<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kerbela arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/kerbela/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/kerbela/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:16:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Kerbela arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/kerbela/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gandi’yi Hayran Bırakan Duruş: Kerbela &#124; İSMET MACİT</title>
		<link>https://hizmetten.com/gandiyi-hayran-birakan-durus-kerbela-ismet-macit/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmet Macit]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Aug 2022 07:15:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hz. hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Macit]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26768</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kerbela yüzyıllardır dinmeyen gözyaşıdır. Yüreklere saplanıp mızrak gibi kanatır durur mümin yürekleri. Kerbela bir faciadan ötesidir. Kerbela kutsanmış devlet yapısının canavara dönüştürdüğü idarecilerin; ikballeri ve makamları için yapmayacakları kötülük, kurmayacakları&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gandiyi-hayran-birakan-durus-kerbela-ismet-macit/">Gandi’yi Hayran Bırakan Duruş: Kerbela | İSMET MACİT</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kerbela yüzyıllardır dinmeyen gözyaşıdır.</p>
<p>Yüreklere saplanıp mızrak gibi kanatır durur mümin yürekleri.</p>
<p>Kerbela bir faciadan ötesidir.</p>
<p>Kerbela kutsanmış devlet yapısının canavara dönüştürdüğü idarecilerin; ikballeri ve makamları için yapmayacakları kötülük, kurmayacakları tuzak olmayacağının Hz. Hüseyin ve ailesinin kanı ile bela toprağına yazılmasıdır…</p>
<p>Kerbela, çürümüş bir zihniyetin, rotasından çıkmış dini telakkinin, bozulmuş hakikat anlayışının, bitirilmiş ahiret inancının, yok edilmiş hesap günü idrakinin dirilmesi diriltilmesi için mazlumların gözyaşlarını akıttığı çölün adıdır…</p>
<p>Hz. Hüseyin’in (ra) Kerbela yürüyüşü, Hz. İbrahim’in elinde baltasıyla putlara hücumudur. Dedesi Kâinatın İftihar Tablosu’nun (sav) Huneyn’de <em>“Ben Allah’ın elçisiyim bunda yalan yok, ben Abdulmuttalib’in torunuyum bunda yalan yok” </em>haykırmasıdır…</p>
<p>Dünyasını ahirete kurban etmiş, ruhunu midesine yedirmiş, aklını hevâsının tuzağına düşürmüş… en tepedeki idareciden en alttaki tebâya kadar ölüm uykusuna yatmışları uyandıran sûr sesidir Kerbela’daki çığlık.</p>
<p>Hz. Hüseyin’in (ra) Kerbela’da, 4000 kişilik çapulcular sürüsüne yaptığı şu konuşma yüzyılların alnına yazan manifesto gibidir: <strong><em>“Ey insanlar, Re­sû­lul­lah (a.s.m.) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: ‘Kim insanlara zulümle muamele eden, Allah’ın haram kıldıklarını pervasızca işle­yen, Re­sû­lul­lah’ın yolundan gitmeyen ve Allah’ın kulları arasında zulüm ve haksızlıkla iş gören bir idareciyi görür de ona göz yumar, eliyle veya diliyle karşı çıkmazsa, Cenâb-ı Hakk’ın o kimseyi müstahak olduğu yere göndermesi hak olur.’ Bu adamlar [Yezîd ile Ubey­dul­lah bin Ziyad] devamlı şeytana uymakta­dırlar. Allah’a ibadet etmeyi bırakıp devamlı bozgunculuk ve fesat çıkarmakta­dırlar. Allah’ın kanunlarını işlenemez hâle getirmiş bulunmakta, devletin hazi­nesini kendi aralarında paylaşmaktadırlar. Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını ise haram kılmaktadırlar. Bunu kabul etmeyip karşı çıkmak ise herkes­ten önce benim vazifemdir…”</em></strong></p>
<p>Bir ailenin yok ediliş öyküsünün ötesinde kendilerini, yozlaşmış İslam yorumlarına meydan okumak için feda eden 72 kahramanın destansı öyküsüdür Kerbela…</p>
<p>Sivil direnişin öncüsü olarak tarihe geçen Gandi tarihe sığmayan Hz. Hüseyin ve diğer Kerbela şehitleri için şunları söyler: <em>“Baskı altında mücadele edip galip gelmeyi Hz. Hüseyin’den öğrendim. Hindistan (bağımsızlık) mücadelesinde başarılı bir ülke olmak istiyorsa İmam Hüseyin&#8217;in izinden gitmek zorundadır. Hüseyin&#8217;inki gibi 72 yoldaşım olsaydı, Hindistan&#8217;a 24 saat içinde özgürlüğünü kazandırmış olurdum</em>.”</p>
<p>Şüphesiz ağır bir imtihandı Hz. Hüseyin ile yola çıkanlar için… Ya <em>“Ey Musa biz, onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız”</em> diyerek Peygamber torununu yalnız bırakacaklar, ya da Bedir’in kahramanı Sad bin Muaz (ra) gibi: <em>“Yâ Resûlallah! Biz sana iman ettik. Seni tasdik ettik. Getirdiğin şeylerin hak olduğuna şahit olduk. Sana itaat edeceğimize söz verdik. İstediğin tercihi yapabilirsin. Biz sonuna kadar seninleyiz. Sana Kur’ân’ı indiren Allah’a yemin ederim ki Berku’l-Gımad’a kadar atını sürsen bizden bir kişi bile arkada kalmaz. İşte canlarımız; dilediğini al. İşte malımız; istediğin kadarını al ve istediğin yere harca. Hiç şüphesiz aldıkların, bizim için geride bıraktıklarından daha sevimlidir. Seni hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki bize şu denizi gösterip dalsan biz de seninle birlikte dalarız; içimizden kimse geride kalmaz. Yarın bizi, düşmanlarımızla karşılaştırsan asla hoşnutsuzluk göstermeyiz. Savaşırken sabır ve sebat göstermek, düşmanla karşılaşınca sadakatten ayrılmamak, bizim şiarımızdır. Umulur ki Allah, sana bizden gözünü aydın edecek şeyler gösterir. Yürüt bizi Allah’ın bereketine doğru!” </em>diyerek yerin altını da ve üstünü de memnun edeceklerdi…</p>
<p>Onlar tercihlerini çoktan yapmışlardı… Hz. Hüseyin (ra) facia akşamı yakınlarına şöyle bir konuşma yaptı: <em>“Görüyorsunuz, dünya değişmiş. İyisi gitmiş, kötüsü kalmış. Ha­yatın bir tadı kalmamış. Ömrümüzün kalan kısmı, kabın dibinde kalan su artı­ğından, havası ağır ve sıkıcı bir otlak hayatından başka bir şey değildir. Artık hak ile amel edilmediğini, batıldan vazgeçilmediğini görmüyor musunuz? Böyle bir durumda kalan kişinin ölümü hayata tercih etmesi gerekir. Ben şahsen ölümü mutluluk, zalimlerin idaresinde yaşamayı ise alçaklık olarak görüyo­rum…”</em></p>
<p>Hz. Hüseyin (ra) bunları söyledikten sonra, yanındakilere, gece karanlığından is­tifade ederek geri dönmeleri ricasında bulundu. Fakat onlar bunu kabul et­mediler. <strong><em>“Allah bizi senden sonraya bırakmasın. Vallahi biz senden ayrılma­yız!”</em></strong> dediler.</p>
<p>Ne mi oldu? Yezidler, Şemirler, Ubeydullahlar… tarihin çöplüğünde lanetle anılırken… Hz. Hüseyin (ra) ve diğer Kerbela kahramanları hak karşısında duruşun gereğini yapıp müminlerin kalplerinde mütenâ yerlerini almışlardır…</p>
<p>Rabbimin rahmeti onların ve hakkın kavgasını verirken şehit olanların üzerine olsun!</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gandiyi-hayran-birakan-durus-kerbela-ismet-macit/">Gandi’yi Hayran Bırakan Duruş: Kerbela | İSMET MACİT</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehlibeyt&#8217;e olan sevgimiz, Kerbela&#8217;daki hüznümüz</title>
		<link>https://hizmetten.com/ehlibeyte-olan-sevgimiz-kerbeladaki-huznumuz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Aug 2021 11:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Dr Hüseyin Kara]]></category>
		<category><![CDATA[ehli beyt]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21719</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zulme ve zalime karşı direnişin sembol ismi İmam Hüseyin&#8217;in Kerbela&#8217;da şehit edilmesi üzerinden asırlar geçse de milyonlarca Müslüman acısını yüreğinde hissetmeye devam ediyor. Tüm İslâm dünyası, Ehl-i  Beyt sevdalısı olup&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ehlibeyte-olan-sevgimiz-kerbeladaki-huznumuz/">Ehlibeyt&#8217;e olan sevgimiz, Kerbela&#8217;daki hüznümüz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zulme ve zalime karşı direnişin sembol ismi İmam Hüseyin&#8217;in Kerbela&#8217;da şehit edilmesi üzerinden asırlar geçse de milyonlarca Müslüman acısını yüreğinde hissetmeye devam ediyor. Tüm İslâm dünyası, Ehl-i  Beyt sevdalısı olup özellikle Hz. Hüseyin’i, maruz kaldığı  sıkıntılar sebebiyle son derece samimi ve içli duygularla  sevmiştir. Bu sevgi, günümüzde de artarak devam etmektedir. Allah Resûlü’nün (s.a.s) aziz torununa beslenen  bu samimi muhabbet, dünya coğrafyasındaki tüm Müslümanları birleştiren, ağlatan, düşündüren, ders ve ibretler almaya  sevk eden ortak bir değerdir.</p>
<p>Tarihe “Kerbelâ Faciası” diye geçen bu olayda  “sevgi, saygı, vefâ, hakka, hukuka riayet, insana hürmet, insanın fikrine önem vermek, onu dinlemek-anlamak yok olmuş”tur! Dolayısıyla bizler bu faciadan ibret çıkartarak  İslâm dünyasında insanlar arası ilişkilerde bu değerleri öne çıkarmalıyız. Bu vesile ile ifade etmek gerekir ki, “Her yıl Muharrem Ayı’nda Kerbelâ Faciası’nı, acıların tazelenmesi, yaraların yeniden açılması için değil; Hz. Hüseyin Efendimizin, uğrunda canını feda ettiği hak, adalet, rahmet, merhamet, müsamaha, şefkat duygu ve değerlerinin yeniden ihyâsı ve her meslekteki insan ilişkilerine yeniden yansıması için anmalı”yız</p>
<p>Muharrem ayı gelince on dört asırlık bitmeyen acılar depreşir. Ehl-i Beyt&#8217;e, Efendimizin pak nesline yapılan zulümler on dört asır geçse de yüreğimizi kanatır. İnanmış her müminin kalbinde yaradır Kerbela.</p>
<p>Dr Hüseyin Kara, Hizmetten YouTube kanalında bugün Avrupa saatiyle 20:30&#8217;da canlı yayınlanacak programda &#8216;Ehlibeyt&#8217;e olan sevgimiz, Kerbela&#8217;daki hüznümüz&#8217; başlığıyla Kerbela ve İmam Hüseyin&#8217;i anlatacak.</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_70281"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/THBHe2_yq7g?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>19 Ağustos Perşembe<br />
<img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/23f0.png" alt="⏰" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />20.30 Berlin Saati<br />
<img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/23f0.png" alt="⏰" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />21.30 İstanbul Saati<br />
<img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/23f0.png" alt="⏰" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />14.30 Newyork Saati<br />
<img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/23f0.png" alt="⏰" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />19.30 Londra Saati</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ehlibeyte-olan-sevgimiz-kerbeladaki-huznumuz/">Ehlibeyt&#8217;e olan sevgimiz, Kerbela&#8217;daki hüznümüz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ortak acımız Kerbela</title>
		<link>https://hizmetten.com/ortak-acimiz-kerbela/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Aug 2021 10:23:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[hz. hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[Sünni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21577</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevilik, İslam dairesinde tasavvufi bir yoldur. Alevilikte Hakk, Muhammed, Ali sevgisi inancın adeta parolasıdır. Allah inancı, Hz. Muhammed’e duyulan muhabbet ve Hz. Ali sevgisi Aleviliğin temelini  oluşturur. Alevi inancını dilden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ortak-acimiz-kerbela/">Ortak acımız Kerbela</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Alevilik, İslam dairesinde tasavvufi bir yoldur. Alevilikte Hakk, Muhammed, Ali sevgisi inancın adeta parolasıdır. Allah inancı, Hz. Muhammed’e duyulan muhabbet ve Hz. Ali sevgisi Aleviliğin temelini  oluşturur. Alevi inancını dilden dile gönülden gönüle aktaran ozanların dilindeki binlerce nefes bunun en açık delilidir. Bugün Alevîlik içinde önemli bir konuma sahip olan inanç önderleri Alevî dedeleri de bunu ısrarla dile getirmektedir. Bu bakış tarihi süreç içerisinde de hiç değişmemiş, Aleviler İslam üst kimliği içinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.</p>
<p>Alevi ve Sünni inanca mensup halkımız geçmişte şer güçlerce tezgahlanan birtakım oyunlarla zaman zaman karşı karşıya getirilmiştir. Gerilimi tetikleyen asıl unsur cehalettir. Sünniler de Aleviler de hem inançları hakkında hem de birbirleri hakkında yeterli bilgiye sahip değildir. Üstüne üstlük bir de ortalıkta dolaşan birtakım yalan yanlış ifadelerden oluşan ciddi bir bilgi kirliliği vardır.</p>
<p>Bilindiği gibi Aleviler, Hz. Hüseyin’in katledildiği Muharrem ayında oruç tutarak bir hüzün yaşarlar. Esasen Anadolu insanı Alevi’siyle Sünni’siyle gönlü Ehlibeyt muhabbetiyle dopdoludur. Kerbela, ortak bir hüzündür. Son yıllarda Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’in şehadeti vesilesiyle Alevî-Sünnî halkın birlikte düzenlediği mevlid ve anma programları, Sünni vatandaşların Muharrem ayında cemevlerinde oruç açma programına katılmaları, birlikte sofraya oturup lokma paylaşmaları, Hz. Hüseyin’in şehadetine ve Ehlibeyt’e yapılan zulme birlikte gözyaşı dökmeleri her iki inanca sahip toplulukları birbirine yaklaştırması, kaynaştırması sebebiyle anlamı ve önemi büyük etkinliklerdir.</p>
<p>Her iki kesimin birbirini tanımaya ve anlamaya ihtiyacı vardır. Öncelikle ve özellikle bu empatiyi egemen çoğunluk olan Sünnilerin yapması lazımdır. Bunun için bir araya gelmelerin vesileleri artırılmalıdır.Alevi ve Sünnîlerin birlikte katıldıkları Muharrem ayı, oruç açma programlarında Kerbela’da Ehlibeyt’e yapılan zulmü dile getiren mersiyelere Alevi Sünni hep birlikte iç geçirdiler, hep birlikte gözyaşları döktüler. İnsanlar tanış oldular. Muhabbet çerağları uyandırıldı, önyargılar eridi. Yapılan konuşmalarda hep Ehlibeyt muhabbeti ve Ehlibeyt’e yapılan zulme tepki ve ehlibeyt için duyulan hüzün vardı. Aynı Allah’a aynı kitaba aynı peygambere inanan Alevi-Sünni vatandaşlarımız ehlibeyt muhabbetiyle bir halka oluşturdular, cem oldular.</p>
<p>Alevî ya da Sünnî inanca sahip olan kişiler herkesi kendi konumunda kabul etmeli, muhataplarını birbirine benzetme çabası içinde olmamalıdır. Bu güvence ile gruplar dönüştürülme kaygısı taşımadan diyaloglarını geliştirebilirler. Esasen Alevî ve Sünnî gruplar tarih boyunca iç içe yaşamış,  aynı ailenin fertleri, aynı coğrafyanın insanıdırlar.Gelinen şu noktada toplumumuzu ayrıştırmaya yönelik yeni Kerbelaların yaşanmasını istemiyoruz. Geçmişte çok acılar yaşadık. Tarih boyunca birlik ve beraberliğimizi bozmak isteyen Yezid zihniyetli şer güçler hep var oldular. Bugün bizler geçmişte yaşananlardan dersler çıkarmalıyız. Milletimiz aynı tuzağa tekrar düşmemelidir. Geçmişte yaşanan acıları dağlamak, değişik vesilelerle aynı dinin mensubu Ehlibeyt sevdalılarının arasını açmak fitne çıkarıp kini bilemek Kerbela ateşine benzin dökmektir.</p>
<p>Bizler Türkiye’yi bir kilime benzetiyoruz. Bu güzel yurdun her deseninde her tür etnik yapı ve inanç<br />
sahibi insanımızın bir ilmik olarak bu desene renk kattığı düşüncesindeyiz. Aynı kader birlikteliği içinde önemli birçok ortak değerlerin yanında insan olmanın gereği farklı bakış açılarının bulunması tabii bir durumdur. İnançların değişik algılama ve uygulamalar şeklinde toplumdan topluma bazı farklılıklar şeklinde görülmesi olağandır. Fakat bu farklılık hiçbir zaman ayrışmaya dönüşecek  nitelikte değildir. Hacı Bektaş Veli’nin ifade ettiği gibi zaman “Bir olma, iri olma, diri olma” vaktidir.</p>
<p>Ruhlarımızın hassaslaştığı Muharrem ayında bu kutlu ayın ruhuna uygun olarak Alevi-Sünni<br />
yakınlaşmasına önemli bir maya çalınmıştır. Umuyoruz ki bu maya, bütün Anadolu’da tutacak, geçmişin acılarını unutturacak bir iksir  olacaktır.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ortak-acimiz-kerbela/">Ortak acımız Kerbela</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Muharrem, Cenab-ı Hakk’ın ayıdır’</title>
		<link>https://hizmetten.com/muharrem-cenab-i-hakkin-ayidir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Aug 2021 19:48:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[oruc]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21568</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muharrem ayı girdiğinde; aklımıza Muharrem orucu, önceki on peygambere verilen ilahi kurtuluş nimetleri, nihayet Kerbela faciası gelir. Önce Muharrem ayıyla ilgili Hz. Muhammed Mustafa’nın şu sözünü hatırlayalım: “Muharrem Cenab-ı Hakk’ın&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muharrem-cenab-i-hakkin-ayidir/">‘Muharrem, Cenab-ı Hakk’ın ayıdır’</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muharrem ayı girdiğinde; aklımıza Muharrem orucu, önceki on peygambere verilen ilahi kurtuluş nimetleri, nihayet Kerbela faciası gelir. Önce Muharrem ayıyla ilgili Hz. Muhammed Mustafa’nın şu sözünü hatırlayalım: “Muharrem Cenab-ı Hakk’ın ayıdır.’’ Elbette her ay, her zaman dilimi Allah’ındır; ama Allah  Resulü’nün Muharrem’le ilgili bu beyanı onun özel konumuna işaret olarak  anlaşılmalıdır.</p>
<p>Bilindiği gibi Muharrem ayı hicri takvimin ilk ayıdır. Muharrem senenin bir bakıma “fecr”i yani sabahı gibidir. Bundan dolayı İbn Abbas, “Fecr Suresi’nde Allah’ın yemin ettiği “fecr” yani tan yeri ağarması vaktinden aynı zamanda murat Muharrem’dir.” der. Muharrem aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de hassasiyet gösterilmesi emredilen haram aylardandır. Allah Resulü (sas), içinde savunma hariç savaş yapılması yasaklanan ayları şöyle sayar: Zilkade, Zilhicce, Recep ve Muharrem. Bu aylarda savaş yapmak, kan dökmek ve kötülükte bulunmak yasaklanmıştır. Dolayısıyla yasağın ihlal edilmesi ve günah işlemenin cezası diğer aylara göre daha çoktur.</p>
<p><strong>Muharrem ayında nasıl ibadet edilmeli?</strong></p>
<p>Bu ayda yapılacak ibadetlerin ve niyazların Cenab-ı Hak katında fazlasıyla yerini bulacağı Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) tarafından, en güzel şekilde açıklanmıştır. Mesela, o bazı hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Âşure Günü’nde tutulan orucun Cenab-ı Hak katında, o günden önce  bir senenin günahlarına kefaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.” “Kim, Muharrem ayında bir gün  oruç tutarsa, o ayda tuttuğu her gününe karşılık o kimse için otuz sevap vardır.’’</p>
<p>Konuyla ilgili başka bir rivayet de şöyledir: Peygamberimiz Medine’ye geldiği zaman Yahudilerin Aşure Günü oruç tuttuklarını gördü ve bunun ne orucu olduğunu sordu. Onlar da: “Bugün Cenab-ı Hakk’ın İsrailoğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtardığı bir gündür. Hz. Musa bu günde oruç tuttuğu için biz de tutarız.’’ dediler. Hz. Muhammed Mustafa: ‘’Biz Hz. Musa’ya sizden daha yakınız ve hak sahibiyiz.’’ dedi ve o gün oruç tuttu. Sahabelerine de tutmalarını tavsiye etti. Şah-ı Merdan, Damad-ı Nebi Hz. Ali, Hz Muhammed’in şöyle buyurduğunu nakleder:“Her kim Âşûre gecesini ibadetle, zikirle, dualarla geçirerek değerlendirirse Hak Teâlâ da onu dilediğince lütuflandırır.”</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muharrem-cenab-i-hakkin-ayidir/">‘Muharrem, Cenab-ı Hakk’ın ayıdır’</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ Vak’aları</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2021 07:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sıffın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16686</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’alarında İslâm adına büyük kayıpların meydana geldiğini biliyoruz. Bu hâdiselerin bize bakan hayırlı yanları var mıdır? Cevap: Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’aları, Müslümanların içine kendi elleriyle parçalayıcı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari/">Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ Vak’aları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span> Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’alarında İslâm adına büyük kayıpların meydana geldiğini biliyoruz. Bu hâdiselerin bize bakan hayırlı yanları var mıdır?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’aları, Müslümanların içine kendi elleriyle parçalayıcı bir kama hâlinde sokulmuş ve İslâm toplumunda derin izler bırakmış çok müessif hâdiselerdendir. Beni içten yaralayan bu türlü hâdiselere, diğer insanların da içini yakmasın düşüncesiyle pek temas etmek istemiyorum. Karşı karşıya gelen iki Müslüman grup hakkında insanlar kanaatlerine göre hiç olmazsa biri için kötü düşünebilir ve olumsuz hüküm verebilirler. Eskiden olmuş, başkalarının ellerini kirleten bir yarayı yeniden kanatmak manasına geleceğinden bu tür fena şeyleri anlatmak bana çok doğru gelmiyor.</p>
<p>Bu durum, bazı hâdiseler itibariyle Müslümanları karşı karşıya getiren bir içtihat neticesinde ortaya çıkmıştır. Burada Müslümanların hakperestliklerini kullanmasını bilen İslâm düşmanları da kendilerine düşen rolü iyi oynamışlardır. Ancak Cenab-ı Hakk’ın hikmet eli, böylesi korkunç fırtınalar içerisinde bile Müslümanların faydasına olarak bazı güzel şeyler ortaya koymuştur. Cemel ve Sıffîn vak’alarına işte bu hikmetler açısından bakmak gerekir. Bu elim vak’aların cereyan etmesiyle birlikte neticede bazı hayırlar da elde edilmiştir.</p>
<p>Biz, davranışlarımızda hikmete değil emre tâbiyiz. Emredildiğimiz şeylerin sebebi, niçin ve nedeni, onun Allah’ın (celle celâluhu) emri olmasında yatmaktadır. Allah bize neyi emrederse onu yaparız. Hiçbir zaman mü’min kardeşlerimizi öldürmeyi Allah emretmemiştir. Allah ne Hazreti Ali’den ne de Hazreti Muaviye’den birbirlerini öldürmelerini istemiştir. Ne var ki onlar, içtihatları neticesinde kendilerine göre doğru gördükleri bazı meselelerle karşı karşıya gelmişlerdir. Onlardan bir tanesi daha haklı olsa da diğeri de hakka taraftardı. Diğer bir tabirle; biri haklıydı, öbürü de haksızlığını hak zannediyordu. Onlar içtihatları neticesinde harp etmişlerdi ve bu yüzden Müslümanların arasına ayrılık girmişti; fakat Cenâb-ı Hak bu iyi insanların, Zât-ı Ulûhiyet’e göre iyi olmayan davranışlarının altından dahi güzel neticeler elde etmelerini sağlamıştı. Bu durum, O’nun kereminin ve lütfunun bir ifadesidir yoksa onu mü’minlerin, aslı itibariyle sevimsiz olan bir kısım davranışlarına bağlamak doğru değildir. Bu konulara her ne kadar fazla girmek istemesem de soru sahibine hürmeten mevzuyu kısaca arz etmek istiyorum.</p>
<p>Cemel vak’ası, muhtereme Âişe Validemizin, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’le beraber Hazreti Ali’nin karşısına çıktığı; Sıffîn ise Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye’nin karşı karşıya geldikleri vak’alardır. Kerbelâ’ya gelince o, çok daha değişik çizgide cereyan eden meş’um bir hâdisedir. Bu vak’aya, kırk kadar aile efradı ile beraber Kûfe’ye doğru yola çıkan peygamber hanesinin en büyük semerelerinden, ehl-i Cennet’in seyyidi ve şühedanın efendilerinden Seyyidina Hazreti Hüseyin’in, yeğenleri, evlatları ve kızkardeşlerinin başına gelen o ciğersûz vak’anın cereyan ettiği yere izafeten “Kerbelâ vak’ası” denilmiştir. Eğer “Kerbelâ” kelimesinin aslı “cihar belâ” ise bu ifade, dört bir taraftan gelen asimetrik belâ anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bu kısa girişten sonra Sıffîn’den başlayarak izah edelim: Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye ve taraftarları arasında meydana gelen Sıffîn hâdisesinde İslâm adına büyük kayıpların olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Ancak, ben “Hazreti Ali mi haklıydı, Hazreti Muaviye mi?” yaklaşımından daha ziyade dikkatlerinizi bir noktaya çekmek istiyorum. Bizans’ın bu hareketleri görür görmez kıpırdanışına karşı Hazreti Muaviye, meselenin hassasiyetini derinden derine hissetmiş, Bizans hükümdarına karşı şöyle bir mektup yazmıştır: “Ali ile ittifak edip karşınıza çıktığımız zaman kendi durumunu iyi hesap etmelisin!” Bu ifadelere, –zayıf kaynaklarda dahi olsa– ben itimat ediyorum. Zira biri, Hazreti Muaviye’nin huzurunda Hazreti Ali’yi anlatıp, onu derinden derine sorgulayınca Hazreti Muaviye gözyaşlarını tutamamış ve hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Şunun altını çizerek ifade edeyim ki, Hazreti Muaviye ile Hazreti Ali arasındaki vak’anın, onların beşerî his ve duygularına dayanarak meydana geldiğine kat’iyen ihtimal verilemez. Vâkıa, hâdiseler çok karışık bir şekilde cereyan etmişti ki, günümüzde de buna benzer pek çok hâdise meydana gelebilmektedir. Nitekim bugün de birilerini küfürle itham edip haklarına tecavüz eden bir kısım kimselerin uygunsuz davranışları, bizlere insanlar arasında bu türlü şeylerin her zaman olabileceği fikrini vermektedir.</p>
<p>Bunun ötesinde bir de Allah, velinin veli olduğunu bir başka veliye bildirmezse, veli onun bu durumunu bilemez. Evet, her ikisi de Allah’ın veli kuludur ama Allah bildirmezse bunu bilemezler. Binaenaleyh bir veli, kendi yolunu ayan-beyan görür ve o yolda yürür. Diğeri de kendi yolunu öyle görür ve o yolda yürür ama her ikisi de veli olmalarına rağmen biri diğerinin yanlış yolda olduğunu düşünebilir ve birbirlerini yıpratabilirler. Ashab-ı kiram arasında bu tür hâdiselerin cereyan etmesi buna bir delildir.</p>
<p>Hazreti Ali, muhakkak ki haklıydı. O, Hazreti Osman’ın son devirlerinde çevre vilayetlerde baş gösteren, Müslümanlığın ruhuna aykırı bir kısım davranışlara karşı, açılan gedikleri tamir etmek ve tıkamak istiyordu. Bu itibarla da durumu çok zordu. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâr-ı bekâya irtihalinin ardından yirmi seneden fazla bir zaman geçmiş ve bu yirmi senelik zaman içinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrindeki saffet az dahi olsa bozulmuştu. Müslümanlığın çilesini çekmeyen yeni bazı kimseler İslama girmiş ve toplumun kaderine hükmetmeye başlamıştı. Dahası, bunlardan pek çoğu, o günkü siyasi hava içinde hakkı daha evvelkilerin gördüğü gibi göremeyen kimselerdi… Bu gibi sebeplerle olan olmuştu.</p>
<p>Hazreti Ali bu devrede, yavaş yavaş bozulmaya yüz tutmuş bu düzene yeniden bir şekil verebilmek için dişini sıkmış, “Ben artık bu evde oturamam. İnsanlara iyi örnek olmam lâzım.” düşüncesiyle normal zamanda oturduğu evini bile terk etmiş.. günde iki defa yemek değil, belki iki günde bir defa yemekle yetinir hâle gelmişti. Bu sırada o, Türkiye’den kat be kat daha büyük bir devletin halifesiydi. Bir defasında Kûfe’de çarşıda gezerken biri Hazreti Ali’nin soğuktan tir tir titrediğini görmüş ve ona, “Kış günü sırtınızda böyle ince bir elbise giymişsiniz. Üzerinize kalın bir elbise alsanız.” demişti de, bunun üzerine Hazreti Ali o kimseye şöyle cevap vermişti: “Benim şahsî imkânlarım ancak bu kadarına yetiyor. Bunun ötesinde bir şey alamam.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Hazreti Ali, Resûl-i Ekrem devrini, o devirdeki duruluğu tekrardan ihya etmek istiyordu. Ancak o dönemde Müslümanların içine değişik fikrî cereyanlar ve fitneler girmişti ve bu meselede muvaffak olmak çok zordu. Yine de bir nebze muvaffak olundu ise bu, Haydar-ı Kerrâr ve Şâh-ı Merdân’ın gücü, onun dirayet ve zekâsı sayesinde olmuştu.</p>
<p>O devirde Şam’da, Bizans’ın mirası üzerine konan bir kısım insanlar vardı. Bunlar zengin evlerde neş’et etmişlerdi ve başlarındaki insanları da öyle görmek istiyorlardı. Onlar İslâm’ın, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrine ait saffetini görememişlerdi ve her şeyi Emeviler’de görüyorlardı. Birdenbire bunlara “Fıtratınızı değiştirin!” demek ve onların değişmesini beklemek çok zordu. Bunun için Hazreti Muaviye ehven-i şer ile amel ediyordu. Hazreti Ali ise asla buna yanaşmıyor ve âdeta “Hayır, ille de Ebubekir ve Ömer devirlerindeki saffet!” diyordu. Bunun karşısında Hazreti Muaviye ise, “O devir bozulmuştur. Sen bilemiyorsun ya Ali! Bu devirde öyle idare edilmez. Sen bu işi yapamazsın.” diyordu. İşte meselenin temelinde bu farklı mülâhazalar vardı.</p>
<p>Mesele, nihayetinde İslâmî bir hükme dayanıyordu: Bir İslâm memleketinde iki tane imam olursa, bunlardan bir tanesinin çekilmesi lâzımdı.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Hazreti Osman (radıyallâhu anh) şehit edilince, -muhalif kalan bir kısım insanlar olsa da- sahabenin çoğu Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) biat etmiş ve onu imam seçmişlerdi. Bu durumda Hazreti Ali imamsa, Hazreti Muaviye’nin kendisine biat etmesi gerekirdi. Ancak Hazreti Muaviye, “Seni zorla aldılar, getirdiler ve biat ettiler. Ben sana biat etmem.” diyordu. Meselenin siyasileşmesi ve askeri plânda ele alınması Sıffîn gibi vak’alara sebebiyet vermişti. Benim bu mesele hakkında âcizane mülâhazam şudur: Kâtil ve maktül, her ikisi de Cennet’te olduktan sonra, ellerini kendi kanlarına boyayan kimselerin kanı ile dilimizi kirletmeyelim. Zira Hazreti Ali de Hazreti Muaviye de Cennet’e gidecek fakat haklarında söz söyleyip onları tenkit edenler Cennet’e gidemeyebilirler.</p>
<p>Cemel vak’asına gelince; Hazreti Âişe Validemiz, Hazreti Osman’ın şehadeti esnasında Mekke’de bulunuyordu. Medine’de Hazreti Ali’ye biat edildikten sonra Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr Hazreti Âişe’ye (radıyallâhu anhüm) iltihak etmişlerdi. Hazreti Âişe Validemiz, Hazreti Osman’ı şehit eden kimselerin yakalanıp cezalandırılmalarını istiyordu. Hâlbuki anarşinin hükümferma olduğu çok zor bir günde Hazreti Ali hilâfete getirilmişti ki, onun anarşiyi birdenbire kesip atması mümkün değildi.</p>
<p>Bunun ne kadar zor bir iş olduğunu bir misalle arz etmek istiyorum. Biri bana, “Anarşi ile uğraşan devletimiz bu konuda samimi değil; devlet anarşi ile uğraşıyor gibi görünüyor ama haddizatında anarşi olsun istiyor. Keza anarşi karşısında boy hedefi olan ordu anarşi ile uğraşırken samimi değil. Emniyet kuvvetlerinin hepsi haindir.” dese, bütün bu iddiaları bir kalemde kabul etmek insafsızlık olur. Bu müesseseler içinde cidden anarşiyle kıyasıya savaşmak isteyen pek çok kimse vardır ama bu savaş başka bir savaştır. Yani herkes ayrı bir davanın hesabını vermek için savaşmaktadır. Türkiye’de hakikaten anarşiye karşı bir savaş verilmektedir. Ancak anarşi bir yerde etnik kaideye dayanmışsa, memleketin büyük bir bölümünde kendisini ayrı ırktan sayan insanlardan, başka bir yerde mezhep farklılığından, başka bir yerde ise başka anlayışlardan ve dış mihraklardan kaynaklanıyorsa ve bunlar ayrık otu gibi memleketin her tarafını sarmışsa, bunun üzerine giderken herhalde biraz titiz olmak lâzımdır. Meselâ, biri “Ben, başkaldırmaya yüz tutmuş insanların üstüne birdenbire gideceğim ve falan beldede beşyüz adamı birden asacağım; asacağım zira anarşiyi bastırmanın yolu budur.” diyorsa, bence bu düşünceyle hareket edilerek hâdisenin üzerine gitmek kat’iyen akıl kârı değildir. Zira bunun neticesi olarak başka bir taraftan nasıl bir patlamanın meydana geleceğini de hesaba katmak gerekir. Her şeyden evvel senelerin birikimi olan bir problem öyle bir hamlede ortadan kaldırılamaz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu türlü problemleri, yirmi üç sene ciddi bir cehd ve gayretle, üzerine gide gide –Allah’ın tevfikiyle– halletmiş ve bu hususu kendinden sonrakilere emanet etmişti.</p>
<p>Hazreti Ali’den de o dönemde meydana gelen hâdiselerin üzerine böyle birden gitmesi isteniyordu. Ancak o, meselelerin üzerine birden bire gitmeyi tehlikeli buluyordu. Biz rivayetlerde şöyle bir bilginin yer aldığını görüyoruz: Hazreti Ali; Hazreti Âişe, Hazreti Zübeyr ve Hazreti Talha’nın “Kâtilleri bize teslim et!” ısrarlı istekleri karşısında, “Hazreti Osman’ı şehit eden kâtiller buraya getirilsin.” diye dört bir tarafa ilan ettirmişti. Bunun üzerine binlerce silahlı insan Hazreti Ali’nin kapısının önüne gelmiş ve “Hepimiz kâtiliz” demişlerdi.</p>
<p>Evet, bu sözün altında açıkça Hazreti Ali’ye karşı bir tehdit vardı. Hazreti Ali’nin kendi adına bu tehditlere karşı asla bir endişesi yoktu. Ancak Peygamber köyünde dökülen bu kan artık durmayıp akıp gidecekti. Bu itibarla Hazreti Ali, fitnenin üzerine kendi yolunca yürüdü ve bunu bastırmaya çalıştı. Allah’ın tevfikiyle muvaffak da oldu ama konunun sıcaklığı, Hazreti Muaviye ve Hazreti Âişe’nin meseleyi o anda anlamasına mani oldu. Onlar, Hazreti Ali’nin başında nasıl bir gaile olduğunu bilmiyorlar ve kâtillere kısas uygulanması gerektiği üzerinde ısrar ediyorlardı. Bir süre sonra Hazreti Âişe, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), gelecekle ilgili kendisi hakkında verdiği bir haberi hatırlayarak hatalı bir yolda olduğunu anladı. Hazreti Talha ve Zübeyr de işlerin vardığı noktadan rahatsızlık duyarak pişmanlıkla kılıçlarını kınına koydular. Ne var ki hadiseler tam sükûnet bulup yatışacağı anda bir kısım fitnecilerin gayretiyle Hz. Âişe’nin bindiği devenin etrafında mesele tekrar alevlendi. Netice olarak başta Hz. Talha ve Zübeyir olmak üzere pek çok insan öldü.</p>
<p>Kerbelâ hâdisesini bunlara benzer şekilde mütalâa etmemiz mümkün değildir. Muharrem ayında cereyan eden ve kıyamete kadar Ehl-i Beyt-i Resûlullah’ı seven insanlara kan ağlatacak bu hâdiseyi Cemel ve Sıffîn vakaları gibi düşünmek mümkün değildir. Burada bir tarafta, işi tamamen ırkçılığa, kana ve soya bağlamış, Arap’tan başka kimseye hakk-ı hayat tanımayan o günkü Emevi idarecileri, Yezid ve çevresi; diğer tarafta da babası gibi hakperestliği temsil eden Seyyidina Hazreti Hüseyin vardı. Taraflardan biri göklerden gelen fermana göre, diğeri ise saltanatı koruma hesabına hareket ediyordu. O dönemde toplumun bünyesi çok sağlamdı. Aksi takdirde bu korkunç sarsılmada her şey yıkılır gider, ne hadis ne fıkıh ne de tefsir kalırdı. Bu bozukluk sadece devlete ve orduya ait bir bozukluk olduğu için Kerbelâ vak’asından sonra Yezidler ve Haccaclarla beraber ortadan kalkmıştı.</p>
<p>İslâm ulemasından bazıları şöyle bir yaklaşımda bulunmuşlardır: Bu hâdiselere, umum tarafından seçilmemiş, seçimi üzerinde umumun rızası olmayan idarecilerin durumu sebebiyet vermiştir. Hazreti Ali’yi, kendinden önceki halifelerin seçilmesinde olduğu gibi umum ashab-ı rey seçmemişlerdi. Bu seçime, ashab-ı kiramın ileri gelenlerinden bir kısmı iştirak etmemişlerdi. Zamanla bu gayr-i memnunlar bir araya gelmiş ve daha sonra malum hadiselere sebebiyet vermişlerdi. Binaenaleyh Müslümanların başına geçecek kimsenin, umumun kabulü olmadan büyük iddialara kalkışmasının kargaşalara sebebiyet vereceğini göstermesi açısından yukarıda geçen hadiseleri hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıdır. Toplumun ekseriyetinin onay vermediği bir kişi ne zaman başa geçse kargaşa kaçınılmaz olur.</p>
<p>Ayrıca, bir kısım mücedditler bu hadiselerin arkasında pek çok hikmetin bulunduğu görüşündedirler. Eğer İslâm, kendi standartları içinde bir gelişme kaydetse ve bu dersler alınmasaydı ileride Müslümanların karşısına çıkacak daha çaplı sosyal hâdiseler karşısında daha büyük fiyaskolar yaşanabilirdi. Eğer bu türlü gaileler Müslümanların başına, cihanın şarkına ve garbına hükmettikleri bir dönemde gelseydi, ihtimal altından kalkamaz ve tükenir giderlerdi. Hikmet açısından böylesi gailelerin meydana gelmesi gerekliydi ki, Müslümanlar fenalıklara karşı önceden hazırlıklı olsunlar.</p>
<p>Evet, bu hâdiseler bilhassa İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiş ve bu, o bünyede antikorlar meydana getirmişti. Böylece bünye, yabancılara ve zararlı mikroplara karşı kendini korur hâle gelmişti. Zira bu hâdiseler Müslümanların dikkatini çekip onlara hâl diliyle şöyle diyordu: Dikkat ediniz, korkunç fitne dalgalanmaları var. Fitneler üzerinize dalga dalga gelecek. Böylesi hâdiseler karşısında hissî kardeşliği aşarak, mantıkî kardeşlik ile birbirinize bağlanınız. İdarecilerinizi öyle seçiniz. Dinin emirlerine sahip çıkınız. Zira meydana gelecek kargaşadan istifade edecek hasımlarınızın, sizin içinize değişik fikirler sokma ihtimali vardır.</p>
<p>Evet, bu hâdiselerden sonra Müslümanların güçlü olduğu devirde gelip İslâm’a toslayan Neoplatonizm, Müslümanların daha evvelden uyanmış olmalarından ötürü bünyenin içine tam girememişti. İşrâkiye mektebi ağırlığı ile kendisini hissettirememiş, Meşşâiye mektebi mü’minlerin gönlüne taht kurup oturamamış, hiçbir Yunan felsefecisi Müslümanlar üzerinde fikirleri ile hâkimiyet kuramamıştı. Çünkü Müslümanlar bu fitneleri gördüklerinde, bir taraftan Kur’an’a sahip çıkmış, onu istinsah edip çeşitli beldelere göndermişlerdi. Bir diğer taraftan ise Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şerefsudur olmuş, akideye ait meseleleri bir araya getirmiş ve bu mevzuda ciddi tahşidat yapmışlardı. Böylece, terminolojisi teşekkül etmiş ve herkes tarafından objektif olarak benimsenmiş olan İslamiyetin esasları karşısında bâtıl fikirler tutunamamıştır. Eğer bu hadiseler yaşanmasaydı, bir avuç Karmatî ve Bâtınî’nin ortaya çıkaracağı korkunç fitneler öyle şiddetli olacaktı ki, yeryüzünde Ehl-i Sünnet’ten daha fazla bâtıl mezheplere sahip kimseler bulunacaktı. Allah’a binlerce hamd ve sena olsun ki, her dönemde Sünnî düşünce Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş ve korunmuştur. Bâtıl fırkalar ise hep azınlıkta kalmıştır.</p>
<p>Biz, seleflerimizi daima hayırla yâd ederek onların hayatlarından dersler çıkarmalı ve yolumuza devam etmeliyiz. Rabbim kalblerimizi telif buyursun. Hangi yollarda ve nasıl mücadele verilirse verilsin Müslümanları birbirini sever hâle getirsin. Âmin!</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>  Bkz. İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/99.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>    Bkz. Müslim imâre 61; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 8/144; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/169; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/144.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari/">Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ Vak’aları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2020 16:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Kardeş]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13565</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı. Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/">Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı.</p>
<p>Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada geri dönmek vardı. İki taraf da ikna olmuş ve evli evine köylü de köyüne dönecekti.</p>
<p>İşin burasında Âişe Validemiz’de (radıyallahu anhâ), alışık olunmayan bir değişiklik görülmeye başlandı. Ciddi bir nedamet içindeydi ve her halinden pişmanlık süzülüyordu! Hiç vakit kaybetmeden sordu:</p>
<p>“Burası neresi?”</p>
<p>“Hav’eb!” diye cevapladılar.</p>
<p>Eli-kolu kırılıvermişti sanki. Büyük bir üzüntüyle, “Hav’eb mi!?” diyerek duyduğunu teyid etmek istedi ve ardından ilave etti: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn!”</p>
<p>Halinden, dediklerinden ve durup dururken bir anda soluvermesinden kimse bir şey anlamadı. Bir farkla ki şimdi, önceki hâlinden daha da mahzun duruyordu. Sanki aldığı cevap daha da üzmüştü O’nu; endişe ve merakı, telaş ve ürpertiye dönüşmüş, ellerini birbirine vurarak dövünüp duruyordu.</p>
<p>Pür-dikkat bekliyor, bu değişimin sebebini öğrenmek istiyorlardı. Çok geçmeden, hüzün ve pişmanlık yüklü şu cümle döküldü dudaklarından:</p>
<p>“Vallahi, Hav’eb köpeklerinin sahibi benmişim meğer; hemen dönmemiz lazım!”</p>
<p>Yine bir şey anlamamışlardı. Üstelik mesele daha da girift hâle gelmiş ve son cümleyle birlikte meraklar daha da artmıştı. Bakışlarıyla adeta, “Olup bitenleri anlatmadan bir adım atmayız,” demek istiyorlardı.</p>
<p>Çaresizdi ama hakperestlikten de ödün vermiyordu. Döndü ve nihayet, “Ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duydum.” diye başladı sözlerine. “Hâne halkını kastederek bir gün, ‘Vay, aranızdan birisinin haline ki Hav’eb köpeklerinin sesleri yükseldiğinde aklı başına gelecek!’ buyurmuştu. Hatta o gün ben, bir miktar tebessüm etmiştim de bana, ‘Dikkat et ey Hümeyra! Sakın o sen olmayasın!’ ikazında bulunmuştu.”</p>
<p>Mesele şimdi anlaşılıyordu; meğer Annemiz’i hüzne boğan şey, kulağına gelen Hav’eb köpeklerinin sesiydi! Neredeyse yüzünde renk kalmamış, damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Hem pişman hem de perişandı; dün verilen gaybî bir haberin bugün zuhûru karşısında bir taraftan, “Sadakte yâ Resûlallah!” diye haykırsa da diğer yanda o gün kastedilenin kendisi oluşu bitirmiş O’nu!</p>
<p>Geri dönüş kararının ne kadar isabetli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordu; geceyi burada geçirecekler ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Medîne’nin yolunu tutacaklardı.</p>
<p>Olmadı!</p>
<p>Derler ya yangını başlatabilir veya halkı sokağa dökebilirsiniz ama gidişatı kontrol garantiniz yoktur!</p>
<p>O gün de öyle oldu.</p>
<p>Fırsat kollayan ve işin başından beri yalan üzerinde bir dünya inşa edip insanları kamplara ayırmayı ve kardeşi kardeşle vurmayı planlayan irade iş başındaydı. Gelinen noktadan geriye dönüşün olmaması gerektiğinin farkındalardı ve Şeytan’a şapka çıkartacak yeni bir oyun kuruyorlardı!</p>
<p>Ne de olsa onlar için bu, hayat-memat meselesiydi; aksi taktirde biteceklerdi! Her ne kadar sokağa hâkim olsalar da içeride vahdeti temin eden hilâfet makamının önünde daha fazla duramazlardı!</p>
<p>Yeri geldiğinde en vahşi hayvanların bile kenara çekildiği yerde vahşette sınır tanımayan bir plan kurgulamışlardı. Kılık değiştirecek ve gecenin karanlığında iki tarafa birden saldıracaklardı! Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve yanındakilere saldırırken Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) adını, Âişe Validemiz ve yanındakilere saldırırken de parola olarak Hazreti Ali’nin adını kullanacaklardı! O gün ellerinde olsaydı, adam gönderip karşı taraftan bir diğer safa füze de fırlatır, infial meydana getirebilmek için yeri geldiğinde en temel mabedi de yıkarlardı!</p>
<p>Zâhirî görüntüye göre sokağın nabzını elinde tutan görünürdeki aktör, hırs küpü ve zaaflarının esiri İbn-i Sebe’yi aşkın bir plandı bu! Arkasında, binlerce yıllık bir devlet geleneği ve imkanları olmadan cesaret edilemeyecek bir kurguydu, aynı zamanda.</p>
<p>İçinde binlerce Sahâbe olan cemaatin hiç aklına gelmeyecek, hatta insanlıktan nasibi olan hiç kimsenin ihtimal vermeyeceği bir ihanetti.</p>
<p>İnsan olan bunu yapar mı?</p>
<p>Zaten, insanlığı suretinden ibaret sırtlanlar yapıyordu! Âyet ve Hadîs kullanarak figüre ettikleri, dinî argümanlarla galeyana getirip sokağa çektikleri kuru kalabalıkları da süfli emellerine meze olarak kullanıyorlardı!</p>
<p>Dediklerini yaptılar, karanlığın en koyu demlerinde iki tarafa birden saldırıverdiler! Planladıkları gibi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) ve beraberindekilere saldıranlar, kendilerini Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) askerleri olarak tanıtıyor, Hazreti Ali’ye saldıranların kirli ağızlarında ise Âişe Validemiz’in adı dolaşıyordu!</p>
<p>Her dönemde olduğu gibi yine maskeler ardına gizlenmiş ve mertçe er meydanına inme cesareti gösteremeyen insan suretli sîret değiştirmiş mahluklar, hayırda ittifak edip ahd ü peymanını yenilemiş dünyanın şahidi olduğu en samimi iki cemaati, karmakarışık bir savaşın içine çekiyordu! Aslında bu savaş, sanıldığı gibi Hazreti Ali ile Hazreti Âişe (radıyallahu anhümâ) ve onlar etrafında temerküz eden hasbîlerin savaşı değildi; hakikat düşmanı Allah belası bir iradenin, fütüvvet sürecindeki İslâm ile savaşıydı!</p>
<p>Bir de senaryo gereği ortalıkta dolaşan “felâket tellalları” vardı; kendilerine ihanet edildiğini tekrarlayıp “imdât” dileneceklerdi! Filmin hangi dakikasında seyircinin ne türlü bir tepki vereceğinin hesabını yapan senarist, yine iş başındaydı. Hiç olmaması gereken bu fiili durum karşısında herkes, bir diğerine “hâin” nazarıyla bakacak ve bu yara bir daha kapanmayacaktı!</p>
<p>Kendi ikbali için kalabalıklara sinek muamelesi yapan şark kurnazlığı bir kez daha hortlamıştı; göz gözü görmeyen gece karanlığında büyük bir panik oluşmuş ve kan gövdeyi götürüyordu!</p>
<p>Kitlelerin aklını kilitleyen bir taktikti bu. Öyle ki canını kurtarmak isteyenin, kılıcına sarılmaktan başka çaresi yoktu!</p>
<p>Cemel’in pimi çekilmişti!</p>
<p>Daha birkaç saat öncesinde yollar, karşılıklı sulh akit edilerek ayrılmamış mıydı?</p>
<p>Aklı başında olanların, “Durun! Yapmayın!” diye yankılanan itidâl çağrıları çoktan anlamını yitirmiş, kimsenin bunu duyacak mecâli kalmamıştı. Hislerin galip geldiği yerde akıl ve muhakeme atâlete uğramıştı, zira ne gelip de kendilerinden yardım dilenenlerin kim olduğunu sormak akla geliyor ne de kalabalığa saldıranların yüzüne bakıp tefrik etmeyi düşünebiliyorlardı!</p>
<p>Ok yaydan çıkmıştı. Kimin kime vurduğu belli olmayan bu can pazarında, can kardeş, kan kardeş, Rabbi bir, kitabı bir, peygamberi bir, inancı bir, kıblesi bir, binlerce müşterek birlikteliği olan vahdet cemaati, birbirine kılıç kaldırmış, daha kötüsü ortadan ikiye bölünmüştü!</p>
<p>Neredeyse her yıl birbiriyle yaka-paça olan Bizans ve Acem diyarının bayramıydı, o gün…</p>
<p>Artık ne Halîfe Hazreti Ali’nin nasihatleri ne de Âişe Validemiz ile Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhüm) gayretleri bir fayda veriyordu.</p>
<p>Akan her damla kan, yeşeren ümitleri de alıp götürüyor, kimsenin kimseye itimadının kalmayacağı karanlık bir gece yaşanıyordu! Öyle bir can pazarı ile karşı karşıya idiler ki müdafaa için kılıç kullanmadıklarında canlarından olacak, intikam duygusuyla hareket edip karşı saflara saldırdıklarında da kardeş kanına girmiş olacaklardı.</p>
<p>Ne çetin ne müthiş bir imtihandı bu!</p>
<p>Bu arada, İbn‑i Sebe’ ve adamları Âişe Annemiz’e de (radıyallahu anhâ) yönelmiş, onun üzerine bindiği hevdeci oklarının hedefi hâline getirmişlerdi. Lafa geldiklerinde “Anne” dedikleri Annemiz’i (radıyallahu anhâ), mü’minlerin annesini de öldüreceklerdi! O kadar atmışlardı ki içinde bulunduğu hevdec, saplanan oklarla kirpi gibi olmuştu! Annemiz, “Allah! Allah! Allah’tan korkun! Yarınki hesap gününü hatırlayın!” diyordu ama onu da duyan yoktu.</p>
<p>Hazreti Ali’nin yüreği ağzına gelmişti. Ayakta duran devenin üzerinde açık hedef hâline gelen Âişe Validemiz’i kurtarmak için üzerine bindiği deveyi yere indirmek gerekiyordu ki o gün bu yiğitliği de yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) yapacaktı.</p>
<p>Ne var ki bu arbedede o gün, sadece Annemiz’i korumak için yetmiş can şehîd düştü.</p>
<p>Hedef haline getirilen deveden dolayı adına “Cemel” denilen bu gece, her geceden daha karanlıktı. Sahâbe’nin önde gelenleri dahil bu arbedede, Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş veya saff-ı evveli teşkil eden ashâbın terbiyesinden geçmiş on binden fazla insanın hayatı son buldu.</p>
<p>Kıyılan bir canın (Hazreti Osmân) hesabını sormak için çıkılan yolun bedeli çok ağır oldu. Şüphesiz, şartların bu kadar çetin olduğu demde her iki tarafın duyarlılığı meseleye hâkim olmasaydı, bu bedel çok daha vahim olacaktı! İç unsurları harekete geçirip kendilerini her daim görünmez kılabilen oyun kurucuların planladığı ardı arkası gelmez vahşet sarmalını, şüphesiz o geceki bu duyarlılık bozdu.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Onu da haftaya konuşalım.</p>
<p><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/">Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yezid’in Kerbelâsı’ndan Süfyanın Kör Belâsına &#124; Taceddin Kayaoğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/yezidin-kerbelasindan-sufyanin-kor-belasina-taceddin-kayaoglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2020 10:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Süfyan]]></category>
		<category><![CDATA[Taceddin Kayaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13492</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nân içün medheyleme nâdânı, nâdânlık budur, Hayber-i nefsin helâk et, Şâh-ı Merdânlık budur. Diyarbakırlı Kâzım Paşa Yezid’in Kerbelâsı’ndan Süfyanın Kör Belâsına ÇIKARİZM İnsanlık tarihine genel olarak bakıldığında “insan nesnesi”nin pek&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yezidin-kerbelasindan-sufyanin-kor-belasina-taceddin-kayaoglu/">Yezid’in Kerbelâsı’ndan Süfyanın Kör Belâsına | Taceddin Kayaoğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Nân içün medheyleme nâdânı, nâdânlık budur,<br />
</em></strong><strong><em>Hayber-i nefsin helâk et, Şâh-ı Merdânlık budur.<br />
</em></strong><strong><em>Diyarbakırlı Kâzım Paşa</em></strong></p>
<p><strong>Yezid’in Kerbelâsı’ndan Süfyanın Kör Belâsına ÇIKARİZM</strong></p>
<p>İnsanlık tarihine genel olarak bakıldığında “<strong>insan nesnesi</strong>”nin pek değişken bir tavır sergilemediği görülecektir. Bu hususu <strong>Kur</strong><strong>&#8216;ân</strong> âyetlerinden takip edecek olursak, insanların çoğunun; kâfir, fâsık, müşrik, yalancı, gâfil, inkârcı, iman etmeyen, akletmeyen, Kur&#8217;ân’dan yüz çeviren, haktan hoşlanmayan, şükretmeyen, nankör, rızkı Allah’ın verdiğini bilmeyenler… olduğu net bir şekilde ifade edilmiştir.</p>
<p><strong>Hz. Âdem</strong>’den bugüne kadar insanların kahir ekseriyeti hep çıkarlarından yana olmuş, günübirlik olanı, ebedî olana tercih etmiştir; “<strong>Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhiret’i ise bir kenara koyuyorsunuz.</strong>”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>  Yine Kur&#8217;ân; “<strong>De ki; ‘Rabbim, rızkı kime dilerse ona bol verir, kimi dilerse ona da kısar ve ölçülü verir. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.</strong>”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> diyerek; hem nimet-i hakîkînin kim olduğunu ortaya koymuş hem de insanların genel psikolojisini çok sarih bir şekilde beyan buyurmuştur. Denebilir ki; insanların kula kulluk etmekten kendilerini alamamaları, dolayısıyla bir pul haline gelmelerindeki temel etken işte bu gerçek nimet vericinin kim olduğunu unutmalarından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>İnananların önemli bir kısmı sırf Allah’ın rızasını talep etmek için ibadet etmekle birlikte, büyük çoğunluğun Cennet ve Cehennem gerçeğinden dolayı kulluğa yeltendiğinde şüphe yoktur. <strong>Âkif</strong>,</p>
<p>“<strong>Aldanma insanların samimiyetine, menfaatleri gelir her şeyden önce,</strong></p>
<p><strong>Vaad etmeseydi Allah cenneti, O’na bile etmezlerdi secde</strong>”</p>
<p>derken, tam da buna işaret etmektedir. Efendimiz bir hadîslerinde; “<strong>Kişinin namazına, orucuna bakmayın; konuştuğunda doğru konuşup konuşmadığına, kendisine emniyet edildiğinde güvenilirliğini ortaya koyup koymadığına; dünya kendisine güldüğünde takvayı elden bırakıp bırakmadığına </strong>(<em>menfaat anındaki tavrına</em>)<strong> bakıp öyle değerlendirin</strong>”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> buyurmaktadır. Diğer bir rivâyette de meâlen; “<strong>Kişinin namazı, orucu sizi aldatmasın. Dileyen oruç tutar, dileyen namaz kılar. Fakat güvenilir olmayanın dini de olmaz.</strong>”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> beyanları, bizlere yol gösterici mahiyette işaret taşlarıdır.</p>
<p><strong>*</strong></p>
<p>Güve’nin ağacı yiyip içeriden çökerttiği gibi <strong>menfaatçilik</strong>/<strong>çıkarcılık</strong> da insanı yavaş yavaş, ama mutlaka içini boşaltarak bitirir. <strong>Menfaatçilik; münafığın (menfaatçinin/çıkarcının) yüzlerinden sadece biridir.</strong> Menfaatçinin gir(e)meyeceği şekil ya da renk yoktur. Bukalemun gibidir. Bulunduğu ortama rahat uyum sağlar. Giremediği grubun/yapının <strong>düşmanı</strong>, girebildiğinin <strong>goygoycu</strong>sudur. Sen onu kendinden zannedersin, ama asla senden değildir. Aslında o, kendinden başka hiç kimsedendir. Başka bir yerde çıkarı/avı olduğunu gördüğünde seni aniden terk eder ve gördüğü yemden yemlenmek için başka bir yere atlar. Daha açık ifadeyle birinin sırtından iner bir başkasının sırtına biner. Taşımanın değil, taşınmanın <strong>aklîlik</strong>, <strong>zekilik</strong>, ve <strong>kurnazlık </strong>olduğuna, öyle olması gerektiğine  inanır.</p>
<p>Üç-beş kuruşa peylenmek en önemli hususiyetlerindendir; hiçbir <strong>ahlakî</strong> ve <strong>vicdânî </strong>rahatsızlık duymadan bütün dost ve arkadaşlarını satabilir. Doyumsuzdur. İstemede ve elde etmek için her türlü yola baş vurmada sınır tanımaz. Menfaatlerini bütün değerlerinin üstünde tutan bu mahluklar, <strong>tanrıları</strong>ndan istemeye başladıklarında da öyle “<strong>üç-beş köşkle üç-beş hûri</strong>” olan sekiz cennetten birine kanaat getirmezler, hem cennetin aʻlâsını, hem de o cennetin en aʻlâ makamını isterler.</p>
<p>Sen ne kadar “<strong>ukbâ</strong>” buudlu düşünsen de menfaatçinin düşündüğü tek şey “<strong>ukbâ</strong>” adı altında “<strong>urba</strong>”sıdır. Ölçüsü, tartısı “<strong>ukbâ</strong>” değil, “<strong>urba</strong>”dır.</p>
<p><strong>Sen bir aşkın Kerbelâsısındır, o bir menfaatin körbelâsı.</strong> Sen, sevginle, aşk u şevkinle sermest olmaya çalışırken, o, menfaati için seni ve herkesi derdest etmek/ettirmek istiyor olabilir. Bu sebeple; insan, belâ-yı aşkın kerbelâsı, menfaatçi ahlâksızın ise körbelâsı olmalı ve çıkarından başka bir şey düşünmeyenleri -havada kanat vurup pervaz etseler bile- en kısa zamanda hayatından çıkarmaya bakmalıdır.</p>
<p>“<strong>Menfaatçilik</strong>” ya da “<strong>çıkarcılık</strong>” zehrinin panzehri “<strong>Beklentisizlik</strong>”tir. O kadar ki, kişi okuduğu <strong>Kur&#8217;ân</strong>’a, yaptığı hayır ve hasenata karşı insanlardan bir “<strong>Allah razı olsun!</strong>” beklentisine bile girmemelidir. Evet, bütün bunları Allah rızası için yapmalı, ama kimseden “<strong>Allah razı olsun!</strong>” demelerini beklememelidir. Aslında, böyle bir beklenti çok masum bir şeymiş gibi gözükebilir. Ancak, nice insanın dünya ve âhiretini mahveden husus vardır ki hepsi böyle “<strong>masum</strong>” ve küçücük beklentilerden meydana gelmiştir. Dolayısıyla, belki sonu şerre çıkacak “<strong>isteme</strong>” ve “<strong>beklenti</strong>”lerin önü, en baştan <strong>hiçbir beklentiye girmemek</strong> üzere kesilirse, yani o kapı en başından itibaren kapatılırsa saf ve sağlam kalmak daha kolay olacaktır.</p>
<p>*</p>
<p>Çıkarcılık konusuna toplumsal açıdan bakacak olursak; <strong>Çıkarcı bir toplum ahlâksız ve hasta bir toplumdur</strong>, diyebiliriz. Bu tür toplumlarda genel olarak insanların ellerinde tespih, dillerinde zikir ve Kur&#8217;ân vardır. Namazlarını kılar, oruçlarını tutar, çocuklarını <strong>Kur&#8217;ân Kursları</strong>na gönderirler.. Bir kısmı <strong>Tarikat</strong>, bir kısmı <strong>Cemaat</strong>, bir kısmı da <strong>Diyânet </strong>ehlidir.</p>
<p>Çıkarcılık; bir konuda başlayıp, hayatın bütün safahatına yayılan amansız bir virüstür. Bir kez bünyeye girmeye görsün; yıkmadığı bina, tahrip etmediği değer bırakmaz. Her devirde, her insan ve toplumda kendini gösterebilir.</p>
<p><strong>Hz. Hüseyin</strong> dönemindeki İslâm toplumunda da bugünkü hastalıklara benzer hastalıklar vardı; Müslüman toplumun bir kısmı menfaatlerine mağlup idi. Sisteme midelerinden bağlanmışlardı. <strong>Hüseyin</strong>’i haklı görseler bile midelerini <strong>Yezid</strong> doyurduğu için âhiretlerini hebâ etme pahasına onun yanında yer alıyorlardı. Hz. Hüseyin’in ise kendisine biçmiş olduğu bir misyon vardı ve O, bu misyonun hakkını vermekten başka bir şey düşünmüyordu. Ayrıca, “<strong>Hz. Hüseyin’in gerek hurucuna karşı çıkanlara söyledikleri, gerekse yol boyunca yaptığı konuşmalardan anlıyoruz ki O, bu isyan sonucunda bir zafer ve galibiyet elde etmeyi ummuyordu. Zaten böylesi bir galibiyet için ne gücü, ne de parası vardı. Oysa bu ikisi, insanları etrafında toplamak ve mücadele etmek için şarttı. Hz. Hüseyin, bu sebeple gâlip gelemeyeceğini ve öldürüleceğini bile bile yola çıktı. Peki, bu doğru mudur? O, kaybedeceği bir savaşa neden girdi? <u>Hz. Hüseyin döneminde İslâm toplumu âdetâ hastaydı. Az bir para ve mal uğuruna devletin her türlü rezilliğine katlanıyorlardı</u>. <u>Devletin ve toplumun kötü gidişatına “dur” diyebilecek bir harekette de bulunmuyorlardı</u>. <u>Böylesi bir hareketi hep başkasından bekliyorlardı</u>. <u>Kendileri bu uğurda hiçbir şey yapmıyorlardı</u>. <u>Bu hususta yapılan uyarılara da aldırış etmiyorlardı</u>. <u>Evet, belki Hz. Hüseyin’i kalben seviyorlardı; Onun toplumu düzelteceğine güveniyorlardı</u>. <u>Ancak iş kendilerinden de fedakârlığa gelince, sevgilerini unutuveriyorlardı; her ne kadar kalpleri yine Hz. Hüseyin ile olsa bile</u>. <u>Kendilerine mal ve para veren devletin yanında yer alıyorlardı</u>. <u>Bu gidişattaki bir toplumu, olması gereken, şerefli konuma getirmek imkânsız gibiydi</u>. <u>Bu toplum ancak, kendisini haksızlığı durdurabilmek için kurban edecek bir kişinin infial uyandıracak intihârî hareketiyle mümkün olabilirdi</u>. <u>Hz. Hüseyin’in gayesi de işte bunu temin etmekti</u>.</strong>”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Görüldüğü üzere <strong>ne tarih değişmiştir, ne düzen. Bir Allah kulu yoktur, aksini gören.</strong> Ortada bir gerçek var ki, o da; <strong>Yezid</strong>, kendisine biat etmeyen <strong>Hz. Hüseyin</strong> ve ailesini şehit ederek <u>Emevî idaresinin</u> sultanı olmayı tercih etti, âhiretini mahvederek dünyayı kazandı; Hz. Hüseyin ise Hakkın hatırını âlî tutmak için haksızlığa boyun eğmedi, hem <u>dünyadaki bütün müslümanların efendisi</u> oldu hem de âhireti kazandı…</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Kıyâmet Sûresi, 75/20,21.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Sebe Sûresi, 34/36.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <em>Kenzü’l-Ummâl</em>, Hadis No: 8435.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> <em>Kenzü’l-Ummâl</em>, Hadis No: 8436.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Hz. Hüseyin’in, Yezid’e isyan sebeplerinden olarak, “özellikle Şîî sempatisiyle kaleme alındığı hissedilen bazı eserlerde Hz. Hüseyin’in, Emevî devleti tarafından işlenilen haksızlıkların ortadan kaldırılması ve toplumun bu kötü gidişat karşısında sesini yükseltebilmesi için kendini feda etmek istediği”ne dair bkz. Şemsüddin, <em>Sevretü’l-Hüseyin</em>, s. 205’ten naklen, Ünal Kılıç, <em>Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid</em>, İstanbul 2013, s. 202-203.</p>
<p>[1] Hz. Hüseyin’in, Yezid’e isyan sebeplerinden olarak, “özellikle Şîî sempatisiyle kaleme alındığı hissedilen bazı eserlerde Hz. Hüseyin’in, Emevî devleti tarafından işlenilen haksızlıkların ortadan kaldırılması ve toplumun bu kötü gidişat karşısında sesini yükseltebilmesi için kendini feda etmek istediği”ne dair bkz. Şemsüddin, <em>Sevretü’l-Hüseyin</em>, s. 205’ten naklen, Ünal Kılıç, <em>Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid</em>, İstanbul 2013, s. 202-203.</p>
<p><strong>Hizmetten | Taceddin Kayaoğlu</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/yezidin-kerbelasindan-sufyanin-kor-belasina-taceddin-kayaoglu/">Yezid’in Kerbelâsı’ndan Süfyanın Kör Belâsına | Taceddin Kayaoğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerbela, nübüvvete veraset ve devlet &#124; Veysel Ayhan</title>
		<link>https://hizmetten.com/kerbela-nubuvvete-veraset-ve-devlet-veysel-ayhan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Sep 2020 13:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[veysel ayhan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13450</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muharrem ayı Kerbela’nın hatırlanma vaktidir. Kerbela ne ilktir ne de son. Kur’an, “zâlim ve cahil” olarak tanımladığı “insan” yeryüzünde yaşadığı sürece Kerbela prototipi örneklenmeye devam edecek. Hz. Hüseyin ve ailesine&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kerbela-nubuvvete-veraset-ve-devlet-veysel-ayhan/">Kerbela, nübüvvete veraset ve devlet | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muharrem ayı Kerbela’nın hatırlanma vaktidir. Kerbela ne ilktir ne de son. Kur’an, “zâlim ve cahil” olarak tanımladığı “insan” yeryüzünde yaşadığı sürece Kerbela prototipi örneklenmeye devam edecek.</p>
<div class="SbgukfqN"></div>
<p>Hz. Hüseyin ve ailesine Kerbela’da yapılan zulümler herkesin malumu.</p>
<p>Ben birkaç cümle ile başka bir yanından bahsedeceğim.</p>
<p>Kerbela şehitlerinin ikincisi Abdullah B. Umeyr’dir. Kûfe’ye gelir. Bi’ru’l-Abd mevkiinde bir ev alır ve ailece güzel bir hayat yaşamaya başlar. Bir gün Hz. Hüseyin’e karşı bir ordu toplandığını duyar ve <i>“Allah’a yemin ederim ki müşriklere karşı cihat etmeyi çok istiyordum; Peygamber evladıyla savaşa giden bu topluluğa karşı savaşmanın sevabı, müşriklere karşı savaşmanın sevabından daha az olmasa gerek!” </i>der ve hanımını da yanına alarak gece yola çıkar. Muharrem’in 7. gecesi Kerbela’ya varıp Hz. Hüseyin’in ordusuna katılır.</p>
<p>Abdullah B. Umeyr, çatışma başladığında ilk şehit olanlardandır. Eşi Ümmü Vahap şehit eşinin başına koşar. Eşinin yüzündeki kan ve toprağı temizlerken lanet olası Şimr’in emriyle Rüstem isimli bir köle elindeki topuzla kadının başına ağır bir darbe indirir. Ve Ümmü Vahap da eşinin yanı başında şehit olur.</p>
<p>Ahmet Cevdet Paşa bu olayı naklettikten bize bugünleri de işaret eden şu değerlendirmeyi yapar:</p>
<p><b><i>“Müşriklerin kadın ve çocuklarına bile saldırmak dinen yasaklanmış, aklen kötü görülmüş iken bir Müslüman kadın hakkında bu çirkin muamelenin yapılması mel’unun kalbinin ne kadar kararmış ve kızgınlıktan ne derece gözü dönmüş olduğuna yeterli bir delildir.” </i></b></p>
<p>Saltanat, devlet ve iktidar öyle korkunç bir tutku, öyle baş döndüren bir şehvettir ki bu girdaba kendini kaptıran biri karşısına değil peygamber torunu, peygamberin kendisi çıksa fark etmez. Fırsatını bulduğu an ezer geçer.</p>
<p>Zulüm Kerbela’da olanlarla bitmez. Ardından Yezit orduları, Medine’yi kuşatır. Çünkü halk “Yezîd’in kulu ve kölesi olarak” cümlesiyle Yezid’e biat etmemiştir. Vaktiyle Hendek savaşında müşriklerin saldırısını önlemek için açılan hendekler bu defa Müslüman olduğunu iddia eden Yezid ordusu için açılır. Ordunun içinde 500 Rum askerinin de olduğu söylenir.</p>
<p>Şehir halkı düzenli orduya karşı koyamaz. Yezid, Medine’yi “mubah” ilan eder. Medine üç gün talan edilir. Her taraf yağmalanır. O tarihte hayatta olan Enes b. Mâlik’in rivayetine göre içinde hafızların da olduğu 300 sahâbî şehit edilir. Halkın mal ve mülkü gasp edilir. Meşhur sahabi Ebû Saîd el-Hudrî’nin evinde yağmalanacak eşya bulamayan Yezit askerleri öfkeden sakalını yolarlar. O gün Mescid-i Nebevî’de namaz kılınmaz. Hatta pek çok tarihçinin doğruladığı yürek dağlayan tecavüz hadiseleri yaşanır. Bir yıl sonra doğan çocuklara “Evlâdü’l-Harre”denir.</p>
<p>Ertesi gün Yezid’in komutanı Müslim b. Ukbe, Kuba’da Medineliler’den “Yezîd’in kulu ve kölesi olarak” sözüyle biat alır. Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer zamanında olduğu gibi, “Allah’ın kitabı ve nebîsinin sünneti üzerine biat ederim” demekte ısrar eden sahabiler ise şehit edilir.</p>
<p>Zulüm yine bitmez. Yezid orduları Mekke’yi kuşatır. Şehir iki ay mancınıklarla dövülür. Kâbe yıkılmaya yüz tutar, tahrip olur. Kuşatma Yezid’in ölüm haberi gelene kadar sürer. Yezid gider sonraki yıllarda Haccac-ı Zâlim gelir. Müslümanlar en büyük zulmü “Müslüman görünümlü” Yezidlerden görür. Her denaet Müslüman kisvesiyle yapılır. Haccac’ın Kur’an rahat okunsun diye “hareke” koydurmada payı olduğu söylenir. Yezid’in ise iyi aşir okuduğu anlatılır.</p>
<p><b>KERBELA’NIN SÖZCÜK ANLAMI</b></p>
<p>Kerbela ve sonrası o kadar elim hadiseler yaşanır ki insanlar arasında <b>“İslamiyet doğduğu topraklara gömüldü”</b> cümlesinin konuşulduğu kitaplara geçer. Ortalığı saran fitneler, toz ve dumana bakan için manzara buydu. Ufukta ümit va’deden hiçbir şey yoktu.</p>
<p><b>“Her yer Kerbela, her gün aşure”</b> sözü o zamandan kalma.</p>
<p>Ümit bağlanacak tek şey mazlumların günlündeki iman ve Allah’a teveccühtü.</p>
<p>Tarih boyunca “veraseti nübüvveti” temsil edenler yani hayatlarını iyi ve doğrunun yayılmasına adayanlar hep Kerbelalarla karşılaştı. Kerbela hikmet barındıran bir kelime. Belki de önemli bir anlam tevafuku. “Buğdayı ayıklamak ve temizlemek” anlamına gelen “kerbele” kökünden geliyor. Olayın kaderi yönü de bu anlamı teyid ediyor.</p>
<p>Kerbela’nın hikmetini Hz. Bediüzzaman şöyle izah ediyor:</p>
<p><b>“Saltanat-ı dünyeviye Âl-i Beyte yaramaz; vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki, saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur’ân’a hizmet etmişler.</b><b><br />
</b><b>İşte, bak: Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktâb-ı Erbaa ve bilhassa Gavs-ı Âzam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidin ve Cafer-i Sadık ki, herbiri birer mânevî mehdî hükmüne geçmiş, mânevî zulmü ve zulümatı dağıtıp envâr-ı Kur’âniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler, cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.”</b></p>
<p>Hz. Bediüzzaman’a göre asıl zulüm ve zulümat maddi olan değil, “mânevî” olandır.  Saltanat ve devlet “<b>hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti” </b>unutturur. Siz birer Hz. Hüseyin olarak, en safi niyetle bile yola çıksanız saltanat buna izin vermez.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri devletin çürütme tehlikesini şöyle ifade eder:</p>
<p><b>“Hilâfet ve saltanata geçen, ya nebî gibi mâsum olmalı veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın.”</b></p>
<p>Bir insan böyle değilse aldanır ve çürür.</p>
<p>Kader, Ehli Beyti saltanat ve devletten sakındırdı. “Veraseti nübüvveti” temsil edenler, sebepler açısından Yezidler eliyle devletten uzak tutuldu. Böylece o günün yüzlerce, binlerce pırıl pırıl insanı “Kerbela” ile devletin çürütücülüğünden, gücün zehirlemesinden korundu. Halife olmak, Şam’a, Halep’e, Kûfe’ye vali olmak, kadı olmak, vergi tahsildarı olmak gibi “<b>vazife-i asliye”</b>den olmayan riskli işler yerine ilim ve irfana sarıldılar. İnsani kemalât yollarına sülûk ettiler.</p>
<p>Böylece Cafer-i Sadık’lar, Muhammedü’l-Hanefiyye’ler, Zeynelabidin’ler, İmam Zeyd’ler cebri olarak Saray’a intisaptan korunmuş oldu.</p>
<p>Kerbela’nin bir diğer anlam tevafuku “ayakların yumuşak zemine batması”dır.</p>
<p>Neşri hak için yola çıkanlar için devlet ve saltanat, çamurda boğulmaktan öte bir anlam ifade etmez.</p>
<p>“İslam’ın altın çağı” devletle, iktidarla ufkunu kirletmemiş kutup yıldızı mahiyetindeki bu insanlarla gerçekleşti.</p>
<p>Ebû Hanife, Esved, Alkame, Süfyan-ı Sevrî, Mesruk, Hasan Basrî, İbrahim Edhem ve Bişr-i Hafî’ler;</p>
<p>Câbir b.Hayyan, Hârizmi, Kindi, El Câhiz, Zehrâvî ve İbni Sinalar;</p>
<p>Farabi, İbn Miskeveyh, İbn-i Rüşd’ler ve daha niceleri bu iklimde yetişen erişilmez dimağlarıdır.</p>
<p>O günkü Kerbela’dan bugüne geldiğimizde farklı bir şey görmüyoruz.</p>
<p>Veraseti nübüvveti temsil eden kutlu bir nesil için Kader; Kerbela’nın “buğdayı ayıklamak ve temizlemek” anlamıyla tecelli etti.</p>
<p>O günden daha külli bir Kerbela yaşandı ve hala yaşanıyor.</p>
<p>Kader geleceği örgüleyeceği bahar tohumları için saltanat ve iktidardan uzak bir mevsimi benzer bir ağır ikazla takdir etti.</p>
<p>Geriye Kerbela’nın bu hikmetinden ders alıp yola koyulmak kalıyor.</p>
<p><strong>Kaynak:Veysel Ayhan | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kerbela-nubuvvete-veraset-ve-devlet-veysel-ayhan/">Kerbela, nübüvvete veraset ve devlet | Veysel Ayhan</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muharrem ayı ve Aşura Günü &#124; Melih Genç</title>
		<link>https://hizmetten.com/muharrem-ayi-ve-asura-gunu-melih-genc/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Aug 2020 10:00:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Melih Genç]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muharrem, Hicri takvimin ilk ayıdır. Aşure günü denilen Muharrem ayının onuncu gününde, tarihte pek çok önemli olayın meydana gelmiştir.  Hazreti Adem’in tövbesinin kabulü, Hazreti Nuh’un gemisinin tufandan kurtulup Cudi Dağı’nın&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muharrem-ayi-ve-asura-gunu-melih-genc/">Muharrem ayı ve Aşura Günü | Melih Genç</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Muharrem, Hicri takvimin ilk ayıdır. Aşure günü denilen Muharrem ayının onuncu gününde, tarihte pek çok önemli olayın meydana gelmiştir.  Hazreti Adem’in tövbesinin kabulü, Hazreti Nuh’un gemisinin tufandan kurtulup Cudi Dağı’nın tepesine oturması, Hazreti İbrahim’in ateşten kurtulması, Hazreti Yakub’un oğlu Hazreti Yusuf’a kavuşması ve Hazreti Musa’nın Firavun’un tasallutundan necatı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi. ”Bu ne orucudur?” diye sordu.  Yanındakiler, Yahudiler, “ Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz.Musa (a.s) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.  Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalatü Vesselam da “ Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.</p>
<p>Rasül-ü Ekrem ( Sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Muharrem ayında oruç tutmanın faziletine dair beyanlarda bulunmuştur. Bu hususta bu ayın dokuz, on ve on birinci günlerinde oruç tutmayı tavsiye etmiştir. Aşura gününde tutulan orucun, geçen bir yıl boyunca işlenen hata ve günahların bağışlanmasına vesile olabileceğini müjdelemiştir.Muharrem ayı ve Aşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı.. İbn Abbas konuyla ilgili şu rivayeti aktarmıştır “ Rasulullah, Aşura günü oruç tutup, bize de oruç tutmamızı emrettiği zaman sahabiler kendisine, Ey Allah’ın Resulü! Bugün, Yahudilerle Hristiyanların tazim ettikleri bir gündür. Dediler. Bunun üzerine Rasullullah, öyleyse biz de gelecek sene dokuzunda oruç tutarız buyurdu.</p>
<p>İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında Muharrem ayının dokuz ve onuncu günü mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu. Bu hususta Hazret-i Aişe validemiz şöyle söylemiştir “ Aşura, Kureyş Kabilesi’nin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınca kendisi Aşura gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.“ ( &#8216;Buharı, Savm: 69.)</p>
<p>O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabeleri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ramazan orucunun farz kılınmasının ardından Aşura orucu sünnete bir oruç olarak kaldı.  Ayrıca sahabelerin bazıları efendimize “Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz”? beyanında bulundu. Peyfamberimiz Aleyhissalatü Vessalam, “ Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Aşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir. Bu manadaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Müstehap olan, Aşura Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır. Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel adetlerin de yaşatılması gerekmektedir. Peygamberimiz, Mü’minin aile efradına Aşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.  Konuyla ilgili bir hadiste “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder. “ Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir.</p>
<p>Aşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. Hicret yılının Muharrem’ine ait 10. Gününde Hazret-i İmam Hüseyin ( r.a) 55 yaşında iken Sinan bin Enes tarafından Kerbela’da şehit edilmiştir.</p>
<p>Hizmetten | Melih Genç</p>
<p>[1] – Buhari, Savm, 69; Müsned, 6/244.</p>
<p>[2] –  Buhari, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 127; Ebu Davud, Savm, 63.</p>
<p>[3] –  Buharî, Savm, 69; Müslim, Sıyam, 116; Muvatta, Sıyam, 34.</p>
<p>[4] – Müsned, 1/241.</p>
<p>[5] – İbni Abidin, Terc. 1/114.</p>
<p>[6]  – Buhari, Savm 47.</p>
<p>[7] –  Cami’üs-Sağîr, 6/ 235.</p>
<p>[8] –  İbni Abidin, Terc. 15/557.</p>
<p>[9] -Beyhaki Şuabü’l İman’da, (3797). İbni Abbas’tan zayıf isnadla merfu hadis olarak rivayet etmiştir.</p>
<p>Ayrıca bkz: Nasbu’r Raye, 2/455-456).</p>
<p>[10] – Hidaye, Kitabu’s Savm, 1/151</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muharrem-ayi-ve-asura-gunu-melih-genc/">Muharrem ayı ve Aşura Günü | Melih Genç</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerbelâ ve Aşûre’nin önemi &#124; Halil Şimşek</title>
		<link>https://hizmetten.com/aleviler-ve-sunniler-acisindan-kerbela-ve-asurenin-onemi-halil-simsek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Aug 2020 10:00:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Alevi]]></category>
		<category><![CDATA[Aşura]]></category>
		<category><![CDATA[Aşure]]></category>
		<category><![CDATA[halil simsek]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[Sünni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13379</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevîler ve Sünnîler açısından Kerbelâ ve Aşûre’nin önemi 29 Ağustos Cumartesi günü Aşûre günü. Hadisi şerifte övülen bu müstesna günlerde sünnîler aşure yapıp, dağıtıyorlar. Cuma- Cumartesi veya Cumartesi-Pazar gününde aşure orucu tutacaklar. Alevî&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/aleviler-ve-sunniler-acisindan-kerbela-ve-asurenin-onemi-halil-simsek/">Kerbelâ ve Aşûre’nin önemi | Halil Şimşek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3 style="font-weight: 400;">Alevîler ve Sünnîler açısından Kerbelâ ve Aşûre’nin önemi</h3>
<p style="font-weight: 400;">29 Ağustos Cumartesi günü <strong>Aşûre günü</strong>. Hadisi şerifte övülen bu müstesna günlerde sünnîler aşure yapıp, dağıtıyorlar. Cuma- Cumartesi veya Cumartesi-Pazar gününde <strong>aşure orucu</strong> tutacaklar.</p>
<p style="font-weight: 400;">Alevî vatandaşlarımız da Muharremde “<strong>yas orucu</strong>” veya “<strong>12 imam</strong>” orucu tutuyorlar. Şükrancelik, “kurban tığlıyorlar.”</p>
<p style="font-weight: 400;">Aşure günlerinin Alevi ve Sünniler arasında yakınlaşmaya vesile olabilmesi için birbirimizi anlamaya çalışmalı, konumumuza saygı duymalıyız.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu günler <strong>Kerbelâ</strong> günleridir.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Kerbelâ” mağdurları gibi sevgiye ve birbirimize yakınlaşmaya, tanışmaya muhtaç ve susamış durumdayız&#8230;</p>
<p style="font-weight: 400;">Bu gün Sıffin, Cemel, Nehrevan, Kerbela olaylarını hatırladıkça elimizi dizimize vurup “keşke yaşanmasaydı, keşke Müslüman Müslümanın kanını dökmeseydi” diyoruz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Gelecekte de aynı şekilde keşke demeyecek şekilde, hayatı süzerek, bilinçli yaşamamız gerekiyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Avrupa’daki insanlarımız ve topyekün insanlığın huzuru adına, Ehl-i Beyt sevgisi ve Kerbela gibi ortak konularda bir mutabakat sağlayarak bir araya gelmemiz, karşılıklı olarak “konuma saygılı” davranmamız gerekir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Geçmişteki kavga sebeplerini bugüne taşıyarak yeni çatışmalara meydan vermememiz ve asla birbirimizi suçlayıcı söz, tavır ve davranışlara girmememiz gerekmektedir.  Maraş, Çorum ve Sivas yaşanmasın.. ders alınsın. Çorum olaylarını yaşamış bir insan olarak bu sözlerimde ciddi olduğumu düşünüyorum.</p>
<p style="font-weight: 400;">“Muharrem ayı vesilesiyle oruç tutulabilir, iftar sofralarında bir araya gelinebilir, aşûre ikram edilip ağızlar tatlandırılabilir; Alevîler ve Sünnîler bir masa etrafında bir araya getirilerek bir halka teşkil etmeleri sağlanabilir. Sonra da orada Ehl-i Beyt’in ve Kerbelâ şehitlerinin faziletleri, bilhassa Hazreti Hüseyin’in derinliği anlatılarak onlarla bütünleşme ve onlar gibi olmaya çalışma yolunda bazı meselelerin müzakereleri yapılabilir. Aksi halde, kadere taş atma da sayılabilecek şekilde sadece matem havasına bürünmenin ve yas tutmanın bir sevabı söz konusu değildir.”</p>
<p style="font-weight: 400;">“Lü’lülerin elleri kurusun.. İbn-i Mülcemlerin elleri kurusun.. Şimirlerin elleri kurusun… Ne var ki, onların yaptıkları şeylerden dolayı –biraz da garaz duygularını işin içine sokup– başkalarına sövmek ve bir zümreyi karalamak insana sevap kazandırmaz.</p>
<p style="font-weight: 400;">Faydalı ve sevaplı bir iş yapmak istiyorsak, Ehl-i Beyt’i hayırla anabilir, onlara dualar edebilir, mevlidler okutabilir, hatimler yapabilir ve daha başka hayr ü hasenât ortaya koyup sevaplarını onlara bağışlayabiliriz.” (Muharrem ve Kerbelâ |Herkul.org)</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Gelin canlar birlikte bir aşure çorbası yapalım.</strong></p>
<ul>
<li style="font-weight: 400;">Pişireceğimiz aşure çorbasının tuzu ihlas, suyu fedakarlık olsun.</li>
<li style="font-weight: 400;">Bu çorbanın<strong> </strong>içine, elimizde bulunan ne kadar güzel hasletler varsa cömertçe katalım.</li>
<li style="font-weight: 400;">Aşûremize; sevgi, dostluk, vefa, değer verme, tenkit etmeme, kendi işini bilme, bir hikmeti vardır deme ve inat etmeme gibi güzelliklerimizi katalım.</li>
<li style="font-weight: 400;">Aşure sofrasına adı <strong>İNSAN </strong>olan herkesi davet edelim. Dışarıda kimseyi bırakmayalım.</li>
<li style="font-weight: 400;">Aşurenin çeşitliliği kadar o sofraya davet edilen kişiler de çeşitli olsun. Çeşitlilik lezzettir. Bahçedeki çiçekler ve  halıdaki desenler gibi&#8230;</li>
<li style="font-weight: 400;">Aşûre soframıza gelmeyenlere gidelim. Kâse kâse kardeşliğimizin tutkalı olan, sevgi ve hoşgörü</li>
</ul>
<p style="font-weight: 400;">dağıtalım. Ağız tadıyla yiyelim, afiyet olsun.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>“Muharrem orucu” açma konusunda dikkat edilmesi gereken bir hatırlatma</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“12 İmam” veya “matem orucu” şu şekilde açılır:</p>
<p style="font-weight: 400;"><em>&#8220;Bism-i Şah Allah Allah.</em></p>
<p style="font-weight: 400;"><em>Bismillahi&#8217;r-Rahmani&#8217;r-Rahim. Ey yüce Allah’ım bize bu Muharrem orucunu Kerbela Matemini tutmayı nasip ettiğin için sana hamdu senalar olsun. Peygamberlerine salat ve selam olsun. Kerbela şehitlerinin Ruhları İlahi nurun ile şad olsun Yezid’e ve soyuna lanet olsun. Bütün şehitlerin, Erenlerin, Evliyaların yüzü suyu hürmetine tutuğumuz oruçları, yaptığımız ibadetleri dergah-ı izzetinde kabul eyle&#8230; Selamullah ya Hüseyin, Selamullah ya Hüseyin, Selamullah ya Kerbela&#8217;da susuz şehit düşen şühedalar. Hak Lokması yiyelim, Gerçeğe Hüü diyelim Hüü.„</em></p>
<p style="font-weight: 400;">Birilerini severken başka birilerine düşmanlık etme din değildir; o mevzuda herhangi bir ilahî emir yoktur. Hatta dinde Firavun gibi tiranlara sövülmesi ve onlara lanet edilmesi gerektiğine dair bir emir de söz konusu değildir; sövüp saymanın hiçbir sevabı yoktur. Sövmeler saymalar, sövüp saymalara yatırım demektir. Karşılıklı sövme ve hakaretler devam edip gider.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sünnîler ile Alevîler arasında birlik ve beraberliğin harcı, tutkalı onlarca ortak noktamız var.</p>
<p style="font-weight: 400;">Allah’a, Peygamber’e, Kitab’a iman etme, Hazreti Ali’ye ve Ehl-i Beyt’e karşı ciddi bir sevgi besleme vs. ortak noktalar üzerinde mutabakat aranmalıdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yozgat’ın Divanlı köyünde olduğu gibi pek çok köy camilerinde bile: “Şemşir gibi kılınç, Ali gibi genç yoktur.” yazmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazı çevreler, Sünnîlerin arasına girip, Alevîlerle alâkalı bin bir türlü yalan söylemişlerdir. Daha sonra Alevîlerle beraber olup bu defa da onlara Sünnîlerle ilgili asılsız yalanlar ileri sürmüşler ve böylece kardeşi kardeşe düşürmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır. Bu gün de yapmaktadırlar. Halbuki, Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi dinin emridir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Sevilmeleri bizim için dinî bir görev sayılan <strong>Ehl-i Beyt</strong>’in uğradığı zulümler ve yaşanan hüzünler hepimizin gönlüne derin bir hüzün salmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Evet <strong>Peygamber Nesli</strong>’nin maruz kaldığı belalar, Alevîsiyle Sünnîsiyle hepimizin yüreğini dağlamıştır. Kerbela ve benzeri olaylar kanayan bir yaramızdır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aşure günleri aradaki uçurumun kapatılmasına, kaynaşmaya vesile yapılmalıdır. Sevemiyorsak, sövmeyi bırakalım.</p>
<p style="font-weight: 400;">Aşure gününde yapılan hayırların, duaların ve tutulan oruçların birlik ve beraberliğimize vesile</p>
<p style="font-weight: 400;">olmasını dilerim.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ehl-i Beyt kervanından ayrılmadan, Hüseynîler olarak yola devam edenlere selam olsun!</p>
<p><strong>Hizmetten | Halil Şimşek</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/aleviler-ve-sunniler-acisindan-kerbela-ve-asurenin-onemi-halil-simsek/">Kerbelâ ve Aşûre’nin önemi | Halil Şimşek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
