<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Yavuz Şeker arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/mehmet-yavuz-seker/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/mehmet-yavuz-seker/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:52:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Mehmet Yavuz Şeker arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/mehmet-yavuz-seker/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kul İle Tevbesi Arasına Kim Girebilir ki?</title>
		<link>https://hizmetten.com/kul-ile-tevbesi-arasina-kim-girebilir-ki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Mar 2023 23:17:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=30342</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnanan insandan istenen, inandığı Rabbi ile arasında sıkı bir bağ kurması, O’nun murad ve rızasına uygun bir ömür sürmesidir. İstenen bu olmakla birlikte, bunun yerine getirilmesi pek de kolay değildir.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kul-ile-tevbesi-arasina-kim-girebilir-ki/">Kul İle Tevbesi Arasına Kim Girebilir ki?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnanan insandan istenen, inandığı Rabbi ile arasında sıkı bir bağ kurması, O’nun murad ve rızasına uygun bir ömür sürmesidir. İstenen bu olmakla birlikte, bunun yerine getirilmesi pek de kolay değildir. Bir taraftan insanın heves, arzu ve zaafları, diğer taraftan dünyanın cazibesi ve imtihan sırrı, mevzuu komplike bir hale getirmekte, bu yönüyle insanın işi bir hayli zorlaşmaktadır.</p>
<p>Terakki ve tedenniye açık yaratılan insan, her zaman tırmanma şeridinde yol alamamakta, bazen düşüşe geçmekte ve irtifa kaybetmektedir. İnsan, imansızlıktan değil ama hevasına mağlubiyetinden ötürü yanlış yapar, günah işler. İşte tam bu anda, yani Hakk’a muhalefet ve sonrasında insan çaresiz bırakılmamış, yaptıklarını silebileceği, yapmamış gibi olabileceği bir çare onun önüne konulmuştur. Bu çarenin adı tevbedir.</p>
<p>Evet tevbe, insanın Hakk’a karşı içine düştüğü muhalefetten kurtulup, O’nunla tekrar muvafakat ve uzlaşı arayışıdır.</p>
<p>Tevbe, kulun hata ve günahını itiraf edip pişman olması, derlenip toparlanıp Cenab-ı Hak’ka yönelmesi, Kendisinden geldiği Zat’a dönmesidir.</p>
<p>Tevbe, zulumattan nura, gafletten huzura bir yolculuktur. Huzur, gafletten uyanmış bir kalbin Allah’ın huzurunda durmayı bilmesidir. Bu biliş, gafletten kurtuluş ve tevbenin tahsilidir.</p>
<p>Tevbe, kendini Hakk’a vardırmaya çalışan gayretli bir müminin yolun başında da ortasında da sonunda da çalacağı bir kapıdır. Yolun başında bu kapının adı <em>tevbe</em> iken, yolun ortasında <em>inabe</em>, sonunda ise <em>evbe</em> olmaktadır.</p>
<p>Tevbe, değiştirici ve dönüştürücü bir eylemdir. Onun insanı nasıl değiştirdiğini, dönüştürdüğünü Efendimiz (sav)’in şu ifadelerinde anlamak mümkündür:</p>
<p><em>“Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarif edildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: &#8216;Hayır yoktur!&#8217; dedi. Adam onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.</em></p>
<p><em>Adam, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: “Evet, vardır, seninle tevben arasına kim girebilir ki?” dedi ve ekledi: “Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zira orada Allah&#8217;a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah&#8217;a ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.</em></p>
<p><em>Adam yola çıktı. Yolun ortasında ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: “Bu adam tövbekâr olarak geldi. Kalben Allah&#8217;a yönelmişti.” dediler. Azab melekleri de: “Bu adam hiçbir hayır işlemedi.” dediler.</em></p>
<p><em>Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: “Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin.” dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği iyiler diyarına bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.” </em>(Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tövbe 46.)</p>
<p>Tevbe, insana, ne kadar günahkâr olursa olsun, Allah’tan hiçbir zaman ümit kesmemesi gerektiğini öğretir.</p>
<p>Tevbe eden, tevbesinin arkasında durmak, onu bozacak işlerden, şartlardan ve çevreden uzaklaşmak durumundadır.</p>
<p>Tevbenin en önemli şartı, samimiyet ve ciddiyettir. Laubalilikten doğu batı arası kadar uzaktır.</p>
<p>İstiğfar, bir af talebi, tevbe ise Hakk’a dönüştür. Seher vakitleri istiğfar ve tevbenin edası adına zamanın altın dilimleridir.</p>
<p>Ve kulun tevbesi ile arasına hiç kimse giremez. O, kalbiyle Yüce Allah’a yöneldiğinde, Tevvab olan Allah da kuluna yönelir. Bu iki yöneliş, kulun tertemiz oluşuyla sonuçlanır ve aradaki bağ sıkılanarak devam eder.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kul-ile-tevbesi-arasina-kim-girebilir-ki/">Kul İle Tevbesi Arasına Kim Girebilir ki?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sabır Allah’tan Vazgeçmemektir</title>
		<link>https://hizmetten.com/sabir-allahtan-vazgecmemektir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Mar 2023 04:49:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır Allah’tan Vazgeçmemektir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=30036</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sabır, hayatın sağlıklı temadisi için insana verilen güzel ve yararlı huylardan birisidir. İnsan bu huyunu yerinde kullanabildiği zaman hem üzerine düşeni yapmış hem de vicdanen rahatlamış olur. Efendimiz (sav)’in sünneti&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sabir-allahtan-vazgecmemektir/">Sabır Allah’tan Vazgeçmemektir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sabır, hayatın sağlıklı temadisi için insana verilen güzel ve yararlı huylardan birisidir. İnsan bu huyunu yerinde kullanabildiği zaman hem üzerine düşeni yapmış hem de vicdanen rahatlamış olur. Efendimiz (sav)’in sünneti ise onu daha derin bir yere taşımış, böylelikle insanlık tarihi kadar eski olan sabır ayrı bir boyut kazanmıştır. Bu boyut, sabrın, Yüce Allah ile irtibatlandırılması, onun Cenab-ı Hak için yapılmasıdır. Bu derinliğiyle sabır artık Allah sevgisine ulaşmanın, O’nunla maiyyeti paylaşmanın çok önemli bir vesilesi olmuştur. Bunu başarabilenler için hayat, bütünüyle bir ibadet ve kazanma kuşağı haline gelmiştir.</p>
<p>Sözlükte <em>“tahammül etmek, kendini tutmak, sızlanmamak”</em> anlamındaki sabır, dinî terminolojide “aklın ve dinin yapılmasını gerekli gördüğü şeyleri yerine getirebilmek, yapılmamasını istediklerinden uzak durmak için nefsi kontrol altında tutma” diye açıklanmıştır.</p>
<p>Gazzâlî <em>“din duygusunun nefsânî arzu ve tutkuların baskısına karşı direnç göstermesi”</em> diyerek sabrı tanımlamış, bu tarif daha sonraki kaynak eserlerde de tekrar edilmiştir.</p>
<p>Gazzâlî, İhyâ’da, Hz. Bediüzzaman 23. Mektup’ta<em> “Sabır üçtür”</em> diyerek onun kullanım alanlarını 3 ana maddede ele almışlardır. Kalbin Zümrüt Tepelerinde ise bu maddeler biraz daha detaylandırılarak 6 ya çıkarılmıştır:</p>
<ol>
<li><em>Allah&#8217;a kulluğun zorluklarına katlanma mânâsına ibadet ü tâate karşı sabır.</em></li>
</ol>
<p>İbadet ü taatin kendine has bir zorluğu vardır ve ibadet eden her mümin bunu test etmiştir. Aslında, “zorluğu olmasaydı herkes yapardı” gibi bir mantıktan hareketle, işin imtihan esprisi gereği bir zorluğunun olması öngörülebilmektedir. Zaten Kur’an, <em>“Ailene namazı emret! Ona sabırla devam et!”</em> (Taha, 20/132) diyerek namaz örneğinde ibadetin zorluğuna dikkatleri çekmektedir. Buradaki zorluk ve ona katlanma, ibadetleri vaktinde, şartlarına uygun olarak eda etme olabileceği gibi, konsantrasyonu elde etme, onu ibadet esnasında kaybetmeme gibi de anlaşılabilir.</p>
<p>İbadetin bizzat kendisine veya içindeki huşûa ait sabır, onlara katlanma, dolayısıyla bu zorluğun kul ile Allah arasına girmesine müsaade etmemektir.</p>
<p>Sabır <em>“Ey inananlar, sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin, muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.”</em> (Bakara, 2/153) ayetinde namazla beraber zikredilir. Çünkü aralarında çok yakın bir bağ, kul-Allah ilişkisi adına büyük bir benzerlik vardır. Namazda, Allah ile kulun arasına hiçbir şeyin girmesine müsaade edilmemesi gerektiği gibi, sabırda da o andaki durum neyse onun Allah ile kulun arasına girmesine izin verilmemesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, namazın da sabrın da kamilen edası, araya bir üçüncü şeyin sokulmamasıyla doğrudan alakalıdır. Namaz kılan insan, Allah ile beraber olduğu gibi, sabreden insan da Allah ile beraberdir. Allah o anda onunladır.</p>
<ol start="2">
<li><em>Günah yolunun nefse hoş gelmesine mukabil ma&#8217;siyet duygusuna karşı sabır.</em></li>
</ol>
<p>Günah, insanın kendisini iç deformasyona maruz bırakması, kendini tahrip etmesidir. Hakk’a muhalefetin her türü günahtır ve içinde isyanı barındırır. Bir günahla karşı karşıya kalan mümin için o andaki sabır, o günahın kendisine Allah’ı unutturmaması adına ortaya koyduğu performansın adı olmaktadır. Sabırlı mümin, günahın Allah ile arasına girmesine, O’nu unutturmasına direnen insandır.</p>
<ol start="3">
<li><em>Hakk&#8217;ın kaza ve kaderine rızâ göstermeyi de ihtiva eden semâvî ve arzî belâlara karşı sabır.</em></li>
</ol>
<p>Burası, Gazzâlî’nin ve Hz. Bediüzzaman’ın <em>“mesâibe karşı sabır”</em> dedikleri kısmı teşkil etmektedir. Burada, iki hususun önem arz ettiği söylenebilir. Bunlardan biri, Hz. Bediüzzaman’ın musibetleri ibadet olarak değerlendirdiği yerdir. O, <em>“ibadet iki kısımdır” </em>deyip sözlerine şöyle devam eder: <em>“bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malumdur. Menfi kısmı ise hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp halis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, halistir</em>.” (Said Nursi, Lem’alar, s. 24)</p>
<p>Hz. Üstadın, bela ve musibetleri halis birer ibadet şeklinde tanımlaması çok orijinal ve olayları mümince okuma adına çok yönlendiricidir.</p>
<p>İkinci husus ise nimetin potansiyel bir nikmetle beraber gelmesi gibi, musibetin de potansiyel nimeti içinde barındırmasıdır. Bir başka deyişle, bizim zahiren nimet veya musibet olarak gördüğümüz her şey, gelirken nötr olarak gelir ve gerçek hüviyetlerini bizim onlara karşı olan tutumumuz belirler. Zahiren nimet olan zenginlik, örneğin, insanın kendinden bilmesi, zekatını, sadakasını vermemesi gibi durumlarda başına bela olur. Aynı şekilde bir hastalık, ona sabredildiği, Allah’la aramıza girmesine müsaade edilmediği zaman, nimet ve Üstadın yaklaşımıyla riyasız bir ibadet olur.</p>
<p>Bu bağlamdaki sabra, insanın Allah Teala ile olan ilişkisini idrak etmek ve O’nun tecellilerini beklemek de denebilir.</p>
<ol start="4">
<li><em>Dünyanın câzibedar güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeden Kur&#8217;ânî çizgiyi koruma adına sabır.</em></li>
</ol>
<p>Çoğu zaman dünyanın çekiciliği ve güzelliği insana yol-yön değiştirtecek kadar güçlüdür. İmtihan sırrı gereği bunu hemen her fıtrat kabul ve itiraf eder. Bu hususa örnek olarak “iktidar sevdası” verilebilir. Bu deyimin bu bağlamda hükümet, siyaset gibi konularla hiçbir alakası yoktur. Burada denmek istenen, bir yola girmiş insanın o yolda sonuna kadar yürüme, en tepeye çıkma hırsıdır. Bir yerde memur olan kişinin, orada amir, müdür, ceo vs olmak istemesi gibi. Bunlar bir dereceye kadar makul olmakla beraber işin ucu kaçırıldığında, Firavun’un ilahlık taslamasına, bazılarının mehdi, mesih iddialarına kadar gidebilmektedir.</p>
<p>Dünyanın cazibesi karşısında kişinin, o çekici şeyi, kendisiyle Allah arasına sokmamaya çalışması sabır olmaktadır. Bu sadedde sabır, bazen bekleyebilmektir, durabilmektir.</p>
<ol start="5">
<li><em>Zaman ve vakit isteyen işlerde, zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır.</em></li>
</ol>
<p>İnsan, Kur’an’ın da ifadesiyle aceleci yaratılmıştır. (Enbiya, 21/37) Arzu ettiği bir şeyin hemen gerçekleşivermesini ister. Halbuki onun öyle olmayacağını kendisi de bilir. Her şeyin bir vakt-i merhûnu vardır. Vakti geldiğinde, şartlar elverdiğinde o iş gerçekleşir. Sebeplere müracaat, duanın yenilmez gücü ile bir araya gelince Allah her işi âsân eder.</p>
<p>Bu bağlamda sabır, dilden iddianın, gönülden şikâyetin düşmesi şeklinde düşünülebilir.</p>
<ol start="6">
<li><em>Emre bağlılıktaki inceliği kavrayarak,</em> اِرْجِعِي<em> fermânına kadar vuslat iştiyakına karşı sabır.</em></li>
</ol>
<p>Bu, <em>“ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez”</em> diyenlerin, vefatlarını <em>şeb-ı arus</em> görenlerin ufkudur. <em>“Sana kavuşma şevki istiyorum”</em> duasını edenlerin makbul niyazlarıdır. Hala burada duruyor olmayı yük görenlerin halidir.</p>
<p>Bu tasnife <em>“şükre yardımcı olan sabır”</em> deyimiyle ifade edebileceğimiz bir manayı da ilave edebiliriz. İnsan, nimete mazhar olduğunda duruşunu koruyamayabilir. Nimetin arkasındaki Mün’im-i Hakiki’yi göremeyip gaflete düşebilir. Su, geminin altına lazım iken gemiye su aldırtabilir. İşte bu noktada nimete mazhar insanın, Rezzak olan Cenab-ı Hakk’ı hatırlatma şeklinde tanımlayabileceğimiz sabra ihtiyacı vardır.</p>
<p><strong>Hasılı sabır, bazen bekleyebilmek, durabilmektir. Bazen harekete geçmek, iş yapmaktır. Ama her halükârda o, hiçbir şeyin bizimle Rabbimiz arasına girmesine müsaade etmemek, hiçbir şeyin O’nu unutturmasına izin vermemek, O’nunla bağı hiç koparmamaktır.</strong></p>
<p><strong>Sabreden insan, Allah’tan vazgeçmeyen insandır.</strong> Ve Yüce Allah <em>es-Sabûr</em>’dur. O da kullarından asla vazgeçmeyendir. Kullarının bütün cürüm ve kusurlarına rağmen onlara mühlet veren, döner gelirler diye bekleyendir. Kula düşen de kulluğundan vazgeçmemek, Yüce Allah’a her zaman mutlak hüsnü zanda bulunmaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sabir-allahtan-vazgecmemektir/">Sabır Allah’tan Vazgeçmemektir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her Vaktin Hizmeti O Vakte Göre Olur</title>
		<link>https://hizmetten.com/her-vaktin-hizmeti-o-vakte-gore-olur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2023 03:02:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Her Vaktin Hizmeti O Vakte Göre Olur]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29732</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce Allah, Efendimiz (sav)’e: “Ey örtüye bürünen!  Kalk ve insanları uyar! Rabbinin büyüklüğünü an!” (Müddessir, 74/1-3) diyerek bizzat vazifesini bildirdi. Çok kısa bir zaman sonra “Sakın kafirlere itaat etme ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/her-vaktin-hizmeti-o-vakte-gore-olur/">Her Vaktin Hizmeti O Vakte Göre Olur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yüce Allah, Efendimiz (sav)’e: “Ey örtüye bürünen!  Kalk ve insanları uyar! Rabbinin büyüklüğünü an!” (Müddessir, 74/1-3) diyerek bizzat vazifesini bildirdi. Çok kısa bir zaman sonra “Sakın kafirlere itaat etme ve Kur’an’a dayanarak onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat gerçekleştir.” (Furkan, 25/52) emrini verdi. Allah Resulü (sav) bu emirlere riayetle ömrünü örgüledi.</p>
<p>Cahiliye döneminde Hz. İbrahim’den kalma bir namaz vardı. Secdesi ve rükuu olan bir namazdı bu. Efendimiz de bu namazı kılardı. Çoğu zaman da Kabe’ye gelir, orada eda ederdi. Orada bu ibadetini yaptığı için de başına bir sürü sıkıntı gelmiş, müşriklerin ezasına maruz kalmıştı. Bir defasında secdede iken, başına büyük bir deve işkembesi koymuşlar, ağırlığından başını kaldıramamıştı. Efendimizin bu haline bakıp kahkahalarla gülüyor, düşmemek için birbirlerine tutunuyorlardı. Neden sonra kızı geldi, beraberce ancak toparlanabildi.</p>
<p>Bir başka defasında Efendimiz Kabe’de namaz kılarken birisi gelmiş Efendimizin sarığını boynuna dolayıp sıkmaya başlamıştı. Haberi alan Hz. Ebu Bekir yıldırım gibi gelmiş, müşriği defetmiş ve “Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı öldürmek mi istiyorsunuz?” demişti.</p>
<p>Efendimiz ibadetini evinde yapsa, -Allah bilir- böyle hadiselere belki de maruz kalmayacaktı. Ama demek ki takip ettiği bazı gayeler vardı. Onların tahakkuku için böyle davranmak gerekiyordu. Belki de hak ve hakikati en masum şekliyle anlatmanın ve gelişmeleri uzaktan izleyen tarafsız insanlara mesajın ulaşmasının o gün için tek yolu bu idi.</p>
<p>Panayır ve fuarlar kurulduğunda oralarda dolaşır, uygun simalar arardı. Müsait birisini bulduğunda da onunla tanışır ve dinini tebliğ ederdi.</p>
<p>Peygamberliğinin ilk üç yılında Allah Rasulü (sas) insanları gizliden gizliye İslam’a davet etti. Bu süre içerisinde sadece çok güvendiği insanlara İslam’ı anlattı. Hz. Hatice, Hz. Ali ve Hz. Ebubekir bu zaman diliminde Müslüman oldular. Hz. Ebubekir’in gayretleriyle Osman bin Afvan, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebi Vakkas ve Talha bin Ubeydullah gibi zatlar İslamiyeti seçtiler. Hz. Ebubekir’in bu ilk dönemde verdiği gayretin adı hizmet idi. O bu nazik dönemde İslam adına yapılabilecek en uygun işi yapıyordu.</p>
<p>Bi’setin dördüncü yılında Allah Resulüne: “Sana emrolunan şeyi açıkca ortaya koy, müşriklere aldırma.” (Hicr, 15/95) ayeti nazil oldu. Bu, İslam’ı açıktan tebliğ etme emriydi. Artık Hz. Peygamber, halkı açıktan İslam’a çağıracaktı. Hz. Erkam’ın evini, İslam’a davette kullanmaya başladı. O dönemdeki hizmet şekli, insanları bir şekilde darü’l-erkam’a getirip Resulüllah ile buluşturmaktı.</p>
<p>Yine bu dönemde “Önce en yakın akrabalarına ikazda bulun.” (Şuarâ, 26/214) ayeti nazil olunca, Hz. Peygamber Safa tepesinde bütün akrabasını topladı ve onları İslam’a davet etti. Zira tebliğ, aynı hizmet idi.</p>
<p>Görmezlikten gelen, alay eden, bunlar fayda vermeyince de hakarete ve işkenceye başlayan Mekkeli müşriklere karşı yapılacak o dönemdeki hizmet tarzı, onların eziyet ve baskılarına dayanmak ve tebliği durdurmamaktı. Öyle zor bir dönem idi ki, Allah Resulü, eziyete maruz kalan müminlerin yanından geçiyor, ama dua etmekten başka elinden bir şey gelmiyor, onları kurtaramıyordu. İşkenceden vefat edecek olan Yasir ailesini “Sabredin Ey Yasir ailesi, sizin mekânınız cennettir.” sözleriyle ancak teselli edebiliyordu.</p>
<p>Bir kısım Müslümanlar, Allah Resulü’nün tavsiyesiyle Habeşistan’a hicret ettiler. Necaşi Ashame önünde direnen ve gerçekleri haykıran Hz. Cafer, dinini Ashame’ye tanıtırken hizmet vazifesini de yerine getiriyordu.</p>
<p>Müşrikler işi iyice azıtmışlar, Müslümanları yok etmek için boykot kararı almışlardı. Üç yıl sürecek olan bu abluka döneminde kıtlık had safhaya varmıştı. Ebu Talip Müslümanlara epeyce maddi yardımda bulunmuş, Hz. Hatice bu dönemde servetini tüketmişti. Bu zaman aralığında da İslam’ı tebliğden dur olmayan ve sıkıntılara göğüs geren müminler, gerçek hizmet ehli müminler idiler.</p>
<p>Yine o zor dönemlerde Hz. Ebubekir kendi memleketinde çok daralmış, başka bir yere gidip dinini rahatça yaşamayı arzulamıştı. Tam çıkıp giderken, İbn Dağınne adında bir müşrik ona mâni oldu, “senin gibi eşraftan birisi memleketinden ayrılmamalı” deyip himayesine aldı. Hz. Ebubekir döndü. Evinde Kur’an tilavet ediyordu. Fakat o, Kur’ân’ı evinin iç odalarından birinde değil, cumbasında, dışa açılan bir bölümünde okuyordu. Sokaktan gelen geçenler Kur’an’ı, Hz. Ebubekir’den dinliyor, onun o mahzun okuyuşundan etkileniyorlardı. Ebubekir (ra) o sıkıntılı dönemde bu işi yapmak suretiyle gönüllere Allah’ın kelamını duyurmaya çalışıyor, hizmetin en güzelini yerine getiriyordu</p>
<p>Efendimiz, Peygamberliğinin 10. yılına “hüzün yılı” adını verdi. O yıl, Hz. Hatice ve Ebu Talip art arda vefat ettiler. Ebu Talib’in vefatından sonra, Mekke müşrikleri eza ve cefalarını daha da artırmışlardı. Efendimiz: “Amcacığım! Yokluğunu ne kadar da çabuk hissettirdin.” diyerek hislerini ifade etmişti. 10 yıl geçmesine rağmen, Efendimiz, Mekke’de hala aradığını bulamamıştı. Taif’e gidip oradaki akrabaları vasıtasıyla dinini insanlara anlatmaya niyetlendi. Azatlı kölesi Zeyd b. Harise ile Taif’e gitti. Şehir halkı, Efendimizi dinlemedikleri gibi, O’na eziyet etmeden de geri kalmadılar. Şehirden çıkarken Kâinatın İftihar Tablosunu taşlayıp kanlar içinde bıraktılar. Hz. Zeyd Efendimizi korumak için, onunla insanların arasına giriyor, Efendimize kalkan olmak istiyordu. Rabbini anlatmak için bu ezaya cefaya maruz kalan Allah’ın Sevgilisi (sav) hizmetin en güzelini yapıyor, O’nu korumak için canını hiçe sayan Hz. Zeyd, yaptığı bu hizmetiyle Allah katında kim bilir hangi değerler üstü değere ulaşıyordu.</p>
<p>Akabe biatlarında Allah Resulü’nü tasdik eden Medineli Müslümanlar, dinlerini öğrenmek için bir hoca istediler. Hz. Peygamber onlara Musab bin Umeyr’i gönderdi. O, dinini anlatma heyecanıyla dopdolu idi. Bir sene Medine’de kaldı. Dönerken yetmiş tane yeni Müslümanı peşine takıp getirdi. Onun Medine’deki bu gayretlerinin Hak katındaki adı hizmet idi.</p>
<p>Ve bir gün hizmetin adı hicret oldu. Mekke’de bunalan Müslümanlar, Medine’ye doğru yola çıktılar. Onlar, bu emri yerine getirirlerken aynı zamanda “İman edenler, hicret edip Allah yolunda cihad edenler. İşte onlar Allah’ın merhametini umarlar. Allah pek affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara, 2/218) ayetine mazhariyetin de mutluluğunu yaşıyorlardı.</p>
<p>Hz. Ebubekir, Allah Rasulü (sav) ile beraber hicret etti. O da her Müslüman gibi her şeyini Mekke’de bırakıyor, hayatında yeni bir sayfa açıyordu. Çileli bir yolculuk, ardından ne olacağını kestiremediği bir başka hayat vardı. Vardı ama, önemli olan nefsin isteklerini değil, Hakk’ın muradını takip etmek idi ve bunun adına da hizmet deniyordu.</p>
<p>Medine’ye yerleşildi. Aradan iki yıla yakın bir süre geçti. Bedir denilen yerde müşriklerle karşı karşıya gelindi. 13 yıl Mekke ve 2 sene Medine hayatında Müslümanlar, müşriklerin karşısına kılıçla çıkmadılar. 23 senelik peygamberlik döneminin ilk 15 yılında Hz. Peygamber ve arkadaşları hizmetlerini, dinlerini anlamak ve anlatmak, yaşamak ve başkalarını da yaşatmak yolunda yaptılar. Tahammül sınırlarını zorlayan eziyet ve işkencelere yıllarca sabrettiler. Kendi memleketlerinde yaşama hakkı tanınmayınca kalkıp başka bir yeri kendilerine yurt edindiler. Müşrikler onları orada da rahat bırakmadılar. Neden sonra artık savaş yapma izni çıktı: “Saldırıya uğrayan müminlere savaşma izni verilmiştir. Çünkü onlar zulme uğramışlardır. Hiç kuşkusuz Allah&#8217;ın onlara yardım etmeye gücü yeter.” (Hacc, 22/39) Bu, emir değil sadece bir izindi.</p>
<p>Hicretin 6. yılında Peygamber Efendimiz (sav) bazı hükümdarları İslam’a davet etti. Hz. Dihye Bizans’a, Hz. Amr b. Ümeyye Habeş’e, Hz. Abdullah b. Huzafe İran’a, Hz. Hatıb bin Ebi Beltea Mısır’a, Hz. Salit Yemame’ye, Hz. Şuca’ Gassan’a gönderildi. Elçiler, gönderildikleri memleketlerin dillerini biliyorlardı. Onlar, hem Allah Resulü’nün emrini yerine getiriyor hem de Allah yolunda hizmetin en güzelini eda ediyorlardı.</p>
<p>Ve bir gün geldi, Mekke fethedildi. Hz. Peygamber Kabe’yi tavaf etti. Onu putlardan temizledi. Halk toplanmıştı. Bir hutbe irad buyurdu. Sonunda Kureyşlilere kendilerine nasıl davranacağını tahmin ettiklerini sordu. Onlar, kerem, hayır ve iyilik beklediklerini ifade ettiler. Efendimiz: “Bugün size hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah’tan mağfiret dileyin ki sizi affetsin. O, en merhametli olandır.” “Gidin, hepiniz serbestsiniz.” dedi Acımayanlara acıdı. Kötülükleri görmezlikten geldi. Muktedirken affetti. Onun bu ali cenaplığı ve umumi affı karşısında Mekkeliler eridi, Müslümanlıkla şereflendiler.</p>
<p>Böylece en yüce gaye tahakkuk etti, maksat hâsıl oldu. İnsanlar, Sonsuz Merhamet Sahibi Allah (c.c.) ile tanıştırıldı, aradaki engeller kaldırıldı.</p>
<p>Hizmet, bütün renk ve desenleriyle Efendimizin ve Ashab-ı Kiramın hayatlarında her zaman kendi varlığını ve ağırlığını hissettirdi.</p>
<p>Bu, şimdi de böyledir ve kıyamete kadar da hep böyle olmaya devam edecektir. Hayatlarını hizmet yörüngeli yaşamaya azmetmiş müminler, hangi şartlarda olurlarsa olsunlar, onları en iyi şekilde değerlendirip hizmetlerini artırarak devam ettireceklerdir.</p>
<p>Dünkü şartlarla bugünkü şartlar arasında dünya kadar fark var. Olsun. Önemli değil. Önemli olan, bugün ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaktır. Deprem yaşamış insanlara yardım etmek, onların ellerinden, gönüllerinden tutmak hizmettir bugün. Maddi manevi yaraları sarmak, hizmetin en güzelidir. Boşluksuz yaşamak, telafi peşinde olmak, performansı artırmak, bugünün ve her günün hizmetidir.</p>
<p>Saadet Asrının müminleri böyle yaşadılar. Günümüzün müminleri de onlar gibi yaşama azmiyle ömürlerini imar ediyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/her-vaktin-hizmeti-o-vakte-gore-olur/">Her Vaktin Hizmeti O Vakte Göre Olur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Deprem ve Hakk’a Teveccüh</title>
		<link>https://hizmetten.com/deprem-ve-hakka-teveccuh/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Feb 2023 06:13:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem ve Hakk’a Teveccüh]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29681</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye bir defa daha depremle sarsıldı. Binlerce insanımız vefat etti, ondan çok daha fazlası yaralandı. Son durumu henüz bilmiyoruz. Memleketimizin başı sağ olsun. Büyük geçmiş olsun. Allah hayatta olanlara acil&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/deprem-ve-hakka-teveccuh/">Deprem ve Hakk’a Teveccüh</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye bir defa daha depremle sarsıldı. Binlerce insanımız vefat etti, ondan çok daha fazlası yaralandı. Son durumu henüz bilmiyoruz. Memleketimizin başı sağ olsun. Büyük geçmiş olsun. Allah hayatta olanlara acil şifalar versin, göçük altında kalanları kurtarsın, hepimizin yardımcısı olsun.</p>
<p>İşin ihmal yanı elbette önemlidir. Cenab-ı Hak, sebeplerle icraatını yapar. Onlara riayet etmemek, o sebepleri yaratan Allah’a saygısızlık olduğu gibi aynı zamanda dünya hayatı adına birçok problemin de ortaya çıkmasına vesile olur. Sebeplere uymayan ise vebale girer. Halk nazarında da Hak katında da sorumlu hale gelir. Deprem olur, ama sebeplere tam uyulmadığından ötürü yıkılan binayı yapan mesul olur. Ona burada da ötelerde de yaptığı ihmal sorulur, sorulmalıdır. Bu, işin bir yönü.</p>
<p>Biz müminler, böyle durumlarda vefat edenlerin şehit olduklarına, maddi kayıplarının da sadaka hükmüne geçtiğine inanırız. Bununla birlikte, böyle durumlarda insanın Allah ile olan irtibatıyla alakalı bir derinlik söz konusudur ki biz işin bu yönüne özellikle dikkatleri çekmek istiyoruz.</p>
<p>Yani, zahiren çok zor durumda olan, hayatlarının en sıkışmış ve muhtaç dönemini yaşayan kardeşlerimiz, Hak katında belki de şimdiye kadarki en kerim ve yüksek seviyelerini idrak ediyor olabilirler. Şöyle ki:</p>
<p>Hz. Bediüzzaman ibadetleri anlatırken bir defasında şu tespitte bulunur:</p>
<p>“İbadet iki kısımdır: bir kısmı müsbet, diğeri menfi. Müsbet kısmı malumdur. Menfi kısmı ise hastalıklar ve musibetlerle, musibetzede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp halis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, halistir.” (Lem’alar, İkinci Lem’a)</p>
<p>Üstadın bu tespitine göre iki kısım olan ibadetlerin bir kısmını namaz, oruç, Kur’an okuma, evrad-u ezkar gibi malum ibadetler teşkil etmektedir ki görüldüğü üzere Hz. Bediüzzaman bunları “müsbet” kelimesiyle tanımlıyor.</p>
<p>İbadetlerin diğer kısmı ise hastalıklar ve musibetler olup yine onun tanımlamasına göre bunlar “menfi” ibadetlerdir. İnsan hasta olunca veya başına bir musibet gelince zaafını düşünür, aczini hisseder. Sesi kısılır örneğin. Her zaman çıkan ses, çıkmaz olur. Aynı gırtlak, ses telleri, aynı ağız olmasına rağmen o ses, çıkmaz bir türlü. Azıcık hadiseleri okuyabilen bir mümin hemen idrak eder ki kendi yaptığını zannettiği konuşma gibi en basit görünen bir işi bile yapan aslında kendisi değildir. O sesi çıkaran, çıkması için ağzı, dili, dudağı yerli yerince yaratan birisi vardır. İşte tam bu an, o her şeyi yaratan Yüce Allah’a teveccüh, O’na yöneliş, O’nu derinden idrak vaktidir ve çok değerlidir. Belki de Cenab-ı Hak, kuluna bu rahatsızlığı, bu şuura uyansın ve Kendisine yönelsin diye vermiştir. Kul bu bilince uyanıp Hakk’ka yönelince de maksat hasıl olmuş, şer gözüken hastalık, kulun düzgün duruşuyla hayra dönüşmüştür.</p>
<p>Hz. Bediüzzaman, işte böylesi bir durumda Hakk’a yönelen bir müminin bu yönelişini “ubudiyet” olarak değerlendiriyor ve bu tür kulluğun halis olduğundan hareketle, riyanın da giremeyeceğini ifade ediyor. Yani hastalık ve musibet vesilesiyle Hakk’ka teveccüh eden, O’nu düşünüp O’na yalvaran bir mümin, çok ihlaslı bir şekilde namaz kılıyor, Kur’an okuyor gibidir. Yüce Allah’ın rızasına uygun işler yapıyor, yaratılış gayesini gerçekleştirme adına çok önemli adımlar atıyor demektir.</p>
<p>Zira Rabbimizin bizlerden istediği şey, hayatımızı yaşarken hep O merkezli olmaktır; O’nu hatırda tutarak, O’na müteveccih, O’nunla beraber, O’nun huzurunda olduğumuz bilinciyle yaşayabilmemizdir. Bu da en başta ibadetlerle ve ibadetlerin bir kısmını teşkil eden hastalıklarla, farklı farklı sıkıntı ve musibetlerle olur. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, hastalık ve musibetler, Cenab-ı Hak tarafından, bizi kendimize getirme, çeki düzen verme, günahlarımıza keffaret, gafletimizden uyarma, Rahmani bir ihtar, Hak katındaki değerimizin artması gibi hep bizim lehimize olarak gerçekleşmektedir. Hadiseleri bu şuurla karşılayan mümin, şer gibi gözüken şartları hayra çevirmiş, kaybetme kulvarında Allah’ın izniyle kazanmıştır.</p>
<p>Böyle bir durumda şeytan ise elbette hiç boş durmaz. Kendisi Hakk’a teveccüh edemediği için hiç kimsenin bunu yapmasını istemez ve hemen harekete geçer. Vesvese vererek insanın bu duruşunu bozmak, Yüce Allah hakkında birçok şey aklına getirmek ister.</p>
<p>Bizler ise Rabbimize hüsnü zan besleyen, her zaman O’nun yanında, O’nun tarafında olan inananlarız. Şeytan ise bizi kendi safına çekmek için her türlü argümanı kullanan büyük bir düşmandır. Onun vesveselerine kulak vermemek, safımızı sağlamlaştırmak, bu gibi musibet vakitlerinde çok daha önem arz etmektedir. Bu da işin bir diğer yönüdür.</p>
<p>Hayatımızı sürekli şükür ve sabır yörüngeli, hep huzurda, dolayısıyla hep kazanma kuşağında geçirebilmemiz niyazıyla…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/deprem-ve-hakka-teveccuh/">Deprem ve Hakk’a Teveccüh</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhteşem Senkronize</title>
		<link>https://hizmetten.com/muhtesem-senkronize/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Feb 2023 00:50:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteşem Senkronize]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29526</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazının başlığı “tevhidin çeşitleri ve yakînin mertebeleri” de olabilirdi. Aslında duymak, görmek ve tatmak, tevhidi ve yakîni anlamada bizlere çok iyi fikir veren duyularımızdır. Bizler bunları ve bunlara ilaveten&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muhtesem-senkronize/">Muhteşem Senkronize</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu yazının başlığı “tevhidin çeşitleri ve yakînin mertebeleri” de olabilirdi. Aslında duymak, görmek ve tatmak, tevhidi ve yakîni anlamada bizlere çok iyi fikir veren duyularımızdır. Bizler bunları ve bunlara ilaveten dokunma ve koklama duyularımızı da kullanarak hayatımızı devam ettiririz. Onların birinin yokluğu, hayatı algılamamızda ciddi eksiklikler, boşluklar meydana getirir.</p>
<p>Maddî hayatımızda bunlar varken, manevî yönümüzde ise bunlara mukabil kalb, sır, hafî, ahfâ gibi duyularımız vardır ki bunların orijinal ismi “latife” dir. Maddî duyularımız ile manevî latifelerimiz arasındaki uyum ise baş döndürücüdür.</p>
<p>Bu uyumu, tevhid ve yakîn kavramları üzerinden giderek ifade edebiliriz. Şöyle ki:</p>
<p>Hz. Bediüzzaman tevhidi tasnif ederken “âmiyâne” ve “hakiki” olarak ikiye ayırır. Hakiki tevhidi anlatırken de bu tevhid sahiplerinin her şeyin cephesinde Cenab-ı Hak’kın mührünü, damgasını okuduklarını, bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olduklarını söyler. Yani örneğin insanın bir gülü gördüğünü, kokladığını ve ona dokunduğunu düşünelim. Göz, o gülün harika şeklini, yapraklarının ahengini, rengini görürken, burun onun o harika kokusunu alıyor, el ise gülün kadifemsi dokusunu hissediyor olsun. İşte tam bu an -eğer kalb bütün fakülteleriyle devredeyse- maddî duyuların, manevî latifelerle senkronize olduğu, buluştuğu andır. Maddî duyuların bu görme, koklama ve dokunmasına denk olarak manevî latifeler, o gülün hem şekil ve renk hem koku ve hem de dokudaki mükemmelliğini idrak eder. Bu idrak, Yüce Allah’ın yarattığı gülün alnına vurduğu mührü, attığı imzayı görmek, mümince bakış açısıyla, bu muhteşem sanat eserini, Yüce Sanatkarıyla irtibatlandırmak demektir.</p>
<p>Bediüzzaman devamında, bunu başarabilen müminlerin, yani maddî duyuları ile manevî latifelerini beraberce çalıştırabilen, uyumlarını sağlayabilen inananların, huzurî bir tevhid melekesine sahip olacaklarını belirtir. Bu insanlar, artık her an Cenab-ı Hak’kın huzurunda olduklarının bilincindedirler. İçlerini dışlarını, duygu, düşünce söz ve davranışlarını hep kontrol eder, Huzurullahta olmanın adabını hep gözetir, maiyyet bahtiyarlığına ererler.</p>
<p>Amiyane tevhid sahipleri ise bu bilinçten uzak insanlardır. Onlarla, hakiki tevhid sahipleri aralarında böylesine büyük bir fark vardır. Onlar da elbette inanıyorlardır, fakat maddî duyuları ile manevî latifeleri arasındaki bağı kuramamakta, onları beraber ve uyum içerisinde çalıştıramamaktadırlar. Bundan ötürü de maalesef her daim Cenab-ı Hak ile beraber oldukları şuuruna uyanamamakta, Müslümanca yaşamakta lakin iman hususundaki sığlıklarını aşamamaktadırlar. Bediüzzaman, bu insanların durumlarının endişe verici olduğunu çünkü fikir yönüyle gaflet ve dalalete düşebileceklerini ifade etmektedir. (Mesnevi-i Nuriye)</p>
<p>Duyular ile latifeler arasındaki uyumu, yakîn kavramı üzerinden de mütalaa edebiliriz. Yakîn, “kesin bilgi” anlamına gelmekle beraber, “iman esaslarını aksine ihtimal vermeyecek şekilde bilmek, kabullenmek, duyup hissetmek ve onun insan benliğiyle bütünleştiği irfan ufkuna ulaşmaktır.” (Yakîn, Kalbin Zümrüt Tepeleri)</p>
<p>İnsan inanır, kabullenir ama duyup hissedemeyebilir. Duyup hisseder ama benliğinde içselleştirip irfan ufkuna ulaşamayabilir. İşte bütün bunlar insanın, maddî duyularını, manevî latifeleriyle senkronize edebilmesiyle doğrudan alakalıdır.</p>
<p>İşte bu yüzden olsa gerek, yakîn üç kategoride ele alınmıştır.</p>
<p>Bunların ilki “ilme’l- yakîn” olup, kişinin iman esaslarıyla olan münasebetini sadece bilgi düzeyinde ele alması halidir. İnanmış, kabullenmiştir ama duyularıyla, latifeleriyle imanlı tefekkürde bulunmaktan uzaktır.</p>
<p>İkinci kategori “ayne’l-yakîn” olup, kişinin, iman esaslarını gözüyle görüyormuşçasına idrak ettiği mertebedir. İnanıp kabullenmenin ötesine geçebilmiş, artık duyup hissetmeye başlamıştır. Latifelerini harekete geçirmeye muvaffak olmuştur.</p>
<p>Üçüncü ve en üst kategori ise “hakka’l-yakîn”dir. Mümin, baktığı her yerde Yüce Sanatkar’ın, eserlerinin alnına attığı imzalarını, vurduğu mühürlerini görmektedir. Öyle ki artık esmayı ilahiye tarafından çepeçevre sarıp sarmalandığını fark etmekte, Allah ile beraberliği her an, bi kemü keyf idrak etmektedir. Belki tanımlayamamakta, ifade edememekte, ama kendi benliğine mal etmiş ve irfan ufkuna ulaşabilmiştir.</p>
<p>İşte bu mümin, en yüksek yakîne mazhar, hakiki tevhide de maliktir. Maddî duyuları ile manevî latifeleri arasındaki uyumu sağlamış, içiyle dışıyla yaratılış gayesini en kâmil manada gerçekleştirmiştir.</p>
<p>Bütün bunları ona yaptıran, ihsan eden ise Sonsuz lütufların Sahibi Yüce Allah’tır.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muhtesem-senkronize/">Muhteşem Senkronize</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Senin Ağzına da Bir Parmak Bal Çalındı mı Hiç?</title>
		<link>https://hizmetten.com/senin-agzina-da-bir-parmak-bal-calindi-mi-hic/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Jan 2023 07:34:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[üns]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29133</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlığa taşıdığımız deyim ile kastettiğimiz mana, Hak yolcusunun, yürüdüğü yolda yorulmaması, motivasyon ve heyecanını kaybetmemesi, bilakis yolun, yürünmesi gereken bir güzergâh olduğunu derinden duyabilmesi için Yüce Allah’ın o kuluna manevî&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/senin-agzina-da-bir-parmak-bal-calindi-mi-hic/">Senin Ağzına da Bir Parmak Bal Çalındı mı Hiç?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlığa taşıdığımız deyim ile kastettiğimiz mana, Hak yolcusunun, yürüdüğü yolda yorulmaması, motivasyon ve heyecanını kaybetmemesi, bilakis yolun, yürünmesi gereken bir güzergâh olduğunu derinden duyabilmesi için Yüce Allah’ın o kuluna manevî lezzetler, ruhanî zevkler lütfedip etmeyişidir.</p>
<p>Her inanan insan için söz konusu olmayabilir belki ama gayretli ve yaratılış gayesini gerçekleştirme niyetinde olan bir mümin, inancı, azmi, kararlılığı nispetinde bir yola revan olur. Bu yol; uzun, çileli, yorucu ama bir o kadar da tatlı ve güzeldir. Bu “yol”dan kastedilen mana, müminin, inandığı Rab’bini daha derinden idrak etmesine, O’na daha çok ibadet ve hizmet etmesine yönelik bir cehd ve gayret içine girmesidir. Bu husus öyle önemlidir ki bazı insanlar için hayat memat meselesidir. Onlar bütün hayatlarını, her şeylerini buna göre düzenlerler. Zira Yüce Allah ile kurdukları sıkı irtibat bunu kaçınılmaz hale getirmektedir.</p>
<p>Evet bu yol uzundur, menzili çoktur, geçidi yoktur, derin sular vardır. İnsan <em>tâlib</em> olarak başlar. Niyetinde bu yolda yürümek vardır. O da Hakk’a ermek istiyordur. Sonra hedefine kilitlenir, <em>mürîd</em> olur. Hedefinden başka bir şey görmez hale gelir ve yola koyulur. Bir ömür sürecek çileli bir yoldur bu. Bu yolda yürüyene <em>sâlik</em>, yolun sonundaki hedefe yaklaşmaya muvaffak olana ise <em>vâsıl </em>denir.</p>
<p>Geceler gündüzler gibi, gündüzler Cennetin günleri gibi geçirilmeye çalışılır. Gecenin bir kısmında uyanık kalmak, teheccüd, dua ve istiğfarla o zaman dilimini idrak etmek, bu yolun olmazsa olmazlarındandır.</p>
<p>Gayretli mümin, Cenab-ı Hak’kın <strong>“Yok mu dua eden, icabet edeyim. Yok mu isteyen, istediğini vereyim. Yok mu mağfiret dileyen, affedeyim.”</strong> dediği bu seher vakitlerinde <strong>“Var Allah’ım! Ben varım, olanca cürmümle ben geldim ve bunların hepsini Senden istiyorum”</strong> diyerek huzurda divan durur, Hakk’a vakit ayırır.</p>
<p>Namazlarını en kâmil manada eda eder. Miraç buutlu namaz sahibi olmak, onun en önde gelen gayelerindendir. Kur’an-ı Kerim’le meşgul olur. Onu okur, anlamaya çalışır. Evrâd-u ezkârını aksatmadan yerine getirir. Günaha, harama koyduğu mesafeyi hep korumaya gayret eder. Yüce Allah’a iyi bir kul, bütün insanlara karşı iyi bir insan olabilmek için elinden geleni yapar. Bir taraftan günahlarına ağlar, bir taraftan kefaret peşinde koşar. Karşısına çıkan her vesileyi “iyi” olabilmek için değerlendirir. Maruftan hiçbir şeyi küçük görmez, bir hurma parçasıyla bile olsa kendini cehennemden uzak tutmaya çalışır. Her yaptığıyla Cenab-ı Hakk’a ayna olmaya gayret eder. O’nun ahlakıyla ahlaklanmak, hayatı bu seviyede götürmek, onun yaşam felsefesidir…</p>
<p>İşte bu insan, bu seviyede bir hayat standardını tutturmanın cehd ve gayretini gösterirken bazen yol, yokuş olur; tırmanma şeridinde mesafe almak güçleşir. Yol bazen kandan irinden deryalar haline gelir; paçaları etekleri değdirmeden oralardan geçmek imkansızlaşır. İnsan ister istemez, yorulur, yavaşlar, bazen durma noktasına gelir. Hatta bazen yoldan gerisin geriye dönme dürtüleri yaşar. Nefis ve şeytan böyle birisini rahat bırakmaz doğal olarak.</p>
<p>İşte tam bu noktada bizim <strong>başlığa taşıdığımız mana gerçekleşir</strong>. Sonsuz Merhamet Sahibi Yüce Allah, yol yorgunluğu yaşayan bu kulunun ağzına bir parmak bal çalar. Yani <strong>onun kalbine Kendi katından sürpriz teveccühler, cemal tecellileri gönderir. Kul o anlarda tarifsiz manevî lezzetler, ruhanî zevkler yaşar.</strong> Bunlar, örneğin namazda Allah’ın huzurunda olduğu şuurunu yüksek perdeden idrak, Kur’an okurken sanki Yüce Allah’tan duyuyormuşçasına bir hal, hizmet deyip koşturma esnasında fevkalade bir itminan gibi hissedişler, sezişler, duyuşlardır.</p>
<p>Bütün bunlar, Yüce Allah’ın kulunu teyit etmesi, yürüdüğü yolun doğru ve hak olduğunu ona bildirmesi, sırtını sıvazlaması, başını okşaması, onu motive ve teşvik etmesi, gönlünü alması kabilindendir.</p>
<p>Bütün bu seziş ve duyuşların, sadece yol yorgunluğu vaktinde yaşanmadığını, kulun yüksek performans ortaya koyduğu, yorgunluk nedir bilmediği vakitlerde de lütfedilebileceğini burada ifade etmeliyiz.</p>
<p>İşte bütün bu seziş ve duyuşlara tasavvuf terminolojisinde, aralarındaki nüanslar mahfuz<em>, üns, vecd, huzur, levâih, hücum, nefes, havâtır, vârid, şâhid</em> gibi isimler verilmiştir. Maksat, bu bahsedilen halleri yaşamak, manevî ruhanî lezzetler almak değildir elbette. Maksat, Allah’tır (cc). Bununla birlikte, hayatını bir yol, kendisini de Hakk’a ulaşma azmindeki bir yolcu olarak gören mümin, yol esnasında bunları az ya da çok yaşar. Aşkı şevki artsın, kendini sürekli yenilesin, yoldan geri dönmesin diye bu tür sezişlerle, hislerle taltif edilir.</p>
<p><strong>Bütün bunlar, Sonsuz Merhamet Sahibi’nin aciz, zayıf kullarını teyit etmesi, Kendi yolunda yapılan küçük çabalara, büyük lütuflarla mukabelede bulunması, hasılı, kullarını burada da ötelerde de ödüllendirmeyi murat buyurmasıdır.  </strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/senin-agzina-da-bir-parmak-bal-calindi-mi-hic/">Senin Ağzına da Bir Parmak Bal Çalındı mı Hiç?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kış Kampları I MEHMET YAVUZ ŞEKER</title>
		<link>https://hizmetten.com/kis-kamplari-i-mehmet-yavuz-seker/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Dec 2022 22:25:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman]]></category>
		<category><![CDATA[hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Kış Kampları]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=28452</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitap okuma kampları da deniyor malum. Ama oralarda kitap okuma kadar, sohbet-i canan da önemli. Namazlar 5 vakit cemaatle, arkasından uzun tesbihatla eda ediliyor. Sonrasında Hocaefendi’den kısa veciz videolar dinleniyor.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kis-kamplari-i-mehmet-yavuz-seker/">Kış Kampları I MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kitap okuma kampları da deniyor malum. Ama oralarda kitap okuma kadar, sohbet-i canan da önemli. Namazlar 5 vakit cemaatle, arkasından uzun tesbihatla eda ediliyor. Sonrasında Hocaefendi’den kısa veciz videolar dinleniyor. Çocuklar için onları yetiştirmeye yönelik sınıflar teşkil ediliyor. Büyüklerin de küçüklerin de gönüllerindeki iman tohumları inkişaf etsin diye hâlî ve kavlî dualar ediliyor. İslam’ın vadettiği cennet âsâ dünyanın küçük bir numunesi, bu kamplarda yaşanılıyor. Hemen herkes mutlu. Tatlar damaklardan hiç eksik olmuyor. Maddî lezzetler, manevî zevklerle harmanlanıyor. Kampların bitimine yakın, gönüllerde oluşan sızı “seneye yine geliriz” düşüncesiyle hafifletilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Hocaefendi’nin 50 yıl kadar önce “kırda çadır” adıyla başlattığı, merkezdeki bu küçük çıkıntı, günümüzde “kış kampları” adıyla muhit hattında büyük bir açı meydana getirmiş durumda. Hocaefendi bu kampların ruhu. Binlerce insanın bir araya gelmesine en büyük vesile. Hep hayırla ve minnet duygularıyla yad edilen, her vakit kendisine dua edilen talihli.</p>
<p>Bu kamplardan maksat keyfiyet kazanma, uhuvveti geliştirme, yüksek ahlakî değerlerle süslenme, imanı tahkike yükseltme, Rable irtibatı derinleştirme. Sohbetler, okunan kitaplar, yapılan bütün aktiviteler hep bu âlî gayelere yönelik.</p>
<p>Bu yüzden, sohbetlerde genellikle kalp ve ruh hayatı üzerinde duruluyor. İnsanların Yüce Allah’a daha iyi kul olabilmeleri için tahşidat yapılıyor. Allah’ın onları yaratmadaki muradını gerçekleştirme adına yollar gösteriliyor, motive edici örnekler veriliyor. Hak’la beraberlik manasına gelen “maiyyet” sahibi olma hususu insanlara imrendiriliyor. O’nun yakınlığını hissedebilme adına yapılabilecek işler üzerinde duruluyor. Hayatın bir yol, insanın yolcu, bu yolun sonunda ulaşılmak istenen hedefin de Yüce Allah olduğu kalplere nakşedilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Dinleyiciler bu anlatılanların çoğunu biliyorlar aslında. Bununla birlikte kampa gelmek, yoğun bir programa tâbî olmak, yenilenme cehdinin olmazsa olmazları. Hedef kadar yol da güzel, tadını çıkarmalı.</p>
<p>Zira şimdiye kadar her gayretli mümin, Allah ile beraberliği, O’na yakınlığı kendi seviyesinde idrak için değişik yollar denemiştir. İtikaf, halvet, uzlet gibi metotların Hak’la beraberliği temine vesile olmaları gibi bu kamplar da aslında aynı gayeye hizmet için yapılmaktadır.</p>
<p>Zira hiçbir zaman mutlak manada “yalnızlık” yoktur. Bilakis, insana kendinden daha yakın olan Yüce Allah’ın bu yakınlığını hissetmek, bu “kurbiyet” bilince uyanmak vardır.</p>
<p>Kamplarda, katılımcıların çoğunun beyin yapıcısı, fikir dünyalarının şekillendiricisi olan Hz. Bediüzzaman, değişik mütalaa ve müzakere ortamlarında hatırlandı. Eserlerinden ve hayatından örnekler aktarıldı, referans verildi. Bunlar içerisinde iki tanesi, “gayeli yaşama” ve “Allah’a vakit ayırma” adına önemliydi.</p>
<p>Bir defasında Mustafa Sungur abi, Üstadın odasına girmiş, söz dönmüş dolaşmış ve Üstadın şu cümlesine gelmişti: “Kardeşim, ben evrâdu ezkârımı yaparken, acaba Şâzelî hazretleri gibi duyabilir miyim diye yıllarca kendimi zorladım, şimdi elhamdülillah duyuyorum.”</p>
<p>Hz. Bediüzzaman bu sözleriyle, gaye odaklı bir ömür yaşanması gerektiğini, kendi hayatından örnekleyerek ifade etmiş oluyordu.</p>
<p>Bir başka defasında ise Üstad, Kastamonu’da ikamet ederken, talebelerinden Emin abi, sabah namazı vaktinde gelir, Üstadın odasındaki sobayı yakardı. Bir defasında biraz erken gelmiş olmalı ki, içeri girdiğinde Üstadı dua ederken görmüş ve kendi ifadesiyle bu manzarayı tam bir buçuk saat ürpertiyle izlemişti. Neden sonra Üstad duayı bitirince Emin abiyi fark etmiş ve “Olmadı Emin olmadı. Bu kadar erken vakitte benim odama girmeyecektin. Benim Allah ile öyle bir vaktim vardır ki, o vakitte yanıma hiç kimseyi kabul etmem” demişti.</p>
<p>Zira her insan, içinde bulunduğu şartlara göre ama muhakkak Allah’la konuşmalı, dua dua yalvarmalı, af dilemeli, O’na vakit ayırmalı idi. Sübjektif mükellefiyeti bunu gerektiriyordu.</p>
<p>Anlatılanlar içerisinde Avârifü’l-Meârif’ten bir alıntı da vardı ki insanları, namazlarına motive etme adına tesirliydi. Tasavvufun kurucu düşünürlerinden Ebu Süleyman Dârânî anlatıyordu. Bir hadisten mülhem veya keşfen aldığı bir bilgiydi bu: “Kul, namaza durunca Yüce Allah, meleklerine “Kulum namaza durdu. Onunla Benim aramdaki perdeyi kaldırın” der. Kul namazda gözleriyle sağa sola bakmaya başlayınca bu defa Cenab-ı Hak meleklerine şöyle seslenir: “Kulum namazda başka yerlere bakmaya başladı. Aramızdaki perdeyi indirin ve onu tercih ettiği şeyle baş başa bırakın.”</p>
<p>Kamplara katılan müminler, imanda derinleşebilmek, ibadet ve hizmetlerini artırabilmek, hayatlarına yeni açılımlar getirebilmek, daha yüksek hedeflere ulaşabilmek adına metafizik gerilimleri ve motivasyonları tam, gönülleri mutmain olarak evlerine döndüler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kis-kamplari-i-mehmet-yavuz-seker/">Kış Kampları I MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçimiz daralır bazen, bazen de genişler I MEHMET YAVUZ ŞEKER</title>
		<link>https://hizmetten.com/icimiz-daralir-bazen-bazen-de-genisler-i-mehmet-yavuz-seker/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Dec 2022 21:48:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[“Bast” ve “kabz”]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=28270</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlık biraz uzun, ama meramımızı güzel ifade ediyor. İnsanız. Bazen çok mutlu oluruz, içimiz içimize sığmaz. Vicdan genişliği, inşirah, huzur, mutluluk, ferahlık, rahatlık gibi kelimelerle ifade ettiğimiz ruh hâlini yaşarız.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/icimiz-daralir-bazen-bazen-de-genisler-i-mehmet-yavuz-seker/">İçimiz daralır bazen, bazen de genişler I MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlık biraz uzun, ama meramımızı güzel ifade ediyor. İnsanız. Bazen çok mutlu oluruz, içimiz içimize sığmaz. Vicdan genişliği, inşirah, huzur, mutluluk, ferahlık, rahatlık gibi kelimelerle ifade ettiğimiz ruh hâlini yaşarız. Şen şakrak oluruz öyle durumlarda. Çok mutluyuzdur. Küçük şeylerden büyük lezzetler alırız. Elbette her şey süt liman değildir ama genel olarak işler yolundadır, hayat yaşamaya değerdir, güzeldir, iyi ki varızdır.</p>
<p>Bazen de tam tersi olur. Mutsuz, huzursuzuzdur. Dünyaya sığmayız. İçimiz daralır, canımız sıkılır, moralimiz bozulur. Bir şey yapmak istemez, hiçbir şeyden tat almayız. İçimiz sızlar. Boğuluyor gibi oluruz. Dünya manasızlaşır, hayat anlamını yitirir, çırpınır dururuz.</p>
<p>Bu iki ruh hâlini az-çok, hafif-şiddetli, kısa-uzun yaşamayanımız yoktur. Tabiatımız icabı bunları yaşamak da aslında normaldir ve elbette bunların aşırıları, psikolojik problem hâlinde ortaya çıkan ve tedavi gerektiren hastalıklardır.</p>
<p>Dar-ı meşakkat, dar-ı elem, dar-ı hizmet, dar-ı imtihan olan bu dünya, meşakkat, elem, hizmet ve imtihanın olmayacağı ötelere hazırlık yeri olduğu için burada bunlar vardır ve varlıklarını değişik şekillerde hissettirirler.</p>
<p>İşte bütün bunlar, Yüce Allah’ın bizimle alakalı takdirleridir, takdirlerinin tezahürleridir. Önceki yazımızda da değinildiği üzere, Yüce Allah, Bâsıd’dır, Kâbıd’dır.</p>
<p>Bâsıd’dır; gönüllerimizi basteder, genişlik verir, mutlulukla doldurur, yaşama sevinci akıtır. Bu cemalî tecelliler esnasında bizler bast hâlindeyizdir.</p>
<p>Kâbıd’dır; kalblerimizi sıkıştırır, darlık verir. Mutsuz eder, yaşama sevincini azaltır. Bu celalî tecelliler vaktinde ise insan kabz hâlini yaşıyordur.</p>
<p>“Bast” ve “kabz” denilen bu iki hâl, bizim iradelerimiz dışında gerçekleşir. Yani biz kendi arzumuza göre bir genişlik ve/veya darlık yaşamayız. Bunlar tamamen Yüce Allah’ın bizim hakkımızdaki dileme ve takdirlerine göre gelirler ve giderler.</p>
<p>Böyle olmakla birlikte bizim bu ahvali yaşamamıza sebep olan dünyevî uhrevî bazı işler, düşünceler de olabilir. Örneğin maddî sıkıntılar, manevî bunalımlar, hastalıklar, farklı farklı problemler, istikbal endişesi gibi hususlar kabz hâli yaşanmasına sebep olabilir. Veya tam tersi olarak, maddî refah seviyesinin artması, sıhhat afiyet, gelecekle alakalı ümitlendirici planlar da bast hâline vesile olabilir.</p>
<p>Bast hâli yaşayan, hemen sonrasında kabz hâlini, kabzı yaşayan da hemen ardından bast hâlini yaşayabilir. Çünkü her şey olduğu gibi kalacak diye bir şey yoktur. Ama genel olarak, şartlar iyi olsa da olmasa da hangi konumda kim nerede nasıl olursa olsun, Cenab-ı Hak, Bâsıd ve Kâbıd isimleriyle kullarını yoklar, onları değişik psikolojilere sokarak test eder. Bu testlerden başarıyla çıkmak ise kula kalmıştır. O yüzden, bu iki hâlden hangisinin daha iyi olduğu, hangisinden daha kazançlı çıkılabileceği, kulun bunları nasıl karşıladığına bağlıdır.</p>
<p>Bast hâli olur, kul şükreder, kazanır. Kabz hâli olur, sabreder, yine kazanır.</p>
<p>Bast hâli olur, günaha, gaflete düşer, nankörlük eder, kaybeder. Kabz hâli olur, isyan eder, kaderi tenkit eder, yine kaybeder.</p>
<p>Kazanmak ve kaybetmek, kulun başına gelen işleri nasıl karşıladığına, onları nasıl göğüslediğine göre keyfiyet alır. Bu yüzden mutlak manada nimet veya musibet manasına nikmet yoktur. Bunlar ifade edildiği üzere, kulun tutumuna göre değişir.  Görüntü ve gelişleri farklı olsa da son hâllerini kulun tutumuna göre alırlar. Mesela zenginlik görüntü ve gelişi itibarıyla nimet olarak telakki edilse de kul bu nimete şükretmez, Allah’tan bilmez, zekatını vermez, gurura kapılırsa bu nimet, nikmete dönüşür, talih kuşu iken, başına bela olur. Olumlusuyla olumsuzuyla örnekleri çoğaltmak mümkündür.</p>
<p>İmam Kuşeyrî’ye göre insanın kabz ve bast hâllerini yaşamasında “havf” ve “reca” duyguları da etkili olur. Korkmak demek olan ve insanın akıbetinden endişe etmesi manasına gelen havf, kabz hâlini netice verebilir. Aynı şekilde ümit manasındaki reca duygusu da insanda bir genişlik, rahatlama hasıl edebilir, bast hâli yaşanmasına vesile olabilir.</p>
<p>Biz konuyu ruhsal açıdan ele alarak başlamış olsak da bu iki ismin tecellileri sadece bunlarla sınırlı ve bu darlıkta değildir. Örneğin Yüce Allah ölüm esnasında ruhları kabzeder, canlılık hâlinde onları bedenlere bast eder, yayar. Rızkı bazılarına çok verip genişletirken, bazılarına vermeyerek daraltır. Akıl, güzellik, sıhhat, ilim, şöhret, zenginlik gibi konularda da kullarına farklı tecellilerde bulunur. Bazılarına bunları bast edip yayar, çokça verir. Diğer bazı kullarına da bunları kısar, o ölçüde cömert muamelede bulunmaz. Bunlar gibi daha başka hususlarla alakalı olarak da bu iki ismin tecellilerinden bahsetmek mümkündür.</p>
<p>Yazımızı Efendimizin (SAV) konumuzla irtibatlı duasıyla bitirelim:</p>
<p><strong>“Allahım! Senin bol bol verdiğini kısacak, kıstığını bollaştıracak, saptırdığını hidayete erdirecek, doğru yola yönelttiğini saptıracak, engel olduğunu verecek, verdiğine engel olacak, rahmetinden uzaklaştırdığını yaklaştıracak, yaklaştırdığını uzaklaştıracak hiçbir kimse yoktur. Bereketlerinden, rahmetinden, lütfundan ve rızkından bast et, bize bol bol yayıp ihsan et, Allahım!”</strong> <em>(Ahmed, Müsned, III, 424).</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/icimiz-daralir-bazen-bazen-de-genisler-i-mehmet-yavuz-seker/">İçimiz daralır bazen, bazen de genişler I MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En İyisi Toprak Olmak &#124; MEHMET YAVUZ ŞEKER</title>
		<link>https://hizmetten.com/en-iyisi-toprak-olmak-mehmet-yavuz-seker/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Sep 2022 07:59:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27136</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayır onu kastetmiyoruz. Yanlış anlaşılmasın. Ölüp gidelim demek istemiyoruz. O, işin kolayı. Bizim bahsedeceğimiz toprak olmak hususu, kendi yokluğumuzda Allah’ı bulmak ve kendi hiçliğimizde gerçek tevazua ulaşmak. Yani tevhit ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/en-iyisi-toprak-olmak-mehmet-yavuz-seker/">En İyisi Toprak Olmak | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayır onu kastetmiyoruz. Yanlış anlaşılmasın. Ölüp gidelim demek istemiyoruz. O, işin kolayı. Bizim bahsedeceğimiz toprak olmak hususu, kendi yokluğumuzda Allah’ı bulmak ve kendi hiçliğimizde gerçek tevazua ulaşmak. Yani tevhit ve ahlakta inkişafa mazhar olmanın bir yolu olarak toprak olmak. Yerlerde, iddiasız ama bir o kadar da faydalı ve olmazsa olmaz olmak.</p>
<p>Önce tevhitten başlayalım. ‘Sufilerin Efendisi’ Cüneyd-i Bağdadî tevhitle alakalı sözlerinden birinde, insanın, kendine ait niteliklerinden, tanımlamalarından sıyrılıp sade bir fert, bir öz olmadıkça Allah’ın ferdiyetinin anlaşılamayacağını ifade eder.</p>
<p>Dünyada hemen herkesin birçok niteliği vardır ve insan onlarla anılır. Doktor, başkan, müdür, öğretmen, işçi, memur veya alim, fadıl, abid, zahid, hoca, imam, müezzin gibi.</p>
<p>Bunlar ve diğerleri, insanın nitelikleri ve sıfatlarıdır ve insan az çok kendine ait niteliklerinin etkisindedir. Bazen öyle olur ki insan o sıfatlarından birisi görmezden gelindiğinde rahatsız olur. Bir yerde tanıtılırken, örneğin, o özelliği söylenmezse kızar. Veya tersinden gideceksek, o özelliği nazarlara sunulursa, insanlar onun o özelliğini bilirlerse bundan memnun olur. “Estağfirullah, söylenmesine gerek yoktu.” dediği anda bile çok hoşnuttur.</p>
<p>Aslında geldiğimiz bağlam itibarıyla hoşnut olup olmaması da önemli değildir. Değil mi ki, o insanın bazı özellikleri vardır ve o bunları biliyor, görüyordur, işte bunların varlığı, Hz. Cüneyd’e göre o insanın Cenab-ı Hakk’ın Fert, Vâhid, Ehad oluşunu idrak etmesine engeldir. O, bu yaklaşımıyla insanın önce kendini sade bir fert ve tek olarak idrak etmesi ve bu idrakle Yüce Allah’ın ferdiyetini, birliğini anlamasını gerekli görmüştür. Buna göre, insanın bütün sıfat ve iddialarından kendini sıyırması, adeta bir toprak gibi kendini görmesi nispetinde tevhitte açılımlara, derinleşmelere mazhar olabilecektir.</p>
<p>İşin ahlakî boyutu daha anlaşılır mahiyette. Mevlana’nın “tevazuda toprak gibi ol” şeklindeki tavsiyesi. Kendini insanların en hakiri görme, buna inanma yolu. Lafını etme değil, bunu en büyük bir hakikat olarak görme mesleği. Bunun için belki önce insanın Yüce Allah ile olan münasebetini ona göre düzenlemesi gerekli. Yüceler Yücesi ile sıfır-sonsuz, hiçbir şey- her şey bağını kurması ve buradan hareketle insanlarla olan münasebetini de bu bağa göre ayarlaması.</p>
<p>İşin doğrusu ve özeti, şimdiye kadar bütün Hak dostları bunun kavgasını vermişler, dünyayı kesben terk eden de ona kalben tepki veren de şimdi üzerinde duracağımız Melamîler de hep bu kavgaya girişmiş, bir ömür benlikten geçmekle mücadele etmişlerdir.</p>
<p>Değişik tarzlarıyla Melamîliğin en bariz bir vasfı, tanınmamaktır. İnsanın, Cenab-ı Hak ile olan irtibatını, dua ve ibadetlerdeki derinliğini, nefsiyle giriştiği varlık yokluk kavgasını söylemesi, onun Melamîlikten uzak olduğunun göstergesidir. Mutlaka görüneni vardır bunların belki ama insan bu ve benzeri vasıflarını ima, işaret veya sarahat yollarından biriyle bir şekilde belli etmişse o asla Melamî değildir ve zaten toprak hiç olamamıştır.</p>
<p>Melamî, kendini halktan gizler. O, insanlardan bir insandır. Bütün vasıflarından sıyrılabildiği için Yüce Allah’ın ferdiyetini ayrı bir derinlikle duyar, tevhitte çok ileridir. Kendine ait hiçbir olumlu bir nitelik görmediği, bilmediği için fevkalade mütevazidir. Yine yanlış anlaşılmasın. Silik, bilgisiz, cahil değildir. Gayb perdesini aralamanın peşindedir hep. İbadetlerini en yüksek standartlarda eda etmenin derdindedir sürekli. Allah ahlakı ile ahlaklanmanın niyetiyle ömrünü imar çabasındadır her daim. Bütün bunlarla birlikte tam ortada olmasına rağmen kenarda tebarüz eder, kenarda gözükür. Olanca derinliğine rağmen, insanlar onu sığ zannederler. Düşünce, söz ve davranışlarında kendini ele vermemeye, açık etmemeye gayret eder.</p>
<p>Bütün bu gayretleri dışa olduğu kadar belki daha fazlasıyla içe doğrudur da. Kendini kendinden saklar. Terki terk eder. Görülmekten, duyulmaktan sakındığı kadar, belki daha fazla, iç beğeniden, ucbdan sakınır, korkar. Ağladıklarına ağlar.</p>
<p>Kendini bu kadar yok kabul ettikçe, bütün havl ve kuvvetin kaynağının, gerçek sahibinin Yüce Allah olduğunu çok daha farklı derinlikte duyar. Kendi yokluğunda O’nun varlığını, kendi acziyetinde O’nun kudretini, kendi fakirliğinde O’nun zenginliğini bulur. Günahlardan uzak durabilmeyi de ibadet ve hayırlara muvaffak olabilmeyi de O’nun havl ve kuvvetine bağlar. “Tut beni elimden tut ki edemem Sensiz” der.</p>
<p>Secdeye kapandığında hem Allah’a yakınlığını hem de O’nun karşısında hiçliğini idrak eder.</p>
<p>Secde insanın ilk yaratılış ilkesi ile yani toprakla buluşmasıdır.</p>
<p>Bu duygu ve düşüncelerle yaşamak, belki de bir ömür secdede yaşamaktır. Kim bilir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/en-iyisi-toprak-olmak-mehmet-yavuz-seker/">En İyisi Toprak Olmak | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyayı Kalben Terk Edenler &#124; MEHMET YAVUZ ŞEKER</title>
		<link>https://hizmetten.com/dunyayi-kalben-terk-edenler-mehmet-yavuz-seker/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2022 13:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26992</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tasavvufla alakalı yazılarımızın sonuncusunda, doğu Akdeniz’e doğru fetihlerin neticesinde Müslümanların hem devlet hem de bireysel olarak ciddi zenginliğe ulaştıklarından bahsetmiştik. Durum böyle olunca bazı müminler “Saadet Asrı böyle değildi” deyip&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunyayi-kalben-terk-edenler-mehmet-yavuz-seker/">Dünyayı Kalben Terk Edenler | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tasavvufla alakalı yazılarımızın sonuncusunda, doğu Akdeniz’e doğru fetihlerin neticesinde Müslümanların hem devlet hem de bireysel olarak ciddi zenginliğe ulaştıklarından bahsetmiştik. Durum böyle olunca bazı müminler “Saadet Asrı böyle değildi” deyip şehri terk etmişlerdi. Terk edenler, kendilerini tenhalığa, halvete vermiş, böylelikle kendilerini bir tür korumaya almışlardı. Onlar böyle yapmak suretiyle sadece şehrin insanlarından değil, oraya ait yaşam standardından ve dünyanın cazibesinden de uzaklaştıklarına inanmışlardı.</p>
<p>Müminler arasında şehri terk edenler olduğu gibi, terk etmeyenler de oldu. Terk edenler gayretli, etmeyenler gayretsiz diye bir ayırım ise asla bahis konusu olmadı. Herkes her zaman olduğu gibi, kendi meşrebine göre bir yol belirledi ve kendisini Hakk’a ulaştırmaya çalıştı, ona göre hayatını örgüledi.</p>
<p>Zira asıl gaye, insanlardan ve dünyadan uzaklaşıp el etek çekmek değil, Hakk’a vuslattı ve herkes bunu kendi fıtratına ve içinde bulunduğu şartlara göre planlamalı idi.</p>
<p>Hayatın doğal akışı içerisinde de bu böyle oldu. İnsanlar kendi mezak ve meşreplerine göre hayat biçimlerini belirlediler. Şehirden uzaklaşıp dünyayı kesben terk edenler de oldu. Şehirde kalıp dünyayı kalben terk edenler de. Yüce Allah’ı hatırlarında tutabilmek için tenhalığı tercih edenler de oldu. Halkın içinde Hak’la beraber olanlar da.</p>
<p>Dünyayı kalben terk edenler Allah Resûlü (sas)’nün dengeleyici, kucaklayıcı hadislerini kendilerine rehber edindiler. Şu hadise, bu hususa güzel bir örnek teşkil eder:</p>
<p>Ashaptan bazıları Efendimizin evdeki nafile ibadetlerini merak etmişlerdi. Acaba Allah Resûlü onlarla beraber değilken, evinde, ibadet adına neler yapıyor, gecelerini nasıl değerlendiriyordu? Çok merak etmişlerdi. Beraberce Hz. Peygamber’in hanımlarına gidip sorularını tevcih ettiler. Annelerimiz gördüklerinden, tecrübelerinden hareketle sorularına cevaplar verdiler. Efendimiz de akşam evine gittiğinde yemek yiyor, muhabbet ediyor, uyku vakti gelince uyuyor, yine vakti geldiğinde kalkıp gece ibadetini yerine getiriyordu. Soru soranlar, Allah Resûlü doğru dürüst yemek yemiyor, hiç uyumuyor gibi şeyler duymak istiyorlardı herhalde ki duyduklarını azımsadılar. Azımsadılar ve “Biz, Allah Rasûlü gibi miyiz? Allah onun, olmuş ve olacak bütün günahlarını bağışlamıştır.” dediler. Sonra içlerinden birisi “Ben yaşadığım müddetçe, geceleri hiç uyumayacağım, hep namaz kılacağım.” Bir diğeri “Ben hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım.” Bir diğeri ise “Ben kadınlardan uzak duracağım, hiç evlenmeyeceğim.” dedi.</p>
<p>Bu hadise, Efendimize haber verilmiş olmalı ki Allah Resûlü bir müddet sonra bu zevatın yanına gitti, onlara şöyle buyurdu:</p>
<p><em>“Bu sözleri söyleyenler sizler misiniz? Bakınız, Allah’a yemin ederim ki, içinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en çok saygılı olanınız benim. Bununla birlikte ben bazı günler oruç tutar, bazen de tutmam. Gece hem namaz kılar hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren, benden değildir.” </em>(Buhârî, Nikah 1; Müslim, Nikah 5)</p>
<p>Hz. Peygamber bu hadisleriyle evrensel mesajını verdi. Din, kolay, kucaklayıcı ve fıtrata uygundu. İslam, müntesiplerine henüz dünyada iken cennet âsâ bir hayat vaat ediyordu. Küçük fedakarlıklarla büyük kazanımlar elde etmek mümkündü. Helal daire keyfe kâfi idi.</p>
<p>Sorun, İslam’ın belirlediği kurallara riayet edememekten ortaya çıktı. Namaz, oruç, hac, zekat gibi emirlere uymayan, canının her istediğini yapmak suretiyle haram helal gözetmeyen Müslümanlar, dünyaya çok bağlı kabul edildi ve zamanla, aslında sûizan da içeren bir tabirle “ehli dünya” diye anılmaya başladılar.</p>
<p>Farzları yerine getiren, büyük günahlardan uzak duranlar ise takva dairesine girmiş kabul edildi. Alt limiti yerine getirenler dünya ehli sayılmadı. Sayılmadı ama Cenab-ı Hak sonsuz olduğu için O’na olan yolculuk da sonsuz olarak algılandı ve kendilerini Yüce Allah’a vardırma niyetinde olan gayretli müminler bitip tükenme bilmeyen bir yolculuğa revan oldular. Farklılıklar, sübjektif mükellefiyetler de işte tam burada ortaya çıktı. Herkes kendi iman, şuur ve ötelerle olan münasebetine göre kendine bir yol haritası belirledi ve hedefine adım adım yürümeye başladı.</p>
<p>Bütün mesele, dünyanın, insanın hevesatına bakan, onu Hak’tan uzaklaştıran yönüne gönül kaptırmamaktı. İşte burada bazıları “Bu böyle olmayacak” deyip dünyayı kesben terk etti ve bir önceki yazıda değindiğimiz hayat tarzını tercih ettiler.</p>
<p>Bazıları da “Bu böyle olur, doğrusu bu” deyip dünyaya kalpleriyle tepki verdiler. Bunun sağlamasını ise “gerçek zühd” diyebileceğimiz şu hususlara bakarak yaptılar:</p>
<ol>
<li>Dünya adına elde edilen şeylerden sevinç duymama; kaybedilen şeylerden ötürü mahzun olmama.</li>
<li>Methedilince sevinmeme, zemmedilince yerinmeme.</li>
<li>Hakk’a kulluk ve O’nunla halveti her şeye tercih etme.</li>
</ol>
<p>Böylelikle her iki taraf da zahidâne yaşadıklarına inandılar.</p>
<p>Bütün bunlarla birlikte, aslında, her iki tarafın da kendilerine göre handikapları vardı. Zira dünyayı terk edenin hâli gözle görülüyordu. Yeme içme, giyim kuşam fevkalade mütevazileşiyor, fakirane yaşanıyordu. Bu, dışardan bakıldığında takdir edilmesine karşılık, içerde, insanın gönlünde ucbu, iç beğeniyi hasıl edebilirdi. Derinlerden gelen “Bravo sana, kimsenin yapamadığını sen yaptın, yapıyorsun.” vesvesesine maruz kalınabilir, şekle takılıp işin ruhuna odaklanamama her zaman söz konusu olabilirdi.</p>
<p>Dünyayı kalben terk eden, ettiğini iddia eden de bu terkin sınırlarını tam bilemeyebilir, koruyamayabilirdi. Biraz önce maddeler halinde sayılan hususlara tam ve her zaman uyamayabilir, “Dünyayı kalben gerçekten terk ettim mi? Yoksa kendimi mi kandırıyorum?” sorusuna tatmin edici cevap veremeyebilirdi.</p>
<p>Dünya kesben de kalben de terk edilse, bunlarda muvaffak olunduğunun en önemli bir göstergesini ise Mevlana söyledi:</p>
<p><em>“Dünya nedir? O Hüdâ&#8217;dan gafil olmaktır; kumaş, gümüş, evlad ve kadın değildir. Eğer dünya malını Hak rızâsı için omuzlarsan, ona Hz. Resûl: &#8216;İyi insan için iyi mal ne güzeldir!&#8217; buyurmuştur. Geminin içindeki su geminin helakine sebep, geminin altındaki su da onun hareketine vesiledir.”</em></p>
<p>İşin özü, Hak’tan gafil olmamaktır. Allah’ı unutmadıkça problem yoktur.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunyayi-kalben-terk-edenler-mehmet-yavuz-seker/">Dünyayı Kalben Terk Edenler | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
