<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>muhasebe arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/muhasebe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/muhasebe/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Oct 2023 08:32:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>muhasebe arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/muhasebe/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>CUMA HUTBESİ &#124; Muhasebe</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-muhasebe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2022 15:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[AKADEMİ DUISBURG]]></category>
		<category><![CDATA[muhasebe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=28443</guid>

					<description><![CDATA[<p>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG Aziz kardeşlerim; Sene sonu olması münasebeti ile bugün muhasebe konusu üzerinde durmaya çalışacağız. Malumunuz yılın sonuna gelince her işyeri geçmişe yönelik hesaplarını kapatıp gelecek yıla temiz bir&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-muhasebe/">CUMA HUTBESİ | Muhasebe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG</strong></p>
<p>Aziz kardeşlerim;</p>
<p>Sene sonu olması münasebeti ile bugün <strong>muhasebe konusu</strong> üzerinde durmaya çalışacağız. Malumunuz yılın sonuna gelince her işyeri geçmişe yönelik hesaplarını kapatıp gelecek yıla temiz bir şekilde girmek ister. Bizler de yapmamız gereken muhasebemizi yapıp gelecek yıla öyle tertemiz girmeye çalışmalıyız.</p>
<p>Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diyebileceğimiz <strong>muhasebe</strong>; mü’minin, her gün, her saat, <strong>iyi-<em>kötü, yanlış-doğru, günah-sevap</em> </strong>yaptığı şeyleri gözden geçirip, <strong>hayırları, güzellikleri şükürle karşılaması</strong>; inhirafları, <strong>günahları istiğfarla gidermeye çalışması</strong>; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedametle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok <strong>önemli bir cehd</strong> ve insanın kendini ispat etmesi mevzuunda da ciddî bir teşebbüs sayılır.</p>
<p>Ancak böyle bir cehd ve düşünce sayesindedir ki insan; dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, yararlıyı-zararlıyı birbirinden tefrik edip gönül istikametini koruyabilir.</p>
<p>Evet, insanın, hâl’i değerlendirip geleceğe hazırlanabilmesi; geçmişte işlediği yanlışları telafi edip Allah nezdinde aklanabilmesi; dünü, bugünü ve yarını itibarıyla kendi kendini sorgulayıp gerçek değerini bulabilmesi; daha önemlisi de Allah’la münasebetleri açısından iç dünyasında sürekli yenilenebilmesi ancak ve ancak sıkı bir nefis muhasebesiyle mümkün görülmektedir.</p>
<p>Müslüman ne kalbî ve ruhî hayatı ne de umumî davranışları itibarıyla kat’iyen muhasebeden müstağni kalamaz. <strong>Muhasebe, mü’minin iç dünyasında bir kandil, vicdanında da bir hayırhah ve nasihatçi gibidir</strong>. Her fert onunla hayrı-şerri, güzeli-çirkini, Allah’ın sevdiğini-sevmediğini birbirinden tefrik eder ve hayır soluklu o nasihatçinin rehberliğinde en aşılmaz gibi görünen engelleri aşar ve hiçbir şeye takılmadan gidip hedefine ulaşır.</p>
<p>Bu ölçüde kendi kendini sorgulamanın zor olduğu söylenebilir ama bu seviyede nefsini muhasebeye tâbi tutmayanın da zamanı değerlendirmesi; bugünü dünden, yarını da bugünden farklı yaşaması mümkün değildir.</p>
<p><strong>Nefsin sürekli sorgulanması ve ona itap edilmesi, imanın kemalindendir. Kamil bir mümin </strong>kalbine uğrayan her hâtıraya, kafasından geçen her düşünceye parola sorar ve vize tatbik eder. Her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha kontrol eder, her sabah bütün günahlara kapalı ve yepyeni bir azimle hayata açılır.</p>
<p>Cenâb-ı Hak da yüce beyanında, وَلَۤا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ  <em>“Hayır hayır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!<a name="_ftnref10"></a>”</em> diyerek kendini muhasebeye çekip levmeden nefsin, nezdindeki  kıymetine  işaret ediyor.</p>
<p>Hz. Yunus (a.s.) müthiş bir muhasebe ve murâkabe duygusu içinde Allaha yönelmiş ve Kuranın ifadesine göre içten yaptığı samimi yakarış ile kıyamete kadar kalacağı balığın karnından sahili selamete çıkmıştır.</p>
<p><strong>فَلَوْلَٓا اَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّح۪ينَۙ </strong><strong>لَلَبِثَ ف۪ي بَطْنِه۪ٓ اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ</strong><strong>                    </strong></p>
<p>Şayet Allah’ı çok zikreden, ibadetli kimselerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı. (Saffat; 143-144) diyor yüce beyan.</p>
<p>Tirmizî’de geçen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce dünyadayken sık sık nefsi sorgulamayı akıllılık ve mü’minlik emaresi olarak zikretmiş. Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Rasûlü’nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Ahirette hesaba çekilmeden<strong> evvel kendinizi hesaba çekin. Ötede amelleriniz tartılmadan önce burada kendiniz tartın. En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın. Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecektir</strong>.</p>
<p>Yeryüzünde bir adalet timsali olan Hz. Ömer (radıyallâhu anh) hep mesuliyet ve muhasebe duygusunun ağırlığıyla inlemiş durmuştur. Bir defasında bu ince kalpli insan, sabah namazında Yusuf süresini okurken <em>“Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah’a arz ediyorum.”  </em>âyetine gelince hıçkırarak ağlamaya başlamış ve âyeti tamamlayamadan rükua varmıştı. Her ne kadar âyetteki sözler Hz. Yakub’a (aleyhisselâm) ait olsa da <strong>Yakuplar bitmemişti ve bitmeyecekti; </strong>Hz. Ömer de onlardan biriydi. Bu mahzun ve mükedder insan, okumuş, düşünmüş hem kendisi ağlamış, hem de sahabe-i kiramı ağlatmıştı.</p>
<p>Evet, ruh dünyamız itibarıyla yeniden ruh gücümüzü kazanabilmek, iradelerimizi güçlendirip önümüzü kesen zulmetler karşısında dayanabilmek ve asırlık problemleri -Allah’ın inayetiyle- halledebilmek için Hz. Ömer (radıyallâhu anh) düşüncesiyle “hesaba çekilmeden evvel kendimizi hesaba çekebilirsek!” önümüzde çözüm bekleyen problemler bir bir çözülecektir inşallah.</p>
<p>Yâ Rabbi! Bizleri de muhasebe kahramanları gibi muhasebe duygu ve düşüncesiyle meşbu kıl. Bir lütuf olarak omuzlarımıza yüklediğin vazifeleri bihakkın edaya muvaffak eyle. <strong>(Âmin)</strong></p>
<p><strong>Hutbeyi PDF formatında görüntülemek ve indirmek için tıklayınız</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/12/CUMA-HUTBESI-MUHASEBE.pdf">CUMA HUTBESİ MUHASEBE</a></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-muhasebe/">CUMA HUTBESİ | Muhasebe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sohbet ve Musâhabe</title>
		<link>https://hizmetten.com/sohbet-ve-musahabe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Aug 2020 06:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[muhasebe]]></category>
		<category><![CDATA[Sohbet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12886</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sohbet; Cenâb-ı Hakk&#8217;a yönlendiren yararlı konuşmalarda bulunma, söz ve düşünce ile başkalarının ufkunu açma, bir insanın kendisine karşı duyulan hüsnüzannı, gönülleri sonsuza yönlendirmede bir kredi gibi kullanma ve hep hayırhahlık&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sohbet-ve-musahabe/">Sohbet ve Musâhabe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sohbet; Cenâb-ı Hakk&#8217;a yönlendiren yararlı konuşmalarda bulunma, söz ve düşünce ile başkalarının ufkunu açma, bir insanın kendisine karşı duyulan hüsnüzannı, gönülleri sonsuza yönlendirmede bir kredi gibi kullanma ve hep hayırhahlık mülâhazasıyla oturup-kalkmaya denir ki; zannediyorum Yunus da, &#8220;Asayiş kılan cânı evliyâ sohbetidir.&#8221; diyerek, işte böyle yüksek hedefli musahabenin hayatiyetini vurgulamak istemişti..</p>
<p>Sofîyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikatı duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir &#8220;insibağ&#8221; sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zâtın mertebesiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu&#8217;nun, câmiiyyeti itibarıyla hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve <span class="arabic">صِبْغَةَ اللهِ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللهِ صِبْغَةً </span>&#8220;Sen, Allah&#8217;ın boyasıyla boyan ve O&#8217;nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?&#8221; (Bakara, 2/138) hakikatının aşkın bir remzidir. Ondan sonra, O&#8217;nun metbûiyyetine bağlı bir tâbiiyyet içinde ve asliyetine nisbeten bir zılliyet mahiyetinde diğer bütün dava-i nübüvvet ve dava-i vilâyet vârislerinin insibağları gelir ki, verenin ve alanın istidadına göre çok farklı ve mütefâvittir ve bu konudaki ahz ü atâ da tamamen kabiliyetlere göre cereyan etmektedir.</p>
<p>&#8220;Herkesin istidadına vabestedir asar-ı feyzi,<br />
Ebr-i nisandan ef&#8221;i sem, sadef dürdane kapar.&#8221; (Mîrî)</p>
<p>Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızâsını aramak ve Hakk&#8217;ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmak; sohbet ise, gönül kapılarını ardına kadar ilâhî vâridat ve mevhibelere açık tutarak, bir hak dostuna mülâzemette bulunup, onun Hak tecellîlerine açık o zengin atmosferini paylaşmak demektir. Sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi, sohbette de en yüksek şâhikaların üveyki olma pâyesiyle serfirazdır ki, bu, o toplumun musâhabesinde merkez noktayı tutan zâtın bir tek nazarı -bu konu, Nazar başlığıyla ayrıca tahlil edilecektir- müstaid ruhları bir hamlede evc-i kemale çıkarmasında aranmalıdır. Tabiî, kalblerini, iradelerini, hislerini, şuurlarını o Kutup Yıldızı&#8217;nın çevresinde dönmeye bağlamış bu aktif sabır kahramanlarının istidat ve performanslarının da nazardan dûr edilmemesi gerekir..</p>
<p>Her hak dostu, &#8220;Sıbğatullah&#8221;dan belli bir tasarruf mevhibesiyle şereflendirilmiştir; bu mevhibenin sınırları da, mum ışığı ölçüsündeki bir ziyâ ile himmet örfânesine iştirak eden herhangi bir hak erinden, kehkeşanların ışık kaynağı sayılan &#8220;Şemsü&#8217;ş-Şümûs&#8221;lara kadar olabildiğine geniştir. Ayrıca, daha önce de işaret edildiği gibi, bunda istidat ve kabiliyetlerin istifade ve istifazasının sınırlayıcılığı da söz konusudur ki, bu da, evliyâ ve asfiyâ adedince &#8220;Sıbğatullah tecellîsi ve insibağ keyfiyetinin var olduğunu gösterir.&#8221; Evet, Hazreti &#8220;Nûru&#8217;l-Envâr&#8221;a bir mir&#8217;ât-ı mücellâ olan zâttan, zılliyet ve cüz&#8217;iyet plânında ona düz bir ayna olmaya çalışan en küçük bir sâlike kadar, birbirinden farklı pek çok sıbğ u insibağ mertebesi söz konusudur. Asliyet ve külliyet plânında bu mazhariyetin ferd-i ferîdi olan zâtın sohbet ve musâhabesi, umumî fazilette erişilmeyen öyle bir pâyedir ki, hiçbir kimse, hiçbir zaman, hiçbir &#8220;seyr u sülûk&#8221; helezonuyla kat&#8217;iyen o mertebeye ulaşamaz. Düşünün ki, <span class="arabic">أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي </span>&#8220;Allah&#8217;ın haricî vucûd nokta-i nazarından varlık olarak en önce ortaya koyduğu, benim nûrumdur.&#8221;<sup>[1]</sup> diyen Hazreti Mazhar-ı &#8220;Nûru&#8217;l-Envâr&#8221;ın sohbetiyle şereflenmiş o bahtiyar kimseler, hakkın en birinci talipleri, Hak yolunun en müştak sâlikleri, Allah rızâsının da en kusursuz müridleri oldukları hâlde, bu hususlardan herhangi biriyle değil de, sohbet pâyesiyle öne çıkarılarak, bu güzîde topluluğa, &#8220;musâhabe kahramanları&#8221; mânâsına, &#8220;Ashâb&#8221; denmiştir.</p>
<p>Her sohbet eri, musâhabe merkezinde bulunan zâtın, Hazreti Ehad ü Samed&#8217;e imanını, irfanını, O&#8217;na muhabbetini ve O&#8217;nunla münasebetini -şuuru taalluk etsin, etmesin- onun her tavrında müşahede ederek, asliyetteki bu aşkınlığı zılliyet plânında duyup yaşaması açısından, hemen her zaman âsârı görülen, fakat yakalanıp değerlendirilemeyen, tarifi, teşhisi zor sırlı bir lâhûtî atmosfer içinde bulunur. Nisbet farklılığı mahfuz, bu durum, hemen her hâlis hakikat eri için de söz konusudur ki, Mevlânâ&#8217;nın ifadesiyle; merkez noktayı tutan zâtın ilelmerkez (merkezçek) câzibe-i kudsiyesi etrafında pervaz ederek &#8220;Şemsu&#8217;ş-Şümûs&#8221;a yürüyenler, hem onun irfan deryasından istifade eder, hem de onun zincirinin halkaları olmaları itibarıyla, tebaiyyetin gerektirdiği edep içinde, onun uğradığı hemen her noktaya uğrayabilirler.</p>
<p>Bana göre, bazı feyiz kaynakları çevresinde halkalar teşkil ederek, belli yol ve yöntemlere bağlılık içinde değişik ad ve unvanlarla müesseseleşmeye gitmenin arkasında da bu espri olsa gerek.. evet, işte bu mânâ ve bu esasa binaen çok erken dönemde sofiye, Cenab-ı Feyyaz&#8217;la ferdî plândaki münasebetini, ötelere açık olduğuna inandığı bir heyet içinde daha da pekiştirmek niyetiyle hep tekye ve zâviyelere ya da o türden &#8220;bîkem u keyf&#8221; Hakk&#8217;ın rasat edilebileceği nûrefşân evlere koşmuş ve &#8220;Mescid-i Nebevî&#8217;deki &#8220;Suffe&#8221;nin birer gölgesi kabûl ettiği bu ışık komplekslerinde damlayı deryaya, zerreyi güneşe, cismanî zulmetleri de nûra dönüştürme yollarını araştırmışlardır. İşin temel esprisi bu olduğuna göre, böyle bir telâkkînin dinin ruhuna ters düştüğünü söylemek mümkün değildir. Bu şekildeki bir anlayışın dinin ruhuna münâfî olması şöyle dursun, böyle bir yorum ve hamlede, ferdî plândaki zaaf ve boşluklara karşı, cemaat referansıyla Hak sıyanetine sığınma söz konusudur ki, böyle bir şeyi gerçekleştiren herhangi bir fert, artık bir kafa ile değil, pek çok akılla düşünür; mensubu olduğu o heyetin gönlüyle Allah&#8217;a yönelir, sesini-soluğunu onların ah u efganıyla besleyerek, ferdî nâğmelerini bir yüce koronun gür sadâsı hâline getirebilir ve Bediüzzaman&#8217;ın ifadesiyle, o insan, &#8220;iştirak-i a&#8217;mâl-i uhreviye&#8221;ye ait tasavvurlarıyla, ibadet ü taatında bir aşkınlığa ulaşabilir.</p>
<p>Evet, aynı ruh, aynı duygu, aynı düşünce, aynı mefkûre etrafında kenetlenmiş kimselerin birlik içinde Hakk&#8217;a yönelişlerinde öyle bir derinlik, his ve şuurlarında öyle bir zenginlik, zikr ü fikirlerinde öyle bir enginlik vardır ki, en istidatlı fertler ve en kâmil insanlar bile, böyle bir heyet içindeki vâridlerin en küçüğünü dahi tek başlarına elde etmeleri mümkün değildir. Evet, sohbetin nûrânî atmosferinde ifade de istifade de, ifaza da istifaza da, hissettirme de hissetme de, hep farklı buudlarda cereyan eder ve her şey, ferdîlikteki riyâzîliğe mukabil, hendesî açılıma bağlı bir keyfiyette gerçekleşir.</p>
<p>Aslında bu sohbetlerde en önemli gaye, imanın mârifet ufkuna ulaştırılması, mârifetin &#8220;yakîn&#8221;in değişik mertebeleri sürecine bağlanması, Hakikat-ı Ahmediye vesayetinde kalb ve ruhun hayat mertebelerinde seyahatler gerçekleştirilmesi ve bu seyahatlerin de şuurlu temâşâ ile değerlendirilmesidir. Böyle bir seyahat ve temâşâda gönül erlerinin en önemli sermaye ve azıkları da, zikr ü fikir gibi kalb ve lisan amelleriyle letâifi harekete geçirmek, şevk ü şükürle de ilâhî mevhibelere karşı liyakatını ortaya koymaktır. Bu türlü mevhibelere mazhariyet umûmiyet itibarıyla Hazreti Rûh-u Seyyidi&#8217;l-Enâm&#8217;ın risâlet ve siyâdetine baktığından, dahası, bu siyâdet ve risâletin şâhitleri ve bürhanları olduklarından, zılliyet plânındaki memerri olmaktan daha çok, asliyyet çerçevesindeki mazharı bulunan Hazreti Sahib-i Kur&#8217;ân&#8217;ın hakkaniyetine birer hüccet sayılırlar. Bu, biraz da, muvakkat mümessillerin mahviyet ve tevâzularına, ayrıca &#8220;nefs-i emmâre&#8221;den sıyrılmalarına bağlıdır. Aksine, sohbet erleri, tabir-i diğerle, hakikat yolcuları eğer nefs-i emmârelerinden bütün bütün sıyrılamamış; sıyrılıp, hevâ ve heveslerinin yerine Hak rızâsını tam ikame edememiş iseler, değişik mevhibelere mazhariyeti veya bazı letâifin inkişafını kendilerinden bilme gafletine düşerek, şükür makamında fahre girebilir ve gölgeyi asıl zannederek iltibaslar yaşayabilirler. Hele bir de, bazı ikram veya cezb ü incizâblara memer iseler -bilhassa mazhar demiyorum- şatahat vâdîlerine yuvarlanarak; aslında bu kabîl başarı kulvarlarında iç içe kazançlar söz konusu olduğu hâlde onlar üst üste hasaretler yaşayabilirler.</p>
<p>Evet, seyahat ve musâhabeleri Hazreti Rûh-u Seyyidi&#8217;l-Enâm&#8217;ın mişkât-ı nübüvveti altında gerçekleştiremeyenler, dinin ruhundaki muvazeneyi her zaman tam koruyamayacaklarından, yer yer lâubalîliklere girebilir, zaman zaman söz ve davranışlarıyla, seviyesinin huzuru sayılan makama saygısızlıkta bulunabilir; hatta bazen, vilâyeti nübüvvete tercih etme gibi küstahlıklara düşebilir; dolayısıyla da, pîrlerinin, pîr-i müganlarının söz, sistem ve vaz&#8217; ettikleri esasları peygamber yolunun esas, erkân ve âdâbına tercih ederek, güneşi bırakıp mum ışığına sığınma gibi hatalar irtikâp edebilirler. Vilâyeti nübüvvete tercih eden nâdânların, efendilerini, hakikî ve aslî sohbetin mümtaz talebeleri sayılan Sahâbe&#8217;den üstün görme tavırlarından söz etmeyi zâid görüyorum&#8230; Eğer durum yukarıda arz etmeye çalıştığımız çerçevede -daha doğrusu, tam bir çerçevesizlikte- cereyan ediyorsa -ki, günümüzde bu çarpık anlayışın pek çok örnekleriyle karşılaşmak mümkündür- sohbetin yerini, onun dedikodusu almış.. mânâ kendi vizyonunda karartılmış.. lâhûtîliğe bağlı esaslar, yerlerini havâîliğe ve nefsânîliğe bırakmış.. câzibe-i kudsiye uçup gitmiş; gelip, onun o nûr ufkuna nefsânî incizâblar oturmuş..</p>
<p>&#8220;Er olan erimiş, yağ gibi gitmiş;<br />
Şirin erler, zîr u türaba yatmış;<br />
Sümbüller yerinde muğeylan bitmiş;<br />
Petekler sönmüş, ballar kalmamış..!&#8221; (M. Lütfi)</p>
<p>demektir ki, böyle bir ortamdaki musâhabenin insibağından da, hakikata ve Hakikat-ı Ahmediye (sav)&#8217;ye ulaştırmasından da asla söz edilemez. Doğrusu, düşünülen konuşulan şeyler itibarıyla kahvehânelerdeki sohbetleri hatırlatan tekye, zâviye ve halvethânelerdeki musâhabelerde ilâhî vâridattan bahsetmek şöyle dursun, şeytânî şerârelerden endişe duyulmalıdır. Dolayısıyla da, ihsan ve ihlâs ufkundan uzaklaşmış bu mekânlardaki feyiz alış verişine benzeyen her muamele bir aldanma veya istidraç, buralarda Allah&#8217;ın hususî iltifatına mazhariyet beklentisi bir vehim ve bu yerlerin cemaat görünümündeki müdâvimleri de birer yığının ruhsuz parçalarından ibarettir. Hele bir de mesleklerinin revacı adına başkalarıyla uğraşıyor; gıybetlere, iftiralara giriyor ve suizan gibi bir küfür silahını kullanıyorlarsa, böylelerinin oturup kalktıkları yerler tekye değil, birer mahall-i takiyye, zâviye değil birer hâviye ve bu meclislerin merkez noktasını tutanlar da sofî değil, birer softadır. Her zamanki erbab-ı kemali tenzihle beraber itiraf etmeliyim ki, sohbet ve musâhabe meclisleri gibi, dünden bugüne en müteâl mazhariyetlerin meşcereliği veya helezonları sayılan müesseselerin, hiç olmazsa bunlardan bazılarının, yukarıdaki çerçeve içinde mütalâaya alınmaları çok acı ve şâyân-ı teessüftür. İhtimal, bu mekânlara uzayan yolların perişan olup, köprülerin göçmesinde ve bu eğilimi engin tavırların şiddetlenip bir kısım aşılmaz zorlukların ortaya çıkmasında kaderin tembih ve tenkil ifade eden gizli bir fetvası oldu ki,</p>
<p>&#8220;Bâd-i hazân esti, bağlar bozuldu;<br />
Gülistanda katmer güller kalmadı&#8230;&#8221; (M. Lütfi)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sohbet-ve-musahabe/">Sohbet ve Musâhabe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhâsebe</title>
		<link>https://hizmetten.com/muhasebe/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2020 06:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[muhasebe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11101</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diye­bileceğimiz muhâsebe; mü&#8217;minin, her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçi­rip, hayır­ları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, gü­nahları istiğ­farla gidermeye çalışması; yanlışlıkları,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muhasebe/">Muhâsebe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hesap görme, hesaplaşma, kendi kendini sorgulama diye­bileceğimiz muhâsebe; mü&#8217;minin, her gün, her saat, iyi-kötü, yanlış-doğru, günah-sevap yaptığı şeyleri gözden geçi­rip, hayır­ları, güzellikleri şükürle karşılaması; inhirafları, gü­nahları istiğ­farla gidermeye çalışması; yanlışlıkları, kötülükleri de tevbe ve nedâmetle düzeltmeye gayret göstermesi adına çok önemli bir cehd ve insanın kendini isbat etmesi mevzu­unda da ciddi bir teşebbüs sayılır.</p>
<p>&#8220;Fütûhât-ı Mekkiyye&#8221; sahibinin de belirttiği gibi, selef-i sâli­hîn, her günkü iş ve davranışlarını ya kaydeder veya hâfızalarına alır; sonra da bunlar arasında, kalbî endişe ve vic­dânî ızdırâba sebebiyet verecek bir kısım nâhoş hususları, ile­ride ruh­larında meydana gelmesi muhtemel gurur fırtınalarına ve ucub girdaplarına karşı dikkatlice kullanır.. ve aynı zamanda günah saydıkları şeylerde istiğfâra sığınır, hata ve in­hiraf virüslerine karşı tevbe karantinasına dehâlet eder, nihayet temsil ettiği güzelliklerden dolayı da yüz yere kor ve şükranla iki büklüm olur­lardı.</p>
<p>İnsanın, kendi kendini ledünnî yanlarıyla, iç derinlikleriyle, mânâ ve rûh enginlikleriyle keşfedip tanıması, tanıyıp yorum­laması diye de ifade edebileceğimiz muhâsebe, gerçek insânî değerlerin ortaya çıkarılması, bu değerlere esas teşkil eden duyguların geliştirilmesi ve korunması yolunda bir ruh cehdi ve düşünce sancısıdır. Ancak böyle bir cehd ve düşünce sayesindedir ki insan, dünü, bugünü ve yarınıyla alâkalı hayrı-şerri, güzeli-çirkini, yararlıyı-zararlıyı birbirinden tef­rik edip gönül istikame­tini koruyabilir.</p>
<p>Evet, onun, hâl&#8217;i değerlendirip geleceğe hazırlanabilme­si; geçmişte işlediği yanlışları telâfî edip Allah nezdinde akla­nabil­mesi; dünü, bugünü ve yarını itibarıyla kendi kendini sorgulayıp gerçek değerini bulabilmesi; daha önemlisi de Allah&#8217;la münasebetleri açısından iç dünyasında sürekli yenilenebilmesi ancak ve ancak sıkı bir nefis muhâsebesiyle müm­kün görülmektedir. Zîrâ insanın hem zaman üstü muhtevâsı, hem de zamanla mu­kayyet duyguları, onun kalbî ve rûhî hayatıyla ve kendi ledünniyâtının şuurunda bulunmasıyla çok irtibatlıdır.</p>
<p>Müslüman ne kalbî ve rûhî hayatı, ne de umumî davra­nış­ları itibarıyla kat&#8217;iyen muhâsebeden müstağni kalamaz. O, bir yandan dün ihmal ettiği, hattâ yıkılmasına göz yumduğu geçmi­şini, ötelerden gelip vicdanının derinliklerinde yankıla­nan: <span class="arabic">وَتُوبُوا إِلَى اللهِ </span>&#8220;Tevbe edip Allah&#8217;a dönün!..&#8221;<sup>[1]</sup> ve <span class="arabic">وَأَنِيبُوا إِلَى رَبِّكُمْ</span> &#8220;Rabbinize inâbede bulunun!..&#8221;<sup>[2]</sup> ümit edalı, rahmet şîveli ilâhî nefehâtıyla onarıp ihyâ etmeye çalışırken; diğer yandan da: <span class="arabic">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ </span>&#8220;Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun, O&#8217;na karşı saygılı olun! Ve herkes yarın için ne hazırlamış ona bir baksın!..&#8221;<sup>[3]</sup> yıldırımlar gibi ürpertici, rahmet gibi inşirah verici uyarılarıyla teyakkuza geçer; kendine çeki-düzen verir, elinden geldiğince bütün fena­lıklara karşı ka­panır.. içinde bulunduğu ânı, tıpkı bir döllen­me mevsimi, bir bahar faslı gibi değerlendirir ve imanın verdiği şuurla, basîretle o ânın her lâhzasına ayrı bir derinlik kazandırır. Zaman zaman cismâniyete toslayıp sarsılsa da; <span class="arabic">إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ </span>&#8220;Sineleri her zaman Allah&#8217;a karşı saygıyla çarpan müttakiler, şeytandan bir tayf, bir vesvese dokunduğu zaman hemen Allah&#8217;ı anarlar ve derken gözleri açı­lıverir.&#8221;<sup>[4]</sup> ilâhî beyânına göre her zaman tetiktedir.</p>
<p>Muhâsebe, mü&#8217;minin iç dünyasında bir kandil, vicdanın­da da bir hayırhah ve nasihatçı gibidir. Her fert onunla hayrı-şerri, güzeli-çirkini, Allah&#8217;ın sevdiğini-sevmediğini birbirinden tefrik eder ve hayır soluklu o nasihatçının rehberliğinde en aşılmaz gibi görünen engelleri aşar ve hiçbir şeye takılmadan gidip hedefine ulaşır.</p>
<p>Muhâsebe; iman, kulluk, tevfik, kurbiyet ve ebedî saa­dete mazhariyet gibi mevzularda, tamamen, ilâhî inayet, ilâhî rahmet yörüngelidir.. ve yeis gibi mutlak emniyetin de en amansız hasmıdır. Evet o, her zaman huzur ve itminâna açık olmasının yanında, korku, endişe ve ürperti eksenlidir. Muhâsebeye açık gönüllerin buğulu yamaçlarında her zaman; <span class="arabic">لَوْ تَعْلَمُونَ مَا أَعْلَمُ لَضَحِكْتُمْ قَلِيلاً وَلَبَكَيْتُمْ كَثِيرًا </span>&#8220;Bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.&#8221;<sup>[5]</sup> iniltileri yankılanır.. ve onun, hu­zur ve mehâbetin iç içe yaşandığı ikliminde, mes&#8217;ûliyet ve sorumlulukla iki bük­lüm olmuş en yüce kametlerin;</p>
<p><span class="arabic">لَوَدِدْتُ أَنِّي كُنْتُ شَجَرَةً تُعْضَدُ </span>&#8220;Keş­ke kesilip biçilen bir ağaç olsaydım.&#8221;<sup>[6]</sup> inkisârları uğuldar; uğuldar da onlar; <span class="arabic">ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ </span>&#8220;Yer bütün genişliğine rağmen onlar için daraldı ha daraldı.. ve vicdanları da bu daralma altında kaldı.&#8221;<sup>[7]</sup> tesbitinin her an ken­dileri için vâki ve vârid olduğunu hissederler. Onların beyin­lerinin her guddesinde; <span class="arabic">وَإِنْ تُبْدُوا مَا فِي أَنْفُسِكُمْ أَوْ تُخْفُوهُ يُحَاسِبْكُمْ بِهِ اللهُ </span>&#8220;Siz içinizi dök­seniz de gizleseniz de, Allah onunla sizi he­saba çekecektir.&#8221;<sup>[8]</sup> tınlamakta.. ve dillerinde: <span class="arabic">أُمِّي يَا لَيْتَنِي لَمْ تَلِدْنِي </span>&#8220;Âh! Keşke, anam beni doğurmasaydı.&#8221;<sup>[9]</sup> çığlıkları nümâ­yândır.</p>
<p>Bu ölçüde kendi kendini sorgulamanın zor olduğu söy­lene­bilir; ama bu seviyede nefsini muhâsebeye tâbi tutmaya­nın da zamanı değerlendirmesi; bugünü dünden, yarını da bugünden farklı yaşaması mümkün değildir. Böylesi zaman­zedelerin uhre­vîlik performansı göstermeleri ise bütün bütün imkân hâricidir.</p>
<p>Nefsin sürekli sorgulanması ve ona itâb, imanın kemâlindendir. Hayatını &#8220;insan-ı kâmil&#8221; ufkuna göre plânlamış her rûh, yaşadığı hayatın şuurundadır ve ömrünün her dakikasını nef­siyle mücâdelede geçirir. Kalbine uğrayan her hâtıraya, kafa­sından geçen her düşünceye parola sorar ve vize tatbik eder. Şeytana, âsâba, hassâsiyete açık her işinde nefsânîliğini yakın takibe alır; çok defa onun en güzel, en mâkul davra­nışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular; akşam-sabah elindeki tığını, nefsini levm atkıları arasında dolaştırır ve bu rûh hâleti içinde hayat dantelasını örmeye çalışır. Her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha kontrol eder, her sabah bütün günahlara kapalı ve yepyeni bir azimle hayata açılır.</p>
<p>O, böyle bir sadâkat ve vefâ, böyle bir tevâzu ve mahvi­yetle iki büklüm olup başıyla ayaklarını aynı noktada birleştirdiği sürece, ona gök kapıları ardına kadar açılır ve kendisine: &#8220;Gel ey sâdık ki, mahremsin, bura mahrem ma­kamıdır; seni ehl-i vefâ gördük&#8230;&#8221; denir ve her gün ayrı bir semâvî seyahatle şereflendirilir. Zaten, Cenâb-ı Hak da: <span class="arabic">وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ </span>&#8220;Hayır hayır, kasem ederim sürekli kendini kınayan o nefse!&#8221;<sup>[10]</sup> diye­rek bu saflardan saf rûh adına kasem etmiyor mu..?</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">اَللَّهُمَّ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ نَجِّنَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الشَّفِيعِ يَوْمَ الدِّينِ‎ ‎وَعَلَى أَصْحَابِهِ الْكِرَامِ الْبَرَرَةِ ‏أَجْمَعِينَ</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span class="notice">[1] Nûr sûresi, 24/31<br />
[2] Zümer sûresi, 39/54<br />
[3] Haşir sûresi, 59/18<br />
[4] A&#8217;râf sûresi, 7/201<br />
[5] Buhârî, küsûf 2; Müslim, küsûf 1; Tirmizî, zühd 9; İbn Mâce, zühd 19<br />
[6] Bir önceki hadisi naklettikten sonra Hz. Ebû Zerr&#8217;in (r.a.) söylediği bu söz için bkz. Tirmizî, zühd 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned 5/173<br />
[7] Tevbe sûresi, 9/118<br />
[8] Bakara sûresi, 2/284<br />
[9] Hz. Ömer, Ebû Meysere Amr b. Şurahbîl gibi bazı İslam büyüklerine isnat edilen bu söz için bkz. İbn Sa&#8217;d, et-Tabakatü&#8217;l-kübrâ 3/360; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 7/98, 152; Beyhakî, Şuabü&#8217;l-îmân 1/486<br />
[10] Kıyâmet sûresi, 75/2</span></p>
<p><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muhasebe/">Muhâsebe</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
