<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muhittin Akgül arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/muhittin-akgul/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/muhittin-akgul/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:18:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Muhittin Akgül arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/muhittin-akgul/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kitap severler Köln&#8217;de yazarlar ile buluştu</title>
		<link>https://hizmetten.com/kitap-severler-kolnde-yazarlar-ile-bulustu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 May 2022 10:10:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Kurucan]]></category>
		<category><![CDATA[Ayhan Tekineş]]></category>
		<category><![CDATA[Fikret Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Macit]]></category>
		<category><![CDATA[Line Marketing]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=25765</guid>

					<description><![CDATA[<p>Almanya’nın Köln şehrinde Line Marketing, kitap sevenleri yazarlar ile buluşturmak maksadıyla iki günlük bir program organize etti. İki gün devam edecek olan okur- yazar buluşmasına yoğun ilgi vardı. Hizmetten.com yazarlarından&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kitap-severler-kolnde-yazarlar-ile-bulustu/">Kitap severler Köln&#8217;de yazarlar ile buluştu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Almanya’nın Köln şehrinde Line Marketing, kitap sevenleri yazarlar ile buluşturmak maksadıyla iki günlük bir program organize etti. İki gün devam edecek olan okur- yazar buluşmasına yoğun ilgi vardı. Hizmetten.com yazarlarından İsmet Macit ve ilahiyatçı – yazar Ahmet Kurucan ilk gün okurlarıyla bir araya geldi. Her iki yazar da yeni çıkan kitaplarını stantlarda okurları için imzaladı. Kitap imzaları sonrasında ise konferans salonunda kitaplarını hakkında konuştular. Yazarların okurları ile buluştuğu programda yapılan panel, konferans, söyleşinin yanı sıra yeni nesile de okumanın önemi ve kitap sevgisi hakkında bilgiler verildi.</p>
<div id="attachment_25767" style="width: 710px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-25767" class="size-medium wp-image-25767" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur2-700x593.jpg" alt="" width="700" height="593" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur2-700x593.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur2-1200x1016.jpg 1200w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur2-768x650.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur2-1536x1301.jpg 1536w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur2.jpg 1600w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /><p id="caption-attachment-25767" class="wp-caption-text">Hizmetten.com yazarı İsmet Macit</p></div>
<p>Köln&#8217;de 21 Mayıs tarihinde yoğun bir katılım ile başlayan yazarların, okurları ile buluşmasında yüzlerce kişinin ziyareti ile devam ediyor. Fuarda imza günü düzenleyen yazarlar Ahmet Kurucan, İsmet Macit, ilk gün okurları ile bir araya gelirken, ikinci gün Prof. Dr. Muhittin Akgül, Prof. Dr. Ayhan Tekineş ve Fikret Kaplan kitap severlerle bir araya gelecek.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-25768 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur1-700x340.jpg" alt="" width="700" height="340" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur1-700x340.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur1-1200x583.jpg 1200w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur1-768x373.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur1-1536x746.jpg 1536w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/yazar-okur1.jpg 1600w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<p>Yoğun bir katılımın olduğu yazarların, okurları ile buluşmasında kitapseverler bu tür etkinliklerden dolayı Line Marketing&#8217;e teşekkür etti. Yazarların okurları ile buluştuğu Köln programına yoğun bir katılımın olmasından dolayı memnuniyetini dile getiren yazarlar ise, Line Marketig&#8217;e bu organizasyonundan dolayı teşekkür etti. Çevre illerden gelen okurlar için Anadolu mutfağına ait yiyecek ve içecek kermesi de düzenlendi. Programa katılan aileler gün boyu ailecek neşeli saatler geçirdi ve yazarlar ile sohbet etme imkânı buldular. Yazarların, okurlar ile buluşma programı Köln, Berlin ve Stuttgart&#8217;da organize edildiği açıklandı. Çok sayıda kitabın sergilendiği ve yeni çıkan kitapların tanıtıldığı program gece geç vakitlere kadar devam etti.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kitap-severler-kolnde-yazarlar-ile-bulustu/">Kitap severler Köln&#8217;de yazarlar ile buluştu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof Muhittin Akgül&#8217;ün, &#8221;Asr’ı Saâdet modeli olarak Hizmet Hareketi&#8221; kitabı yayınlandı</title>
		<link>https://hizmetten.com/prof-muhittin-akgulun-asri-saadet-modeli-olarak-hizmet-hareketi-kitabi-yayinlandi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Oct 2021 16:43:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Asrı Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Hizmet HAreketi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22802</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlahiyat profesörü Muhittin Akgül’ün yeni kitabı &#8221;Asr’ı Saadet Modeli Olarak‘Hizmet Hareketi&#8221; e-book olarak yayınlandı. Kitabın takdim yazısını ise geçtiğimiz aylarda vefat eden Mehmet Ali Şengül Ağabey yazdı. Kitabı 15 Temmuz’dan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/prof-muhittin-akgulun-asri-saadet-modeli-olarak-hizmet-hareketi-kitabi-yayinlandi/">Prof Muhittin Akgül&#8217;ün, &#8221;Asr’ı Saâdet modeli olarak Hizmet Hareketi&#8221; kitabı yayınlandı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İlahiyat profesörü Muhittin Akgül’ün yeni kitabı &#8221;Asr’ı Saadet Modeli Olarak‘Hizmet Hareketi&#8221; e-book olarak yayınlandı. Kitabın takdim yazısını ise geçtiğimiz aylarda vefat eden Mehmet Ali Şengül Ağabey yazdı. Kitabı 15 Temmuz’dan önce yazdığını belirten Akgül, ”Ancak şartlar gereği basılamamıştı. Zaten basılmış olsaydı, herhalde hapishaneden tahliyemiz mümkün olmaz, şimdilerde müebbedle yargılanmış da olurduk” diyor.</p>
<div id="attachment_22803" style="width: 710px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-22803" class="size-medium wp-image-22803" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/10/muhittin-akgül-1-700x465.jpeg" alt="" width="700" height="465" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/10/muhittin-akgül-1-700x465.jpeg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/10/muhittin-akgül-1-768x510.jpeg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/10/muhittin-akgül-1.jpeg 1024w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /><p id="caption-attachment-22803" class="wp-caption-text">İlahiyatçı Prof Muhittin Akgül</p></div>
<p>Akgül kitap hakkında şunları söylüyor:</p>
<p>”Elinizdeki çalışma, aslında bir vefanın gereğidir. 15 Temmuz’dan yıllar önce karanlık bir takım odaklar tarafından başlatılan Hizmet Hareketi karşıtlığı ve onun ne olup-olmadığı tartışmaları, böyle bir çalışmanın zorunluluğunu gerektirdi.”</p>
<p>”Çalışma, Hizmet Hareketi&#8217;nin dayandığı arka planın, Kur’ân ve onun birinci temsilcisi olan Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabının yaşadığı, adına da Asr-ı Saadet dediğimiz ve Müslümanlar açısından tarihin altın dilimini oluşturan bir dönemin, günümüze yansıyan yönünü temsil ettiği üzerinde durmaktadır. Konular, örnekler üzerinden değerlendirilmiş ve önce Asr-ı Saâdet&#8217;teki örnekler, daha sonra da Hizmet Hareketi&#8217;nin yaşadığı örnekler ele alınarak, mukayeseler yapılmıştır.”</p>
<h3><strong>Merhum Mehmet Ali Şengül Ağabey&#8217;den takdim yazısı</strong></h3>
<p>Mehmet Ali Şengül Ağabey, kitabın giriş yazısında, ”Devr-i Risalet’ten bugüne kadar yakıp ve yıkmaların, azgınlık ve taşkınlıkların altında ızdırapsız ve çilesiz insanları görürsünüz. Bütün bu zulüm, isnat ve iftiralara maruz kalan bu mazlumlar, mağdur insanlar, umumun huzurunu bozmama adına sabırla, kavl-i leyyinle karşılık verip katlanıyorlar.</p>
<p class="p20">‘Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var. Bugün halka cevretmek kolay yarın Hakkın divanı var.’ ‘Zulm ile âbâd olanın ahiri berbat olur’ deyip, her şeyi iğneden ipliğe hesabının sorulacağı büyük mahkemenin sahibi ‘Hâkimler hâkimi Allah’a havale ediyorlar.’</p>
<p class="p20">Tarihte bir çektirenler, bir de çekenler vardır. Çekenler dik durup vefa ve sadakat gösterdikleri her dönem, hep kazanmışlar, çektirenler ise hep kaybetmişlerdir. Tarihte örnek alınacak o kadar çok hadise vardır ki, Âdil-i Mutlak olan Allah (c.c.), zalimde mazlumun hakkını hiçbir zaman bırakmamıştır. Kaderini davay-ı İslam’a ve insanlığa, hizmete adayan hasbi, fedakâr ve kahraman gönül erlerine yapılan, masum çocuklara ve kadınlara çektirilen bu zulüm, mutlaka bir gün karşılığını Allah’tan bulacaktır” ifadelerini kullanmıştı.</p>
<div id="attachment_18930" style="width: 650px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-18930" class="wp-image-18930 size-full" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/04/sengul-2.jpg" alt="" width="640" height="345" /><p id="caption-attachment-18930" class="wp-caption-text">Mehmet Ali Şengül Ağabey</p></div>
<h4><strong>Takdim yazısının tamamı şöyle:</strong></h4>
<p>Kalbini rızay-ı ilahiye kilitlemiş, milletine ve insanlığa hizmet verebilmek için kendini ilme adamış, aynı zamanda kalp ve kafa bütünlüğü içinde dünyayı ve ahiret hayatını dahi feda etme pahasına hizmeti imaniye ve Kur’aniye’ye hayru’l-halef nesillerin yetişmesine adamış Prof. Dr. Muhittin Akgül Hocamıza evvela teşekkür ediyor. Sıhhat, afiyet ve hayırlı uzun ömürler diliyor, insanlığın saadet-i dâreyni adına çalışmalarında başarılar diliyorum.</p>
<p>Her ne kadar teklif edilen bu takdim yazısını yazmak üzere kendimi liyakatli görmesem de, bugüne kadar hayır ve hizmet adına yapılan hiçbir teklifi mecbur olmadıkça reddetmediğim için, talebeliğinden bugüne kadar tanıdığım Muhittin Hocamı da reddedemedim.</p>
<p>Hizmet hayatımızın en ağır imtihanlara tabi tutulduğu, fırtınaların çok sert estiği, bilen ve bilmeyen herkesin yalan isnat ve iftiralarla hizmete ve cemaate saldırdığı, hayallerimizden bile geçmeyen terör yaftasıyla suçlandığımız günlerden geçmekteyiz.</p>
<p>Memleket ve milletimize hizmet verecek, hususiyle genç nesillerimizin küfür ve dalâlet yangınından kurtulmasına, zillet ve sefâlet içinde perişaniyetini önlemeye yardımcı olacak bu eseriyle, neslimizin kafasını ilimle, kalbini iman ve ahlakla donatabilmesi adına, hayatını eğitim hizmetlerine adayan Muhittin Hocamızın, ‘ASR-I SAADET MODELİ OLARAK HİZMET HAREKETİ’ ismini taşıyan bu eserini ortaya koyması, takdire şayan bir fedakârlık ve kahramanlıktır.</p>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz’in (s.a.s.) rahle-i tedrisinde yetişen, asr-ı saadet modeli bir hizmeti hazmedemeyenler, küfr-ü mutlaka hak tanıdıkları kadar, müminlere bu hakkı çok görmektedirler. Hani demokrasi vardı? Adalet ve insanlık nerede kaldı? Yapılan isnat ve iftiralarla Allah’ın insana verdiği değer unutulmakta, gerçek manada insan olma gayreti içinde bulunanlara engel olunmaya çalışılmakta ve yolda hizmet etmek isteyenlerin yolları kesilmektedir.</p>
<p>İşte Muhittin Hocamızın eserinin muhtevası; gerçekleri mukayeseli bir şekilde anlatmakta, sahabe döneminde yaşanan gerçekler, aynıyla bugün de yaşanmakta olduğuna dikkat çekmekte, hizmetten gâye; tebliğ, irşat, hicret, fedakârlık, infak ve gönül kazanma, örnekleri kendinden örnek bir nesil yetiştirme adına insanlığa ve genç nesle sahip çıkmaktır.</p>
<p>Aynı zamanda insanlara manevi enerji sağlayan dua, kötülüklerle mücâdele, ilim ve irfanla mücehhez bir neslin oluşması, hizmete gönül veren insanları, sû-i zanlardan koruyacak kurumsallaşmakla herkesi hizmetten haberdar etmeye, ahiret hissesine ortak yapmak için gayret etmektir.</p>
<p>On beş asır sonra da olsa, ehli iman olarak muhacir-ensar olmak şerefiyle şereflenen bu gönül insanları, iftira ve zulme maruz kalsalar bile, sahabe efendilerimiz gibi dik durup geriye adım atmadan, mukabeley-i bi’l misilde bulunmadan, muhatabın seviyesine düşmeden, sabrederek davasını temsil etme gibi birbirinden güzel konuların seçilmiş olması; akla iz’âna tasdik ettirerek her seviyede insanın istifade etmesine vesile olacak şekilde konuların ele alınması, ayrı bir takdiri ve teşekkürü gerektirmektedir.</p>
<p>Çile; Olgunlaşmanın ve ruhla bütünleşmenin bir neticesidir. Bundan dolayı peygamber yolunun ve aynı zamanda hakikat yolcusunun ayrılmaz bir parçasıdır. Hayat çileyle aydınlığa erer ve zirveye tırmanır. Yüksek dağların zirvelerinde de hep karlar buzlar vardır. İnsanlığın dünya ve ahiret saadeti adına dert ve sancı çeken zirve insanların da kafaları, hep karlı buzludur. O kar ve buzları eritebilmek için, her türlü çile ve ıstıraba katlanmaktadırlar.</p>
<p>Devr-i Risalet’ten bugüne kadar yakıp ve yıkmaların, azgınlık ve taşkınlıkların altında ızdırapsız ve çilesiz insanları görürsünüz. Bütün bu zulüm, isnat ve iftiralara maruz kalan bu mazlumlar, mağdur insanlar, umumun huzurunu bozmama adına sabırla, kavl-i leyyinle karşılık verip katlanıyorlar.</p>
<p>‘Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var. Bugün halka cevretmek kolay yarın Hakkın divanı var.’ ‘Zulm ile âbâd olanın ahiri berbat olur’ deyip, her şeyi iğneden ipliğe hesabının sorulacağı büyük mahkemenin sahibi ‘Hâkimler hâkimi Allah’a havale ediyorlar.’</p>
<p>Tarihte bir çektirenler, bir de çekenler vardır. Çekenler dik durup vefa ve sadakat gösterdikleri her dönem, hep kazanmışlar, çektirenler ise hep kaybetmişlerdir. Tarihte örnek alınacak o kadar çok hadise vardır ki, Âdil-i Mutlak olan Allah (c.c.), zalimde mazlumun hakkını hiçbir zaman bırakmamıştır. Kaderini davay-ı İslam’a ve insanlığa, hizmete adayan hasbi, fedakâr ve kahraman gönül erlerine yapılan, masum çocuklara ve kadınlara çektirilen bu zulüm, mutlaka bir gün karşılığını Allah’tan bulacaktır.</p>
<p>İnsana heyecan veren akıcı bir üslupla ifade edilen Muhittin Hocamızın bu eserini okuyacak olan kârileri; dua dilek ve temmenisiyle “ASRI SAADET MODELİ OLARAK HİZMET HAREKETİ” isimli eserle baş başa bırakıyorum.</p>
<p>Mehmet Ali Şengül / 21.07.2020<b> </b></p>
<p>Kitabı satın alacağınız adres:</p>
<p><a href="https://www.kobo.com/gr/en/ebook/asr-saadet-model-olarak-hzmet-hareket">https://www.kobo.com/gr/en/ebook/asr-saadet-model-olarak-hzmet-hareket</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/prof-muhittin-akgulun-asri-saadet-modeli-olarak-hizmet-hareketi-kitabi-yayinlandi/">Prof Muhittin Akgül&#8217;ün, &#8221;Asr’ı Saâdet modeli olarak Hizmet Hareketi&#8221; kitabı yayınlandı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başladık &#8211; Prof Dr Muhittin Akgül ile &#8221;Sadakatin nişanesi SADAKA&#8221;</title>
		<link>https://hizmetten.com/prof-dr-muhittin-akgul-ile-sadakatin-nisanesi-sadaka/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Sep 2021 18:30:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<category><![CDATA[Sadaka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22197</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hizmetten YouTube kanalında bu hafta ’sadaka’ konusunu işleyeceğiz. Safi Ekmekçi’nin moderatörlüğündeki programın konuğu ilahiyatçı- yazar Prof Dr Muhittin Akgül olacak. Akgül, hastalık ve kazalara karşı bir paratoner ve Allah’a karşı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/prof-dr-muhittin-akgul-ile-sadakatin-nisanesi-sadaka/">Başladık &#8211; Prof Dr Muhittin Akgül ile &#8221;Sadakatin nişanesi SADAKA&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hizmetten YouTube kanalında bu hafta ’sadaka’ konusunu işleyeceğiz. Safi Ekmekçi’nin moderatörlüğündeki programın konuğu ilahiyatçı- yazar Prof Dr Muhittin Akgül olacak. Akgül, hastalık ve kazalara karşı bir paratoner ve Allah’a karşı sadakatin en büyük nişanesi olan “sadaka” konusunu anlatacak.</p>
<p>Programda; ‘’İnfak nedir?  İnfak, ilahi ahlakla ahlaklanmak midir? İnfak mü ‘minin temel özelliklerinden midir?, Kur’an sürekli infaka teşvik eder hiçbir şeyin fayda vermeyeceği gün gelmeden infak edin der. Önemli olan vaktinde vermektir! Neden?, İnfak, yedi başak veren bir buğday tanesi gibi mala bereket katar, bu bereketlenme ile ilgi örnekler verebilir misiniz? İnfak insanı muhtemel tehlikelerden korur: Bu hakikati izah eder misiniz?, Şeytanin fakirlikle korkutması gibi, İnfak yapmanın önünde engeller var mıdır? İnfak yapılmayınca insan psikolojisine negatif etkileri de olur mu? birde ahiret te cezası var mı?’’ sorularına cevaplar aranacak.</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_98441"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/1BL8bqjsNFA?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><strong>Yayın günü ve saati:</strong></p>
<p><strong>16 Eylül Perşembe</strong></p>
<p><strong>20.30 Berlin Saati</strong></p>
<p><strong>21.30 İstanbul Saati</strong></p>
<p><strong>14.30 Newyork Saati</strong></p>
<p><strong>19.30 Londra Saati</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/prof-dr-muhittin-akgul-ile-sadakatin-nisanesi-sadaka/">Başladık &#8211; Prof Dr Muhittin Akgül ile &#8221;Sadakatin nişanesi SADAKA&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Veyl olsun o musalline ki! &#8211; 1&#124; Prof.Dr.Muhittin Akgül</title>
		<link>https://hizmetten.com/veyl-olsun-o-musalline-ki-1-prof-dr-muhittin-akgul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Jan 2021 15:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16434</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu haftaki yazımda, zaman zaman üzerinde farklı yorumların yapıldığı Mâûn Sûresi’ne değinmeğe çalışacağım. Sûre’nin Mekki-Medeni oluşuyla ilgili rivayetleri değerlendirecek ve “veyl olsun namaz kılanlara! Onlar ki namazlarında sâhûndurlar!” âyetleri üzerinde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/veyl-olsun-o-musalline-ki-1-prof-dr-muhittin-akgul/">Veyl olsun o musalline ki! &#8211; 1| Prof.Dr.Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Bu haftaki yazımda, zaman zaman üzerinde farklı yorumların yapıldığı Mâûn Sûresi’ne değinmeğe çalışacağım. Sûre’nin Mekki-Medeni oluşuyla ilgili rivayetleri değerlendirecek ve “veyl olsun namaz kılanlara! Onlar ki namazlarında sâhûndurlar!” âyetleri üzerinde kısaca duracağım.</div>
<div></div>
<div><b>1.</b> Mâûn Sûresi’nin Mekke’de mi, Medine’de mi indiği ile ilgili kesin bir ittifak yoktur. Mekke’de nâzil olduğunu söyleyenler çoğunluk olmakla beraber, sahabe, tabiin ve daha sonraki dönemlerdeki pek çok rivayet ve dirayet müfessiri, Sûre’nin baş tarafının Mekkî, ikinci yarısının ise Medenî olduğu/olabileceği kanaatini taşımaktadır. Mesela başta tercümânu’l-Kur’ân olarak şöhret bulmuş İbn Abbas, tâbiinin önde gelen müfessirlerinden Hasan Basrî, Katâde ve İkrime, müfessirlerden Mâturîdi, Zemahşeri, İbn Cüzeyy, hatta son dönem âlimlerinden Cemâluddin el-Kâsımî gibi müfessirler bunlardan sadece bazılarıdır. Sûreyle ilgili tarihsel arka plan adına ıskalayamayacağımız kadar önemli isimlerin, Mekki vurgusunun aksine beyanda bulunması kayda değer bir husustur.</div>
<div></div>
<div><b>2.</b> Sûre’de namaz ifadesi, Mekke’de henüz namazın farz kılınmadığı da dikkate alınarak, acaba dua ya da ibadet gibi anlamlara gelebilir mi?</div>
<div></div>
<div>Aslında beş vakit namaz farz kılınmadan önce de Allah Resûlü ve müslümanların bazı dönem gizli bazı dönem açıktan namaz kıldıkları, Siyer açısından bilinen bir gerçektir. Bu husus, ister erken dönem Mekke vahiylerinden Müzzemmil Sûresi 1-4. âyetlerinde ifade edilen:<i> “Ey örtüsüne bürünen Resulüm! Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir. Duruma göre gecenin yarısında veya bundan biraz daha azında veya fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı tertîl ile düşünerek oku.”</i> gecenin bir kısmında kılınan namaz, isterse de Mekke döneminin sonlarına doğru nazil olan: <i>“Sabah ve akşam Rabbini, içinden yalvararak, ürpererek ve yüksek olmayan, kendin işitebileceğin bir sesle zikret, gafillerden olma!” (A’raf 7/205) </i>âyetinde ifade edilen sabah-akşam kılınan namaz, isterse, beş vakit namazın farz kılınmasıyla, ümmetten yükümlülüğü kaldırılıp Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında hususi farziyyeti devam eden:<i> “Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl.” (İsra 17/79) </i>teheccüd namazı olsun, herkesin bildiği ve günlük hayatlarında pratize ettiği namaz önemli bir dinamiktir.</div>
<div></div>
<div>Mekke döneminde Müslümanlar, yukarıdaki âyetlerde de açıkça belirtildiği üzere namaz kıldıkları gibi, müşrikler de namaz kılıyordu. Zira Mekke ve Ka’be, kadim dönemden beri Hz. İbrahim’in (a.s.) tebliğ ettiği dinin, -pek çok şeyi tahrif edilmiş olsa da- bazı ilkeleri, birtakım değişikliklerle beraber biliniyor ve yaşanıyordu. Namaz da bunlardan biriydi. Nitekim: <i>“Onların Mescid-i Haramdaki namazları ise ıslık çalıp el çırpmaktan başka bir şey değil!” (Enfâl 7/35)</i> âyeti, onların bu namazlarını dile getirmektedir.</div>
<div>Hadis ve Siyer kaynaklarında, nübüvvetin ilk yıllarında Cebrâil’in, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) Mekke’nin yakınlarındaki bir vadiye götürdüğü, orada fışkıran su ile önce kendisi, daha sonra da Allah Resûlü’nün abdest aldığı, bunun ardından da Resûlullah’a (s.a.s.) namaz kıldırdığı belirtilmektedir. Hatta bunun üzerine Resûlullah’ın (s.a.s.) sevinçli bir şekilde evine geldiği, Hz. Hatice’nin elinden tutarak onu da aynı yere götürdüğü ve aynı şekilde onunla birlikte abdest alıp iki rekat namaz kıldığı da belirtilmektedir.</div>
<div></div>
<div>Konuyla ilgili Tecrid-i Sarihteki şu özet ve önemli bilgiyi de buraya almak isterim ki, “Ahmed b. Habel’in Müsned’inde, Resûlullah’ın (s.a.s.)’in sevgilisi ve sevgilisinin oğlu Üsâme b. Zeyd b. Harise (r.a.)’ın gerek doğrudan doğruya, gerek değerli babaları vâsıtasıyla Nebiyy-i Ekrem (s.a.s.)’den rivayetine göre, ilk vahiy zamanında Cibril aleyhi&#8217;s-selâm kendilerine abdest ile namazı tâ’lîm buyurdukları anlaşılmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Diğer rivâyetlerde de Cibril (a.s.)’ın yere vurmasıyla fışkıran bir su kaynağından abdest alındığı ve ilk namazın Cibril aleyhi&#8217;s-selâm&#8217;m imâmetiyle kılınmış Sabah namazı olup ve o gün içinde Şâri-i A&#8217;zam (s.a.s.)’e ilk iktidâ edenin Ümmü&#8217;l-mü&#8217;minîn Hadîcetü&#8217;l-Kübrâ (r.a.) olduğu rivayet edilmektedir. Hâfız İbn Hacer’in Buhârî şerhi (Fethü&#8217;l-Bâri) de denilmektedir ki, İsrâ’dan evvel Resûlullâh (s.a.s.)’in de, ashabının da namaz kıldıkları kesindir. Ancak beş vakit namaz farz olmadan da farz namaz var mıydı, yok muydu? ihtilâfı vardır. Bazılarına göre farz namazlar, Güneş’in doğmasıyla batmasından önceydi.</div>
<div>
<div>
<div><img decoding="async" title="" src="http://image.writeclouds.com/Images/Resim/Images/News/20201219/64218157.jpg" alt="" /></div>
</div>
</div>
<div><i>(Tâhâ 20/130) âyet-i kerimesi de buna delildir.” (Bkz:Tecrid-i Sarih, 2/279)</i></div>
<div></div>
<div>Mâûn Sûresi’ndeki âyette müşriklerle ilgili olarak zikredilen “salat” kelimesiyle, elbette bizim şu anda anladığımız ve kıldığımız bir namaz kast edilmemektedir. Fakat Hz. İbrahim (a.s.)’dan kalma yaptıkları bu hareketin adı namazdı ve kendileri de bunu böyle addediyordu. Demek ki yanlış da olsa, müşriklerin de kendilerince kıldıkları ve adına salat dedikleri bir namazları vardı.</div>
<div></div>
<div><b>3. </b>Sûre’nin sebeb-i nüzûlü olarak, ibadetlerinde gösterişi seven As b. Vâil, Velid b. Muğire, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibi kişilerin gösterilmesi ve bunların da Mekke’de bulunmaları da, Sûre’nin Mekki olduğu gerekçelerinden biridir.</div>
<div>Gerek rivayet, gerekse dirayet tefsirlerinin hemen hemen hepsinde, Mâûn Sûresi’nin kimler hakkında indirildiği ile ilgili rivayetlere bakıldığında, evet ilk âyetlerin Mekkeli müşrikler hakkında indirildiği çoğunlukla rivayet edilse de, son kısmın münafıklar hakkında indirildiği hatta bazen Abdullah b. Übey b. Selûl’ün ismi de tasrih edilerek belirtilmektedir. Yani sebeb-i nüzul olarak sadece belirtilen şahıslar değil, son kısmın özellikle Medine dönemindeki münafıklar hakkında indirildiği, farklı rivayetlerle de desteklenmektedir. Aynı zamanda “namazlarında sahundurlar” cümlesinin tefsiriyle ilgili olarak da, hem Allah Resûlü&#8217;nden, hem de ashaptan pek çok rivayet aktarılmıştır ki, bunların da kâhir ekseriyeti, Medine’deki münafıklarla ilgilidir.</div>
<div></div>
<div>Açık bir şekilde görüleceği üzere Mekkî ya da Medenî arka plan, söz konusu ifadenin semantik çerçevesini oldukça esnekleştirmektedir. Şüphesiz ki âyet ve sûrelerin yorumlanmasında arka plan oldukça önemlidir. Ancak şunu unutmamak gerekir ki bu arka planı belirlemede acaba kriter ne olmalıdır?</div>
<div>Yazının ikinci kısmına önümüzdeki hafta inşallah devam edelim!</div>
<div></div>
<div><b>Kaynak: Prof. Dr. Muhittin AKGÜL | Samanyoluhaber</b></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/veyl-olsun-o-musalline-ki-1-prof-dr-muhittin-akgul/">Veyl olsun o musalline ki! &#8211; 1| Prof.Dr.Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. İsa’dan (A.S.) Günümüze&#8230;. &#124; Prof.Dr. Muhittin Akgül</title>
		<link>https://hizmetten.com/hz-isadan-a-s-gunumuze-prof-dr-muhittin-akgul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Oct 2020 12:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14071</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlangıçta tek bir anne ve babadan meydana gelen ve derken çoğalıp büyük bir kitleyi oluşturan insanlık ailesinin fertleri, zaman ne kadar geçerse geçsin, coğrafyalar ne kadar değişirse değişsin, aynı olmasa&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-isadan-a-s-gunumuze-prof-dr-muhittin-akgul/">Hz. İsa’dan (A.S.) Günümüze&#8230;. | Prof.Dr. Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Başlangıçta tek bir anne ve babadan meydana gelen ve derken çoğalıp büyük bir kitleyi oluşturan insanlık ailesinin fertleri, zaman ne kadar geçerse geçsin, coğrafyalar ne kadar değişirse değişsin, aynı olmasa da her zaman benzer ve yakın karakter tiplerine sahip olmuş ve hayatlarında benzer refleksler göstermişlerdir. Küçük bir aile olan Hz. Âdem’in (a.s.) Hâbil ve Kâbil adlı evlatlarının, her dönemde ruh ikizleri, halefleri ve temsilcileri olmuş, benzer davranış modelleri sergilemişlerdir.</div>
<div>Hz. Nuh’un (a.s.) karşısına dikilen, isyankâr ve muannid hanımı ve oğlu Kenan cinsinden talihsizler hiçbir zaman eksik olmadığı gibi, Hz. Lut’un (a.s.) karşısına geçerek Cehennemlik ve jurnalci eşinin benzerleri de hiç eksik olmamıştır. Hz. Musa’ya (a.s.) nefes aldırmayan Firavun, Kârun, Hâmân ve Sâmiriler her zaman varlıklarını koruduğu gibi, Hz. Sâlih (a.s.) ve Hz. Şuayb (a.s.) gibi pek çok peygambere muhalefet eden mütrefin ve kodaman mele’ takımı da eksik olmamıştır. Hz. İbrahim (a.s.)’e karşı gerçekleştirilen itibar suikastı ve zulmünde yarışan Nemrut gibi diktatör ve tiranlar eksik olmadığı gibi, Hz. İsa’nın (a.s.) kısa risaletinde ona karşı amansız bir mücadele ve tagallübe girişen PİLATUS ve BARABASLAR da yine eksik olmamıştır. Bu yazımızda, Hz. İsa (a.s.) döneminde yaşamış ve İncillerde adı “BARABAS” olarak geçen bir şahısla, günümüzdeki Barabas benzerleri arasındaki bir benzerliğe dikkat çekeceğiz.</div>
<div>BARABBAS olayı, İslâmî kaynaklarda geçmeyip, mevcut İncillerde ele alınmaktadır. Barabas’ın hırsız, haydutça evlere giren bir gaspçı, yağmacı, başkalarını yok eden ve sömüren bir tip olduğu üzerinde durulur.</div>
<div>Aslında tarihte çarmıha gerilmeye teşebbüs edilen sadece Hz. İsa (a.s.) değildir. Ondan önce Hz. Yahya (a.s.) da yığınların gözü önünde katledilmiş, ancak bu barbarlığa karşı hiç kimse sesini çıkarmamıştır. Daha sonra da topluluğun dini liderlerinin hepsi, sözbirliği ile Hz. İsa’nın (a.s.) ölüm cezasına çarptırılmasını istemişlerdir. Bu azgınlığa yas tutup üzülecek de sadece bir avuç kişiden ibarettir. Daha acı olan ise, Pontius Pilate; “Âdet üzere Fısıh Bayramı nedeniyle hangi mahkûmu serbest bırakalım: İsa’yı mı, yoksa hırsız Barabas’ı mı?” diye sorduğunda, dinleri dillerinden aşağıya inmemiş bu güruh dönemin dini liderleriyle birlikte adeta koro şeklinde hep bir ağızdan “Barabas!” diye bağırmış olmalarıdır.</div>
<div>Olayın İncillerdeki anlatımına göre: “Sabah olunca başkâhinler, ihtiyarlar, din bilginleri ve Yüksek Kurul&#8217;un tüm diğer üyeleri bir danışma toplantısı yaptıktan sonra İsa&#8217;yı bağladılar, götürüp Pilatus&#8217;a teslim ettiler. Pilatus O&#8217;na, “Sen Yahudilerin Kralı mısın?” diye sordu. İsa ona, “Söylediğin gibidir” cevabını verdi.</div>
<div>Başkâhinler O&#8217;na karşı birçok suçlamada bulundular. Pilatus O&#8217;na yeniden, “Hiç cevap vermeyecek misin?” diye sordu. “Bak, seni ne kadar çok şeyle suçluyorlar.”</div>
<div>Ama İsa artık cevap vermiyordu. Pilatus buna şaştı.” (Mat.27:1-2,11-14; Luk.23:1-5; Yuh.18:28-38).</div>
<div>Küçük bir farkla diğer bir anlatıya göre de:</div>
<div>“Pilatus, her Fısıh Bayramında halkın istediği bir tutukluyu salıverirdi. O sırada hapishanede, ayaklanma sırasında adam öldürmüş olan isyancılarla birlikte tutuklu bulunan Barabas adında biri vardı. Halk, Pilatus&#8217;a gelip her zamanki gibi kendileri için birini salıvermesini istedi. Pilatus onlara, “Sizin için Yahudilerin Kralını salıvermemi ister misiniz?” dedi. “Başkâhinlerin İsa&#8217;yı kıskançlıktan ötürü kendisine teslim ettiklerini biliyordu. “Ne var ki başkâhinler, İsa&#8217;nın değil, Barabas’ın salıverilmesini istemeleri için halkı kışkırttılar. Pilatus onlara tekrar seslenerek, “Öyleyse Yahudilerin Kralı dediğiniz adamı ne yapayım?” diye sordu. O&#8217;nu çarmıha ger!” diye bağırdılar yine. Pilatus onlara, “O ne kötülük yaptı ki?” dedi. Onlar ise daha yüksek sesle, “O&#8217;nu çarmıha ger!” diye bağrıştılar.</div>
<div>Halkı memnun etmek isteyen Pilatus, onlar için Barabas&#8217;ı salıverdi. İsa&#8217;yı ise kamçılattıktan sonra çarmıha gerilmek üzere askerlere teslim etti.” (Mat.27:15-26; Luk.23:13-25; Yuh.18:39-19;Yuh.18:16).</div>
<div>Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Kur’ân anlatımında Hz. İsa (a.s.) çarmıha gerilmemiştir. Ona benzeyen birini bulmuş ve onun yerine asmışlardır. Ancak şu kesin ki, şayet Hz. İsa’ya (a.s.) benzetilen bir şahıs olmasaydı, Hz. İsa’yı (a.s.) hiç tereddüt etmeden asacaklardı. Zaten onlara göre de gerçekte çarmıha gerilen bizatihi Hz. İsa’nın (a.s.) kendisiydi.</div>
<div> Bu olaydan kısa bir süre sonra Yahudilerle Romalılar arasında bir anlaşmazlık çıkmış ve bu, Yahudilerin M.S. 64-66 yıllarında açık bir isyan başlatmalarına sebep olmuştur. Ne II. Herod Agrippa, ne de Roma maliye memuru Floris bu isyanı bastırmayı başarmıştır. En sonunda Romalılar büyük bir askeri güçle saldırmış ve M.S. 70&#8217;te Titus, Kudüs&#8217;ü zor kullanarak almıştır. Yaklaşık 133.000 kişi kılıçtan geçirilmiş, 67 bin kişi esir alınmış ve binlercesi de Mısır madenlerinde ve başka ülkelerde çalıştırılmak üzere götürülmüştür. Bunlar, ya arenalarda vahşi hayvanlara yem oluyor, ya da kılıçla çalışan savaşçıların hedef tahtası olarak kullanılıyorlardı. Kızları galip ordular tarafından alınmış, Kutsal Kudüs şehri ve Kutsal Mabet yerle bir edilmiştir. Bundan sonra Filistin’de Yahudi etkisi o denli zayıflamıştır ki, Yahudiler iki bin yıldır güç kazanamamışlar ve Kutsal Mabet hiçbir zaman tekrar inşa edilememiştir. Daha sonraları Roma imparatoru Hadrian, Kudüs’ü inşa ettirmiş, fakat adını değiştirerek “Aielia” koymuştur. Fakat Yahudiler yüzyıllarca Kudüs&#8217;e girememişlerdir. İşte bu, Yahudilerin ikinci kez sapmaları nedeniyle çektikleri ceza olarak kendilerine verilmiştir. (Bkz: Mevdûdi, İsrâ Sûresi Tefsirinde).</div>
<div>Aslında ne Barabaslar, ne Barabas’ı serbest bırakmak için bağırıp çağıran yığınlar ne Pilatuslar ve ne de masum bir şekilde darağacına çekilen masum İsalar, yeryüzünde hiçbir zaman eksik olmamıştır.</div>
<div>Günümüzde de, hem Hz. İsa’yı (a.s.) zâlimce asmaya teşebbüs eden Pilatuslar, hem onun karşısında hırsız ve haydut Barabasların hapislerden çıkmasına alkış tutan aldatılmış yığınlar, hem masumca çarmıhlara gerilmelerine karar verilen İsalar ve hem de hırsız ve haydut Barabasların hapislerden salıverildiği karanlık ve talihsiz bir dönemi yaşıyoruz.</div>
<div>Hapishanelerde 15 Temmuz’dan birkaç gün sonra Hz. İsa (a.s.) benzeri masumlara yer açmak için, katilleri, at hırsızlarını, haydutları, ırz ve namus düşmanlarını tahliye ettiler. Evet ne acıdır ki bu acı olayın küçük bir kesitine bizatihi şahsım da şahit oldu. Gözaltında bulunduğumuz nezarethane kapısının önünden kalabalıklar geçiyordu. Elleri kelepçeli olarak mahkemeye gidiyor, beş on dakika sonra da kahkahalarla geri dönüyorlardı. Ve bunların mahkemeye girip çıkması bir olan ve serbest kalmaları emri hükumetçe verilen kimselerdi. Aynı yerde emniyetçiler de vardı. Kapımızın önünden geçen bu haydut kılıklılar, parmaklıklardan içeri bakıyor ve:</div>
<div>“Aaa komiserim, sen ne yapıyorsun burada? Aaa polis abim senin ne işin var burada?” diye dalga geçiyorlardı. Emniyetçiler bunların hepsini yaptıkları hırsızlık çeşitleri ve isimleriyle detaylı bir şekilde bizlere anlatmıştı. “Şu falan mahallenin hırsızı, şu falan çarşının hırsızı, şu araba hırsızı!” Bunların hepsi, eski işlerini icra etmek için tahliye olmuştu. Bunlardan sonra emniyetçiler mahkemeye gitti. Ve tabii ki hepsi hakkında tutuklanma kararı verilmişti.</div>
<div>Aynı zamanda emniyette gözaltında bulunduğumuz süre zarfında, basında çıkan haberlerden bizden haberdar olan çapulcular, her gün akşam saatlerinde bulunduğumuzun yerin penceresinin dibine kadar yaklaşarak: “Darbecilere ölüm, katiller!” şeklinde slogan atıyorlardı. Şayet o anda yanlarında olsaydık, bizleri katletmede hiçbir tereddüt geçirmeyecek kadar gözleri dönmüştü. O anda beraber olduğumuz arkadaşlarım ise İlahiyatta Tefsir, kelam vs. gibi ilim dallarının profesör ve doçentleriydi.</div>
<div>Benzeri manzaralar Türkiye’nin her yerinde yaşandı. Her gece saat 12 ya da 12.30 da taksilerle gelen yığınlar, emniyetlerin önünde içerideki gözaltındaki asker ve sivillerin öldürülmelerini ve asılmalarını isteyerek bağırıyorlar ve kesmeden kornalarını çalıyorlardı. Tıpkı Hz. İsa’yı (a.s.) asın diye bağıran yığınlar gibi.</div>
<div>Aynı dönemde ülkenin bütün tutuklu ahlaksızları, eroinmanları, gaspçıları ve hırsızları salıverilmiş, onların yerine ise, ülkenin en masum insanlarını, ellerine başkasını yaralamak için çakı bile almamışlarını, bütün derdi milleti olan civanmertlerini, halkı için evinde bayram etmeme, uzaklık ve olumsuz hava şartları demeden dört mevsim büyük özverilerle ve gayretler içerisinde çalışan fedakârlarını, komşularının, akrabalarının, tanıdığı ve tanımadığı kimselerin evlatlarını, kendi evladı gibi görüp, onların maddi manevi geleceğini dert edinen mefkûre kahramanlarını hapislere attılar; hastalananların ölümlerine açıkça göz yumdular; iftiralarla haklarında iddianameler hazırladılar ve en büyük yalanları topluma servis ederek bütün halkı da bu cinayetlerine ortak ettiler.</div>
<div>Olanlar karşısında iğfal edilmiş yığınlar da, âdeta Barabas’ın serbest bırakılmasına ve mâsum Hz. İsâ’nın (a.s.) çarmıha gerilmesine alkış tutan o günkü yığınlar gibi, sevinç çığlıkları attılar; zevkten dört köşe oldular ve böylece bu aleni zulme ortak oldular.</div>
<div>Hz. İsâ’nın (a.s.) çarmıha gerilmesi için hem Titus hem de halkı galeyana getiren menfaatperest din adamları ve pek çok sözde hocalar, günümüzde de aynı aşağılık rollerini oynadılar, kesintisiz icra ettiler ve hala devam ediyorlar; cami kürsülerinde, minarelerde, hutbelerde, akademik kürsülerde ve sivil din görünümlü organizasyonlarda, masum insanlar hakkında şeytanın bile aklına gelmeyecek her türlü türlü iftira ve yalanlara öncülük yaptılar, yanlış gösterdiler, yığınları kışkırttılar; bu şenaatlerini de maalesef dini söylem adı altında işlediler.</div>
<div>Bunların sonu ne mi oldu? Bilemeyiz ama her dönemde zulmün sonu felaketlerle, hastalık ve âfetlerle, yerin dibine geçirilmekle, deprem ve seller sonucu külli helaklerle sonuçlanmıştır. Kur’ân, geçmişte felakete maruz kalan toplumları haber verirken, onların hep zalimliklerine vurgu yapmış ve zulüm-âfet arasındaki sıkı ilişkiye hep dikkatlerimizi çekmiştir. Rabbi’mden niyaz ve duam, tüm masumları muhafaza etmesi ve çağdaş Titus ve Barabaslarla işbirlikçilerine hak ettiklerini vermesidir.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Prof.Dr.Muhittin Akgül | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-isadan-a-s-gunumuze-prof-dr-muhittin-akgul/">Hz. İsa’dan (A.S.) Günümüze&#8230;. | Prof.Dr. Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ashab-ı Uhdud&#8217;dan Ashab-ı Meriç&#8217;e Lanetliler!</title>
		<link>https://hizmetten.com/ashab-i-uhduddan-ashab-i-merice-lanetliler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Sep 2020 12:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<category><![CDATA[uhud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13727</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashab-i-uhduddan-ashab-i-merice-lanetliler/">Ashab-ı Uhdud&#8217;dan Ashab-ı Meriç&#8217;e Lanetliler!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 class="page-summary">Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan yığınları bulunmaktadır. Bu âyetler, benzeri zulümleri ve insan hakları ihlallerini yapan her dönemdeki zalim ve diktatörlere lanet ettiği gibi, hak ihlalleri karşısında dilsiz şeytan kesilen yığınlara da aynı laneti yapmaktadır.&#8221;</h2>
<div>Aradan çağlar geçse de insan aynı insan olduğu için, geçmişte yaşanan pekçok acı olay, asırlar sonra da aynı ya da benzeriyle yaşanabilmektedir. Değişen yegâne olgu, sadece zaman, coğrafya ve isimler olmaktadır. İşte bu tekerrür eden elem verici olaylardan biri de, geçmişte yaşanmış Ashâb-ı Uhdûd kıssasının benzerinin, günümüzde yeniden sahnelenmesidir.</div>
<div></div>
<div>Kur’ân’da müstakil bir Sûre’de, adı geçen bu şer şebekesi, “Ashâb-ı Uhdûd” olarak isimlendirilmiştir. Söz konusu şirzime-i kalîle (azınlık şer topluluğu), inananları inançlarından döndürmek için, içi ateş dolu hendeklere diri diri atmak suretiyle hunharca yakan kimselerdir. İnsanlıktan çıkmış bu iki ayaklı canavarlar, masumları sadece ateşe diri diri atmakla kalmamış, aynı zamanda yaptıkları bu lânetlenecek zulmü, büyük bir keyif içerisinde seyretmişlerdir. Yapılan bu çirkef iş, Yüce Yaratıcı katında o denli büyük bir cinayet olarak kabul edilmiştir ki, konunun haber verildiği Sûre’de, ilgili âyetlerin baş tarafında üç şey üzerine yemin edildikten sonra, vurgulu bir şekilde bu zalimler la’netlenmiştir. Zira bu mevzubahis şer şebekesi, işledikleri bu kötü fiille, lâneti çoktan hak etmişlerdir.</div>
<div></div>
<div>Bu elim tarihi olay Kur’ân’da şöyle dile getirilirler: <i>“Burçlarla süslü göğe! Geleceği vaad olunan kıyamet gününe! Şahid ile meşhûda kasem ederim ki; tıpkı kahrolası Ashab-ı uhdud’un, o tutuşturulmuş ateşle dolu hendeği hazırlayanların mel’un oldukları gibi&#8230; Hani onlar ateşin başında oturur, müminlere yaptıklarını acımasızca seyrederlerdi. Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin, göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah’a iman etmeleri idi. Allah her şeye şahittir. Mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de, sonra tövbe etmeyenler var ya, İşte onlara cehennem azabı var, yangın azabı var.” </i><b><i>(Burûc 85/1-10).</i></b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Ashab-ı Uhdud denilen insanlıktan çıkmış bu sadistler, ateşi tutuşturmuş, seyir yerlerinde konumlarını almış, suçları(!), sadece Allah’a inanmaktan ibaret olan kadın, erkek ve anne kucağındaki bebekleri, bu alev kuyularının içine atarak, vücutlarının alevler tarafından yakılıp kül haline gelmesini büyük bir zevkle temâşâ ediyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Evet bu mü’minler mâsumdu. Nitekim âyetler, yakılan bu insanların masumluğunu: <i>“Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin tek hâkimi, azîz ve hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) olan Allah’a iman etmeleri idi.” <b>Burûc 85/8-9) </b></i>beyanlarıyla hatırlatmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Âyetlerde anlatılan manzaradan da açıkça anlaşıldığı üzere, bir tarafta bu zulmü işleyip alevleri tutuşturanlar, diğer tarafta da bu elim manzaradan hiç utanıp sıkılmadan hendeklerin kenarlarında oturup yanan insanları seyreden insan yığınları bulunmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Bu âyetler, benzeri zulümleri ve insan hakları ihlallerini yapan her dönemdeki zalim ve diktatörlere lanet ettiği gibi, hak ihlalleri karşısında dilsiz şeytan kesilen yığınlara da aynı laneti yapmaktadır. Çünkü bu insanlık dışı uygulamaları yapanlar ne kadar sorumluysa, bu uygulamalara ses çıkarmamak suretiyle, ona destek veren yığınlar, sessiz onaylayıcılar da, aynı sorumluluğun içinde bulunmaktadır.</div>
<div></div>
<div>“Tek suçları(!) Allah birdir!” demek olan gerçek mü’minler, tarihin her döneminde benzeri insanlık dışı uygulamalara maruz kalmışlardır. Zulmü, diktatörlüğü, baskı ve küfrü temsil eden bütün mütekebbirler ve mağrurlar aslında aynı karakteri sergilemişlerdir. Aynı karakter her dönemde farklı işkence ve zulümlerle insanlık tarihinde sık sık nüksetmiştir. Bazen bir coğrafyada ateşlere atılmak şeklinde, bazen başka bir coğrafyada testerelerle biçilmek şeklinde, bazen de başka bir coğrafyada hapisler, zindanlar, sürgünler, kendi toprağında paryalar, Meriç ve Ege Denizi’nde boğulmalar ve hak mahrumiyetleri şeklinde ama hep cereyan edip durmuştur.</div>
<div></div>
<div>Müslümanlara eziyet eden, onları yurtlarından çıkmak zorunda bırakan, evlerinden, mallarından mülklerinden alıkoyan, onları haksızca ve zorla gasp eden, hürriyetlerini çalan, hapishâne hapishâne dolandıran çağdaş Ebu Lehepler, modern Firavunlar, Hâmanlar, Nemrutlar kahrolsun! Kahrolsunlar ve inşallah kahrolacaklardır.</div>
<div></div>
<div>Günümüzde işlenen zulüm, işkence ve öldürmeler, tarihtekinin benzeri bir zulüm ve soykırım olayıdır. Bu defa sadece zaman ve soykırım şekli farklıdır. Asrın canı çıkası, lânetlenmiş ashâb-ı uhdudları devreye girmiş, tarihteki kanlı katliamın farklı bir versiyonunu gerçekleştirmektedirler. “Terör Örgütü” yaftasıyla masum insanların bir kısmını hapislerde ve hücrelerde işkenceyle, hasta olanları tedavisini geciktirerek hayatlarına kast edilmekte; bir kısmı ise zulümden kaçarken Ege’nin ve Meriç’in sularında boğularak ölmekte; bir kısmı Şi’b-i Ebi Talip’teki gibi açlık ve susuzlukla zorla ölüme terk edilmektedir. Zulüm ve işkenceyle öldürülen, tümden yok edilmek istenen Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman eden günümüzdeki bu masumların adı da “ASHÂB-I MERİÇ”in zulmüne maruz kalan MÂSUMLARDIR. Elbette ki bu mâsumlar, sadece Meriç’ten geçerken ölümle yüz yüze gelmediler. Ancak Meriç bu gün söz konusu zulmün âdeta bir sembolü haline geldi.</div>
<div></div>
<div>Neydi “ASHÂB-I MERİÇ”in zulmettiği mâsumların suçu acaba? İnanmaktı; evet sadece inanmak! Bu inanmanın gereği olarak da okul açmak, ahlaklı bir nesil yetiştirmek, fakir fukaraya sahip çıkmak, yardım dernekleri kurmak, insanımızın maddi manevi zenginleşmesi için çalışmak, cehalet, tefrika ve fakirlikle mücadele etmek, insanımızın bilim dünyasında bir yere gelmesi için koşturmak, fakir talebelere burs vermek, Kur’ân öğrenmek ve öğretmek, beraberce umreye gitmiş olmak, muhtaçlar için kermesler düzenlemek… Evet işte suçlandıkları şeyler bunlardı.</div>
<div></div>
<div>İsterseniz bu dönemdeki iddianamelere bakın! Bunları, tarihe yüzkarası olarak geçecek o iddianâmelerde aynen göreceksiniz.</div>
<div></div>
<div>Bu mâsumlar, toplumda herhangi bir kargaşa ve anarşi mi çıkarmışlardı? Devleti ve âsâyişi mi bozmuşlardı? Devlet ve milletin malını mı çalmışlardı? Komşunun nâmusuna mı göz dikmişlerdi? Yol kesip adam mı kaçırmışlardı? Nesli ve kültürü mü bozmuşlardı? Mukaddesata dil mi uzatmışlardı? Rüşvet çarkının içinde mi yer almışlardı?</div>
<div></div>
<div>Hayır onlarda bu ve benzeri negatif söz ve uygulamaların hiçbirisi ama hiçbirisi bulunmuyordu. Onlar kula kulluktan kaçıyorlardı. Hırsızlıktan, şirkten, kulları ilah yerine koyup önlerinde eğilmekten, kargaşa ve kaostan kaçıyorlardı. Ancak devrin muktedir zalim ve tiranları, herkesi kendilerine kul yapmayı, emirlerinin ilahi bir emir yerine konulmasını, kendi zulüm ve şirk çarklarının arızasız ve kesintisiz bir şekilde yürümesini istiyorlardı. Bir avuç mümin erkek ve kadın, onların gözüne çok görünüyordu. Yaptıkları alçakça ve zalimce düzenlerine engel addediyorlardı. Onun için de bu insanlık dışı davranışlarıyla onları tamamen yok etmeyi kendileri için en büyük hedef haline getirmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Mâsum insanlar, aynen o dönemde olduğu gibi, somut hiçbir suçları gösterilmeksizin hapislere, işkencelere, insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmakta, onlar da sularda boğulma ve ölümleri göze alarak Meriç’ten geçmektedirler. Şimdiye kadar kadınıyla erkeğiyle, bebek ve çocuğuyla kaç tane masum Meriç’te boğuldu, şehid oldu! Ruhlarının ufuklarına yürüdü!</div>
<div></div>
<div>Ashâb-ı Uhdud’un ateşlere attığı bazı kadınların kucaklarında, emzikli çocuklar vardı. Bu kadınlar ateş kuyularının içine çocuklarıyla beraber atılıyordu. Benzeri bir durumu, günümüz Ashâb-ı Meriç’i yaşatıyor. Çocuğuyla, kadınıyla, bebeğiyle sularda boğulan günümüz masumları karşısında, aynen Ashâb-ı Uhdud’un sergilediği tavrı sergiliyor çağdaş yobazlar. Boğulanlardan zevk alıyor; hatta zevkten dört köşe oluyor; öldürmeye karar verdikleri masumlardan, bebek çocuk demeden yok olmaları karşısında onları seyrediyor, neşe duyuyor ve âdeta sevinç çığlıkları atıyorlar. En talihsiz durum ise çağın zalimlerinin hem kadını hem de erkeğiyle birlikte bu zulümden zevk almasıdır. Özetle sözün bittiği yer, yüzbinlerce masumun soykırıma uğraması karşısında, insanlığını kaybetmiş bir dönemin sözde mazlum fakat günümüzün bizatihi zalimi olmasıdır ASHÂB-I MERİÇ.</div>
<div></div>
<div>Ashâb-ı Uhdûd kıssasında aynı zamanda müminler için her zaman ve her yerde karşılaşabilecekleri bir takım eziyet ve acılara, sıkıntılara, bela ve musibetlere karşı, sabretmeleri de hatırlatılmaktadır. Kıssada örnek olarak gösterilen hakkın sâbit kadem savunucuları, her dönemdeki müminler için de ideal bir örnek olarak sunulmuştur.</div>
<div></div>
<div>Kıssanın devamında haber verilen İlahi azabın, mutlaka zalim ve salt kaba güce dayanarak insanlara zulmeden kimseleri bir gün yakalayacağı ve bunun da son derece şiddetli olacağı haberinde de, müminler için ciddi bir teselli, yarınlara gebe ümit televvünlü gelecek vardır. Hiçbir iktidar ve güç, hiçbir azgın ve zalim tarih boyunca, ilanihaye pâyidâr kalmamıştır. Çoğunluğu itibariyle cezalarını daha dünya hayatlarında bulmuş, akıttığı gözyaşlarının, döktüğü kanların, işlediği cinayet ve insanlık dışı davranışlarının cezasını çekmiştir. Kendisine bir şey olmayanlara gelince, onlar da mutlaka “Mahkeme-i Kübrâ”’da, ma’dele-i ulyâda (en ince adaletin görüldüğü yüce yer) işledikleri suçlarının cezasından kaçamayacak, cehennemde dehşetli yangınlar ve çeşitli azaplar içerisinde ölmeksizin acı ve ıstırap çekip duracaklardır. Her iki durumda da kaybeden zulüm ve hukuksuzluğun temsilciliğini yapanlar, kazananlar ise, adâletin arkasında duran hak temsilcileri olacaktır. Ne mutlu günün mazlumlarına ve yüz bin kere veyl ve nefrin çağdaş firavunlara…</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Prof.Dr.Muhittin Akgül | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashab-i-uhduddan-ashab-i-merice-lanetliler/">Ashab-ı Uhdud&#8217;dan Ashab-ı Meriç&#8217;e Lanetliler!</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akrabaya Yardım Ama Kimin Malından? &#124; Prof.Dr.Muhittin Akgül</title>
		<link>https://hizmetten.com/akrabaya-yardim-ama-kimin-malindan-muhittin-akgul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Sep 2020 16:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13563</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Şayet bir devlet ihalesi, sadece kendisine yakın, akraba ve arkadaş gibi ilişkilerden dolayı veriliyorsa, veren kimse ya da kimseler, açıkça kamunun malına ihanet ediyor demektir. Veya vakıf ve sivil kurum&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/akrabaya-yardim-ama-kimin-malindan-muhittin-akgul/">Akrabaya Yardım Ama Kimin Malından? | Prof.Dr.Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h2 class="page-summary">&#8220;Şayet bir devlet ihalesi, sadece kendisine yakın, akraba ve arkadaş gibi ilişkilerden dolayı veriliyorsa, veren kimse ya da kimseler, açıkça kamunun malına ihanet ediyor demektir. Veya vakıf ve sivil kurum ve kuruluşlara en büyük darbeyi vuruyorlar demektir.</h2>
<div>İnsan, tek başına yaşayan bir varlık değildir. O aynı zamanda başta anne-babası olmak üzere, eş, evlat, hala, teyze, amca gibi en yakın daireden uzağa doğru giden bir silsile içerisinde neredeyse bütün insanlarla maddi, manevî, sosyal ve ahlâkî ilişkiler ağı çerisindedir. İnsanın diğer canlılardan farklı olarak çevresiyle olan bu ilişkileri, ona birtakım sorumluluklar yükler.</div>
<div></div>
<div>Dünyanın herhangi bir yerindeki adaletsizlikten, açlıktan, ölümden ve dengesizlikten, her bir fert gücü, yetki ve imkânı ölçüsünde sorumludur. Bu sorumluluk, yakınlık dairesi daraldıkça artarak devam eder. Kur’ân, insanın bu açıdan sorumluluk yönüne dikkatlerimizi çekerken çoğunlukla “yakın-uzak” kavramlarını kullanır. Diğer bir ifadeyle yakın komşu, uzak komşu, yakın akraba, uzak akraba, yakın arkadaş uzak arkadaş gibi tanımlamalarda bulunur.</div>
<div></div>
<div>İçerisinde önemli ilkeleri barındıran, iyilik (ma’ruf) ve çirkinlik (münker) çeşitlerini açıklayan ve önemine binaen Cuma hutbelerinde okunan: <i>“Allah adaleti, hatta adaletten de öte fazla olarak ihsanı, Allah tarafından görülüyor olma şuuru içerisinde en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” </i>(Nahl 90) âyetinde de, insanın sosyal çevresiyle ilişkilerindeki bu ölçüye dikkat çekilir.</div>
<div></div>
<div>Âyette üzerinde durulan önemli ilkelerden birisi de, yukarıda da kısaca işaret edildiği üzere insanın, yakınlarına, ihtiyaçları nispetinde destek olmayı ve gerekli yardımı yapmakla mükellef kılmasıdır.</div>
<div></div>
<div>Tabii ki insanın bir mükellefiyeti de, yakınlarına doğrudan yardım etmektir. Hatta bu açık ve zorunlu mükellefiyetten dolayıdır ki mü’min, anne-baba ve büyük baba-anne, evlat torun ve aşağı doğru giden yakınlara zekât ve sadaka-i fıtır verememektedir. Çünkü bu yakınlara, şayet muhtaçlarsa, zekât ve benzeri kaynakların dışındaki malından vermesi, zaten mü’min için bir zorunluluktur.</div>
<div></div>
<div>Burada sosyal adalet ve sorumluluk açısından sorulması gereken en hayati soru ise, mü’min akrabalarına maddi yardımda bulunurken hangi maldan verecektir? Kendi öz malından ve helal kazancından mı? Yoksa başkasının, devletin ya da sivil bir kuruluşun malından alıp da verebilir mi? Bunu sadece maddi bir katkı olarak değil, herhangi bir makam, itibar ya da kazanç olarak da düşünebiliriz? Diğer bir tabirle bunları yakın-uzak akrabalarına dağıtabilir mi?</div>
<div></div>
<div>Bu soruyu sormamızın asıl sebebi, daha önce yukarıdaki âyeti delil göstererek devletin malını ve oradaki bir takım makam ve mevkileri yakınlarına peşkeş çeken bazı politikacıların, ilgili âyeti tamamen bağlamından koparıp, anlamını tahrif etmelerindendir.</div>
<div>Her ne kadar bu dönemde benzer nice âyet, hadis, hukûki kavram ve kökleşmiş meşru gelenekler, aynı çarpık düşünceden dolayı alt üst edildiği, yıkıldığı ve tahrip edildiği, tarihsel ve toplumsal bir gerçek olarak zihinlerimizde taptaze durmakta olsa da, bu konuyu hem tarihe not düşme hem de hakperesttik adına biraz daha irdelemek istiyoruz.</div>
<div></div>
<div>İslam inancına göre insan ne kendisine, ne de yakın uzak akrabalarına, kendi helal kazancıyla elde etmediği/edemediği bir malı ve sahibi olmadığı makamı vermesi mümkün değildir. Çünkü o mal ve makam, ona ait değildir. Aksine böyle bir muamele, iki türlü günaha sebep olur. Birincisi; haram ve gayr-ı meşru olan bir malın âdeta Yüce Yaratıcıya meydan okurcasına helal sayılması,  diğeri de böylesine bir harama, akraba ve yakınlarını da doğrudan dâhil etme günahıdır ki, hakkına tecavüz edilen toplumun sorumluluğunun sonucu düşünüldüğünde, kesinlikle altından kalkılacak bir yük gibi görünmemektedir.</div>
<div></div>
<div>Bir kişi, kendi özel mülkünde yukarıdaki tasarrufu yapabilir. Bu durumda kimse ona bir şey diyemez. Şayet ehliyetsiz bir yakınına verirse zaten cezasını kendisi çekmiş, sonucuna da kendisi katlanmış olur. Ancak aynı uygulamayı kamu, vakıf ve sosyal kurum ve kuruluşlarda asla yapamaz. Böylesi bir muamele, emaneti korumadığından dolayı hem hıyânet, hem haramı işlemek ve başkasını da harama bulaştırmak hem de ehliyetsiz insanlara bu makamları vermek suretiyle kurumların yıkılıp yok olmasına vesile olmak demektir.</div>
<div></div>
<div>Benzeri durum kamuya ait ihalelerde, mal alımlarında da söz konusudur. Şayet bir devlet ihalesi, sadece kendisine yakın, akraba ve arkadaş gibi ilişkilerden dolayı veriliyorsa, veren kimse ya da kimseler, açıkça kamunun malına ihanet ediyor demektir. Veya vakıf ve sivil kurum ve kuruluşlara en büyük darbeyi vuruyorlar demektir.</div>
<div></div>
<div>Maalesef günümüzde neredeyse kamu kurum ve kuruluşlarında her gün benzeri haberleri duymakta ve okumaktayız. Devletin kurumları aile şirketi haline gelmiş, devletin bankaları da birilerinin cüzdanına dönüşmüştür. İhaleler sadece belirli şirketler arasında paylaşılmış ve böylece devletin altı üstüne getirilmiştir. Ehliyet ve liyakat yerine, yakın ve bizden olma sahte ölçüsü, tek kriter haline getirilmiş, kurumlar tamamen tahrip edilmiştir.</div>
<div></div>
<div>Üzülerek ifade edelim ki bu fasit uygulamanın en acı tarafı da, söz konusu gayr-ı meşru ve hukuksuz uygulamalarda, âyet ve hadislerin meşrulaştırma aracı olarak kullanılması ve bunu yapanların da sözde İslâmi hassasiyetlerinin öne çıkarılmasıdır.</div>
<div></div>
<div>Halbuki örnek aldığımızı iddia ettiğimiz Hz. Peygamber’in (s.a.s.), hem de en yakın akrabalarıyla ilgili uygulamasına baktığımızda şöyle bir manzara görürüz:</div>
<div></div>
<div>Hz. Ali (r.a.) Allah Resûlü’nün hem amcasının oğlu hem de damadıdır. Onun eşi de Hz. Hasan ve Hüseyin’in anneleri Hz. Fâtıma’dır. Peygamber hanesine bu kadar yakın olan Hz. Ali (r.a.) kendi yaşadıkları ev ortamını şöyle anlatmaktadır:</div>
<div></div>
<div><i>“Evimizde hizmetçimiz yoktu. Bütün işlerini bizzat Fatıma kendisi yapıyordu. Zaten, bütünü bir tek odadan ibaret olan bir odacıkta kalıyorduk. O odacıkta, Fatıma ocağı yakar ve yemek pişirmeye çalışırdı. Çok defa ateşi alevlendirmek için eğilip üflerken, ateşten çıkan kıvılcımlar benek benek elbisesini yakardı. Onun için elbisesi delik deşik olmuştu. Yaptığı sadece bu değildi. Ekmek yapmak, evin ihtiyacı olan suyu taşımak da onun yüklendiği işlerdendi. Ayrıca değirmen taşını çevire çevire eli; su taşıya taşıya da sırtı nasır bağlamıştı.”</i></div>
<div><i> </i></div>
<div>İşte böylesi bir zaman diliminde Hz. Ali (r.a.), Hz. Fâtıma (r.a.)’ı Allah Resûlü’ne gönderdi. Hz. Fâtıma, beytu’l-maldan veya ganimetten bir hizmetçi isteyecekti. Gidince Resûlullah’ı (s.a.s) evinde bulamadı. Hz. Âişe:<i> “Geldiğinde ben haber veririm.” </i>dedi, o da geri döndü. Hz Ali der ki; yatağa uzanmıştık ki, az sonra Allah Resûlü birdenbire çıkageldi. İsteğimizi bize sordu. Hz. Fatıma da ne istediklerini anlattı. Allah Resûlü böylesi bir istek karşısında, insanlığa evrensel bir ders olacak ve kamuya ait malların dağıtılmasında nasıl bir ölçü olması gerektiğini bildiren şu unutulmayacak sözleri söyledi:</div>
<div></div>
<div><i>“Ey Fatıma, Allah’tan kork ve Allah’a karşı vazifende kusur etme! Allah’ın omuzuna yüklediği farzları hakkıyla yerine getir. Kocana da daima sadık ve itaatkâr ol! Onun hakkını da gözet! Sana ayrı bir şey daha söyleyeyim. Yatağına girmek istediğin zaman, otuz üç defa “Sübhanallah”, otuz üç defa “Elhamdülillah”, otuz üç defa da “Allahü Ekber” de. İşte bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” </i>(Buhârî, Fezâilü’l-ashab 9; Müslim, Zikr 80, 81; Ebû Dâvûd, Harâc 19).</div>
<div></div>
<div>Aslında Allah Resûlü (s.a.s.) isteseydi damadına ve kızına hazineden verebilirdi. Onların bunu hak ettiğinde de hiç kimsenin tereddüdü olamazdı. Fakat Resûlullah (s.a.s.) aynı zamanda bir devlet başkanıydı; idareciydi ve kamu mallarının da emanetçisiydi. Böylesi bir muamelede pekçok hikmet olmakla beraber, akla ilk gelenler şunlardır: O, başkalarının küçük de olsa herhangi bir sû-i zannına sebep olmama adına bu tür bir tasarrufta bulunmuştur. Kamuya ait olmakla beraber, kendisine ait bir serveti olmadığı için verememiştir. Kıyâmete kadar gelecek idareci ve emanetçilere, benzer durumlarda dikkat etmeleri gereken ideal uygulamayı göstermiştir.</div>
<div></div>
<div>Allah Resûlü’nden bu ve benzeri uygulamaları gören halifeler de benzeri hassasiyeti göstermiştir. Mesela Hz. Ebû Bekir (r.a.), ordu komutanı olarak Yezid b. Ebî Süfyan’ı Şam’a gönderirken onu şöyle uyarır:</div>
<div><i> </i></div>
<div><i>“Ey Yezid! Bir kısın akrabaların var. Senin hakkındaki en büyük endişem, onları başkalarına tercih ederek kamuya ait işlerde istihdam etmendendir. (Unutma ki) Allah Resûlü: “Müslümanları yönetirken iltimas eseri olarak bir yakınını kayırıp, işe onu tayin eden kimse, Allah’ın lanetine dûçar olur. Bundan dolayı Cenab-ı Hakk, hesap gününde ondan bir mâzeret veya fidye kabul etmez ve onu cehenneme atar”</i> (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/202).</div>
<div></div>
<div>Hz. Ömer (r.a.) de, hayatı boyunca hep aynı örnek davranışı sergilemiştir. Mesela şehid edildiğinde, ağır yaralı bir halde iken, yerine oğlu Abdullah b. Ömer’i halife olarak tayin etmesini isteyenlere karşı o, böylesi bulunmaz bir teklifi asla kabul etmemiştir.</div>
<div>Hz. Ömer’in (r.a.) şu sözlerinde de bunun açık tezâhürünü görmekteyiz. “<i>Müslümanların yönetiminde bulunan bir kimse¸ dostluk veya akrabalık hatırına bir adamı kayırır ve bir işin başına getirirse Allah’a, Resûlüne ve Müslümanlara ihanet etmiş olur.” (</i>İbn Kesîr, Müsnedü’l-Fârûk, 2/536).</div>
<div></div>
<div>Yine Hz. Ömer’in (r.a.) hilafeti döneminde oğlu Abdullah b. Ömer ve kardeşi Ubeydullah b. Ömer, Irak’taki bir savaşa katılmışlardı. Dönüşlerinde Basra’nın emîri Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’yi ziyaret ettiler. Ebû Mûsâ da halifeye göndereceği bir miktar parayı onlara teslim etti. Ayrıca onlara bu parayla Irak’tan mal alıp Medine’de satmalarını, oraya varınca asıl parayı halifeye vermelerini, kazandıkları kârı da kendilerine almalarını belirtti. Aynı zamanda Hz. Ömer’e (r.a.) bu durumu açıklayan bir de mektup yazdı.</div>
<div></div>
<div>Evlatları Medine’ye dönüp de yapılanları haber verince, Hz. Ömer (r.a.) böyle bir durumu kabul etmedi. Onlara yapılan böylesine ayrıcalıklı bir muamelenin, yani devletin malıyla ticaret yapıp para kazanmanın, babalarının halife olmasından dolayı olduğunu belirterek, bunun doğru olmayacağını söyledi ve evlatlarına, anaparayla birlikte elde ettikleri kârı da hazineye vermelerini emretti. (Muva??a?, ?ırâz, 1).</div>
<div></div>
<div>İnsan, akrabasına vermekle mükelleftir. Ancak bu verdiğimiz kendi öz mülkümüzden ve servetimizden olmalıdır. Devletin ya da sivil organizasyonların herhangi bir makamını kullanarak, bunları aracı ederek veya bunların üzerinden, akraba ve yakınlarımıza yardım yapamayız; makamlar ve ihaleler dağıtamayız; ayrıcalıklar üretemeyiz.</div>
<div></div>
<div>Böyle bir şey, milletin malını gasp etmek, yerli yerinde kullanmamak ve emanete de hıyânet etmek demektir. Suçu işleyen kadar, işlediği suçu hayat tarzı haline getiren siyasileri destekleyen halkın bu konudaki payı da kesinlikle unutulmamalıdır. Ezcümle, ehliyet ve liyâkatı gözetmeyen, gücünü ve yetkisini şahsi ve yakın çevresi hesabına ahlaksızca, hukuksuzca ve hoyratça kullanan, ahirete inandığını söylese de dünyayı bilerek ve isteyerek tercih edenlere veyl olsun!</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:Prof.Dr.Muhittin Akgül | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/akrabaya-yardim-ama-kimin-malindan-muhittin-akgul/">Akrabaya Yardım Ama Kimin Malından? | Prof.Dr.Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Necaşi&#8217;den Günümüze &#8220;Rüşvetle Masum Avına Çıkanlar!&#8221; &#124; Muhittin Akgül</title>
		<link>https://hizmetten.com/necasiden-gunumuze-rusvetle-masum-avina-cikanlar-muhittin-akgul/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Jun 2020 14:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[masum]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<category><![CDATA[Necasi]]></category>
		<category><![CDATA[Rüşvet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11670</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazen yakındaki ışık görülmez. Buna yakın körlüğü de diyebiliriz. Tarihte bunun fert ve toplum bazında pek çok örneği vardır. Allah Resûlü (s.a.s.), Mekke’lilerin yakından tanıdığı bir simaydı. Aynı şehirde, aynı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/necasiden-gunumuze-rusvetle-masum-avina-cikanlar-muhittin-akgul/">Necaşi&#8217;den Günümüze &#8220;Rüşvetle Masum Avına Çıkanlar!&#8221; | Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Bazen yakındaki ışık görülmez. Buna yakın körlüğü de diyebiliriz. Tarihte bunun fert ve toplum bazında pek çok örneği vardır. Allah Resûlü (s.a.s.), Mekke’lilerin yakından tanıdığı bir simaydı. Aynı şehirde, aynı mahallelerde, aynı ortamlarda pek çok defalar ondaki benzersiz güzel ahlakının pek çok örneğine şahit olmuşlardı. Ticaretteki güvenini, insana saygısını ve sevgisini, yardımseverliğindeki ulaşılmazlığını ve doğruluğunu, emin ve güvenilirliğini defalarca yakından görmüşlerdi. Kırk yıl gibi uzun bir süre aralarında kalmış Peygamber’in (s.a.s.), kendilerine karşı yalan söylemeyeceğini kesin olarak biliyorlardı. Ancak bütün bunlara rağmen, tevhid dinini onlara hatırlatınca ve Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu söyleyince, hepsi sırtını döndü. Sanki Resûlullah, hiç tanımadıkları bir yabancı haline gelmişti.</div>
<div></div>
<div>Mekke, zâlimlerin işkence ve zulmünden dolayı yaşanmaz bir hale gelince, Allah Resûlü (s.a.s.) ashabına, Habeşistan’a hicret etmelerini, zira orada Necâşi adında adaletle hükmeden sâlih bir kralın olduğunu söyledi. Peygamberliğin beşinci ve ertesi yılında kadın erkek iki kâfile yola çıktı. Böylece Mâlikü’l-Mülk olan Allah Teâla onları, başka bir ülkede, daha sıcak karşılayacak bir hâminin harîmine yerleştirdi.</div>
<div></div>
<div><b>Habeşistan’daki Müslümanların Hayatı</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Kureyş müşrikleri, ashabın Habeş ülkesinde emniyet ve sükûnete kavuşmuş ve orada yurt yuva edinip yerleşmiş olduğunu öğrenince, aralarında toplantı yaptılar. Habeşistan’a hicret edenleri oradan geri almak için çeşitli istişarelerde bulundular. Varılan karar; din adamlarına, kralın yanındakilere ve Necâşi’ye hediyeler vererek, Müslüman muhacirler hakkında hiçbir görüşme yapmadan, onları Necâşi’ye muhatap etmeden direkt iadelerini sağlamaktı. Bunun için Kureyş, içlerinden iknâ ve hitabet açısından meşhur ve zeki iki kişiyi gönderme kararına vardılar. Bunlar, Amr b. El-As ve Abdullah b. Rabia’ydı. Bu iki Kureyşli elçi, hem Necaşi hem de din adamları ve krala yakın kimseler için ayarladıkları en değerli hediyelerle yola çıktılar. Bunları rüşvet olarak verecekler ve karşılığında Müslümanları teslim alacaklardı. Kesin sonuç elde edecekleri hususunda hiçbir şüpheleri yoktu. Habeşistan’da bu kişiler, denilenleri aynen yaptılar ve hediyeleri (rüşvetleri) sahiplerine ulaştırdılar. Her bir kişiye hediyeyi verirken de, uyarı ve yönlendirme yapmayı ihmal etmiyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Değerli hediyeleri alan kralın adamları, denilenleri aynen yerine getireceklerini söylediler. Bu defa hediyelerle birlikte Necaşî tarafından kabul edilen elçiler, aynı şekilde: “Ey hükümdar! Bizden birtakım aklı ermez gençler senin ülkene gelip sığındılar. Onlar kavimlerinin dininden ayrıldılar, senin dinine de girmediler. Onlar bizim de, senin de bilmediğin bir din uydurdular. Onların babalarından, amcalarından ve yakın akrabasından olan kavimlerinin eşrafı, onları kendilerini geri çevirmeniz için bizi sana yolladılar. Çünkü onlar, bunları başkalarından daha iyi bilir, kusurlarını, kabahatlerini başkalarından daha iyi anlar” mâhiyetinde, iknâya yönelik sözler söylediler.</div>
<div></div>
<div>Necâşi’nin yanında bulunan kumandanları da: ‘Ey Kralımız! Bu iki adam doğru söylüyor. Kavimleri onları daha iyi bilirler ve kusurlarını bizden daha iyi anlarlar. Sen onları bu iki adama teslim et, ülkelerine ve kavimlerine geri götürsünler!” dediler.</div>
<div>Necâşi onların bu tekliflerine kızdı ve: “Hayır! Vallahi, ben onları bu iki adama hemen teslim edivermem! Gelip ülkeme sığınmış, beni başkalarına tercih ederek benim himayeme girmiş bir topluluğa kötülük yapmış olurum! Onları derhal huzuruma alın. Bu elçilerin söyledikleri hakkında onlara sorular soracağım. Şayet elçilerin dedikleri gibi iseler, onları teslim eder, kavimlerine geri gönderirim. Şayet söyledikleri gibi değillerse, onların ilticalarını kabul eder ve himayemde kaldıkları müddetçe de en güzel şekilde korur ve kollarım” dedi. Sonra da, misafirleri huzuruna almalarını emretti.</div>
<div></div>
<div><b>Kilise’de Karşılaşma ve Dinlenen Kur’ân</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Necâşi ve din adamlarının huzurunda Cafer b. Ebi Talip şöyle konuştu: “Ey hükümdar!’ Biz cahil bir toplumduk. Putlara tapardık. Ölmüş hayvan eti yerdik. Bütün kötülükleri yapardık. Akrabalarımızla ilgilerimizi keser, akraba hakkı gözetmezdik. Komşularımızı unutur, komşuluk vazifelerini yerine getirmezdik. İçimizden güçlü olan, güçsüz, zayıf olanı yerdi. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu sopunu, doğruluğunu, eminliğini, iffet ve nezahetini bildiğimiz Resûlü gönderinceye kadar, biz hep bu kötü durum ve tutumda idik. O peygamber, bizi, bizim ve babalarımızın Allah’tan başka tapageldiğimiz taştan, ağaçtan, altın ve gümüşten yapılmış putları bırakarak Allah’ın birliğine inanmaya ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etti. Yine o peygamber, doğru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba haklarını gözetmeyi, komşulara iyi davranmayı, haramlardan uzak, kan dökmekten geri durmamızı bize emretti. Yine o, bizi her türlü çirkin, yüz kızartıcı söz ve işlerden, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, iffetli kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten de yasakladı. Ayrıca: Hiçbir şeyi kendisine eş ve ortak tutmaksızın yalnız Allah’a ibadet etmemizi, namaz kılmamızı, zekât vermemizi, oruç tutmamızı da bize emretti. Biz onu doğruladık ve ona iman ettik. Allah tarafından getirdiği şeylere göre ona tâbi olduk. Bir ve tek olan Allah’a ibadet ettik, O’na hiçbir şeyi şirk koşmadık. O’nun bize haram kıldığını haram, helâl kıldığını helâl olarak kabul ettik. Bunun üzerine, kavmimiz bize düşman kesildi. Bizi dinimizden döndürmek, Yüce Allah’a ibadetten vazgeçirip putlara taptırmak, öteden beri helâlleştirip serbestçe işleyegeldiğimiz kötülükleri tekrar işletmek için, bizi işkenceden işkenceye uğrattılar. Onlar bize böylece galebe çalıp zulmettikleri, bizimle dinimiz arasına gerildikleri ve tazyiklerini arttırdıkları zaman, biz senin ülkene çıkmak, sığınmak zorunda kaldık. Seni başkalarına tercih ederek, senin koruman altında ve komşuluğunda bulunmayı arzu ettik. Ey hükümdar! Biz senin yanında hiçbir zulme uğramayacağımızı umuyoruz!”</div>
<div></div>
<div>Necâşî: “Allah tarafından peygamberinizin getirip sizlere bildirdiği şeylerden, senin yanında bir şey var mı?’ diye sordu. Cafer: “Evet! Var” dedi. Necaşî: “Onu bana oku!” dedi. Câ’fer, Meryem Sûresi’nin baş tarafından, Hz. Yahya ve Hz. İsa (a.s.) ile ilgili âyetleri <b>(1-35) </b>okuyunca, Necâşî o kadar ağladı ki, akan gözyaşlarından sakalı ıslandı. Din adamları da okunan âyetleri dinledikleri zaman ağladılar. Bunun üzerine Necaşî, Mekke’den gelen iki Kureyşliye: “Bu dinlediğim şey, İsa’ya gelmiş olanla muhakkak aynı yerden gelmektedir! Siz ikiniz, gidin artık! Hayır! Vallahi ben onları size ne teslim ederim, ne de onlara dokunulur!” dedi.</div>
<div></div>
<div>Ertesi gün, Amr b. As, Necâşî’nin yanına gidip: “Ey hükümdar! Onlar İsa b. Meryem hakkında çok büyük ve ağır sözler söylüyorlar! dedi. Necâşi tekrar: “Meryem oğlu İsa hakkında ne diyeceksiniz?” diye sordu. Cafer b. Ebi Talip: “Biz, onun hakkında, Peygamberimizin bildirdiklerini söylüyoruz. O diyor ki: “İsa Allah’ın kulu, resûlü ve Allah’a bağlanmış bir kız olan Meryem’e ilka eylediği kelimesidir’” deyince, Necaşî, elini yere uzatıp oradan bir çöp aldıktan sonra: “Vallahi, İsa b. Meryem de, senin söylediğinden başka bir şey değildir! Arada, şu çöp kadar bile fark yoktur!” dedi. Necâşî bunu söylediği zaman, çevresindeki kumandanlar homurdanmaya başladılar. Necâşî, kumandanlara: “Vallahi, siz homurdansanız da, gerçek olan budur!” dedi. Muhacirlere de: “Gidiniz! Sizler, benim ülkemde, tamamıyla emniyet içindesiniz! Size söven ve dil uzatan kimse cezalandırılacaktır! Ben, sizden hiç birinize, bir dağ altın karşılığında bile olsa, eziyet etmek istemem! Getirdikleri hediyeleri de şu iki adama geri verin! Benim onlara ihtiyacım yok! Vallahi, Allah bana saltanatımı geri verdiği zaman, benden rüşvet almadı ki, ben bu hususta rüşvet alayım!” dedi.</div>
<div></div>
<div>Tarih tekerrür etmektedir. On dört asır önce gerçekleşen bir olay, aynıyla günümüzde de yaşanmaktadır. Mekkeli müşriklerin rolünü, Müslüman olduğunu iddia eden yeni Mekkeliler almıştır. Daha düne kadar ülke çapında ve dünya genelinde İslam’a ve insanlığa hizmetlerinden dolayı takdir ettikleri, alkışladıkları, beraber oldukları, güvendikleri, güvendiklerinden dolayı çocuklarını emanet ettikleri mâsum ve samimi insanları, bir darbe oyunuyla terörist ilan ettiler. Bu vesileyle mâsumiyet karinesi, suçun şahsiliği ve kânûnilik ilkesine bakmadan ve hâlen yürürlükte olan kânunlara göre bile suç olmayan uydurma delillerle yüzbinlerce insanı, hâmile, çocuklu kadın, ihtiyar, hasta demeden tutukladılar. Bazılarının mal varlığına el koydular; kimilerini sorguda, kimilerini hapishane hücrelerinde çeşitli işkencelere maruz bıraktılar. Bu kötü gidişattan etkilenen bazıları, bulabildikleri imkânlarla havadan, karadan, denizden bir yolunu bulup ülke dışına çıktılar. Gittikleri yerler, dinleri, dilleri ve kültürleri farklı olan ülkelerdir. Bu defa Mekkelilerdeki kin ve nefretin benzeri, yeni Mekkelilerde depreşmişti. Gittikleri yerlerde, masumlara kapıların açılması ve değer verilmesi, yeni Mekkelileri rahatsız etti ve aynı yöntemi kullanmaya karar verdiler. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılara ve yığınla çözüm bekleyen probleme rağmen, en büyük dertleri, rüşvetle, masum insanları bulundukları ülkelerden geriye almak oldu.</div>
<div>Aylarca, gidilen ülkelerin rüşvet paydaları görüşüldü, milletin paralarıyla, henüz doğmamış çocuğun üzerine yükledikleri borçlarla ve rüşvetten elde edilen çuvallar dolusu parayla, istedikleri meblağı topladılar. Hangi ülkedeki insan, neden hoşlanırın ve hangi şey karşılığında hayır diyemezin hesaplarını yaptılar. Aynı zamanda her ülkenin din ve kültürünü de dikkate alarak, masumlarla ilgili kime hangi yalanı söylersek, rahatça ikna edebilirizin de tartışmalarını yaptılar. Bu arada, ülkenin içinde meydana gelen kargaşa, açlık sıkıntısı, komşu ülkelerle problemlerin çözümü, aile ve gençliğin önündeki büyük tehlikeler ve benzeri devâsâ bir sürü problemler bir tarafa bırakıldı, bütün devlet ricali buna odaklandılar.</div>
<div></div>
<div>Ellerinden kaçıp kurtulan masumları elde etme ve işkenceler altında bırakarak, hınçlarını almak için, hatırı sayılır kişilerle, hatırı sayılır rüşvetler, yeni Mekkelilerin ümidi oldu. Ancak kendileri gibi rüşvet ve yolsuzluk çarkıyla iş çeviren birkaç istisna dışında, hiçbir ülkeyi ikna edemediler. Hele ki, demokrasi ve insan haklarının yaşanıp uygulandığı ülkeleri. Masumlar hakkında uydurdukları yalan ve iftiralar, yüzlerine çalındı, istedikleri kişilerin güvenilir ve yollarının da doğru olduğu yüzlerine söylendi ve gittikleri gibi elleri geriye boş döndüler.</div>
<div></div>
<div>Ellerinin boş dönmesi, yeni Mekkelilerin kinini, nefretini ve gayzını daha da artırdı; bu defa suçsuz hapse attıkları, mal ve mülklerine el koydukları, mesleklerini ellerinden aldıkları masumlara, çektirmedik eza ve cefa bırakmadılar. O gün için Mekkelilerin sonu nasıl olduysa, yeni Mekkelilerin sonunun da aynı olacağında hiç bir şüphe yoktur. Tarih tekerrür etmektedir. Mekkelileri yeni Mekkeliler, Necaşileri yeni Necaşiler ve masumları da yeni masumlar takip etmektedir.</div>
<div></div>
<div>
<div><b>Kaynak : Samanyoluhaber | Prof. Dr. Muhittin AKGÜL</b></div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/necasiden-gunumuze-rusvetle-masum-avina-cikanlar-muhittin-akgul/">Necaşi&#8217;den Günümüze &#8220;Rüşvetle Masum Avına Çıkanlar!&#8221; | Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cenâb-ı Hakk’ın tebessümüne vesîle bir hareket: “Muhâcire ikram” &#124; &#124; Prof. Dr. Muhittin Akgül</title>
		<link>https://hizmetten.com/cenab-i-hakkin-tebessumune-vesile-bir-hareket-muhacire-ikram/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[ensar]]></category>
		<category><![CDATA[hicret]]></category>
		<category><![CDATA[ikram]]></category>
		<category><![CDATA[muhacir]]></category>
		<category><![CDATA[Muhittin Akgül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11350</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhâcir, her dönemdeki mü’minlerle özdeşleşen bir kavram. İnsanlık tarihi aynı zamanda bir hicret tarihi olmakla beraber, mutlak anlamdaki hicret ve muhacirlik, Son Nebi ile zirveye taşınmıştır. Tarihteki her peygamber ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cenab-i-hakkin-tebessumune-vesile-bir-hareket-muhacire-ikram/">Cenâb-ı Hakk’ın tebessümüne vesîle bir hareket: “Muhâcire ikram” | | Prof. Dr. Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Muhâcir, her dönemdeki mü’minlerle özdeşleşen bir kavram. İnsanlık tarihi aynı zamanda bir hicret tarihi olmakla beraber, mutlak anlamdaki hicret ve muhacirlik, Son Nebi ile zirveye taşınmıştır. Tarihteki her peygamber ve onların arkasından giden bütün hak yolcuları, benzeri hicretleri yapmak mecburiyetinde kalmış ve ülkelerini terketmişlerdir.</div>
<div>Mekke’nin azgınları da, az sayıdaki Müslümana hayat hakkı tanımayınca, onlar da Mukaddes Belde Mekke’de derin hatıralar bırakarak, oradan ayrılmak zorunda kalmışlardı. Bütün mallarına gaspçılar el koymuş ve oldukça ağır ve zor şartlar altında hicret etmek mecburiyeti hâsıl olmuştu.</div>
<div>Medine-i Münevvere, Mekke’den ayrılanların artık yeni vatanları olmuştu. Ancak muhacirler bütün varlıklarını geride bırakarak geldikleri için, barınma ve geçim imkânları zaman zaman onları zora sokuyordu. İffetin zirvesini yaşayan bu kutlular, asla iffet perdesini yırtıp da isteme durumuna gitmiyor; başta Allah Resûlü olmak üzere, ferasetli Ensar tarafından keşfedilerek ihtiyaçları çoğunlukla gideriliyordu. Zaman zaman keşfedilemeyen, bunun için de muhtaç olduğu farkedilemeyen muhacirler de vardı. Bunlar da en son âna kadar sabredip katlanıyor; ancak sıkıntıları, açlık ve ihtiyaçları dayanılmaz bir hâle gelince, Allah Resûlüne (s.a.s.) giderek, dertlerini açıyorlardı. Şefkat Peygamberi de hepsinin derdiyle ilgileniyor; çözebildiklerini başkasına bırakmadan bizatihi kendisi hallediyordu.</div>
<div>İlk hicret esnasında zaten Hz. Peygamber muhacirle ensar arasında kardeşlik ilan etmiş, ensar evlerini ve topraklarını ikiye ayırarak muhacirlerle paylaşmıştı. Hatta ilk senelerde aralarında kan bağı olmamasına rağmen miras bile cereyan etmekteydi.</div>
<div>Ensar’ın muhacir kardeşlerine sahip çıkmaları o kadar candan ve isteyerek idi ki, zaman zaman kendi ihtiyaçlarını bile erteleyerek, muhacirleri kendilerine tercih ediyor ve bundan dolayı içlerinde onlara karşı menfi herhangi bir duyguyu da taşımıyorlardı.</div>
<div>Ebu Hureyre (r.a.)’dan gelen bir rivayette, yaşanması gerçekten zor olan şu olay aktarılmaktadır. Resulullah (s.a.s)’e bir adam geldi ve: “Ya Resûlellah! Dayanamayacak kadar açım, açlıktan artık dermansız kaldım” dedi.</div>
<div>Allah Resûlü (s.a.s.) eşlerine haber gönderdi fakat onların yanlarında hiçbir şey yoktu. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Bu kardeşinizi bu gece misafir edecek kimse yok mu? Ki Allah ona rahmet buyursun.” dedi.</div>
<div>Derhal Ensâr&#8217;dan bir zât -ki Ebu Talhâ olduğu belirtilmektedir- ayağa kalktı ve: “Ben Ya Resûlullah&#8221; diye cevap verdi. Ve bu kişiyi alıp hemen evine götürdü. Sonra da hanımına “Resulullah’ın misafirine ikram et” diye tembihte bulundu. Hanımı, “Vallahi benim yanımda bir iki çocuğun yiyeceğinden başka bir şey yoktur.” dedi.</div>
<div>Kocası da ona: “O halde çocuklar akşam yemeği istediklerinde onları uyut, kandili de söndürüver, karanlıkta bizi sanki yiyor zannetsin. Resûlullah&#8217;ın misafiri için biz bu geceyi aç geçiştiriverelim.” dedi. Ve gerçekten de söylediklerini aynen hayata geçirdiler. Ev sakinleri aç, misafirleri de tok olarak sabahladılar.</div>
<div>Sonra misafir, Resûlullah’ın yanına gitti. Allah Resûlü (s.a.s.): “Bu gece Allah Teâla falan ve filandan (yani Ebû Talha ve eşinden) son derece hoşnut oldu ve onlara tebessüm etti.” buyurdular. Ve Allah Teâlâ da onlar hakkında şu âyeti indirdi:</div>
<div>“Bunlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sarılanlar ise, kendi beldelerine hicret edenlere sevgi besler, onlara verilen ganimetlerden ötürü içlerinde bir kıskanma veya istek duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile o kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler. Her kim nefsinin hırsından ve mala düşkünlüğünden kendini kurtarırsa, işte felah ve mutluluğa erenler onlar olacaklardır.” (Haşr Sûresi 9) (Buhârî, Tefsir).</div>
<div>Kur’ân, evrensel bir kitap ve hitaptır. Âyette haber verilen müjde de her zaman ve her coğrafya için geçerlidir. Aynı nitelik, kimler tarafından, nerede ve hangi zamanda yaşanırsa yaşansın, Allah (c.c.) o kişi/kişilerden memnun kalır; onlara tebessüm eder ve haklarında, belirtilen âyetin indiği kutlu kişilerden biri olur.</div>
<div>İstemez misiniz yaptığınız işlerden Cenab-ı Hakk’ın memnun olup da, sizlere tebessüm etmesini?</div>
<div></div>
<div><span style="font-size: 12pt;"><strong>Kaynak : Samanyoluhaber | Prof. Dr. Muhittin AKGÜL</strong></span></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/cenab-i-hakkin-tebessumune-vesile-bir-hareket-muhacire-ikram/">Cenâb-ı Hakk’ın tebessümüne vesîle bir hareket: “Muhâcire ikram” | | Prof. Dr. Muhittin Akgül</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
