<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mürşid arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/mursid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/mursid/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 03 Aug 2021 22:08:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Mürşid arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/mursid/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselâm</title>
		<link>https://hizmetten.com/ornek-bir-mursid-suayb-aleyhisselam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Aug 2021 06:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Mürşid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21465</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Hz. Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, “Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ornek-bir-mursid-suayb-aleyhisselam/">Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselâm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Soru: Hz. Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, <em>“Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmaz mıyım? Hem ben sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum. Benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir. (Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.”</em> (Hûd Sûresi, 11/88) şeklindeki sözleri, irşat erleri adına ne tür mesajlar içermektedir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Öncelikle bir hususun altını çizmekte fayda var. Peygamberlerin kavimleriyle yaptığı konuşmaların ve onlara yönelttiği nasihatlerin iyi anlaşılması için, o kavimlerin hususiyetlerinin bilinmesi gerekir. Zira onların beyan ve ifadelerinin konjonktürel bir yanının olduğu, sosyal çevrenin gereklerine göre şekillendiği unutulmamalıdır. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa, her kavmin farklı bir hususiyetinin, farklı bir hastalığının olduğu görülür.</p>
<p>Hz. Şuayb’ın kavminin problemi de diğerlerinden farklıdır. Hz. Şuayb, Medyen ve Ashab-ı Eyke’ye peygamber olarak gönderilmişti. Tefsirdeki bir tevcihe göre ihtimal kendisi Medyen’de neş’et etmiş fakat Eyke halkını irşat etmekle de görevlendirilmişti. Zira Kur’ân-ı Kerim, Hz. Şuayb’ın Medyen’e peygamber olarak gönderilmesinden bahsederken her seferinde “ehâhum-kardeşleri, içlerinden biri” demesine mukabil (A’raf sûresi, 7/85; Hûd sûresi, 11/84; Ankebût sûresi, 29/36), onun Eyke ile irtibatını anlatırken bu ifadeyi kullanmıyor. (Şuara sûresi, 26/177)</p>
<p>Kur’ân’ın beyanına bakıldığında buraların o gün itibarıyla önemli birer ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Bunu fırsat bilen ahali önemli servetler elde etmiş ve bununla da küstahlaşmış ve şımarmışlardı. Ticaret ve alışverişlerinde spekülasyonlara başvuruyor, milletin malını hortumluyor, alışverişlerine hile katıyor ve insanları aldatıyorlardı. Yine âyetlerin ifadelerine bakılacak olursa muhtemelen yolları tutup üreticilerin mallarını ellerinden ucuza almak suretiyle halka pahalıya satıyor, ticaret mallarına haraç kesiyor ve bunlardan ağır vergiler alıyorlardı. Bu yüzden Hz. Şuayb, her seferinde onlara alışverişlerinde dürüst ve adaletli olmalarını tavsiye etmiş ve haksız yere insanların mallarını almamalarını öğütlemiştir.</p>
<h3>Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı</h3>
<p>Kavimlerin hastalık ve problemlerine göre peygamberlerin öne çıkardığı hususlarda bir kısım farklılıklar olsa da, bütün peygamberlerin ittifakla üzerinde durduğu çok önemli hakikatler de vardır. Mesela peygamberlerin, kavimlerine yaptığı çağrılara bakıldığında onların tamamının insanları tevhide ve Allah’a kullukta bulunmaya çağırdıkları görülecektir. Bütün peygamberler kavimlerini küfürden, şirkten, dalaletten ve ifsattan korumaya çalışmışlardır. Dolayısıyla enbiya-i izam neş’et ettikleri yerlerin şartlarına göre detaya ait meselelerde farklı bir kısım hususlar üzerinde durmuş olsalar da, onların misyonlarının asıl amacı, insanları tevhid ve ubudiyete çağırmaktır.</p>
<p>Aynı şekilde tüm peygamberler, yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu vurgulamışlardır. Sözgelimi Şuara sûresinde geçen peygamber kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğü görülmektedir:<span class="arabic"> وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ</span> <em>“Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.”</em> (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180) Kendilerine gönderilen peygamberlerini öldürmeye azmetmiş kişilere Habib-i Neccar’ın söyledikleri de aynı hakikate işaret etmektedir:<span class="arabic"> اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ</span> <em>“Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!”</em> (Yâsîn Sûresi, 36/21)</p>
<p>Demek ki irşat mesleğinde muvaffak olmanın önemli gereklerinden birisi, beklentisiz olmaktır. Yaptıkları hizmet karşılığında kimseden bir şey beklemeyen insanlar, hem ihlaslarını muhafaza etmiş hem de insanlarda güven duygusu oluşturmuş olurlar. Çarklarını belirli beklentilere göre kurmuş olanların, arkasına aldıkları insanları sahil-i selamete ulaştırdıkları görülmemiştir. Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yapılan hizmetlerin, kartopu gibi yuvarlandıkça büyümesi, ihlâsla taçlanmasına bağlıdır.</p>
<h3>Güvenilir Olma</h3>
<p>Şimdi soruda dile getirilen âyet-i kerimeye daha yakından bakmaya çalışalım. Hz. Şuayb, <span class="arabic">يَا قَوْمِ</span> diyerek söze başlıyor. Bu hitapta mütekellim “ye” sinin düştüğü görülüyor. Bu da Hz. Şuayb’ın kavminin hidayeti konusundaki heyecan ve acelesine işaret edebilir. Yer yer Kur’ân’da bu tür tasarruflara rastlamak mümkündür. Devamla o,<span class="arabic"> أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِنْ رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا</span> <em>“Bana söyler misiniz, şayet ben (sizi davet ettiğim hususlarda), Rabbimden gelen bir burhan ve delil üzerine isem ve O bana nezdinden güzel bir rızık vermişse…?”</em> diyor.</p>
<p>Hz. Şuayb, bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi üzerindeki nimetlerini hatırlatarak kavmini düşünmeye davet ediyor. O, sahip olduğu malların ve nimetlerin Allah tarafından kendisine lütfedilmiş helâl bir rızık olduğunu zikretmek suretiyle, kavminin rızıklarının helâl olmadığına da bir göndermede bulunuyor. Nitekim o, daha başka âyet-i kerimelerde açıkça zikredildiği üzere,<span class="arabic"> أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ * وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ * وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ</span> <em>“Ölçeği tam ölçün, eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Taşkınlık yaparak nizamı bozmayın!”</em> (Şuarâ Sûresi, 26/181-183) şeklindeki ifadeleriyle, onlara helâl rızkın yolunu göstermiştir.</p>
<p>Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Hz. Şuayb’ın kavmi, sahip oldukları serveti, zulümle, haksız yollarla edinmişlerdi. Dolayısıyla onlar, -hâşâ- Peygamberlerini de kendileri gibi görebilir ve onun hakkında da suizanlara girebilirlerdi. Zira Hz. Şuayb onların içinde neş’et etmişti. İşte böyle bir suizannın önünü alma adına o, sahip olduğu malları meşru yollarla elde ettiğini belirtiyordu. Sahip olduğu malların, Allah tarafından kendisine ihsan edildiğini ve bunların helal, temiz ve güzel rızıklar olduğunu ifade etmek suretiyle onların zihnine gelebilecek muhtemel şüpheleri bertaraf ediyordu. Bir açıdan onun bu tavrını, milletine hesap verme olarak görmek de mümkündür.</p>
<p>Evet, her mürşid, içinde yaşadığı topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalıdır. Çünkü onun, toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen bir insan hâline gelmesi buna bağlıdır. Hz. Pir’in hayatına bakacak olursak, onun, giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde size karşı “milletin malını çarçur ettiğinize veya milletin malından kendinize de bir şeyler apardığınıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğinizi kaybedersiniz.</p>
<p>Dün gecekondudan çıktıkları ve “vatan”, “millet” diyerek ortaya atıldıkları hâlde, bugün yatlarda, yalılarda yaşayan, değişik şirketlere ortak olan, hatta kendilerinin yanında oğullarını, kızlarını, damatlarını da zengin eden insanlar katiyen inandırıcı olamazlar. Bugün farklı ayak oyunlarıyla gerçek yüzlerini perdelese ve sahip oldukları gerçek zenginliği kimseye hissettirmeseler bile, bir gün gelir ve her şey ayan beyan ortaya çıkar. İşte o gün onlar elde ettikleri bütün itibarlarını yitirirler; hiçbir kıymet-i harbiyeleri kalmaz. Hatta lanet ile yâd edilen birer melun haline gelirler. İşte bu sebepledir ki hakiki bir mürşid bütün bir hayatını iffetle, ismetle yaşamalı, her türlü töhmetten uzak durmalı ve bunu da insanlara ihsas etmelidir.</p>
<p>Evet, koca Peygamber, <em>“Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.”</em> demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hz. Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.</p>
<h3>Özü Sözü Bir Olma</h3>
<p>Hz. Şuayb, âyetin devamında,<span class="arabic"> وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَىٰ مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ</span> <em>“Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.”</em> sözleriyle irşad ve tebliğ adına önemli bir prensibe daha dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede,<span class="arabic"> أَتَأْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أَنْفُسَكُمْ وَأَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ أَفَلَا تَعْقِلُونَ</span> <em>“Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?”</em> (Bakara Sûresi, 2/44) buyrulmak suretiyle Benî İsrail, söyledikleri sözleri yapmadıklarından ötürü kınanmışlardır.</p>
<p>Şu âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:<span class="arabic"> يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ</span> <em>“Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?”</em> (Saff Sûresi, 61/2) Bu âyetin manası, “Yapmıyorsanız, söylemeyin” demek değildir. Bilakis, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” demektir. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır.</p>
<h3>Islah Peşinde Olma</h3>
<p>Hz. Şuayb, kavmini uyardığı hususlarda, fiillerinin, sözlerine muhalif olmasını istemediğini belirttikten sonra, asıl isteğini şöyle ifade etmiştir:<span class="arabic"> إِنْ أُرِيدُ إِلَّا الْإِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُ</span> <em>“Benim istediğim bir tek şey var, o da, gücüm yettiğince ıslahta bulunmak; kendim ve başkalarının ıslahı, sulh ve selamet yolunda çalışmaktır.” </em>Burada peygamber sözündeki temkini de görmek mümkündür. O, insanlar arasında salahın, barışın, esenliğin hâkim olması için uğraşıyordu. Bunun için de öncelikle onları kalb, ruh, düşünce ve duygu selametine ulaştırmaya çalışıyordu. Zira iç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir. Fakat bunu, gücü yettiği ölçüde yapabileceğini belirtiyordu.</p>
<p>Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:<span class="arabic"> إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي</span> <em>“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Benden sonra insanların sünnetimi bozdukları bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!”</em> (Tirmizî, <em>iman</em> 13) Efendimiz, çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.</p>
<p>Bu sebepledir ki mürşidin tek derdi ıslah olmalıdır. O, kendi dünyasını değil, halkı ıslah etme derdinde olmalıdır. Halk ıslah edilince, yeryüzünde problem de kalmayacaktır. Yeryüzü, problemi insanla tanımıştır. Problemi insanda çözeceğiniz ana kadar, problemlerin hakkından gelemezsiniz.</p>
<p>İnsanî acz ve zaafının farkında olan bu kutlu Nebi,<span class="arabic"> وَمَا تَوْفِيقِي إِلَّا بِاللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ</span> “<em>Muvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.”</em> diyerek sınırlı gücünden tecerrüt ediyor ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınıyordu. Zira o çok iyi biliyordu ki, elde edilen başarıların arkasında Allah’ın inayeti vardır. Ona dayanıp Ona sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O halde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.</p>
<p><strong>Kaynak: Dert Musikisi / M. Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ornek-bir-mursid-suayb-aleyhisselam/">Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselâm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mürşidi Olmayanın Mürşidi Şeytan mıdır?</title>
		<link>https://hizmetten.com/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2021 07:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Mürşid]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16061</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru:“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” deniliyor. Zamanın mürşidine tâbi olunursa ahirete imanla gidileceği telkin ediliyor ve zamanın mürşidi olarak belli kişilerden bahsediliyor. Dolayısıyla onlara tâbi olmayanlar bir nevi mânevî baskıya tâbi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir/">Mürşidi Olmayanın Mürşidi Şeytan mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span>“Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” deniliyor. Zamanın mürşidine tâbi olunursa ahirete imanla gidileceği telkin ediliyor ve zamanın mürşidi olarak belli kişilerden bahsediliyor. Dolayısıyla onlara tâbi olmayanlar bir nevi mânevî baskıya tâbi tutuluyor. Bu konuda bilgi verir misiniz?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Mürşidi olmayanın mürşidinin şeytan olacağı meselesi bir mânâda doğrudur fakat bu objektif olmadığı gibi halk arasındaki yaygın anlayışla değerlendirilirse doğru da değildir. Cüneyd-i Bağdâdî veya Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’ne isnat edilen söz şu şekildedir: <span class="arabic">مَنْ لاَ شَيْخَ لَهُ فَشَيْخُهُ الشَّيْطاَنُ</span> “Şeyhi ve mürşidi olmayan kimsenin şeyhi ve mürşidi şeytandır.”</p>
<p>Biz bu büyük zatların böyle bir söz söyleyip söylemediğini tam bilemiyoruz. Çünkü korunmuş olan tek kitap Kur’an’dır; onun dışında Sünnet’e bile uydurma sözler karıştırılmaya çalışıldıktan sonra o büyük zevata söylemedikleri bir kısım sözlerin isnat edilmiş olması her zaman için mümkündür. Geçmiş bir yana, günümüzde bile büyük zâtlara yeni yeni sözler isnat ediliyor. Bu sözlerin onlara ait olup olmadığını sorgulayanlara ise, “Siz, söyleyene değil, o sözlerin doğru olup olmadığına bakın.” deniliyor.</p>
<p>Mevlâna Celâleddin Rumî Hazretlerine de bu şekilde isnat edilen pek çok söz vardır. Hatta kitaplarının içine daha sonraki devirlerde yaşamış bir kısım Bâtınîler tarafından bazı şeyler sokulmuştur. Mesela, Mevlâna’nın sözü diye tekrar edilen ve herkesin dilinde dolaşan, “Kim olursan ol, gel!” sözü aslen Efdal-i Kâşî adlı birine aittir. Aslında, Efendimiz’e de (sallallâhu aleyhi ve sellem) güzel görünümlü bu tür sözler atfedilmiştir. İsterse ehl-i keşif bu sözü Efendimiz’e isnat etmiş olsun; ehl-i tahkik bunu kabul etmez. Allah Resûlü’nün sözlerinin içine bile eklemeler yapılmaya çalışılmışsa, bu büyük zatlara nispet edilen sözlerin içine söylemedikleri şeylerin katılmadığını söylemek zordur. Dolayısıyla bu sözü değerlendirirken bunun da hesaba katılması lâzımdır.</p>
<p>İşte “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” sözünün de bunlardan biri olma ihtimali vardır. Bu söz, Allah Resûlü’ne ait olmayınca –ister Cüneyd-i Bağdâdî, isterse Bayezid-i Bistâmî Hazretleri’ne ait olsun– üzerinde değerlendirmede bulunma hakkımız vardır. Bu sözün bir manada doğru olduğunu ifade ettik. Şöyle ki, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yönüyle hepimizin mürşididir. O, mürşid-i âzam ve mürşid-i ekmeldir. Binaenaleyh beşerin, Hazreti Muhammed’siz (sallallâhu aleyhi ve sellem) salâhı ve hidâyeti asla ve kat’a düşünülemez. Hazreti Muhammed’den (aleyhissalâtü vesselâm) önceki devirlerde kendi peygamberlerine uymayanlar şeytana uydukları gibi o Zat-ı Mübeccel’e (aleyhissalâtü vesselâm) uymayanlar da şeytana uymuşlardır. Bu mevzuda Kur’an’ın kat’i nasları, hadis-i şeriflerin sarih beyanları vardır.</p>
<p>Bu sözün doğru olabileceğini gösteren başka bir enfüsî mânâ da şudur: Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra dinin hakikatini ve ruhunu nakleden müçtehit ve mücedditler gelmiştir. Peygamberler, belli devreler içinde zamanı hâkimiyetleri altına almışlardır. Bunu ifade eden bir hadis-i şeriflerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Geçmiş milletlere nispetle sizin vaktiniz ikindi namazı ile güneşin batması arasındaki vakittir. Sizinle Yahudi ve Hıristiyanlar arasında şöyle bir temsil söz konusudur: Bir zat, bir kısım işçiler tutar ve bunlara: ‘Benim için sabahtan öğleye kadar çalışana bir kırat yevmiye var.’ der, ve Yahudiler çalışır. ‘Öğleden ikindiye kadar çalışana da bir kırat var.’ der, bu zaman zarfında da Hıristiyanlar çalışır. “İkindiden akşama kadar iki kırat yevmiye var” der ve bu süre de size aittir. Bu taksimata eski ümmetler razı olmaz ve ‘Biz daha çok çalışıp daha az ücret aldık.’ derler. Bunun üzerine Allah onlara, ‘Sizin ücretinizden bir şey kesmek suretiyle size zulmettim mi?’ diye sorar. ‘Hayır’ cevabını alınca da, ‘Bu benim lütfumdur, dilediğime veririm.’ buyurur.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> İşte Ümmet-i Muhammed böylece az bir vakitte çok ücrete nâil olmuştur.</p>
<p>Bu hadisten anlıyoruz ki, Ehl-i Kitap’tan bazıları işi öğleye kadar getirmiş ama sonra kitaplarını tahrif ederek içine kendilerinden bazı şeyler katmışlar ve kendilerine çizilen çizgiden dışarı çıkmış, mükellefiyetlerini yerine getirmemişler. Öğleden ikindiye kadar olan dar zaman diliminde ise başkaları gelmiş. Onlar da bir miktar bu işi taşımış ve sonra tahribe başvurmuşlardır. Nihayet onlar da ikindi vakti olunca bir kenara çekilmişler. Ümmet-i Muhammed olarak bu ümmet de ikindiden sonraki durumu ifade etmektedir; yani onlar da ikindiden sonra akşama, yani güneş batıp kıyamet kopuncaya kadar bu işi devam ettireceklerdir. Burada şu iki husus anlatılmaktadır:</p>
<p>Birincisi, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra kıyamet kopacağı âna kadar başka bir peygamberin zuhur etmeyeceği.</p>
<p>İkincisi de ümmet-i Muhammed’in kıyamet zuhur edeceği âna kadar devam edeceğidir. Bu ise, <span class="arabic">اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ</span> “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’an’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> hakikatinin bir ifadesidir. Biz bu iki hakikate de inanıyor ve yeryüzünde “Allah, Allah!” diyen olduğu müddetçe kıyametin kopmayacağını, yine Allah Resûlü’nün inci-mercan sözleri içinde görüyoruz.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>En büyük mürşid olan Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar peygamberler ümmetlerini irşad ettikleri gibi O’ndan sonra da belli devirlerde kâmil mürşidler zuhur etmiştir. Zamanın Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait olan devresinde Ömer Bin Abdülaziz, İmam Şafiî, İbn Dakîk el-Îd, Kadı Şüreyh, İmam Gazzâlî gibi büyük zevata ait zaman parçaları vardır. Bunlar bir asır, bir buçuk asır hükümlerini geçiren mânâ sultanlarıydı. Bunların, tahminleri aşkın tesirleri olmuştur. Öyle ki İmam Şafiî’nin, bir asrın bütün fikrî hayatı üzerinde tesiri olmuştur. Hâlbuki kendisi yarım asır kadar yaşamıştır. O, elindeki aynayla Kur’an’a bakmış, ondan ahkâm istinbat etmiş, kendi devrinde bulunanlara ışık tutmuş, kırk senelik ilim ve irfan hayatıyla yüz seneyi avucunun içine almış ve bu süreye hükmetmiştir. Biz, onun gibi kimselere müçtehit ve müceddit diyoruz.</p>
<p>Her asırda bir müceddit geleceği, Allah Resûlü tarafından bildirilmiştir.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi zatlar belli devreler içinde o hareketi devam ettirip şeriatın ruhunu temsil etmeye çalışmışlardır. Günümüzde de kendi bulundukları yöreleri aydınlatan, irşad eden insanlar vardır. Mevdudî, on beş yaşından yetmiş küsur yaşına kadar hayatı kütüphanelerde geçmiş bir insandır. Yazdığı kitaplar üst üste yığılınca kendi boyunu aşar. Yaşadığı dönemde bir kısım içtimaî oluşumların mimarı olmuştur ve İslâm adına bir aksiyon insanı olarak zihinlere kazınmıştır. Bazıları onu bazı düşüncelerinde eleştirseler bile hasenatı o kadar çoktur ki, seyyiat denen şey onun yanında görünmez olur. Kaldı ki temel anlayışımıza göre biz kendi günahlarımıza bakıyor, başkalarının günahlarının deryada damla olduğunu düşünüyor ve kimseyi ayıplama yoluna gitmiyoruz. Muhyiddin İbn Arabî Hazretleri de bu ahlâkı ders vermiş, kendi seyyiatını gözünün önüne koyduğun zaman neredeyse şeytanın günahlarını bile görmemek lâzım geldiğini ifade etmiştir. Bu duygunun kaynağı Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadisinde ifadesini şu şekilde bulmaktadır: “Senin en can alıcı hasmın, şahsî çerçeven ve mahiyetin içindeki nefsindir.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Binaanaleyh insan, içindeki bu düşmana bakmalı, başka şeylerle meşgul olmamalıdır. Zannediyorum böyle yapmakla o iki önemli hasleti haiz olur: Kendi kusurlarını görme ve başkalarının kusurlarına göz yumma. Zira kendi kusurlarını görmeyen hep başkalarının kusurlarıyla meşgul olur. En büyük fazilet, kusur dendiği zaman insanın kendisini hatırlaması, Cehennem dendiği zaman ellerini dizine vurup “Ah! Ben oraya girersem ne olur hâlim!” demesi, eğer yeryüzünde şeytanlık birinin başına konacaksa, bunun kendi başı olabileceği endişesini taşımasıdır.</p>
<p>Dünyanın değişik yerlerinde İslâmî canlanmalara hareket veren insanlar her dönemde var olmuştur. Bu insanlar hakkında menfi söz söylemek kesinlikle uygun değildir. Hele vefatlarından sonra bunlar hakkında konuşmak büyük vebaldir. Sadece kendi fikir önderine takılıp başkalarını yok saymak bir mü’minin yapacağı iş değildir ve olmamalıdır da.</p>
<p>Tecdit hareketi dünyada devamlı olacak ve her yüz senede bir müceddit gelecektir. Selef arasında bile bir-iki tanesinin dışında hiçbir mücedditte ittifak edilmemiştir. Aslında herkesin, bağlandığı zatı büyük görmesi, onun feyzinden istifade edebilmesi adına önemlidir. Aksine onda bir kısım kusurlar gördüğü müddetçe füyûzâtından istifade edemez. Ne var ki birini büyük görmek, başkalarını kusurlu ve sapkın görmeye sebebiyet vermemelidir. Bu konuda yapılacak şey, onun bazı noktalarda başkalarından üstün olduğu mülâhazasıyla ona bağlı bulunduğunu ifade etmek ve daha faziletli ve üstün biri bulunduğunda ona gidebilmeye kapıyı açık bırakmaktır.</p>
<p>Yeryüzünde bu mânâda daima her yana ışık salan mürşidler olmuştur. Enfüsî mânâda bu zatlardan birinin rehberliği altında hareket etmeyen bir insanın, zayıf ihtimal dahi olsa, şaşırması, dalâlete düşmesi, yanlış hareket etmesi ihtimal dâhilindedir. Hususiyle asrımızda olduğu gibi, çok korkunç siyasi cereyanların, yalanların, baştan çıkarmaların içtimaî hayatı zir u zeber edecek hüviyette canlandığı bir zamanda insanın bütün hâdiseleri görüp, onların neticelerini sezip ona göre kendisini ayarlaması oldukça zordur. Bunun için, tasavvufî ifadesiyle, nazar ve kademi cem edebilen, seneler ve asırlar ötesini görebilecek olan engin nazarlara ihtiyaç vardır. Bu büyük kimseler, hayatımızı düzenli yaşayabilmemiz adına bizim için Kur’an ve Sünnet’ten düsturlar istinbat ederler; biz bunların vesayeti altına girmek ve burada seyrimizi tamamlamak suretiyle kendimizi teminat altına almış oluruz. Bu arada: “Ben de Kitap ve Sünnet’ten istifade ederim.” diye kendi başına yürüyen ve bu büyük füyûzât daireleri dışında kalan kimseler arasında bazen Hakk’a vâsıl olanlar da olmuştur. Evet, hiçbir tarikat, mürşid veya mücedditle alâkası olmadığı hâlde doğrudan doğruya tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarına uygun hareket etmek suretiyle hakikate ulaşanlar da vardır. Fakat bütün meseleleri sebep-sonucuyla göremeyen bir nazarın yanılabilmesi ihtimaline binaen o türlü kimselerde çok yanılmalar olabilir. Onun için yanılmaya karşı, nazarla kademi birleştiren birilerini bulmak, insan için çok önemlidir.</p>
<p>Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinde, en birinci mesele olarak, nesle eğilme ve milletin maarifine müteveccih olma, hayatın ders verici bir mektep hâline getirilip objektif olması, her hâdiseden dersler çıkarılması gibi hususlar ele alınıyordu. Gün geldi büyük çoğunluğu itibarıyla buna sırt dönüldü. Fakat daha sonra bazı kimseler yavaş yavaş bu büyük ve ince meseleyi kavrayıp tekrar ona yöneldiler. Gün geçtikçe bunların sayıları arttı ve bu anlayışla dine hizmete teveccühler olmaya başladı. “Acaba bu anlayışta olan kimseler meseleyi büyük dirayet ve zekâlarıyla mı kavramışlardı?” sorusuna verilecek cevap olumlu olmayacaktır. Zira bu, bir itaat ve teslimiyet mevzuudur ve böyle kabul edilmelidir. İnsanlar bazılarını dinlemiş, onlara bağlanmış ve onların prensipleri altında hareket etmişler ve isabet ettiklerini gördükçe kanaat ve yakinleri biraz daha artmıştır; mesele bundan ibarettir. Bu açıdan da kimsenin kimseye karşı gurura girmeye hakkı yoktur. Kıtmir, mürşid meselesini böyle anlamada fayda mülâhaza ediyorum.</p>
<p>Bazı kimseler kendilerine göre bir mürşid ihdas ederler ve o mürşide uymayı hidâyet, uymamayı da dalâlet görebilirler. Onların bu düşüncesinin dalâlet olma ihtimali de vardır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrinden günümüze kadar her devirde yetişen mürşidler kendi devirlerinin irfan ve ilim hayatıyla, dünya görüşüyle içli-dışlı olmuş, içtimaîye vukuflarıyla belli bir misyon eda etmişlerdir. Kendi devrini bilmeyen bir insanın, muhataplarını eski devirlere çağırıp oralardan bir şeyler anlatmaya çalışması, onun kendi çapında bir mürşid olduğunu gösterir. Böyle bir mürşid, -bir kısım saf kimselerin dışında- hiç kimseye kendi devrine göre ve devri çapında nüfuz edemez. Bunu söylerken de onların füyûzattan nasipleri olmadığını ifade etmek istemiyorum. O kimse şahsen büyük bir insan da olabilir, semalarda pervaz etmeye liyakati bulunabilir, Hazreti Hızır’la sabah-akşam görüşebilir; fakat âyât-ı tekviniye, şeriat-ı fıtriye, fıkıh ve hadis gibi ilimlere vâkıf olmadıktan sonra bir insanın kendi devri çapında objektif bir mürşid olması mümkün değildir; Allah (celle celâluhu) onu ekstra meziyet ve faziletlerle donatmış olsa bile.</p>
<p>Bizler, hakiki ve büyük mürşidlerin olmadığı bir devirde yetiştik. Bir sam yeli esti, bütününü kuruttu. Bu mevzuda bütün bağlar bozuldu, surlar yıkıldı, sular kurudu. Ve sonra o eski devirlerden geriye bir kısım mürşidler kaldı; ama bunlar kendi çaplarında belli kimselere bazı şeyleri anlatabilecek seviyede olsalar da umumi mânâda mücedditliğin gerektirdiği kıvam ve mânâda değillerdi.</p>
<p>Kâmil mürşidlerden olduğuna inandığım bazı zatları görme imkânım oldu. Ne var ki bunların Allah’la münasebetlerinin derinliğini bilecek yaşta değildim. Fakat bir attar dükkânına girildiği zaman oranın havasının burunlara bıraktığı etki gibi, bu büyük zatların huzurunda öyle bir tesir vardı. Ben rüşde erdikten sonra ciddi bir mürşid görmemiş, ehlullahın huzurunda oturmamış olmama rağmen çocukluğumda devam ettiğim zevatta bunları gördüğümü itiraf edebilirim. O devirden günümüze kalan; hizmetiyle, Kur’an’a ve imana sahip çıkmasıyla bilinen zatlar vardır. Bir büyük insanın Allah’a ne kadar yakın olduğunu bilemem ama huzurlarının vakar, ciddiyet ve mehâbet gamzettiği bazı kimseler tanımıştım. Benim çocukluk ve gençliğimde, çevrelerindeki kimselere Ehl-i Sünnet fikirlerini aşılayan, onları her türlü taşkınlıktan men eden, her şeyi irşad ve tebliğ önceliğiyle ele alan kimseler mevcuttu, ihtimal böyle kimseler şu anda da mevcuttur ve kendi çaplarına göre hizmet de ediyorlardır. Bunların Ümmet-i Muhammed’e (aleyhisselâm) büyük hayırları ve faydaları olmuştur/olmaktadır.</p>
<p>Ben, kendi yetiştiğim devrede merhum Alvar İmamı’nı gördüm. Çocukluğum onun tekke ve zaviyesine yakınlık içinde geçti. O zamanlar Anadolu’nun çeşitli yerlerinde daha başka hizmet eden zâtlar da vardı. Bunlardan Sivaslı Yılancızâde’yi görmüştüm. Etrafında Sünnî bir halka vardı. İstanbul’da Hacı Sami Efendi Hazretleri vardı. Onun etrafında da Sünnî bir cemaat halkası mevcuttu. Kılı kırk yararcasına yaşayan Ehl-i Sünnet bir cemaat. Bunlardan biri de Mehmed Zâhid Efendi Hazretleriydi ve etrafında yer alan entelektüel bir cemaate dinî ruh ve şuur veriyordu ki, o da Gümüşhanevî Hazretlerinden bu yana devam edegelen bir hizmet zincirini devam ettiriyordu. Mahmud Efendi Hazretleri de ilim talebeleriyle meşgul oluyordu. Bu zatları tanıdım ve bunların huzurlarının Ehl-i Sünnet anlayışını aksettirdiğini söyleyebilirim. Fakat bilemediğim kimseler hakkında benden tavsiye almak istediğinizde sizin dalâletinize sebep olabilecek bir işarette bulunmaktan da Allah’a sığınırım. Ben, kimse hakkında da suizanda bulunmam. Bilmediğim bir konuda beni doyurabilecek, içimde derin bir kanaat hâsıl edebilecek materyale sahip bulunmadığım zaman müspet veya menfi bir şey söylememeyi tercih ederim.</p>
<p>Burada ifade etmeden geçemeyeceğim bir husus daha var ki, o da bir kısım harikulâde hâllere göz dikip bağlanmanın, öteden beri avam halkın şiarı olduğudur. Dünden bugüne şekerleme ile yol almak isteyen kimseler, kalblerinden geçen sırlara nigehbân olan birilerini hep büyük insan zannetmişlerdir. Kalbden geçen şeylerin başkası tarafından seslendirildiğine pek çok şahit vardır. Fakat Allah’a kul, Resûlullah’a ümmet olan bir insan ve İslâm’ı ikâme etme yolunda sahabî ruh ve şuurunu ihya istikametinde hareket eden bir topluluk bu türlü şeyler karşısında rükû etmeyecek, secdeye gitmeyecektir. O, yılandan çıyandan kaçar gibi bunlardan kaçacak, aklı ve mantığıyla beraber kalbini de ikna ederek Allah’la münasebetinde, o türlü şatahat ve pervasızca yapılan ve söylenen şeylerin insan için zararlı olabileceği endişesini taşıyacaktır. Böyle bir insan hiçbir zaman kul olduğunu unutmayacak, gelen harika nevinden şeylerle nazlanmayacaktır. O, Mevlâna gibi “Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> diyecektir.</p>
<p>Bizler, her zaman Allah’a kul ve Resûl-i Ekrem’e bende olma duygu ve düşüncesiyle oturup kalkmalıyız. Bunun dışında kulluk sınırlarını zorlayıcı, pervasızca ve çoğu şatahat ifade eden, Allah’a karşı suiedep kokan tehlikeli şeylerden de uzak durmalıyız. Ben, sahabî yolunda olan bir topluluğun bu türlü şatahata meyletmeyeceği kanaatini taşıyorum. Eğer Allah, onların eliyle de harikulâde şeyler yaratırsa, “Rabbim ne kusurum vardı ki, böyle elâleme rezil ve rüsvay olacak hâle geldim!” demeli ve kat’iyen bunu sahiplenmemelidirler. İşte kâmilde ve büyükte olması gerekli olan anlayış ve düşünce bu olmalıdır.</p>
<p>Kâmil insanlardan birine mütemâdi zulüm yapılıyor. Etrafındaki kimseler, “Keşke bu zulüm yapan insan hemen derbeder olsa!” diyorlar. Bu zat onlara şunu ifade ediyor: “Ya Rabbi! Bunlara şimdilik bir ceza verme. Çünkü bana yaptığı zulümden ötürü halk bunu benden bilir. Meseleyi çok büyük görür ve gösterirler.” İşte mü’minde olması gereken anlayış da budur.</p>
<p>Eğer bir mü’minin başına harikulâde türünden bir şeyler gelirse o, bunu kendi şahsına, kalbine ve ruhuna değil, intisap ettiği Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Kur’an’a bağlamalıdır. Vâkıa, bu sahabî ruh ve şuuruna ters bir istikamette yol almak isteyenlerin sayısı da pek çoktur. Bence onlar, mürşidlerin kendilerine İslâm ilim ve irfanı adına, Ehl-i Sünnet nokta-i nazarıyla kendi devirlerindeki içtimaî yapıyı bilme adına vereceği malumata bağlı olmalı ve onu öyle büyük görmelidirler. Sadakatlerini o istikamette göstermeli ve fakat ona sahabîlerin ve geçmiş büyüklerin üstünde mevki ve pâye vermek suretiyle o zavallı insana zulmetmemelidirler.</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>  Buhârî, mevâkîtü’s-salât 17, enbiyâ 50, fezâilü’l-Kur’an 17, tevhid 31, 47; Tirmizî, edeb 82; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/121, 124, 129.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>  Hicr sûresi, 15/9.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>  Müslim, îmân 234; Tirmizî, fiten 35.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>  Bkz. Ebû Dâvûd, melâhim 1; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/324.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>  el-Beyhakî, ez-Zühd 1/157; ed-Deylemî, el-Firdevs bi me’sûri’l-hitâb 3/408.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>  Mevlâna, Mesnevî 5/227.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mursidi-olmayanin-mursidi-seytan-midir/">Mürşidi Olmayanın Mürşidi Şeytan mıdır?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrşad ve Mürşid</title>
		<link>https://hizmetten.com/irsad-ve-mursid/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2020 06:00:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Mürşid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13368</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğru yolu gösterme, gönülleri Hakk&#8217;a uyarma; söz, yazı ve daha değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle kalben, fikren insanların Allah&#8217;a ulaşmasına engel sayılan mâniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak&#8217;la buluşturma; Hak&#8217;la&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-ve-mursid/">İrşad ve Mürşid</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğru yolu gösterme, gönülleri Hakk&#8217;a uyarma; söz, yazı ve daha değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle kalben, fikren insanların Allah&#8217;a ulaşmasına engel sayılan mâniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak&#8217;la buluşturma; Hak&#8217;la tanışık ruhların da, O&#8217;nunla münasebetlerinde daha bir derinleşip yükselmelerine vesile olma mânâlarına gelen irşad; insanları ferden ferdâ veya cemaat hâlinde hususî bir terbiyeye tâbi tutarak bunların içindeki liyâkatlileri &#8220;bi&#8217;l-kuvve&#8221; ve &#8220;bi&#8217;l-istidat&#8221; insanlık seviyesinden &#8220;bi&#8217;l-fiil&#8221; insan olma mertebesine.. tabir-i diğerle, &#8220;insan-ı kâmil&#8221; olma ufkuna yönlendirmenin unvanı olagelmiştir.</p>
<p>İrşadı; zâhir ve bâtına vâkıf, kalb-kafa izdivacına muvaffak olmuş yetkin kimselerin, bir kısım istidatları, seviyeli insan olmaya çağrısı şeklinde anlamak da mümkündür. Bu mânâda ona, kalb ve ruh kahramanlarının, kendi hususî mazhariyetlerini başkalarına duyurma cehdi de diyebiliriz ki, işte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir. Aslında, irşad ve mürşid konusunda tasavvuf erbabı da, meseleyi hep bu çerçevede ele almış ve onu, aşkın insanların, insanüstü gayretleri şeklinde yorumlamışlardır. Onlara göre, gönülleri Hakk&#8217;a uyarma adına ortaya konan seviyesiz, kalitesiz gayretlere irşad denemeyeceği gibi, ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara da mürşid denemez.. denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Bir enfes Türk atasözünde:</p>
<p>&#8220;Kendi muhtâc-ı himmet bir dede,<br />
Bilmez ki gayra nasıl himmet ede.&#8221;</p>
<p>denir ki, tam böyleleri için söylenmiş gibidir. Üsküdarlı Salim Süleyman ise, bu mülâhazayı biraz da şâirâne bir eda ile şöyle seslendirir:</p>
<p>&#8220;Şeyhimiz kendisi ilimde kalmış âciz,<br />
Nerde kaldı ki keyfiyet-i irşadı bile&#8221;</p>
<p>Bağdatlı Rûhî&#8217;nin konuya yaklaşımı daha da alaylı bir üslûp iledir:</p>
<p>&#8220;Gör zâhidi kim sâhib-i irşad olayım der,<br />
Dün mektebe gitti, bugün üstad olayım der.&#8221;</p>
<p>Aslında, dünya hayatında kalıcılığı ve uhrevî neticeleri itibarıyla en değerli bir iş varsa o da irşaddır.. tabiî, en kıymetli insan da irşad eri olan mürşiddir. Ne var ki, herkesin irşadı da onun kâmet-i kıymetine göredir; öyle ki, bu konuda kutbiyet ve gavsiyet dairelerinin irşad kahramanlarından düz mev&#8217;izecilere kadar bir sürü irşad erinden bahsetmek mümkündür.</p>
<p>Umumî mânâda mürşid; kısmen üzerinde de durduğumuz gibi, irşadla alâkalı bütün esasları ruhunda toplamış bir hakikat dellâlı, bir mânâ kahramanı ve gönüllere Hak nefehâtını duyuran bir peygamber varisidir. Ona &#8220;seccade-nişîn&#8221;, &#8220;post-nişîn&#8221; veya &#8220;şeyh&#8221; denmesi, irşad vazifesindeki bir kısım hususî durumları itibarıyladır. Şöyle ki, tavzif, salâhiyet, Hakk&#8217;a kurbet ve ilm-i ledünne açık olma.. gibi imtiyazları olan bir mürşid, düz bir vaiz ve nâsihten çok farklıdır: Sıradan bir irşad eri, anlatıp duyuracağı hakikatları kendi gönül ve idrak ufkuna göre duyar, hisseder ve başkalarına da bu çerçevede duyurur.. Hakk&#8217;ın matmah-ı nazarı ve bir Kutup Yıldızı gibi herkese yol gösteren bir kutup veya kâmil mürşid ise anlatıp duyuracağı hususları temel kaynakların renk ve desenine göre yorumlar, seslendirir ve başkalarına sunacağı her şeyi kalb ve ruhunun şivesiyle sunar.. kutbiyetini gavsiyetle derinleştirmiş özel donanımlı bir kâmile gelince mevsimi gelince bunların üzerinde durmayı da düşünüyoruz atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar ve onları Kur&#8217;ân ve Sünnet malzemesiyle âdeta yeniden inşa eder.</p>
<p>Hangi seviyede olursa olsun irşad, Hak rızasının hedeflenmesi şartıyla, kulluk vazifelerinin en mübecceli, böyle bir mükellefiyeti, mazhariyetleri ölçüsünde yerine getiren hakikat eri de peygamber varisi bir mürşiddir. Ancak bir mürşid-i kâmille yol arkadaşlığında, hem refâkat zevki ve hem pek çok vuslat emaresi bulunmasına karşılık, nâkısıyla yolculuğun sıkıntılı olduğu/olacağı da bedîhîdir.</p>
<p>Edebiyatımızda &#8220;Lâ&#8221; ile mermuz bir manzûmede şöyle denir:</p>
<p>&#8220;Mürşide var, mürşide var, mürşide,<br />
Andan olur derde derman ey dede.&#8221;</p>
<p>Enverî, bu gerçeğe şöyle bir ses katar:</p>
<p>&#8220;Rü&#8217;yet-i dîdâr-ı Hak&#8217;tan &#8220;Len terânî&#8221; remzini,<br />
Çeşm-i zârım aşkıyla &#8220;Tûr&#8221; olmayınca bilmedim;<br />
Kisve-i âl-i abâ Enver hakikat sırrını,<br />
Vuslat-ı mürşidle mesrûr olmayınca bilmedim.&#8221;</p>
<p>Şimdi, herkesin istidat, müktesebât ve mazhariyetlerine göre farklara girmeden konuyu, umumî mânâda, hemen her mürşid için temel disiplin sayılan bir kısım esaslarla irtibatlandırarak biraz daha açmaya çalışalım:</p>
<p>Mürşid; insan-kâinat-Allah münasebetlerini ve bu dairelerle alâkalı husûsiyetleri bilen ârif bir insan demektir. Allah&#8217;ı bilmeyen münkir ve cahil, O&#8217;nunla varlık arasındaki münasebeti görüp sezemeyenler kör ve gafil, kendini bilmeyen de yalnız ve gariptir ve bunların hepsinin irşad edilmeye ihtiyaçları vardır.</p>
<p>Mürşid; her zaman Kur&#8217;an ve kâinat kitabına karşı ince ayarlı iyi bir mütalâacı; varlığın esrarına âşinâ mütecessis bir dimağ; gözü sürekli mahsûsât üzerinde, ağzı ve kulağı Kur&#8217;ân&#8217;ın tilâvetinde, her şeyi basirete bağlı götürmeye çalışan bir gönül eridir. Hisleri sağlam, müşahedeleri ihâtalı, muhakemeleri de peygamberâne tavırlarla bezeli bir gönül eri. O, ele aldığı her meseleye küllî (bütüncül) bir nazarla bakar.. hükümlerinde tekvînî emirlerle tenzîlî fermanların birleşik noktalarını gözetir.. insanlara Allah&#8217;ın muradını iletirken ve bilgi, irfan ruhunun ilhamlarını muhtaç gönüllere duyururken sadece ve sadece O&#8217;nun hoşnutluğunu düşünür.. her hamle ve her hareketini O&#8217;na yakınlık düşüncesine bağlı götürmeye çalışır.</p>
<p>Mürşid; dava ve düşüncesini herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruh hâleti ve ölesiye bir gayretle hemen her zeminde mırıldanıp duran ve ulaşanla ulaşılacak olan arasında bir köprü insanıdır. O, ücretlere, bedellere, mükâfatlara, ödüllere karşı her zaman kapalı kalmanın yanında, talepsiz gelen maddî ve mânevî bir kısım ihsanları da çevresindeki halis kimselerin gayretlerine bağlayarak, hep onları nazara verir.. bütün mevhibeleri gönlünde onlarla paylaşır ve mensubu konumunda bulunanları Hak teveccühlerinin birer vesilesi sayar. Bu seviyedeki bir fedakârlık, her zaman tebcil edilecek bir fedakârlıktır ama, hakikî mürşid, bu ölçüdeki gayretlerini dahi kat&#8217;iyen şâyân-ı takdir görmez.. takdir beklemez.. ve hele asla, hiçbir hareket ve faaliyetini Allah rızasının dışında dünyevî-uhrevî herhangi bir neticeye bağlamaz. O, Hak karşısında her zaman düz durur; zira bilir peygamberlerin yolunda yürüdüğünü ve bu yolun bir kısım âdap ve erkânının bulunduğunu, bunların başında da, irşadın Hak hoşnutluğuna bağlanması lâzım geldiğini.</p>
<p>Mürşid, muhataplarını bütün husûsiyetleriyle bilen ve onları her zaman şefkatle kucaklayan; sevinçlerine, kederlerine iştirak eden; başarılarını alkışlayıp olumsuz yanlarını görmezlikten gelen bir sevgi ve müsamaha kahramanıdır. O, çevresindeki aç gönülleri tatmin etmek ve karanlık ruhları aydınlatmak için her zaman bir buhurdanlık gibi tüter durur.. bir mum gibi içten içe &#8220;cız cız&#8221; ederek hep kendine rağmen yaşar.. oturur-kalkar yaşatma zevkiyle soluklanır ve mefkûresini ifade adına hiçbir fedakârlıktan geri kalmaz: Diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için hamarat gibi çalışır ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda dur-durak bilmeden hep koşar; koşar ve ne yaldızlı takdirlere ne de insafsız tenkitlere önem vermez. İltifat gördüğünde &#8220;aman estağfirullah&#8221;la mukabelede bulunur. Tepki ve tenkitleri de &#8220;eyvallah&#8221;larla karşılar ve yoluna devam eder.</p>
<p>Mürşid, derecesine göre maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî değişik bilgilerle mücehhez, farklı konuları muhataplarıyla müzakere edecek kadar yetenekli ve onların problemlerine alternatif çözümler getirecek seviyede de bir bilgedir. Hâcegân ekolünün büyükleri, o günün mektepleri diyebileceğimiz medreselerde okutulan bütün ilimlerden icazetli müstaitleri irşadla tavzif ediyor, tekye ve zaviyelerini, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş, fizikî âlem kadar metafizik dünyalara da açık bulunan bu gönül insanlarıyla birer Hızır çeşmesi haline getiriyorlardı. Bize göre, bu ölçüdeki insanlarla gerçek derinliğine ulaşamamış irşad yuvaları birer harabe, bu yuvalarda irşad hikâyeleri anlatanlar birer aldanmış ve bu nursuz mekânlara sürüklenen yığınlar da birer talihsizdir. Bir hak eri ne hoş söyler:</p>
<p>&#8220;Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,<br />
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş&#8230;&#8221;</p>
<p>Mürşid; ilim ve mârifet ufku itibarıyla ne kadar da aşkın olsa, telkin, tebliğ ve temsilinde, muhataplarının idrak seviyelerini görüp gözetecek kadar arşiyesini ferşiyesiyle iç içe yaşayan bir kâmil, nüzûlünü urûca bağlamış bir vâsıl ve tenezzülünde etrafındakilerin sesi-soluğu olmuş kusursuz bir nâsihtir. O, terbiyegerdelerinin duygu, düşünce ve hissiyatlarını gözeterek yapacaklarını yapar ve söyleyeceklerini söyler. Ufkuna ait vâridâtın husûsî rengi ya da değişik mülâhazalara bağlı o vâridâtın iğlâk ve iphamıyla, muhataplarının düşüncelerini karıştırmadan her zaman uzak durmaya çalışır; çalışır zira hakikî mürşid, Kur&#8217;ân&#8217;ın has bir talebesidir ve Kur&#8217;ânî olma mecburiyetindedir. Kur&#8217;ân, yüceler yücesi bir sıfatın sesi-soluğu olmasına rağmen, vâhidî ve celâlî bir tecellî dalga boyunda değil de, ehadî ve cemâlî bir zuhur çerçevesinde peygamber ufkuna inmiş ve çoğunluğun idrak seviyesine göre insanlara seslenmiştir. Kur&#8217;ân&#8217;ın insanlarla muhaveresi böyle bir tenezzül çerçevesinde cereyan ettiği gibi, onun müstesna mübelliği, mürşidler mürşidi Hazreti Rûh-u Seyyidi&#8217;l-Enâm&#8217;ın (aleyhi ekmelü&#8217;t tehâyâ) irşad ve tebliğleri de hep bu üslûba bağlı cereyan etmiştir. O&#8217;na isnad edilen bir sözde bu husus vurgulanarak şöyle buyrulur:</p>
<p>&#8221; <span class="arabic">نَحْنُ مَعَاشِرُ الاَنْبِيَاءِ أُمِرْنَا أَنْ نُكَلِّمَ النَّاسَ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ</span>&#8211; Biz nebiler topluluğu, insanların seviyelerine inmek ve onlara anlayabilecekleri bir üslûpla konuşmakla emrolunduk.&#8221;</p>
<p>Mürşid, bir hâl insanı ve yaşadıklarını seslendiren bir sadakat kahramanıdır. Zaten, davranışları itibarıyla inandırıcı olmayan bir kimsenin başkalarına bir şeyi kabul ettirmesi de mümkün değildir. Anlatılan gerçeklerin, vicdanlarda ma&#8217;kes bulmasının bir tek yolu vardır; o da, gönülden inanmak ve inandıklarını yaşayıp anlatmak. Şu tembih bu husûsu tenvire yeter zannediyorum: Cenâb-ı Hak Hazreti İsa&#8217;ya:</p>
<p>&#8220;<span class="arabic"> يَا عِيسَى! عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي</span>&#8211; Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhâh olmaya çalış; yoksa benden utan.&#8221; buyurur. Bu irşad, Hazreti Şuayb&#8217;ın Kur&#8217;ân&#8217;da geçen: &#8220;<span class="arabic"> وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ </span>&#8211; Ben sizi men ettiğim bir hususta size muhalif düşmek istemem.&#8221; (Hûd, 11/88) ifadeleriyle de tam bir uyum arz etmektedir.</p>
<p><span class="source21"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-ve-mursid/">İrşad ve Mürşid</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
