<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mevlid arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/mevlid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/mevlid/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:10:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Mevlid arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/mevlid/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mevlid Kandili – 2 &#124; Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/mevlid-kandili-2-z-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2020 11:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya Alemlerin Sultanı’nı Bekliyor O gün O Büyük Misafir’ini ağırlamak için yüce Allah Hicaz’ı hazır hale getiriyordu. Zira, çok geçmeden bu fani dünyayı, Alemlerin Sultanı şereflendirecekti. İnşallah O’nun sallallahu aleyhi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-2-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 2 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>Dünya Alemlerin Sultanı’nı Bekliyor</b></div>
<div></div>
<div>O gün O Büyük Misafir’ini ağırlamak için yüce Allah Hicaz’ı hazır hale getiriyordu. Zira, çok geçmeden bu fani dünyayı, Alemlerin Sultanı şereflendirecekti. İnşallah O’nun sallallahu aleyhi ve sellem dünyayı şereflendirdiği bu günler hürmetine Yüce Rabbimiz yine bütün alemi kirlerinden, paslarından arındırır. ‘…Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan (Ebabil) sürü sürü kuşlar gönderdi. Derken onları kurt yeniği ekin yaprağına çeviriverdi.&#8221; (Fil Sûresi, 1-5)</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>&#8220;Ben iki kurbanlığın oğluyum.&#8221; </b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin dedesi Abdulmuttalib, Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman kırk yaşındaydı. O sırada on oğlu olup da büyüyüp genç yaşa ulaştıklarını görürse onlardan birini Allah yolunda kurban edeceğini adamıştı. <b>(Tabakât, 1/88)  </b></div>
<div></div>
<div>Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Ve hepsi de büyümüştü. Bu sırada seneler önce yaptığı va&#8217;dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe&#8217;de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı. Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmişti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.</div>
<div>Abdülmuttalib, onları bir gün bir araya topladı ve işin hikâyesini anlatarak, içlerinden birini kurban etmesi gerektiğini bildirdi. Hepsi de tereddütsüz razı oldular. Sonra da babalarına sordular:</div>
<div>&#8220;Peki, nasıl yapalım bunu? Kimin kurban edileceğini nasıl tesbit edelim?&#8221; Abdülmuttalib böyle bir durumda nasıl yapılması gerektiğini biliyordu. Şöyle dedi:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Her biriniz birer ok alın, üzerine kendi isminizi yazın ve okları bana verin!&#8221;</div>
<div></div>
<div>Çocuklar, babalarının emrini derhal yerine getirdiler. Her biri bir ok üzerine kendi ismini yazdıktan sonra, babasına uzattı. Okları toplayan Abdülmuttalib doğruca Kâbe&#8217;ye vardı. Kimin oku çıkarsa o kurban edilecekti…</div>
<div>Kâbe&#8217;nin yanına varan Abdülmuttalib&#8217;in etrafını şehir halkı sarmıştı. Elindeki on oku, Allah&#8217;a verdiği sözünden caymış sayılmaması için, tereddütsüz ok çekme görevlisine uzattı. On okun üzerinde on ciğerpâresinin ismi vardı. Hangi ok çıkarsa çıksın, ciğerinden bir parça kopacaktı.</div>
<div>Görevli oklardan birini çekti. Üzerindeki ismi titrek bir sesle okudu:</div>
<div>&#8220;Ab-dul-lah!&#8221;</div>
<div>Şefkatli baba, duyduğuna inanmak istemedi. Oku adamın elinden çekip aldı, dikkatlice baktı ve okudu:</div>
<div>&#8220;Abdullah.&#8221;</div>
<div>Göz pınarları bir anda yaşlarla doldu. Şefkati ve hisleri öylesine kabardı ve coştu ki, bir an &#8220;Olamaz!..&#8221; diyerek haykıracak gibi oldu. Son anda Allah&#8217;a verdiği sözünü hatırlayarak şefkat ve hislerine gem vurdu. Yıkılmış bir halde yüzünü Abdullah&#8217;a çevirdi ve şöyle dedi:</div>
<div>&#8220;Oğlum Abdullah! Allah, kendisine kurban edilmek üzere seni seçti. Bu şerefi kardeşlerin arasında sana ihsan etti.&#8221;</div>
<div>Bu haber, bir anda oradakileri hüzne boğdu. Herkes birbirine soruyordu:</div>
<div>&#8220;Abdullah mı? O mu kurban edilecek?&#8221;</div>
<div>Abdülmuttalib yanan yüreğine aldırmadan, biricik oğlu Abdullah&#8217;ın bileğini kavradı. Nur yüzlü Abdullah&#8217;ta sanki Hz. İsmâil&#8217;in teslimiyeti vardı. Yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görünmüyordu.</div>
<div></div>
<div>Abdülmuttalib&#8217;in bir elinde bıçak, diğer elinde oğlu Abdullah&#8217;ın eli vardı. Kurban edilmesi için her şey tamamdı. Bu sırada birtakım gürültüler duyuldu. Kureyş eşrafı geliyordu. İçlerinden biri seslendi:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib, ne yapmak istiyorsun?&#8221; Abdülmuttalib nur yüzlü oğluna bakarak cevap verdi:</div>
<div>&#8220;Onu kurban edeceğim!&#8221;</div>
<div>Bu cevaptan memnun kalmadılar. İtiraz ettiler:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib, bu nasıl olur? Sen ki, Mekke&#8217;nin büyüğüsün; böyle yaparsan, sonra herkes senin yaptığını yapmaz mı? Herkes oğlunu kurban ederse, bizim de soyumuz kesilmez mi?..&#8221;</div>
<div>Fakat, Abdülmuttalib, Allah’a söz vermişti ve bu sözünü mutlaka yerine getirmeliydi. Çünkü, Allah onun istediğini vermişti. On erkek çocuk ihsan etmişti. Bu sırada Abdullah&#8217;ın dayısı Abdullah bin Mugîre ortaya atıldı ve:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib,&#8221; dedi. &#8220;Vallahi meşru bir mazeret olmadıkça, sen onu kurban edemezsin. Onu kurtarmak için gerekirse bütün malımızı vermeye hazırız!&#8221;</div>
<div>Kureyşliler ve oğulları yalvarmalarının netice vermediğini görünce bu sefer şöyle bir teklifte bulundular:</div>
<div>&#8220;Ey Abdülmuttalib! Abdullah&#8217;ı al, Şam&#8217;a git. Orada bilgin bir kadın var. Doğudan batıdan zorlukta kalan herkes, ülkeler aşıp ona gider. Herkesin derdine bir çare bulur. Elbette senin için bir çare bulur. Abdullah boğazlanacak derse, gel onu boğazla. Yok eğer seni de Abdullah&#8217;ı da bizi de üzüntüden kurtaracak bir çare bulursa, ona göre hareket edersin.&#8221;</div>
<div>Bu fikir Abdülmuttalib&#8217;in aklına yattı. Derhal Abdullah&#8217;ı yanına alarak Şam&#8217;a doğru yola çıktı. Medine&#8217;ye geldiklerinde kadının Hayber&#8217;de olduğunu öğrendiler. Oradan Hayber&#8217;e geldiler.</div>
<div>Kadın sordu:</div>
<div>&#8220;Sizde bir insanın diyeti nedir?&#8221;</div>
<div>Abdülmuttalib:</div>
<div>&#8220;On deve&#8221; dedi.</div>
<div>Bunun üzerine kadın:</div>
<div>&#8220;Gidin on deve hazırlayın. Çocukla on deveyi alıp ok çektiğiniz yere götürün. Bir tarafta çocuğunuz, diğer tarafta ise on deve olmak üzere ikisi arasında ok çekin. Eğer ok develere çıkarsa, develeri kurban edip çocuğu kurtarın. Yok, eğer ok çocuğa çıkarsa, her defasında develerin sayısına bir diyet miktarı daha ekleyerek Rabbiniz sizden razı oluncaya kadar ok çekmeye devam edin! Ne zaman ok develere çıkarsa, onları boğazlayıp kurban edin. Bu şekilde hem Rabbinizi razı etmiş hem de çocuğunuzu kurban olmaktan kurtarmış olursunuz.&#8221; dedi.<b> (Sîre, 1/163; Tabakât, 2/174)</b></div>
<div><b> </b></div>
<div>Mekke&#8217;ye dönüşünün ertesi günü Abdülmuttalib, biricik oğlu Abdullah ve on deveyi alarak Kâbe&#8217;ye gitti. Abdullah ile on deve arasında kur&#8217;a çekilecekti.</div>
<div>Abdülmuttalib sevinç içinde, görevliye: &#8220;Çek&#8221; dedi. Çekilen ok Abdullah&#8217;a çıktı. Develerin sayısını yirmiye çıkardılar. Ok yine Abdullah&#8217;ı gösterdi. Develer otuza çıkarıldı. Ok tekrar Abdullah&#8217;a isabet etti. Devler kırk oldu. Ok yine Abdullah&#8217;a çıktı. Elli oldu; ok sanki Abdullah&#8217;a çıkmakta ısrar ediyordu. Altmış, yetmiş, seksen, doksan oldu. Ok ısrarla Abdullah&#8217;ı gösteriyordu.</div>
<div>Abdülmuttalib hayret ve heyecan içindeydi. Her çekim esnasında ellerini semaya doğru kaldırarak duâ etmekten de geri durmuyordu.</div>
<div>Nihayet develerin sayısı yüzü buldu. Tekrar ok çekilince, merakla bakanlar derin bir nefes aldılar. Çünkü ok develere çıkmıştı. Herkes gibi Abdülmuttalib&#8217;in de gözleri sevinçle parladı. Fakat, onun bu sevinci fazla sürmedi. Derhal ciddileşti. Kendisini fazla tebrike imkân tanımadı ve şöyle konuştu:</div>
<div>&#8220;Vallahi, üst üste üç defa daha ok çekeceğim. Tâ ki, kalbim mutmain olsun.&#8221;</div>
<div>Çekiliş üç defa daha tekrarlandı. Her defasında sevinç çığlıkları atılıyordu. Çünkü, üç seferinde de ok develere çıkmıştı. Bu sevincini Abdülmuttalib, &#8220;Allahü ekber, Allahü ekber!&#8221; diyerek izhar etti ve diz çökerek duâda bulundu. Böylece Abdullah kurban edilmekten kurtuldu.</div>
<div>Abdülmuttalib, yüz devenin Safa ile Merve arasına götürülüp, yan yana kurban edilmesini emretti. Emri derhal yerine getirildi.</div>
<div>O günden itibaren bir insan diyeti, Kureyşliler ve Araplar arasında, 100 deve olarak kabul edilme âdeti benimsendi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu âdeti olduğu gibi bırakmıştır. <b>(Sîre, 1/164; Tabakât, 1/189; Taberi, 2/174) </b></div>
<div>Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail&#8217;in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimiz:</div>
<div>&#8220;Ben iki kurbanlığın oğluyum.&#8221; buyurmuştur.<b> [Hakim, el-Müstedrek, II, 604, 609; el-Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351] </b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Kutlu Yuva</b></div>
<div></div>
<div>Abdülmuttalib çok sevdiği iffet abidesi oğlu Abdullah’ı bir an evvel mes’ud bir yuvaya kavuşturmak istiyordu. Ancak, ona her yönüyle denk birini bulmak gerekiyordu.</div>
<div>Abdülmuttalib, bunu bulmada gecikmedi. Benî Zühre kabilesinin büyüğü Vehb bin Abd-i Menâf’ın yanına vararak, kızı Âmine’yi oğlu Abdullah’a istediğini söyledi. Vehb, teklifi memnuniyet ve sevinçle karşıladı. Sonra da şöyle konuştu:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Ey amcamoğlu! Biz bu teklifi sizden önce aldık. Âmine’nin annesi, geçenlerde bir rü’yâ görmüştü. Anlattığına göre, evimize bir nur girmiş. Aydınlığı yerleri ve gökleri tutmuş. Ben de bu gece rüyâmda, dedemiz İbrahim`i (a.s.) gördüm. Bana, ‘Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’la kızın Amine’nin nikâhlarını ben kıydım. Sen de onu kabul et!’ dedi. Bugün sabahtan beri bu rüyânın tesiri altındaydım. ‘Acaba ne zaman gelecekler?’ diye kendi kendime sorup duruyordum.&#8221;</div>
<div></div>
<div>Bunları duyan Abdülmuttalib sevincinden:</div>
<div>&#8220;Allahü ekber, Allahü ekber!&#8221; diyerek tekbir getirdi.</div>
<div>Vehb’in kızı Âmine hem güzellik, hem ahlâk, hem de nesep itibariyle Kureyş kızları arasında en yüksek mevkie sahipti. Her hususta Abdullah’a denkti. Abdullah bu sırada 24 yaşlarında idi. Kısa zamanda düğün yapıldı ve yeryüzündeki ilk insan Hz. Âdem’den itibaren her peygamberin müjdesini verdiği, mânâya açık her gönül adamının, gelecek diye beklediği Son Nebi’yi netice verecek yuva kurulmuş oldu. <b>(Sîre, 1/167; Tabakât, 1/94)</b></div>
<div></div>
<div>Evliliklerinin üzerinden henüz birkaç hafta geçmişti ki, birçok kimsenin fark ettiği garip bir durum oldu. Hz. Abdullah’ın yüzündeki nur, Hz. Âmine’nin alnında parlamaya başladı. Kâinatın Efendisi’nin dünyaya teşrifine çok az kalmıştı.</div>
<div></div>
<div>Hz. Abdullah, ticaretle uğraşıyordu ve bu amaçla bir kervanla birlikte yola çıktı. Medine yakınlarına geldiğinde ağır şekilde hastalandı ve burada konaklamak zorunda kaldı. Çok geçmeden de burada vefat etti. Vefat ettiğinde 25 yaşındaydı.</div>
<div></div>
<div>Geride miras olarak beş deve, bir miktar koyun ve Ümmü Eymen’i bıraktı. <b>(İbn Sa’d, Tabakât, 1/100)</b></div>
<div></div>
<div><b>Fil Hadisesi</b></div>
<div></div>
<div>Abdulmuttalib oğlu Abdullah`ın vefatından dolayı hüznünü henüz atamamışken başına bir dert daha açıldı. Habeş Meliki’nin Yemen valisi Ebrehe, ordusunu toplamış Kâbe’yi yıkmak için geliyordu. Ebrehe, insanların Kâbe’ye yönelmelerini kıskanarak, alternatif olsun diye kendi topraklarında bulunan San’a’da büyük ve türlü tezyinatla süslenmiş bir mabed yaptırmıştı. Bunu yaparken, Bizans imparatorundan da destek almıştı. Maksadı, hac ibadeti için Kâbe’ye giden insanların, yön değiştirip bu kiliseye gelmelerini temin etmekti. Bunu, Habeş melikine yazdığı mektupta açıkça ifade ediyordu:</div>
<div></div>
<div>– Ey melik! Senin için öyle bir mabed yaptırdım ki, onun bir benzeri senden önceki hiçbir melik için inşa edilmemiştir. Hac vazifelerini yerine getirmek için Arapları buraya çekmedikçe de asla durmayacağım.<b> (İbn Sa’d, Tabakât, 1/91; Taberî, Tarih, 2/109)</b></div>
<div></div>
<div>Fakat, istediği gibi olmamış, bu davete kimse icabet etmemişti. Bir de Ebrehe’nin, hacıların yönünü değiştirmek için bu binayı yaptırdığını duyan Kinâneoğullarından bir adam gizlice gidip onun iç ve dışını, hakaret maksadıyla, kirletmişti.</div>
<div></div>
<div>Bu hadise, Ebrehe’yi çileden çıkardı. Hemen emir vererek büyük bir ordu hazırlanmasını istedi.</div>
<div></div>
<div>– Şüphesiz Araplar bunu, evlerine alternatif olacağı için yaptılar; yemin olsun ki ben de onların Kâbe’sindeki taşları teker teker sökerek yerle bir edeceğim! tehditlerini savuruyordu. <b>(İbn Sa’d, Tabakât, 1/91-92)</b></div>
<div></div>
<div>Derken, altmış bin kişilik büyük bir ordu hazırlayıp Mekke’ye doğru yürümeye başladı. Ordusu arasında filler de vardı. Mahmûd adlı fili kendi kontrolünde tutuyordu.</div>
<div>Mekke yakınlarındaki Muğammıs denilen yere geldiklerinde ordusuna konaklama emri verdi. Mekke civarına kadar sokulan bir müfreze, Kureyş, Hüzeyl ve Tihâmelilere ait kıymetli mal ve sürülerin yanında bir de, o gün Mekke’nin reisi olan Abdulmuttalib’e ait iki yüz deveyi gasp ederek geri döndü.</div>
<div>Ebrehe, daha sonra gönderdiği Hunâta adındaki bir elçi ile Abdulmuttalib’e şu mesajı ulaştırmıştı:</div>
<div></div>
<div>– Ben, sizinle harp etmek için gelmedim; benim geliş maksadım, şu Kâbe’yi yıkmaktır. Şayet bu konuda problem çıkarıp bana karşı gelmezseniz, benim sizinle bir işim yok.</div>
<div>Mesajı yerine ulaştıran elçinin Abdulmuttalib’den aldığı cevap, beklenilenden çok farklıydı:</div>
<div></div>
<div>– Vallahi, biz de onunla savaşma niyetinde değiliz; zaten buna gücümüz de yetmez. Bu ev ise, Allah’ın evi ve O’nun Halîl’i İbrahim’in yadigarıdır. Şayet onu koruyacaksa mutlaka O koruyacaktır; eğer yıkmasına müsaade edecekse de bizim, onu koruma adına bugün yapabileceğimiz bir şey yok.</div>
<div></div>
<div>Hunâta, kendisiyle birlikte Abdulmuttalib’in de gelmesini istemiş ve o da yola koyularak Muğammıs’a kadar gelmişti.</div>
<div>Ebrehe, Abdulmuttalib’i karşısında görünce tercümanı vasıtasıyla sordu:</div>
<div>– Ne ihtiyacın var, benden ne istiyorsun?</div>
<div>Beklenenden farklı bir cevap gelmişti:</div>
<div>– Benden alınan ve mülküm olan iki yüz devemi geri vermeni istiyorum.</div>
<div>Ebrehe, büyük bir şok geçirmişti. Bu, nasıl bir reislikti! Karşı konulmaz bir ordu ile gelmiş, sorumluluğunu uhdesinde taşıdığı beldeyi yerle bir edeceğini haykırıyordu, ama o şahsına ait bir malın peşine düşmüş; olacaklara aldırış bile etmiyordu.</div>
<div>– İşin doğrusu, seni ilk gördüğümde, duruşundan etkilenmiştim. Fakat, konuştukça anlıyorum ki sen, öyle bir insan değilmişsin. Senden aldığım iki yüz devenin peşine düşüp onu benden istiyorsun da senin ve atalarının dini olan bir evi yıkmak için gelmiş bir ordu hakkında hiçbir şey konuşmuyorsun!</div>
<div></div>
<div>Abdulmuttalib, vakar ve ciddiyetinden hiç taviz vermeden bütün samimiyetiyle:</div>
<div>– Ben, sadece develerin sahibiyim; şüphesiz, o evi de koruyacak bir Sahibi var, dedi.</div>
<div>Ebrehe bu cevaba kızdı:</div>
<div>– Onu bana karşı kimse koruyamaz, diye gürledi sinirle…</div>
<div>Tavrını hiç değiştirmeyen Abdulmuttalib, kendinden emin bir ses tonuyla:</div>
<div>– Madem öyle, işte o ve işte sen, deyiverdi.</div>
<div></div>
<div>Aldığı cevaplar karşısında oldukça sinirlenen Ebrehe, buna rağmen Abdulmuttalib’in develerini geri teslim etti.</div>
<div></div>
<div>Yeniden Mekke’ye dönen Abdulmuttalib, ahaliyi toplayıp işin vahametini haber verdi ve herkesten, gelecek tehlikelerden canlarını kurtarmaları için, Mekke’yi terk ederek dağlara sığınmalarını istedi. Ardından da Mekke’nin önde gelenleriyle birlikte Kâbe’ye geldi. Hep birlikte Kâbe`nin kapısına yapışarak Ebrehe`nin ordusuna karşı kendilerine yardım etmesi için saatler süren bir yakarışla Rabb-i Rahîm’e yalvardılar. Daha sonra onlar da Kâbe’den ayrılıp dağ başlarına çıkarak beklemeye koyuldular.</div>
<div></div>
<div>Bu arada Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak için ordusuna hareket emri vermişti. Ancak, ordusunun içinde onun emrini dinlemeyenler vardı. Filleri sevk etmekle görevli olan Nüfeyl ibn Habîb isminde bir zat, kendisinden çok büyük işler beklenen Mahmûd’un kulağına eğilmiş ve:</div>
<div>– Olduğun yere çök ve sakın kalkma! Ardından da sağ-salim olarak geldiğin yere geri dön! Çünkü sen, Allah’ın haram bir beldesindesin, demişti. Sonra kendisi de oradan ayrılmış ve o da dağlara sığınmıştı.</div>
<div></div>
<div>Gerçekten de Mahmûd, olduğu yere çökmüştü ve bütün zorlamalara rağmen ayağa kalkıp bir türlü Mekke’ye doğru yol almıyordu. Bir aralık, yönünü değiştirmeyi denediler; hiç beklemedikleri şekilde Mahmûd yerinden fırlamış ve koşarcasına ilerliyordu. Sağ ve sol istikamete de çevirdiklerinde durum farklı değildi; filin gitmediği tek istikâmet, Kâbe yönüydü. Zavallıyı, akla hayale gelmedik şekilde dövüp tartakladılar, ama sonuç değişmiyordu. Mahmûd, kan revan içinde kalmıştı.</div>
<div></div>
<div>Bu ara, hiç beklemedikleri bir gelişmeye daha şahit oluyorlardı; sahil cihetinden büyük bir karartı kendilerine doğru geliyordu. Büyük bir gürültüyle üzerlerine doğru gelen bu kuşlar, Allah düşüncesine savaş açan Ebrehe ordusunu hedef seçmişlerdi ve taşıdıkları nohut büyüklüğündeki taşlarla ordunun üzerine yürüyorlardı. Her biri, gagaları ve ayaklarında üçer tane taş taşıyordu. Attıkları her bir taş, mutlaka bir askerin üzerine isabet ediyor ve taşın isabet ettiği asker de olduğu yere yığılıp çöküveriyordu. Orduyu, büyük bir korku ve telaş kaplamıştı. Şimdiye kadar böyle bir hadiseyi, ne görmüş ne de duymuşlardı. Çığlıklar arasında koşuşturan her bir asker, hedefi belli olmayan bir yöne doğru kaçmaya çalışıyordu, ama hedefi belli olan bir taşın gelip de kendisini bulmasından kurtulamıyordu. Ebrehe de bundan nasibini almıştı. Kaçarken isabet eden taşın etkisiyle vücudu pul pul dökülmeye başlamış ve o da, büyük bir inilti, ıstırap ve korkuyla geri dönerken son nefesini vermişti.</div>
<div></div>
<div>Kimsenin karşı koymaya cesaret edemeyeceği ihtişamdaki Ebrehe ordusu, gücün gerçek sahibine yönelenenler karşısında çok geçmeden yerle bir olmuş ve yenilmiş ekin taneleri gibi delik deşik hale gelivermişti.</div>
<div></div>
<div>Ardından, bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağdı. Böylece, o ordunun geride bıraktıkları da temizlenecek ve Hicaz, büyük bir misafirini ağırlamak için hazır hale gelecekti. Zira, çok geçmeden bu mekanı, Alemlerin Sultanı şereflendirecekti.</div>
<div></div>
<div>&#8220;Kâbe&#8217;yi yıkmağa gelen fil sâhiplerine, Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların kötü plânlarını (hile ve düzenlerini) boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine sert taşlar atan (Ebabil) sürü sürü kuşlar gönderdi. Derken onları kurt yeniği ekin yaprağına çeviriverdi.&#8221; <b>(Fil Sûresi, 1-5)</b></div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Ve Kutlu Doğum…</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Devam Edecek…</b></div>
<div><strong>Kaynak: Z.Hicran Yıldırım | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-2-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 2 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlid Kandili – 1 &#124; Z.Hicran Yıldırım</title>
		<link>https://hizmetten.com/mevlid-kandili-1-z-hicran-yildirim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2020 12:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid]]></category>
		<category><![CDATA[Z.Hicran Yıldırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14313</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Medyundur O Masuma (sav) Bütün Bir Beşeriyet’ Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’nin manevi atmosferine girmiş bulunuyoruz. O Peygamber ki (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ve mâ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-1-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 1 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>‘Medyundur O Masuma (sav) Bütün Bir Beşeriyet’</b></div>
<div></div>
<div>Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) dünyayı şereflendirdiği Mevlid Kandili’nin manevi atmosferine girmiş bulunuyoruz. O Peygamber ki (sallallahu aleyhi ve sellem):</div>
<div>“Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemin.” Yani “Ey Resulüm, Biz seni bütün insanlara sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik!” (Enbiyâ, 107) buyrulan varlığın özü, yaratılış gayesidir.</div>
<div></div>
<div>Samimi bütün insanlar O’nunla (sallallahu aleyhi ve sellem) yeniden doğacakları bu kutlu günü heyecanla ve hasretle bekliyorlar.</div>
<div></div>
<div><b>On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,</b></div>
<div><b>Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!</b></div>
<div><b>Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler… M.Akif</b></div>
<div></div>
<div>Hissetmedi gözler… Zira dünya, o zamanlar, buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi. O devirde, Bizans ve Fars (İran) olmak üzere iki kutuplu bir dünya vardı. Zaman zaman bu iki ülke arasında savaşlar, ardı arkası kesilmeyen mücadeleler sürüp gidiyordu.</div>
<div></div>
<div>Dünyada külli bir çöküş yaşanıyordu; dini hayat adına bir emare kalmamış, ahlak sükût içinde ve sosyal hayat da bunalımların pençesinde can çekişiyordu. Karanlığın en koyu tonunun yaşandığı bir dönemi gösteriyordu. “…derin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibi. Öyle bir deniz ki onu, dalga üstüne dalga kaplıyor&#8230; Üstünde de koyu bulut. Üst üste binmiş karanlıklar&#8230; İçinde bulunan insan, elini uzatsa nerdeyse kendi elini bile göremiyor.”<b> (Nur Suresi, 40)</b></div>
<div></div>
<div>Hicaz bölgesi de bu çöküşten nasibini almıştı; tamamen gücün egemen olduğu bir sosyal yapı kendini gösteriyordu. Hak ve hukuk, yerini tamamen kaba kuvvete bırakmış ve güçlü olanlar ne derse, uygulama o istikamette cereyan ediyordu.</div>
<div></div>
<div>Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmuyordu. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka&#8217;de ve Zilhicce aylarında) harp etmiyorlardı. Bu aylara &#8220;eşhür-i hurum&#8221; (savaşılması, kan dökülmesi haram olan hürmetli aylar) deniliyordu. (&#8220;Doğrusu, Allah&#8217;ın gökleri ve yeri yarattığı günkü kesin hükmünde, ayların sayısı on iki ay olup bunlardan dördü hürmetlidir.” <b>(Tevbe Sûresi, 36) </b></div>
<div></div>
<div>Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları birtakım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu. Allah’a en yakın olunması gereken bu beldede, insanı Allah’tan uzaklaştırmak için adeta her şey yapılmıştı.</div>
<div></div>
<div>Bir âyette bu husus şöyle ifade edilmektedir: &#8220;Onlar Allah&#8217;ı bırakıp, kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve: &#8216;Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.&#8217; diyorlar. De ki: &#8216;Siz Allah&#8217;a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?&#8217; Hâşâ! O, onların ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.&#8221; (Yunus sûresi, 10/18)</div>
<div></div>
<div>&#8220;Biz onlara, sırf bizi Allah&#8217;a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz (derler.)&#8221; <b>(Zümer sûresi, 39/3)</b></div>
<div></div>
<div>Kur&#8217;ân-ı Kerîm &#8220;Câhiliyet Devri&#8221; denilen bu karanlık dönemi: &#8220;Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu.&#8221;<b> (Rum Sûresi, 41)</b> ifadeleriyle anlatmaktadır.</div>
<div></div>
<div>Kadın, horlanan bir fert haline gelmişti. Evlilik müessesesi, büyük oranda tahrip edilmiş, sefahete kapılar sonuna kadar açılmıştı. Bu ahlakî çöküntü sadece cahiliye Araplarına mahsus da değildi. Roma ve Sâsâni İmparatorluklarında da durum aynıydı. Onun için İslâm&#8217;ın kadınlık dünyasıyla alâkalı yapacağı müthiş değişim, topyekün dünya kadınlığı adına insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir hadise olacaktı.</div>
<div></div>
<div>Birisi için kız çocuğunun olması, hayat boyu üzerinde taşıyacağı bir âr olarak telakki edilir, bu âr ile yaşamayı kaldıramayanlar, kız çocuklarının hayatına son vermeyi tercih ederlerdi. Konuyla ilgili bir ayet şunu bize açıkça ifade etmektedir:</div>
<div></div>
<div>“Onlardan birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelenince, öfkesinden ve üzüntüsünden, yüzü mosmor kesilir. Müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır. Şimdi ne yapsın! Hor, hakir, itilip kakılan bir bela olarak hayatta mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne yapsın, diye kara kara düşünür! Dikkat ediniz, ne fena hükümlerdi verdikleri bu hükümler!” <b>(Nahl, 16/ 58-59)</b></div>
<div></div>
<div>“Diri diri toprağa gömülen çocuklara: ‘Suçunuz neydi, hangi günah sebebiyle öldürüldünüz?’ diye sorulduğunda…” <b>(Tekvir Suresi, 8-9)</b></div>
<div></div>
<div>Bir gün bir sahabi, Allah Resûlü&#8217;nün huzuruna gelerek cahiliyeye ait bu canavarlığı şöyle dile getirmişti:</div>
<div>&#8220;Yâ Resûlallah! Biz cahiliye devrinde kız çocuklarımızı diri diri gömerdik. Benim de bir kız çocuğum vardı. Annesine, &#8216;Bunu giydir, dayısına götüreceğim.&#8217; dedim. (Kadın bunun ne demek olduğunu bilirdi. Ciğerparesi, evlâdı biraz sonra bir kuyuya atılacak ve orada çırpına çırpına can verecekti. Ne var ki, kadının böyle bir canavarlığın önüne geçme hak ve salâhiyeti yoktu. Yapabileceği tek şey, için için ağlayıp gözyaşı dökmekti.)</div>
<div>Hanımım dediğimi yaptı. Çocuk hakikaten dayısına gideceğini zannediyor ve cıvıl cıvıl koşuşuyordu. Elinden tutup daha önce kazdığım bir kuyunun yanına getirdim. Ona kuyuya bakmasını söyledim. O tam kuyuya bakayım derken, sırtına bir tekme vurdum ve onu kuyuya yuvarladım. Fakat her nasılsa, eliyle kuyunun ağzına tutundu. Bir taraftan çırpınıyor, diğer taraftan da: &#8216;Babacığım üzerin tozlandı.&#8217; deyip elbisemi silmeye çalışıyordu. Buna rağmen bir tekme daha vurdum ve onu diri diri toprağa gömdüm.&#8221;</div>
<div></div>
<div>Adam bunu anlatırken Allah Resûlü ve yanındakiler hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Orada oturanlardan birisi: &#8220;Be adam, Resûlullah&#8217;ı hüzün içinde bıraktın!&#8221; deyince, Efendimiz, adama: &#8220;Bir daha anlat!&#8221; dedi. Adam hâdiseyi bir kere daha anlattı. İki Cihan Serveri&#8217;nin gözlerinden süzülen yaşlar mübarek sakalından aşağıya akıyordu. (<b>Sonsuz Nur, MFG; (Dârimî, mukaddime 1)</b></div>
<div></div>
<div>O gün insanlık müthiş bir buhran geçiriyordu; her gün çölün karanlıklarında bin bir fezâyiin yanında bir de derin derin çukurlar kazılıyor ve nice masum çocuk onların içinde can veriyordu. Beşer, vahşette sırtlanları çoktan geride bırakmıştı. Dişsiz olanın hakk-ı hayatı yoktu ve mutlaka bir dişlinin keskin dişleri arasında paralanmaya mahkûmdu. Cemiyet bunalımlar içindeydi. Bu bunalımlara &#8220;Dur!&#8221; diyecek kimse de yoktu. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir mürşit, bir kurtarıcı beklemekteydi.</div>
<div></div>
<div></div>
<div></div>
<div><b>Samimi Gönüller O Nuru Arıyordu</b></div>
<div></div>
<div>Toplum, cehalete yelken açıp gitse de, <b>Varaka İbn Nevfel, Zeyd İbn Amr ve Kuss İbn Sâide</b> gibi ışığa hasret olanlar, yol gözleyenler vardı. Fazilet âşığı bu insanlar, etraflarında olup bitenlerden rahatsızlık duyuyorlardı; ama çözüm adına ellerinden bir şey gelmiyordu. Tek umutları vardı; Allah’ın Son Nebi’si gelecek ve karanlığa kurban giden kalabalıkları, içinde bulundukları karanlıktan tutup çıkaracaktı. Tevrat ve İncil başta olmak üzere, belli başlı kaynaklara ulaşmışlar ve buralarda, kendilerini kurtaracak Son Nebi’nin özellikleriyle karşılaşmışlardı.</div>
<div></div>
<div><b>Busrâ’da</b> yaşayan <b>Rahib Bahîra ve Nastûra,</b> bunlar arasında ilk akla gelenlerdi. Aynı zamanda halef-selef olan her iki papaz da bir köşesine çekildikleri ibadethanelerinde gelecek Son Nebi’yi bekler olmuşlardı.</div>
<div></div>
<div><b>Selmân-ı Fârisî,</b> İran asıllı ve ateşgâhta ibadete düşkün bir genç idi. Şam’a geldiği günlerden birinde, uğradığı kilisede gördükleri, onu daha hayırlı bir ibadet arayışına sevk etmiş; o da sırf bu sebeple memleketini terk ederek buraya gelmiş ve bir papaza intisap etmişti. Ancak, intisap ettiği bu kişi, beklediği gibi çıkmamıştı. Çok geçmeden de ölmüş ve yerine yeni birisi tayin edilmişti. Artık Selmân-ı Fârisî, bütün ömrünü, her haliyle takdir edip sevdiği bu insanla geçiriyordu. Ancak, ömür sınırlıydı ve günün birinde bu papaz da hastalanınca, telaşla yanına yaklaştı Selmân; kendisini kime emanet edeceğini soruyordu.</div>
<div></div>
<div><b>Selmân-ı Fârisî</b>, bundan sonra Musul’a, bir müddet sonra da Nusaybin’e gitti.</div>
<div></div>
<div>Nusaybin’de bir müddet kalmıştı, ama yine kendisine yol görünmüştü. Yanında kaldığı ihtiyar papaz, bu sefer Ammûriyye’yi gösteriyordu. Zira, bu insan da vefat etmek üzereydi. Yanına yaklaştı Selmân ve:</div>
<div></div>
<div>– Beni kime bırakıp da gidiyorsun, diye yalvardı, hüzün dolu bir sesle.</div>
<div></div>
<div>Papaz da çok düşünceliydi. Zaman zaman gözlerini ufka dikiyor ve öylece kalakalıyordu. Yine aynı hal vardı üstünde&#8230; Hüzün dolu bir sesle şunları söylemeye başladı:</div>
<div>– Bugün, buralarda seni emanet edebileceğim birisini bilmiyorum. Fakat İbrahim’in Hanîf dini üzere gönderilecek Son Nebi’nin gölgesi üzerimizdedir. O, Arap diyarında zuhur edecek. O’nun hicret edeceği yer, iki sıcak mekan arasında, hurma ağaçlarıyla dolu bir yerdir. O’nun gizli kalmayacak bazı alâmet ve işaretleri vardır. İki omuzu arasında nübüvvet mührü vardır. O, hediye kabul etmekle birlikte, sadaka asla kabul etmez ve yemez. Şayet bu beldeye gitmeye gücün yeterse git ve onu bekle orada. Gördüğünde tanırsın O’nu.</div>
<div></div>
<div>Ve, hüzünlü Selmân, biriktirdiği bütün mal ve mülkünü satarak yeniden yola düşecekti. Bu seferki hedefi, geleceğine iman ettiği Allah’ın Son Peygamberi’ydi. <b>(Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, 1/31-38)</b></div>
<div></div>
<div><b>İbn Heyyebân, </b>Şam taraflarında zengin topraklara sahip zengin bir muhitte yaşıyordu. Dine olan yatkınlığı, kısa sürede onu bir Yahudi bilgini haline getirmişti. Derken, okuyup öğrendiği bilgilere dayanarak bir gün evini terk etti ve beklediği Nebi’nin arayışıyla yollara düştü; hedefi Medine idi. Buraya yerleşecek ve böylelikle, beklediği Son Nebi’nin gelişini kaçırmamış olacaktı.</div>
<div>Ne var ki, İbn Heyyebân için de yolculuk emareleri zuhûr etmişti. Gideceğini anlayınca insanlar etrafında toplanmış, son nasihatlerinden istifade etmek istiyorlardı. Gidici olduğunu kendisi de anlamış ve insanlara şöyle seslenmişti:</div>
<div></div>
<div>– Ey Yahudi topluluğu! Gördüğünüz gibi ben, zengin buğday ve üzüm topraklarıyla dolu bir beldeden, kıtlık ve yoksullukla dolu böyle bir diyara geldim. Bunun sebebi nedir, biliyor musunuz?</div>
<div></div>
<div>Herkesi bir merak almıştı. Sessizce gelmiş ve adeta, bir Medineli gibi sıradan bir hayat yaşar olmuştu. Dudaklarını bükerek:</div>
<div></div>
<div>– Sen daha iyi bilirsin, diye cevapladılar.</div>
<div></div>
<div>İbn Heyyebân, tane tane şunları söyleyerek tarihe not düştü:</div>
<div></div>
<div>– Ben bu beldeye, zuhuru yaklaşmış olan Nebi’yi beklemek için geldim. Burası, O’nun hicret edeceği beldedir. Ben ümit ediyordum ki O, buraya gelir ve ben de O’na tâbi olurum. Gölgesi başınızın üstündedir; neredeyse gelmek üzere… O halde, O’nun önüne geçmeyin ey Yahudi topluluğu! Sakın bu, sizi O’na tâbi olmaktan men etmesin!..</div>
<div></div>
<div>Bunları söyledi ve beklediği Nebi’yi dünya gözüyle göremeden yoluna devam etti. Artık Medine’de, İbn Heyyebân’ın sadece kulaklara küpe sözleri vardı. (<b>Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 9/114 (18042)</b></div>
<div></div>
<div>Ve bir gün İbn Heyyebân’ın haber verdiği gibi Allah Resûlü (s.a.s.), Medine’ye hicret etti… İbn Heyyibân’ı dinleyen bazı gençler bir araya geldiler ve kendi kabilelerine şöyle seslendiler:</div>
<div></div>
<div>– Ey Kurayzaoğulları! Allah’a yemin olsun ki bu, İbn Heyyebân’ın size zamanında anlatıp söz aldığı Nebi’dir.</div>
<div></div>
<div>Bunun üzerine, o günü yaşayan bazı insanlar ittifakla bir ağızdan:</div>
<div></div>
<div>– Evet, vallahi de doğru söylüyorsunuz. Gelişmeler aynen onun dediği gibi, dediler ve beraberce huzur-u Resûlullah’a gelerek İslâm’ı tercih ettiler.</div>
<div></div>
<div>İbn Heyyebân, bekleyip durduğu Zat’ı kendisi görememişti; ama başkalarının gözünün açılmasına vesile olmuştu ve şimdi onlar, onun yerine de Resûlullah’ı kabul etmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Zeyd İbn Amr, aşere-yi mübeşşereden meşhur sahâbe Saîd b. Zeyd’in babası, Zeyneb Binti Cahş’ın ağabeyi ve Hz. Ömer’in de amcasıydı. O, gelecek Son Nebi’ye inancı tam olmasına rağmen tulûa beş kala gurûb edecek ve beklediği mutlu anı göremeden yola revan olacaktı. O dilinde şunları tekrar edip duruyordu:</div>
<div></div>
<div>– Ben bir din biliyorum ki onun gelmesi çok yakındır; gölgesi başınızın üzerindedir. Fakat bilemiyorum ki, ben o günlere yetişebilecek miyim?</div>
<div></div>
<div>Zeyd, bir esintiden müteessir olmuş ve vicdanı hakka karşı tamamen uyanmış biriydi; bir olan Allah (celle celâluhû)’a inanıyor ve O’na teslimiyetini arz ediyordu. Ancak ne inandığı Allah’a, ne ‘Allah’ım!’ diyebiliyor ne de O’na nasıl ibadet edeceğini bilebiliyordu.</div>
<div></div>
<div>Sahâbe-i Kiram’dan Âmir İbn Rebî’a, Zeyd İbn Amr’dan işittiği sözleri bir gün şu ifadelerle anlatacaktı:</div>
<div>– Ben, İsmail’in, sonra Abdülmuttalib’in soyundan gelecek bir Nebî bekliyorum. O’na yetişebileceğimi zannetmiyorum; ama O’na îman ediyor, tasdik ediyor ve kabûl ediyorum ki, O, Hak Nebî’dir. Eğer senin ömrün olur da O’na yetişirsen, benden O’na selâm söyle! Sonra da, sana O’nun şemailinden haber vereyim de sakın şaşırma, dedi. Ben de:</div>
<div>– Buyur, anlat, dedim. Devam etti:</div>
<div>– Orta boyludur. Ne çok uzun ne de çok kısadır. Saçları tam düz de, kıvırcık da değildir. İsmi Ahmed’dir. Doğum yeri Mekke’dir. Peygamber olarak gönderileceği yer de burasıdır. Ancak daha sonra, O’nun getirdikleri, kavminin hoşlarına gitmediğinden, onlar O’nu Mekke’den çıkaracaklardır. O Yesrib (Medine)’e hicret edecek ve getirdiği din oradan yayılacaktır. Sakın ondan gafil olma! Ben diyar diyar dolaştım ve Hz. İbrahim’in dinini aradım. Bütün konuştuğum Yahudi ve Hristiyan âlimleri bana:</div>
<div></div>
<div>– Senin aradığın, daha sonra gelecek, dediler ve hepsi de bana biraz evvel sana anlattığım şeyleri anlattılar ve sözlerinin sonunu da şöyle bağladılar:</div>
<div></div>
<div>– O, son peygamberdir ve O’ndan sonra da bir daha peygamber gelmeyecektir.<b> (Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ, 1/43)</b></div>
<div></div>
<div>Âmir İbn Rebî’a devamla şunları anlatacaktı: Gün geldi, ben de Müslüman oldum ve gelip Allah Resûlü’ne, Zeyd’in dediklerini bir bir anlattım. Selâmını söyleyince toparlandı ve Zeyd’in selâmını aldı. Ardından da “kıyamet gününde tek başına bir ümmet” dediği Zeyd için şöyle buyurdu:</div>
<div></div>
<div>– Ben Zeyd’i cennette eteklerini sürüye sürüye yürürken gördüm.</div>
<div><b>Devam Edecek…</b></div>
<div><strong>Kaynak:Z.Hicran Yıldırım | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/mevlid-kandili-1-z-hicran-yildirim/">Mevlid Kandili – 1 | Z.Hicran Yıldırım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
