<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kalp arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/kalp/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/kalp/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Oct 2023 20:26:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Kalp arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/kalp/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dünyayı Kalben Terk Edenler &#124; MEHMET YAVUZ ŞEKER</title>
		<link>https://hizmetten.com/dunyayi-kalben-terk-edenler-mehmet-yavuz-seker/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Sep 2022 13:00:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26992</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tasavvufla alakalı yazılarımızın sonuncusunda, doğu Akdeniz’e doğru fetihlerin neticesinde Müslümanların hem devlet hem de bireysel olarak ciddi zenginliğe ulaştıklarından bahsetmiştik. Durum böyle olunca bazı müminler “Saadet Asrı böyle değildi” deyip&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunyayi-kalben-terk-edenler-mehmet-yavuz-seker/">Dünyayı Kalben Terk Edenler | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tasavvufla alakalı yazılarımızın sonuncusunda, doğu Akdeniz’e doğru fetihlerin neticesinde Müslümanların hem devlet hem de bireysel olarak ciddi zenginliğe ulaştıklarından bahsetmiştik. Durum böyle olunca bazı müminler “Saadet Asrı böyle değildi” deyip şehri terk etmişlerdi. Terk edenler, kendilerini tenhalığa, halvete vermiş, böylelikle kendilerini bir tür korumaya almışlardı. Onlar böyle yapmak suretiyle sadece şehrin insanlarından değil, oraya ait yaşam standardından ve dünyanın cazibesinden de uzaklaştıklarına inanmışlardı.</p>
<p>Müminler arasında şehri terk edenler olduğu gibi, terk etmeyenler de oldu. Terk edenler gayretli, etmeyenler gayretsiz diye bir ayırım ise asla bahis konusu olmadı. Herkes her zaman olduğu gibi, kendi meşrebine göre bir yol belirledi ve kendisini Hakk’a ulaştırmaya çalıştı, ona göre hayatını örgüledi.</p>
<p>Zira asıl gaye, insanlardan ve dünyadan uzaklaşıp el etek çekmek değil, Hakk’a vuslattı ve herkes bunu kendi fıtratına ve içinde bulunduğu şartlara göre planlamalı idi.</p>
<p>Hayatın doğal akışı içerisinde de bu böyle oldu. İnsanlar kendi mezak ve meşreplerine göre hayat biçimlerini belirlediler. Şehirden uzaklaşıp dünyayı kesben terk edenler de oldu. Şehirde kalıp dünyayı kalben terk edenler de. Yüce Allah’ı hatırlarında tutabilmek için tenhalığı tercih edenler de oldu. Halkın içinde Hak’la beraber olanlar da.</p>
<p>Dünyayı kalben terk edenler Allah Resûlü (sas)’nün dengeleyici, kucaklayıcı hadislerini kendilerine rehber edindiler. Şu hadise, bu hususa güzel bir örnek teşkil eder:</p>
<p>Ashaptan bazıları Efendimizin evdeki nafile ibadetlerini merak etmişlerdi. Acaba Allah Resûlü onlarla beraber değilken, evinde, ibadet adına neler yapıyor, gecelerini nasıl değerlendiriyordu? Çok merak etmişlerdi. Beraberce Hz. Peygamber’in hanımlarına gidip sorularını tevcih ettiler. Annelerimiz gördüklerinden, tecrübelerinden hareketle sorularına cevaplar verdiler. Efendimiz de akşam evine gittiğinde yemek yiyor, muhabbet ediyor, uyku vakti gelince uyuyor, yine vakti geldiğinde kalkıp gece ibadetini yerine getiriyordu. Soru soranlar, Allah Resûlü doğru dürüst yemek yemiyor, hiç uyumuyor gibi şeyler duymak istiyorlardı herhalde ki duyduklarını azımsadılar. Azımsadılar ve “Biz, Allah Rasûlü gibi miyiz? Allah onun, olmuş ve olacak bütün günahlarını bağışlamıştır.” dediler. Sonra içlerinden birisi “Ben yaşadığım müddetçe, geceleri hiç uyumayacağım, hep namaz kılacağım.” Bir diğeri “Ben hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım.” Bir diğeri ise “Ben kadınlardan uzak duracağım, hiç evlenmeyeceğim.” dedi.</p>
<p>Bu hadise, Efendimize haber verilmiş olmalı ki Allah Resûlü bir müddet sonra bu zevatın yanına gitti, onlara şöyle buyurdu:</p>
<p><em>“Bu sözleri söyleyenler sizler misiniz? Bakınız, Allah’a yemin ederim ki, içinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en çok saygılı olanınız benim. Bununla birlikte ben bazı günler oruç tutar, bazen de tutmam. Gece hem namaz kılar hem uyurum. Kadınlarla da evlenirim. Benim sünnetimden yüz çeviren, benden değildir.” </em>(Buhârî, Nikah 1; Müslim, Nikah 5)</p>
<p>Hz. Peygamber bu hadisleriyle evrensel mesajını verdi. Din, kolay, kucaklayıcı ve fıtrata uygundu. İslam, müntesiplerine henüz dünyada iken cennet âsâ bir hayat vaat ediyordu. Küçük fedakarlıklarla büyük kazanımlar elde etmek mümkündü. Helal daire keyfe kâfi idi.</p>
<p>Sorun, İslam’ın belirlediği kurallara riayet edememekten ortaya çıktı. Namaz, oruç, hac, zekat gibi emirlere uymayan, canının her istediğini yapmak suretiyle haram helal gözetmeyen Müslümanlar, dünyaya çok bağlı kabul edildi ve zamanla, aslında sûizan da içeren bir tabirle “ehli dünya” diye anılmaya başladılar.</p>
<p>Farzları yerine getiren, büyük günahlardan uzak duranlar ise takva dairesine girmiş kabul edildi. Alt limiti yerine getirenler dünya ehli sayılmadı. Sayılmadı ama Cenab-ı Hak sonsuz olduğu için O’na olan yolculuk da sonsuz olarak algılandı ve kendilerini Yüce Allah’a vardırma niyetinde olan gayretli müminler bitip tükenme bilmeyen bir yolculuğa revan oldular. Farklılıklar, sübjektif mükellefiyetler de işte tam burada ortaya çıktı. Herkes kendi iman, şuur ve ötelerle olan münasebetine göre kendine bir yol haritası belirledi ve hedefine adım adım yürümeye başladı.</p>
<p>Bütün mesele, dünyanın, insanın hevesatına bakan, onu Hak’tan uzaklaştıran yönüne gönül kaptırmamaktı. İşte burada bazıları “Bu böyle olmayacak” deyip dünyayı kesben terk etti ve bir önceki yazıda değindiğimiz hayat tarzını tercih ettiler.</p>
<p>Bazıları da “Bu böyle olur, doğrusu bu” deyip dünyaya kalpleriyle tepki verdiler. Bunun sağlamasını ise “gerçek zühd” diyebileceğimiz şu hususlara bakarak yaptılar:</p>
<ol>
<li>Dünya adına elde edilen şeylerden sevinç duymama; kaybedilen şeylerden ötürü mahzun olmama.</li>
<li>Methedilince sevinmeme, zemmedilince yerinmeme.</li>
<li>Hakk’a kulluk ve O’nunla halveti her şeye tercih etme.</li>
</ol>
<p>Böylelikle her iki taraf da zahidâne yaşadıklarına inandılar.</p>
<p>Bütün bunlarla birlikte, aslında, her iki tarafın da kendilerine göre handikapları vardı. Zira dünyayı terk edenin hâli gözle görülüyordu. Yeme içme, giyim kuşam fevkalade mütevazileşiyor, fakirane yaşanıyordu. Bu, dışardan bakıldığında takdir edilmesine karşılık, içerde, insanın gönlünde ucbu, iç beğeniyi hasıl edebilirdi. Derinlerden gelen “Bravo sana, kimsenin yapamadığını sen yaptın, yapıyorsun.” vesvesesine maruz kalınabilir, şekle takılıp işin ruhuna odaklanamama her zaman söz konusu olabilirdi.</p>
<p>Dünyayı kalben terk eden, ettiğini iddia eden de bu terkin sınırlarını tam bilemeyebilir, koruyamayabilirdi. Biraz önce maddeler halinde sayılan hususlara tam ve her zaman uyamayabilir, “Dünyayı kalben gerçekten terk ettim mi? Yoksa kendimi mi kandırıyorum?” sorusuna tatmin edici cevap veremeyebilirdi.</p>
<p>Dünya kesben de kalben de terk edilse, bunlarda muvaffak olunduğunun en önemli bir göstergesini ise Mevlana söyledi:</p>
<p><em>“Dünya nedir? O Hüdâ&#8217;dan gafil olmaktır; kumaş, gümüş, evlad ve kadın değildir. Eğer dünya malını Hak rızâsı için omuzlarsan, ona Hz. Resûl: &#8216;İyi insan için iyi mal ne güzeldir!&#8217; buyurmuştur. Geminin içindeki su geminin helakine sebep, geminin altındaki su da onun hareketine vesiledir.”</em></p>
<p>İşin özü, Hak’tan gafil olmamaktır. Allah’ı unutmadıkça problem yoktur.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunyayi-kalben-terk-edenler-mehmet-yavuz-seker/">Dünyayı Kalben Terk Edenler | MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünyayı kesben değil, kalben terketmek lazım! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/dunyayi-kesben-degil-kalben-terketmek-lazim-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2022 04:30:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[kesb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26434</guid>

					<description><![CDATA[<p>*Allah’a bağlı ve tamamen ahirete müteveccih yaşamak esastır. Bu arada, ticareti olanlar veya baştan öyle bir kaynaktan gelenler, o mevzuyu daha ileri götürebilirler, elverir ki onu gönüllerine yerleştirmesinler, onun delisi,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunyayi-kesben-degil-kalben-terketmek-lazim-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Dünyayı kesben değil, kalben terketmek lazım! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>*Allah’a bağlı ve tamamen ahirete müteveccih yaşamak esastır. Bu arada, ticareti olanlar veya baştan öyle bir kaynaktan gelenler, o mevzuyu daha ileri götürebilirler, elverir ki onu gönüllerine yerleştirmesinler, onun delisi, sevdalısı olmasınlar. Hazreti Pir’in ifadesiyle, dünyayı kesben değil, kalben terketmek lazımdır. Bütün dünya senin olsa sevinmemen; bütün dünya elinden gitse gamlanmaman, kederlenmemen!.. Asıl mesele budur ve bu, peygamber yoludur.</p>
<p>*Yoksa hafizanallah dünyaya bağlanmışsan, adeta ona tapıyorsan, “elimden gidecek” diye yapmadığın kötülük kalmaz. Herkesi yıkarsın, herkesi yakarsın; herkesin canını yakarsın “Aman, benim dünyama dokunurlar!” diye. Böyle vehmî şeyleri, paranoyaları realite gibi değerlendirir, her türlü kötülüğe girersin. Kuvvetlendikçe daha bir zehirlenirsin; kuvvetlendikçe daha bir deliliğe kendini salarsın; egoist, egosantrist, narsist hale gelirsin.</p>
<p>*Bu zehir zemberek cendereye düşmemek için müstağni olmak lazım. Beni Âdem için istiğna kadar büyük bir servet yoktur. Müstağni olan insan hiçbir şeye sahip olmasa bile dünyanın en zengin insanıdır. Zenginlik odur ki, insanın kimsenin elindekinde gözü olmaz; o, Allah’ın lütfettiği şeylerle yetinir, kanaat eder. Cenâb-ı Allah bizi öyle eylesin. Öbür türlü, yanlış yollara sapma ihtimali vardır hafizanallah.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunyayi-kesben-degil-kalben-terketmek-lazim-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Dünyayı kesben değil, kalben terketmek lazım! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalbin Solukları</title>
		<link>https://hizmetten.com/kalbin-soluklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Nov 2021 07:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22889</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kalbin solukları harfsiz kelimesizdir ama, biz en tesirli beyanı, en büyüleyici mûsıkîyi de onlardan dinleriz. Henüz dillere düşmemiş, gelip kulaklara ulaşmamış, kalem uçları ve daktilo tuşlarıyla tanışmamış; ama bütün bu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalbin-soluklari/">Kalbin Solukları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="dropcap">K</span>albin solukları harfsiz kelimesizdir ama, biz en tesirli beyanı, en büyüleyici mûsıkîyi de onlardan dinleriz. Henüz dillere düşmemiş, gelip kulaklara ulaşmamış, kalem uçları ve daktilo tuşlarıyla tanışmamış; ama bütün bu yolların hepsiyle kendini ifade etmenin çok çok üstünde öyle nefis bir şîvesi vardır ki kalb soluklarının, onlara sahip olanlar artık başka şeyler yazıp çizmeye ve onların dilinden anlayanlar da daha tesirli bir beyan aramaya ihtiyaç hissetmezler. Eğer fesahat ve belâğatla kendilerini ifade etmeye çalışan edipler ve değişik üslup insanları ya da kitlelere tesir adına demogojiden demogojiye koşan beyan şarlatanları kalbin soluklarındaki o derinlerden derin büyüyü sezebilselerdi, böyle dolambaçlı ve hatarlı yollarda ömür tüketeceklerine kendi sinelerine yönelir ve düşünce mızraplarıyla kalblerinin nağmelerini almaya çalışırlardı&#8230;</p>
<p>Ama neylersin, çağ bir gürültü çağıydı; âdeta insanlar da onun diliyle kendilerini ifadeye çalışıyorlardı: Evet, bugün dünya bir baştan bir başa en münasebetsiz seslerle inliyor. Medeniyet harikaları dediğimiz otobüsler, trenler, tramvaylar, grayderler, dozerler, vapurlar, uçaklar, radyolar, televizyonlar&#8230; atmosferimizi kirletip huzur ve sükûnumuzu delik deşik ettikleri gibi, bizi de kendilerine benzettiler; bugün hemen pek çoğumuz itibarıyla dillerimiz kalblerimizin önünde, seslerimiz makineleri aratmayacak şekilde dem tutuyoruz âdeta bu umumî gürültüye. Ülke bir baştan bir başa tıpkı sağırlar ülkesi, bağıran bağırana.. sesimizle-soluğumuzla birilerini bastırmaya çalışıyor gibi bir hâlimiz var. Ne düşünceye saygı kaldı ne de insanî hissiyâta hürmet; lâf ebeliği ve kelime oyunlarıyla çok geniş alanlı gürültü çıkaranlar âdeta başarılı addediliyor ve ödüllendiriliyor. İsterse deyip ettikleri hiçbir menfaat vaadetmesin ve hiçbir mantıkî kurala da uymasın; şöyle-böyle ses getiriyor ve yığınları harekete geçiriyorsa iş tamamdır&#8230;</p>
<p>Bir zamanlar sükût ve sessizlik bizim en tabiî hâlimiz ve her zamanki iklimimizdi. Belki çokları farkında değildi bu huzur atmosferinin ve bu sessizlik mûsıkîsinin, şimdilerde sezemedikleri gibi bu tiz perdeden gürültüleri. O zamanlar bu sükûnet ikliminde sadece seslerin en tabiîleri duyulur ve bir şiir ve mûsıkî gibi dinlenirdi. Bu hâl her gün birkaç kez o natural seslerle banyo yapan insanların ruhuna öyle sinmişti ki onların ikliminde asla gürültü kirliliği olmaz ve hiç kimse bağırıp çağırmaya iltifat etmezdi. Her yer lebâleb sükûnetle dolar-taşar ve herkes sessizlik soluklardı. Onların ikliminde saygı ve terbiye edalı öyle bir sükûnet hâkim idi ki, o atmosfere bir kere uğrayıp bir-iki damla sessizlik yudumlayanlar bir daha da oradan ayrılmayı düşünmezlerdi.</p>
<p>O zamanın insanları henüz medeniyet harikalarıyla tanışmamışlardı ve bu geveze varlıkların mârifetlerinden haberdar değillerdi; her taraf sessizdi; onların durumu da milimi milimine bu umumî hava ile tam örtüşüyordu. Gezip dolaştıkları her yerde süt gibi bembeyaz bir sükûnet yudumluyor, uğradıkları herkesten sükût işaretleri alıyorlardı. Ömürlerini her türlü münasebetsizliğe kapalı bir ledünnîlik içinde geçiren o dönemin talihlileri, her zaman ayrı bir eda, ayrı bir hava ve ayrı bir şîvede öyle bir sükûtîlik sergilerlerdi ki, nadiren de olsa, çevrelerinde meydana gelen haricî gürültüler bu sessizlik şiirinin ahengini kat&#8217;iyen bozamazdı.</p>
<p>Konuşmaları icap ettiği yerde bu insanların da bazen konuştukları olurdu ama onların söz ve beyanları daha ziyade hâllerinden süzülen mânâları açmaya mâtuf, müphem hisleri şerh etme istikametinde ve gözsüzlere pinhân hakikatleri avamîleştirme yönünde olurdu. Ağızlarını sık sık açmazlardı; açtıklarında da sükûtî durumlarında işleyip örgüledikleri düşünce dantelalarını serer-sergiler ve kendilerini dinleyenlere sessizliğin fikir kristallerinden ne hikmet cevherleri ne hikmet cevherleri sunarlardı.</p>
<p>Bu tertemiz atmosferde, ne gelip o pırıl pırıl havayı delen bir şerare, ne yırtık bir ses ne de münasebetsiz bir gürültü duyulurdu. Ara-sıra bütün bütün o iklime yabancı bir ses ve soluk bu havayı yırtsa da o insanlar ve onların büyülü atmosferi âdeta bir sihirle yenileniyor gibi hemen değişir, o eski esâtirî haline bürünür ve yeniden kendini meşk etmeye dururdu; dururdu da gönül dilleriyle ifade ettikleri o sükûtî hitabelerle, meleklerin gökten dökülen ilhamları gibi ulaşabildikleri bütün ruhları mest ederlerdi. Onlarla tanışma bahtiyarlığına erenler &#8216;duydum, dinledim, okudum, öğrendim ve inandım&#8217; yerine &#8216;gördüm, hissettim, büyülendim ve bende oldum&#8217; derlerdi. Onların hâl ve gönül derinliklerine bağlı bu fâikiyetleri sayesinde idi ki dilleri bilinsin-bilinmesin, ne demek istediklerini herkes rahatlıkla anlar ve onlara büyülenirdi. Halkla içli-dışlı olmaları bir yana, çekilip bir köşede iç murakabelerini yaşadıklarında dahi hâlleri ve görüntüleriyle gönüllere korlar saçar ve ruhlarda bir sûr sesi gibi duyulurlardı. Her zaman Hak&#8217;la irtibat içindeki bu dupduru insanların susması, bilemediğimiz bir sırla kalbî ve rûhî suskunluğa maruz kalmış kimseleri harekete geçirme adına âdeta bir komut gibiydi. Onlar, gönüllerindeki mahfî hazineleri tavır ve davranışlarıyla ortaya dökünce, bir dilin susmasına bedel o anda pek çok dil birden çözülür, önyargısız müsait gönüller dinlemeye durur ve her yanda müthiş bir heyecan köpürmeye başlardı. Onların bu sessizliği, ruhları coşturan öylesine derin bir mûsıkî idi ki, o atmosferi yaşayan herkesi önüne katar, istediği yöne sürükler, onlara hiç kimseden duyamayacakları nağmeler duyurur ve adı konmamış sürprizler yaşatırdı. Çevreleri onların bu sükûtî hitabelerinden pek çok şey alır, ifade ve beyanlarla daraltılmamış farklı mazmun, farklı mefhum, farklı mantukların engin ufuklarında dolaşır ve gönülleri ölçüsünde bir derinlik yaşarlardı.</p>
<p>Hele o sükûtîler içinde öyleleri vardı ki, onların bakışlarından dökülen ışıkları, yüz çizgilerinden akan mânâları ve tılsımlı tavırlarındaki derinliği görebilenler hemen büyülenir ve bir daha da onlardan ayrılmak istemezlerdi. Böyle sükûtî bir şiirle dolmuş ve doymuş kimseler dinî düşünce ve mü&#8217;mince mantığın ortaya koyduğu açıyla her şeyi daha bir farklı duyar ve daha engin bir temâşâ zevkine ererlerdi.</p>
<p>Ben şahsen, iz bırakan o büyük sükûtîleri &#8216;idrak&#8217; diyebileceğim çerçevede tanıyamadım; dolayısıyla da gerektiği ölçüde yararlandım diyemem; ama yine de itiraf etmeliyim ki, bir alıcı olarak bütün kabiliyetsizliğime rağmen, onların ikliminde bulunduğumda yer yer çiy damlaları gibi ruhuma akan bazen müphem, bazen muğlâk fakat her zaman büyüleyen bir eda içinde öyle sırlı şeyler görüp hissetmişimdir ki, aradan yıllar geçtiği halde onları her yâd edişimde hâlâ ürperirim. Onların, o harfsiz-kelimesiz, sessiz ve sözsüz beyanları her şeye rağmen beni öylesine mest etmiş idi ki, bugün dahi o dırahşan simaları hatırladıkça gözlerim dolar ve ruhumda o sükûtîlikten nağmeler duyulmaya başlar. Kendi tabiat havzımın sınırlarını zorlamaya durur ve olduğumun yanında olabileceğimin hülyâlarına dalarım.</p>
<p><span class="info">Sızıntı, Eylül 2004, Cilt 26, Sayı 308</span></p>
<div class="fastsocialshare_container fastsocialshare-align-center">
<div class="fastsocialshare-subcontainer">
<div class="fb-like fb_iframe_widget" data-href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/kalbin-soluklari" data-layout="button" data-width="100" data-action="recommend" data-show-faces="false" data-share="false">
<p class="p1"><b>Kaynak: Sükûtun Çığlıkları / M.Fethullah Gülen</b></p>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalbin-soluklari/">Kalbin Solukları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalplerin Sultanlığına Doğru</title>
		<link>https://hizmetten.com/kalplerin-sultanligina-dogru/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2021 06:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22358</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son bir-iki asırdan beri insanlık hep ızdıraptan ızdıraba sürüklendi, hep ölüm çukurlarının çevresinde dolaştı ve kurtuluş ararken de hep felaket buldu ve felaketlerle yoğruldu. Bu meş&#8217;ûm zaman diliminde, dünyanın hemen&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalplerin-sultanligina-dogru/">Kalplerin Sultanlığına Doğru</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son bir-iki asırdan beri insanlık hep ızdıraptan ızdıraba sürüklendi, hep ölüm çukurlarının çevresinde dolaştı ve kurtuluş ararken de hep felaket buldu ve felaketlerle yoğruldu. Bu meş&#8217;ûm zaman diliminde, dünyanın hemen her yerinde toplumları idare eden güç, devletlerden, hükümetlerden daha ziyade, şahısların, grupların, sınıfların, holdinglerin, mafyaların kazanç hırsı ve ikbal arzusu oldu. Tabiatiyle, böyle bir dünyada, her şeyin kıymet hükmünün para ve yaşama seviyesiyle ölçüleceği de bir gerçekti.</p>
<p>Evet gerçek değerlerin alt-üst olduğu böyle bir dünyada, insanların itibarlarının, onların paralarıyla, servetleriyle, yazlık-kışlık villalarıyla ölçülmesi gayet tabiiydi.. ve öyle de oldu; maddî varlık ve imkânlar küstah bir glâdyatör gibi ellerini yukarıya kaldırarak, ilim, fazilet, düşünce ve cesaretin üzerinde tepindi ve onları yendiğini ilân etti. Oysa ki, servet u sâmân, ilim, akıl, fazilet ve cesaretle birleşince bir değer ifade etse de, tek başına kaldığında bir şeye yaradığını söylemek oldukça zordur.. hatta ondan da öte bazen bir canavarlık vesilesi haline gelmesi bile söz konusu olabilir. Ne acıdır ki, günümüzde, toplumların gerçek hayat dinamikleri sayılan bilgi, düşünce, ahlâk ve cesaret gibi hususlar, şayet maddî imkân ve kazanca dönüştürülemiyorsa fantezi ve aptallık emâresi sayılmakta.</p>
<p>Halbuki eğer, bir toplumu teşkil eden fertler, hayat projelerini beden ve cismâniyete göre plânlıyor, ömürlerini zevk u sefâ vadilerinde sürdürüyor, zenginlik ve refahtan başka bir şey düşünmüyorsa, böyle bir toplumda, çalışkan, azimli, mâhir ve sağlam karakterli insanlar kadar, hatta onlardan da fazla, gayesizler, düzenbazlar, çıkarcılar, heyecansızlar, iki adım ötesini göremeyen miyoplar ve cahiller hâkim duruma gelir. Bu da, ahlâk ve fazilet telakkisinin, sanat düşüncesi ve tecrübenin, dolayısıyla da ülke ve millet için yararlı karakterlerin ve yüksek performansların dışlanması demektir. Şimdilerde ülkemiz dahil, dünyanın hemen her yerinde böyle bir çarpıklığın yaşandığı da bir gerçek.</p>
<p>Bugün büyük ölçüde insanlık, geçmiş asırlarda olduğundan daha zengin ve daha geniş imkânlara sahiptir, ama bunun yanında onun, hiçbir dönemde maruz kalmadığı ölçüde, ihtirasların, ihtiyaçların, fantezilerin ve tiryakiliklerin esiri haline geldiği de bir vak&#8217;adır. Bugün o, cismaniyet ve bedenini yaşadıkça daha bir yaşama arzusuyla çıldırmakta; içtikçe susamakta, yedikçe oburlaşmakta, daha fazla kazanma hırsıyla akla hayale gelmedik spekülasyonlara girmekte, en hasis çıkarlar karşısında ruhunu şeytana peylemekte ve gerçek insanî değerlerden âdeta uzaklaşmaktadır.</p>
<p>Evet, ömrünü gelip-geçici bir kısım maddi değerler peşinde koşmakla tüketen günümüzün modern insanı, aslında daha çok kendini tüketmekte ve ruhunun derinliklerindeki yüksek duygularını kaybetmektedir. Öyle ki, böyle birinin ufkunda, ne iman enginliğine, ne marifet zenginliğine, ne de muhabbet, aşk, zevk-i rûhâni televvünlerine rastlamak mümkündür. Nasıl olur ki o, yaptığı hemen her işin neticesini, maddî kazanç, cismâni rahat ve bedeni hazlar açısından değerlendirmekte ve bütünüyle uhrevîlikleri, ledünnilikleri es geçmektedir. Onun düşünce ve faaliyet ufkunu dolduran hususlar sadece ve sadece: Nasıl çalıp-çırpacağı, ne alıp-ne satacağı, nerelerde nasıl eğleneceği ve nasıl keyif çatacağı.. gibi şeylerdir. Tabii, bütün bu arzu ve isteklerin gerçekleşmesi için meşru yollar ve meşru dairedeki kazançlar yetmiyorsa, gayr-i meşru vesileler değerlen-dirilecek, spekülasyonlara girilecek.. ve şayet yer üstü dünyalar bu korkunç iştihaları tatmine kifayet etmiyorsa yer altı dünyalarına inilerek köstebekçe yollara girilecektir. Bence, günümüzün insanı, insani yolculuğunu böyle bir inde sürdürmektedir ve o, mutlaka bu açmazdan kurtularak kendi çizgisini bulma mecburiyetindedir. Yoksa handikaptan handikaba sürüklenecek ve kat&#8217;iyen kendi olamayacaktır. Komünizmden kurtarsanız gidip anarşizme yuvarlanacak, ateizmden uzaklaştırsanız koşup monizme sarılacak, Darvinizm&#8217;den koparsanız neo-Darvinizm&#8217;e yapışacak.. ve her zaman kimliksiz, şabloncu ve yükselip serkâr olma yerine başkalarına kuyruk olmanın mücadelesini verecektir. Ve işte bunlardan ötürüdür ki o, birkaç asırdan beri ömrünü hep buhranlar ağında tüketmekte; siyasi ve idâri buhrandan kurtulsa, gidip ahlâki buhrana aborde olmakta, ondan sıyrılsa ekonomik bunalımların ağına düşmekte, toparlanıp ondan da kurtulabilse, bu defa da kendini askeri buhranların arenasında bulmakta ve kendi olumsuzluklarıyla kendini yiyip-bitirmektedir. Bu tersliklerden kurtuluşun çaresi de, bir kere daha yeni baştan inanmak gibi, sevmek gibi, ahlâk gibi, metafizik düşünce gibi, aşk gibi, ruh terbiyesi gibi dini, milli ve tarihi dinamikleri gözden geçirme olsa gerek.</p>
<p>İnanmak, hakikati olduğu gibi tanıma, sevmek ise bu bilginin hayata geçirilmesi demektir. İnanmayanlar mutlak hakikati ne bulabilir ne de bilebilirler. Onların inandım demeleri iç dünyalarıyla bir zıtlaşma, buldum demeleri de bir mugalatadır. Aslında inanmayanlar tâlihsiz, sevmeyenler de cansız cesetlerdir. İnanma en önemli bir aksiyon kaynağı ve ruhun bütün varlığı kucaklaması ve tabiatı kuşatması ise, muhabbet de gerçek insani düşüncenin en esaslı unsuru ve lâhûtî bir buududur. Bu itibarladır ki, önümüzdeki yıllarda, dini ve milli kültürümüzün fidelerini dikme ve yetiştirme misyonunu yüklenenler, evvelâ inanç mihrabına yönelmeli, sonra da sevgi minberine yürüyüp, muhabbet soluklarını dünyanın her tarafına duyurmaya çalışmalıdırlar. Bunu yaparken de müessiriyetlerini, ahlâk ve fazilet anlayışlarının derinliklerinde aramalıdırlar.</p>
<p>Ahlâk, dinin özü, esası ve ilâhi mesajın da en önemli bir umdesidir. Ahlâklı ve faziletli olmak eğer bir kahramanlıksa -ki öyledir-; bu meydanın gerçek kahramanları da peygamberler ve onları yürekten takip edenlerdir. Hakiki Müslüman olmanın en bariz vasfı ahlâklı olmaktır. Akıl ve hikmet gözüyle bakabilenler için Kur&#8217;ân ve Sünnet, âyet âyet, fasıl fasıl ahlâktır. Müslümanlık huy güzelliğidir buyuran Mücessem Ahlâk ve Yüce Kâmet bu gerçeği en veciz şekilde ortaya koymuştur. Millet olarak biz, bir ahlâk sisteminin mensupları ve bir ahlâk destanının çocuklarıyız. Hiçbir düşünce, hiçbir fantezi bizim ahlâkımızı sarsamaz ve sarsmamalı; biz onunla dünyaları aşıp ebedlere ulaşmayı düşlüyoruz.. ve Allah ihsanlarının ayrı bir derinliği sayılan metafizik gücümüzle de bunu gerçekleştireceğimize inanıyoruz.</p>
<p>Metafizik düşünce, aklın topyekün varlığa açılması ve onu perde-önü, perde-arkasıyla kavrama cehdidir. Aklın veya ruhun, varlığı bu şekildeki kucaklaması söz konusu olmasa, her şey paramparça olur ve cansız cesetler haline gelir. Bu itibarladır ki, metafizik düşüncenin yok olması veya yok kabul edilmesi bir bakıma aklın da tükenişi demektir. Bugüne kadar her büyük oluşumun, metafizik düşüncenin kolları arasında geliştiğini söyleyebiliriz.. Hint ve diğer doğu ülkelerinde bu böyle olduğu gibi; bizim dünyamızda da, Kurân&#8217;ın dünya görüşü çerçevesinde bu hep böyle olagelmiş ve bu sayede üst üste değişik medeniyetler gerçekleştirilmiştir. Metafizik düşünce, insan ruhunun varlığa açılması, tabiatı istilâsı ve her şeyi kucaklaması ise, metafiziği ilimlerle çarpıştıranlar, galiba, kaynakla o kaynaktan fışkıran çağlayanı birbiriyle çarpıştırdıklarının farkında değiller.</p>
<p>Metafiziği, varlık gerçeğinin aşkla sezilip duyulması şeklinde de yorumlayabiliriz ki, buna göre aşk, topyekün kâinatı, bütün varlık ve hadiseleri, tam bir bitevilik içinde görüp duymanın, sezip sevmenin adı olur.. evet gerçek aşıklar, ne servet u sâmân ne de şöhret ü nâm peşindedirler. Onlar, aşkın, kendi kendini yakıp kavuran ve kül edip savuran fırtınaları arasında berd ü selâm soluklar ve yok oluşların çehresinde sevdiklerinin simasını okuma, varlıklarının savrulan külleri arasında mâşuklarını duyma ve seven-sevilen, arayan-aranan vahdetine ulaşma peşindedirler. Tasavvufî ifadesiyle, onlar hep fenâ fillah vadilerinden bekâ billah yamaçlarına doğru bir seyahat içinde ve sürekli aktiftirler. Elbette ki böyle bir ufka kavuşmak, ciddi bir ruh terbiyesine bağlıdır.</p>
<p>Ruh terbiyesi, kısaca insanın yaratılış gayesine yönlendirilmesi demektir. Aynı zamanda ona, ruhun bedeni ve cismani baskılardan sıyrılarak kendi özüne, kendi kaynağına yönelmesi ve yaratılışının gayesi istikâmetinde bir seyr-i rûhâni gerçekleştirmesi de diyebiliriz ki, konumuz şimdilik öyle bir bahse açık değil.</p>
<p>Günümüzde bütün rûhi dinamiklerini yitiren ve kendi özünden uzaklaşan talihsiz nesiller, kendi akıl ve kendi muhakemelerinin kurbanı, perişan ve derbederdirler. Ne olursa olsun bizler, bu neslin bakış zaviyesini ve temâşâ ufkunu değiştirme mecburiyetindeyiz.. ve değiştireceğimize de inanıyoruz. Bu mevzudaki gayretlerimiz hafife alınsa da biz olabildiğince ümitliyiz. Elverir ki iradelerimizi ibadetle besleyip nefis muhasebesiyle kontrol altında tutabilelim. Bize bu yolda sadece yürümek düşer. Biz nereye yönelirsek kemmiyetsiz, keyfiyetsiz- Allah oradadır. Gözlerimizi yumup geleceğin altın yamaçlarına tohum saçma bize, saçılan bu tohumların hayata yürümesi de O&#8217;na aittir.</p>
<p>Bizim, şuurlu bir hizmet ve ihatalı gayretlerle, bu dünyanın içinde, huzurla, emniyetle, sevgiyle esen bir başka dünyanın meydana geleceğine ve hayatın gerçek saadet çizgisini bulacağına inancımız tamdır. Ve tabii, gelecekteki nesillerin, para, ikbal, şöhret, makam ve her türlü iştihanın çok üstünde bir büyük sevgiye müteveccih olacağına da.. işte bu kalplerin sultanlığı sevgisidir.</p>
<p><strong><span class="source21">Sızıntı, Ağustos 1995, Cilt 17, Sayı 199</span></strong></p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / Yeşeren Düşünceler</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalplerin-sultanligina-dogru/">Kalplerin Sultanlığına Doğru</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalp yarma merakımız  &#124; M. Nedim Hazar</title>
		<link>https://hizmetten.com/kalp-yarma-merakimiz-m-nedim-hazar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 May 2021 10:00:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[iftira]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[M.Nedim Hazar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19915</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Yıllar önce yaşanmış bir olayı anlatarak başlamak isterim. 90’lı yılların başlarıydı yanılmıyorsam. “Azizlerden aziz olan bu millet” diskurunu ölümüne şiar edinmiş, kesin inançlılardan biriydim sanırım. Özel TV kanalları yeni&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalp-yarma-merakimiz-m-nedim-hazar/">Kalp yarma merakımız  | M. Nedim Hazar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Yıllar önce yaşanmış bir olayı anlatarak başlamak isterim. 90’lı yılların başlarıydı yanılmıyorsam. “Azizlerden aziz olan bu millet” diskurunu ölümüne şiar edinmiş, kesin inançlılardan biriydim sanırım. Özel TV kanalları yeni açıldıkları için, özgürce ve çok renkli programlara imza atıyorlardı. Bir özel TV kanalında çekilen şaka programının yapımcısı da samimi bir arkadaşımdı.</p>
<p>Bir akşam beraber çay içerken söz Türk milletinin yüceliğinden açılınca, biraz da gençliğin verdiği cevvaliyetle kendi halkımızı övmeye başladım. Arkadaşım tebessüm ederek, “Ben artık o kadar emin değilim,” dedi.</p>
<p>Merakla, fikrini değiştiren şeyi söylemesini bekledik.</p>
<p>Bir şaka programı için Taksim’de çekim yapmışlardı önceki hafta. Bugünlerde Youtube’da sıklıkla yapılan sosyal deneyler türünden bir şaka.</p>
<p>Şöyle:</p>
<p>Şaka ekibinden 4-5 kişi, yine şaka ekibinden olan birini Taksim meydanının göbeğinde tekme tokat dövmeye başlıyor. Sebebi filan belli değil. Oradan geçenlerin tepkileri merak ediliyor. Hani kimler “Yapmayın etmeyin!” diyecek, kimler mağdur olana sahip çıkacak filan. Enteresan bir şey oluyor ve hiç tanımadıkları birkaç kişi de gelip şaka ekibiyle beraber dayak yiyen adama girişiyorlar sağlı sollu. Niye dövdüklerini bilmeden…</p>
<p>Arkadaşım dedi ki, “Bu tepki bütün milletlerde böyle midir bilemem ama bizim milletimiz hakkındaki kanaatimi kökten değiştirdi…”</p>
<p>Sosyal medyada bir süreden beri devam eden Sümeyya Avcı linçi aklıma bu olayı getirdi.</p>
<p>“Aman etmeyin, eylemeyin, bilmeden etmeden, emin olmadan kimseyi linç etmeyin” filan diyecek oldum, direktman bana da girişenler oldu.</p>
<p>Daha önce de yazmıştım; sosyal medya enteresan.</p>
<p>Mesela bir sabah “günaydın umut” yazdım (ki bilenler bilir epeydir yaparım bunu) biri aynen şöyle yazdı bana: “Tabii senin tuzun kuru, dersin günaydın!”</p>
<p>“Etkin pişmanlık” diye bir şey icat etmişti muktedir. Suç bulup kriminalize edemediği insanlar için, itirafçı denilen bir sistem geliştirmişler ve bunun sayesinde on binlerce insanı mağdur ettiler. Hala da ediyorlar. İspiyon ve itirafçıların ilerde kimsenin yüzüne bakamayacak olmaları bence yeterli cezadır ancak asla bu tür davranışları mazur gördüğüm filan yok elbette.</p>
<p>Ancak Sümeyya Avcı meselesinde bir kere iddiayı ileri sürenler haklı olsalar bile, olay Sümeyya Hoca ile ilgili değil, eşiyle ilgili.</p>
<p>Herkesin hakikatten, mazlumlardan cüzzamdan kaçar gibi kaçtığı, herkesin korkudan sessizliğe gömüldüğü bir dönemde, kendi ailesini karşılarına almalarına rağmen takdir edilecek bir mücadele örneği sergiliyordu karı koca öğretmen Avcı’lar. Geçtik takdir edilmelerini, muktedir taciz ediyor, cezalandırmak için fırsat arıyordu. Daha birkaç gün önce gözaltına aldılar Sümeyya Hocahanımı.</p>
<p>Kaldı ki, iddialar da doğru değil.</p>
<p>Olayı duyduktan sonra araştırdım ve doğru olmadığını öğrenince benim için mesele kalmadı. Ancak anlaşılan o ki birkaç takma isimli hesap Avcı ailesine fena takmıştı ve linç edene kadar peşlerini bırakmadı. Sümeyya Hoca’nın ağlamasını bile “Timsah gözyaşları” diye niteleyen insafsızları gördüm ne yazık ki!</p>
<p>İddia sahiplerinin bazılarıyla bizzat konuştum. Aksini savunan insanlarla da.</p>
<p>İddiasını ispatlaması gerekenler üç cümle edince, birden bire “Ben öyle duydum” filan deyip işin içinden çıkıyorlardı nedense.</p>
<p>Kolay mı tertemiz bir insanın gururuyla, onuruyla oynamak Allah aşkına!</p>
<p>Efendim Ergin Avcı’nın mağdur ettiği insanlarla bizzat hapishanede yatmış olan biri var, dediler. Biraz araştırınca kişisel husumeti olduğunu öğrendim. Dahası “Mağdur etti” dediği kişilerin hiçbiriyle Ergin Hoca’nın alakası yoktu. Hepsi, darbeden çok önce, Nisan ayında Dernek Yöneticiliği davasında içeri alınan insanlardı ve hiçbiri doğrulamadı müstear isimle infaz edenlerin iddialarını.</p>
<p>Başka bir ismin, “Onun itirafları yüzünden cenazeye gidemedi” denilen şahsın eşine ulaştım mesela. Avcı ailesini tanımıyorlardı bile ve elbette, “alakası yok” dediler.</p>
<p>Bir diğer isim Sivas’tan ayrıldıktan tam bir yıl sonra Avcı ailesi bu şehre gelmişti.</p>
<p>Ancak bu ayrıntılar kimsenin umurunda olmadığı gibi canı yanan herkes acımasızca Sümeyya Hoca ve eşini linç etmeye koşuyordu.</p>
<p>Hazreti Vahşi’den, Hz. Hind b. Utbe’den filan bahsetmeyeceğim. Ancak şunu söylemem lazım: Ben esas imtihanın iktidardaki alçakların gitmesinden sonra yaşanacağına inanmaya başladım. Misal, bırakınız Avcı ailesi olayındaki gibi iftira olmasını, çok uyuz olduğum, ihanetinden emin olduğum birileri nedamet getirdiğinde nasıl davranacağız acaba.</p>
<p>Mağdur olmak bizi vicdansız yapmaya sebep olmalı mı?</p>
<p>Şu ayeti hayatım boyunca hep aklımın bir köşesinde tuttum:</p>
<p>“Ey iman edenler, adil şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide 8)</p>
<p>Bakınız kısa bir süre önce şöyle bir yazı yazmıştım:</p>
<p><a href="https://www.tr724.com/cagin-en-buyuk-hastaligi/">Çağın büyük hastalığı: Haset!</a></p>
<p>Allah aşkına insaflı olalım.</p>
<p>Allah bizi insan eyleye…</p>
<p><strong>Kaynak: M. Nedim Hazar | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalp-yarma-merakimiz-m-nedim-hazar/">Kalp yarma merakımız  | M. Nedim Hazar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dilini ve kalbini temiz tut günah pisliğinden &#124; Zekeriya Çiçek      </title>
		<link>https://hizmetten.com/2dilini-ve-kalbini-temiz-tut-gunah-pisliginden-zekeriya-cicek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Nov 2020 13:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13021</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nezafetin bu yönü, yani kalbin, kafanın, dilin, davranışların ve karakterin temizliği cemiyet hayatı için de pek mühimdir. İnsanlar arasındaki sevginin tesisi ancak bu sayede gerçekleşebilir. Evet, içiyle dışıyla nazif olan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/2dilini-ve-kalbini-temiz-tut-gunah-pisliginden-zekeriya-cicek/">Dilini ve kalbini temiz tut günah pisliğinden | Zekeriya Çiçek      </a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nezafetin bu yönü, yani kalbin, kafanın, dilin, davranışların ve karakterin temizliği cemiyet hayatı için de pek mühimdir. İnsanlar arasındaki sevginin tesisi ancak bu sayede gerçekleşebilir.</p>
<p>Evet, içiyle dışıyla nazif olan insan, nihaî olarak iç-dış bütünlüğü sayesinde huzuru ve mutluluğu elde edecek, hem bu dünya saadetine hem de ukbâ saadetine erişecektir inşallah.</p>
<p>İnsanı tertemiz yaratan ve ona yakışır şekilde bu hayatı tanzim eden, böylece insanca yaşayabilmemiz için kâinatı hizmetimize memur eden  Rabbimize (cc), kâinatın zerrâtı adedince, o&#8217;nun ilmi ve malumatı adedince hamd- u senâlar olsun.</p>
<p><strong>Hizmetten | Zekeriya Çiçek     </strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/2dilini-ve-kalbini-temiz-tut-gunah-pisliginden-zekeriya-cicek/">Dilini ve kalbini temiz tut günah pisliğinden | Zekeriya Çiçek      </a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalbin Hayatı &#124; Emin Osman Uygur</title>
		<link>https://hizmetten.com/kalbin-hayati-emin-osman-uygur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emin Osman Uygur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Sep 2020 13:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13141</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzmir. Her sabah serin meltemlerle maviye uyanan şehir. Ve yakın geçmişte binbir ümitle sonsuza uyananlar şehri. Hele son kırk elli yıldır hayata farklı ve renkli çizgilerin heyecan verdiği şehir. Bu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalbin-hayati-emin-osman-uygur/">Kalbin Hayatı | Emin Osman Uygur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İzmir. Her sabah serin meltemlerle maviye uyanan şehir. Ve yakın geçmişte binbir ümitle sonsuza uyananlar şehri. Hele son kırk elli yıldır hayata farklı ve renkli çizgilerin heyecan verdiği şehir. Bu çizgide bu kadim şehre girenler de çıkanlarda sıdk ile girip çıkma duasında idiler.</p>
<p>Osman bey iş için gelmişti İzmir’e. İlk defa geldiği bu kadim şehirde, kendisi adına sıradan bir gündü. Ancak günün sonunda yani o gece bu sıradanlığın değişeceğini nereden bilebilirdi ki. Bu mekanda ona hayatın farklı bir kapısı aralanacaktı. Ve bundan sonra, kalb hayatı adına hayatında çok farklı ve renkli kareler yer alacaktı onun dünyasında.</p>
<p>O gece rüya aleminde nurdan bir sima. Nam-ı Celil-i Muhammediyi her yere götürmeyi gaye-i hayal edinmiş zat. Osman beyin içi tarifi imkansız bir huzur ile doluyor. Kabusun tam zıddı. Bir genişlik, bir ferahlama hali. Hani şehrin boğucu atmosferinden sıkılır da şöyle tabiatın kucağına atarsınız kendinizi; sonra da derin bir oh çekersiniz ya. Biraz öyle bir şey. Dünyanın gölgesinden çıkıp bir hakikat halesine gark olma gibi. Belki de maneviyattan yayılan şuaların mekan üzerinde yıldızlar gibi dökülmesinden oluşan bir atmosferde bir arınma hali.</p>
<p>Misafirhane çok sade ve rahat bir mekan. Meğer bu mekanda ara sıra Kırık Mızrap şairi misafir oluyormuş. Bunu sonradan öğreniyor Osman bey. Mekanı şenlendiren, canlandıran mekinler değil mi? Duygular, düşünceler mekanı değiştirmez mi? Bir odaya bir kaç çiçek bir kaç güzel tablo koyunca oda çok daha güzel olmaz mı? İşte Allah’ı anmanın, Allah için iş yapmanın, yanmanın ve gözyaşı dökmenin verdiği manevi haller de bu odaya sinmiş adeta. Kalpler Allah’ı anmakla zikretmekle mutmain olurken etraftaki eşya ve varlıklar bundan ektilenmez mi?</p>
<p>Ömer bey ile aynı işi yapıyor Osman bey. O da nakliyatçı. Mizaçları da çok uyuşuyor. Belki de işleri gereği, hareketli ve pratik olmayı seviyorlar. Ancak daha yeni tanıştıkları için Osman bey, Ömer beyin farklı yönlerini henüz bilmiyor.</p>
<p>Ömer beyin hayatı iman yörüngeli. Dünya işleri onun için hayatın akışı içinde rızk aramaktan öte bir şey değil. Hayatın her karesine iman rengi çalınmalı ona göre. Salt dünya işleri çok basit kalıyor onun gözünde. Osman bey ile olan arkadaşlıklarını da bu yönde geliştirmek istiyor. Kahvaltı esnasında Osman beyi; ‘Akşama bir program var, başka yere söz verme’ diye uyardı Ömer bey. Akşam olunca birlikte yola çıktılar. Gittikleri yerde otururlarken birden kapı açıldı, Osman bey de diğerleri gibi başını o yöne çevirdi. O anda, gece gördüğü rüya halini tekrar yaşadı. Çünkü o an ile bu tablo aynı idi. Heyecanla ayağa kalktı. Sanki önceki gece görüşmüşler gibi kucaklaştılar.</p>
<p>İnsan, ruhu ve kalbi ile başbaşa kalınca hayatı algılama çok farklı oluyor demek ki. Beden etksinin en aza indiği ve ruhun derece-i hayatı bir adım daha fazla hissedildiği anlar… Dünyayı kalben terk de bu sırdan olsa gerek. Çünkü kalpte dünya olmayınca hayata ruh penceresinden bakmak mümkün hale geliyor.</p>
<p>Bu kalp huzurunu, manevi hazzı hiç unutmuyor Osman Bey. Unutmak bir yana o kendi kalp ve ruh dünyasında bu huzurun yansımalarını sürekli yaşamaya başlıyor.</p>
<p>Bu olaydan bir kaç yıl sonra Osman bey hac vazifesini ifa için Kabe yörüngesinde buluyor kendini. İç dünyasının dışına galebe ettiği zaman dilimlerini yaşıyor. Bu hal içinde günler geçerken oradaki ilk Cuma günü, imamın arkasında namaz kılmaya niyet ediyor. Eşi  de kabul ediyor bunu. Perşembe günü girdikleri mescid i haramdan bir daha çıkmıyorlar. Ancak cuma sabahı eşi ben daha fazla duramayacağım, ayaklarım şişti, çok ağrıyor deyince mecburen çıkıyorlar Mescid-i Haramdan.</p>
<p>Osman bey eşini bir otobüse bindirdip geri döndü ama artık Kabe’nin halesinde, imamın arkasında yerini alamayacaktı. Kabenin dış avlusunda bir yer buldu, oturdu. Güneş tepeden hiç olmadığı kadar yakıyor. Üzerinde bir afgan elbise var ama başı açık. Yavaş yavaş kendinden geçtiğini hissediyor. Bir müddet sonra güneşe bile duyarsız hale geldi Osman bey. Ama şuuru açıktı. Bu halde iken kulağına; ‘water water’ diye inleyen bir ses geldi. Yavaşça sağına döndü, bir adam susuzluktan bitmiş halde. Başını öne doğru çevirdiği anda bir pet şişe su gördü. Siluet gibi uzun bir el ona su uzatmıştı. Hemen suyu aldı. Suyu veren kişi uzaklaşırken dikkat etti. Adam uzun boyluydu ve ayakları ile oturanların arasından rahatlıkla geçip gidiyordu.</p>
<p>Osman bey, suyu açıp hemen yanındaki adama uzattı. O, önce ‘sen iç’ der gibi yaptı. Ancak Osman bey, ısrar etti. Adam aldı bir kaç yudum içtikten sonra şişeyi geri verdi. Tam kendi de içecekken solunda Türkiyeden geldiği belli olan biri suya uzandı ve suyu elinden aldı. Adam suyun tamamını bitirdi. Yapacak bir şey yoktu artık.</p>
<p>Arkaya doğru metrelerece insan. Çıkmak mümkün değil. Neyse ki epeyce vakit geçmiş, hutbe zamanı gelmişti. Görevli hutbeye başladı. Osman bey, kendini hutbeye verdi. ‘Ne güzel konuşuyor’ diye düşündü içinden ve dikkatle dinlemeye devam etti. Ancak bir müddet sonra birden irkildi; ‘ben Arapça bilmiyorum ki!’ Osman bey, Arapça bilmiyordu ama hatibin dediklerini çok iyi anlıyordu. Demek ki yine ruh ve kalb yine işin içinde idi. Sebepler ortadan kalkmıştı. Bedenin takılıp durduğu çok şeye ruh takılmıyordu.</p>
<p>Kabedeki vazife bitince yol Medineye doğru çevrildi. Orada farklı bir heyecan bekliyordu onları. Sevgi yüklü bir heyecan. Nabi’nin ‘Kuy-u mahbub-u Hüda’ dediği mekana gidiyorlardı. Osman bey, artık çok iyi inanıyordu ki, insan bu maddi alem ile sınırlanacak kadar önemsiz bir varlık değil. Ve iman ve Kuran hizmeti bu yolun erkanını öğretirken aynı zamanda da bu yoldaki güzelliklerden istifade imkanına kapılar açıyordu. Kısaca hayatın özünü anlayıp, hayatı gerektiği gibi yaşamayı kolaylaştırıyordu.</p>
<p>Medine üfül üfül sesiyor. Cennet meltemleri değiyor ruhlara. Orada sözler daha bir latif, daha bir nezih. Haller daha bir lahuti ve cennet yamaçlarında dolaşır gibi. Mescid-i Nebeviye yakın bir yerde kalıyorlar. Mescide gelip giderken sanki zaman ve mekan değişmiş gibi bir hal oluyor ara ara. Osman bey, bir gün o yolda yürürken birden sahabeler içinde buldu kendini. Sahabeler de yolda yürüyorlar, konuşuyorlar, alış veriş yapıyorlar… On dört asır öncesi zamanla iç içeydi. Hamd, şükür, evbe, tevbe, inabe; birbirine karışıp gitti bir anda gözyaşları içinde.</p>
<p>Artık imana ve Kuran’a hizmet, daha anlamlı bir hal almıştı Osman beyin gözünde. ‘Rabbinin nimetlerini anlat, ey insan seni kerim olan Rabbine karşı nankör hale getiren nedir, iyilik ve takvada yarışın ama kötülük ve düşmanlıkta yarşımayın ve ‘men ensari ilallah?’ ‘nahnu ensarullah..’ gibi ayetler, canlı birer tablo gibi parladı kalbinde.</p>
<p>Kuran, hayat kitabı olduğunu bu yolda olanlara çok açık bir şekilde izhar ediyor ve dünya ve ahiretin mükemmel bir haritası olduğunu rehberlik ederek gösteriyordu hizmet ikliminde.</p>
<p>Kalp hayatı aynı mekanda ama başka bir boyutta cereyan ediyordu. Kimine aynadan tekdüze görünen hayat kimine prizma renkleri gibi yansıyordu. Hac dönüşü hem hizmet hem ticaret amaçlı Kırgızistan gezisi planlanmıştı. Osman bey Ali isminde iki arkadaşını da davet etmişti geziye.</p>
<p>‘O günleri sürekli yaşamak isterdim. O güzellikleri, o kardeşlikleri iliklerinize kadar hissediyorsunuz.’ diye içleniyor Osman bey. Ancak insanoğlu çizgiyi sürekli koruyamıyor. Zaman bazı şeyleri çok çabuk eskitiyor. Her nesil kendi birikimi ile geliyor. İlk nesildeki asalet, cehd ve gayret bir sonrakinde bulunmuyor. Bulunsa bile az oluyor veya zamanın ve mekanın farklı renklerine bürünmüş olarak ortaya çıkıyor. Bazen teknolojye bazen düşüncelere yenik düşüyorsunuz. Anlaşılmamaktan yakınmak gereksiz. Bunu yapanlar hiç bir şey elde edemediler. Her zaman çalışmak, gayret etmek ve örnek olmak gerekiyor. Mehmet Akif merhumun dediği gibi;</p>
<p>Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol;</p>
<p>Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.</p>
<p>Bir kaç programa katıldıktan sonra Oş şehrine gidiyorlar.  Oradan dağların arasında Özgen ilçesinin bir köyüne yolları düşüyor. Rehber çok iyi. Bir evde misafir oluyorlar. Sonra Ceviz ağaçları ile kaplı ormanlara doğru bir yürüyüş yapıyorlar. Orman köyünde bir sokaktan geçerken yetmiş beş yaşlarında bir Kırgız anaya rastlıyorlar.</p>
<p>Kırgı ana, yolda yavaş yavaş yürüyordu. Kırgız ana onları görünce durakladı. Onun meraklı bakışlarını Osman bey, ta yüreğinde hissetti. Rehber, misafirlerin kim olduğunu söyleyince Kırgız ana heyecanlandı. Çok net bir şekilde misafirleri işaret ederek; ‘Allah sizden razı olsun gardaşlarım, geçen sene buralara gönderdiğiniz kurban etlerinden yedik. Hatta Rus komşularımıza da verdik. Onlar da çok sevindiler, çok şaşırdılar. Siz ne kutsi bir hizmet yapıyorsunuz! Et burada da var. Ancak kurban ibadetinin gereğini yapmanız çok güzel. Peygamber yolu bu yol.’</p>
<p>Ne kadar ilginçtir ki, Osman beyin arkadaşları olan iki Ali de ilk defa önceki yıl kurbanlarını yurt dışına göndermişlerdi ve onların kurbanları bu kardeş topraklara gelmişti. Kırgız ana elini koynuna soktu. Bir gazete çıkardı. Kırgızca basılmış Zaman’dı bu. Bir dağ köyünde Zaman gazetesi? Ve yine konuşmaya başladı Kırgız ana derin derin; ‘biz her hafta bu gazeteyi bekliyoruz oğlum. Biz bununla nefes alıyoruz artık. Buralara kadar bu hizmeti getirdiniz, bize yalnızlığımızı unutturdunuz. Allah sizlerden razı olsun.’</p>
<p>Duygulanmamak elde değil. Gözyaşlarınıza nasıl hakim olursunuz ki? Yaşadığınız yerden  binlerce kilometre uzakta dağların arasında bir köyde sizi sımsıcak bir sevgi ile karşılayan bir mümine ana, size sizden bahsediyor. Yaptığınız işin ne kadar ulvi olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Bu arada iki Ali adeta eriyip gidiyor.</p>
<p>O gazeteyi Kırgız anadan hatıra olarak alan Osman bey, yapılan işin farkına çoktan varmıştı elbette. Hizmetin gerçekten Kuran hizmeti olduğunu, birilerinin iftirası gibi bir iki şarkı söylemek olmadığını Tanrı dağları eteklerinde bir daha görmüştü o. Şahitlik yapılacaksa böyle bir hizmete şahitlik yapmalıydı. Şehitlik olacaksa böyle bir yolda olmalıydı.</p>
<p><strong>Kaynak:Emin Osman Uygur | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalbin-hayati-emin-osman-uygur/">Kalbin Hayatı | Emin Osman Uygur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalb Selameti ve Aktüel Konular</title>
		<link>https://hizmetten.com/kalb-selameti-ve-aktuel-konular/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2020 06:00:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Selamet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=8899</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Göz çok geniş bir sahayı gördüğü halde, bir kıl onun görmesine mani olur&#8221; sözü kalb ve ruh hayatımız için neler ifade etmektedir? Günümüzde dünyevî meşguliyet ve aktüel mevzûların insanın ufkunu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalb-selameti-ve-aktuel-konular/">Kalb Selameti ve Aktüel Konular</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span class="highlight-bold">&#8220;Göz çok geniş bir sahayı gördüğü halde, bir kıl onun görmesine mani olur&#8221; sözü kalb ve ruh hayatımız için neler ifade etmektedir? Günümüzde dünyevî meşguliyet ve aktüel mevzûların insanın ufkunu kapatıp onu, akıbetini düşünemez hale getirdiği söylenebilir mi? Bu mevzuda dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?</span></strong></em></p>
<p>Göz, görme alanı çok geniş olan, önündeki hemen her şeyi görebilen, konumuna göre cihanları müşahede edebilecek kabiliyette bulunan ilahî bir nimettir. Ancak sizin de soruda ifade ettiğiniz gibi onun üzerine bir kıl dahi konulsa, o çok küçük cisim, gözün görmesine engel teşkil edip onun görme ufkunu kapatır. Fakat burada bir hususa dikkatlerinizi çekmek istiyorum: Esasında göz uzvu üzerinden bir benzetme ile dile getirilen bu tespit, insanın maddî-manevî bütün latifeleri için düşünülebilir. Mesela insan bazı meseleleri çok engince mütalaa ederken uygunsuz bir nazar, gayr-ı meşru bir hülya, kendisine galip gelen bir ruh hâleti onu öyle bir noktaya sürükleyip götürür ki, insan o esnada başka hiçbir şeyi göremez hâle gelir. Öyle ki cihanlara sığmayan, dünyayı âdeta bir top gibi kucağına alıp oynayası gelen, o ölçüde onu tahkir edip küçümseyen insan bir zerrede boğulabilir. Bir bakış, bir duyuşla künde künde üstüne devrilebilir. Bir hayal, bir tasavvur, bir ruh hâli bütün benliğini sarar da onu istediği yere çekip sürükleyebilir.</p>
<p><span class="highlight-bold">İblis ve Cinnet Hâli</span></p>
<p>İnsanın bu durumunu anlayabilmek için İblis’in, Hazreti Âdem’e secde emri aldığı esnada ortaya çıkan ruh hâlini hatırlayabiliriz. Kur’an-ı Kerim’de bildirildiği üzere Cenab-ı Hak Hazreti Âdem’i yarattıktan sonra bütün meleklere ona secde etmelerini emir buyurur. Meleklerin hepsi Hazreti Âdem’e secde etmesine rağmen, İblis kendisinin ateşten Âdem Aleyhisselam’ın ise topraktan yaratıldığını, dolayısıyla kendisinin ondan daha üstün olduğunu iddia ederek kibre kapılıp büyüklük taslar ve neticede küfre girer. Ardından da;</p>
<p align="right"><span class="arabic">فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ</span></p>
<p><em>“İzzetine yemin olsun ki, ben de onların hepsini baştan çıkaracağım”</em> der. (Sa’d suresi, 38/82)</p>
<p>Görüldüğü üzere burada İblis, insanları değişik yollarla saptıracağını ifade ederken, Allah’ın (celle celaluhu) azamet ve celaline, büyüklük ve ululuğuna yemin etmektedir. İşte onun bu kasemi, fıtratının bazı şeyleri sezdiği ve Allah’ı (celle celaluhu) belli bir seviyede bildiğini göstermektedir. Fakat teorik planda Allah’ı bu ölçüde biliyor olmasına rağmen o, bir noktaya takılıp kalıyor ve gözünün önündeki bir kıl, apaçık gerçekleri görmesine mani oluyor. Takılıp kaldığı o noktayla İblis, kendini kin, nefret, haset, kıskançlık ve bencillik gibi âfetlere kaptırıyor ve artık o, gözü başka hiçbir şeyi görmez, kulağı başka hiçbir şey duymaz kör ve sağır bir varlık hâline geliyor.</p>
<p>Şeytanın bu durumunu anlamak için öfkelenmiş, cinnet yaşayan bir insanın o anki hâlini düşünebilirsiniz. Çünkü bazı insanlar kimi zaman öyle öfkelenir ki, böyle bir şahsı gördüğünüzde rahatlıkla “bu insan delirmiş” diyebilirsiniz. Hatta onun bir şizofren olduğuna kanaat getirip bir psikiyatriste gitmesi gerektiğine hükmedebilirsiniz. Böyle bir kişi, kendini kaybetmiş bir halde eline ne geçirirse kaldırır yere çalar, sağa-sola atar, yıkıp devirir, paramparça eder. O esnada kalkıp: “Kardeşim! Allah seni insan yaratmış, sen zaten çok şefkatli bir arkadaştın, ben sende daha önce böyle haller görmezdim” türünden sözlerle onu teskin etmeye çalışsanız, söylediklerinizi hiç mi hiç dinlemez; dinlemez ve eline geçirdiği bir nesneyi tutar size de fırlatır. Çünkü o, bu esnada, öfke ve nefrete kendini öyle bir kaptırmıştır ki, artık ona kendi mülahazalarının dışında bir şeyler anlatmak, bir şeyler dinletebilmek âdeta imkansız gibidir.</p>
<p>İşte böyle bir şahsın kin ve nefretini alın, onu kat be kat katlayın, hatta Ziya Gökalp’in ifadesiyle mük’ab hâle getirin ve sonra İblis’in Allah’a karşı geldiği esnadaki o halet-i ruhiyesini bu mukayeseyle anlamaya çalışın.</p>
<p><span class="highlight-bold">“İsyan deryasına yelken açmışım”</span></p>
<p>Şimdi asıl konumuza dönecek olursak, denilebilir ki, her bir insan, İblis’in içine düşüp helake sürüklendiği bencillik, kibir, haset, kıskançlık gibi esasında kıl kadar ehemmiyeti bulunmayan ancak encamı itibarıyla ciddi handikapları netice veren azim tehlikelerle karşı karşıyadır.</p>
<p>Mesela bir bakarsınız gönlü engin, vicdanı geniş, dünyalara sığmayan, bütün insanları kucaklayıp Cennet’e götürme arzu ve iştiyakı içinde bulunan bir insan, bir yerde, kıl kadar ehemmiyeti olmayan bir hususa takılıp kalabiliyor. Mesela bir anlık bir boşlukla şehevanî bir hisse yenik düşebiliyor. Çünkü insan, zihnine gelen bir hayal veya tasavvuru alıp geliştirdiği, az-biraz kurgulayıp nemalandırdığında hiç farkına varmaksızın öyle sahillere açılır ki, artık onun geriye dönüşü neredeyse imkansız hâle gelir. Cevdet isminde halk diliyle şiirler yazan bir çocukluk arkadaşım vardı. Onun yazdığı şiirin bir beyti bu hâli ne de güzel ifade eder. Şöyle derdi o çocukluk arkadaşım: “İsyan deryasına yelken açmışım/Kenara çıkmaya koymuyor beni”. Evet, mebdei itibarıyla kıl kadar küçük bir şey, sizi alıp öyle bir yere sürükler ki, bir daha geriye dönme imkanı bulamayabilirsiniz. O yerleri gören gözünüz de artık hiçbir şeyi göremez hâle gelebilir.</p>
<p><span class="highlight-bold">Latife-i Rabbaniye Enginliği ve İnsan</span></p>
<p>Halbuki Cenab-ı Hak bir hadis-i kudsîde:</p>
<p align="right"><span class="arabic">مَا وَسِـعَنِي سَـمَائِي وَلاَ أَرْضِي وَلكِنْ وَسِعَنِي قَلْبُ عَبْدِي الْمُؤْمِنِ</span></p>
<p><em>“Arz ve sema beni istiap etmez, almaz. Ben mümin kulumun kalbine sığarım”</em> buyuruyor. (el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/195) Bildiğiniz gibi İbrahim Hakkı Hazretleri enfes bir tercümeyle bu manayı şöyle nazımlaştırmıştır: “Sığmam dedi Hak arz u semaya/Kenzen bilindi dil madeninden.” Evet, arz ve semalara sığmayan Hak Teâla, sezilme ve algılanma şeklinde kenzen insanın kalbinde bilinir. Bu bilinme tecellî ve mir’atiyet itibarıyladır. Bundan dolayı mevzuu şöyle de ifade edebilirsiniz: Kalbin Allah’ı duyup hissedişi, O’na ayna olup O’nu anlatması kâinat kitabının O’nu anlatmasından daha ileri seviyededir. Aynı şekilde kütüphaneler dolusu kitaplar da kalbin Allah’ı (celle celaluhu) anlatışı gibi anlatamazlar. Kitaplar ancak kalbin enginliğiyle enginleşip kalbin boyasıyla boyanınca gerçek ifadelerini bulurlar. Elbette ki burada bahsedilen vücudumuza kan pompalayan çam kozalağı şeklindeki uzuv değildir. Burada kastedilen sır, hafî veya ahfa ufkuyla Allah’ın esma ve sıfâtlarına bakan ve yerinde latife-i rabbaniye veya fuad diye de isimlendirdiğimiz vicdan mekanizmasını oluşturan dört temel rükünden biridir.</p>
<p>Şimdi insan bu genişlik ve enginlikte olan, dünyaları içine alsa doymayan böyle potansiyel bir lütfa mazhar kılınmıştır. Ancak bir de bakıyorsunuz, bu donanıma sahip insanoğlu kimi zaman hiçbir şey duymayan, hiçbir şey hissetmeyen, hiçbir şey anlayıp idrak edemeyen tavır ve davranışlar içine girebiliyor. Evet âdemoğlu, kitapların ihtiva edemediği hakikatleri istiap eden, onları çok iyi bilip çok iyi algılayacak ve aynı zamanda bütün bunları ifade edebilecek kabiliyeti haiz bulunan bir kalb taşıdığı halde sanki onları hiç duymamış gibi bir saplantıya kendini kaptırıp hiçbir şey bilmeyen bir varlık konumuna düşebiliyor.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim değişik yerlerde bu mülahazaya vurguda bulunur. Mesela bir yerde şöyle buyurulur:</p>
<p align="right"><span class="arabic">لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا</span></p>
<p><em>“Onların kalpleri vardır ama bu kalplerle idrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler.” </em>(Araf Suresi, 7/179) Evet onların kalpleri, meselelerin önünü-arkasını görüp bir değerlendirmeye tabi tutmaya, sonra da buradan yeni hüküm ve yeni terkiplere ulaşmaya müsait değildir. Kur’an-ı Muciz’ul-Beyan, bu ve benzeri âyetlerle bizi böyle bir mecazî körlük, mecazî sağırlık ve mecazî kalpsizlik karşısında dikkatli ve müteyakkız olmaya çağırmaktadır. Geçici, kıymetsiz, küçük şeylerle görme ufkumuzu kapatmamamız, iç duyuş ve enginliğimizi daraltmamamız noktasında ikaz ve tenbihte bulunmaktadır. Çünkü insan, Cenab-ı Hakk’a açık durduğu müddetçe çok engin ve geniş bir mahiyete sahip demektir. Evet o, bu haliyle melekleri bile geride bırakabilir. Merhum Akif bu hakikati ne güzel ifade eder:</p>
<blockquote><p>Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,<br />
Muhakkar bir vücûdum!’ dersin ey insan, fakat bilsen.<br />
Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:<br />
Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir</p></blockquote>
<p>Fahr-i Kainat Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) bizim içimizden çıkmış olması bu hakikatin en parlak, en güzel, en muhteşem delili değil midir? Elbette ki öyledir. Evet O, Âmine Hatun’dan tevellüd etmiş, Abdullah’tan olmuş yani anne ve babası nur-u nübüvvetle tenevvür etmemiş bir insan olarak öyle bir noktaya gelmiştir ki, Süleyman Çelebi “Yürü top Senin, çevkân Senindir bu gece” ifadeleriyle bu eşsiz faikiyeti dile getirir. Çünkü İnsanlığın İftihar Tablosu Miraç’ta öyle bir noktaya ulaşıyor ki, Cibril-i Emin , “ben bir adım daha atsam yanarım” diyor. Şayet sübühat-ı vech şuaatı, sıfat-ı sübhaniye ve esma-i ilahiyeyi de yakıp kül ediyor ve o noktada Zat-ı Baht’tan başka hiçbir şey kalmıyorsa Cibril-i Emin’in dahi ona tahammül etmesi mümkün değildir. Fakat işte bu noktada dahi insanlık âlemi olarak İftihar Vesilemiz, İki Cihan Serveri Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) yürüyüp yoluna devam ediyor.</p>
<p>Buradan anlıyoruz ki, insan mahiyeti böyle bir seyahate açıktır, böyle bir hamuleyi taşımaya müsait olarak yaratılmıştır. Evet, o, insanlık emaneti gibi çok kıymetli bir hamuleyi yüklenip taşıyabilecek ve Halık’ın atiyyelerini omuzlayabilecek donanım ve kıvamda bir matiyyedir.</p>
<p>İşte insan, mahiyeti bu kadar geniş, engin, güçlü ve Allah’a çok yakın iken, maalesef çok basit, ehemmiyetsiz heves ve maksatlar için o enginliği daraltıyor, büzüyor ve kıymetsiz hale getirebiliyor. Bundan dolayı onun kendisini böyle bir darlığa hapsedebilecek muhtemel tehlikeler karşısında ömür boyu sürekli tetikte bulunması gerekir. Evet, insan son nefesine kadar mücadelesini sürdürüp insan olma çizgisinin altına düşmeme cehd ve gayreti içinde bulunmalıdır. Zira o, insan olarak üzerinde yürüdüğü hattın altına düştüğü zaman kendisini bir bilinmezliğe mahkum etmiş demektir.</p>
<p>O hâlde insan, himmetini her zaman âli tutmalı, hep yüksek uçma peşinde olmalı ve sürekli Allah’a müteveccih yaşama gayreti içinde bulunmalıdır; bulunmalıdır ki, küçük ve basit şeylere takılıp kalmasın. Eğer her şeye rağmen gözde bir çapak oluşmuş veya onun üzerine bir kıl konmuşsa onları da hemen izale etme yoluna gitmelidir. Yani insanın latife-i rabbaniyesi, şu veya bu sebeple bir darlığın mahkumu olabileceği bir yola girmişse, o zaman da derhal bir “La havle” çekip yeniden Cenab-ı Hakk’a doğru yürümesini bilmelidir.</p>
<p><span class="highlight-bold">Aktüel Mevzûlar – Dağınık Zihinler</span></p>
<p>Sualde ayrıca dünyevî meşguliyet ve aktüel mevzûların da bu çerçeve içinde ele alınıp alınamayacağı soruluyordu. Eğer herhangi bir fayda, maksat gözetmeksizin gereksiz, boş, abes bir işle meşgul oluyorsak elbette ki bu durumun da yukarıdaki çerçeve içinde mülahazaya alınması gerekir. Hatta belki biz şu andaki konuşmamızda sözü evirip çevirip sohbet-i canana getirmiyorsak, o zaman bizim söylediğimiz her şey bir manada dedikodu demektir. Evet söylenen sözler, konuşulan mevzûlar ya bizim Allah’a doğru yürümemiz istikametinde bir dinamo gibi hızımızı arttırmalı, ya insanlığa yararlı olmalı, ya da milletimize, ülkemize, ülkümüze hizmet etmelidir. Aksi takdirde selahiyet ve sorumluluğumuzun sözkonusu olmadığı, bundan dolayı konuşup durmamızın hiçbir müsbet netice vermeyeceği, herhangi bir fayda sağlamayacağı aktüel meseleler hakkında –kusura bakmazsanız o tabirle ifade edeceğim– çene çalıp duruyorsak bu dedikodudan başka bir şey değildir. Ayrıca bilinmesi gerekir ki bu tür faydasız ve gereksiz konuşmalar yapmamız gerekli olan işlere de ciddi bir mania teşkil eder. Hiç farkına varmaksızın bu türlü mevzûların içine dalar ve böylece yapacağımız işleri yapamaz hâle geliriz. Hatta zamanla salim düşünme imkanını sağlayan hislerimizi felç eder ve bunun sonucunda sağlam ve sıhhatli muhakeme kabiliyetinden mahrum kalırız.</p>
<p>Zaten bugün biz, kendimizi bir muhasebe ve murakebe süzgecinden geçirsek, gereksiz ve faydasız konulara im’an-ı nazar ettiğimizden dolayı, esas konsantrasyon temin etmemiz gerekli olan önemli ve hayatî mevzulardan uzaklaştığımızı göreceğiz. Bundan dolayı diyoruz ki, keşke im’an-ı nazar etmemiz gerekli olan konulara tam eğilsek, asıl onlar üzerinde yoğunlaşsak. İç alemimize ait problemlerimiz varsa asıl onları halletmekle meşgul olsak. Bizi, potansiyel insan olma hâlinden hakiki insan olma ufkuna taşıyacak alternatif sistemler geliştirip bunların değerlendirmesini yapsak. Ancak maalesef genellikle aktüel meselelerle meşgul oluyor ve küçük şeylere takılıp kalıyoruz. Tabii bu esnada çok önemli ve hayatî işlerimiz de arada kaynayıp gidiyor.</p>
<p>Eskiden, kalb ve ruh hayatının soluklandığı meclislerde hep “sohbet-i canan” der, onun üzerinde durur, onun üzerinde yoğunlaşırlardı. Çünkü bir meseleye ne kadar konsantre olursanız, o ölçüde size kapı aralanır. Ne kadar Allah’la münasebete geçerseniz, o kadar teveccühe mazhar olursunuz. Bu disiplin sofiler arasında genel ve sabit bir kuraldır. Evet, teveccüh, teveccüh doğurur; nazar, nazarı netice verir. Bakıyorsanız, bakarlar size günebakanlar gibi. Bu sebeple tabiatınızın baskı altında bulunduğu anlarda dahi gözünüz bir nigâh-ı âşinâ ile hep kapı aralığından O’na bakmalıdır.</p>
<p>Cenab-ı Hak bir kudsî hadiste buyuruyor ki: <em>“Kulum Bana bir karış kadar yaklaşırsa, Ben ona bir arşın kadar yaklaşırım.. bir arşın kadar yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç kadar yaklaşırım.. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak mukabelede bulunurum.”</em> (Buhârî, Tevhîd 50) Aslında anlatılan bu hususlar hakikat olmaktan ziyade birer mecazdır. Fakat Allah (celle celaluhu) şart-ı adi planında kendi teveccühünü teveccühümüze, kendi nazarını nazarımıza bağlamış oluyor. Eğer siz gözünüzü diker, O’nun kapısı eşiğinde hep vefalı bir tavır içinde bulunursanız, Cenab-ı Hak bu vefayı tek taraflı olarak sizin aleyhinize bozmaz. Çünkü O, sonsuz merhamet, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade sahibi Allah’tır (celle celaluhu).</p>
<p><time datetime="2009-08-10">09 Ağustos 2009</time>. Kategori <a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/kirik-testi-serisi/fethullah-gulen-kalb-ibresi">Kalb İbresi</a> M.Fethullah Gülen</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalb-selameti-ve-aktuel-konular/">Kalb Selameti ve Aktüel Konular</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
