<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>kulluk arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/kulluk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/kulluk/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 02 Apr 2025 19:40:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.1</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>kulluk arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/kulluk/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cuma Hutbesi &#124; Ramazanda Kazandığımız Güzel Hasletlerimizi Devam Ettirme</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-ramazanda-kazandigimiz-guzel-hasletlerimizi-devam-ettirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Apr 2025 19:40:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=43349</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ Muhterem Müslümanlar! Hutbemiz, Ramazan’da yaptıklarımızı elimizden geldiği kadarı ile devam ettirme hakkında olacaktır.                          &#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-ramazanda-kazandigimiz-guzel-hasletlerimizi-devam-ettirme/">Cuma Hutbesi | Ramazanda Kazandığımız Güzel Hasletlerimizi Devam Ettirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ</strong></p>
<p><strong>Muhterem Müslümanlar!</strong> <strong>Hutbemiz, Ramazan’da yaptıklarımızı elimizden geldiği kadarı ile devam ettirme hakkında olacaktır.</strong></p>
<p><strong>                                                                              </strong><strong>وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتّٰى يَأْتِيَكَ الْيَقينُ</strong></p>
<p><strong>Sana ölüm gelip çatıncaya kadar Rabbine ibadet et. </strong><em>(Hicr:15/99)</em></p>
<p><strong>                                                                       أَحَبُّ الْأَعْمَالِ إِلَى اللهِ تَعَالَى أَدْوَمُهَا وَإِنْ قَلَّ</strong></p>
<p><strong>&#8220;Amellerin Allah’a en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” </strong><em>(Buhârî, rikâk 18)</em><strong>                                       </strong></p>
<p><strong>Ramazan’ın gelip geçtiği gibi, ömür de geçip gitmektedir.</strong> Akıllı kişi, ölümden sonrası için hazırlık yapan ve Rabbinin huzurunda hesap vereceği güne hazırlanan kimsedir. Kâmil bir mü’min, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, bütün ömrünü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyormuş gibi yaşar ve yaşamaya devam etmelidir.</p>
<p>“Oruç bitti. Vazifemizi yaptık. Bundan sonra istediğimiz gibi, ölçüsüz, sınırsız yaşayabiliriz.” gibi düşünceler aklımıza gelebilir. Burası sınırlı ve sonlu bir dünyadır. Sonu olan bir dünyada ölçüsüz yaşamak, sonsuz dünyayı kaybetmenin sebebi olabilir. Müslüman olarak istediğimiz gibi serbestçe yaşayacağımız yerin ahiret hayatı olduğunu bilmeliyiz. Bu nedenle Ramazan’dan sonra da ahiret hayatını kazanacak amellere devam etmeli, bizi Rabbimizden uzaklaştıracak şeylerle aramıza mesafe koymalıyız.</p>
<p>Bir ibadet mevsimi olan Ramazan ayını; <strong>oruç, mukabele, evrad-ü- ezkâr, teravih, itikaf, iftar, sahur, infak ve misafirlerimize ikramlarla</strong> değerlendirmeye çalıştık. İbadet ve şahsi hayatımıza ait kazandığımız kıvamı, Ramazan’dan sonra da sürdürmeye gayret etmeliyiz.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın <strong>ihsanının </strong>gelmesi için gereken kurallardan biri de <strong>ibadetlere devam edilmesidir.</strong> <strong>Allah’ın bize olan muamelesi, bizim Allah’a olan kulluğumuzdaki, kıvam ve devam ölçüsünde olacaktır.</strong></p>
<p>İnsanın, <strong>ibadet ü taate sabır, sebat, azim ve kararlılıkla devam</strong> etmesi mârifete açılma adına da çok önemlidir. <strong>İnsan Allah’a kulluk konusunda ciddî cehd ü gayret sarf ederse, Allah da ona yardımcı olacaktır. </strong><strong>“</strong>Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere, elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz.” Ayeti de bu hakikate işaret etmektedir. <em>(Ankebut;69)</em></p>
<p><strong>Özellikle Ramazan’dan sonra da devam etmemiz gereken hususlardan bazıları şunlardır:</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz (s.a.s): “<strong>Kim Ramazan orucunu tutar ve ona Şevval ayından altı gün oruç ilave ederse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur.”</strong> Buyurur.<strong> </strong> Ramazan’dan sonra <strong>Şevval </strong><strong>ayında, altı gün oruç tutmak müstehaptır.</strong> <em><strong>(Müslim, Sıyâm 204) </strong></em></p>
<p>Şevval ayı orucuyla, pazartesi perşembe oruçlarıyla<strong>… oruçlarımıza devam etmeliyiz.</strong></p>
<p>Bu kutlu ay, damaklara bir Kur’ân tadı çalmış ve insanlara bir evrâd-ü-ezkâr disiplini de aşılamıştır. Ramazan’dan sonra da dil, <strong>tilavet-i Kur’ân, zikir, tesbih, salavat ve istiğfar gibi</strong> şeylerle meşgul edilerek yalandan, gıybetten ve kötü sözlerden alıkonulmalıdır. Hatta bazen, “Ağzımdan gıybet adına bir söz çıkarsa, aralıksız şu kadar oruç tutacağım.” demek suretiyle gıybete giden yollar, baştan kapatılmalıdır. <strong>Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi ruhunda ihtiyaçları vardır</strong>. Her gün, bir miktar Kur’ân okuma ve değişik dualarla niyazda bulunma Allah ile irtibatımız açısından çok önemlidir. Cenâb-ı Hak: “<strong>Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin, O’nu sık sık anın. Sabah akşam O’nu takdis ve tenzih edin.” </strong>Buyurmaktadır. <em><strong>(Ahzab,33/41-42)</strong></em></p>
<p>Bizlerde, Ramazan’da kazandığımız Kur’ân okuma alışkanlığımızı,  nafile ibadet yapma alışkanlığımızı, <strong>kendimize göre bir hedef koyarak</strong> Ramazan’dan sonra da devam ettirmeye gayret göstermeliyiz.</p>
<p><strong>Oruçla insan sadakat ve vefayı öğrenir. </strong>Kul, belirli zaman dilimlerinde belirli şeylerden vazgeçerek, Allah’a vefalı olduğunu göstermiştir. Allah’a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla aile ve sosyal hayatında da tam bir <strong>“vefa abidesi”</strong> konumuna yükselir. Fakirin hâlini hatırlar, onların ihtiyaçlarına koşar, herkese yardım elini uzatır, zekatını ödemekten asla kaçmaz, hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doyamaz. Dolayısıyla Mümin, bu hassasiyetlerini Ramazan’dan sonra da devam ettirmelidir.</p>
<p><strong>İnsan, Ramazan orucu sayesinde,  sosyal hayatta diğer insanlarla bağlar kurar.</strong> Komşularını, tanıdıklarını iftara davet eder. Farklı insanlarla iftar programlarında tanışır. Ramazan’dan sonra da oluşan bu muhabbeti değişik vesilelerle devam ettirmeye çalışmalıdır. Hatta bu mevzuda yapamadıklarını da yıl içine yayarak telafi etmeyi planlamalıdır. Gelecek sene daha bereketli bir ramazan geçirebilmek için de şimdiden alternatif tavsiyelere müracaat etmelidir.</p>
<p><strong>Oruç insanı sabra ve aç kalmaya alıştırmıştır.</strong> O, yemeye içmeye karşı sabrettiği gibi Kendisine reva görülen sevimsiz davranışlar karşısında “Ben oruçluyum.” der, sabreder.  Bundan sonra da sabırlı olmaya devam etmelidir.</p>
<p>Nefsin frenlenmesi bakımından aç kalma ve az yeme ciddi bir dinamiktir. Onun içindir ki ehlullah sürekli riyazat yaparak ruhî kıvamlarını korumaya çalışmışlardır. İnsan Ramazan’dan sonra da yemesine içmesine dikkat etmelidir.</p>
<p><strong>Kıymetli Müminler!</strong></p>
<p>Ramazan’dan sonra,  ibadetlerde olduğu gibi İslam’ı yaşamada,<strong>  iyi bir temsil ve temsilde de devamlılık esastır.</strong> Sürekliliği bulunan bir temsil mutlaka çevremize de yansıyacak ve hüsnükabul görecektir.</p>
<p>Hz. Bediüzzaman’a hizmet etmiş talebelerden, bazılarını tanıma imkânı bulan bir ehli tahkik şöyle diyor. Bu süre zarfında onların namazlarını özene bezene kıldıklarına, evrad-u- ezkârlarında kusur etmediklerine, hiç aksatmadan gecelerini ihya ettiklerine, abdestlerinde çok dikkatli olduklarına, her birisinin <strong>temizlik ve nezafet erbabı</strong> olduğuna <strong>şahit oldum</strong>. Çünkü onların arkasından gittikleri zat, bütün bu hususlarda fevkalâde dikkatliydi. O, bütün ömrünü çok ciddi bir kulluk şuuruyla geçirdiğinden bu tavrı çevresine de aksetmiş ve temsilde temadi tesirsiz kalmamıştır.</p>
<p>İyi birer kul olabilmemiz için, birbirimize yardımcı olmalı ve birbirimizi hayırlı işlere teşvik etmeliyiz. Başkalarının dirilişine yardım edersek, aynı zamanda kendimizin de diri kalmasına yardım etmiş oluruz.</p>
<p>Rabbim bizleri, gerçek manada iman edip, Salih amel işleyerek birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden eylesin.</p>
<p><strong><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/04/Ibadetlerde-Devamlilik_HUTBE04.04.25.docx">Cuma Hutbesi | Ramazanda Kazandığımız Güzel Hasletlerimizi Devam Ettirme</a>   WORD</strong></p>
<p><strong><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/04/Ibadetlerde-Devamlilik_HUTBE04.04.25.pdf">Cuma Hutbesi | Ramazanda Kazandığımız Güzel Hasletlerimizi Devam Ettirme</a>    PDF</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-ramazanda-kazandigimiz-guzel-hasletlerimizi-devam-ettirme/">Cuma Hutbesi | Ramazanda Kazandığımız Güzel Hasletlerimizi Devam Ettirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kullukta Derinleşme</title>
		<link>https://hizmetten.com/kullukta-derinlesme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Aug 2021 06:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21751</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Allah’a kullukta kemale ulaşma adına mü’minin dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir? Cevap: Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’a yönelme ve kullukta derinleşme, diğer yandan da inandığı değerleri başkalarına duyurabilme istikametinde olağanüstü bir performans&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kullukta-derinlesme/">Kullukta Derinleşme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru:</strong> Allah’a kullukta kemale ulaşma adına mü’minin dikkat etmesi gereken hususlar nelerdir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bir taraftan Cenâb-ı Hakk’a yönelme ve kullukta derinleşme, diğer yandan da inandığı değerleri başkalarına duyurabilme istikametinde olağanüstü bir performans ortaya koyma bir mü’minin en önemli ve en büyük hedefi olmalıdır. İnsan, Allah’a karşı öyle bir kulluk tavrı ortaya koymalı ve kendisini öyle ibadete salmalıdır ki onu görenler, “Herhâlde bu kişi, Allah’a kulluktan başka bir şey bilmiyor.” demeli. Melekler bile onun kulluktaki bu derinliği karşısında hayrete düşmeli, ona imrenmeli ve “Allah Allah! Beşerî garîzeleri ve şehevî hisleriyle çepeçevre kuşatılmış bir insan, nasıl oluyor da bütün bu badireleri aşarak kalb ve ruh ufkunda seyahat edebiliyor!” sözleriyle onu takdir etmelidirler.</p>
<p>Aynı şekilde o, iman ve Kur’ân hizmetine kendini öyle adamalıdır ki dışarıdan ona bakanlar, “Muhtemelen bu şahıs hizmetten başka bir şey bilmiyor.” demeli. Onun, sahip olduğu bütün imkânları i’lâ-i kelimetullah adına kullandığını ve milletini devletler muvazenesinde olması gerekli olan konuma yükseltme adına ortaya koyduğu azim, ceht ve gayreti görenler onu “mecnun” zannetmelidirler. Esasen dinî anlayışından ve İslâm’ı yaşamadaki derinliğinden ötürü bir insana “mecnun” denilmedikçe, onun imanda kemâle erdiğini söylemek zordur.</p>
<p>Kısacası bu konuda o, tıpkı sahabe gibi olmalıdır. Çünkü sahabeyi görenler, “Ruhbanun filleyl ve fursânun finnehâr” sözüyle anlatıyorlardı. Yani onlar, tıpkı manastırlarda kendilerini ibadete vermiş rahipler gibi gecelerini ibadet ü tâatle geçiriyor, sabahlara kadar Hz. Dâvud gibi “Allah” deyip inliyorlardı. Gündüzleri ise at sırtından inmiyor, i’lâ-i kelimetullah adına diyar diyar dolaşıyorlardı. İşte bir mü’min her iki açıdan da öyle bir performans ortaya koymalıdır ki, hangi yönüyle ele alınırsa alınsın, hâl ve tavırlarının derinliği ve enginliği itibarıyla muhataplarında takdir ve hayret hisleri uyarmalıdır.</p>
<h3>Verdikleri Vereceklerinin En Büyük Referansıdır!</h3>
<p>Aslında bir insanın yapmış olduğu i’lâ-i kelimetullah vazifesinde başarılı olması da kullukta derinleşmesine bağlıdır. Farklı bir ifadeyle, muhatap olduğunuz insanların sadr u sinelerinin kendi enginlikleriyle size açılması, sizin vicdanınızın açılabildiği kadar Hakk’a açılmasıyla doğru orantılıdır. Siz ne kadar Hakk’a yönelirseniz, halk da o kadar size yönelecektir. Bugün olmasa da yarın mutlaka.</p>
<p>Bugün bazı fiyaskolar yaşayabilir, bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirsiniz. Allah bunlarla sizi imtihan eder ve bir kısmınızı eler. Nitekim en güzide bir cemaat olan sahabe bile ağır imtihanlara tâbi tutulmuş, içlerinde istikameti tam yakalayamamışlar elenmiş, yalnızca en safi olanları o nadide toplumun birer ferdi olma durum ve konumunu devam ettirebilmiştir. Bu açıdan önemli olan sizin istikametinizi muhafaza edebilmeniz ve Allah’la münasebetlerinizi güçlü tutabilmenizdir. Kulluktaki bu derinliğinizi devam ettirebildiğiniz takdirde bugün olmasa da yarın Allah, kalbleri yeniden size yönlendirecek, sizin adınıza gönüllerde sevgi vaz edecektir.</p>
<p>Esasında bugüne kadar yurtdışına açılan Hizmet gönüllülerinin bir kısım eksik ve kusurlarına rağmen gittikleri yerlerde hüsn-ü kabul görmeleri ve Cenâb-ı Hakk’ın gönüllerde onlar adına sevgi vaz etmesi, bundan sonra ihsan edeceği nimetler adına da en büyük referanstır. Günümüzün adanmışları bugüne kadar gittikleri yerlerde ciddi hiçbir tepki görmediler. Ufak tefek sıkıntılar yaşanmışsa, bunlar da bizim usul ve üslup hatalarımızın veya başarıları kendimizden bilmemizin bir neticesi olmuştur. Bu sebeple eğer biz Rabbimize vermiş olduğumuz ahdimizi bozmaz ve bütün gönlümüzle O’na teveccüh edebilirsek bundan sonra da O, –inşâallah– ihsan ettiği nimetleri artırarak devam ettirecektir.</p>
<p>Buraya kadar zikrettiğimiz hususlar, işin bir yönüdür. Diğer yönü ise şudur: İnsan, Allah’a ibadette ne kadar derinleşirse derinleşsin, kendisini ne ölçüde hizmete adarsa adasın, yine de yaptıklarını yeterli bulmamalı ve sürekli “Daha yok mu?” demelidir. Esasen uhrevî lütuflar bir yana bu dünyada sahip olunan nimetler bile göz önünde bulundurulacak olursa, yaptığımız ibadetlerin bunlar karşısında ne kadar az ve yetersiz kaldığı daha iyi anlaşılacaktır. Mesela insanın ademden vücuda, vücuttan canlı olmaya, canlı olmadan insan olmaya, oradan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında saf tutmaya kadar sahip olduğu nimetler o kadar büyüktür ki bunların hakkını ödemek mümkün değildir.</p>
<h3>Tevbe, İnâbe, Evbe Kahramanları</h3>
<p>Öte yandan mü’mine düşen vazife, yaptığı en küçük hatalar karşısında bile çok derin pişmanlık hisleriyle Allah’a yalvarıp yakarmaktır. O, tevbe ve istiğfar adına ellerini semaya kaldırdığı veya başını yere koyduğu zaman sanki dünyanın bütün vebalini sırtlanmış gibi bir hâl sergilemelidir.</p>
<p>Hiç şüphesiz bizim bu konudaki en büyük rehberimiz Allah Resûlü’dür (sallallâhu aleyhi ve sellem). Muktedâ-i Küll ve Rehber-i Ekmel olan İnsanlığın İftihar Tablosu, günde yetmiş kez Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunuyordu. Acaba O, ne tür bir kusur işlemişti? Hâşâ, O’na kusur nispet etmek insanı alıp bir belirsizliğe götürür. Bilâkis O, bir taraftan kulluğunun gereğini ortaya koyuyor, diğer yandan da rehberliğinin gereğini seslendiriyordu. O, yapmış olduğu istiğfar ve dualarla ümmetine şu mesajı veriyordu: “Ey kıyamete kadar beni takip edecek olan Müslümanlar! İster kasıtlı olarak, ister hata neticesi, isterse nisyan sonucu olsun, yaptığınız bütün hatalardan ötürü Allah’a istiğfarda bulunun. Hayal, tasavvur, taakkul, niyet ve azimlerinizde çöreklenen ne kadar menfur düşünce varsa onların hepsi için içten sızlanın ve tevbe edin!”</p>
<p>Esasen yapmış olduğu bütün iyilikleri unutması ve irtikâp ettiği en küçük hataları bile sürekli hatırında tutması, hakiki bir mü’minin en önemli özelliklerindendir. Evet, bir mü’min kullukta ne kadar derinleşirse derinleşsin, Din-i Mübin-i İslâm’ı muhtaç sinelere duyurma adına nasıl bir performans ortaya koyarsa koysun veya insanların maddî-manevî ihtiyaçlarını giderme adına ne tür iyilikler yaparsa yapsın, bunların hiçbirini yeterli görmemeli, bütün bunları unutmasını bilmelidir ki gurur ve kibre kapılmasın.</p>
<p>Fakat diğer taraftan o, elli sene önce işlediği küçük bir kötülüğü bile hatırlayacak olsa, “Allah varken ve ben de O’nun kulu iken böyle bir densizliği nasıl yapmışım. Allah, doğru yoldan sapmamam adına önümdeki yolları aydınlatan ve onları birer şehrâh hâline getiren ilâhî prensipler vaz etmişken ben böyle bir levsiyâta nasıl bulaşmışım!” demeli ve onu daha yeni işlemiş gibi pişmanlık ve ızdırapla kıvranmalıdır. Günahları her hatırlayışında, “Bir kere daha Senden özür diliyorum ya Rabbi!” demelidir. İşlediği her bir hata ve günahın başına, istiğfar ve tevbelerle öyle balyozlar indirmelidir ki bu günahlar bir daha onun semtine yaklaşamasın.</p>
<p>Evet, hakiki mü’mine yaraşan, en büyük meziyetlerini ve başarılarını küçülttükçe küçültmesi, en küçük kötülüklerini ise büyüttükçe büyütmesidir. O, gözün harama kayması, kulağın harama meyletmesi, dilin yakışıksız sözler söylemesi, ayağın harama doğru adım atması, elin harama uzanması ve hatta korteksin olumsuz düşüncelerle kirlenmesi gibi küçük büyük bütün inhiraflarını gözünde öyle büyütmeli ki bunlar karşısında ızdıraptan beli bükülmeli, şairin dediği gibi;</p>
<blockquote><p>Ger beni bu günahlarla tartarsa Hazreti Deyyân,<br />
Kırılır arsa-ı mahşerde arş-ı mizan.” demelidir.</p></blockquote>
<p>Hayatını böyle hassas bir dengede götürebilen bir mü’min, sürekli metafizik gerilim içinde yaşayacaktır. Bir insanın sürekli tevbe ve istiğfarla gerilmesi, olumsuzluklara karşı onda dikkat ve teyakkuz duygusunu tetikleyecektir. Bu iç ızdırapları ve hesaplaşmaları haramlara karşı onun için bir siper ve bariyer vazifesi görecektir. Hain bir nazar, harama karşı bir kulak kabartma, haram bir lokmayı ağza götürme gibi bir kısım günahlar karşısında onda tepki oluşturacaktır. Bunun aksine şayet küçük dahi olsa günahlar karşısında bu ölçüde teyakkuza sahip olmaz ve “Bu kadarcık bir şeyden ne olacak ki!” derse, aynı hataları yapmaya devam edecek ve zamanla bu küçük günahlar dev bir vebale dönüşecektir.</p>
<p>Büyük insanların tavrına bakacak olursak, hayatlarını hep bu istikamette yaşadıklarını görürüz. Mesela onlardan birisi olan Hz. Ali, “Ya Rabbi, eğer ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen benim gibi hevâ-i nefsine uymuş ve düşe kalka yürüyen kimselerin hâli nice olacak! Onları kim affedecek!” diye inler. Bilmem ki o Hazret’in hayaline bir mâsiyet misafir olmuş muydu?!. Onların bu tür sözleri karşısında bize düşen, “Estağfirullah” demektir. Çünkü mukarrabînden olan bu insanların neye günah dediklerini bilemiyoruz.</p>
<p>Diğer taraftan mü’min, ortaya koyduğu hâl ve tavırları itibarıyla farklı görünmeden ve farklı algılanmadan çok korkmalı, iç ve dış bütünlüğünü sağlama adına fevkalâde hassas hareket etmelidir. O her zaman tabiî olmalı, nasıl ise öyle davranmalıdır. Riya ve süm’anın en küçüğünden bile uzak durmalıdır. Kendini olduğunun üstünde gösterecek suni tavırlara girmemeli, alkış ve takdir peşinde koşmamalı, son derece samimi olmalıdır. Hz. Mevlâna’nın enfes ifadesiyle, ya olduğu gibi görünmeli ya da göründüğü gibi olmalı, başkalarını kendisi hakkında yanlış mülâhazalara sevk etmemelidir.</p>
<p>Bütün bu hususların her biri kulluğun ayrı bir derinliğini oluşturur. Eğer insan bütün bu hususlarda kendisine düşeni yaparsa, Allah’ın izni ve inayetiyle zirveleri ihraz eder. Bunların birinde kusur eden kimsenin ise takılıp yollarda kalma tehlikesi vardır.</p>
<h3>Sırat Burada Geçilir!</h3>
<p>Görüldüğü üzere kulluk, mü’minlere yüklenen mükellefiyetler açısından çok kolay gibi görünse de esasında çok ince bir çizgidir. Farklı bir tabirle kulluk, bir yandan şehrâhta yürümek kadar kolay fakat diğer yandan sıratı geçmek kadar da zordur.</p>
<p>Meseleyi kolay zanneden ve basit ele alanlar da inayet-i İlâhiye ile kurtulabilirler. Bu sebeple meseleyi başkalarına arz ederken ümit kırıcı olmamak gerekir. Eğer birilerinin Allah’la irtibatı pamuk ipliği ile sağlanıyorsa bunu da koparmamaya dikkat etmeliyiz. Bilemeyiz, belki bir gün rahmet-i ilahiye bu pamuk ipliğini kopmaz bir halat (urve-i vüskâ) hâline getirebilir. Yani baştaki böyle zayıf bir irtibat, zamanla güçlenerek insanı cisim ve bedenin kulluğundan kurtarır da kemâlât-ı insaniye zirvelerine çıkarabilir.</p>
<p>Fakat insan kendisine bakarken böyle bakmamalıdır. O, kopabilecek zayıf bir pamuk ipliğine mi yoksa sağlam bir halata mı tutunduğunu sık sık gözden geçirmelidir. Belki her gün birkaç defa tutunduğu ipin kendisini taşıyıp taşıyamayacağını, onunla köprüleri geçip geçemeyeceğini, menzile ulaşıp ulaşamayacağını kontrol etmelidir. O, bütün haramlara karşı kararlı bir tavır alsa ve dinin bütün emirlerine sımsıkı sarılsa da kendisi adına sürekli endişe taşımalıdır.</p>
<p>Hz. Ömer’in şöyle dediği nakledilir: “Tek bir kişi haricinde herkes Cennet’e gidecek deseler, acaba o bir kişi ben miyim, diye endişe ederim.” Hâlbuki Hz. Ömer halife olduğu dönemde öyle büyük işler başarmıştır ki onun on senede gerçekleştirdiğini Osmanlılar yüz elli senede gerçekleştirememişlerdir. Muhtemelen onun bu konudaki mülâhazası şuydu: “Şayet benim yerimde Ebu Bekir olsaydı, bu yapılanların birkaç katını yapardı. Çünkü o, benim on senede yaptığımı iki buçuk senede yapmıştı.”</p>
<p>Bu sebeple insan çok büyük başarılara imza atsa, yaptığı çalışmalarla insanlığın önüne yeni ufuklar koysa, çağ kapayıp çağ açsa bile yine de gurura kapılmamalıdır. Yaptığı hiçbir işi takdir ve alkışa bağlamamalıdır. Amellerinin karşılığını ahirete bırakmalı, bunlar karşısında herhangi bir dünyevî beklentiye girmemelidir. Yani her şeyi sadece Allah için yapmalı ve bütün güzellikleri O’na nispet etmelidir.</p>
<p>Bir insan, meydana gelen başarıların Allah’a nispet edilmesinden ne kadar inşirah duyuyorsa, imanı o oranda kuvvetlidir. Allah’a gönülden inanmış bir mü’min, başarıların kendisine nispet edilmesinden fevkalâde rahatsızlık duyar ve “Neden insanlar böyle yakışıksız bir nispette bulundular?” der. Böyle bir düşünce küçük olanı büyük, damlayı derya, zerreyi güneş, hiç ender hiç olanı da her şey yapar.</p>
<h3>Tercih Hatası Yapmama</h3>
<p>Bu itibarla insan, tercihini doğru yapmalı. O, salonları veya meydanları doldurmuş pek çoğu itibarıyla da ne dediğinin farkında olmayan kalabalıkların “Seninle iftihar ediyoruz.” demelerindense, yerde ve gökteki bütün ruhanilerin, “Seninle iftihar ediyoruz.” demesini tercih etmelidir. Eğer tercihinizi uhrevî nimetler istikametinde kullanırsanız yani Allah’ı seçerseniz siz de O’nun tarafından “seçilmiş” olursunuz. Nitekim enbiya-i ızâm’a “Mustafeyne’l-Ahyâr (seçilmiş hayırlı insanlar)” denilmesinin sebebi, onların bu mevzuda isabetli bir tercihte bulunmalarından kaynaklanır. Burada seçim isabetli yapılmalıdır ki ahirette Cennet ve Cehennem’e gidecekler seçilirken doğru tarafta yer alabilelim.</p>
<p>Bir mü’minin kullukta derinleşme, i’lâ-i kelimetullah vazifesini deruhte etme, tevbe ve istiğfar kahramanı olma, Allah karşısında haşyetle gerilme, iç-dış bütünlüğünü yakalama, bütün başarıları Allah’tan bilme gibi hususlarda muvaffak olabilmesi kâmil bir imana sahip olmasına bağlıdır. Kur’ân, <span class="arabic">يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا</span> “Ey iman edenler, iman edin.” (Nisâ sûresi, 4/136) buyurmak suretiyle mü’minlere sürekli imanlarını tazeleme ve imanda derinleşme yolunu gösteriyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, <span class="arabic">جَدِّدُوا إِيمَانَكُمْ</span> “İmanınızı yenileyiniz…” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/359) sözleriyle aynı hususa dikkat çekiyor.</p>
<p>Bu açıdan insan her sabah güne uyanırken ter ü taze bir imanla o güne başlamaya azmetmelidir. Daha doğrusu her gününü imanda daha bir derinleşmek suretiyle canlandırmalı, hayattar hâle getirmelidir. İmanı arttıkça, “Allah’ım, nasıl olmuş da ben dün Seni böyle duyamamışım!” demelidir. Mâbud-u bi’l-hak ve Maksûd-u bi’l-istihkak olarak sadece O’nu görmelidir. Duyduğu, gördüğü her şeyi analiz ve sentezlere tabi tutarak onlardan yepyeni komprimeler çıkarmalı, yeni formüllere ulaşmalıdır. Hz. Pir’in yaklaşımıyla bir “Hel min mezîd” kahramanı olarak uğradığı her menzilde dağarcığını doldurmaya çalışmalı ve oradan başka bir menzile geçmelidir. Doyma bilmeyen bir arzuyla sürekli kanatları gergin hep yukarılara daha yukarılara daha yukarılara yükselmelidir.</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / İstikamet Çizgisi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kullukta-derinlesme/">Kullukta Derinleşme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın kendini keşfi ve kullukta derinlik</title>
		<link>https://hizmetten.com/insanin-kendini-kesfi-ve-kullukta-derinlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Jul 2021 06:00:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21200</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: İnsanın Allah’la irtibat ve kullukta derinleşmesinin kendini bilmesi ve keşfetmesiyle mümkün olacağı ifade ediliyor. İzah eder misiniz? Cevap: Arapça’da اَلْعَادَاتُ لَا تُتْرَكُ “Âdetler terkedilmez.” şeklinde bir söz vardır. Bundan تَرْكُ اَلْعَادَاتِ مِنَ الْمُهْلِكَاتِ “Âdetlerin terki&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insanin-kendini-kesfi-ve-kullukta-derinlik/">İnsanın kendini keşfi ve kullukta derinlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: İnsanın Allah’la irtibat ve kullukta derinleşmesinin kendini bilmesi ve keşfetmesiyle mümkün olacağı ifade ediliyor. İzah eder misiniz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Arapça’da <span class="arabic">اَلْعَادَاتُ لَا تُتْرَكُ</span> <em>“Âdetler terkedilmez.”</em> şeklinde bir söz vardır. Bundan <span class="arabic">تَرْكُ اَلْعَادَاتِ مِنَ الْمُهْلِكَاتِ</span> <em>“Âdetlerin terki helâkete götüren sebeplerdendir.”</em> disiplini çıkarılmıştır. Bu açıdan eğer bir mü’min illâ bir şeyi âdet hâline getirecekse, Allah’la (celle celâluhu) münasebeti adına ortaya koyması gereken ibâdet ü taatleri asla terk edemeyeceği âdetler hâline getirmelidir. Şayet insan, ibadet ü taati ve Allah’la sıkı münasebetiyle böyle bir keyfiyeti elde eder de onu vicdanının iç derinliği hâline getirebilirse, bir kısım Hak dostlarının “Bir ân huzur gaybûbeti yaşarsam ölürüm.” mülâhazasına ulaşabilir. Bunun için de onun, her an Allah’ı (celle celâluhu) görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülâhazasıyla hareket etmesi; his, şuur ve iradesiyle sürekli O’nun hoşnutluğunun peşinde olması, gazabına götürebilecek davranışlardan olabildiğince uzak durması; mahiyetindeki sevme ve saygı duyma hislerini O’na tevcih etmesi çok önemlidir.</p>
<p>Böyle bir kıvam, inanan herkes için bir hedeftir, daha doğrusu bir hedef olmalıdır ama o hedefe ulaşmak için insan konum ve duruşunu sürekli gözden geçirmeli ve samimiyetle kendine şu soruları sormalıdır: “Acaba böyle bir ufku yakalama adına gerekli olan kıvamı sergileyebiliyor muyum? Bulunduğum konumu yeterli görmeyip, ‘Bir fasıl daha, bir fasıl daha!’ deyip terakki semalarında sürekli ötelere kanat çırpabiliyor muyum?”</p>
<h3>Hakikat mesleği ve tevazu</h3>
<p>Hakikat yolcusunun kalb ve ruh ufkunda seyahat ederken ulaştığı mertebeyi hiçbir zaman yeterli görmeyip sürekli daha yukarıları hedeflemesi çok önemlidir. Fakat bu sözümüzle onun, bir kısım harikulâde şeyler sergileyerek kendini ifade etmesini değil, Yüce Allah’ı (celle celâluhu) bilip tanıması ve O’nun huzurunda kendisini bir hiç olarak görmesi adına derinleşmesini kastediyoruz. Sözün gelişi insan, kendi gücüyle sadece küre-i arzın değil bütün dünyaların hareket yönünü değiştirse bile, onun Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğü ve icraatı karşısında bunun bir “hiç” olduğunu görmesi ve her şeyi O’ndan bilmesi gerekir. Bu açıdan hakikat mesleğini benimseyenler, suda batmadan yürüme, havada kanatsız uçma, tayy-i mekân yaparak bulunduğu yerde otururken bir anda Kâbe’yi tavaf etme gibi harikulâdeliklere kat’iyen talip olmamalıdır. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın, bazı veli kullarına verdiği bu türlü mazhariyetlere talip olma, hakikat mesleğinin ruhuna zıttır. Hakikat mesleğinde esas olan tevazudur, mahviyettir, nefsini yerden yere vurup kendini hep sıfır görmektir. Bu arada şunu ifade edeyim ki, bu tür mânevî makam ve payelere talip olmayan hakikat kahramanları, elbette ki kaymakamlık, valilik, vekillik, bakanlık ve benzeri dünyevî makam ve payelere de hiç talip olmazlar.</p>
<p>Bu ifadelerle idareye ait o makamların hafife alındığı, küçük görüldüğü anlaşılmamalıdır. Fakat talip olunan yüksek değerlerin büyüklüğü karşısında bu türlü şeylere meyletmek, talip olunan o hakikatlere bir saygısızlık olur. Yürünen bu yolda eğer “Allah rızası” denmişse, ondan daha büyüğünün olmadığı; “O’nun cemâli” hedeflenmişse, ondan daha müstesnasının bulunmadığı; Firdevs’e talip olunmuşsa, ondan daha önemli bir yerin söz konusu bile olamayacağı bilinmelidir. İnsan bir kere bu yüce gayeleri hedeflemişse, artık onlardan dönüp başka şeylere teveccühte bulunmak, onlara karşı saygısızlık olur. Evet bir hakikat eri, Resûl-i Kibriyâ’nın (aleyhi ekmeletüttehâyâ) bir kapı kulu ve âzât kabul etmez boynu tasmalı bir bendesi olmaya talip olmuşsa, Hazreti Mevlânâ’nın ifadeleriyle:</p>
<blockquote><p>Kul oldum, kul oldum, kul oldum!<br />
Ben Sana hizmette iki büklüm oldum.<br />
Kullar âzât olunca şâd olur;<br />
Ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.</p></blockquote>
<p>diyerek âdeta avazı çıktığı kadar İslâm’a teslimiyetini ifade mânâsında Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) bende olduğunu haykırmışsa, bunu başka hiçbir şeyle değiştirmez, değiştirmemelidir.</p>
<h3>“Ben” diyene kapılar sürmelidir</h3>
<p>Ama insan, kendini işin içinden çıkartamamışsa benliğine takılır kalır. Benliğine takıldığı ölçüde de o, şeytana yakın, Allah’a (celle celâluhu) uzaktır. “Ben” diyene, hiçbir zaman Allah’a giden yolda kapılar açılmaz. Her açmak istediğinde o, kapıları sürekli kapalı ve sürgülü bulur, o kapının önünde beyhude bir şekilde bekler durur. Çünkü bir yerde iki tane “ben” olmaz. Esasen “ben” demekte kibir emaresi vardır. Efendimiz  (sallallâhu aleyhi ve sellem), kapısının tokmağına dokunan sahabîye, <em>“Kim o?”</em> diye sorar, <em>“Ben!”</em> deyince, kapıyı açar.. açar ancak <em>“Ben, ben!”</em> diyerek de o söze karşı rahatsızlığını ortaya koyar. (Buhârî, isti’zân 17; Müslim, âdâb 38, 39) Çünkü ihtimal bu “ben” deyişte bir nevi kibir vardır; âdeta o “benim kendimi tanıtmaya ihtiyacım yok” demiş olmaktadır.</p>
<p>Evet sürekli “ben” deme, âdeta bir davul sesi çıkarma demektir. Malûm olduğu üzere davul, içi bomboş olduğu için ses çıkarır. Sürekli “ben” diyen kişi de kendisini bomboş, hakir bir varlık seviyesine indirmektedir. Zira içi dolu olanlar, dışarıya bir davul gibi ses vermezler. Mevlânâ Hazretleri, bu mânâda boş kimseleri, içinde bir-iki tane oyuncak türünden inci-mercan bulunan, sağa-sola döndürüldüğünde tıkır tıkır ses çıkaran kutulara; dolu insanları da içleri cevherlerle dolu olduğu için dışarıya ses ve sır vermeyen cevher kutularına benzetir.</p>
<p>Tevâzu, mahviyet ve hacâletin alâmeti sessizliktir. Bu duygularla hareket ederek ülkesi, milleti ve topyekûn insanlık adına sürekli plan ve proje üretmeye çalışanlar, aksiyon öncelikli insanlardır ve onların icraatları, tıpkı yıldırımların gök gürültüsünden önce hedeflerine ulaştığı gibi, seslerinin önünde yürür. Diğer yandan gösteriş ve âlâyiş, içi boş ama gürültülüdür. Dolayısıyla hayatlarını gösteriş ve âlâyiş üzerine tesis edenler, sadece boş gürültü çıkarmış olurlar. Hâlbuki esas olan, sözlerin aksiyon öncelikli olmasıdır. Nitekim Hazreti İbrahim (aleyhisselâm),<span class="arabic"> وَاجْعَل لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْاٰخِرِينَ</span> <em>“Gelecek nesiller içinde iyi nam bırakmayı, hayırla anılmayı nasip eyle bana!”</em> (Şuarâ sûresi, 26/84) şeklinde dua ederek gelecek nesillere uzanan kalıcı hizmetler yapmayı Cenâb-ı Hak’tan istemiştir. Bu, aksiyon öncelikli bir sözdür. Onun için insan, bildiği ve yapabildiği kadar tarlaya tohumu atıp gerisini Allah’a bırakmalıdır. Ancak böyle engin bir mülahazayla hizmet etme de Allah’ı (celle celâluhu) biliyor ve tanıyor olmakla mümkündür ki O’nu (celle celâluhu) bilip tanıma ise insanın kendini, kendi konumunda bilmesine bağlıdır.</p>
<h3>Kendini bilmeyen Rabb’ini de bilemez</h3>
<p>Hadis diye rivayet edilen<span class="arabic"> مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ</span> <em>“Nefsini bilen, Rabb’ini de bilir.”</em> (el-Münâvî, Feyzu’l-kadîr 1/225, 4/399, 5/50; el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/343) sözünde ifade edildiği gibi, fizyolojik yapısıyla, vicdanıyla ve onun dört rüknü olan irade, latîfe-i rabbâniye/kalb, zihin ve hissiyle birlikte kendini tahlil ve analiz eden insan, Rabb’ini daha iyi bilir. Bu sözün mefhum-u muhalifi alınacak olursa, “Kendini bilmeyen, Rabb’ini de bilemez.” demektir. O hâlde insanın, Rabb’ini bilmesi için kendisinin ne olduğunu bilmesi lâzımdır. Hazreti Pîr’in ifadesiyle insan, öyle mükemmel bir “fabrika”dır ki (Bkz.: Sözler s.165 (On Üçüncü Söz, İkinci Makam)) onun her parçası bir diğeriyle ciddî tenasüp içindedir. Aynı zamanda bu varlık, kâinatla da çok ciddî bir tenasüp içindedir. Mesela, insanın ağzı ve onunla yiyeceği şeyler arasında bir münasebet olduğu kadar, gözleri ve onlarla göreceği şeyler arasında da bir münasebet vardır. Hem öyle bir münasebet ki, onunla değişik tecellî dalga boyundaki varlıkları görüp seçebilir.</p>
<p>İnsanın âzâları arasındaki bu tenasüp, onun içinde bulunduğu kâinattaki diğer varlıklar arasında da söz konusudur. Fizikçi ve astrofizikçilerin ifadelerine göre, en uzak sistemlerin bile, yeryüzünde çok küçük görülen insanla bir alâkası ve münasebeti vardır. Ancak bu münasebeti sezip anlayabilmek için işe öncelikle yakın daireden başlamak gerekir. Mesela insan, yiyeceği maddelerle ağzının, göreceği nesnelerle gözünün münasebetleri açısından kendini tahlil ettiği zaman mutlaka Yüce Yaratan’ın varlık ve birliğini gösteren delillere ulaşacaktır. Onun için kudsî hadis diye rivayet edilen ve tasavvuf kitaplarında da yer alan bir mübarek sözde Cenâb-ı Hak, <em>“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin. Ey insanoğlu, Ben Rabb’im; nefsini bilen Beni de bilir.. nefsini terk eden Beni bulur… Beni bilmek için nefsini terk et; Benim mârifetimle mamur olmayan bir kalb kördür!</em>” buyurmuştur.</p>
<h3>Anatomik yapıdan ruhun derinliklerine</h3>
<p>Alexis Carrel, daha 1935 yılında yazmış olduğu <em>“İnsan Bu Meçhul”</em> adlı eserinde, insan vücudundaki mükemmelliğe ve mutlaka onun bir Yaratıcısı olduğuna dikkat çekmiş, böylece önemli bir çalışmaya imza atmıştı. Her ne kadar kitabın yazarı, Türkiye’de bazılarının karalamasına maruz kalsa da söz konusu eser, insanımız tarafından okunmuş ve ondan istifade edilmiştir. İnsanlar, -hususiyle doktorlarımız- o kitabı okurken ondaki insan anatomisi üzerine yapılan tahlillere baktığında, o tahlillerin her faslında “Lâ ilâhe illâllah-Allah’tan başka ilâh yoktur.” diyeceklerdir. Zira O’nun (celle celâluhu) kudret eli olmadan insan vücudundaki o harikulâde tenasübü izah etmek mümkün değildir.</p>
<p>İnsan, bu şekilde kendi anatomisi ve fizyolojisi başta olmak üzere onların eşya ile irtibatlarını yani dış âlemini tanıdıktan sonra, iç âlemi de diyebileceğimiz nefsini, vicdan mekanizmasını ve içine doğanları bilmeye yönelmelidir. Zaman zaman “içe doğma” şeklinde de ifade edilen “hiss-i kable’l-vukû”ların yaşanması; mesela, insanın sabah vakti aklına gelen birisiyle ikindi vakti karşılaşması; rüyada âlem-i misal ve âlem-i berzaha ait levhaların insanın müşâhedesine sunulması ve sabah olduğunda rüyada gördüğü bazı şeylerin aynıyla, bazılarının da “tevil-i ehâdis”e vâkıf olanların tevil ettiği şekliyle zuhur etmesi gibi olaylar, onun iç âleminde yaşadığı olaylardır. Bunları sebepler çerçevesinde izah etmek de mümkün değildir. İnsan, bütün bunlardan hareketle kendi iç âleminde yolculuğunu sürdürdüğünde hem kendini icmâlî olarak bilecek, hem de Yüce Yaratıcı’nın varlığına ulaşacak ve Rabb’ini daha iyi tanıyacaktır.</p>
<h3>Gerçek hürriyet</h3>
<p>Kudsî hadis diye rivayet edilen yukarıdaki sözde, <em>“Beni bilen, Beni arar.”</em> buyruluyor. Bu da bir önceki fasla bağlanabilir. İnsan, Yüce Yaratıcı’yı tanıdıkça, “Acaba O, benden ne istiyor? O’nun yakınlığına nasıl erebilirim, sinemi O’nun iştiyakıyla nasıl doldurabilirim? Zira sinemi O’nun iştiyakıyla doldurmak benim vazifem, O’nun da hakkıdır. Bu sinede sadece O tecelli etmeli, O’ndan gayrı her şeyi (mâsiva) çıkarıp atmalı!” diyecek ve arayışını derinleştirecektir. Fuzûlî, bu hakikati şöyle seslendirir:</p>
<blockquote><p>Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil;<br />
Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir?</p></blockquote>
<p>Evet insanın, bu şiirde işaret edildiği gibi, dünya ve içindekileri sinesinden söküp atması, sadece O’nun mülahazasıyla dolup taşması ve zihnini sürekli O’nunla meşgul etmesi lâzımdır. İnsan, bunları yerine getirdiği takdirde Cenâb-ı Hakk’ı bulmuş olacak; O da kulunun bu samimi gayretlerini karşılıksız bırakmayacak ve kudsî hadis diye rivayet edilen sözün devamında buyurulduğu gibi, onun bütün arzularını, hatta daha da fazlasını lütfedecektir. Alvarlı Efe Hazretleri bu hakikati ne güzel ifade eder:</p>
<blockquote><p>Sen Mevlâ’yı seven de<br />
Mevlâ seni sevmez mi?<br />
Rızasına iven de<br />
Hak rızasın vermez mi?</p></blockquote>
<h3>“Ben, ganimet için Müslüman olmadım Yâ Resûlallah!”</h3>
<p>İşte bu mertebeye eren mü’min, değişik arzu ve isteklerin vesayetine girmekten kurtularak hakikî hürriyete kavuşur. Zira merhum Seyyid Kutub’un ifadesiyle <em>“Hakikî hürriyet, Allah’a kul olmaktan geçer.”</em> Evet Allah’a (celle celâluhu) kul olanlar, başkalarına kulluktan kurtulurlar. O’na hakkıyla kul olmayanlar ise başları secdeye gitse bile makama, mansıba, korkuya, yuvaya, rahata, zevk u sefaya, bohemliğe, alkışa, takdire, çoluğu çocuğu adına da yalıya, villaya kulluk gibi onlarca kulluk çeşidi sergileyeceklerdir ki, herhalde cahiliye dönemi müşriklerinin bile bu kadar çok putu olmamıştır!</p>
<p>Evet başka şeylere kul-köle olmaktan sıyrılmanın yolu, Allah’a hakikî mânâsıyla kul olmaktan geçer. Bu konuda sahabe efendilerimizin hayatları ne güzel, ne çarpıcı misallerle doludur. Mesela askerî ve siyasî bir dâhi olan Hazreti Amr İbnü’l-Âs (radıyallâhu anh) çok geç Müslüman olmasına rağmen, bu mevzuda dinin ruhunu öylesine güzel kavramıştır ki, o anlayışa hayran olmamak mümkün değildir.</p>
<p>Bildiğiniz gibi Amr İbnü’l-Âs Hazretleri, Hudeybiye Sulhü sonrasında Müslüman olmak için Medine’ye gidip Efendimiz’in yüce huzuruna çıkar. Mahcubiyetinden dolayı âdeta tir tir titremektedir. Çünkü o güne kadar İnsanlığın İftihar Tablosu’na (aleyhi ekmelüttehâyâ) çok kötülük yapmıştır. Fakat Rahmet Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) yapılan hiçbir kötülüğü deftere yazmamış, onları çoktan unutmuştu. Musafaha yaparken Amr İbnü’l-Âs kendisinden geçmiş, âdeta bir cezbe hâliyle Allah Resûlü’nün mübarek elini sıktıkça sıkmış, bunun üzerine de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), <em>“Ne demek istiyorsun yâ Amr?” </em>diye sormuştu. Hazreti Amr, <em>“Kusurumu bağışla yâ Resûlallah!” </em>diye mukabelede bulununca, Allah Resûlü ona, <em>“Bilmiyor musun yâ Amr, ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah’ geçmiş bütün günahları siler, süpürür ve temizler…” </em>fermanında bulunmuştu. (Bkz.: Müslim, îmân 192; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/204) Amr İbnü’l-Âs Müslüman olduktan kısa bir süre sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu çağırmış, kendisini bir seriyye ile harbe göndereceğini ve neticesinde de ganimet elde edeceğini bildirmişti de o, <em>“Yâ Resûlallah! Ben, ganimet için Müslüman olmadım…” </em>demişti. (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/197, 202; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 4/467)</p>
<p>Aynı şekilde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), kaynaklarda ismi zikredilmeyen bir sahabî efendimize ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat: <em>“Yâ Resûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben -boğazını göstererek- şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” </em>demiş, ganimeti elinin tersiyle itmişti. Neticede o, arzu ettiği gibi boğazına isabet eden bir okla şehit olup ötelere yürümüştü. (Nesâî, <em>cenâiz</em> 61; Abdurrezzak, el-Musannef 5/276; Hâkim, el-Müstedrek 3/688)</p>
<p>Yine Mekke’nin fethine kadar Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem]) karşısında yer almış olan Ebû Süfyan’ın (radıyallâhu anh) gözüne Yermûk Savaşı’nda bir ok isabet etmişti. Ebû Süfyan, çıkan gözünü avucuna aldıktan sonra diğer gözüyle ona anlamlı anlamlı bakmış, <em>“Neye yararsın ki, yetmiş sene kendi sahibini görmedin!”</em> diyerek yere atmıştı. (Bkz.: İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe 6/158)</p>
<p>Bütün bu misaller,</p>
<blockquote><p>“Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır<br />
Mürşidi kâmil olanın, gayet yolu âsân imiş.” (Niyazî-i Mısrî)</p></blockquote>
<p>sözleriyle ifade edildiği üzere, insanı yetiştiren muallimin tesirini ortaya koyduğu gibi, aynı zamanda bir hamlede amudî (dikey) yükselme adına da misal teşkil etmektedir.</p>
<p>İşte günümüzün inanan gönülleri de, kendilerine ashâb-ı kiramı örnek alıp hiçbir dünyeviliğe tâlip olmamalı; hele hele devletin herhangi bir kademesinde görev yapıyorsa, makamının kredisini kullanarak kendisine, çoluk çocuğuna, yakınlarına çıkar sağlamamalı; araba, uçak, yat, gemi.. vb. şeyler peylememelidir. Meşhur bir atasözünde denildiği gibi o sadece “Allah bes, bâki heves!” deyip Hak rızası istikametinde yürümeli, sadece O’nun rızasına tâlip olmalı; hedeflediği rızâ-i ilâhîyi, cemâlullâhı, iştiyak-ı likâullâhı ve maiyyet-i nebeviyeyi hiçbir şeye değişmemelidir. Hatta bunlardan vazgeçmesi karşılığında ona cennetler teklif edilse bile, “Allah Allah! Bunlar bende nasıl bir eğrilik gördüler ki bana rızâ-i ilâhînin, iştiyak-ı ilâhînin, ru’yet-i ilâhiyenin berisinde bir şeyler teklif ediyorlar.” diyebilme yiğitliğini göstermelidir. Yüreğini öylesine bu duygularla “lebrîz” etmeli, doldurup taşırmalı ki başka şeyleri içine almasın. Zira bunların yanında gökte uçma, suda batmadan yürüme, insanların içini okuma, çehrelerine bakarak başlarına gelecek şeyleri onlara söyleme gibi şeyler, çer-çöp denecek kadar basit kalır.</p>
<p>Hâsılı, kendini iman ve Kur’ân hakikatlerini i’lâya ve ruhunun âbidesini ikâme etmeye adamış insanlar, izah edilen hususlara çok dikkat etmek mecburiyetindedirler. Evet onlar, dünya ve mâfîhâ adına her şeyi ellerinin tersiyle itmeli ve <span class="arabic">فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ</span> <em>“Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru hareket et.”</em> (Hûd sûresi, 11/112) âyeti hükmünce, kendi tarz-ı telâkkilerine göre doğru bildikleri şeylere göre değil, doğruluk denilince nezd-i ulûhiyette neye karşılık geliyorsa işte o şekilde doğru olmaya çalışmalıdırlar.</p>
<p><strong>Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insanin-kendini-kesfi-ve-kullukta-derinlik/">İnsanın kendini keşfi ve kullukta derinlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ubûdiyet ve Kulluğu İle Efendimiz</title>
		<link>https://hizmetten.com/ubudiyet-ve-kullugu-ile-efendimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Oct 2020 06:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[ubudiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14379</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hele ibadeti, hele ibadeti! O&#8217;nun ibadetine bakan insan, sanki O, hayatında başka hiçbir iş yapmamış da, hep ibadet etmiş zannederdi. Evet O, kulluğunda bu kadar derindi. Zaten, bütün güzelliklerde de&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ubudiyet-ve-kullugu-ile-efendimiz/">Ubûdiyet ve Kulluğu İle Efendimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hele ibadeti, hele ibadeti! O&#8217;nun ibadetine bakan insan, sanki O, hayatında başka hiçbir iş yapmamış da, hep ibadet etmiş zannederdi. Evet O, kulluğunda bu kadar derindi. Zaten, bütün güzelliklerde de O, öyle değil miydi? Hangi sahada, O&#8217;na kim yetişebilmişti ki? Hayır, hiçbir sahada, hiç kimsenin O&#8217;na ulaşması mümkün değildi.!</p>
<p>O, namazında kulluğunu o denli derin temsil ediyordu ki neredeyse ürperip ağlamadığı namaz yok gibiydi. Sahabe, namaz kılarken O&#8217;nun sinesinin değirmen taşının ses çıkardığı gibi ses çıkardığını söylemektedir.<sup>[1]</sup> İçinde dönen boyunduruklar ve kulluğun o ağır mükellefiyetleri O&#8217;nu kaynayan bir kazana çeviriyordu. Elbetteki bu hâl, O&#8217;nun en yüksek seviyede, kulluğunu ifa edebilme gayretinden ileri geliyordu.</p>
<p>Namaz O&#8217;nun âdeta şehvetle arzuladığı bir işti. Başka hiçbir zevk, O&#8217;na namazın verdiği zevki vermiyordu. O&#8217;nun içindir ki, bir gün şöyle buyurmuştu: <strong>حُبِّبَ إِلَيَّ: اَلنِّسَاءُ، وَالطِّيبُ، وَجُعِلَ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلاَةِ </strong><em>&#8220;Bana (üç şey) sevdirildi: Kadın, güzel koku; namaz ise benim gerçek göz aydınlığım.&#8221;</em><sup>[2]</sup></p>
<p>Kadın, bir erkeğin alâka duyması için en önemli unsurlardandır. Hz. Âdem (aleyhisselâm) yaratılırken, bu duygu ile yaratılmıştır. Bu alâkanın fazlalığı şehvettir. Şehvet ise, neslin devam etmesine verilen avans ve ücret demektir. Böyle bir unvan verilmeseydi, hiçbir insan, neslini devam ettirmeyi düşünmezdi. Zira, diğerleri sadece angarya kabul edilecek mükellefiyetlerdir. Tek başına çocuk sevgisi de, neslin devamı için yeterli değildir. Onun için Allah (celle celâluhu), erkeğin kadına, kadının da erkeğe alâka duyması için şehveti yarattı.</p>
<p>İnsan mahiyetinde var olan ve yaratılışla gelen bu duyguyu aşmak mümkün değildir. Mümkün olsaydı, bunu başta Hz. Âdem (aleyhisselâm) aşardı. Ve işte Efendimiz de bu fıtratı ve fıtrî olanı konuşuyor, anlatıyor ve <em>&#8220;Bana kadın sevdirildi.&#8221;</em> buyuruyordu. O, fıtratla, tabiatla iç içe olduğunu bilen bir peygamberdi. O&#8217;nun getirdiği dinde ruhbanlık yoktu. Kendilerini ibadete vermek ve vakitlerinin bütününü, Allah&#8217;a (celle celâluhu) kullukta geçirebilmek gayesiyle hadımlaşmak isteyen ashabına O şöyle diyordu: <em>&#8220;Allah&#8217;ı (celle celâluhu) en çok bileniniz ve O&#8217;ndan en çok korkanınız benim. Ama ben ibadet ediyorum, hanımlarımla da bulunuyorum. İstirahat ediyorum, gece ibadetini de yapıyorum. Oruç tutuyorum, yemek de yiyorum. Bu, benim yolumdur. Benim yolumdan yüz çeviren ise benden değildir&#8230;&#8221;</em><sup>[3]</sup></p>
<p>O, tam bir denge insanıydı ve objektif prensiplerle gelmişti. O&#8217;nun getirdiği din, bir hanîfiye-i semha idi ve herkesin rahatlıkla yaşayıp, tatbik edebileceği bir sistemin de adıydı. O, sadece belli bir gruba hitap etmek için gelmemişti.. herkes içindi ve mesajı da herkesi kucaklıyordu.</p>
<p>Güzel kokuya gelince, seçkin ruhlar, güzel kokudan hoşlanırlar. Allah Resûlü, ruhaniyâtıyla öyle incelmiş ve cismaniyeti o derece rikkat kesbetmişti ki, âdeta ruhuyla atbaşı gidiyor ve meleklerle bütünleşiyordu.</p>
<p>Ruhiyat başkadır, ruhaniyat başkadır. Hem ruhiyat, hem de ruhaniyat sahibi olanlar, aynı zamanda &#8220;nefs-i sâfiyât&#8221;ın da sahibidirler. Sâfiyeye ancak nebiler ulaşabilir. Bu makamın zirvesinde de, yine Efendimiz vardır. Düşünün ki, O&#8217;nun bedeni, miraçta dahi ruhuyla olan yarışını bırakmamış, ruh nerelere çıkmışsa, Efendimiz&#8217;in bedeni de ruhuyla beraber orada olmuştur.</p>
<p>Ben, burada miracın keyfiyeti üzerinde yapılagelen münakaşaları tekrar edecek değilim. Cumhur-u ulemânın bu husustaki görüşü, Efendimiz&#8217;in miraca ruh ve bedeniyle beraber çıktığı şeklindedir.<sup>[4]</sup> O&#8217;nun bedeni o kadar ruhaniyat ve nuraniyet kesbetmiştir ki ruhunun adımını attığı her yerde, bedeninin temâşa ve nazarı da vardı. Başkaları ruhlarıyla veya rüyalarında miraç yapabilirler. Ancak, ruh ve cesetle miraç yapmak, sadece Efendimiz&#8217;e nasip olmuştur. O işin eri ve o yolun şehsuvarı, O&#8217;dur.</p>
<p>Güzel koku, meleklerin ve ruhanilerin gıdasıdır. Allah Resûlü de, onlarla hem ruh hem de ceset itibarıyla iç içe girdiğinden ve onlarla çok ciddî bütünleştiğinden dolayı, güzel kokudan son derece hoşlanmaktaydı ki, güzel koku O&#8217;nun içine âdeta inşirah vermekteydi.</p>
<p>İşte Allah Resûlü, <em>&#8220;Bana kadın ve güzel koku sevdirildi.&#8221;</em> derken ruh ve cesedinin ihtiyacını, bir çırpıda, bu &#8220;cihet-i câmia&#8221; ile ilan ediyor, kendisine ait hususiyetleri anlatmış oluyordu&#8230;</p>
<p>Ancak, bu ilk iki mesele, tabiî, fıtrî ve beşer olmanın gereğidir ki, bunlarda, başkaları da Allah Resûlü&#8217;ne iştirak edebilirler. Yani, kadını ve güzel kokuyu sevmek, sadece Efendimiz&#8217;e mahsus değildir. Çünkü bunlar, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın insan fıtratına yerleştirdiği duygularla sevilirler. Ve bu husus az-çok herkeste vardır.</p>
<p>Üçüncü hususa gelince, işte orada biraz durmak icap eder; zira Allah Resûlü: <em>&#8220;Namaza gelince, o benim göz aydınlığım, o benim yavuklum ve o benim şehvetimdir.&#8221;</em> der.</p>
<p>Bizden birine, en çok sevdiğimiz insanlardan birinin geldiği müjdelense, nasıl sevinir ve kendimizden geçeriz; Allah Resûlü de, namaza duracağı zaman bizim bu duyduğumuz sevinçten yüzlerce kat fazlasıyla sevinç ve coşkunluk duymaktaydı. Hani, uzun bir müddet Fatıma&#8217;dan (radıyallâhu anhâ) ayrı kalsaydı, sonra da O&#8217;na Fatıma (radıyallâhu anhâ) geliyor denseydi, O, ne kadar sevinir, nasıl mesrur olurdu; işte namaz vaktinin geldiğini haber veren sesi duyduğunda da O, daha çok sevinir, daha çok mesrur olurdu. Çünkü namaz O&#8217;nun sevgilisi, namaz O&#8217;nun mâşukası ve namaz O&#8217;nun gözdesiydi.</p>
<p>Bu hadisi takviye eden Taberânî&#8217;nin rivayet ettiği başka bir hadislerinde de Efendimiz şöyle buyurmaktadır:<strong> إِنَّ اللّٰهَ جَعَلَ لِكُلِّ نَِبيٍّ شَهْوَةً، وَإِنَّ شَهْوَتِي فِي قِيَامِ اللَّيْلِ </strong><em>&#8220;Allah her nebiye bir arzu, istek ve şehvet vermiştir. Bana gelince, benim şehvetim, gece namaz kılmaktadır.&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Bunun mânâsı şudur: &#8220;Siz, cismaniyetinize, bedeninize ait değişik zevkleri adım adım takip edersiniz; size, o zevkler adına gelen sinyaller, sizi tutar kendine cezbeder; siz de, o zevklerin ardına düşersiniz. Bana gelince, ben, vicdan denen vaizin &#8216;Kalk namaz vaktidir!&#8217; sesini duyunca, beni bu sinyal, öyle ardına düşürür ve öyle kendimden geçirir ki, namazsız edemem. Gece namazı kılmadığım, gece kalkamadığım anlar, benim için en hüzün verici anlar ve dakikalardır. Ve benim için en zevkli ve saadetbahş olan anlar da, namazda olduğum anlardır.&#8221;</p>
<p>Allah Resûlü&#8217;nün, kulluğu ve Cenâb-ı Hak&#8217;la olan irtibatı ve aynı zamanda tevhid-i ulûhiyeti ilan ve itirafı öyle derindi ki, şimdiye kadar bu derinliğe çok kimse akıl erdirememiştir. İşte yukarıda naklettiğimiz hadis de bunun en açık örneğidir.</p>
<p>Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Bir gece uyandığımda, Allah Resûlü&#8217;nü yanımda göremedim. Aklıma, diğer hanımlarından birinin yanına gitmiş olabileceği ihtimali geldi. El yordamıyla etrafı yokladım. Elim ayağına dokundu. O zaman Allah Resûlü&#8217;nün namaz kılmakta olduğunu anladım.. başı secdedeydi. Kulak verdim, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve şöyle yakarıyordu:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِرِضَاكَ مِنْ سَخَطِكَ، وَبِمُعَافَاتِكَ مِنْ عُقُوبَتِكَ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنْكَ، لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْكَ أَنْتَ كَمَا أَثْنَيْتَ عَلَى نَفْسِكَ (عَزَّ جَارُكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُكَ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُكَ وَلاَ اِلَهَ غَيْرُكَ)</strong></p>
<p><em>&#8220;Allahım! Senin gazabından Senin rızana sığınırım. İkabından affına sığınırım. Allahım! Başka değil, Senden yine Sana sığınırım. (Celâlinden cemaline, gazabından rahmetine, azamet ve heybetinden, şefkat ve re&#8217;fetine sığınırım.) Zâtını senâ ettiğin ölçüde, Seni senâ etmekten âciz olduğumu itiraf ederim.&#8221;</em><sup>[6]</sup><em> &#8220;Senin komşuluğun, yakınlığın, azizliktir. (Sana mücavir olan, aziz olmuştur.) Senin senâ ve övülmen, yücedir. Senin ordun mağlup edilemez. Sen vaadettiğin şeyde, vaadinden dönmezsin. Senden başka ilâh, Senden başka mâbud da yoktur.&#8221;</em><sup>[7]</sup></p>
<p>Evet, O&#8217;nun namaza yaklaşması, âdeta bir şehvet yaklaşmasıydı. İsterseniz şimdi de Ebû Zerr&#8217;i (radıyallâhu anh) dinleyin. Diyor ki: &#8220;Bir gece sabaha kadar namaz kıldı. (Dua âyetleri geldiğinde, o duaları ısrarla tekrar eden Allah Resûlü, namazını saygı, huşû ve taatin mozayiği hâline getirirdi. Nafile namazlarında, secdede, rükûda, kıyamda okuduğu çeşitli ve çok uzun dualar vardır. O gün sabaha kadar:</p>
<p><strong>إِنْ تُعَذِّبْهُمْ فَإِنَّهُمْ عِبَادُكَ وَإِنْ تَغْفِرْ لَهُمْ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ </strong>âyetini<sup>[8]</sup> okudu ve ağladı.&#8221;<sup>[9]</sup> O, namaza bir türlü doyma bilmiyor, âdeta hiç doyum noktasına varamıyordu.</p>
<p>Şimdi de İbn Mesud&#8217;u (radıyallâhu anh) dinleyelim: (İbni Mesud, Kûfe&#8217;nin yüzünün akı, şanlı sahabe.. Hanefi mezhebi, ona çok şey borçludur. Alkameler, İbrahim Nahaîler, Hammad b. Ebî Süleymanlar –ki Ebû Hanife&#8217;nin hocasıdır– hep onun altın ikliminde yetişmişlerdir. Sahabe onu Ehl-i Beyt&#8217;ten zannederdi. Evet, O, Allah Resûlü&#8217;nün hanesine öyle teklifsiz girer çıkardı.<sup>[10]</sup> Efendimiz, ona Kur&#8217;ân okutur, dinler ve ardından da, <em>&#8220;Kur&#8217;ân&#8217;ı indiği gibi dinlemek isteyen İbn Ümmi Abd&#8217;den (İbn Mesud) dinlesin.&#8221;</em><sup>[11]</sup> buyururlardı. Hz. Ömer (radıyallâhu anh), onu Kûfe&#8217;ye gönderirken, hicran ve üzüntüsünü şöyle dile getirmişti: Kûfeliler! Eğer sizi nefsime tercih etmeseydim, Abdullah b. Mesud&#8217;u (radıyallâhu anh) kat&#8217;iyen yanımdan ayırmazdım.<sup>[12]</sup> Kısa boylu, sıska bacaklıydı.<sup>[13]</sup> Ama o, bir ilim dağarcığı, daha doğrusu bir ilim okyanusuydu.</p>
<p>İbn Mesud (radıyallâhu anh) diyor ki: Bir gün Allah Resûlü&#8217;yle beraber gece namazı kılmaya azmettim. Geceyi O&#8217;nunla geçirecek ve O&#8217;nun yaptığı ibadeti ben de yapacaktım. Namaza durdu, ben de durdum. Fakat bir türlü rükûa gitmiyordu. Bakara sûresini bitirdi, &#8220;Şimdi rükûa gider.&#8221; dedim; fakat O, devam etti; sonra Âl-i İmrân&#8217;ı, sonra da Nisâ sûresini okudu ve ardından rükûa vardı. Namaz esnasında o kadar yoruldum ki, bir ara aklıma kötü düşünceler geldi. (Bu kötü düşünce ne olabilirdi? İlk anda acaba Hz. Süleyman (aleyhisselâm) gibi Allah Resûlü&#8217;nü kıyamda iken vefat etti mi zannetti, diye akla gelebilir.) Onun için dinleyenler arasından biri sordu: Ne düşünmüştün? İbn Mesud (radıyallâhu anh): &#8220;Namazı bozup, O&#8217;nu namazıyla baş başa bırakmayı düşünmüştüm.&#8221;<sup>[14]</sup></p>
<p>Abdullah b. Amr da şu hâdiseyi naklediyor: Bir gece Allah Resûlü&#8217;nün arkasında namaza durdum. Durmadan şu âyeti okuyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu:</p>
<p><strong>رَبِّ إِنَّهُنَّ أَضْلَلْنَ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ فَمَنْ تَبِعَنِي فَإِنَّهُ مِنِّي وَمَنْ عَصَانِي فَإِنَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ</strong><em> &#8220;Allahım, muhakkak onlar insanların çoğunu saptırmıştır. Kim bana tâbi olursa bendendir. Kim de isyan ederse, Gafûr sensin, Rahîm sensin.&#8221;</em><sup>[15]</sup></p>
<p>Ve, yine böyle hüzünlü olduğu bir gündü. Ağlıyor, ağlıyor, durmadan ağlıyordu. Cibril geldi, Allah&#8217;tan (celle celâluhu) selâm getirdi. Ve Cenâb-ı Hak, <em>&#8220;Muhammedim niçin ağlıyor acaba?&#8221;</em> diye soruyor, dedi.</p>
<p>O, Allâmü&#8217;l-Guyûb&#8217;dur. İlmi, bütün eşyayı kuşatmıştır. Zaten hiç kimse O&#8217;nun ilim, kudret ve iradesinin dışında olamaz.. ama soruyor&#8230; Bu sormadan maksat ister işhad, ister O&#8217;nun numuneliğini ilan olsun farketmez.</p>
<p>Allah Resûlü, ağlamaktan cevap veremiyordu. Sadece dudaklarından şu kelime dökülebildi: <em>&#8220;Ümmetî, ümmetî!&#8221;</em> Dert, ızdırap belliydi: O&#8217;nun ümmeti&#8230; Cibril durumu âdeta rapor edip götürdü. Ve, Cenâb-ı Hak, onu ikinci bir selâmla daha gönderdi ve onu şu sözlerle teselli buyurdu:</p>
<p><strong>اِذْهَبْ اِلَى مُحَمَّدٍ فَقُلْ لَهُ: اِنَّا سَنُرْضِيكَ فِي اُمَّتِكَ وَلاَ نَسُوءُكَ </strong><em>&#8220;Git Habîbime (selâm söyle) ve de ki: Muhakkak ümmetin hakkında seni razı edecek ve seni asla tasa ve keder içinde bırakmayacağız.&#8221;</em><sup>[16]</sup></p>
<p>O, ömrünü kullukla geçirmişti. Namaz, O&#8217;nun en sevdiği gözdesiydi. Gece gündüz namaz kıldı ve hep öyle yaşadı. Nasıl yaşanırsa öyle ölüneceğini zaten O söylememiş miydi?<sup>[17]</sup> Ve her fâni gibi O da ölecekti. Ama o, namaz demiş yaşamıştı ve namaz deyip hayata veda edecekti&#8230;</p>
<p>Son günleriydi. Gözlerini açacak dermanı dahi kalmamıştı. Başından aşağıya bir kova soğuk su dökülünce gözlerini açıyor, şayet bir tek kelime söyleyecek kadar dermanı varsa, <em>&#8220;Cemaat namazı kıldı mı?&#8221;</em> diye soruyordu. Ancak bu kadarcık dahi, enerji sarfı, efor, O&#8217;nun dermanını tüketiyor ve yine bayılıyordu. Dökülen soğuk suyla kendine gelince sorduğu soru yine aynı soruydu <em>&#8220;Cemaat namazı kıldı mı?&#8221;</em></p>
<p>Hayır, cemaati saatlerden beri O&#8217;nu bekliyordu. Gözler hep kapısındaydı. Ne zaman perde aralanacak ve mescide yine güneş doğacaktı.. işte bunu gözlüyorlardı. Çoğu, O Güneşin batmak üzere olduğunun farkındaydılar; ancak buna bir türlü inanmak istemiyorlardı. Bu arada, Allah Resûlü, artık namaz kıldıracak takatinin olmadığını anlayınca <em>&#8220;Ebû Bekir&#8217;e söyleyin namazı kıldırsın.&#8221;</em> buyurdu. Biraz kendinde iyileşme hissedince de mescide doğru yürüdü. Bir kolundan amcası Abbas (radıyallâhu anh), diğerinden de amcasının oğlu ve aynı zamanda damadı Hz. Ali (radıyallâhu anh) tutmuş, ayakları sürünerek mescide götürülmüştü. Her hâlinden ve her hâllerinde namazın ihtişamı, namazın değeri, namazın büyüleyiciliği dökülüyordu&#8230; Kendisinden sonra imam olacak zatın arkasına durdu ve namazını oturarak kıldı. O, bu şekilde mescide sadece iki defa gelebildi. Birinde namazı Allah Resûlü kıldırdı, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de arkadakilere onun sesini duyurdu.<sup>[18]</sup> Diğerinde ise, namazını Hz. Ebû Bekir&#8217;in (radıyallâhu anh) arkasında kıldı.<sup>[19]</sup> Cemaatine kendisinden sonra gelecek imamı âdeta iş&#8217;âr buyurdu.</p>
<p>Bir kere daha, evet O, namazla ve cemaatle bu derece bütünleşmişti. Son ânına kadar da cemaati terketmemişti.. hatta, ayaklarını sürüye sürüye mescide gelmiş ve namazını cemaatle kılmıştı&#8230;</p>
<p>Ahmed b. Hanbel&#8217;e göre, cemaat &#8220;farz-ı ayn&#8221;dır.<sup>[20]</sup> Zira Allah (celle celâluhu), <em>&#8220;Rükû edenlerle beraber rükû edin.&#8221;</em><sup>[21]</sup> buyurmaktadır. İmamlardan bazıları, cemaati namazın sıhhat şartlarından sayarlar. Cemaatsiz namaz, onlara göre namaz değildir.<sup>[22]</sup> İmam Şâfiî&#8217;ye göre cemaat farz-ı kifâyedir.<sup>[23]</sup> Hanefi mezhebinde ise, sünnet-i müekkededir.<sup>[24]</sup> Hanefî imamlardan bazıları ise cemaati vacip kabul etmektedir&#8230;<sup>[25]</sup></p>
<p>Biz, burada meselenin fıkhî tahlilini yapacak değiliz. Sadece küçük bir hatırlatma olsun diye, bu kadarcık temas ettik. Esas konumuz, Allah Resûlü&#8217;nün ubûdiyeti, kulluğunda gösterdiği titizlik ve namazındaki derinliğidir.</p>
<p>Sıradan bir insan dahi, şuuruna ererek namaz kılsa, bu namaz, onu fuhşiyattan ve münkerattan alıkoyar.<sup>[26]</sup> Bir namaz ki, onu kılan Allah Resûlü&#8217;dür; O&#8217;nu nasıl günaha bırakır!.. Hayır hiç bırakmamıştır.. bırakmaz!</p>
<p>O&#8217;nun kıldığı namazı, Hz. Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) anlatırken: &#8220;Öyle kıyamda dururdu ki, sorma gitsin. Öyle rükûa varırdı ki, sorma gitsin ve öyle secde ederdi ki, sorma gitsin!&#8221;<sup>[27]</sup> der ve Allah Resûlü&#8217;nün kıldığı namazın güzelliğini bu ifadelerle anlatmaya çalışır.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın varlığına başka hiçbir delil olmasa, Allah Resûlü&#8217;nün kıldığı namaz, delil olarak yeter. Çünkü O&#8217;nun, bütün namazında, namazının rükünlerinde âdeta Cenâb-ı Hak tecellî ederdi. Hiç namazı böyle olan bir insan günaha meyleder mi?</p>
<p>O&#8217;nun ibadeti, bir bütünlük arz ediyordu. Namazı en mükemmel şekliyle eda ederken, başka bir ibadet çeşidi olan meselâ orucu da ihmal etmiyordu. Haftanın bir iki gününü mutlaka oruçlu geçiriyor; hatta bazen de o kadar uzun süre oruç tutuyordu ki, sanki hiç iftar etmiyor zannedilirdi.<sup>[28]</sup> Bazen da işi fıtrî seyrinde bırakır ve herkes gibi iftar ederdi. Ancak oruçlu olduğu günler, diğerlerine kıyasla daha çoktu.<sup>[29]</sup></p>
<p>O, zaman zaman savm-ı visâl yapardı. Yani hiç iftar etmeden birkaç gün üst üste oruç tutardı. Sahabe O&#8217;nun orucuna özenir ve O&#8217;nu taklit etmek isterlerdi ama, bu çok zordu. Bir defasında, Ramazan&#8217;ın son günleriydi ki, Efendimiz savm-ı visâle niyetlenmişti. Sahabe de aynı şekilde niyet ettiler. Ancak, oruç birkaç gün uzayınca, hepsinin dermanı kesildi. Bereket bayram gelmiş ve herkes sevinmişti. Zira, bayram, bir gün daha gecikmiş olsaydı, âdeta hepsi dökülecekti. Allah Resûlü, onların bu durumunu görünce tebessüm buyurdu ve <em>&#8220;Eğer bayramın gelmesi gecikseydi, ben yine oruca devam edecektim.&#8221;</em> dedi. Ardından da kendisinin güç yetirdiği bu ibadete, onların gücünün yetmeyeceğini söyledi. <em>&#8220;Çünkü Allah bana, sizin anlamayacağınız tarzda yedirir, içirir.&#8221;</em> buyurdu.<sup>[30]</sup></p>
<p>Bilhassa, Ramazan ayının son günlerinde Allah Resûlü, paçaları sıvar ve bütün gününü ibadetle geçirirdi.<sup>[31]</sup> Sanki bu günlerde O&#8217;nun sırtı hiç yere değmezdi.</p>
<p>Yazın en şiddetli günlerinde de Allah Resûlü oruç tutardı. Birçok muharebede O, hep oruç tutmuştu. Hele bazen harp öyle şiddetlenirdi ki, bunlardan biri itibarıyla kendisiyle beraber Abdullah b. Revâha&#8217;dan (radıyallâhu anh) başka oruç tutan kalmamıştı.<sup>[32]</sup> O, <em>&#8220;Oruç, insanı günaha karşı koruyan bir zırhtır.&#8221;</em><sup>[33]</sup> demişti. Ve bu zırhın en sağlamını da kendisi giymiş ve korunmuştu..</p>
<p><span class="notice">[1] Ebû Davud, salât 161; Nesâî, sehv 18.<br />
[2] Nesâî, işretü&#8217;n-nisâ 1; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/128, 199, 285.<br />
[3] Buhârî, nikâh 1; Müslim, nikâh 5.<br />
[4] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/113 vd.<br />
[5] Taberânî, el-Mu&#8217;cemü&#8217;l-kebîr, 12/84; Deylemî, Müsned, 1/172; Heysemî, Mecmeu&#8217;z-zevâid, 2/271.<br />
[6] Müslim, salât 221-222; Ebû Dâvûd, salât 148.<br />
[7] Tirmizî, daavât 90; Ebû Dâvûd, edeb 97; Heysemî, Mecmeu&#8217;z-zevâid, 10/124.<br />
[8] Mâide sûresi, 5/118.<br />
[9] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/149.<br />
[10] Buhârî, fedâilu&#8217;l-ashab 27; Müslim, fedâilu&#8217;s-sahabe 110-111.<br />
[11] Buhârî, fedâilu&#8217;l-ashab 27; Müslim, fedâilü&#8217;s-sahabe 116-117.<br />
[12] İbn Sa&#8217;d, et-Tabakâtü&#8217;l-kübrâ, 3/157.<br />
[13] İbn Abdilberr, el-İstîâb, 3/990.<br />
[14] Buhârî, teheccüd 9; Müslim, müsafirîn 204.<br />
[15] İbrahim sûresi, 14/36.<br />
[16] Müslim, iman 346.<br />
[17] Müslim, cennet 83.<br />
[18] Buhârî, ezan 51; Müslim, salât 90-97.<br />
[19] Tirmizî, salât 151; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/159.<br />
[20] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/3; Cezîrî, el-Fıkh ale&#8217;l-mezâhibi&#8217;l-erbaa, 1/405.<br />
[21] Bakara sûresi, 2/43.<br />
[22] İbn Kudâme, el-Muğnî, 2/3; Merdâvî, el-İnsaf, 2/210.<br />
[23] Cezîrî, el-Fıkh ale&#8217;l-mezâhibi&#8217;l-erbaa, 1/407.<br />
[24] Merğınânî, el-Hidâye, 1/55.<br />
[25] İbn Âbidîn, Hâşiyetü Reddi&#8217;l-Muhtâr, 1/552.<br />
[26] Bkz.: Ankebût sûresi, 29/45.<br />
[27] Buhârî, teheccüd 16; Müslim, müsafirîn 125.<br />
[28] Ebû Dâvûd, savm 53; Tirmizî, savm 43; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/91.<br />
[29] Buhârî, savm 53; Müslim, sıyâm 178.<br />
[30] Buhârî, savm 49; Müslim, savm 59.<br />
[31] Buhârî, leyletu&#8217;l-kadr 5; Müslim, i&#8217;tikaf 7.<br />
[32] Müslim, sıyâm 108-109; Ebû Davud, sıyâm 45.<br />
[33] Buhârî, savm 2; tevhid 35; Müslim, sıyâm 162-163.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ubudiyet-ve-kullugu-ile-efendimiz/">Ubûdiyet ve Kulluğu İle Efendimiz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
