<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>musibet arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/musibet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/musibet/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:55:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>musibet arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/musibet/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Belayı ve musibeti ne kadar minimize ederseniz&#8230; &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/belayi-ve-musibeti-ne-kadar-minimize-ederseniz-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Sep 2022 04:30:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[bela]]></category>
		<category><![CDATA[musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27242</guid>

					<description><![CDATA[<p>Seleften Allah razı olsun halefe ne kadar çok iş bırakmışlar. Sizin döneminizde Hazreti Pir-i Muğan Şem-i Taban, Mısır’da bir başkası, Suudi Arabistan’da bir başkası, Pakistan’da bir başkası; herkes kendi ufku&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/belayi-ve-musibeti-ne-kadar-minimize-ederseniz-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Belayı ve musibeti ne kadar minimize ederseniz&#8230; | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Seleften Allah razı olsun halefe ne kadar çok iş bırakmışlar. Sizin döneminizde Hazreti Pir-i Muğan Şem-i Taban, Mısır’da bir başkası, Suudi Arabistan’da bir başkası, Pakistan’da bir başkası; herkes kendi ufku ve ufkundaki enginliği ölçüsünde ortaya bir şeyler koymuştur. Arkadan gelen nesillere bu doneleri değerlendirmek düşmektedir. Bunu yapmak suretiyle kendi dünyanızın rengini dünyaya aksettirin, o mükemmel dantelayı bütün dünyaya gösterin, onlarda imrenme duygusu uyarın. Belayı ve musibeti ne kadar minimize ederseniz, Allah’ın izni ve inayetiyle, insanlık o kadar huzurlu bir dünyada yaşamış olur.</p>
<p>*Evet, geçmişte kavgaya, gürültüye, patırtıya sebebiyet vermiş hadiseleri deşelemek suretiyle günümüzde yeni kavga unsurları oluşturmamak, aksine güzergâh emniyeti adına herkese açık durmak lazım. Kardeş, dost, taraftar, muhip, sempatizan, ilişmeyen ve arafta (bir o tarafa bakan, bir de bu tarafa bakan, bazen dökülen bazen de siz kalkıp yürüdüğünüz zaman çıkarları o istikamette olduğundan dolayı sizin yanınızda) bulunanlara kadar alaka dairesini geniş tutmak lazım. *Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle “Bir ayağım İslam’ın merkezinde, öbür ayağım yetmiş iki millet içinde!..” Hazret öyle diyor, öyle bir daire çiziyor. Böyle engin bir vicdanla insanlığa bakmak lazım. Zira kinlerin, nefretlerin, gayzların, öfkelerin şimdiye kadar insana bir şey kazandırdığı hiç görülmemiştir. Geleceği Omuzunda Bayraklaştıracak Genç Nesiller</p>
<p>*Düne kadar Türkçe Olimpiyatları adıyla, şimdilerde Dil ve Kültür Festivali unvanıyla yapılan faaliyetleri yasak ettiler; “Burada olmasın!” dediler, “Yaptırmayacağız!..” dediler. Sağ olsunlar, hidayet defterlerine yazılsın bu, kaydedilsin!.. Bu sene yirmi yerde yapıldı. Yirmi yerde Türkiye’de olandan daha parlak icra edildiği için, arkadaşların bu mevzuda aşk u iştiyakları daha bir arttı. Diyorlar ki: “Yahu 40 ülkede de yapmak mümkünmüş bunu! Niye 40 ülkede yapmadık?!.” Öyleyse gelecek sene 40 ülkede yapacak şekilde bu meseleyi projelendirelim Allah’ın izni ve inâyetiyle. Nasıl olsa varidat, semalar ötesinden geliyor. Nasıl olsa, Cenâb-ı Hak vüdd vaz ederek, kalbleri size tevcih ediyor.</p>
<p>*Geleceği omuzunda bayraklaştıracak genç nesiller.. siyahı, esmeri, mavi gözlüsü, kara gözlüsü, kıvırcık saçlısı, düz saçlısı, uzun saçlısı, kısa saçlısı… birbiriyle öyle mezc oldu, öyle kaynaştı, öyle bütünleştiler ki, bunlar geleceğin eliti olmak üzere yürüyorlar ve geleceğin huzur dünyası adına her birisi adeta inandıran çok önemli bir mesajdır. Aslında olan şeyler, gelecekte olacak şeylerin en inandırıcı ve en yanıltmayan referansıdır.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/belayi-ve-musibeti-ne-kadar-minimize-ederseniz-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Belayı ve musibeti ne kadar minimize ederseniz&#8230; | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Musibet, Çile ve Izdırap! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/musibet-cile-ve-izdirap-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jun 2022 04:30:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Çile]]></category>
		<category><![CDATA[musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26406</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hazreti Üstad, ruhunun talebini şöyle dile getirir: “Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâki isterim. Zerreyim, fakat bir&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibet-cile-ve-izdirap-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Musibet, Çile ve Izdırap! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hazreti Üstad, ruhunun talebini şöyle dile getirir: “Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem. İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâki isterim. Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim. Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.”</p>
<p>*İnsan ebed için yaratılmıştır, ebedden, ebedî Zât’tan ve ebediyet gamzeden şeylerden başka hiçbir şeyle de tatmin olmaz. “Kalbler, ancak Allah’ı anmak, vird-i zeban etmek, tabiatının bir derinliği haline getirmekle itminana, oturaklaşmaya ulaşır!..” (Ra’d, 13/28) Böyle oturaklaşmış bir kalbin sahibi, Hz. İsrafil Sûr’u dudağında görünse ve küreler birbirine çarpsa, ihtimal ki, onu da takdirkâr bir nazarla seyreder, “Allahu Ekber” der, “Allahım ne büyüksün, bunları nasıl çarpıştırıyor, vuruşturuyor veya ahengi koruyorsun!” diye ilave eder. O’nun azametini, icraatının büyüklüğünü ve meşiet-i sübhaniyesinin şümulünü görür, O’na karşı hayranlığı artar. Musibet, Çile ve Izdırap yürüdüğümüz yolun kaderidir!..</p>
<p>*Yürüdüğümüz yol, peygamberlerin, selef-i salihînin ve Ashab-ı Kiram’ın yoludur; Allah bu yoldan ayırmasın. Bu yolda ayağa diken batabilir, bir şey ısırabilir, insan bir salyayla karşılaşabilir. Fakat mümin, beklediği, ümit ettiği, dilbeste olduğu konular karşısında bunların çok önem arz etmediğini de bilir, güler geçer bütün olup biten şeylere.</p>
<p>*Cennet’e uzanan peygamberler yolunun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa şöyle dikkat çekilmiştir: أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214) Sizden evvel gelenlerin başlarına gelen dâhiyeler, gaileler başınıza gelmeden, o sarsıcı yıldırımlar başınızda dönmeden, hatta iş nebi ve beraberinde bulunanlar “Allahım yardımın ne zaman?” diyeceği kerteye varmadan Cennet’e gireceğinizi mi zannediyorsunuz?</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibet-cile-ve-izdirap-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Musibet, Çile ve Izdırap! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Covid-19 ve kader-i ilâhî &#124; Recep Atıcı</title>
		<link>https://hizmetten.com/covid-19-ve-kader-i-ilahi-recep-atici/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Recep Atıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Aug 2021 08:44:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[covid 19]]></category>
		<category><![CDATA[kader-i ilahi]]></category>
		<category><![CDATA[musibet]]></category>
		<category><![CDATA[recep atici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21440</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçtiğimiz hafta sonu, eski dostlarla beraber içinde manevi içerikli iki günlük bir değerlendirme programı olacaktı. Ancak programa bir kaç gün kala Covid-19 yani diğer adıyla korona illetinin tekrar arttığı ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/covid-19-ve-kader-i-ilahi-recep-atici/">Covid-19 ve kader-i ilâhî | Recep Atıcı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz hafta sonu, eski dostlarla beraber içinde manevi içerikli iki günlük bir değerlendirme programı olacaktı. Ancak programa bir kaç gün kala Covid-19 yani diğer adıyla korona illetinin tekrar arttığı ve bu yüzden toplu program yapmanın uygun olamayacağını bildiren bir e-mail aldım. İçeriğini okuyunca gayri ihtiyari “Görelim Mevlâm neyler, neylerse güzel eyler” desem de yaklaşık altı aydır iple çektiğim bu program iptal edilince içimde bir burukluk hâsıl oldu. Mevcut pandemi sebebiyle genel olarak telaş ve endişe içinde oturup kalkıyor ve iki adım ötede hangi sürprizle karşılaşacağımızı çok bilemiyoruz. Yaşanan bu tür krizlerden dolayı da istikbal adına ciddi plânlara imza atamıyor ve karşımıza çıkan bu tür hâdiselerle alâkalı tavırlarımız daha çok günlük hayatı devam ettirme şeklinde oluyor.</p>
<p>Ülkemizde; maalesef hem maddi, hem de manevi yangınların alevleri gökleri yaladığı şu günlerde bu manevi içerikli program belki de yaralarımıza merhem olabilirdi. Memleketin 27 farklı noktasında çıkan bu yangınların nedenini ve hikmetini sual etme cür’etini gösterebilen yok. İdare edenlerden de sadra şifa yapılan bir açıklama yok. Tam aksine fırsatı ganimet bilen ve bu işten payımıza ne düşer pespayeğiliği içindeki haramzâdeler oturup birileriyle pazarlık yapıyor. Gerçi akrep gibi zehirlemekten zevk alan insanların iş başında olduğu bir cemiyetten bundan fazlasını beklemek zaten abes olur. Çünkü kelebek ruhlu ne kadar insan varsa hepsini ya Medrese-i Yusufiye’ye tıktılar ya da elini kolunu bağlayıp ne haliniz varsa görün dediler. Bu yüzden epey zamandır bütün düzenimiz bozuldu ve kâbusa benzer bir kabz hâli yaşıyoruz.</p>
<p>İşte her şeyin dibe vurduğu bu dönemde düşünceler o denli sarsıldı ki, insanlar en temiz, en nezih şeylere dahi irkilmeden el uzatamaz hale geldi ve birbirine olan güven duygusunu yitirmeye başladı. Üst üste esen bu fitne ve fesat fırtınalarının oluşturduğu buhran hâli, neredeyse ümitlerimizi de hercümerç etti denebilir. Tiranizm, bizleri kendi ülkemizde zulm ettiği gibi bugün dünyanın değişik coğrafyalarında farklı ad ve unvanlarla birbirine benzeyen tiranlar, aynı şekilde zulme devam ediyor. Belki de bunun bir neticesi, şimdilerde bütün dünya Covid-19 nedeniyle mânevî bir buhran geçiriyor ve korkunç bir kabz hâli yaşıyor denebilir.</p>
<p>Şimdilerde genel itibariyle insanlık âlemi, bu pandeminin hikmetini sorgulama yerine sadece maddi sebeplere müracaat ederek yayılmasının önünü almaya çalışıyor.  Hâlbuki her şeyin dizgini elinde, her şeyin hükmü emrinde olan Cenab-ı Hakk’ın bu musibetteki muradı nedir ve hikmeti ne ola ki fikri irdelenerek bunun üzerinde şakakların zonklatılması gerekmez mi? Bilemiyoruz, muhtemelen Rabbü’l-Âlemin, kader-i ilâhî vasıtasıyla insanlığı bu şekilde yeniden terbiye ediyor olabilir. Zira bir ayeti kerimede Cenab-ı Hak, &#8220;<em>Bir belâ ve musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar</em>.&#8221; (Enfâl; 8/25) buyuruyor. Bediüzzaman ve bazı âlimler bu âyeti şu şekilde yorumlamışlar. “Beşer, bir derece külliyet kesbeden zulümleri vasıtasıyla işledikleri haksızlıkların bir neticesi olarak, kâinat ve onun içindeki gözle görülemeyecek kadar küçük olan külli unsurları kızdırırlar. Arz ve Semâvâtın Rabbi ve Hâkimi olan Allah,  küllî ve geniş bir tecellî ile kâinatın tamamında Rubûbiyetini harekete geçirir ve bütün insanlığı bu yolla hem uyarır hem de dehşetli taşkınlıklarından vazgeçirmek ister. Ayrıca bu yolla, tanımak istemedikleri Kâinatın sahibini tanıttırmak için, emsalsiz, kesilmeyen umumî ve dehşetli âfâtı insan nev’inin yüzüne çarparak hikmetini, kudretini, adaletini, iradesini ve hâkimiyetini gösterir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>İşte bizler, şayet hakkıyla Allah’a inanmış isek meseleyi bu perspektiften analiz ederek Covid-19 eliyle oluşan bu kabz hâlinin kader-i ilâhî’nin bir hükmü olduğunu kabul etmeli ve bundan kurtulmak için tekrar O’nun inayetini celb etme yollarını aramalıyız. Malumunuz olduğu üzere birinci dünya savaşı yıllarında Bediüzzaman’a, hakîkaten yakaza olan sâdık bir rüyada İslam’ın geleceği için teşekkül eden muhteşem bir meclis bazı sorular sorar. Bu sorulardan biri de şöyledir; <em>&#8220;Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Musîbet-i amme ekseriyetin hatasına terettüp eder. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti.</em>”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Bu çerçeveden meseleye baktığımız zaman bütün insanlığın yeniden iç içe bir kabz yaşaması kader-i İlâhî’nin bir hükmüdür ve bu neticeyi doğuran da insanın kendi fiilidir.</p>
<p>Evet, günümüz itibariyle Covit-19’un oluşturduğu kabz hali hâla devam ediyor ve bu belirsizlik halinin ne kadar süreceği de sadece tahminlerden ibaret. Dolayısıyla sosyal hayatı bir ahtapot gibi saran bu virüs, uzun süre genel hayatı etkileyecek gibi duruyor. Zaten şu anda sosyal hayatın dengeleri alt üst olmuş durumda ve bilhassa bazı ülkelerde ekonomi durma safhasına geldi. Durum böyle olunca elbette sebeplere müracaat edilmeli ve tedbirlere azami derecede riayet edilmelidir. Bununla beraber meselenin bir de kader-i İlahiye bakan yönü dikkate alınarak sebeplerin yaratıcısı olan Allah’a da dua kapısıyla müracaat edilmeli değil mi?</p>
<p>Bediüzzaman,<em> ‘</em>başa gelen zulümlerde iki cihetin ve iki hükmün var olduğunu, bunlardan biri insanın, bir diğerinin de kader-i İlâhî olduğunu ve aynı hâdisede insan zulmederken, kaderin âdil olduğunu, adâletle hükmettiğini’<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> söylüyor. Bu koronavirüs meselesinde, bizler insanın zulmünden ziyâde, kaderin adâleti ve hikmet-i ilâhiye’nin sırrını düşünmeli ve O’na müracaat etmeliyiz. Umumi duaların kabul olma ihtimalinin daha yüksek olduğu veçhesiyle yeryüzündeki bütün dinlerin mercileri, yüksek bir sesle bu meseleyi dile getirmeli ve teknolojinin sunduğu imkânlar kullanılarak her dinden insanın katılımıyla koronavirüse de söz dinletecek sonsuz merhamet sahibi Allah’a müracaat edilse yeridir.</p>
<p>Evet, genel tabloya bu açıdan bakıldığında hiç de iç açıcı görünmese de, ufuklar bütünüyle kararmış gibi dursa da işin doğrusu inancımız gereği karamsar olmak gibi bir lüksümüz yok. Zira tarihî tekerrürler içinde çok defa Cenâb-ı Hakk, genel manada kabz hâli dediğimiz bir yolla insanları baskılamış ve sıkıştırmıştır. Bu baskı dönemlerinden sonra da insanlık yeni ufuklara açılmanın başlangıcı olan diğer bir adıyla ‘bast’ dediğimiz hâl devreye girmiştir. Bunu dünyaya bakan yönüyle misallendirmek gerekirse ilki İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kendi içinde ikiye bölünen Almanya’nın bu günkü durumudur<strong><em>. </em></strong>Bir diğeri ise atom bombası atılan ve tesiri uzun yıllar devam eden Japonya’nın dünya sahnesindeki yeridir. Bu işin Hizmet Hareketi’ne bakan yönüne gelince, 12 Eylül 1980 öncesi Ege bölgesiyle sınırlı olup koza durumundaki hizmetimizin, sonrasında kelebek olup Anadolu’nun her köşesine uçtuğu yıllardır. Yıllar sonra o günlerden bahsederken Hocaefendi şöyle der: “<em>1982 yılında çok sıkıntı çektim ve herhalde öleceğim diye endişe ettim. Çünkü o dönemin beş altı senesi çok şiddetli geçen bir tecrit dönemiydi. Bazen bir yerde bir saat kalıp içinde dua edecek emin bir ev bile bulamıyorduk. Bu yüzden ayakkabılarımın altını lastik yaptırmıştım ki yürürken ses çıkartmasın.</em>”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Aslında bu durum hem fert planında hem de cemiyet planında hiç değişmez. Ferdî sıkıntıların doruk noktaya ulaşması, bir bakıma kurtuluş anının da çok yakın olduğunu gösterir. Aynı durum, içtimaî sıkıntıların dayanılmaz bir kerteye gelmesinde de görülür. Bu yönüyle tarihi hadiseler iyi tahlil edilebilse genellikle insanlığı kabz yaşatan hadiselerden sonra beşer yeni ufuklara pervaz etmiştir. İmam Sühreverdî’nin, ‘karar karara bildiğin kadar, çünkü karanlığın en koyu anı, aydınlığa çıkmanın başlangıcıdır’ dediği gibi Cenâb-ı Hak, insanlara yaşattığı bu kabz hâliyle her ne kadar boğacak hâle getirse de sonrasında bast yaşatarak yeni bir yayılma ve genişlemeye imkân vereceği ümidini taşıyoruz.</p>
<p>O zaman denebilir ki Allah, insanı kendine yöneltmek için bazen kabz hâli yaşatır. Bu açıdan bu korona hadisesinin oluşturduğu sıkışmışlık hâli aslında birçok insanın Allah’ı yeniden hatırlamasına imkân verdi denebilir. İşin doğrusu top yekûn insanlığın yaşadığı bu sıkışmışlık hali, ‘merayı tecavüz etmek isteyen koyun sürüsünü ikaz etmek için çobanın attığı taşa benzemektedir. Taşın isabet ettiği koyun, hal diliyle, biz çobanın emri altındayız ve o bizden ziyade faydamızı düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim der, kendisi döner ve sürü de döner.’<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Bu açıdan hadiselerin dilini çözebilenler için yaşanan bu kabz hali, muhtemelen insanlığın sonsuz Kudret sahibi tarafından ikaz edildiğinin bir göstergesi ve bu ikazın neticesi de bast olacaktır inşallah. Zira bir ayeti kerimede Cenâb-ı Hak, “<em>Eğer Allah sana bir sıkıntı, bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Şayet sana hayır dilerse o durumda O’nun bu lütfunu engelleyebilecek de yoktur</em>.” (Yunus;10/107) buyurmaktadır. Biz de öyle inanıyor ve ümit ediyoruz ki Cenab-ı Hak, bu sıkıntılı dönemden sonra iman ve Kur’an davasını daha önceki sıkıntılı zamanların arkasından yaşattığı inşirahlar gibi yeni oluşumlara kapı aralayacaktır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Nursi, “<em>Tarihçe-i Hayat”</em> Süreyya Yay. İst. 2016, s. 161</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Nursi, “<em>Kastamonu Lahikası</em>” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 196</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Faruk Mercan “<em>Allah Yolunda Bir Ömür</em>” Süreyya Yay. 2019, s. 153-154</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Nursi, “<em>Mesnevi Nuriye</em>” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 157</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bediüzzaman Said Nursi, “<em>Sözler</em>” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 226-227).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/covid-19-ve-kader-i-ilahi-recep-atici/">Covid-19 ve kader-i ilâhî | Recep Atıcı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Musibetten hakikî tevhide giden yol</title>
		<link>https://hizmetten.com/musibetten-hakiki-tevhide-giden-yol/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Jun 2021 06:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20132</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Maruz kalınan belâ ve musibetlerin hakikî tevhide ulaşmada bir rolü var mıdır? Cevap: Tevhid-i hakikî, sebepler dünyasında yaşayan ve zahiren onların hazırladığı şatafatla kuşatılan insanın, iradî olarak kendini çevreleyen bütün&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibetten-hakiki-tevhide-giden-yol/">Musibetten hakikî tevhide giden yol</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Maruz kalınan belâ ve musibetlerin hakikî tevhide ulaşmada bir rolü var mıdır?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Tevhid-i hakikî, sebepler dünyasında yaşayan ve zahiren onların hazırladığı şatafatla kuşatılan insanın, iradî olarak kendini çevreleyen bütün bu sebeplerden sıyrılması, sıyrılıp “Allah” demesi, O’nun mutlak kudret ve iradesini her bir hâdisede müşahede edebilmesidir. Böyle bir bakış açısını büyük ölçüde kalb ve ruh ufkunun kahramanı büyük zatlar yakalayabilmişlerdir. Onlar, kendi üzerlerine bir çarpı çekip nefyettiklerinden ve kendilerini görmediklerinden ötürü hep O’na yönelmiş, görülmesi gerekli olanı görmeye kilitlenmişlerdir. Onlar, hâdiselerin çehresinde sebepleri değil, sebepleri var eden Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmüşlerdir.</p>
<h3>Cebr-i lutfî tevhide yöneliş</h3>
<p>Biraz daha açacak olursak; hakikî tevhid, insanın, sebepler dairesi içinde yaşadığı ve çoğu defa bu sebeplerin etkisiyle başı dönebileceği, bakışı bulanabileceği bir durumda olduğu hâlde, hiç sarsılmadan, sapması olmayan bir ibre gibi hep Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ı (celle celâluhu) göstermesi demektir. Ancak hayatın normal akışı içerisinde milim sapmayan bir ibre gibi hep O’nu gösterme ufkunu yakalama oldukça zordur. Fakat <em>“Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?”</em> (Neml sûresi, 27/62) âyet-i kerimesinde de ifade buyrulduğu üzere, insanlar çoğu zaman belâ ve musibetlerle sarsıldığı, sebeplerin bi’l-külliye sukut ettiği, tutunacak bütün dalların ellerinden uçup gittiği zamanlarda zarurî olarak yüzlerini Allah’a (celle celâluhu) çevirirler. İşte kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış muztar durumdaki insanlar, her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi bir Zât’ın ancak kendilerine yardım edebileceğini idrak eder ve tam bir konsantrasyonla O’na yönelirler. Evet, sebeplerin tamamen sukut ettiği yerde insanlar, vicdanlarını dinledikleri zaman, O’nun fevkalâdeden rahmet tecellilerinin kendilerini sarıp sarmaladığını ve sıkıntılara karşı kendilerini sıyanet buyurduğunu hissederler. İşte böyle bir anda insan, sebeplerin sadece bir perdeden ibaret olduğunu, perdenin arkasında ise Mutlak Kudret ve İrade’nin bulunduğunu anlar ki, bu da hakikî tevhide açılan bir pencere demektir.</p>
<h3>Tevhit nuru içinde ortaya çıkan ehadiyet sırrı</h3>
<p>Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) kıssası bu konunun anlaşılması adına güzel bir misaldir. Bildiğiniz üzere balık tarafından yutulan Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bütün sebeplerin sukut ettiği bu noktada, <em>“Sen’den başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum.”</em> (Enbiyâ sûresi, 21/87) niyazıyla Allah’a yönelmiş, O’nu tesbih u takdiste bulunmuştur. Bu da onun kurtuluşuna vesile olmuştur. Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar’da bu meseleyi enfes bir şekilde tahlil etmiştir. Vâkıa bazıları ülfetten ötürü onun konuyla ilgili açıklamalarını basit görseler de tevhit hakikati ve iman esaslarına bakan yönüyle gerçekte o açıklamalar çok derindir.</p>
<p>Hazreti Yunus (aleyhisselâm),  Cenâb-ı Hakk’a karşı bir arzuhâlde bulunmuş, içine düştüğü durumu arz etmiştir. O, Ninova’dan ayrılmasını, bir emir gelmeksizin kavmini terk etmesini,  gemiye binip uzaklaşmasını vs. mülâhazaya almış; başına gelen felâketlerin kendi kusurlarından kaynaklandığını düşünüp derin bir muhasebe içine girmiş, sonra da O’nun kapısının tokmağına dokunmuştur. Çünkü esbabın bi’l-külliye sukut ettiği bir anda, gecenin karanlığından, denizin ürpertici hâlinden ve balığın karnından onu ancak Allah kurtarabilirdi. Onun bu tazarru ve niyazıyla birlikte nur-u tevhid içinde Hakk’ın hususî teveccühü mânâsına sırr-ı ehadiyet zuhur etmiş, bir anda bütün karanlıklar yırtılmış, sebeplerin tesiri yok olmuş ve Hazreti Yunus (aleyhisselâm) sahil-i selâmete çıkmıştır.</p>
<p>Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bir peygamber olması hasebiyle böyle bir musibet anında ne yapması gerektiğiyle ilgili Cenâb-ı Hak’tan hususî bir mesaj da almış olabilir. Zaten yaşanan hâdise bir mucizedir. Çünkü normal şartlarda bir insanın, balığın karnında hayatını sürdürmesi mümkün değildir. İnsan tabiatı, oksijensiz bir ortamda yaşamaya müsait yaratılmamıştır. Fakat o, Allah’tan aldığı bir mesajla asla ümitsizliğe düşmemiş, O’na tam bir teveccühte bulunmuş ve hâlis bir tevhit şuuruyla O’na yönelip kurtuluşa ermiştir.</p>
<h3>Belâ enstrümanlarından tevhit nağmeleri</h3>
<p>Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) yaşadığı gibi bizler de kimi zaman fert planında, kimi zaman da aile ve oymak çapında belâ ve musibetlerle karşı karşıya kalabiliriz. Hatta bazı durumlarda topyekûn bir millet ıztırar hâli yaşayabilir ve çaresizlikle kıvranabilir. İşte önemli olan, yaşanan bütün bu sıkıntıların ciddî bir tecessüs ve tefahhus hissiyle süzülmesi; süzülüp doğru okunması, doğru değerlendirilmesi ve musibetlerin ışığı altında gerçek tevhide ulaşan yolun aydınlatılmasıdır. Zira abes iş işlemekten münezzeh ve müberra olan Allah (celle celâluhu), böyle bir çaresizliği, önemli bazı kazanımlar elde edilmesi için yaratmış olabilir. Eğer bunun farkına varılır, yaşanan sıkıntılar rıza ile karşılanır ve maruz kalınan çaresizliğin sevkiyle Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh edilebilirse, dünyanın mamur hâle getirilmesi ve ahiretin kazanılması mümkün olacaktır. Burada yaşanan sıkıntıların, ahirette geriye dönüşü çok farklı olacaktır. Orada, damla deryaya, zerre de güneşe dönüşecektir.</p>
<p>Evet, belirli bir düşünce veya hareket içinde yer alan insanların bir kısım musibetlerle hırpalanması zahiren onlar adına şer gibi görülebilir. Fakat Allah (celle celâluhu), bu tür imtihanlarla onların yüzünü Kendisine çevirmeyi murat buyurmuş olabilir. Iztırar hâlleri, onların hakikî tevhide ulaşmaları adına bir fırsat kapısı aralayabilir. Bundan dolayıdır ki belâ ve musibetler başa geldiğinde onları, Allah’ın bir lütfu olarak görmeli ve <i>“Gelse celâlinden cefâ, / Yahut cemâlinden vefa, / İkisi de cana safâ, / Sen’den hem o hoş, hem bu hoş.”</i> demelidir. Evet, maruz kalınan belâ ve musibetlerin O’ndan geldiğinin farkına varılıp rıza ile mukabele edildikten sonra, gelenler ister meltem, isterse fırtına olsun, neticesi itibarıyla hep hayırdır.</p>
<p>Ferdî, ailevî, içtimaî sıkıntıların, bir uyanışa ve Allah’a yönelişe vesile olabilmesi için, hâdiselere bu şuurla bakılması, en azından bu şuurla bakabilecek bir canlılık ve hayat emaresinin olması gerekir. Hasta yoğun bakıma kaldırılmış olsa bile, eğer onun kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemişse, verilecek bir elektrik şokuyla onun tekrar hayata döndürülmesi mümkün olabilir. Günümüzde de Müslümanların yaşadığı coğrafya, yoğun bakımda hâlâ hayat emaresi taşıyan bir hastaya veya büyük bir trafik kazası geçirdiği hâlde henüz kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemiş bir kazazedeye benzemektedir. Her ne kadar bu hâliyle o, mâlûl olsa da, kalb ve beyin ölümü gerçekleşmediği için bir gün belini doğrultması mümkün görünmektedir. Bunun için de ciddî bir şok uygulamasına ihtiyaç bulunmaktadır.</p>
<p>Geçmişten bugüne Cenâb-ı Hak, belâ ve musibetlerin cenderesinde kendisine teveccüh eden insanları nice kere ekstra inayet ve lütuflarıyla yeni bir dirilişe mazhar kılmıştır. Bugün de O (celle celâluhu), bizim neslimizi böyle bir uyanışa namzet hâline getirebilir. Yeter ki biz, belâ ve musibetleri doğru okuyup, ıztırar ruh hâliyle, acz u fakrımızın şuurunda olarak tam bir teveccühle O’na yönelelim!..</p>
<p><strong>Kaynak:Dert Musikisi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibetten-hakiki-tevhide-giden-yol/">Musibetten hakikî tevhide giden yol</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Musibetler karşısında mü’min ve münafık</title>
		<link>https://hizmetten.com/musibetler-karsisinda-mumin-ve-munafik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2021 07:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[musibet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17378</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Bir hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) mü’mini ekine, münafığı ise sedir ağacına benzetmiştir. Bu hadisi nasıl anlamalıyız? Cevap: Söz konusu hadis-i şerif manen rivayet edildiği için,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibetler-karsisinda-mumin-ve-munafik/">Musibetler karşısında mü’min ve münafık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Bir hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) mü’mini ekine, münafığı ise sedir ağacına benzetmiştir. Bu hadisi nasıl anlamalıyız?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Söz konusu hadis-i şerif manen rivayet edildiği için, rivayetler arasında bazı lafız farklılıkları bulunmaktadır. Hadisin Müslim’de geçen lafzı şu şekildedir:</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">مَثَلُ الْمُؤْمِنِ كَمَثَلِ الزَّرْعِ لَا تَزَالُ الرِّيحُ تُمِيلُهُ وَلَا يَزَالُ الْمُؤْمِنُ يُصِيبُهُ الْبَلَاءُ وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ شَجَرَةِ الْأَرْزِ لَا تَهْتَزُّ حَتَّى تَسْتَحْصِدَ</span><br />
“Mü’minin misâli ekin gibidir. Ekini rüzgâr sallar durur. Mü’min de sürekli bela ve musibetlere maruz kalır. Münafık ise sarsılmaz (gibi duran) ‘erze’ ağacı gibidir. O, bir kere sarsıldığında kökünden sökülür, (bir daha doğrulamaz).” (Müslim, Sıfatü’l-münâfikîn 58)</p>
</blockquote>
<p>Burada ilk olarak, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’mini ekine benzetmesinden mü’minin bela ve musibetler karşısındaki halini anlatabilmek için verilebilecek en güzel misalin ekin olabileceğini anlıyoruz. Bildiğiniz gibi rüzgâr, ekini kimi zaman sağdan gelip sola, soldan gelip sağa; kimi zaman önden gelip arkaya, arkadan gelip öne meylettirir, sallar durur. Bu durum karşısında ekin yere yatar ama rüzgâr, fırtına dindiğinde tekrar ayağa kalkar. İşte mü’min de, belâ ve musibetlerle sürekli ırgalanır, hayat boyu çeşit çeşit imtihanlara maruz kalır ama o, bütün bunlar karşısında, sarsılsa bile Allah’ın izni ve inayetiyle asla devrilmez. Evet, mü’min manen yülselmesi, saflaşıp özüne ermesi, kötülüklerle mücadelede metafizik gerilimini sürekli canlı tutması ve daha bildiğimiz/bilemediğimiz nice hikmetlere binaen bu dünyada sürekli imtihanlara maruz kalır. Arapçaya uydurulan bir sözde de “el-Mü’minü beleviyyun.” denilerek bu hakikate dikkat çekilmiştir ki, bunun mânâsı; “Mü’min, sürekli belâya maruz kalan ve her zaman başına bela yağan insandır” demektir. Arapça dil yapısı itibarıyla cümle yanlış olsa da, mânâsı doğrudur. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: <i>“Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.”</i> (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23)</p>
<p>Bu hadis zaviyesinden meseleye baktığımızda mesela ehl-i beytin maruz kaldıkları belâ ve musibetlerin başkalarına göre çok daha fazla olduğunu görürüz. Onlar türlü türlü işkencelere maruz bırakılmış; değişik iktidar ve güç odakları tarafından âdeta kolları kanatları koparılmış, hatta kimileri asılmış, kesilmiş ve şehadet şerbetini içerek Hakk’a yürümüştür. Fakat bununla beraber onların başına gelenler, sâbikûn-u evvelînin başına gelenlerin yanında çok küçük kalır. Sabikûn-u evvelînin başına gelenler de İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına gelenlerin yanında çok küçük kalır. Çünkü herkes seviyesine ve kamet-i kıymetine göre belalara maruz kalmıştır.</p>
<h3>Kar, bora, fırtına zirvelerde olur!</h3>
<p>Yüksek ruhlar hep zirvelerde olduklarından dolayı, kar çarpacaksa ilk defa onlara çarpar, dolu vuracaksa ilk defa onları vurur ve aynı şekilde öncelikle onların tepesi buz bağlar. Bir yönüyle her şey ilk soluğunu onların tepesinde alır. Mesela bir Hazreti Gazzâli’yi düşünecek olursanız o, içinde bulunduğu toplum açısından belli bir dönem anlaşılmadığından, tehcire maruz bırakılmış, o da başını almış gitmiş, ıssız yerlere çekilmiş, mezarlarda tek başına dolaşmak zorunda kalmıştır. Abdülkadir Geylanî Hazretleri’nin münacatlarındaki serzeniş ve şikâyetlerine bakacak olursanız, nelere maruz kaldığını çok daha iyi anlarsınız. Aynı şekilde Ebu’l-Hasan eş-Şazilî Hazretleri’nin maruz kaldıkları da diğerlerinden farklı değildir.</p>
<p>Günümüze gelip çağın fikir mimarının çektiği sıkıntılara baktığınızda da, hayatında adeta ona gülmenin hiç nasip olmadığını görürsünüz. O, çok genç yaşta bugün bile rüyasının görülemediği çok önemli projelerle İstanbul’a gelmiş; fakat mabeyn-i hümayunun bu yüksek projelere aklı ermediği için, onu, delice konuştuğu gerekçesiyle tımarhaneye attırmışlardır. O güzel proje ve teklifler gelip mabeyn-i hümayuna takıldığından dolayı, o günün basiretli insanları bile onun sözlerini anlayamamışlardır. Esasında “Bir mü’mine imanından dolayı ‘deli’ denilmedikçe, o kişi imanda kemale ermiş sayılmaz.” İşte o kamet-i bâlâya da imanda kemale erdiğinden dolayı “deli” denilmiştir. Arkasından harbe iştirak etmiş, çok ağır şartlar altında günlerini geçirmiş, esir düşmüş ve esarette yine cefa görmüştür. Sonra sefa bulacağım diye kendi memleketine dönmüş fakat bu defa da ayrı bir cefayla karşılaşmıştır. Van’da mağaraya çekildiğinde bile rahat bırakılmamış, orada tek başına yaşarken derdest edilerek batıya sürülmüştür. Bundan sonraki otuz beş senelik hayatında da kimi din düşmanlığından, kimi kıskançlığından, hasedinden katiyen onu iflah etmemiştir; etmemiş ve sürgünler, zindanlar, tecritler, zehirlemeler, hapisler, muhakemeler, idam hükümleriyle yargılamalar hep birbirini takip edip durmuştur.</p>
<h3>“İnsanlar neler çekmiş. Bizimkine de çekmek mi denir?”</h3>
<p>Hâsılı, belâ ve musibetlerin en ağırı peygamberlere ve ardından derecesine göre diğer insanlara isabet etmiştir. Bunun en önemli hikmetlerinden birisi ise şudur: Şayet bir davayı omuzlayan ve önde yürüyen insanlar bu tür büyük musibetlere maruz kalmazlarsa, arkadan gelen ve onları takip edenler başlarına gelen çok küçük sıkıntılardan bile şikâyet ederler. Bir sinek ısırması, bir arı sokması bile onlara ağır gelir. Akrep veya yılan gördüklerinde ise daha ısırılmadan feryat etmeye başlarlar. Fakat böyle durumlarda öndekilere bakar ve onların çok daha büyük sıkıntılara katlandıklarını görürlerse, bununla teselli olur ve “Yahu insanlar neler çekmişler. Bizimkine de çekmek mi denir? Onların çektiklerine bakınca bizimkinin sözünü etmek bile ayıp olur.” derler. Bu itibarladır ki, temsil konumunda bulunan insanların hâlleri, arkadan gelenler için çok şey ifade eder. Onlara bakan insanlar, hayatlarını zehir zemberek hale getirecek hadiseleri farklı görmeye, farklı duymaya, farklı okumaya başlar ve netice itibarıyla yaşadıkları acıların bile tatlılaştığını görürler.</p>
<p>Münafığa gelince o; <span class="arabic">وَمَثَلُ الْمُنَافِقِ كَمَثَلِ شَجَرَةِ الْأَرْزِ</span> ifadeleriyle erz ağacına benzetiliyor. Söz konusu ağaç, ister selvi, ister çam, ister sedir, isterse çınar ağacı olsun, önemli değildir. Önemli olan, hadis-i şerifte münafığın <span class="arabic">لَا تَهْتَزُّ حَتَّى تَسْتَحْصِدَ</span> vasfıyla anlatılmasıdır. Yani sarsılmaz gibi görünen o ağaç bir kere şiddetli bir fırtınaya maruz kalınca kökünden sökülür, devrilir ve bir daha doğrulamaz hale gelir. Evet, münafık çalımlı çalımlı salınıp hiç devrilmez zannedildiği anda şiddetli bir rüzgâra maruz kalınca öyle bir devrilir ki, bir daha ayağa kalkamaz. Ekin ise rüzgâr ne kadar şiddetli eserse essin, yattıktan sonra tekrar doğrulur, ayağa kalkar.</p>
<p>İşarî olarak hadis-i şerifle ilgili şöyle bir mülahaza da akla gelmektedir: Bazen tek bir fert olarak mü’mini sarsan, onun başını döndüren, bakışını bulandıran hadiseler olabilir. Böyle bir fert kendini günaha salmış, muvakkat bir sarsıntıya maruz kalmıştır. Siz, bu şahsın elinden tutar, ona nasihat eder, doğru yolu gösterir ve böylece onu düştüğü yerden kaldırırsınız. Fert için bunu yapmak kolaydır. Fakat bir de umumi bir bela olarak bir toplumun kendini günaha salması, içten içe karbonlaşması ve devrilmesi vardır ki, işte bu, o koca çınarların devrilmesi gibi bir devrilmedir. Dolayısıyla onu tutup kaldırmanız, ona yeniden hayatiyet kazandırmanız ferde nispetle çok daha zordur.</p>
<p>Fakat günümüzde kendilerini din-i mübin-i İslâm’ı ikame etmeye adamış ruhların gayesi işte bu yüce ve yüksek ufuk olmalıdır. Yani onlar toplumun her kesimine kucak açmalı, her yerde bir nabız gibi atmalı ve içinde bulundukları topluma yeniden diriliş yollarını göstermelidir. Zira asıl büyük vazife, adanmışlara düşen asıl sorumluluk, devrilmiş olan böyle bir çınarı yeniden ayağa kaldırma ve bir kere daha ona canlılık kazandırmadır.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/musibetler-karsisinda-mumin-ve-munafik/">Musibetler karşısında mü’min ve münafık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
