerdi. Bununla da yetinmemiş Müslüman olduğunu öğrendikleri şahıslara karşı ağır işkencelere başlamışlardı. Özellikle köle iken İslam’ı tercih edenler, efendilerinin zulümleri altında inim inim inliyorlardı.</p>
<p>Mümin kardeşlerini bu şekilde görmek, Hz. Ebû Bekir’e çok ağır geliyordu. O güne kadar ticaretten elde ettiği 40 bin dirhemlik birikimini, bu zayıf ve kimsesiz Müslümanları kurtarmak için harcamaya karar verdi. Onları sahiplerinden satın alıp hürriyetlerine kavuşturursa belki çektikleri ezanın ve cefanın önüne geçebilirdi. Hemen hareketi geçti. İlk olarak çok ağır işkenceler altında bulunan Hz. Bilâl’i ve annesi Hamâme’yi satın alıp azad etti; hem kölelikten hem de işkenceden kurtardı. İlerleyen günlerde Âmir İbn-i Füheyre’yi, Ebû Fükeyhe’yi, Ümmü Ubeys’i, Zinnîre’yi, Lübeyne’yi, Nehdiye ve kızını, büyük paralar ödeyerek satın alıp hürriyetine kavuşturdu ve efendilerinin işkencelerinden kurtardı.<span id="easy-footnote-1-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-1-4307" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span></p>
<p>Onun bu faaliyetleri, babası Ebû Kuhafe’yi rahatsız etmişti. Oğlu Ebû Bekir’e, güçsüz ve zayıf köleler yerine güçlü kuvvetli olanları satın almasını en azından onları işlerinde kullanabileceğini söylüyordu. Buna karşılık Hz. Ebû Bekir, maksadının onlardan faydalanmak değil onları zulümden kurtarıp Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu ifade ediyordu.<span id="easy-footnote-2-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-2-4307" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Onun bu niyeti ve yaptıkları, ind-i ilahide de takdir edilmiş ve Leyl Sûresi’nin şu ayetleriyle duyulan hoşnutluk beyan edilmişti:<span id="easy-footnote-3-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-3-4307" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> “Malını Allah yolunda harcayıp O’na saygı duyarak haramdan sakınan, O en güzel kelimeyi (kelime-i tevhidi) tasdik eden kimseyi, Biz de en kolay yola muvaffak ederiz.<span id="easy-footnote-4-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-4-4307" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> O, verdiğini kendisine yapılan bir iyiliğin karşılığı olarak vermez. Verdiğinden ötürü hiç kimseden mükâfat da beklemez. Sadece ve sadece yüce Rabbini razı etmek ister. Kendisi de ukbada elbet hoşnut olur.”<span id="easy-footnote-5-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-5-4307" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span></p>
<p><strong>Servetinin Kalan Kısmını Muhacirlerin İhtiyacı İçin Yanına Alıyor </strong></p>
<p>Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh), 38 yıl boyunca Şam, Mekke ve Yemen arasında mekik dokuyarak çok zor şartlarda biriktirdiği 40.000 dirhemlik servetinin büyük çoğunluğunu Mekke döneminde Müslümanlara sahip çıkmak ve onları desteklemek için harcamıştı. 13 yıl sonra hicret edeceği zaman sandığında sadece 5.000 dirhemi kalmıştı. Hicret ederken servetinin kalan bu kısmını da yanına almıştı. Hatta hicret ederken ailesini Mekke’den çıkartamayan Hz. Ebû Bekir, geriye nakit olarak hiçbir şey bırakmamış; onları Allah’a emanet etmişti. Onun böylesi bir tavır ortaya koyabileceğini tahmin eden âma ve müşrik babası Ebû Kuhafe, soluğu torunu Hz. Esma’nın yanında almış ve giderken Hz. Ebû Bekir’in paraları götürüp götürmediğini sormuştu. Para sandığını çakıl taşlarıyla dolduran Hz. Esma, kapağı açıp büyükbabasından elini uzatıp kontrol etmesini istemişti. Çakılları dirhem zanneden Ebû Kuhafe’nin içi rahatlamıştı.<span id="easy-footnote-6-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-6-4307" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p><strong>Mescid-i Nebevî’nin Arazisini Satın Alıp Bağışlıyor</strong></p>
<p>Hz. Ebû Bekir (radiyallahü anh) yanına aldığı parası ile hicret yolunda kafilenin ihtiyaçlarını gidermeyi, Medine’ye varınca muhacirlerin problemlerinin çözümüne yardımcı olmayı ve hicret diyarında hayata tutunma adına ticaret sermayesi olarak kullanmayı düşünüyordu. Nitekim Allah Resûlü’nün hicret ederken kullanacağı deveyi de O’nun için satın almış; karşılıksız vermek istese de kabul edilmemiş ve aldığı fiyata (400 dirhem) Efendimiz tarafından satın alınmıştı. Hicret yolculuğuna kılavuzluk yapan Abdullah İbn-i Uraykıt’ı kiralayan da yine Hz. Ebû Bekir’di.<span id="easy-footnote-7-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-7-4307" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span></p>
<p>Medine’ye varır varmaz devesi Kasva’nın çöktüğü araziye bir mescid yapmaya karar veren Allah Resûlü, arsanın sahiplerini bulmuş, 10 dinara onlarla anlaşmış ve Hz. Ebû Bekir’den parayı verip burayı satın almasını istemişti. Araziyi satın alan Hz. Ebû Bekir, mescid inşası için vakfetmiş ve Allah Resûlü de buraya yeryüzünün en değerli ikinci mabedini Mescid-i Nebevî’yi inşa etmişti.<span id="easy-footnote-8-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-8-4307" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span></p>
<p><strong>Allah Resûlü’nün Vereceği Mehri Ödüyor</strong></p>
<p>Allah Resûlü, Hz. Hadîce’nin vefatından sonra Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Âişe ile nişanlanmıştı. Fakat nişanın üzerinden tam dört yıl geçmesine rağmen evlilik gerçekleşmemişti. Hicretin onuncu ayı Şevval’e girilmiş ve Allah Resûlü’nün ikamet edeceği Mescid-i Nebevî’nin inşası bitmişti. Evliliğin gerçekleşmesine mâni olacak hiçbir engel gözükmüyordu. Huzura gelen Hz. Ebû Bekir, “Ya Resûlallah! Ehlinle aynı çatı altında olmanıza mâni olan bir şey mi var?” diye sormuş; bizzat geline verilmesi gereken mehri kastederek Allah Resûlü, “Sadâk!” buyurmuştu. O gün yeterli mali imkânı olmadığı için Efendimiz, Hz. Âişe’nin hakkı olan mehri ödeyemiyor bundan dolayı da evlilik gerçekleşmiyordu. Aldığı cevap üzerine hemen harekete geçen Hz. Ebû Bekir, Allah Resûlü’nün ödeyeceği 400 dirhemlik mehri, O’nun adına kızına kendisi ödemiş ve nişanlıları birbirine kavuşturmuştu.</p>
<p><strong>Malının Tamamını Allah Yolunda İnfak Ediyor </strong></p>
<p>Allah Resûlü’nün sürekli en yakınında bulunan, O’na danışmanlık yapan Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), kendisine izin verilmediği için Medine’den ayrılamıyordu. Hatta Allah Resûlü cephede bile onun çarpışma meydanına inmesine izin vermiyordu. Bundan dolayı Hz. Ebû Bekir, Medine’den ancak bir defa o da Mekke’nin fethinden sonra özel izinle ticaret için ayrılmıştı. Ticarî faaliyetlerini daha çok Medine içinde sürdürüyordu. Hem buradan elde ettiği geliri hem de katıldığı gazvelerden payına düşen ganimeti, Allah yolunda Müslümanların başındaki gailelerin ortadan kaldırılması için harcıyordu.</p>
<p>Hicretin dokuzuncu yılında Tebûk’e hareket edecek ordunun ihtiyaçlarının giderilmesi adına Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), seferberlik ilan edip ashâbı himmete çağırdığında ilk olarak o gelmiş ve malının tamamını Allah yolunda infak etmişti. Allah Resûlü arkada ehline bir şey bırakıp bırakmadığını sorduğunda onlara, Allah’ı ve Resûlü’nü bıraktığını söylemişti. Onunla infak hususunda yarışmak isteyen ve malının yarısını getirip himmet eden Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in infaktaki hızını ve seviyesini görünce onun bu noktada geçilemeyeceğini ifade etmişti.</p>
<p><strong>Maaşının Artanını Hazineye Devrediyor </strong></p>
<p>Tebûk seferi için yapılan infakın üzerinden yirmi ay geçmiş, Allah Resûlü vefat etmiş ve Hz. Ebû Bekir, halife seçilmişti. Halifeliği sürecinde de o, şahsî malını kullanma noktasındaki bu hassasiyetini, devam ettirmişti. Geçimini temin etmek için ilerlemiş yaşına rağmen bizatihi çalışıyor; ticaret yapıyor ve koyun sağıyordu. Ashâbın ileri gelenleri, bu durumun devlete ve halka ait idari işleri takip noktasında sıkıntı oluşturabileceğine kendisini ikna edip ona belli bir maaş belirlemişlerdi. O bu parayı kullanırken de çok hassas hareket ediyor; ihtiyacından fazlasına dokunmuyor hazineye aktarıyordu.</p>
<p>Vefat ederken şahsi malının beşte dördünü infak etmişti. Halifeliği sırasında kendisine tahsis edilen maaşa karşılık sahibi olduğu bir bahçenin hazineye devredilmesini vasiyet etmişti. Bununla yetinmemiş halife olmadan önceki serveti ile olduktan sonraki servetinin karşılaştırılıp çıkan fazlalığın hazineye devredilmesini talep etmişti. Bunların yanında halifeliği sırasında satın alıp kullandığı hizmetçinin, devenin, bir bardak ve süt kabı dahil eşyaların da hazineye devredilmesini vasiyet etmişti. Bu vasiyetleri, Hz. Ömer’e iletilince gözleri yaşarmış ve kendisinden sonra gelen şahsa yaşanması zor bir hayat bıraktığını ifade etmişti.<span id="easy-footnote-9-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-9-4307" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span></p>
<p><strong>Eski Elbiseleriyle Kefenlenmeyi Vasiyet Ediyor</strong></p>
<p>Halifeliği sırasında Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), Hz. Hâris İbn-i Kelede (radıyallahu anh) ile birlikte kendisine ikram edilen bir aşı, yemek için oturmuşlardı. Birer lokma yemişlerdi ki Hz. Hâris, “Ey Allah Resûlü’nün halifesi! Elini çek! Bu aşta bir sene sonra etkisini gösterecek bir zehir var! Ben ve sen aynı günde öleceğiz!” dedi. Hz. Ebû Bekir, elini çekti. Fakat zehir artık ikisinin de bedenine dahil olmuştu. Tam bir yıl boyunca zehrin etkisini vücutlarında hissettiler.<span id="easy-footnote-10-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-10-4307" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span></p>
<p>Yılın bitimine sayılı günler kala zehir etkisini daha da artırmış; hastalığa daha fazla dayanamayan Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), yatağa düşmüştü. Ecelinin yaklaştığını anlamış, başta ümmetin selameti, birlik ve beraberliği olmak üzere değişik konularda vasiyetlerde ve nasihatlerde bulunmaya başlamıştı. Kısa süren halifeliği döneminde çok büyük gailelerle karşılaşmış ve tek tek hepsini çözmüştü. Hazır hayattayken her şeyi en makul ve makbul şekilde planlamak istiyordu. Çok farklı konularda vasiyetlerde bulunmuş sıra vefatından sonra nasıl kefenleneceğine gelmişti. Yanında kızı, müminlerin annesi Hz. Âişe (radıyallahu anh) vardı. Ona döndü ve: “Öldüğüm zaman eski elbiselerimi yıkayıp bana kefen yap!” buyurdu.</p>
<p>Şaşıran Hz. Âişe, “Ey babacığım! Allah sana rızık verdi ve ihsanda bulundu. Seni yeni kumaşla kefenleriz!” şeklinde karşılık verdi. Ömrünü özellikle de halifelik yıllarını kılı kırk yararcasına dikkatli geçiren ve sahip olduğu imkanları hep insanlara faydalı olmak için kullanan Hz. Ebû Bekir, “Hayatta olan insanın yeni kumaşa, daha fazla ihtiyacı vardır. Onu giyer; kendisini korur. Ölüye kefen yapılan ise sadece irin ve çürüğe dönüşür.” buyurdu.<span id="easy-footnote-11-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-11-4307" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span> O vefat ederken bile başkalarını düşünüyor; kefenin kısa zamanda çürüyeceğini hesaba katıp onunla bile birilerinin elinden tutmayı planlıyordu. Dediği gibi de yapılmış kefen yapılması düşünülen yeni kumaşlar, ihtiyaç sahibi birilerine verilmiş ve Hz. Ebû Bekir, eski elbiseleriyle kefenlenmişti.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Hz. Ebû Bekir’in vefatından yıllar sonra bir adam, Hz. Bilâl’le karşılaşmış ve o gün yapılan at yarışını kastederek “Kim geçip birinci oldu?” diye sormuştu. Hayırda yarıştan başka müsabaka bilmeyen Hz. Bilâl, Asr-ı Saadet’e gitmiş ve “Muhammed!” demişti. Bunun üzerine aynı adam “Yarışta onun arkasından kim geldi?” diye sormuş; Hz. Bilal, “Ebû Bekir!” karşılığını vermişti. Hz. Bilal’in yaptığı nükteyi yeni farkeden adam, “Ben sadece bugün yapılan at yarışını kast etmiştim.” deyince Hz. Bilâl, “Ben yarış denilince sadece hayırda yarışı bilir ve onu kast ederim.” cevabını vermişti.<span id="easy-footnote-12-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/#easy-footnote-bottom-12-4307" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span> Hz. Bilal’in de ifade ettiği gibi Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), birçok meselede olduğu gibi malını hayırlı hizmetlerde kullanma hususunda da Allah Resûlü’ne en yakın insandı.</p>
<p><strong>Kaynak: Yücel Men | Peygamberyolu.com</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişâm, Sîre 146, 147</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişâm, Sîre 147</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 147</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Leyl Sûresi 5-7</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Leyl Sûresi 19-21</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 225</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 224</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 1/174</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Paragrafta verilen bilgiler için bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/143-146</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/148</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/146, 147, 154</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-12-4307" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/127</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-ebu-bekirin-ra-kefeni-ve-hayirda-yaris/">Hz. Ebû Bekir’in (ra) Kefeni ve Hayırda Yarış</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Ebû Dücâne: Kurtuluşu İnsanî Değerlerde Arayan Sahabî</title>
		<link>https://hizmetten.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2020 12:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Dücâne]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13167</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Ebû Dücâne (radıyallahu anh), Medineli ilk Müslümanlardandı. Hicretin beşinci ayında Hz. Enes İbn-i Malik’in evinde gerçekleştirilen muahatta Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onunla Hz. Utbe İbn-i Gazvân’ı kardeş ilan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/">Hz. Ebû Dücâne: Kurtuluşu İnsanî Değerlerde Arayan Sahabî</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Ebû Dücâne (radıyallahu anh), Medineli ilk Müslümanlardandı. Hicretin beşinci ayında <a class="rank-math-link" href="https://www.peygamberyolu.com/etiket/hz-enes-ibn-i-malik/"><span class="has-inline-color has-vivid-red-color">Hz. Enes İbn-i Malik</span></a>’in evinde gerçekleştirilen muahatta Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onunla Hz. Utbe İbn-i Gazvân’ı kardeş ilan etmişti.<span id="easy-footnote-1-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/#easy-footnote-bottom-1-4281" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> Mali durumu çok iyi olmamasına rağmen Ebû Dücâne, kardeşleştirmeden üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmek için varını yoğunu ortaya koymuş ve Ensar olmanın hakkını vermeye çalışmıştı.</p>
<p>Hicret, İslam’ı bitirmek isteyenlerin dikkatini Medine’ye çekmişti. Başta Mekkeliler olmak üzere Arap kabileleri, buldukları her fırsatı değerlendiriyor; yok etmek için sürekli Müslümanlara saldırıyorlardı. Sulhu esas alsa da Allah Resûlü, en temel hak ve hürriyetleri tehlike altında bulunan müminleri korumak için her seferinde ayrı bir cephenin yolunu tutuyordu. Hz. Ebû Dücâne, ilk günden itibaren bütün bu cephelerde O’nun yanında yerini almış; İslam’ın ve Müslümanların selameti adına bütün gayretini ortaya koymuştu. Çok cesur ve onurlu bir askerdi; meşhur kırmızı sarığını başına sarar, adeta “Ben buradayım!” dercesine düşman saflarına doğru harekete geçerdi.</p>
<p>İslam Tarihi’nde bir dönüm noktası olan Bedir’in kahramanlarındandı. Bir diğer ifadeyle Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) faziletlerine işaret adına değişik vesilelerle dile getirdiği “Bedir ehli”ndendi.<span id="easy-footnote-2-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/#easy-footnote-bottom-2-4281" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Uhud’un ise Ebû Dücâne’nin hayatında ayrı bir yeri vardı.</p>
<p>Savaşın başlarında Allah Resûlü, kılıcını kaldırıp “Hakkını vermek üzere bu kılıcı kim alacak?” buyurunca Ebû Dücâne, “Onun hakkı nedir?” diye sormuştu. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Onun hakkı, eğilip bükülünceye kadar düşmanla vuruşmandır. Onunla Müslüman öldürmemen, kâfirin önünden kaçmamandır!” cevabını vermişti.</p>
<p>“Hakkını vermek üzere ona ben talibim!” diyen Ebû Dücâne, o gün Allah Resûlü’nden aldığı kılıcın hakkını sonuna kadar vermişti. Mekkelilerin birliğini bölmüş ve en arkadaki Ebû Süfyan’ın karargâh çadırının içine kadar ilerlemişti. Savaşın ilk bölümünde elde edilen galibeyete Hz. Ebû Dücâne’nin büyük katkısı olmuştu.</p>
<p>Okçuların görev yerlerini terk etmesiyle tekrar başlayan savaşın ikinci bölümünde Allah Resûlü’nün yanında kalan az sayıdaki sahabîden birisi de Hz. Ebû Dücâne idi. Allah Resûlü’ne atılan okların önüne sırtını siper etmiş ve adeta bir kalkan gibi kullandığı sırtıyla Allah Resûlü’nü korumuştu. Öyle ki ordu Uhud’dan ayrılıp Medine’ye döndüğünde Hz. Ali, kılıcını Hz. Fâtıma’ya uzatıp, “Kınamadan kılıcı al ve kanını yıka!” demiş; kılıcın ve sahibinin, o gün Uhud’da Allah Resûlü’ne sadık kaldığını ve cephenin hakkını verdiğini ifade etmişti.</p>
<p>Bu manzaraya şahit olan Allah Resûlü, “Eğer sen güzel savaştıysan, çarpışma hususunda sadakatini ortaya koyduysan bil ki Hâris İbn-i Sımme ve Ebû Dücâne de güzel savaşmış ve hakkıyla çarpışmışlardır.” buyurmuş ve Hz. Ebû Dücâne’nin gün içerisinde ortaya koyduğu cesarete ve cehde dikkat çekme gereği hissetmişti.<span id="easy-footnote-3-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/#easy-footnote-bottom-3-4281" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span></p>
<p>Cephede karşı tarafın savaşın başında ileri sürdüğü meşhur savaşçıların işini bitirmekle tanınan Ebû Dücâne’nin kahramanlığı sadece Bedir ve Uhud’la sınırlı kalmamıştır. Nadiroğulları kuşatmasında ortaya koyduğu olağanüstü gayretten ve ihtiyacından dolayı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine ganimetten pay verdiği iki Ensar’dan birisi Ebû Dücâne idi. Yine Efendimiz’in Hendek kuşatması boyunca üzerine titreyip durduğu altı sahabîden birisi de o olmuştu.<span id="easy-footnote-4-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/#easy-footnote-bottom-4-4281" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></p>
<p>Hayber ve Vâdi’l-kurâ kuşatmasında Müslümanların moralini bozmak için kalelerin dışına gönderilen en güçlü savaşçıların hakkından gelmiş, kuşatmanın en kritik anlarında Müslümanlara moral vermiş ve Şıkk kalesinin fethinde büyük rol oynamıştı. Huneyn’de Hevazinlilerin en azgın askerinin işini, Hz. Ali ile birlikte bitirmiş ve o gün Allah Resûlü’nün yanında sebat edip savaşmıştı. Tebûk’e giderken Allah Resûlü, Hazrecin sancağını taşıma görevini ona vermiş; Veda Haccı’na çıkarken de yerine vekil olarak Medine’de onu bırakmıştı.</p>
<p>Cephelerin insanı Ebû Dücâne, Allah Resûlü’nün vefatından sonra da hizmetlerine devam etmiş; Ridde savaşlarında büyük gayretler ortaya koymuştu. Müseylemetü’l-Kezzab’la yapılan Yemame savaşı ise onun için son perde olmuştu. O gün Müslümanların başındaki en büyük gaile, Müseylemetü’l-Kezzab’tı. Hicretin 12. yılıydı ve Hz. Ebû Bekir bu problemi çözmek istiyordu. Hz. Halid’i Yemâme’ye Müseylemetü’l-Kezzab’ın üzerine göndermişti.</p>
<p>O gün üç sahabî aralarında karar almışlardı. Ordu, Müseyleme’nin ordusuyla çarpışırken Müseyleme’yi köşeye sıkıştırıp işini bitireceklerdi. Bu üç sahabî Abdullah İbn-i Zeyd İbn-i Âsım, Vahşî ve Ebû Dücâne idi. Müseyleme’yi takibe koyulan üç sahabî, en sonunda onu ordudan ayırıp bir köşeye sıkıştırmayı başarmış hatta bunu yapmak için bir yükseklikten atlamak zorunda kalan Ebû Dücâne, ayağını kırmıştı. Fırsatı değerlendiren Hz. Vahşî, meşhur mızrağını atıp Müseyleme’yi etkisiz hale getirmişti.</p>
<p>Savaş bitmiş, ağır yaralanan ve ayağı da kırılan Ebû Dücâne, bir çadıra getirilmişti. Askerler, Hz. Ebû Dücâne’yi ziyarete gelmeye başlamışlardı. Ömrünün son anlarını geçiren Ebû Dücâne’nin yüzünde içeri giren herkesin dikkatini çeken bir sevinç ifadesi vardı. Aralarından biri dayanamayıp sormuştu: “Yüzündeki bu sevinç ifadesi de ne böyle?”</p>
<p>Ötelere yolculuğun yaklaştığını sezen Hz. Ebû Dücâne, bir muhasebe yapmış, bunun için yukarda bir kısmından bahsettiğimiz hayatını gözünün önünden geçirmiş ve mahşerde kurtulmasına vesile olabilecek şeyler aramıştı. Kendisine göre ötelerde yolunu aydınlatacak iki şey bulmuştu: “Amelimde şu iki şeyden daha sağlam (halis ve salih) bir şey yok! Birincisi, beni ilgilendirmeyen konularda konuşmadım! İkincisi ise kalbim Müslümanlara karşı hep güzel, iyi niyetli ve güvende oldu.”<span id="easy-footnote-5-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/#easy-footnote-bottom-5-4281" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span></p>
<p>İnsanın hangi ameliyle rızayı ilahîyi yakalayacağı belli değildi ki Ebû Dücane, Medine’nin ilklerinden ve Ensar olmayı, Bedir ehli arasında bulunmayı, Uhud’daki kahramanlıklarını, cephelerde ortaya koyduğu olağanüstü cehtleri, Allah Resûlü’nün arkasında yaşadığı kulluğu ve Müseylemetü’l-Kezzab gibi bir yalancıyı ortadan kaldıran ekibin içinde yer almayı değil de “diline sahip çıkmayı” ve “kalbini kardeşleri hakkında temiz tutmayı” kurtuluşu adına iki salih amel olarak görüyordu.</p>
<p>Aslında Ebû Dücâne’nin kendi adına bu tespiti ve sözleri, sahabenin hayat anlayışını da yansıtıyordu. Onlardan hiç birisi, Allah’ın dini ve davası adına Allah Resûlü’nün yanında ortaya koyduğu çabayı ve hizmeti, kurtuluşu adına yeterli görmemiş ve hemen hepsi, hayatlarının sonuna kadar kul hakkına, adalete, ahlaka ve insanî değerlere dikkat ederek yaşamışlardı. Onlar için başkalarının hakkına girecekleri kaygan zeminlerde dolaşmamak, bir söz ya da eylem ortaya koyarken insanî ve İslamî değerleri öncelemek, şahsi kahramanlıkların çok önünde geliyordu. Başta dil ve kalp olmak üzere bütün donanım ve imkanlarını, hep başkalarına faydalı olmak için değerlendiriyor; bunun için de ilk olarak başkalarına zararı olacak hal ve hareketlerden uzak duruyorlardı. İnsanlara zararı dokunacak duygu ve düşüncelere iç dünyalarında; tavır ve davranışlara da hal ve hareketlerinde yer vermiyorlardı.</p>
<p>Öncelikle ve özellikle dil, kullanım kolaylığından dolayı çok tehlikeli bir aza ve imtihan unsuruydu. Gerekmedikçe onu kullanmamak gerekiyordu. Zira bazen bir kelime, bir söz bile insanları mahvetmeye, aileleri dağıtmayı, toplumu parçalamaya… yetiyordu.</p>
<p>Bunun için Allah ve Resûlü, sürekli dilin dillendirdiğinin hesabını vereceğini hatırlatıyor, onun yıkıcı etkisinden bahsediyor, onunla varlık alemine çıkan yalanın, gıybetin, iftiranın, küfrün, fitnenin ve hak hukuk ihlalinin muhatabını burada ve ötede felakete sürükleyeceğini haber veriyordu. Diğer azalar üzerindeki etkisine dikkat çekiyor, emniyet adına hayrı ve hakkı seslendirmeyecekse kilitli kalmasının daha isabetli olacağını bildiriyordu.</p>
<p>İman, sevgi, saygı, şefkat ve merhametin yanında kin, kibir, kötü niyetin merkezi olan kalp de dil gibiydi. Dilin dışarda sebep olduğu fırtınalara kalp insanın kendi iç aleminde sebep oluyordu. İnsandan sadır olan söz ve fiiller, ilk olarak kalpte yuvalanıyor; kalbi dolduran değerlerle besleniyor ardından da onlara ayna olacak şekilde hal ve hareket olarak dışa aksediyordu. Duygu düşünceler; iman, ihlas, tevazu, şefkat, cömertlik ve cesaretle dolu kalpte hep iyilik ve güzellik üzerine; nifak, küfür, riya, kin, kibir ve korkaklıkla kirlenmiş kalpte hep katılık ve kötülük üzerine şekilleniyor ve eyleme söyleme dönüşüyordu.</p>
<p>Bundan dolayı sahabe, diline ve kalbine, çok dikkat ediyor; her ikisini de hep hayır, hikmet ve hasenat çerçevesinde kullanıyordu. Ne kendilerini ilgilendirmeyen meselelerin peşine düşüyor ne de kalplerini kardeşleri hakkında kin ve nefret bataklığına dönüştürüyorlardı. Ebû Dücane’de bu manada ötelere giderken bize bir ders veriyor; müminlerin bir taraftan üzerlerine vazife olan kulluk esaslarını yerine getirirken diğer taraftan kurtuluşu, ahlakî ve insanî değerlerde araması gerektiğine dikkat çekiyordu.</p>
<p><strong>Kaynak: Yücel Men | Peygamberyolu.ccom</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/17</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/417</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/417; İbn-i Hacer, İsâbe 1662</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Abdullah İbn-i Ömer, Resûlüllah’ın Hendek günü altı kişinin; Muhacirlerden Talha, Zübeyr, Ali ve Sa’d b. Ebi Vakkas ile Ensardan Ebû Dücâne ve Hâris b. Sımme’nin üzerine titreyip durduğunu bildirmiştir.</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4281" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât 3/417; İbn-i Hacer, İsâbe 1662</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-ebu-ducane-kurtulusu-insani-degerlerde-arayan-sahabi/">Hz. Ebû Dücâne: Kurtuluşu İnsanî Değerlerde Arayan Sahabî</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâbe’yi Kıble Edinen İlk Sahabî: Bera İbn-i Ma’rûr</title>
		<link>https://hizmetten.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2020 10:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Bera İbn-i Ma’rûr]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13166</guid>

					<description><![CDATA[<p>Takvimler, Risalet’in 13. yılı Zilhicce ayının 12’sini gösteriyordu. Hac mevsimiydi. Allah Resûlü’nün Yesrib’den beklediği özel misafirleri vardı. Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr gayretlerinin semeresini almış ve 75 Medineli Müslümanı, Mina’da Allah&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur-2/">Kâbe’yi Kıble Edinen İlk Sahabî: Bera İbn-i Ma’rûr</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Takvimler, Risalet’in 13. yılı Zilhicce ayının 12’sini gösteriyordu. Hac mevsimiydi. Allah Resûlü’nün Yesrib’den beklediği özel misafirleri vardı. Hz. Mus’ab İbn-i Umeyr gayretlerinin semeresini almış ve 75 Medineli Müslümanı, Mina’da Allah Resûlü’yle buluşturmak için yola çıkmıştı. Büyük çoğunluğu Rahmet Peygamberi ile ilk defa görüşecek ve O’nu (aleyhissalâtu vesselâm), Medine’ye davet edeceklerdi. Gelenler arasında Hazrec’in Selimeoğulları kolunun seyyidi Bera İbn-i Ma’rûr da vardı.</p>
<p><strong>Kâbe’ye doğru namaz kılan ilk sahabî</strong></p>
<p>Kafile, Yesrib’den biraz uzaklaşmış ve Zulhuleyfe’ye kadar gelmişlerdi. Hz. Bera, burada bir karar vermek üzere konuyu yanındakilere açtı. Risalet’in ilk gününden itibaren kıble, Mescid-i Aksa idi. Fakat o, Kâbe’ye sırtını dönerek namaz kılmak istemiyordu. Belli ki Hz. Bera, kıblenin Kâbe olmasını, İslam’a girdiği ilk günlerden beri arzu ediyordu. Bundan dolayı arkadaşlarının “Bize Allah Resûlü’nün Kudüs tarafına dönerek namaz kıldığı haberi ulaştı.” deyip karşı çıkmalarına rağmen o, yol boyunca namazlarını Kâbe’ye dönerek kılmıştı.</p>
<p>Mekke’ye vardığında ilk işi, Resûlüllah’ı bulmak ve yaptığının hükmünü sormak olmuştu: “Ya Resûlallah! Ben, Kâbe’yi arkama almak istemedim ve namazlarımı ona müteveccihen kılmayı uygun gördüm. Fakat arkadaşlarım bana muhalefet ettiler. Siz ne buyurursunuz?” Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) kendisine, “Sen zaten bir kıble üzerineydin. Biraz daha sabretseydin ya!” buyurdu. O da Peygamberimiz’e itaat ederek bundan sonra namazlarını Mescid-i Aksa’ya doğru kılmaya başlamıştı.<span id="easy-footnote-1-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-1-3561" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span></p>
<p>Allah Resûlü, Kâbe’nin kıble olmasını arzu ettiği gibi o da bunu arzuluyordu. Bundan dolayı Peygamberimiz, Mekke’de namazlarını Mescid-i Aksa’ya doğru kılarken, Kâbe’yi de önüne alacak şekilde namazlarını eda ettiği gibi o da namazlarında sırtını Kâbe’ye dönmek istemiyordu. Onun bu isteği, Peygamberimizin isteği ile birbirine tevafuk etmişti. Sanki bir gün Kâbe’nin kıble olarak belirleneceği kalbine doğmuştu.</p>
<p><strong>Hz. Bera İbn-i Ma’rûr, İkinci Akabe Bey’atında</strong></p>
<p>Yesrib’den gelen bu grup çok tedbirli ve dikkatli hareket ediyor Müslüman olduklarını belli etmiyorlardı. Zira karşılarında, din ve vicdan hürriyetini onlara çok gören baskıcı, bağnaz bir topluluk vardı. Bunun için Yesribli müşriklerin 425 kişilik hac kafilesine katılmış ve onlarla birlikte hacca gelmişlerdi. Tarihin akışını değiştirecek bir niyetleri olduğundan, kimsenin haberi yoktu. Asıl niyetleri, Peygamberimizle görüşmek ve O’nu Medine’ye davet etmekti. Hatta yolda gelirken aralarında, “Allah Resûlü’nü daha ne zamana kadar Mekke dağları arasında yalnız bırakacak ve zulme uğramasına göz yumacağız!?” diye konuşuyor kendilerini kınıyorlardı.</p>
<p>Birkaç gün içinde hac vazifelerini tamamlamış ve geceleyin kimsenin göremeyeceği tenha bir yerde Efendimiz ile buluşmak için sözleşmişlerdi. Kararlaştırılan mekân bir önceki yıl olduğu gibi Akabe’ydi. Anlaşılan artık en zor yokuşun aşılacağı an gelip çatmıştı.</p>
<p>O gece Akabe’ye ilk gelen Peygamber Efendimiz olmuştu. Yalnız gelmemiş yanında amcası Hz. Abbas’ı da getirmişti. Hz. Abbas, Yesrib’le ticari ilişkilerinden dolayı Yesriblilerin çoğunu tanıyordu. Önündeki topluluğu iyice süzdükten sonra Peygamberimize eğilerek “Ey yeğenim! Bunlar öyle bir topluluk ki ben bunların hiçbirini tanımıyorum. Bunlar gençler!” dedi.<span id="easy-footnote-2-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-2-3561" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Görünen o ki insanlığın beklediği gençler, kendilerine düşen misyonu eda etmek üzere hazır bekliyorlardı.</p>
<p>Görüşme ve konuşmalara başlanmadan önce Hz. Abbas söz aldı. Onlara tarihi bir konuşma yaparak şu önemli hatırlatmalarda bulundu:</p>
<p>“Hepinizin bildiği gibi Muhammed bizdendir. Onu, bugüne kadar ona düşmanlık yapan kavmimizden koruduk. Ancak O, size katılmayı ve sizin yanınıza gelmeyi istiyor. Eğer O’nu davet sözünüzün arkasında duracak ve kendisine düşmanlık yapacaklardan koruyacaksanız, sizi yüklendiğiniz sorumlulukla baş başa bırakıyorum. Eğer yanınıza geldikten sonra O’nu düşmanlarına teslim edip ihanet edecekseniz, O’nu şimdiden bırakın. Sizden başka herkes Muhammed’e karşı çıktı. Siz de O’na sahip çıktığınızdan dolayı size karşı yönelecek bütün Arapların düşmanlığını kesin olarak göğüsleyebilecek bir güç ve kuvvete sahip iseniz şimdi aranızda görüşün istişare edin. Buradan ayrılmadan da nihai kararınızı verin.  Şüphesiz ki sözlerin en güzeli, en doğru olanıdır.”<span id="easy-footnote-3-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-3-3561" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span></p>
<p><strong>İlk söz alan Hz. Bera İbn-i Ma’rûr</strong></p>
<p>Hz. Abbas’ın bu konuşması üzerine yaşanan derin sessizliği Bera İbn-i Ma’rûr bozdu. Topluluk adına söz alarak herkesin ortak ve samimi duygularına şu kısa ve net cümlelerle tercüman oldu: “Ey Abbas! Biz senin dediklerini dinledik ve anladık. Vallahi, bizim, içimizde seslendirmediğimiz başka bir niyetimiz olsaydı şimdi onu da söylerdik. Lakin biz verdiğimiz sözlere sadık kalacak ve Allah Resûlü’ne karşı vefalı davranacağız. O’nu koruma adına canlarımızı ortaya koyacağız.”<span id="easy-footnote-4-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-4-3561" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span> Ardından Allah Resûlü’ne döndü ve “Buyur Ya Resûlallah! Hem kendin hem de Rabbin için bizden isteyeceğin her şeyi iste, hazırız!” dedi.<span id="easy-footnote-5-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-5-3561" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span></p>
<p>Bunun üzerine Allah Resûlü, onlara bir miktar Kur’ân okudu. Sonra onları, Allah’a imanda derinleşmeye davet ve İslam’ı yaşamaya teşvik ederek bir araya gelme maksatlarını açtı. Yine Hz. Bera İbn-i Ma’rur iman ve tasdikle Peygamberimizin davetine icabet ederek, “Ey Allah’ın Resûlü! Beyatleşelim. Zira biz, silah kullanmayı iyi bilen bir topluluğuz. Bunu da atalarımızdan miras almışız.<span id="easy-footnote-6-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-6-3561" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span> Fakat biz size hangi konularda söz verecek beyatleşeğiz!?” diye sordu. Peygamber Efendimiz onlara, “İyi ve kötü günlerinizde de dinleyip itaat edeceğinize, bollukta da darlıkta da infakta bulunacağınıza, her zaman iyiliği emredip kötülüğü nehyedeceğinize, Allah hakkında doğruyu dile getirme hususunda kınayanın kınamasına aldırış etmeyeceğinize, Yesrib’e size geldiğimde, canınızı, kadınlarınızı ve evlatlarınızı koruduğunuz gibi beni de koruyacağınıza dair sizden beyat taleb ediyorum.”<span id="easy-footnote-7-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-7-3561" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span></p>
<p><strong>İkinci Akabe beyatında ilk beyat eden sahabî </strong></p>
<p>Allah Resûlü’nün bu cevabı üzerine Hz. Bera İbn-i Ma’rûr hemen Efendimiz’in elini tutarak “Evet!” dedi. “Seni Hak ile Nebi olarak gönderene yemin ederiz ki, ailelerimizi koruduğumuz gibi Seni de mutlaka koruyacağız. Bizimle beyatleş! Dediğim gibi biz harp ehliyiz. Silah kullanmayı biliriz. Bunu atalarımızdan miras almışız.”</p>
<p>Bunun üzerine Hz. Abbas, Peygamberimizin elini tuttu ve “Şimdi sizden yaşı büyük olanları öne çıkarın. Sizin yerinize onlar bizimle konuşsunlar. Zira döndüğünüzde kavminizin size bir kötülük yapmasından korkarız. Bir de beyat bitince de hemen kaldığınız yerlere dağılın, burada durmayın!” dedi. Bunun üzerine Hz. Bera İbn-i Ma’rûr hemen ileriye atıldı. Zaten Efendimiz’in elini daha yeni tutmuş bırakmıştı. “Ya Resûlallah! Elini uzatır mısın” diyerek elini uzattı. Peygamberimiz elini uzatınca o da mübarek elini tuttu<span id="easy-footnote-8-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-8-3561" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span> ve beyatleşmeyi başlattı.</p>
<p><strong>On iki Nakib’ten biri: Bera İbn-i Ma’rûr</strong></p>
<p>Akabe’de beyat tamamlanmıştı. Peygamber Efendimiz onlardan dağılmadan aralarından on iki “Nakib” (temsilci/başkan) seçmelerini istedi. Hazreclilerden dokuz Evslilerden de üç temsilci seçildi. Hz. Bera, kavmi arasında sevilen ve ağırlığı olan bir kimseydi. Bundan dolayı Hazrec’in Selimeoğulları kolundan seçilen temsilci Bera İbn-i Ma’rûr oldu.<span id="easy-footnote-9-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-9-3561" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Kendi aralarında on iki sorumlu seçip isimleri bildirince Efendimiz de Hz. Es’ad İbn-i Zürare’yi onların başına, baş nakib olarak tayin etti. Sonra da nakiblere şöyle söyledi: “Sizler, havarilerin Hz. İsa (aleyhisselam) için kefil olması gibi başkaları için kefilsiniz. Ben de kavmim (müslümanlar) adına kefilim.”<span id="easy-footnote-10-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-10-3561" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span></p>
<p>Hz. Bera İbn-i Ma’rur, yine söz hakkı aldı ve ayağa kalkarak veciz bir konuşma yaptı: “Bize büyük bir lutüf olarak Muhammed’i gönderen Allah’a sonsuz hamdolsun. Yine Allah’a çok şükürler olsun ki biz O’na ilk icabet edenlerden olduk. Yine biz Allah’ın ve Resûlü’nün davetini işittik, ona icabet ettik ve itaat ettik. Ey Evs ve Hazrec topluluğu! Eğer siz bu dinin emirlerine ve nehiylerine kulak verir Rabbinize itaat eder şükre devam ederseniz Allah da bu dinle size büyük bir ikramda bulunur. Onun için Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin.”<span id="easy-footnote-11-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-11-3561" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span></p>
<p><strong>Kâbe’ye doğru defnedilen ilk sahabî</strong></p>
<p>Medine’ye döndükten sonra Hz. Bera İbn-i Ma’rûr, ağır bir hastalığa yakalandı. Beyatinden iki ay sonra ve Efendimiz’in hicretinden bir ay önce vefat etti. Vefat etmeden önce ailesine kendisini Kâbe istikametine doğru defnetmelerini vasiyet etti. Onlar da bunu yerine getirdiler. Allah Resûlü, Medine’ye hicret edince kendisine Hz. Bera’nın ötelere göç ettiğini haber verdiler. O da ashabından bir grupla kabrini ziyaret etti ve üzerine cenaze namazı kıldırdı. Ardından da onun için: “Allah’ım! Onu bağışla, ona merhametinle muamele et ve ondan razı ol” diye dua etti. Duasını bitirdikten sonra özellikle yakınlarına ve ashabına, “Nitekim (Rabbimiz) öyle de yaptı!” buyurarak büyük bir müjde verdi.<span id="easy-footnote-12-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-12-3561" data-hasqtip="11" aria-describedby="qtip-11"><sup>12</sup></a></span></p>
<p>Böylece Hz. Bera, ilk defa namazlarında Kâbe’ye yönelen, ikinci Akabe beyatında ilk defa bey’at eden, ilk defa kıbleye karşı defnolunan ve ilk defa Peygamberimizin üzerine cenaze namazı kıldığı ve kıldırdığı kimse olma gibi şereflere nail oldu.</p>
<p><strong>İlk defa malınının üçte birini bağışlayan sahabî</strong></p>
<p>Onun, hayatındaki ilklerden birisi de vefat etmeden önce malının üçte birini Allah Resûlü’nün tasarrufuna tahsis edilmesini vasiyet etmesidir. Peygamber Efendimiz Medine’ye geldiğinde onun bu vasiyetini kabul etmiş sonra da bu malı tekrar evlatlarına geri vermiştir.<span id="easy-footnote-13-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-13-3561" data-hasqtip="12" aria-describedby="qtip-12"><sup>13</sup></a></span></p>
<p><strong>Allah Resûlü Bera İbn-i Ma’rûr’un ailesini ziyarette</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz ashabını zaman zaman evlerinde ziyaret eder, onların hal ve hatırlarını sorardı. Maddi ve manevi ihtiyaçlarının giderilmesinde onlara yardımcı olurdu. Hz. Bera İbn-i Ma’rûr’un vefatının üzerinden 18 ay geçmişti. Oğlu Bişr de babasıyla beraber ikinci Akabe beyatında hazır bulunmuştu. Hanımı Hz. Huleyde ve kızları Mübeşşir, Hind, Sülafe ve Rebab da Efendimiz Medine’ye hicret ettiğinde beyat etmişlerdi.<span id="easy-footnote-14-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-14-3561" data-hasqtip="13" aria-describedby="qtip-13"><sup>14</sup></a></span> Bütün fertleri İslam ile müşerref olmuş asil bir aileydi.</p>
<p>Hicretin ikinci yılı Şaban ayının on beşinci günüydü. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Benî Selime yurduna bu aileyi ziyaret için gelmişti. Hz. Huleyde Efendimiz’in gelişine çok sevinmiş ve ona yemek hazırlamış, ikram etmişti. Bu arada öğlen namazının vakti girince Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), evin hemen yanı başında olan mahalle mescidinde bir grup ashabıyla birlikte namaza durmuştu. Peygamberimiz namazın iki rekatını kıldırmış, üçüncü rekatına kalkmıştı ki kendisine kıblenin Mescid-i Aksa’dan Kâbe’ye doğru çevrildiği emri bildirildi. O da Rabbinden aldığı bu emir üzerine yönünü Kâbe’ye doğru çevirmiş, ashabı da O’nu takip etmişti.<span id="easy-footnote-15-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-15-3561" data-hasqtip="14" aria-describedby="qtip-14"><sup>15</sup></a></span></p>
<p>Kıble değişikliğini bildiren ayetlerin, Efendimiz’in Hz. Bera İbn-i Ma’rûr’un ailesini ziyareti esnasında orada namaz kılarken gelmesi önemli bir tevafuktur. Zira Hz. Bera’nın ömrü, Müslüman olduktan sonra aylarca özlemini çektiği Kâbe’nin kıble oluşuna vefa etmemişti. Fakat böyle bir değişime onun hanesi ev sahipliği yapmıştı. Bu da hem onun hem de ailesi için büyük bir ikramdı.</p>
<p>İşte tevafuktaki bu kerameti ve ikramı gören Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), namazdan sonra Hz. Bera’nın hanımı ve ashabından bir grupla Hz. Bera’nın kabrinin bulunduğu yere geldi ve tekbir getirdi. Daha önce Mescid-i Aksa’ya doğru kıldırdığı cenaze namazını bu kez Kâbe’ye doğru kıldırdı.<span id="easy-footnote-16-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur/#easy-footnote-bottom-16-3561" data-hasqtip="15" aria-describedby="qtip-15"><sup>16</sup></a></span></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Hz. Bera İbn-i Ma’rûr, Müslüman olduktan sonra fazla yaşamadı fakat imanı, basireti ve ufku sayesinde Allah Resûlü’nün gönlünde önemli yer edindi. İkinci Akabe beyati öncesi yaptığı konuşmalarla kararlılığını göstermiş ve çevresindekileri motive etmişti. Burada attığı adımlar ve yaptığı değerlendirmelerle onlara ufuk kazandırmış ve beyata öncülük yapmıştı. O bu adımlarıyla Yesrib’in imanın ve hicretin yurdu olması adına tarihi bir misyon eda etmişti. Daha yeni Müslüman olduğu günlerde bile Kâbe’ye sırtını dönmeme hassasiyetine binaen, Efendimiz’e soracağı ana kadar namazlarını Kâbe’ye doğru kılması da onun derin bir iman ve geniş bir tefekkür ufkuna sahip olduğunu göstermekteydi. Hatta bu yönüyle onun mülhemûndan olduğu da söylenebilir.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Selim Koç | Peygamberyolu.com</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbnu’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, s. 107</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, III/322, 323, 340; Hakim, Müstedrek, II/624-625</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişâm, Sîre II/67; İbn-i Sa’d, Tabakât I/161</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât, I/161</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişâm, Sîre II/67</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Kaynaklarda ilk öne çıkıp davete icabet edenin Ebu’l-Heysem et-Teyyihani olduğu da belirtilmektedir.</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Beyhaki, Delâil, II/443</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sad, Tabakât, I/161</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hacer, el-İsâbe, s. 139</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât, I/162</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât, III/460</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-12-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât, III/461</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-13-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât, III/461; İbn-i Hacer, el-İsâbe, s., 139</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-14-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, III/460</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-15-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Sa’d, Tabakât, I/176</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-16-3561" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât, III/460</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/kabeyi-kible-edinen-ilk-sahabi-bera-ibn-i-marur-2/">Kâbe’yi Kıble Edinen İlk Sahabî: Bera İbn-i Ma’rûr</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müezzinimiz Bilal-i Habeşi</title>
		<link>https://hizmetten.com/muezzinimiz-bilal-i-habesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Sep 2020 10:00:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal-i habeşi]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13165</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilal-i Habeşî, insanların boyunlarına tasmalar takılıp çarşı-pazarda köle niyetine satıldığı talihsiz bir dönemde Mekke’de dünyaya gelmişti. Aslen Habeşli idi. Anne babası da köle olan Bilal’in, ne yaşadığı gününde bir hakkı,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muezzinimiz-bilal-i-habesi/">Müezzinimiz Bilal-i Habeşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bilal-i Habeşî, insanların boyunlarına tasmalar takılıp çarşı-pazarda köle niyetine satıldığı talihsiz bir dönemde Mekke’de dünyaya gelmişti. Aslen Habeşli idi. Anne babası da köle olan Bilal’in, ne yaşadığı gününde bir hakkı, ne de geleceği ile ilgili plânları vardı. Olamazdı da..! Zira, onun hayatı, efendisinin lütfundan ibaretti..! Güttüğü hayvanlarıyla eş tutulduğu anlar, adam yerine konulup lütufta bulunulduğu en kıymetli zamanlarıydı O’nun..!</p>
<p>Bulunduğu evde Rasûlullah’a karşı bitmek tükenmek bilmeyen bir kin, her defasında açığa çıkan bir nefret vardı. Sürekli komplolar kurulur, davasından vazgeçirmek için akla hayale gelmedik tuzaklardan bahsedilirdi. Hoşuna gitmese de Bilal’in, akışı değiştirmeye ne gücü, ne de yetkisi vardı. Kendisi için çizilen çizginin dışına çıkamaz, genelde efendisinin deve ve koyunlarını otlatır, kendi halinde, çileli bir hayat yaşardı. İslâm gelip elinden tutmasaydı, öyle de devam edecek ve bir köle olarak noktaladığı hayatı unutulup gidecekti.</p>
<p>Kim ne derse desin Bilal, gerçek sahibini, gönlünün sultanını bulmuştu ve bir daha da O’ndan hiç ayrılmayacaktı. Zira Bilal, artık Hakka uyanmıştı. Hem de nice hürlerden önce..! Kullara kulluktan kurtulmuş, O’nun elçisine de gönlünü kaptırmıştı. Birinci, ikinci, üçüncü gün derken, Ebû Cehil, durumun farkına varmış ve böylelikle Bilal için daha zor, daha da çetin günler başlamıştı.</p>
<p>Nurun perde altında yayıldığı sırlı bu ilk günlerde, imanını ilân etmek bir cesaret isterdi ve bu cesareti gösteren yedi kişiden biri de Bilal’di. Kâbe’deki putlara söz söyleyip hakaret ettiği görülünce bir gün, hakkında söylentiler yayılmış ve amansız bir takip başlamıştı. Sahibini sıkıştırdılar. Efendisinin bir köle için riske girmeye hiç niyeti yoku. Zaten Bilal de, kölelerinden bir köleydi. Minnetsizdi ve, ‘Alın sizin olsun. Ne yaparsanız yapın’ deyiverdi. Bilal, Ümeyye İbn Halef’in ellerinde, Ebû Cehil’in insafına(!) kalmıştı.</p>
<p>Aldılar ve Bilal’i sahraya götürdüler. Çölün kızgın kumları üzerinde yatırıyor, omuzlarına taşlar koyup, bir taraftan işkence yaparken, diğer yandan da gönlünün gülü Muhammed’i ve dinini inkâr etmesini istiyorlardı.</p>
<p>Bilhassa Ebû Cehil’de, bitip tükenmek bilmeyen bir kin vardı; salyalar dökülen ağzından bu kinini her fırsatta kusuyordu. Bir efendi olarak aklına sığıştıramıyordu; kendi iradesi dışında bir başka güç nasıl kabul edilebilirdi? Hele bir köle.. konumuna bakmadan böyle bir kabule nasıl cür’et edebilirdi? Yüzüstü kızgın kumlara yatırıyor ve güneşte kızarıncaya kadar işkence yapıyordu. Bir taraftan da, ‘Muhammed’in Rabbini inkâr et!’ diye sürekli telkinde bulunuyor, hakaret üstüne hakaretler yağdırıyordu. Zaten takati tükenen Bilal’in, söz söylemeye mecali kalmıyor, dudaklarından sadece bir kelime dökülüyordu: ‘Ehad.. Ehad..!’</p>
<p>Bilal, o dünyayı da bilen birisiydi. Bugüne kadar hep onlarla beraberdi. Dediklerini kabullenip tekrar yanlarına gitse ne değişecekti? Hayat boyu işkence altında yaşamaktansa, bu işkenceye katlanıp ebedî huzuru yakalamak vardı işin aslında. Onun için dişini sıkmış ve zilletle yaşamaktansa izzetle ölümü çoktan göze almıştı. O gün Bilal’e kimse güç yetirip isteklerini kabul ettiremedi. Bulduğu yolda sabit kadem kalmaya kararlıydı ve her türlü işkenceye rağmen bu kararlılığından zerre kadar taviz vermedi.</p>
<p>Güneşin yakıp kavurduğu bedeninde ayrı bir parıltı, kemiklerine yapışmış teninde de farklı bir ışıltı vardı. Kararmış bedeni âdeta nur kesilmişti. Ümeyye ve Ebû Cehillerin, bitip tükenmek bilmeyen kinini sinesinde söndürürken âdeta melekleşiyor ve bir başka keyfiyet kazanıyordu..! Bu ne kindi ki, maksadına nail olabilmek için her şeyi mübah görüyor ve kuralsız bastırıyordu. Boynuna ipler bağlıyor ve onu çocukların eline verip sokaklarda, Mekke dağlarının arasında sürükletiyorlardı. Allah Rasulü’nün ‘ümmetim’ dediği Bilal’i, çoluk çocuğun oyuncağı haline getirmişlerdi. Çölde yalınayak yürüyüp yanmadan Bilal’i anlamaya, çilesini görüp bilmeden mihnetlerin ortaya çıkardığı kadr u kıymetini idrake imkân olabilir mi!?</p>
<p>Onun çektiği çileyi duyup gördükçe, sıkıntıların cenderesinde yanıp kavrulan Allah Rasülü de çok üzülüyordu. Onu hürriyetine kavuşturmakla Ebû Bekir, her zamanki ferasetini konuşturuyor, aynı zamanda Efendimiz’i de sıkıntı ve üzüntülerinden bir nebze kurtarmış oluyordu. Zira, başında değirmen taşlarının döndürülüp kavuran güneşin altında inim inim inletildiği bir sırada, Hz. Ebû Bekir onu sahibinden satın almış ve arkasından da hürriyetine kavuşturmuştu. Hz. Ömer’in dediği gibi, Ebû Bekir efendimiz, Bilal efendimizi hürriyetine kavuşturuyordu.</p>
<p>Böylelikle Bilal, hem Ümeyye ve Ebû Cehil’in hiddetinden, hem de Kureyş’in işkencesinden kurtulmuştu. Doğruca Allah Rasulü’nün yanına gitti. Teslim oldu O’na ve o günden sonra da hiç ayrılmadı. Her geçen gün Bilal, Efendimiz’e biraz daha yaklaşıyor, muhabbeti bir kat daha artıyordu. Bir zamanlar insan yerine bile konulmayan Bilal için artık sıkıntılı günler geride kalmış, yeni bir hayat başlamıştı. Öyle bir mesafe katetti ki, dünkü siyahî köle bugün, kendisinden çok şey öğreneceğimiz bir muallim, hem de insanlığın muallimi haline gelmişti.</p>
<p>Derken gün geldi Mekke, kapılarını tamamen kapattı imana… Mukaddes bir göç yaşanacaktı Medine’ye ve artık Mekke, arkasından ağıtların yakılacağı, dâussılalarla methiyelerin dizileceği bir beldeydi. Her inanan gönül gibi artık, Bilal de Medine’deydi.</p>
<p>Nihayet namaz farz kılınmış, insanları ona davet için ezan okunması gerekiyordu. Efendiler Efendisi, cennetteki kameti ulaşılmaz kılan böyle bir vazife için Bilal’i seçmişti. Kalktı ve o yanık sesiyle ezan okumaya başladı. Allah’ın adını, Rasûlü’nün yâdını Mekke’de bu denli haykıramamıştı. Bir zamanlar Mekke’yi ‘Ehad.. Ehad..!” diye inleten ses, şimdi; ‘Allahü Ekber.. Allahü Ekber..!’ diye Medine’de yankılanıyor, insanları Rasûlullah’la birlikte namaza davet ediyordu.</p>
<p>Derken Bedir geldi çattı. Ne tevafuk ki, oradaki parola da; ‘Ehad.. Ehad..!’ idi. Kureyş, buraya ölümüne gelmişti. Mekke’de elinden kaçırdığı fırsatı burada kaybetme niyetinde değildi. Ona göre hazırlanmış ve başka bir ihtimali akıllarına bile getirmiyorlardı.</p>
<p>Mekke’nin sokak ve dağlarında Bilal’i inim inim inleten Ümeyye de Bedir’e gelenler arasındaydı. Bulutlar güneşin önünde ebedi kalamazdı ya..! Günler değişmiş, çehreler de başkalaşmıştı. Ümeyye de ettiğini bulacak, ektiğini biçecekti. Hem de adam yerine koymadığı kölesi Bilal’in eliyle..! Bir ara Ümeyye’yi gördü Bilal, haykırdı; ‘Küfrün başı Ümeyye! İşte şurada..!’ Ümeyye ise, Bilal’i hâlâ küçümsüyor, tepeden bakıyordu. ‘Bilal! Kölem! Sen mi?’ diyor ve aldırış bile etmiyordu. Bulundukları yerden bir tekbir sesi yükseldi. Artık Ümeyye nefes alamıyordu.</p>
<p>Bilal, mükemmel bir insan olmuştu. Ezanı, namazı, kulluğundaki derinlik ve hassasiyetiyle; Hz. Peygamber’in de dikkatini çekiyor ve zaman zaman, ‘Hangi amelin sebebiyle bu noktaya ulaştın?’ anlamında kendisiyle ilgili sorular soruyordu.</p>
<p>Bir defasında Efendimiz, cennete girdiğini ve önünde bir ses işittiğini anlatıyordu. Cebrail’e bu sesin ne olduğunu sorunca; ‘Önünüzde Bilal yürüyor’ cevabını almıştı.</p>
<p>Efendimiz’in, cennetin kendisine müştak olduğu üç kişiden biri olarak anlattığı Bilal, aynı zamanda çok mütevazı idi. Bir kısım insanlar, gelip Bilal’in faziletlerinden bahsettiklerinde çok utanmış ve, ‘Ben bir Habeşliyim. Daha dün bir köleydim.’ demişti.</p>
<p>İnsanların kendisini Ebû Bekir’e tafdil edip ondan üstün tuttukları kulağına gelmişti. Çok şaşırmış, utancından kıpkırmızı kesilmişti ve hemen müdahale etti: ‘Nasıl olur?’ dedi. ‘Ben, onun hasenatından sadece bir haseneyim.’</p>
<p>Efendimiz, onun izdivacıyla bizzat meşgul olmuştu. Evine ziyarete geldiği bir sırada hanımının Bilal’i bir nebze üzdüğünü hissetmiş, ‘Sakın Bilal’i gücendirme!’ diyerek onu ikaz etmişti. Zira onu üzenin hasenatı tehlikeye girebilir, iyilikleri kabul görmezdi.</p>
<p>Medine güzeldi… İşkenceler mazide kalmıştı… Rasûsullah’la beraberdi… Artık Bilal de bir insandı.. hem de rehber bir insan.. Ama Bilal’in gözünde hâlâ Mekke tütüyor, yana yakıla Mekke’ye methiyeler diziyordu. Bir yüce mefkûreye koşarken nefes nefese, Rabbinin adını orada da haykırmak en büyük hayaliydi. Aynı zamanda her yer vatan değildi.. olamazdı da..!</p>
<p>Aslına bakılırsa Bilal, aslen Mekkeli değildi. Ama Mekke’de çilesi vardı. Çölün kumlarına karışmış teri vardı.. Mekke’de onun yeri vardı… Taşı toprağı hatıralarıyla doluydu. Ezan okurken oraya yöneliyor, sesini daha bir gür çıkarıyordu. Belki de Medine’de bulduğu rahatlığı Mekke’de de yaşayabilmenin özlemiydi bu. Taşına toprağına nağmeler yakıyor, pınarlarının suyundan içebilme özlemiyle yanıp tutuşuyordu.</p>
<p>Hastalanmıştı bir gün… Ateşler içinde yanıyor ve şiddetli bir acı çekiyordu. Halini sorduklarında, belki de ilk günlerdeki çileli günlerini hatırlamış ve unutmuştu herşeyi… Zira Mekke düşmüştü yâdına; ağrıları bir bir gitmiş, oraya olan özlemini, hem de Mekke’nin otuna, dağ ve taşına olan hasretini seslendiriyordu. ‘Bilmem ki!’ diyordu. ‘Mekke vadisinde etrafımı izhir ve celil otları sarmış olarak bir gece daha geçirebilecek miyim? Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi? Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?’</p>
<p>Karıncanın duasına muttali olup ihtiyacını gideren yüce Kudret, elbette Bilal’in yakarışını da duyuyordu. Olacaktı; bunlar da olacak, Bilal’in, Bilaller’in de hasreti dinecekti. Ama zamanı vardı…</p>
<p>Aradan yıllar geçti. Geçen yıllar ile birlikte sılaya olan hasret, önü alınmaz bir talebe dönüşmüştü. Ziyaret için yola döküldüler. Kureyş çok tahammülsüzdü.. Hudeybiye’de durup yoldan geri dönmek zorunda kaldılar… Bir anlaşma vardı, ama Kureyş şimdiye kadar neye sadık kalmıştı ki!? Bir köye saldırıp kan dökerek anlaşmayı ihlâl ederken, yolun sonuna geldiklerinin farkında değillerdi. Artık vakit tamamdı.</p>
<p>Nihayet, müjdesi verilmiş bir fetihle Mekke’ye girdiklerinde, orada artık ne Lat, ne de Uzza kalmıştı.. ne Ebû Cehil’den eser vardı, ne de Ebû Leheb’in hükmü geçiyordu. Hak gelince batılın mumu sönmüş ve işkenceler de bitmişti..! Mekke, gerçek sahibine kavuşmanın bayramını yaşıyordu.</p>
<p>O güne kadar mazlumların iniltisine şahit olan Mekke, ilk kez Muhammedî sadâ duyacaktı. İşaret buyurmuştu Rasûlullah ve çıkmıştı Bilal Kâbe’nin damına… Mekke’nin dört bir ufkunda artık, ‘Allahü Ekber.. Allahü Ekber!’ hakikatı yankılanıyordu. Mekke’nin yüzü gülmüş, kasvet kaplı atmosferini büyülü bir huzur bürümüştü. Âdeta hayat durmuştu Mekke’de..! Mü’minlerde sevinç gözyaşları, müşriklerde ise korkulu bakışlar hâkimdi. Şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyenler, utancından huzura gelemeyenler vardı. Kendi zaviyelerinden bakıyor ve hayatlarından endişe duyuyorlardı. Halbuki Allah Rasûlü, insanları insanca yaşatmak için gelmişti. Yine enginliğini konuşturacak, her türlü hakaret ve şiddeti reva gören kin tacirlerine bile, ‘Haydi gidin, hürsünüz..!’ deyiverecekti.</p>
<p>Rasûlullah’la birlikte bütün savaşlara katıldı Bilal..! Veda Haccı’nda bulundu. Ümmetiyle vedalaşırken Allah Rasulü, Bilal’in içine de bir kor düşmüştü. O’nun olmadığı bir mekânı hayal edemiyor, aklına bile getirmek istemiyordu. Ancak O da bir beşerdi ve herkese olan O’na da olacak, bir gün O da, fena ve faniyi bırakıp; ebedi dostluğa, Refik-i A’la’ya ulaşacaktı.</p>
<p>Son ezanını, güneşin gurup ettiği Rasûlullah’ın yüce dostluğa kavuştuğu gün okumuştu. Bu hicrana gönlü dayanacak gibi değildi. Sabah-akşam beraber olduğu Allah Rasûlü’yle artık oturup kalkamayacak, ezanı okuyup arkasında namazını kılamayacaktı. Çok üzgündü. Bağrına taş basıp, yüreğindeki ateşi söndürmeyi defalarca denedi, ama buna imkân yoktu. Deli-divane olmuştu. Gecenin sessizliği çökünce Medine’ye, Bilal de susmuş, bir türlü ezan okuyamıyordu.</p>
<p>Belki de Medine’yi, eski haliyle yâd etmeyi arzuluyor, Rasûlullah olmadan zihnine oradan bir karenin girmesine gönlü razı olmuyordu. Zira o güne kadar okuduğu her ezanın namazını Rasûlullah kıldırmış, attığı her adımda O’nunla hemdem olmuştu. Hatıralarındaki Medine’yi yaşamak, ölünceye kadar bütünlüğüne halel getirmemek için oradan ayrılmak istiyordu.</p>
<p>Aklına koymuştu: O’nun olmadığı yerde Bilal de olmamalıydı. Halife Ebû Bekir’in yanına geldi ve Efendiler Efendisi’nin bir sözünü nakletti ona. Zira Efendimiz, bir gün karşısına almış ve ona:</p>
<p>‘Yâ Bilal! Allah yolunda cihaddan daha faziletli bir başka amel yoktur.’ demişti.</p>
<p>Ebû Bekir, anlamıştı Bilal’in maksadını. Ortalığı sessizlik bürüdü bir müddet ve arkasından endişe dolu bir sesle,</p>
<p>‘Ne demek istiyorsun ya Bilal!’ dedi. Bilal’in cevabı hazırdı:</p>
<p>‘Ölünceye kadar kendimi Allah için vakfetmek.’</p>
<p>Aynı hicran, Hz. Ebu Bekir’i de yakmıyor muydu? Gözyaşlarına hâkim olamadı ve narin bir ses tonuyla Bilal’e tekrar döndü; ‘Ezanımızı kim okuyacak?’ dedi.</p>
<p>Zira, Bilal bir âlem olmuştu. Çileli günlerin bir hatırasıydı. Medine ‘Allahü Ekber’i ilk onunla duymuş, aynı sadâyı Mekke’ye o taşımıştı. Rasûlullah’ın müezziniydi. Mukadder beşer yolculuğu devam etse de, günde beş vakit ezan ve namaz arkada kalanlara birer borçtu. Bilal de giderse, ezanları kim okuyacaktı..? Her ikisi de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir ara kendini toparladı Bilal ve inleyen bir sesle; ‘Rasûlul-lahtan sonra ben ezan okuyamam!’ diyebildi.</p>
<p>Belli ki, Ebû Bekir’in ısrarı bir netice vermeyecekti. Bilal’i durdurmak mümkün değildi. Öylesine kararlıydı ki, bir adım daha attı ve Halife’ye:</p>
<p>‘Sen’ dedi. ‘Beni, Allah için mi satın alıp hürriyete kavuşturdun, kendin için mi?’</p>
<p>Ebû Bekir gibi varlığının tamamını Allah yolunda seferber eden birisi, kendisi için bir adım atar mıydı hiç? ‘Elbette Allah için’ cevabın verdi. Bunun üzerine boynu bükük Bilal’in ağzından şu cümleler dökülmeye başladı:</p>
<p>‘Şayet beni kendin için satın alıp hürriyete kavuşturmuşsan, yanında tutabilirsin. Hakkın var buna.. o zaman dediğini yaparım. Ancak bunu, Allah için yapmışsan bırak da bugün ben, Allah için cihad edeyim.’</p>
<p>Yüreğe bir taş daha basmak gerekiyordu ve artık Bilal için Medine uzaktan bakılan bir şehirdi. En çok sevdiği, arkasından ağıtlar yaktığı Mekke de artık yarasına merhem olamazdı ve oraya dönmeyi de düşünmüyordu. O sıralarda Şam tarafına gitme hazırlığında olan bir seriyye vardı.. katıldı aralarına ve sonrasında hiç durmadan Allah için koşturdu durdu. Zira, yarasına ancak Allah için attığı adımlar merhem olabiliyordu.</p>
<p>Zaman ilerliyordu. Ebû Bekir de gurub etmiş, bayrağı artık Ömer taşıyordu. Bilal’i özleyen, Bilal’in ezanına hasret kalanlardan biri de şüphesiz Ömer’di. Aynı hasreti yaşayan binlerce insan vardı Hicaz’da. Dindirilmesi mümkün olan bir hasretti bu. Konuştular aralarında ve bir nebze de olsa dindirmeye karar verdiler. Halife Ömer gidecek ve getirecekti Bilal’i tekrar Medine’ye…</p>
<p>Ömer düştü yola ve Şam’a geldi bir gün. Aradı ve buldu Bilal’i. Aradan yıllar geçmişti. Oturup hasret giderdiler saatlerce… Mekke’den bu yana kopup gelen iki dostun dertleşmesiydi bu… Hicranı, sadece Bilal yaşamıyordu ki..! Hicaz’ın yası, bitip tükenme bilmiyordu… Bir anlık teneffüs bile olsa, yüreklere bir nebze su serpilmeliydi… Sonra sözü ezana getirdi Ömer… ‘Ne olur, bir defa’ dedi ve ısrar etti: ‘Medineliler seni.. ezanını bekliyor ya Bilal..!’</p>
<p>Yumuşamıştı Bilal. Zira, önünde sadece bir fert değil, sosyal bir talep duruyordu. Belki de dualar külliyet kesbetmiş ve kabul vakti gelmişti.</p>
<p>Bir de rüya görmüştü Bilal! Yıllarca hasretiyle yanıp tutuştuğu Efendisi, Efendimiz gecesine teşrif etmiş, ‘Bu kadar ayrılık niye ya Bilal! Bizi ziyaret vakti gelmedi mi?’ demişti.</p>
<p>Bir iktirandı bu… Doğruca Medine’nin yolunu tuttu. Oraya gelinceye kadar, bütün hatıralarını yeniden canlandırdı zihninde. Medine’de okuduğu her ezanın imamı Rasûlullah’tı ve Bilal de Medine’ye gidiyordu. Sanki yeniden karşılaşacakmış gibi heyecanlanıyor, yürüdüğünün bile farkına varmıyordu. Uçuyordu âdeta…</p>
<p>Derken ulaşmıştı Medine’ye. Doğruca Efendimiz’in kabrinin başına geldi. Çok duyguluydu. Yıllar sonra pâk yüzünü göremese de O’nun, kendi halini gördüğünden emindi. Bir hasbihaldi bu..! Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Orada, iki yâdigar; Hasan ve Hüseyin’le karşılaştı. Görüp karşılaştığı herşey Efendisini, gönlünun sultanını hatırlatıyordu. Kendini kaybetmişti Bilal! Onları kucaklıyor, öpüp öpüp sarılıyor ve kokularında Rasûlullah’ı duymaya çalışıyordu.</p>
<p>Sevinen sadece Bilal değildi ki! Geldiğini duyan herkes, ayrı bir sevinç yaşıyordu. Hz. Hasan ve Hüseyin, bir fırsat yakalamışlardı. Bırakmadılar onu, değerlendirmek istediler. Bilal’in olduğu yerde, ezanı da Bilal okumalıydı ve sabah ezanını okuması için boynuna sarılıp yalvardılar âdeta. Belli ki istek, Ömer’den değil, bütün Medine’den geliyordu.</p>
<p>Gecenin karanlığı veda edip Medine aydınlanmaya durunca, o gece mescitten bir nida yükselmeye başladı: ‘Allahü Ekber.. Allahü Ekber..!’</p>
<p>Ezan okunuyordu. Ama bu ezan, bu ses, tanıdık bir sesti… Evet.. evet, Bilal’in sesiydi bu..! Onun sesi kulaktan girince gönüllere, Rasûlullah tahtını kurmaz mıydı hiç..?</p>
<p>Rüya değil, gerçekti bu..! Bilal.. ezan.. Rasûlullah ve Medine… O kadar bütünleşmişlerdi ki, dâussılayla yanıp tutuştukları Mekke’ye bir fetihle girdiklerinde bile geri dönmüş, Medine’yi şenlendirmeye devam etmişlerdi..!</p>
<p>Medine sarsılmıştı âdeta. Dalga dalga yankılanan Bilal’in sesini duyan herkes, evinden fırlıyor ve heyecanla mescide doğru koşmaya başlıyordu. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, aynı sarsıntıyla doğruluyor, Medine’de bayram yaşanıyordu. Sanki Rasûlullah hayata geri dönmüş, Bilal de mescidde, Allah Rasûlü’nün kıldıracağı namazın ezanını okuyordu.</p>
<p>Daha Bilal’ın ezanı bitmeden, yığılmıştı Medine mescidin önüne..! Heyecan doruk noktaya ulaşmıştı. Duyup gördüklerinin, rüya değil gerçek olduğunda şüpheleri kalmamıştı artık..! Göz pınarları ceyhun olup çağlamaya durmuş, o güne kadar görülmeyen bir gözyaşı döküyordu Medine..! Hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. En çok ağlayan ise, şüphesiz Halife Ömer’di.</p>
<p>Bilal’in ise, bu heyecanı kaldıracak takati yoktu, tekrar vedalaştı Medinelilerle, attı yine kendini Şam cephelerine..!</p>
<p>Hayata veda zamanı gelip ölüme el sallarken Bilal, ‘Yarın dostlara kavuşacağız! Muhammed ve yanındakilere..!’ diyordu. Bunu duyan hanımı bir taraftan ağlıyor, diğer yandan da dövünüp çırpınıyordu. Teselli yine Bilal’e düşmüştü:</p>
<p>‘Bir vuslat bu. Ne mutlu bize!’</p>
<p>Hicretin üzerinden 20 yıl geçmişti. Bilal, 60 küsur yılı geride bırakırken, fena ve faniye de veda ediyor, ebedi dostlukla bitmeyecek bir vuslat yaşıyordu.</p>
<p>Bilal..! Müezzinimiz..!</p>
<p>Medine, Mekke, Hicaz derken, bugün ezanın dünyaya yayıldı, ey Bilal! Sadece dünkü Medine değil, bütün dünya bekliyor ezanını bugün..! Belki sesimiz kısık, sosyal talebimizi seslendirecek bir Ömer yok aramızda, hatırı sayılan..! Seninle hasbihal edebilecek kametten yoksunuz… Boynuna sarılıp yalvaracak bir Hasan ve Hüseyin’den de mahrumuz bugün..! Bir fetret yaşıyoruz ki sorma..! ‘Gel artık!’ diyebilecek ne dudaklarımızda fer, ne de dizlerimizde derman kaldı. Bir bükük boynumuz var; akışı değiştireceğine inandığımız bu acziyetimizle, halimiz bir lisan, gözlerimiz rahmet kapısında ve ezanımızın okunacağı günü, bayram yaşayacağımız anı bekliyoruz..!</p>
<hr class="wp-block-separator" />
<p>Kaynak: Dr. Reşit Haylamaz, Mayıs 2002 Sızıntı Dergisi</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muezzinimiz-bilal-i-habesi/">Müezzinimiz Bilal-i Habeşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Habîb-i Ekrem’in yârî, Ebâ Eyyûbi’l-Ensârî</title>
		<link>https://hizmetten.com/habib-i-ekremin-yari-eba-eyyubil-ensari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Aug 2020 10:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13164</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimeti Bârî Habîb-i Ekrem’in yârî, Ebâ Eyyûbi’l-Ensârî’ Gönüller Sultanın’ın misafir olduğu bir gönle misafir olabilme iştiyakıyla bugün, bir nice Hak aşığı, gece-gündüz demeden, yakın-uzak&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/habib-i-ekremin-yari-eba-eyyubil-ensari/">Habîb-i Ekrem’in yârî, Ebâ Eyyûbi’l-Ensârî</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimeti Bârî<br />
Habîb-i Ekrem’in yârî, Ebâ Eyyûbi’l-Ensârî’</p>
<p>Gönüller Sultanın’ın misafir olduğu bir gönle misafir olabilme iştiyakıyla bugün, bir nice Hak aşığı, gece-gündüz demeden, yakın-uzak bahanesine takılmadan ve kar-yağmur-çamur dinlemeden hemen her dem feyze koşuyor Eyüp açıklarında… Karanlığın koyuluğunda ışığa koşan kelebekler misali geceye sultanlık yapan daha başka gönüllerle senin huzurunda buluşup ayrı bir bayram yaşıyorlar. Mıknatıs misali bir caziben var ki, ruhlar bir kere etrafında tavafa başlayınca bedenler onların arkasına takılıp geliyor ve Kutlu Misafirin’le yaşadığın târifi imkansız vuslata benzer bir başka huzur yaşanıyor etrafında..!</p>
<p>Hani ya, mukaddes bir göçle Allah Rasûlü (sas) Medine’ye gelince, bir sevk-i ilâhiyle senin hâneni şereflendirmiş ve sende misafir kalmıştı. Heyecandan o gün kalbin yerinden çıkacak gibi olmuş, sevinçten kabın kabına sığmıyordu, sığamazdı. Nasıl sığabilirdi ki gelen, kevn ü mekânın sultanı, Allah’ın da Rasûlü’ydü. Evine geliyordu..! Hem bu geliş, bir anlık da değil, Mescid-i Nebevî yapılacağı ana kadar devam edecek bir misafirliğin başlangıcıydı. O’nun geldiği yerde yürekler, ayaklarının altına serilip gönüllerde bayramlar yaşanmaz mıydı hiç!? Arada bir gecelerimize misafir olduğunda çocuklar gibi sevinip kuşlar gibi uçuyor, yıllarca tadını unutamayıp en tatlı hatıralarımız olarak yâd etmiyor muyuz bugün!?</p>
<p>İlk defa adını, Medine’nin ilk muallimi Mus’ab İbn Umeyr’den dinlemiş ve evinin gülü Ümmü Eyyûb’la birlikte gönlünü O’na iki yıl önce açmıştın. Bu öyle bir açıştı ki, kavuşabilmek için yüreğinde tufanlar kopuyor, yanardağlar gibi sinen kabarıp iniyordu. Gönlündeki bu aşk ateşini, ikinci Akabe gecesinde yaşadığın bir vuslatla kısmen serinletebilmiştin. O gece, mübarek elini tutup, O’nu Medine’ye davet eden yetmiş kişinin arasında sen de vardın. Ve işte bugün O, buraya gelmiş ve ne lütuf ki, senin evini şenlendiriyordu. Artık bulmuştun ya, bir daha asla ayrılmayacaktın.</p>
<p>Rasûlullah (sas)’in alt kata yerleşmesine gönlün, hiç mi hiç razı olmadı, olamazdı. Defalarca yukarı davet ettin; kabul buyurmadı. Olacak ya, bir gece elin takılmış, su dolu testiyi kırmıştın. Etrafa su yayılmıştı. Alt kata, en üsttekinin üstüne dökülecek diye öyle titremiştin ki, damla damla takip ediyor ve dökülen suyu emsin diye üzerine yorgan-yastık ne buldunsa atıyordun.</p>
<p>Kararlıydın. Bunu vesile bilerek eşyalarını toparlayıp boşalttın hâneni ve yukarı davet ettin Kutlu Misafirin’i. Fiilî bir durum vardı ya, kabul buyurdu.</p>
<p>Az değil, yedi ay nefesini tuttun nefeslerini dinlemek, uykuyu unuttun gecelerindeki derinliği sezebilmek için..! Ne sırlar vardı kim bilir aranızda, giderken beraberinde götürdüğün..!</p>
<p>Medine’ye gelince, Muhâcirlerle Ensârı kaynaştırmak için bir kardeşlik tesis etmişti. Her Medine’li Ensâr, Mekke’den kopup gelen bir Muhâciri bağrına basıyor ve öz kardeşten öte, arada kopmaz bir bağ örülüyordu. Ne tevafuk ki, bu kardeşlikte sana düşen, Medine’nin ilk muallimi, senin de ilk rehber ve üstadın genç Mus’ab idi.</p>
<p>Evin öylesine şenlenmişti ki, bir tatlı su kaynağı gibi gelip gidenin, gidemeyip tekrar gelenin haddi hesabı yoktu. Artık orası sadece bir ev değil, aynı zamanda bir mekteb olmuştu. Allah Rasûlü (sas), fakirlerin karnını burada doyuruyor, ihtiyaç sahiplerinin derdine burada çare buluyordu. Hakka matıyye olmuştunuz ya, kimbilir O’nun duasında kaç defa adınız geçmiş, karıncalanmış ellerini nur yüzüyle buluşturduğu aydın gecelerinde kim bilir kaç defa yâd edilmiştiniz!?</p>
<p>Nihayet Mescid-i Nebevî ve hâne-i saadetlerinin inşası tamamlanmış ve artık ayrılma vakti gelmişti. Senin için, yedi aylık bir beraberlik yedi dakika gibi gelip geçivermiş ve sanki bitmesini asla arzu etmediğin tatlı bir rüyadan uyanıyor gibiydin. Gerçi bu, sadece bir mekân değiştirmeydi. Bir defa çekim alanına girmiştiniz ya, ayrılmanız da mümkün değildi. Ayrıca O, bir vefa insanıydı. Sonraki günlerde zaman zaman hânenize gelecek ve unutmadığını fiilen gösterip sizi evinizde ziyaret edecekti.</p>
<p>O’nunla birlikte Bedir’e katıldın, Uhud’da bulundun, Hendek’te Medine’yi müdafaa ettin. Hayber’den Huneyn’e, oradan da Mekke’nin fethine kadar, Kutlu Misafirin neredeyse sen de hep oradaydın.</p>
<p>Gün geldi vahye şahitlik ettin, kalemle onu ebedileştirmede ulvî bir vazife aldın. Yeri geldi, bir kalkan olup Rasûlullah (sas)’i korumayı kendine vazife bildin; sabahlara kadar çadırının önünden hiç ayrılmayıp nöbetler tuttun.</p>
<p>Devran dönüp, evinden ayrıldığı gibi bir gün aranızdan da ayrılınca, herkes gibi sen de yıkılmıştın. Gönlünün sahibiyle hemhâl olup dünya gözüyle endamını süzerek lâl ü güher sözlerine muhatap olmak, artık bir başka aleme kalmıştı. Kim bilir, ardından ne kadar ağladın ve nice ağıtlar yaktın!?</p>
<p>Ancak bu, köşene çekilmeni gerektirmiyordu. Bir defa bu yola baş koymuştun ya, köşene çekilmek şöyle dursun, bunu düşünmeyi bile döneklik kabul ediyor, yerinde duramıyordun, duramazdın. Şartlar ne olursa olsun, Allah için nerede bir hareket varsa, mutlaka sen de oradaydın. ‘Ey mü’minler! … hep birlikte seferber olunuz’ şeklindeki ilâhî emir, dilinde sürekli tekrarlanan bir virdi zebândı.</p>
<p>Fırsat buldukça kabrinin başına gidiyor, içten içe gözyaşı döküyordun. Bir gün seni bu halde gören bir başka dostun, ikaz etmek istemiş ve Rasûlullah’ın sünnetinde böyle bir ağıtın yeri olmadığını söylemişti. Zaten, yüreğini yakan hasreti iliklerine kadar işlemiş ve kederden kıvrım kıvrımdın. Senin maksadın neydi ve ne ile itham ediliyordun? Mahzun bir eda ile ancak; ‘Ben, bu mezar taşına değil, Rasûlullah’a geldim’ diyebildin.</p>
<p>Ufkun o kadar engindi ki, günü birlik harekete hiç mi hiç prim vermedin. İlk hareketi almıştın ya, yerinde duramıyor, cepheden cepheye koşuyordun. Ebu Bekir’le beraber koştun hilafeti süresince; Ömer’den hiç ayrılmadın; Osman nereye gitmişse sen de oradaydın; Ali, fitnenin kaynadığı yerde Hakk’ı temsilin timsaliydi senin için ve O’nun yanında kalmayı yeğledin. Suriye’den Filistin’e, Mısır’dan Kıbrıs’a kadar gitmediğin yer kalmamıştı, doğru bildiğin Hak adına.</p>
<p>Cevâhir kadrini cevher fürûşân olan bilir derler ya, vefanın ne anlama geldiğini bilenler de yok değildi. Basra’ya geldiğinde, bir başka Peygamber âşığı İbn Abbas, halini anlamış ve evini de tahsis ederek seni içeri davet etmişti. ‘Evde ne varsa hepsi senindir’ diyor ve yemin vererek; ‘Sen Rasûlullah’a nasıl davranıp cömertliğini ortaya koymuşsan o gün, bugün de ben sana öyle davranacağım’ diye ahdini yeniliyordu. Yirmi binlik borcuna kırk binlik bir mukabeleyle karşılık verdi. İlâve olarak yirmi de köle vermişti emrine, hizmetini görsünler diye..!</p>
<p>Artık yaşlanmıştın. Ama yaşını öne sürerek arkada kalmayı hiç mi hiç düşünmüyordun. Yine bir hazırlık vardı ve Kutlu Misafiri’nin müjdesiyle düşecek bir kaleye, Kostantıniyye’ye gidilecekti. Yerinde durman mümkün müydü? Allah için bir hareket olur da sen geri durur muydun? Hem Allah Rasûlü (sas), orayı fetheden askeri tebcil edip kumandanına yahşi çekmemiş miydi? Duramazdın. Kılıncını kuşandın, torunlarının yardımıyla ve şehadete son bir iştiyakla yeniden yollara koyuldun.</p>
<p>Hâlin belîğ bir lisan, kırkında kırk bahane arayan bizlere ne veciz mesajlar sunuyor! Seksen küsurluk bir ömrü geride bırakmıştın ama baş-diş ağrısı demeden, yorgunluk nedir bilmeden hep O’nun yolunda ve sürekli yollardaydın.</p>
<p>Muhasara günlerce devam etmiş ve bir türlü neticeye gidilemiyordu. Surlardan kızgın yağlar dökülmesine, ok ve mancınıklarla mukabeleye rağmen Nebevî müjdeye ulaşabilme iştiyakıyla düşman saflarına delicesine dalanlar vardı.</p>
<p>Bu tablo karşısında cemaatten değişik seslerin yükseldiğini duydun. Bu şartlarda düşman saflarına hücum edenlerin yanlış yaptıklarını îma ile, ‘Sübhanallah! Kendi eliyle kendini tehlikeye atıyor, olacak şey değil..!’ gibi sözlerle İlâhî Beyan’daki bir âyete işaret edip sözde istişhâd ediyorlardı.</p>
<p>Duydukların karşısında tüylerin diken diken olmuştu. Ortada düzeltmen gereken bir yanlışlık vardı. Bekleyemezdin, hemen kalktın ve bir yanlışı, yanlışımızı düzeltme adına en gür sesinle haykırarak burada da üzerine düşen vazifeyi yerine getirdin:</p>
<p>‘Ey insanlar! Sizler bu âyeti ne hakla böyle tevil ediyorsunuz? Bir defa bu âyet, Ensâr topluluğu olarak bizim hakkımızda indi. Zira, dine omuz veren insanların adedi artıp işler yoluna girdiği yerde bizler, aramızda oturarak, ‘Biraz da mal ve mülkümüzle meşgül olup çoluk çocuğumuzla ilgilensek’ diye düşünmeye başlamıştık ki, gelen bu ayetle adeta Allah (cc), kulağımızdan tuttu ve, ‘Allah yolunda malınızı harcayın da, (kenara çekilmek suretiyle) kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.’ diye bizi ikaz etti. Zira esas tehlike, dünyanın cazibesine kapılarak mal ve mülkün arasına dalıp kenarda kalmayı yeğlemek ve netice itibariyle mal ve canımızla Allah yolunda koşturmaktan geri durmamızdı.’</p>
<p>Bugün, işimize gelmediği veya nefsimize hoş gelen yerde nice tevil ve yorumla ortalığı sulandırıp, kenara çekilme adına onca bahane arayışımıza mukabil, Mesih nefesli benzeri ikazlara ne kadar ihtiyacımız var, bir bilsen..!</p>
<p>Savaştı ya, sen de yaralanmıştın. Uzanıp yatırıldığın yerde artık ebedî yolculuk vaktinin geldiğini düşlüyordun. Evet, sevgiline, O’nun ebedi sevgisine kavuşacaktın.. hem de O’nun için çıktığın bir yolculukta bir vuslattı bu… Akabe’ye giderken hissettiğin heyecanın birkaç mislini duyuyor ve ayrı bir iştiyakla o anı bekliyordun. Elbette senin için bundan daha büyük bahtiyarlık olamazdı. Ancak kalbin biraz buruktu. Zira, nihayetinde bir vuslat olsa da, anlaşılan o ki, müjdeyi yaşayamadan gidecektin ve kalbini, tatlı bir hüzün halinde bunun üzüntüsü sarmıştı..!</p>
<p>Bir ara, torunun yaşındaki komutanın Muaviye’nin oğlu Yezid yanına geldi ve bir ihtiyacın olup olmadığını sordu.</p>
<p>Evet, senin de bir ihtiyacın vardı. Dünya gözüyle surları geçip o kutlu müjdenin tahakkukunu görememiştin ya, en azından, gün gelip surlar ardına kadar kapılarını imana açtığında o huzuru toprağın altından seyredip yaşamak istiyordun. Zira, üstünde tekbir ve tehlil seslerine karışmış kılıç şakırtılarını, at kişnemelerini ve bir nice yiğidin bülendi âvâz gür sesini duyduğunda bu fethin gerçekleştiğini anlayacak ve Rabbine ayrı bir hamd ile kabrinde huzur soluklayacaktın. Dudaklarından, etrafındakileri şaşkına çeviren şu cümleler sıralanmaya başladı:</p>
<p>‘Şayet burada ölürsem’ diyordun. ‘Bedenimi bir bineğin üstüne bağlayın ve uzağa, götürebildiğiniz kadar düşmanın içine, surların dibine götürün ve oraya, ayaklarınızın altına gömüp geri dönün.’</p>
<p>Zira biliyordun ki, bugün olmasa da yarın mutlaka Kostantıniyye fethedilecekti. Müjdelenen sadece Kostantıniyye miydi? Elbette hayır. Gün gelecek, Kostantıniyye’ye kadar taşıdığın bayrak, üzerine güneşin doğup battığı her yere ulaşacak ve Muhammedî sadâ dalga dalga dünyanın dört bir yanında yankılanacaktı. Muştusunu vermemiş miydi Son Nebi, boynuna sarılıp ağlayan kızı Fâtıma’nın gözyaşlarını silerken? ‘Yeryüzünde kerpiç ve tuğladan yapılmış hiçbir ev; deve tüyünden, keçi kılından ve koyun yününden örülmüş hiçbir çadır kalmayacak ki, temelinde çile ve ıstırap yüklü bu dava oraya ulaşmış olmasın..!’ Ne mutlu onlara ki ruhu, ruh dünyanla özdeş binlerce ‘mefkûre muhaciri’ bugün, işte bu duygu ve düşünceyle dolu, dünyanın dört bir yanında senin düşüncelerini temsil için yarışıyor..!</p>
<p>Gün gelecek, o huzuru da yaşayacaktın. Kostantıniyye’yi İstanbul yapan bir başka kumandan, asırlar sonra o müjdeyi bizzat yaşayıp sana bu hazzı da tattıracaktı. Karanlık bir çağın mumunu söndürüp aydınlığa yeni bir kapı aralayan bu genç serdar, böylelikle arzunu, her mü’minin arzusunu zamanın bir behresinde gerçekleştirmiş oluyordu.</p>
<p>O gün, Fatih de bir arayış içindeydi. Zira O’nun için de sen, Rasûlullah’ın yâdiğârı mukaddes bir emanettin ve mutlaka seni bulup mezarının başına gelecek, elinde derlediği gülden buketlerle ruhuna bir fatiha gönderecekti. Bir keşifle gözlere âyân oldun ve bugünkü mekânın yükseldi etrafında..!</p>
<p>Bir defa bulmuştuk ya seni, o günden sonra hep uğrak yerimiz oldun, yollarımız yanından kıvrılıp gitti çoğu zaman. O kadar ki, sultanların her tahta çıkış merasimi senin huzurunda yapılır oldu ve kılıçlar senin nezaretinde kuşanıldı bellere, uzaklara giderken teberrük olsun diye..!</p>
<p>Surların dibine gözünü diktiğinde tekbir ve tehlil seslerini uzaklara, daha da uzaklara götürememenin ıstırabını duyuyordun ya, işte bugün günde beş defa o coşkulu Muhammedî sadâ, senin mekânından yükselerek her daim ruhlarımızı okşuyor. Ve bizler, aramızdaki varlığınla sermest ve seni misafir etmekle pek hoşnutuz; zaman zaman gönlünü kıracak yanlışlıklarımız olsa da umarız sen de bu hoşnutluğa, ayrı bir hoşnutlukla mukabele ediyorsundur..!</p>
<p>İşte bugün, gecenin zifiri karanlığında ışığa koşan kelebekler misali dört bir yandan sana koşup gelen bu insanlar, taşıdığın ruhla metafizik gerilime geçme ve getirdiğin bayrağı uzaklara, daha da uzaklara taşıyabilme adına mekânında gönül balanslarını ayarlayıp yolda, yolunda olmanın coşkusunu yaşıyorlar. Bu coşkuyla tehliller yükseliyor Eyüp ufuklarında ve yine bu coşkuyla iman ve Kur’ân’a sadakatimizi gözden geçirip huzurunda mânevî kılınçlarımızı kuşanıyoruz bellerimize..! Umarız bu coşkuyu duydukça sen, huzur dolu meskeninde ayrı bir haz alıyor ve; ‘İşte bize, Allah ve Rasûlü’nün vadettiği şey de bu’ deyip, Allah ve Rasûlü’nün sözüne sadakate imanımız noktasında kimbilir bize neler fısıldıyorsundur?!..</p>
<p>Binler selâm sana.. mefkûrene.. yoluna ve yolunun âşıklarına!.. Kostantıniyye’ye kadar getirdiğin bayrağı, burç burç ötelere, daha da ötelere taşımaya and içmiş mefkûre muhacirlerine!..</p>
<hr class="wp-block-separator" />
<p><strong>Kaynak: Dr. Reşit Haylamaz, Nisan 2002 Sızıntı Dergisi </strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/habib-i-ekremin-yari-eba-eyyubil-ensari/">Habîb-i Ekrem’in yârî, Ebâ Eyyûbi’l-Ensârî</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
