<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kainat arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/kainat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/kainat/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:10:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Kainat arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/kainat/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Muhteşem Bir Kitap Kâinat &#124; MEHMET YILDIZ</title>
		<link>https://hizmetten.com/muhtesem-bir-kitap-kainat-mehmet-yildiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Sep 2022 07:04:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26999</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda “Daha çok okumalıyız değil mi?” diye bitirmişti sözünü Japon hanımefendi. Metafizik gerilime geçmiş, ruhî bir dinamizm kazanmış ve artık yeni yeni ufuklara yelken açmaya hazır bir halde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muhtesem-bir-kitap-kainat-mehmet-yildiz/">Muhteşem Bir Kitap Kâinat | MEHMET YILDIZ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda “Daha çok okumalıyız değil mi?” diye bitirmişti sözünü Japon hanımefendi. Metafizik gerilime geçmiş, ruhî bir dinamizm kazanmış ve artık yeni yeni ufuklara yelken açmaya hazır bir halde idi. “Seni yaratan Rabbinin adıyla oku!” ayeti onu bambaşka ufuklara götürmüştü.</p>
<p>Neyi nasıl okuyacaktı? “İnsan-Kâinat-Kur’an” üçlüsünü nasıl ele alacaktı? Her bir varlığın kendine has bir dili vardı. Hepsi de kendinden daha ziyade sahibini haykırıyor ve O’na işaret ediyordu. “Biz başı boş değiliz. Bizleri var eden, hikmetlerle donattı. Az dikkatle bakanlar, hemen anlayıverir bizdeki mührü ve mührün sahibini. Yeter ki her birimize bir bütünün parçaları olarak, bir sanatkarın sanat eserleri olarak baksınlar.”</p>
<p>Üstad Bediüzzaman bak yıldızları nasıl konuşturmuş? Onlar da kendi hesaplarına konuşmuyorlar. Kendilerini göğe yerleştiren kudreti senâ ediyorlar.</p>
<p>“Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,<br />
Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.</p>
<p>Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:<br />
Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,</p>
<p>Birer burhan-ı nurefşânız vücud-u Sânia,<br />
Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.</p>
<p>Şu zeminin yüzünü yaldızlayan<br />
Nazenin mu’cizâtı çün melek seyranına,</p>
<p>Bu semânın arza bakan, Cennete dikkat eden<br />
Binler müdakkik gözleriz biz.”</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-27000 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/kainat-gokyuzu-700x700.jpg" alt="" width="700" height="700" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/kainat-gokyuzu-700x700.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/kainat-gokyuzu-150x150.jpg 150w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/kainat-gokyuzu-768x769.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/kainat-gokyuzu.jpg 819w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<p>Kur’an-ı Kerim kalbi uyanık aydın gönüllere, aklını kullananlara, hakikatin peşinde koşturanlara, yollarını aydınlatan muhteşem bir projektör gibidir. Yer yer nazmının, (dizilim ve düzeninin) lafzının harikalığı ve manasının derinliği ile birlikte ele aldığı konularla, ilk zamanlar muhatabı olduğu o kutlu insanları, cehalet çukurlarından kurtarıp, bilginin, sevginin, saygının, şefkatin ve anlayışın yüksek tepelerinde, altın yamaçlarında dolaştırmıştır.<br />
O sadece imânî meselelerden, ibadete dair hususlardan, ahlâkî kaidelerden bahsetmez. O yer yer insan psikolojisinden, sosyolojiden, göklerden, yerlerden, yıldızlardan, bulutlardan, insana yüklenen emanetten, geçmiş ve gelecekten… öyle bahseder ki akıl hayret ufkuna yürüyüverir; kâinatın büyüklüğünden, düzeninden, ahenginden, dengesinden öyle bahseder ki insan bütün benliği ile secdelere gidiverir.<br />
Elimizde ölçü birimleri olmasaydı, varlıklar arasında ve hakkında kıyas yapamazdık.</p>
<p>Metre olmadan uzunluğu nasıl ölçebilirdik ki?<br />
Kilogram olmadan ağırlığı nasıl tartabilirdik ki?<br />
Elimizde bazı doneler olsun ki eşyayı daha rahat kavrayabilelim.</p>
<p>Şimdi bir misal ile konuyu açmaya çalışalım:</p>
<p>1 milyar rakamını duymayan yoktur. 1 milyarı saniyede bir rakam saymak suretiyle acaba ne kadar zamanda sayabiliriz?<br />
(Aklınıza gelen ilk sayıyı yan tarafa not edin ilk önce. Üç gün, on gün, bir ay, beş ay, bir sene..)<br />
Her saniye, hiç durmadan, bir rakam söylediğimizi düşünelim.<br />
Başlarda kolaydır ama, sonra 698 967 896, 698 967 897, 698 967 898… diye sayarken milyonlarca defa bir saniyeyi aşarız.</p>
<p>Bu durumda;<br />
1 dakikada 60<br />
1 saatte 3600 (60×60)<br />
1 günde 86400 (3600×24)<br />
1 yılda 31.536.000 (86400×365)<br />
Bu hesapla 1 milyara kadar saymamız yaklaşık 31,7 yıl sürüyor.<br />
1.000.000.000 ÷ 31.536.000= 31,7 yıl. (Hiç durmadan sayarsak tabii ki)</p>
<p>1 milyar rakamını niçin ölçü olarak sizlere takdim etmeye çalıştım? Biraz sonra göreceğiz.</p>
<p>Gelelim bir başka misale<br />
Işık Yılı (IY) diye bir kavram var.<br />
Işık, saniyede 300.000 km, dakikada 18 milyon km, saatte 1 milyar 80 milyon km, 1 günde 25 milyar 920 milyon km, 1 yılda ise, 9 trilyon 460 milyar 800 milyon km yol alıyor.<br />
Malumunuz ışığın 1 yılda aldığı bu mesafeye bir ışık yılı (IY) deniyor.</p>
<p>Ay’ın çapı 3474,8 km, Dünya’nın çapı 12.742 km, Güneşi’n çapı 1.392.700 km. Bir de TON-618 isimli bir gök cismi var. Acaba onun çapı ne kadardır? Cevap: 400.000.000.000 km (400 Milyar) evet yanlış okumadınız (400 milyar km).</p>
<p>Ay’ın 114 milyar katı çapında, Güneş&#8217;ten 66 milyar kat büyük kütleye sahip bu yıldız.</p>
<p>Saniyede 300.000 km yol alan ışık, TON-618 isimli gök cisminin çevresini yaklaşık 48 günde (1162 saatte) ancak katedebilir.</p>
<p>TON-618, Dünya’mızdan yaklaşık 10,4 milyar ışık yılı, yaklaşık 95 sekstilyon km. (95&#215;10 üzeri 21) km uzaktadır.<br />
TON-618 isimli gök cisminin saçtığı ışığın mutlak büyüklüğü -30,7 civarındadır ve aydınlatma gücü 4×10 üzeri 40 watt olarak ölçülmüştür. Bu parlaklık, onu Güneş&#8217;ten 140 trilyon kat parlak yapmaktadır.<br />
TON-618 gök cisminin videosunu buradan izleyebilirsiniz:</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_49452"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/TXfOzhZGtNw?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>Şimdi de mikro âleme bir seyahat edelim isterseniz.</p>
<p>Bir kum tanesini ele alalım. Bir kum tanesinde acaba ne kadar atom var? Bir de ona bakalım. Cevap: 43 kentilyon (43&#215;10 üzeri 18 atom) (Sadece ortalama bir kum tanesinde)<br />
Acaba yeryüzünde ne kadar kum tanesi var? Yapılan araştırmalar ve tespitler neticesinde 375 milyar metreküp kum olduğu varsayılıyor. 1 metreküpte ise 10 milyar kum tanesinin olduğu tespit edilmiştir.<br />
375 milyar×10 milyar = 3,75 (21) (sekstilyon).<br />
Yapılan araştırmalara göre, yeryüzünde ortalama 3,75-4 sekstilyon 4&#215;10 üzeri 21 civarında kum olduğu belirtiliyor.</p>
<p>Şimdi de yeniden göklere gidelim ve yıldızların sayısına bir bakalım. Kendi galaksimiz Samanyolu’nda en az 10 üzeri 11 yani 100 milyar yıldız olduğu kesin bir şekilde bilinmektedir. Samanyolu’nda gerçek rakamın ise 200 milyar ile 1 trilyon arasında olduğu tahmin ediliyor.<br />
Araştırma kapsamında Hubble Uzay Teleskopu ‘nun 20 yıldır topladığı verilerle oluşturulan üç boyutlu bir model baz alındı. Buna göre, evrende şimdiye dek düşünülenden 10 kat daha fazla galaksi yer alıyor.</p>
<p>Biz en kötü ihtimali hesaplayalım ve 100 milyar yıldızı ele alalım. Evrendeki toplam galaksi sayısının ise 100 milyar ile 1 trilyon arasında olduğu bilinmektedir. Biz tekrar en düşük sayıyı (100 milyar) baz alarak hesap yapacak olursak, evrendeki toplam yıldız sayısı 100 milyar X 100 milyar, yani 10 üzeri 22 adet çıkar. Bu sayıya 10 sekstilyon denmektedir.</p>
<p>Gördüğünüz gibi evrendeki yıldız sayısı, en asgari şartlarda bile Dünya’nın tüm sahillerindeki kum tanelerinden daha fazladır. Hem de çok daha fazladır. Öyle ki Dünya’daki her bir kum tanesi başına kâinatta yaklaşık olarak 1000 adet yıldız bulunmaktadır.</p>
<p>Bilim insanları, evrende bu kadar çok fazla sayıda galaksi olmasını şaşkınlıkla izliyorlar. Uzay çalışmalarını yöneten araştırmacılardan Nottingham Üniversitesi&#8217;nde Christopher Conselice, &#8220;Evrendeki galaksilerin yüzde 90&#8217;ının daha araştırılması gerektiği konusu insanı şaşırtıyor.” diyerek bu şaşkınlığı söze dökmüştür. Demek son araştırmalara göre, &#8220;gözlemlenebilen kâinat” gerçekte var olanın yüzde 10&#8217;u civarında.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-27001 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/toprak-696x700.jpg" alt="" width="696" height="700" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/toprak-696x700.jpg 696w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/toprak-150x150.jpg 150w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/toprak-768x773.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/09/toprak.jpg 828w" sizes="(max-width: 696px) 100vw, 696px" /></p>
<p>Bir başka örneğimiz de toprak olsun.</p>
<p>Toprak deyip geçmemek gerek onda ne cevherler ne gizemler var.<br />
1 gram toprakta ne kadar canlı vardır? Bakteri sayısı ne kadardır?<br />
Cevap: 1 milyon ila 4 milyar arasında değişir.<br />
1 çorba kaşığı kadar toprakta yeryüzünde yaşayan insan sayısından daha fazla canlı bulunduğu belirtiliyor.</p>
<p>Keşke toprağa basarken daha dikkatli bassak. Hele hele bahar mevsiminde.</p>
<p>Hani Rabbimizi bize bildiren üç büyük külli muarrif (tanıtıcı) vardı ya; kâinat, insan ve Kur’an. Hepsi okunmayı bekliyor.</p>
<p>İşte insana böyle bir emanet yükselmiş.</p>
<p>Çünkü:<br />
“İnsan kâinatın küçültülmüş bir örneğidir.”</p>
<p>İnsan kâinat kıymetinde bir varlıktır. Kâinatı küçültsek insan, insanı büyültsek kâinat olur. Bu yüzden hem insanın hem de kâinatın pek çok sırrı çözülmeyi, keşfedilmeyi bekliyor.</p>
<p>Ne diyebiliriz ki? Efendimiz (s.a.s.)’in dediği gibi demeye çalışırız:</p>
<p>Mâ arafnâke hakka marifetike Ya Ma&#8217;rûf<br />
(Ey Bilinmesi gereken Yüceler yücesi zât, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık.)</p>
<p>Mâ abednâke hakka ibadetike Ya Ma&#8217;bûd<br />
(Ey Kendisine ibadet edilmesi gereken ve tüm varlıkların da kendisine ibadet ettiği Allah&#8217;ım, Sana hakkıyla kulluk edemedik.)</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muhtesem-bir-kitap-kainat-mehmet-yildiz/">Muhteşem Bir Kitap Kâinat | MEHMET YILDIZ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Daha Çok Okumalı Değil Miyiz? &#124; MEHMET YILDIZ</title>
		<link>https://hizmetten.com/daha-cok-okumali-degil-miyiz-mehmet-yildiz/</link>
					<comments>https://hizmetten.com/daha-cok-okumali-degil-miyiz-mehmet-yildiz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Aug 2022 06:50:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></category>
		<category><![CDATA[oku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26869</guid>

					<description><![CDATA[<p>Elimizde öyle değerlerimiz var ki, farkında olmadığımızdan onları tam manasıyla veriliş gayesine uygun kullanamıyoruz. Akıl, irade, mantık, beyan gücü, sentez ve analiz yapma özelliği, karar verme mekanizması gibi birçok şey&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/daha-cok-okumali-degil-miyiz-mehmet-yildiz/">Daha Çok Okumalı Değil Miyiz? | MEHMET YILDIZ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Elimizde öyle değerlerimiz var ki, farkında olmadığımızdan onları tam manasıyla veriliş gayesine uygun kullanamıyoruz. Akıl, irade, mantık, beyan gücü, sentez ve analiz yapma özelliği, karar verme mekanizması gibi birçok şey bu kapsamda düşünülebilir.</p>
<p>Nasıl ki durgun sular yosun bağlar, işlemeyen kemikler kireç bağlar, öyle de yerinde kullanılmayan latifelerimiz, duygularımız da dumura uğrar. Sonra sağlıklı düşünemez, görülmesi gerekenleri göremeyiz. Okunması gerekenleri okumaktan, anlamaktan uzak kalırız.  Bu durumda bir sistem körlüğü yaşarız. Olayların, perdenin arkasına muttali olamayız. Kabukta kalır, öze inemeyiz de hiçbir şey öğrenmeden, bilmeden, hissetmeden göçüp gideriz bu âlemden.</p>
<p>Bu yüzden <em>“De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akl-ı selim sahipleri, sağ duyulu olanlar düşünüp ibret alır’’</em> (Zümer 9) âyeti çerçevesinde düşünüp aklın ve bahşedilen diğer nimetlerin, değerlerin hakkını vererek yaşama gayreti içinde olmalıyız.</p>
<p>Dikkat edilirse her bir zerrenin, atomun veya hücrenin muhteşem bir ansiklopedi hüviyetinde olduğu görülür. Yani makro âlemden mikro âleme, her bir varlık okunmayı bekler. Bütün bu varlıklar kendileri için var değiller, onlar sahip oldukları bütün özellikleri ile Rablerini haykırırlar. Rablerine ait sonsuz hikmetlerin görünmesine vesile olurlar. Belli ki onlar da bir şekilde bu gerçekleri bizim duymamızı, anlamamızı arzu ederler. Çünkü onlar lisan-ı halleriyle Allah‘ın varlığını ve birliğini haykırırlar. Bizlerden ise yüce yaratıcının büyüklüğünü fark edip Allahu Ekber ile tekbir etmemizi, sübhanallah ile takdis etmemizi, elhamdülillah ile hamd etmemizi isterler.</p>
<p>Yine dikkat edilirse insan, kâinat ve Kur’an üçlüsünde, bütün hakikatlerin sırlarının ince ince işlendiği müşahede edilecektir.  Kur’an-ı Kerim çok yerde insana, kâinat üzerinde tefekküre kapı aralar.</p>
<p><em>“De ki: Rabbimin (bütün isim ve sıfatlarının tecellileri ve O’nun icraatı olan) kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta onlara bir o kadar daha ilâve etseydik, bütün bu denizler biterdi de Rabbimin kelimeleri yazmakla tükenmezdi</em>” (Kehf 109) diyerek nimetlere, <em>“Görenle görmeyen (âmâ) bir olmaz. Karanlıklarla aydınlık, gölge ile sıcak, dirilerle ölüler de bir olmaz!”</em> (Fâtır 19-22)</p>
<p><em>“Yine O, yedi kat göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yarattı. Rahmân’ın yaratmasında bir boşluk, bir düzensizlik göremezsin. Çevir gözünü bir bak, bir kusur, bir çatlaklık görür müsün?’’</em> (Mülk-3) diyerek ilme ve bilmeye, <em>“Göklerin, yerin ve içlerinde olanların tümünün mülkü Allah&#8217;ındır. O, her şeye güç yetirendir”</em> (Maide 120)</p>
<p>Allah’ın sonsuz kudretine ve “<em>Gerçek mü’minler onlardır ki; Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer (cezbelenir). Ve onlara Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onların îmanlarını arttırır ve Rablerine tevekkül ederler”</em> (Enfal 2) âyet-i kerimesi ile de bütün bunları bilen, düşünen ve îmanla nurlananların tevekküllerine işaret eder.</p>
<p>Bu girişten sonra gelin beraberce fikri bir seyahat yapalım bugün.</p>
<p>Yıllar önce akademik bir çalışma için pasifiklerde güzel bir ülkeye, Japonya’ya giden bir arkadaşımın heyecanla anlattığı hikayesini paylaşayım sizlerle:</p>
<p>“Üniversitenin kampüsünde 3-4 arkadaş ile beraber oturuyorduk. Yanı başımızdan bir hanımefendi geçiyordu. Bizim yabancı olduğumuzu fark etti ve bize nereli olduğumuzu sordu. Biz de “Türkiyeliyiz” dedik. “Dininiz nedir?” dedi. “Müslümanız” dedik. “Dininizin çok değer verdiği, bir bilim insanı olarak benim de çok değer verebileceğim, sizin de özellikle çok önemsediğiniz bir cümle bana söyleyebilir misiniz?” diye sordu. Şaşırdım. Fazla vaktinin olmadığını söyledi. Hemen bir şey söylemeliydim. O anda tepeden tırnağa heyecana kapıldım. Aklıma Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetleri geldi. Onu bildiğim kadarıyla söylemeye çalıştım:</p>
<p><em>“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”</em></p>
<p><em>“O, insanı rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden yarattı”</em> (Alak 1-2).</p>
<p>Kadın dikkatle dinledi ve “Çok önemli konular var burada, okumak, O’nun adıyla okumak, yaratılış gerçeği, insanın muhatap alınması, çok ilginç” dedi ve müsaade isteyerek ayrıldı. O an aklıma çantamdaki Fountain dergisi geldi ve henüz uzaklaşmamış olan kadına dergiyi uzattım ve “Bir de bunu inceleseniz” diyebildim.</p>
<p>15 gün sonra kurumda soy ismimle anons ediliyordum. Baktım o hanımefendi beni bekliyor. Bir masaya oturduk 2 saat kadar soru-cevap şeklinde sohbetimiz oldu. Dergiyi geri verdi. Her bir satırın altı çizilmiş gibiydi. Ama başyazı ikişer defa çizilmişti ve bana ısrarla başyazarı sordu. Ben de anlattım. Dünyada cehaletin önüne geçebilmek için eğitim seferberliği yapan, öncülük eden bir fikir ve aksiyon insanı, ömrünü insanlığa adamış büyük bir rehber olduğundan bahsettim.</p>
<p>Hanımefendi “Okuduğunuz o Kur’an-ı Kerim’in ilk ayetleri ve verdiğiniz bu dergi 15 gündür bana yeni bir bakış açısı kazandırdı ve bu dine, Müslümanlığa karşı içimde ilgi uyandı ve bu dine nasıl girebilirim diye düşündüm” dedi. O anda güzel bir şeye vesile olmanın nasıl bir sevinç hasıl ettiğini tarif edemem sizlere.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim’in bir ayeti, “Oku” nelere vesile oluyordu. Sonra Kelime-i şehâdetin manası üzerinde durduk. Bildiğim kadarıyla dinimi anlatmaya onu temsil etmeye gayret ettim o anda. Gözleri ışıl ışıldı. Kelime-i şehâdet getirdikten sonra o hanımefendi döndü bana dedi ki:</p>
<p style="text-align: center;"><em>“Bundan sonra daha çok okumalıyız değil mi? Çünkü dinimiz öyle emrediyor.”</em></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/daha-cok-okumali-degil-miyiz-mehmet-yildiz/">Daha Çok Okumalı Değil Miyiz? | MEHMET YILDIZ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://hizmetten.com/daha-cok-okumali-degil-miyiz-mehmet-yildiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>107</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan, bütün kâinatın fihristi mahiyetindedir! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/insan-butun-kainatin-fihristi-mahiyetindedir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jun 2022 04:30:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26308</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya bir yandan çok kıymetli ve değerlidir; diğer taraftan ise o, hadislerde bir cîfe, bir leş yığını olarak tarif edilmekte ve onun talipleri de köpeklere benzetilmektedir. Hazreti Üstad bu ikilem&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insan-butun-kainatin-fihristi-mahiyetindedir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">İnsan, bütün kâinatın fihristi mahiyetindedir! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya bir yandan çok kıymetli ve değerlidir; diğer taraftan ise o, hadislerde bir cîfe, bir leş yığını olarak tarif edilmekte ve onun talipleri de köpeklere benzetilmektedir. Hazreti Üstad bu ikilem gibi gözüken meseleyi “dünyanın üç yüzü” vardır diyerek açıklığa kavuşturuyor.</p>
<p>*Hazreti Bediüzzaman şöyle diyor: “Dünyanın üç yüzü var: Birinci yüzü, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukûşunu gösterir. Mâna-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedaniyyedir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü, âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır. Cennet’in mezraasıdır. Rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü, insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel’abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü: Fânidir; zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadiste vârid olan tahkir ve ehl-i hakikatın ettiği nefret bu yüzdedir. Kur’ân-ı Hakim’in kâinattan ve mevcudâttan ehemmiyetkârane, istihsankârane bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahabilerin ve sair ehlullahın mergub dünyaları, evvelki iki yüzdedir.” “Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.”</p>
<p>*Geçmişten bugüne İslâm uleması, o baş döndüren cehd ve gayretleriyle, enbiya-i izâmın esmâ ve sıfat mevzuunda beyan buyurdukları hususları biraz daha açmış, meselenin vuzuhu adına şerhler yapmış, o hususları bizim daha iyi anlayacağımız hâle getirmiş ve netice itibarıyla Zât-ı Ulûhiyet hakkında yanlış telakkilere düşmekten bizi sıyanet etmişlerdir. Bütün bunlara rağmen, mesela sıfatlar Zât’ın aynı mı gayrı mı diye münazara ve münakaşalar söz konusu olmuştur.</p>
<p>*Malum olduğu üzere, ilim, hayat, sem’, basar, irade, kudret, kelâm, tekvîn gibi sıfatların Zât’ın aynı olarak kabul edildiğinde, bu sıfatların da tek tek kadim olmuş olacağı, dolayısıyla taaddüd-ü kudemâ lazım geleceği, bunun ise Allah’ın vahdaniyeti hakikatine aykırı olacağı ifade edilmiştir. Buna karşılık sıfatlar Zât’ın gayrı olarak görüldüğünde ise, sıfat-ı sübhaniyenin Allah’ın gayrında mülâhazaya alınmış olacağı, bunun ise Allah’ı hâdis (sonradan meydana gelmiş) bir şeyle ittisaf mânâsına geleceği, dolayısıyla bu durumun da kabul edilemeyeceği söylenmiştir. İşte bu mülâhazalarla ortaya konan vartalara düşmemek için Ebû’l-Hasen el-Eş’arî Hazretleri, “Sıfatlar Zât’ın ne aynı, ne de gayrıdır.” diyerek işin içinden sıyrılmak istemiştir. Bu izahın kaçamak bir yanı olduğu söylenebilir, ancak böyle bir ifadenin ulûhiyet hakikatine duyulan bir saygının neticesi olduğu muhakkaktır. Bu meseleler beşer idrakini aşan mevzular olduğundan, vahyin bize bildirdiğinin ötesinde kesin ve net bir şey söylememiz mümkün değildir; söyleme cüretinde bulunanlar ise bir sürü çarpık anlayış ve tenakuzun içine düşmüştür/düşmektedir. İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır.</p>
<p>*Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine bakan yanıyla dünya mektubât-ı Samedaniyyedir, çok güzel ve sevgiye layıktır. Bu yönüyle dünyaya bakınca ağaca sarılır öpersin, “Benim Rabbim’in bir kelimesi!” dersin. İnsana sarılırsın, aşkla-iştiyakla kucaklarsın, “Benim Rabbim’in ahsen-i takvimi bu!..” dersin. Bütün insanlığa bakarken “Bunlar benim Rabbim’in kelimeleri, cümleleri, paragrafları, kitapları!..” dersin. Kitap kadar mana ihtiva eder insan, çünkü insan bütün kâinatın fihristi mahiyetindedir. *İnsan, varlığın özü, usâresi; kâinatların fihristi ve hülâsasıdır. Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) “Kendini küçük bir cirim görüyorsun; hâlbuki bütün âlemler sende gizlidir. Sen bütün kâinatın bir fihristisin.” der. M. Akif, seyyidina Hazreti Ali’nin sözünü nazmen ilaveleriyle şöyle ifade etmiştir: “Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen / “Muhakkar bir vücûdum!” dersin ey insan, fakat bilsen. / Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir: / Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir.”</p>
<p>*“Âlem-i kesretten ey sâlik firar eyle yürü / Ferd ü Vâhid bârgâhında karar eyle yürü.” (İsmail Hakkı)</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insan-butun-kainatin-fihristi-mahiyetindedir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">İnsan, bütün kâinatın fihristi mahiyetindedir! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâinatın yaratılışı &#124; A.Râsim Emiroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/kainatin-yaratilisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Aug 2021 13:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[A.Râsim Emiroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21918</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bidâyette(İlk başlangıçta) hiç bir şey yoktu. Evrende yoktu, kâinatta yoktu ve içindeki varlıklarda yoktu. Sadece ve sadece Allah(cc) vardı. Bu durum Peygamberimizin diliyle şu şekilde ifade edilmektedir; &#8220;Varlık yaratılmamıştı ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainatin-yaratilisi/">Kâinatın yaratılışı | A.Râsim Emiroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bidâyette(İlk başlangıçta) hiç bir şey yoktu. Evrende yoktu, kâinatta yoktu ve içindeki varlıklarda yoktu.<br />
Sadece ve sadece Allah(cc) vardı.<br />
Bu durum Peygamberimizin diliyle şu şekilde ifade edilmektedir;<br />
&#8220;Varlık yaratılmamıştı ve Allah’tan başka hiçbir şey yoktu.&#8221; (bk. Buhârî, Megâzî, 67)</p>
<p>Peki o zaman Allah (cc) nerede idi?<br />
Bu soruyu sahabelerden Ebu Rezin(ra) Peygamberimize (sav) sordu:</p>
<p>“Ya Rasulallah! Allah yerleri ve gökleri yaratmadan önce nerede idi?”<br />
Peygamberimiz (sav) cevap verdi:<br />
“Allah vardı, varlık yoktu. O gizlilik ve bilinmezlik içinde idi. Henüz arşı da su üzerinde değildi. Sonra arşını su üzerinde yarattı.” (1)</p>
<p>Allah ilk önce neyi yarattı? sorusunun cevabını da Efendimizden dinleyelim;</p>
<p>Hz. Cabir anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:</p>
<p>“Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh ne kalem ne cennet ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök  ne yer ne güneş ne ay ne cin ve ne de insan vardı.&#8221;</p>
<p>&#8220;Allah mahlukları yaratmak istediği vakit, bu nuru dört parçaya ayırdı. Birinci parçasından kalemi, ikinci parçasından Levh’i (Levh-i Mahfuz), üçüncü parçasından Arş’ı yarattı. Dördüncü parçayı ayrıca dört parçaya böldü: Birinci parçadan Hamele-i Arşı (Arşın taşıyıcılarını), ikinci parçadan Kürsi’yi, üçüncü parçadan diğer melekleri yarattı. Dördüncü kısmı tekrar dört parçaya böldü: Birinci parçadan gökleri, ikinci parçadan yerleri, üçüncü parçadan cennet ve cehennemi yarattı. Sonra dördüncü parçayı yine dörde böldü: Birinci parçadan müminlerin basiret nurunu / iman şuurunu, ikinci parçadan -marifetullahtan ibaret olan- kalplerinin nurunu, üçüncü parçadan tevhitten ibaret olan ünsiyet nurunu (La ilahe illallah Muhammedu’rresulüllah nurunu) yarattı.”(2)</p>
<p>Yine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi kudsîde :<br />
&#8220;ALLAH : (Peygamberimize hitaben) &#8216;Seni KENDİ NUR&#8217;umdan, diğer şeyleri de SENİN NUR&#8217;undan yarattım.&#8217; buyurmuşlardır&#8221; (3)</p>
<p>Pırlanta müellifin bu konudaki görüşü ise şöyledir;<br />
&#8220;Bütün varlığın özü-esası da yine NUR&#8217;dur. Efendimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde “Allah’ın ilk yarattığı şey (yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu), benim nurumdur.”<br />
buyurarak bir müteşabih hakikati dikkatlerimize takdim buyurur.<br />
&#8220;Güneş&#8217;te; Cenâb-ı Hakk’ın “Nûru’n-Nûr”, “Münevviru’n-Nûr”, “Musavviru’n-Nûr”, “Hâliku’n-Nûr”, “Mukaddiru’n-Nûr”,<br />
“Müdebbiru’n-Nûr”.. gibi isimlerinin madde âlemindeki bir cilvesidir.&#8221;(4)</p>
<p>Alleme Elmalılı Hamdi Yazır’ın yorumu ise şu şekildedir;<br />
&#8220;Yüce Allah başlangıçta ezelî takdir ile kıyamete kadar olacak şeylerin projesini yazan ruhanî ilk unsuru yaratmıştır. Buna &#8216;Akl-ı Evvel&#8217; ve &#8216;Nûr-u Muhammedî&#8217; denilmiştir. Sonra madde yaratılmış ve buna &#8216;Cevher&#8217; denilmiştir. Sonra su buharı gibi mâyî ve gaz karışımı maddeden gök cisimleri yaratılmış, sonra buna hareket verilerek sıvı halde hareket-i devriyesi ile küreye benzer olduğu için &#8216;Nûn&#8217; denilmiştir.”</p>
<p>Nûr kelimesi sözlüklerde şu şekilde açıklanmıştır;</p>
<p>En-Nûr, Allah’ın 99 isminden (Esma-ül Hüsna) birisidir ve “Alemleri nurlandıran,aydınlatan dilediğine nûr veren” anlamlarına gelmektedir. Nûr ismi Kur’an-ı Kerim’de geçen bir isimdir. Anlamını biraz daha açarsak;<br />
Nûr; Nurlandıran, nurun kaynağı, âlemleri nurlandıran, simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran, kulunun iç âlemini nurlandırarak onu hidâyete kavuşturan, hakkı, doğruyu görmesini sağlayan demektir.(5)</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in yaratılış ile ilgili diğer bir ayeti;<br />
-Andolsun ki (biz), gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde (evrede,süreçte) yarattık&#8230;<br />
(Kaf Suresi:38)<br />
Bu ayet hakkında sorulan bir soruyu Pırlanta müellifi şu şekilde izah ediyor:<br />
&#8220;Bu gün tabirini günümüzdeki 24 saatlik gün ile karıştırmamak lazımdır. zamanımızı gösteren saat de esas itibarıyla zamanımız gibi izafidir. &#8220;Bir gün, şu kadar saattir.&#8221; diyerek hakkında herhangi bir şey söyleyemeyiz. Öyleyse -Allahu a&#8217;lem- Allah Teâlâ, küre-i arz ve Güneş Sistemi&#8217;ni, onların tâbi bulunduğu zaman ölçüsü ve zaman prensipleri içinde dört günde yaratmıştır. Gökleri, göklerin tâbi bulunduğu zaman prensibi ve zaman ölçüleri içinde iki günde yaratmıştır. Ama bu öylesine iki gündür ki, küre-i arzın milyar defa milyarlarca günü ona nispeten bir saniye sayılır.<br />
Sonuç olarak Cenâb-ı Hak kâinatı ânî ve def&#8217;î yaratmamış, altı ilâhî günde yaratmıştır denebilir.(6)</p>
<p>Yüce Allah, zatının tanınmasını ve bilinmesini istedi. Bütün isim ve sıfatlarını tecelli ettiren kâinatı ve içindeki varlıkları yarattı.<br />
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmek ve tanınmak istedim mahlûkatı yarattım.” (Acluni, II, 132) ifadeside bunu açıkca beyan eder.<br />
Allah kendisini gizlemiş ve eserlerini ortaya çıkarmıştır. Çünkü eser ustasını daha iyi tanıtır.<br />
Yaratılış serüveni belirli bir periyodu takip ederek belirli zamanda gerçekleşmiştir.<br />
Yer yüzünün yaratılış sıralaması ise şöyledir;<br />
Müslim de geçen hadise göre; &#8220;Allah (tarafından önce) toprak, sonra dağlar, sonra ağaçlar, sonra mekruhlar (şerler veya madenler), sonra nur, sonra hayvanlar, sonra da Hz. Âdem (as) yaratılmıştır&#8221; (7)</p>
<p>Kâinat ve içindekiler devamlı hareket halindedir.Aynı zamanda Kâinat devamlı genişlemekte, sürekli yenilerek yaratılış işlemi devam etmektedir. Durağanlık yoktur.</p>
<p>Bunu Kur&#8217;an-ı Kerim 1400 yıl önce Zâriyat sûresi 47. ayetinde bildirmiştir.<br />
&#8220;Göğü de kuvvet(imiz)le binâ ettik; ve şüphe yok ki biz, elbette (devamlı sûrette onu)genişleticileriz.&#8221;<br />
Bu ayetin dediğini 1920 yılında<br />
Edwin Hubble isimli astronom yaptığı gözlemle kâinatın genişlediğini ancak tespit etmiştir.<br />
Aynen üzerinde noktalar bulunan balonun şişirilmesi ile noktaların uzaklaştığı gibi. Kâinatta genişlemektedir.(8)</p>
<p>Yaratılan varlıkların içerisinde en değerlisi, en mükemmeli İnsandı.<br />
İnsanların içerisinde peygamberler, peygamber arasında Hz Muhammed (sav) idi.<br />
Yeryüzüne gönderilen ilk insan, ilk peygamber ise Âdem(as)&#8217;dır.<br />
Âdem (as) Dünyaya geldiğinde her şey hazırdı. Kendisine indirilen kitap doğrultusunda Allah&#8217;ı(cc) tanıtmayı,<br />
O&#8217;un hak dinini tebliğ ve irşad ile uğraştı.</p>
<p>Dinin amacı ve hedefi insana yaratıcısını tanıtmak ve sevdirmek, cennete götürecek olan amelleri öğretmek ve yaptırmaktır. Bu da peygamberlerin gösterdiği şekilde iman ve amel ile mümkün olur. Peygamberler ve Onların yolundan giden kutlular cennete adam yetiştiren, cehennem ateşinden insan kurtaran seçkinlerdir.</p>
<p>Yani yüce Allah kâinatı kendisini tanıtmak için yaratmıştır. Yaratılışın gayesi ve amacı yaratıcıyı tanımaktır.<br />
Allah insanı da kendisini iman ile tanıması ve ibadet ile itaat etmesi için yaratmıştır.<br />
İnsana düşen kâinata ve içindekilere ibret nazarıyla bakmak. Tefekkür ederek imanını kuvvetlendirmek,<br />
mahlukatın zikirlerini dilemek, yol gösterici olarak gönderilen peygamberlere uymak ve onlara gelen kitapları okumak,uygulamaktır.</p>
<p>Bu yazımızda Kâinat Yaratılışı üzerinde durmaya çalıştık.<br />
Rabbim nasip ederse bundan sonraki yazılarımızda semavât ve içindekiler ile dünya ve içindekiler üzerinde duracağız.<br />
En sonunda da Kâinatın meyvesi, dünyanın en değerli misafiri olan insanın yaratılışı ve vazifesi üzerinde duracağız.</p>
<p><strong>Hizmetten | A.Rasim Emiroğlu</strong></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:<br />
(1)(Buhari, Megazi, 67, 74, Bed&#8217;ul-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizi, Menakıb, 3946)<br />
(2) bk. Ahmed, Musned, IV-127; Hâkim, Mustedrak, II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân, XIV-312/6404; el-Leknevî, el-Âsâru’l-Merfû’a, s. 42-3; Kastalanî, Mevahibu&#8217;l-Ledunniye: 1/6; Krş. Aclunî, Keşfu&#8217;l Hâfa, C.1, 262- 265-266.<br />
(3) bk. Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek, II-600/4175; İbni Hibban, El İhsân XIV-312/6404; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-Hâfâ I-265/827.<br />
(4)http://hikmet.net/gunesin-ahiretteki-fonksiyon-<br />
(5)https://www.nenedirvikipedi.com/islam/allahin-nur-en-nur-isminin-anlami-15261.html?amp<br />
(6)Kendi-iklimimiz/kainatin-alti-gunde-yaratilmasi<br />
(7)(Müslim, Sıfatu&#8217;l-Kıyâme 27, no: 2789)<br />
(8)https://www.bilimseldunya.com/edwin-hubble-1889-1953/</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainatin-yaratilisi/">Kâinatın yaratılışı | A.Râsim Emiroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’ın İki Kitabı: Kur’an ve Kâinat</title>
		<link>https://hizmetten.com/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Feb 2021 07:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16653</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Dünyanın değişik kıtalarına asırlarca adaletle hükmedip büyük devletler kuran Müslümanlar, bugün perişan bir vaziyettedirler. Bizler bu duruma neden düştük ve bu durumdan kurtulmanın çareleri nelerdir? Cevap: Din olarak İslâmiyet’i&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat/">Allah’ın İki Kitabı: Kur’an ve Kâinat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Soru: Dünyanın değişik kıtalarına asırlarca adaletle hükmedip büyük devletler kuran Müslümanlar, bugün perişan bir vaziyettedirler. Bizler bu duruma neden düştük ve bu durumdan kurtulmanın çareleri nelerdir?</p>
<p>Cevap: Din olarak İslâmiyet’i yürekten kabullenme, Müslümanlığı hayata hayat yapma çok müstesna bir meziyettir. Allah da (celle celâluhu) buna çok ehemmiyet ve kıymet atfetmektedir. Bunun yanında Müslümanlığın bütünüyle kavranması ise ayrı bir meziyet ve hususiyettir. İslâmiyet, sadece bir yönüyle kabullenildiği dönemlerde gerek içtimaî hayatta gerekse diğer milletler karşısında daima bir kısım problemler ortaya çıkmıştır. O, bütünüyle kavranıp yaşandığı zamanlarda ise bu problemler imkânlar ölçüsünde giderilmiş ve herkesi hoşnut edecek bir seviyeye ulaşmıştır. Bu konuda esas olan, İslamiyeti, Allah’ın maksadına uygun, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) talim dairesi ve selefin bu konuda gösterdikleri gayret esprisi içinde anlamaktır. İnsan, dinin ruhunu anlamadan, kendini bütünüyle ibadet ü taate verse, geceleri hep namaz kılıp gündüzleri de oruçlu bulunsa ve fakat din adına yapılması gerekli olan bir kısım şeyleri ihmal etse kendisinden beklenen seviyeyi yakalamış olmayacaktır. Bunun yanında kişi, Allah’a inandığı halde, dinî vecibelerini yerine getirmiyorsa yine kendisinden istenilen seviyeye ulaşmış olmayacaktır. Meselenin bir bütün hâlinde kavranması için, dinin insan hayatıyla ve mü’minlerin ileriye dönük hamleleriyle alâkalı ne kadar emri varsa, bütün o emirlerin kavranması ve yaşanması elzemdir.</p>
<p>Bunun yanında dinin, ferdin şahsî, ruhî, kalbî ve fikrî hayatını düzenleyici düsturlarına derinlemesine girerek aydınlanmış bir ruh ve dimağla eşya ve hâdiselere nüfuz etmek de önemli ayrı bir husustur. Yoksa burada da farklı bir tıkanıklık olur ve karşımıza değişik problemlerin çıkması kaçınılmaz olur. İyi bir mü’min için kâinat kitabında herhangi bir tıkanıklık veya mânâsı anlaşılmayan hiçbir yer yoktur. Buna mukabil, namaz kılsa, oruç tutsa da imanda istenen seviyeyi yakalayamamış bir mü’minin nazarında kâinat, okunamayan, kapalı kalmış bir kitaptır. Böyle birine göre her taraf adeta bir karadeliktir ve kişiyi karanlıkla tehdit etmektedir. Bu itibarla mü’minler Kur’an’ı bir bütün hâlinde ele alma mecburiyetindedirler. Ne var ki biz Kur’an’ı, son üç asırdır, sadece şahsî kulluk ve ibadetimizi -o da yarım yamalak haliyle- düzenleyici bir kitap haline getirmişizdir.</p>
<p>Burada dikkatinizi bir sırra istirham edeceğim. Bizler şahsî hayatımızda Kur’an’ı sadece belli sahalara hitap eden bir kitap hâline getirmenin cezası olarak Cenâb-ı Hak o hâli bilfiil duruma getirmiştir. Yoksa insanlarda fiilî ve kavlî bir istek olmadan Allah (celle celâluhu) böyle bir cezaya kimseyi maruz bırakmaz. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini sıkıp O’na biat ederek, “Canımızla, malımızla yolunda hırz-ı can edeceğimize söz veriyoruz.” diyen ashaptan bazıları, Uhud savaşında, Efendimiz’in vefat ettiği şayiası üzerine Uhud dağına doğru geri çekilmişlerdi. Onların geriye çekilmesine sebebiyet veren, bir zelle-i insaniye idi. Sonra o kötü durum ikinci bir kayma daha meydana getirdi. Böylece fasit bir daire teşekkülüne doğru gidiliyordu. Yani onlar geri çekildikçe Allah onları ters yüz edecek, onlar kaçtıkça perişan edecekti. Medine-i Münevvere’ye girecekleri âna kadar maddeten ve mânen her şeylerini kaybedeceklerdi. Fakat Allah, yaptıkları iyiliklerden ötürü o fasit dairenin teşekkülüne meydan vermedi ve onları affetti. Onlar affa mazhar olunca fasit daire koptu ve salih bir daire oluştu. Fakat bu, insanlığın her devrinde ve herkes için geçerli midir? Allah’ın engin rahmetinden isteriz ki bizi de affetsin. Fakat bizde böylesi bir fasit daire teşekkül etmişse ve tespihe dizilmiş daneler gibi günahlar ayak kaymalarını, kaymalar da günahları takip ediyorsa biz o zaman bu fasit daireden asla çıkamayız. Rabbim, bu fasit daireyi bizim hakkımızda da salih daireye çevirsin!</p>
<p>Salih daire şudur: İnsan, hayra vesile olacak bir iş yapınca, yaptığı bu iş onu, ikinci bir hayra daha çağırır. Bu hâl, nezd-i ulûhiyete bir dilek hükmüne geçer. Allah, size ikinci bir hayır yapma imkânı bahşeder ve süreç böyle sürer gider. Evet, ikinin ardından üçüncü-dördüncü hayırlar, iyilikler, güzellikler birbirini takip etmeye başlar. Bu şekilde siz sürekli iyilikten iyiliğe koşarsınız, Allah da inayetiyle sizi hep teyit eder.</p>
<p>Bu meseleyi mevzumuz itibariyle şöyle de arz edebiliriz: Bir mü’min için salih daire teşkili –Allah’ın izniyle– her zaman mümkündür. Mesela o, kâinatı bir kitap olarak eline alıp evvelâ Allah’ımız bu kâinat kitabında kudret ve iradesiyle ne yazmış, onu anlamaya çalışır. Başkaları ona kör gözlerle bakmış ve eşyanın sadece dış yüzüne takılmışlar. O tenteneli perdenin arkasına, yani âlem-i şehadet altındaki âlem-i gayba, mülkün verâsındaki melekûta bakamamış, dolayısıyla da hâdiselerin esrarlı görünüşü arkasındaki sırları keşfedememişlerdir. Hâlbuki bir mü’min, sahip olduğu müşâhede ve bilgilerini; mârifete, muhabbete ve ruhanî zevklere çevirir. Bakış bu şekilde ve hedef de O (celle celâluhu) olunca böyle bir temaşa ve seyahatin zevkine doyum olmaz.</p>
<p>Evet, insan böyle bir şuur ve neşve ile bu işin içine girdiğinde, çiçeğin yaprağında, özünde derinleşen arı gibi hep bir şeyler bulacağı ve buldukça derinleşeceği şuuruyla oturur-kalkar. Her bulduğu şey onun şevkini artırır ve hep yeni yeni mârifet hüzmeleri ile dolar-boşalır, iç âleminde ufuk ötesi mülâhazalara girer ve yeni sahillere yelken açma iştiyakıyla coşar. Şu feza-i ıtlakın (sonsuz uzayın) görünen görünmeyen cephelerini keşfe koyulur.</p>
<p>Aslında Kur’an-ı Kerim, varlığa hep böyle bakıp böyle düşünmemizi salık vermektedir. İnsan ondaki tenasübü, uyumu görmeye çalışmalı, şairane ilhamların ötesinde fiziğin, hendesenin, kimyanın ve astrofiziğin neler anlattığını anlamaya gayret etmelidir ki, işte o zaman bulduğu her şey, onun iman ve iz’anını artıracaktır.</p>
<h3>Bunu O Söylüyorsa…</h3>
<p>Değişik vesilelerle anlattığım bir hâdiseyi müsaadenizle tekrar hatırlatmak istiyorum. Hâdise, iki ilim adamı arasında geçiyor; bunlardan biri Müslüman diğeri ise Hıristiyan. Meseleyi anlatan Müslüman ilim adamı şöyle diyor:</p>
<p>Amerika’da bulunduğum yıllarda kendisiyle sık sık görüştüğüm meşhur bir bilim adamı vardı. Zaman zaman kendisini ziyaret eder, uzun uzun ilmî sohbetlerde bulunurduk. Ondaki hakikat aşkı beni de büyülüyordu. Yağmurlu bir günde yolda yürürken, kendisinin de süratle kiliseye doğru gittiğini gördüm. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmasına rağmen koltuğunun altındaki şemsiyeyi açmamıştı. Sanki yağan yağmurdan haberi yoktu; çok dalgın ve dolu görünüyordu. Gökteki buluta meydan okuyordu âdeta gözyaşları. Yanına sokuldum, farkına varmadı. Biraz beraber yürüdük, sonradan havasını bozdum ve “Galiba farkında değilsin! Yağmur yağıyor!” deyince ancak kendine gelebildi. Koltuğunun altındaki şemsiyeyi açtı, başına tuttu. Şemsiyenin altında beraber yürürken dedim ki:</p>
<p>– Asrımızda dinsizlik moda hâline geldi. Ama görüyorum ki, siz ilim dünyasında bir ufuk ve kutup olmanıza rağmen hâlâ kiliseye gidiyorsunuz?</p>
<p>– Bu soruya şu heyecanlı hâlimle cevap veremem. Yarın evime gel, sana bir çay içireyim, orada uzun boylu konuşalım, dedi.</p>
<p>Böylesine coşkun bir insanla konuşmak, onun iç dünyasının şerhini duymak, dinlemek, onun duyduğu şeylerde kaybolmak Allah adına çok tatlı bir şeydi. Ertesi gün vakit geçirmeden hemen yanına gittim.</p>
<p>Kapıya dokundum, kapıyı bir çocuk açtı. İçeriye girdim, “Odasında oturuyor” dediler. Odasına girdiğimde yumruklarını sıkmış masanın başında oturuyordu. Çay da hazırdı. Yanına oturduğumda dopdoluydu. Bana galaksilerin iç içe girişinden, bu muhteşem nizamın baş döndürücü âhenginin bozulmayışından, atomlardan nebülözlere kadar hiçbir şeyde düzensizlik ve gayesizlik olmadığından, yerin yaratılışından ve hayata müsait hâle getirilişinden bahsetti. Bu arada Allah’ın (celle celâluhu) tasarruflarından söz ederken coşuyor ve kendinden geçiyordu.</p>
<p>Nebülözleri anlattı; bu geniş âlemde nasıl bir iradeye râm olduklarını, mekânın genişlemesini, Allah’ın bütün bu olup bitenlerdeki icraatlarını izah etti. Bu şekilde kâh büyük âlemdeki (makro kozmos), kâh küçük âlemdeki (mikro kozmos) hakikatleri anlatırken, sanki “İleride onlara dış âlemde ve kendi nefislerinde âyetlerimizi peyderpey göstereceğiz. O zaman hak ve hakikatin ne demek olduğunu anlayacaklar.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> âyetinin mânâsı tecellî ediyordu.</p>
<p>Dolmuş ve sözlerini şöyle tamamlamıştı:</p>
<p>– Hayret ediyorum! İlmin bu kadar gelişmesine rağmen, ilim irfan yuvalarında inkârın hükümran olmasına.. evet hayret ediyorum.</p>
<p>Ben tam taşı gediğine koyacağım zamanı yakalamıştım. Şöyle dedim:</p>
<p>– Şu tatlı sözlerine bir dakika ara verirsen sana güzel bir şey anlatacağım.</p>
<p>Durdu, sükûnetle beni dinliyordu. Ben içimden gelebildiği kadar, ruhuna girebileceğim şekilde Kur’an’ın bir âyetini okumaya çalıştım. Dedim ki:</p>
<p>– Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahyedilen Kur’an-ı Kerim’de bir âyet var. Allah şöyle ferman ediyor: اِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰؤُ۬اۜ “Allah’tan hakkıyla korkan, O’na karşı kalbi saygı dolu insanlar, ancak âlimlerdir.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Ben bunu dediğim an irkildi ve birdenbire:</p>
<p>– Bunu Muhammed mi söylüyor?</p>
<p>– Evet, Hazreti Muhammed sö       ylüyor. O söylüyor ama söz O’nun değil.</p>
<p>– Eğer bunu O diyorsa sen şahit ol, Muhammed, Allah’ın evvelki elçileri gibi bir elçidir, diye gürledi.</p>
<p>Evet, bunu bir Batılı söylemektedir. Her gün yeni yeni mühtediler, hâlleri ile bize bunu anlatmaktadır. Zira eşya ve hâdiseler içinde insanlar derinleştikçe her şeyin verâsında Allah’ın (celle celâluhu) kudretinin olduğunu göreceklerdir. Bu şekilde de salih daireler teşekkül edecektir. Şimdilerde tefekkür hayatımızda bununla alâkalı yazılmış o kadar çok eser var ki, Rabbim mütalâa ve istifadeye imkân bahşeylesin!</p>
<h3>Ruhanî Hayatımız</h3>
<p>Meselenin diğer bir önemli tarafı da, bizim ruhanî hayatımız ve mânevi durumumuzdur. Bizler, Rabbimize ibadet etmekle mükellefiz. Namaz kılacak, oruç tutacak, tesbih çekecek, gecenin karanlıklarında Râbia-i Adeviye havasıyla, “Allahım! Bütün gözler uyudu. Sema, yıldızlarla donandı. Yeryüzünün hükümdarları kapılarını kapattılar. Fakat Senin yüce kapın hiçbir zaman kapanmaz. Beni kapından dûr etme. Rahmetini benden esirgeme!” deyip iki büklüm olacağız.</p>
<p>Bir insan, Rabbimizin dergâhına gelirken, içinde böyle yüce hislerle gelirse, kulluk dairesi içinde de salih bir daire teşekkül eder. Bizler evvelâ, iradî olarak nefsimize rağmen bu mevzuda kendimizi zorlamalı, gönlümüzde kendimizi aşmaya çalışmalıyız; sonrası peşi peşine gelir.</p>
<p>İnsanda kulluk, evvelâ insanın iradesine bağlıdır ve cismaniyet itibariyle de biraz sıkıntısı vardır. Bu şu demektir; hiç kimse ibadet ü taate kendini verir vermez gönlü hemen ibadet neşvesiyle dolup taşmaz. Her şey gibi bu da önce sabır ve gayrete bağlıdır. Her tarafı yara bere ve acı içinde, ağzına bir lokma koyamayan bir insanın, hekimin tavsiyesiyle zehir gibi ilaçları istemeye istemeye kullanarak yavaş yavaş sıhhatini kazanması gibi. İnsan, âlem-i ervahtakilerin mertebesine erebilmek için ilaç mesabesindeki ibadetleri yavaş yavaş îfâ edecek, bunu yaptıkça onda onları îfâ iştiyakı gelişip derinleşecek ve tabiatının bir buudu hâline gelecektir.</p>
<p>İşte kulluk, Rabbimizle aramızda böyle bir münasebetin unvanıdır. Evvelâ her şey insanı biraz zorlar ki, bazen bu noktada iki tehlike söz konusu olabilir. Biri ülfeti aşamama, ikincisi de başkalarına ait harikaların altında kalıp, olmazlığa kendini salma. Ülfeti aşamama bir derttir. Bazılarımız itibariyle, aynı namazı kılar, aynı orucu tutar, geceleri Rabbimize aynı şekilde teveccühte bulunur, aynı şeyleri söyleriz ama ülfeti aşamadığımız takdirde bunların içinde çok esnemelerimiz ve gerinmelerimiz olur. Bu ise –hadisin ifadesiyle– şeytanı güldürür<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> ve dolayısıyla dergâh-ı ulûhiyete yakın bir kısım ruhanîler de mahzun olur. (Onlara –hâşâ– bizim anladığımız mânâda bir hüzün isnat etmiyorum. Bu, o daireye ait bir hüzün veya hüzün mânâsında bir şeydir.)</p>
<p>Ülfetin aşılması için evvelâ, fikrî operasyon yapmak gerekir. İnsan, daima düşünmeli ve tefekkür etmelidir. İkincisi ise râbıta-i mevtte bulunmalıdır. Ölümün her lahza ensemizde olduğunu, pençesini atıp bizi alabileceğini düşünmeli ve bu anlayış içinde Rabbin huzurunda bulunuyor olma tavrı korunmalıdır.</p>
<p>Mü’minler için ikinci dert ise, başkalarına ait kahramanlıklarla teselli olmaktır. Biz, selefimizin büyüklüklerini daima hayranlıkla yâd ederiz. Nasıl yâd etmeyelim ki! Râbiatü’l-Adeviye’nin kahramanlığını daha evvel arz ettim. Hasan Basrî ondan geri değildir. Kaç defa gözlerim dola dola anlatmışımdır: Tebe-i tâbiîn neslinin büyüklerinden Mansur b. Mu’temir, ibadet ü taatinde çok derin bir insandı. Komşularından birinin çocuğu ne zaman gece dışarı çıksa, Mansur’un evinin taraçasında bir direk görür. Yine bir gece dışarı çıkar fakat o direği göremez. Annesine, “Mansur b. Mu’temir’in taraçasındaki o direğe ne oldu?” diye sorar. Annesi, “Evladım! O direk değil, Mansur’un kendisi idi. Geceleri daima kıyamda durur, namaz kılardı. Fakat dün vefat etti.” cevabını verir.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p>Benim, selefe ait bu meziyet ve şerefleri anlatmam bir vecibedir. Ancak bunlar, ruhumda bir coşku meydana getirmiyor ve bana onlar gibi olma fikrini vermiyorsa bu, yıkılmış milletlerin kendi tarihlerine ait destansı şeyleri anlatarak teselli bulmaları gibi bir şey olur. Ben şayet her şeyimle yıkık-dökük ve eziksem, “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız” sözünü avazım çıktığı kadar bağırmamın bana kazandıracağı hiçbir şey olmayacaktır. Mühim olan, o kahraman ırk gibi olmaktır.</p>
<p>Evet, biz de büyüklerimize karşı hürmetkârız. Mâruf-u Kerhî, benim önümde yaktığı ışıkla, o ışığın kaynağına ulaşma adına bana bir fikir veriyorsa, onun menkıbesini anlatmamın bir faydası vardır. Ayağı bütün velilerin omzunda olan Şah-ı Geylânî, yaktığı meşaleyle, benim içimde iman ateşini tutuşturuyorsa, onun menkıbesini anlatmamın da bir faydası vardır. Yoksa yıkılmış ve dağılmış milletlerin, aşağılık duygusu içinde, geçmişlerine ait kahramanlıkları anlatıp sadece o hikâyelerle teselli oldukları gibi biz de böyle hikâyevarî şeylerle teselli bulup kaldığımız sürece bir adım ilerlememiz mümkün değildir. Toplumdaki her fert, o büyük zatların rehberliğinde, velâyette en büyük mertebeyi elde etmek üzere gecenin karanlıklarıyla pençeleşip gündüzün yorgunluklarıyla haşır neşir olarak mesafe katetmeye çalışmalıdır ki, Allah’ın lütfuyla tekrardan canlanalım ve ülfetten sıyrılıp kanatlanarak O’na doğru yol alalım. Kullukta derinleşmek suretiyle –inşâallah– bir gün milletçe o ufka da ulaşırız.</p>
<p>Bu hâli, Kur’an-ı Kerim değişik âyet-i kerimeleriyle bize nakleder ve gece yumuşak döşeği terk edip teheccüd ve sabah namazlarına kalkmayı önemle vurgular. Cenâb-ı Hakk’ın, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk emirlerinden biri olan “Ey örtüsüne bürünen insan! Kalk ve insanları uyar!”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> âyeti bu konuda hayatî bir tembih ifade eder. Allah Teâlâ bu ifadelerle Efendimiz’e âdeta şöyle buyurmaktadır: Senin gibi ruhen uyanmış, gönlü çok derin, beşerin derdini vicdanında yaşayan bir insan nasıl örtüye bürünür yatar? Bu, Senin yüce tabiatından fersah fersah uzak bir hâldir. O hâlde kalk ve vazifeni yap!</p>
<p>Aynı zamanda Cenâb-ı Hak, “Ey örtüsüne bürünen şanı yüce Nebi, kalk, az bir kısmı hariç geceyi ihya et!”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>, “Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’an oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin Seni Makam-ı Mahmud’a eriştireceğini umabilirsin.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> ve “Sabah akşam Rabbinin adını zikret! Gecenin bir kısmında O’na secde et, geceleyin uzun bir süre de O’na tesbih ve ibadette bulun!”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> âyet-i kerimeleriyle Efendimiz’den bile kendisine böyle derin bir tazarru ve niyazda bulunmasını ister.</p>
<p>Dikkat edecek olursanız bunlar Allah’ın, manen çok ilerlemiş bir insana tavsiyeleridir. Yine Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in, aile efradı içinde hoş demleri olduğu bir dönemde O’ndan biraz betûl (insanların dünyaya bakan yönlerinden uzak, Allah’a daha yakın) olmasını ve kendini buna zorlamasını istemektedir.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Âyet-i kerimede geçen “tebettül” kelimesinde kip itibariyle tekellüf vardır. Bu kelime şu mânâyı ifade etmektedir: Aile efradından biraz ayrıl ve kendini ibadete ver. Rabbinle münasebetini daha da derinleştir. Çünkü Seni çok çetin bir vazife beklemektedir.</p>
<p>Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’a (celle celâluhu) ibadette bizim bin katımız, milyon katımız derinleştiğinde şüphe yok ama yine de bu konuda tavsiye ve emirlerin mevcudiyeti söz konusu. Kaldı ki, ümmetinin duaları da O’nun kulluğunu derinleştirici ve vazifesi adına O’na güç kazandırıcı hususlardandır. Bunun yanında bu dualarla Allah Resûlü’nün şefaat dairesi de genişlemekte ve bu, ümmetine müspet mânâda geriye dönmektedir. Rabbim o daireye girmeye muvaffak eylesin!</p>
<p>Duhâ Sûresi’ni her okuyuşumda aklıma O gelir. Bu sûrede Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) asla darılıp terk etmediği, O’nu şefkatle kucakladığı, sahipsiz bırakmadığı ve dosdoğru yola ilettiği ifade edilmektedir. Akif’in ifadesiyle, o Masum’a bütün bir beşeriyet medyundur. Biz de medyunuz ve hepimiz o kapıda birer dilenciyiz. İnanıyor ve ilan ediyoruz ki, eğer O, Rabbimizle aramızda olmasa, cennetlere, Firdevslere ulaşmamız mümkün değildir. Biz, O’nun şefaatiyle problemlerimizi halledecek, O’nun ışıklı aydın yolunda –inşâallah– doğru yaşamaya muvaffak olacak ve bu yolun sonunda da O’nu bulacağız. Onun için daima koştuğumuz bu yolda O, bir gün karşımıza çıkacak diye şevkle koşuyoruz.</p>
<p>Geriye dönecek olursak, bu yolun yolcuları olarak ibadet ü taatimiz böyle bir ruh ve şuurla eda edilmeli, âfâkî tefekkürümüz de çok buudlu olmalıdır. İşte böyle bir seviyeye ulaşmış bir milletin geri kalması düşünülemez.</p>
<h3>Allah, Sıfatlara Göre Hükmeder</h3>
<p>Buraya kadar arz edilen şeyler, sorunun cevabına hazırlık mahiyetinde ifadelerdi. Şimdi doğrudan sorunun cevabına geçelim. Hepimiz –Elhamdülillâh– mü’miniz. Ancak her mü’minin her sıfatı mü’min olmayabilir ve Allah (celle celâluhu) sıfatlara göre hükmeder. Meselâ yalan söylemek, hileli yollara tevessül etmek, çalışmada metot bilmemek, âyât-ı tekviniyenin esrarını anlamamak birer kâfir sıfatıdır. Bu kâfir sıfatlarını taşıyor olsa da bir mü’min, “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” dediği sürece Cennet’e girer. Fakat Allah (celle celâluhu), kendisinde mü’min sıfatları bulunmadığı, metot bilmediği, metodolojiden haberi olmadığı ve kendini tembelliğe saldığı için bu dünyada onun hakkında mağlubiyet ve mahkûmiyet kararı verir. Bu, Allah’ın değişmez bir kanunudur.</p>
<p>Kâfirin ahirette beklediği bir şey yoktur. Fakat onda bir kısım mü’min sıfatları varsa, Allah, o sıfatlara ikramda bulunur ve bu sıfatlar yüzü suyu hürmetine onu dünyada yükseltir. Bu itibarla burada bize düşen, her yönüyle mü’min sıfatlarına sahip, özü-sözü doğru, hak vesileleri kullanan, tembellikten sıyrılmış, metot bilen, kâinatın esrarını çözmeye istekli insanlar olmamızdır.</p>
<p>Hak bir davanın temsilcileri olan mü’minler hakka giden yolda hep hak vesileleri kullanma mecburiyetindedirler. Şayet mü’minler, en büyük hak olan Allah’a (celle celâluhu) ve O’na ait hakikatlere veya Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’na ait şeylere veyahut Kur’an-ı Kerim’e ait hususlara ulaşmak istiyorlarsa, bu yolda behemehâl hak vesileleri kullanma mecburiyetindedirler.</p>
<p>Meselâ, hakka ulaşma yolunda propaganda yaparak yalanlar söyleme, mübalağa yapma, insanları aldatmaya kalkışma gibi şeyler kat’iyen caiz değildir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) geçmişte, gönüllerimizin sultanı, başlarımızın tacı hâline gelmesi hangi yolla olmuşsa işte o yol haktır; başka yollarla elde edilen şeyler ise bâtıldır. Makyavelist bir düşünceyle hakikat elde edilemez. Mü’min için bunların hepsi hüsran vesilesidir. Öyleyse hakka giden yolda mü’minler, daima hak vesileler kullanma mecburiyetindedirler. “İnkârcılar farklı farklı yollardan istifade ediyorlar; biz de onları kullanalım” duygu ve düşüncesinde olmak yanlıştır. Resûl-i Ekrem’in kullanmadığı bir yol kullanılmaz, bizim için tıkalıdır. Başkaları ondan istifade etme yoluna gitse de biz o yoldan gidemeyiz. Bizim yolumuz, Kur’anî ve Muhammedî yoldur. Binaenaleyh Müslümanlar eğer başlarda taç veya taçlarda sorguç olmayı düşünüyorlarsa, yolun doğrusunu kullanma, bâtıla tenezzül etmeme mecburiyetindedirler.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın, biri Kur’an-ı Kerim, diğeri kâinat kitabı olmak üzere başlıca iki kitabı vardır. Kur’an-ı Kerim, Allah’ın (celle celâluhu) kelâm sıfatından gelmiştir. Allah, onu gönderen Mütekellim-i Ezelîdir. Bizi yaratmaktan maksadı nedir? Nelerden razı olur? Bizi neye davet eder? Davet ettiği şeyin keyfiyeti nedir? Cenab-ı Hak bu gibi şeyleri Kur’an-ı Kerim vesilesiyle bize anlatır.</p>
<p>Allah’ın diğer kitabı ise kâinattır. Allah, bu kitabını kudret ve iradesiyle yazmıştır. İçerisinde pek çok kanun, nizam ve nice esrar bulunmaktadır. Bu mevzuda insanın niyeti ve bakış açısı sağlam olursa kâinat da onun için aynen Kur’an’ın ifade ettiği şeyleri ifade eder. Kur’an, kâinatı seslendirmekte, kâinat da resim resim Kur’an’a mevzu teşkil etmektedir. Bunda Allah’ın ayrı bir merhameti söz konusudur. O, bizi, kâinatı derinlemesine mütalâa etme gibi bir zorluk ve mecburiyetle karşı karşıya bırakmamış, o hakikatleri bize Kur’an’la özetlemiştir. Diğer bir yönüyle de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), her asrın anlayacağı şekilde bir dil kullandırmış ve O’nun diliyle o çağ insanlarına hakikatleri anlattırmıştır. Sahabe, Kur’an’ı ve Efendimiz’in Kur’an’a ait tefsirlerini dinlerken sanki sadece kendi devrine hitap ediyor gibi dinliyor ve istifade ediyordu. Sonraki asırlarda gelen İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî gibi zatlar ve devâsâ nice tefsir alimi, gözleri hep onun üzerinde, Kur’an kendilerine hitap ediyor gibi ona kulak kesiliyorlardı. Kur’an-ı Mübîn, her asra hitap etme gibi çok sırlı ve çok büyülü bir ifadeye sahip öyle mucize bir kitaptır ki, her insan, onu kendine hitap ediyor gibi dinleyip algılayabilir.</p>
<p>Burada dar bir çerçevede, biri Kur’an, diğeri de kâinat kitabı olmak üzere iki kitaptan bahsettik. Mü’minlerin kendileri olmaları, her iki kitabı da daima başlarına taç yapıp aynı mânâda anlayıp kavramalarına ve ikisine de derinlemesine dalmalarına bağlıdır. Her iki kitabın da emirlerine riayet etmenin mükâfatı olduğu gibi, etmemenin de cezası vardır. Ekseriyet itibariyle kâinat kitabına riayet etmemenin cezası dünyada, Kur’an’a riayet etmemenin cezası ise ahirette verilir. Binaenaleyh Kur’an’a iman etmemiş bazı kimseler eğer kâinat kitabının sırlarına vâkıf ise Allah dünyada onları mükâfatlandıracak, ahirette de imansızlıklarının cezasını çektirecektir. Allah’a inanan fakat Kur’an’ın sadece ibadete müteallik meseleleriyle meşgul olup kâinat, kâinatın sırları ve pozitif bilimlerle alâkası olmayan bir kimse ise dünyada mutlaka bunun cezasını görecektir. İmanının mükâfatını ise Allah’ın lütfuyla ahirette alacaktır.</p>
<p>Biz, hem dünya hem de ahiret hayatında mükâfat almayı; başta Râşid Halifeler dönemi olmak üzere, kısmen Emevi ve Abbasi dönemlerinde ve Osmanlının ilk dönemlerinde görüyoruz. Batıda rasathanenin ne demek olduğunun bilinmediği bir dönemde Benî Musa, Bağdat’ta çoktan kendi rasathanesini kurmuştu. O dönemde Batılı devletlerin kralları, İslâm ülkelerine giden seyyahlarına, oradaki rasathanelere gidip Güneş ve Ay tutulmalarının ne zaman olacağını öğrenmelerini istiyorlardı.</p>
<p>İşte biz o dönemde ilimde ve fende böyle en öndeydik. Çünkü o dönemde iki kitap müşterek mütalâa ediliyordu. Kur’an’ın, “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler!”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> fermanı, duyarlı dimağlarda hemen karşılığını buluyordu.</p>
<p>Kur’an, ihlâs ve samimiyetle kendine yönelen bu aydınlık dimağların ellerinden tutuyor ve onları dünyanın en medeni insanları hâline getiriyordu. Onlar, Kur’an’ın tefekküre teşvik eden âyetlerini anlamaya çalışıyor, hususiyle de gökyüzünü keşfetmek için gözlemevleri tesis ediyor ve modern uzay araştırmacılarının öncüleri oluyorlardı. Kur’an’ın, “Biz, onlara delillerimizi gerek dış dünyada gerekse kendi öz varlıklarında göstereceğiz.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> fermanıyla şahlanan bu insanlar, varlık âleminin maddî-mânevî yapısını didik didik ederek modern ilimlere giden ilk yolu açmışlardı. Modern tıp, bugün ulaştığı müthiş seviyeyi o dönem Müslüman ilim adamlarının geliştirdiği ilmî ve teknik altyapıya borçludur. Bunların yanında, Kur’an’ın uzayla alâkalı âyetlerini birer emir telakki ederek mevcut imkânlarla göklerin fethine yönelme de yine o dönemde olmuştu.</p>
<p>Böylece onlar, iki kitabı da müşterek mütalâa etmek suretiyle hem dünya hem de ahiret saadetine nail olmuşlardı. Kâinat kitabını ellerinden düşürmeyerek dünyada muvaffak olmuşlar ve imanlarıyla da hep Hakk’a doğru koşmuşlardı. Kur’an’ın sadece ibadete müteallik meselelerine uyarak kâinatı ihmal edenler ise Kur’an’ın ancak yarısını anlamış ve orada kalmışlardır. Şu bir gerçektir ki, bu hâlden sıyrılacakları güne kadar onların dünyevî mezelletten kurtulmaları da mümkün değildir.</p>
<p>Bir diğer husus da şudur: Devirler ve asırlar geçtikçe, insanlar ülfete dalarak Kur’an’ın dilinden anlamaz hale gelebilirler. Hâlbuki onlar, bilhassa mağduriyet ve mazlumiyete uğradıkları zaman Kur’an’a müracaat etme, yaşadıkları asırda Kur’an’ın kendilerine nasıl ışık tuttuğunu araştırma ve bulma mecburiyetindedirler. On sekizinci asra girerken İslam âlemi bir darbe yemiş, Kur’an’ı bilmemezliğiyle bir badireye yuvarlanmış ve bir ölçüde çözülmüştü. Böyle bir çukura düşünce çokları küfre yuvarlanıp gitmişti. O gün ancak kalbi uyanık kimseler, “Yeniden Kur’an’a müracaat etmek lâzım” diyerek Kur’an’a yönelmişlerdi. İşte o zaman hakikatlere yeniden bir kez daha yönelme zamanı gelmişti. Binaenaleyh Allah (celle celâluhu), bir dönemde muvakkaten bizim mağlubiyetimize hükmetmişti, ama aynı dönemde yetişen bazı insanlar, Kur’an’ın bu asrı konuştuğunu ve konuşturduğunu anlamış ve gelecekte bir daha bu türlü darbelerle yıkılmayacak dinamikleri bulmuş ve onlara sarılmışlardı. Bunlar, bizim için hep bir ümit kaynağı olmuştur.</p>
<p>Sözün burasında son olarak, olup biten hâdiselerle meselemizi teyit etmek istersek, son yıllarda hâdiseler bütün hızıyla –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– inanan gönüllerin arzu ettiği istikamette gelişmeye başlamıştır. Bunda kimsenin zerre kadar tereddüdü olmamalı. Ancak bu yol uzaktır, menzili çoktur, geçidi yoktur ve yol üzerinde derin sular vardır. Bunların da bir bir aşılması lâzım. Bedir, Müslümanların muvaffak oldukları bir zaferdir ama Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) oradan ayrılırken, arkada, amcasının oğlu Ubeyde İbn Hâris’le beraber 14 şehit bırakmıştır. Daha sonra karşısına Uhud ve Hendek gibi badireler çıkmış ve çok sevdiği amcası Hazreti Hamza’yı kaybetmiştir. Evet, bunlar karşınıza çıksa dahi eşya ve hâdiselere O’nun gözüyle bakmak ve O’nun gördüğü neticeyi görmek lâzımdır.</p>
<p>Hâsılı, günümüzdeki bütün gelişmeler büyük ölçüde inanan insanların lehinde cereyan etmektedir. Rabbim, safça maceralara sürüklenmekten bizleri muhafaza buyursun ve akıllıca hareket etme imkânını bahşeylesin!</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Fussilet sûresi, 41/53.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Fâtır sûresi, 35/28.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Bkz. Ebû Dâvûd, edeb 89; Tirmizî, edeb 7; İbn Mâce, ikâmetü’s-salât 42.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 5/40; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-safve 2/65; ez-Zehebî, Siyeru a’lâmi’n-nübelâ, 5/406.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Müddessir sûresi, 74/1-2.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Müzzemmil sûresi, 73/1-2.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> İsrâ sûresi, 17/79.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Dehr sûresi, 76/25-26.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Müzzemmil sûresi, 73/8.</p>
<p><sup><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> </sup>Âl-i İmrân sûresi, 3/191.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Fussilet sûresi, 41/53.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/allahin-iki-kitabi-kuran-ve-kainat/">Allah’ın İki Kitabı: Kur’an ve Kâinat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâinat &#124; Zekeriya Çiçek</title>
		<link>https://hizmetten.com/kainat-zekeriya-cicek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Jan 2021 11:00:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16350</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Kâinat ve içerisindeki canlı-cansız varlıklar kendi kendine mi meydana gelmiştir? Birincisi: Vücudumuzda çalışan her bir zerreyi eğer, Kadirî Ezeli’nin kanunuyla hareket eden küçücük birer memurdurlar. O zerreler itaatkâr asker memurlarından&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainat-zekeriya-cicek/">Kâinat | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>  Kâinat ve içerisindeki canlı-cansız varlıklar kendi kendine mi meydana gelmiştir?</strong></p>
<p>Birincisi: Vücudumuzda çalışan her bir zerreyi eğer, Kadirî Ezeli’nin kanunuyla hareket eden küçücük birer memurdurlar. O zerreler itaatkâr asker memurlarından meydana gelen koca bir ordu gibidir. Ya da o zerreler kader kaleminin uçları olarak kabul edilmezse o akıl ve şuurdan yoksun zerrelerin her birine öyle bir güç verilmiş olur ki bunu en sefil bir varlık bile kabul etmez.</p>
<p><strong>  Kâinatın ve misafirlerinin oluşumu gerçeğinde “tabiat” bu olayın neresindedir?</strong></p>
<p>Tabiat Risalesinden öğrendiklerimizi hatırlayalım. Varlık âleminde, özellikle hayat sahibi canlılarda görünen hikmetli olaylar, sınırsız bir ilim, irade ve görme gerektiren sanat ve icatlardır. Eğer bu olaylar, Allah’ın (cc) kaderine ve kudretine verilmezse, kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete dayandırılırsa o zaman her şeyde sınırsız sayıda manevi makineler ve matbaalar bulunması gerekir.</p>
<p>Evet, kâinatta Cenab-ı Hakkın (cc)  isimlerinin tecellisi şu misale benzer. Güneşin ışınları cilveleri ve yansımaları, zemindeki cam parçalarında ve su damlacıklarında nasıl görünüyorsa Allah’a (cc) ait tecellilerde öyledir. Yoksa her bir cam parçası ya da su damlacığı sayısı kadar güneş olması gerekir. Aynen böylede, eğer kâinatta hayat sahibi varlıklarda görülen hikmetli ve müthiş bir ilim ve irade gerektiren olaylar Allah’a (cc) dayandırılmazsa bunları ışıktan yoksun varlığın kendisinden bilmek gerekir. Bu da kâinatta asla gerçekleşemeyecek olan bir durumdur. Şuursuz tabiata şuurlu bir durum kazandırmak şuurlu bir insanın ulaşacağı netice olamaz.</p>
<p>Tabiat bir sanattır, sanatkâr olamaz.</p>
<p>Tabiat bir nakıştır, hünerli bir nakışçı olamaz.</p>
<p>Tabiat bir şiirdir, şair olamaz.</p>
<p>Tabiat bir fiildir, fail olamaz.</p>
<p>Tabiat bir kitaptır, kâtip olamaz.</p>
<p>Tabiat bir kanundur, kanun koyucu olamaz.</p>
<p>Tabiat bir hükümdür, hâkim olamaz</p>
<p>Ve tabiat yaratılmıştır, asla yaratıcı olamaz.</p>
<p>Hiçbir akıl, tabiatın bir parçası olan akıl ve şuurdan yoksun olan kuru bir üzüm dalına, ya da kurumaya mahkûm yaprağına, her yönüyle muhteşem bir sanat eseri olan üzüm salkımlarının sanatkârıdır denilemez. Ve yine Üstad Hazretlerinin enfes beyanıyla şu örneği de ekleyelim.</p>
<p>“Bir incir çekirdeğin­den koca bir incir ağacını ve ince bir sapla koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez.”</p>
<p>İncir çekirdeği de, kavunun ince sapı da o kudretin emrinde ve onun gücüyle hareket ederler. Yoksa tabiatın her bir parçası hem yaratıcı hem de yaratılmış olması gerekir. Bu ise muhaldir, böyle bir şeyin olmasını bozulmamış hiç bir akıl ve vicdan sahibi düşünemez.</p>
<p>Bu aynen Selimiye’nin her bir taşının Mimar Sinan gibi koca bir mimar olduğunu kabullenmek olur. İstiklal Marşı’nın her bir harfi ve kelimesinin de Mehmet Akif olduğunu kabul etmek olur.</p>
<p>Milyonlarca çeşit bitki ve hayvan türünün her birinin kendisine özgü ayırt edici özelliklerinin bu canlıların kendilerinin tasarlanmasını kabul etmek akıl dışıdır. Üstadımız (ra) bakınız meseleyi ne de güzel özetlemiş:</p>
<p>“Mevcudat ve zihayat doğrudan doğruya Şems-i Ezelînin (Allah’ın)  isimlerinin cilvesine verilmezse, her bir varlıkta, özellikle her bir canlı varlıkta, sınırsız bir kudret ve irade ve ni­hayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, adeta bir ilâhı, içinde kabul etmek lâ­zım gelir. Bu fikir tarzı ise, kâinattaki olması mümkün olmayanların en batılı, en uydurmasıdır. Kâinatın yaratıcısının sanatını ne olduğu belli olmayan, ehemmiyetsiz, şuursuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuursuz olduğunu gösterir.<strong>” </strong>(Risale-i Nur)</p>
<p>Başka bir bölümde ise Üstadımız (ra) bu meseleyle ilgili şöyle diyor:</p>
<p>“Evet, Celal sahibi ve Kadir olan Allah’ın (cc) iki tarzda icadı var:</p>
<p>Biri, ibda olup hiçten, yoktan var ediyor ve ona lâzım her şeyi de yoktan icad edip eline veriyor.</p>
<p>Diğeri inşa ile sanat iledir. Yani, kemâl-i hik­metini ve birçok isminin cilvelerini göstermek gibi çok hassas gayeler için, kainatı oluşturan bileşenlerden bir kısım varlığı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerreleri ve maddeleri, rızkı verme kanunuyla on­lara gönderir ve onlarda çalıştırır.</p>
<p>Evet, Kadîr-i Mutlakın iki tarzda, hem ibdâ’, hem inşa suretinde icadı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay,  belki dai­mî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin canlı çeşidi olan mahlûkatın (o dönemde henüz sistematikte sayılabilen üç yüz bin çeşit hayat sahibi canlıyı kastetmektedir) şekillerini, sıfatla­rını, belki zerrelerinden başka bütün durum ve hallerini hiçten icad eden bir kudrete karşı “Yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı!” (Risale-i Nur)</p>
<p>Aslında tabiatın bileşenleri olan bitkiler, hayvanlar, böcekler güneş ve gezegenlerin kendisini yaratan Allah’a (cc) olan saygısı ve itaatinde problem olmadığı aşikârdır. Asıl problem, imanla kendisine kulluk sorumluluğu yükleneceğinden endişe eden, inançtan yoksun olan bir grup zavallı insanlardır.</p>
<p>Allah’ın (cc) hayat, akıl, şuur gibi nimetlerle donattığı ve bir ömür rızıklandırdığı, ancak; henüz imanla şereflenmemiş insanlara Cenab-ı Hak (cc) hakikati bulmayı ve hidayete ermeyi nasip etsin.</p>
<h3><strong>Hizmetten | Zekeriya Çiçek</strong></h3>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainat-zekeriya-cicek/">Kâinat | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kainatla Bütünleşme &#124; Safvet Senih</title>
		<link>https://hizmetten.com/kainatla-butunlesme-safvet-senih/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Nov 2020 13:00:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[safvet Senih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14613</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an-ı Kerim, bazı âyetlerle kainatı bir kışla gibi ele alıyor: “Göklerin ve yerin orduları, askerleri, memurları Allah’ındır.” (Fetih Suresi, 48/7)  Bazı âyetler ile de bir mescid gibi: “Allah’ı tesbih etmeyen,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainatla-butunlesme-safvet-senih/">Kainatla Bütünleşme | Safvet Senih</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Kur’an-ı Kerim, bazı âyetlerle kainatı bir kışla gibi ele alıyor: “Göklerin ve yerin orduları, askerleri, memurları Allah’ındır.” (Fetih Suresi, 48/7)  Bazı âyetler ile de bir mescid gibi: “Allah’ı tesbih etmeyen, O’nu noksan sıfatlardan ve kusurlardan tenzih etmeyen hiçbir şey yoktur.  (  İsra  Suresi  44. ayet)   “Ve kuşlar da, tesbihlerini ve salatlarını ve  dualarını, gerçekten bilmektedirler.” (  Nur  Suresi, 41.  âyet )  Atom  zerrelerinden güneş sistemlerine, nebâtattan hayvanata kadar herşey hem  ibadetini yapar hem de İlâhî emirlere itaat etmeye hazır bir asker ve bir memurdur.  Atom zerreleri nice harika sanatlara vesile olur; bir sinek Nemrutu öldürür, bir mikrop bir cebbarı kabre gömer, karıncalar Firavunun sarayını yıkar, küçük incir tohumu  koca bir incir ağacını omuzda taşır… Bütün kainat bir ibadet, bir dua korosu gibi; çeşitli seslerin âhengi içinde İlahî zikirle dem tutmaktadır. Yani bütün kainat, bir ibadet atmosferinde ihtizaz halindedir. İnsanın da ibadet, zikir ve dua ile  aynı frekansta rezonansa katılıp kainatla bütünleşmesi gerekmektedir…</div>
<div>Meleklerin bir kısmı sadece ayakta, bir kısmı sadece  rükûda, bir kısmı sadece secdede, bir kısmı da sadece  oturarak huşû halinde ibadet etmektedir. Bazı melekler sadece Sübhanallah diyerek, bazıları, sadece Elhamdülillah diyerek, bazıları da sadece  Allahü Ekber diyerek zikretmektedir. İnsan ise bunların hepsini namazda ifâ etmektedir. Ağaçlar ayakta gibi, dört ayaklılar rükuda gibi, sürüngenler secdede gibi, dağlar oturuyor gibi ibadet halindedir.</div>
<div>İbadetler değişmeyen saatlere göre değil; güneşin hareketlerine  göre edâ edilir. Yani güneş doğmadan birkaç saat önce Sabah; güneş tam tepede iken Öğle; güneşin gölgesi bir veya  iki misli olunca İkindi; güneş batınca Akşam; güneş battıktan sonra ufuktaki sarı ve kırmızı renkler kaybolunca Yatsı namazının vakti girmiş olur.</div>
<div>Onun için Üstad Beziüzzaman Hazretleri, Dokuzuncu Söz’ün Üçüncü Nükte’sinde der ki: “Nasıl ki, İNSAN, şu büyük âlemin bir misail-i musağğarıdır (küçültülmüş bir misali, minyatür bir kainattır), Fatiha Suresi, şu Kur’an-ı Azîmü’ş-şânın nurlu bir timsâlidir. NAMAZ dahi bütün ibadetlerin türlerini içinde bulunduran nurânî bir fihristedir. Sınıf sınıf, türlü türlü bütün mahlukatın ve çeşit çeşit bütün varlıkların renk renk ibadetlerini işaret eden mukaddes bir haritadır.”</div>
<div>“Dördüncü Nükte: (…)  Fecir (Sabah namazının)  vakti; güneş doğuncaya kadar ilk bahar zamanına, hem insanın anne karnına düştüğü zamana, hem göklerin ve yerin altı gün (devir) yaratılışından birinci gününe benzer, hatırlatır. Ve onlardaki İlahî icraat ve tasarrufları hatıra getirir.</div>
<div>“Zuhur (öğlen) zamanı ise; yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemâline, hem dünyanın ömründeki insanın yaratılış devrine benzer ve işaret eder. Ve onlardaki, İlâhî Rahmetin tecellilerini ve İlâhî nimetlerin feyizlerini hatırlatır.</div>
<div>“Mağrip (akşam) zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pek çok mahlûkatın batıp gidişini, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyametin başlangıcındaki harabiyetini ihtar ederek, Allah’ın celâli tecellilerini anlatıp insanları gaflet uykusundan uyandırır, ikâz eder.</div>
<div>“İşrâ (yatsı)  vakti ise, karanlıklar âlemi, gündüz âleminin bütün eserlerini, izlerini, siyah kefeni ile örtmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın iz ve eserlerinin kalanları dahi vefat edip unutma perdesi altına girmesini, hem bu imtihan dünyası olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtâr ederek Kahhar-ı Zülcelâl olan Cenab-ı Hakkın celâlli  icraat ve tasarruflarını ilan eder.</div>
<div>“Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem berzah âlemini anlatıp insan ruhunun Rahmet-i Rahman’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır.</div>
<div>“Ve gecede TEHECCÜD ise, kabir gecesinde ve berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir ikaz eder. Ve bütün bu ınkılaplar içinde nimetlerin hakiki sahibi Cenab-ı Hakkın nihayetsiz nimetlerini ihtar ederek, ne derece hamdetmeye, övmeye ve şükretmeye müstehak olduğunu ilan eder.</div>
<div>“İkinci SABAH ise; Kıyametteki haşir sabahını ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı  ve şu kışın baharı ne kadar makul, lâzım ve katî ise; haşrin sabahı da, berzahın baharı da o katiyettedir…”</div>
<div>Evet, namaz kainatla bir bütünleşmedir, kainatı bütün devirleriyle bir kucaklamadır. Kıymetini çok iyi bilmemiz lâzımdır…</div>
<div><strong>Kaynak: Safvet Senih | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainatla-butunlesme-safvet-senih/">Kainatla Bütünleşme | Safvet Senih</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kâinatta Hâkim Olan Cebrî Kader</title>
		<link>https://hizmetten.com/kainatta-hakim-olan-cebri-kader/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2020 06:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[hakim]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9839</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kâinatta, kader, plân, program, ölçü ve denge hâ-kimdir. اللهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنثَى وَمَا تَغِيضُ اْلأَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِندَهُ بِمِقْدَارٍ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ *&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainatta-hakim-olan-cebri-kader/">Kâinatta Hâkim Olan Cebrî Kader</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kâinatta, kader, plân, program, ölçü ve denge hâ-kimdir.</p>
<p dir="rtl"><strong><span class="arabic">اللهُ يَعْلَمُ مَا تَحْمِلُ كُلُّ أُنثَى وَمَا تَغِيضُ اْلأَرْحَامُ وَمَا تَزْدَادُ وَكُلُّ شَيْءٍ عِندَهُ بِمِقْدَارٍ * عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَبِيرُ الْمُتَعَالِ * سَوَاء مِنكُم مَنْ أَسَرَّ الْقَوْلَ وَمَن جَهَرَ بِهِ وَمَنْ هُوَ مُسْتَخْفٍ بِاللَّيْلِ وَسَارِبٌ بِالنَّهَارِ</span></strong></p>
<p>&#8216;Allah her dişinin rahminde taşıdığını, rahimlerin düşürdüğünü ve alıkoyduğunu bilir. O&#8217;nun katında her şey bir ölçüye göredir. Görüleni de görülmeyeni de bilir; büyüktür, yücedir. O&#8217;na göre, aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek gizlenip gündüzün ortaya çıkan arasında fark yoktur.&#8217; (Ra&#8217;d, 13/8-10)</p>
<p dir="rtl"><strong><span class="arabic">وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلاَّ بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ</span></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;Hazinesi bizim katımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Biz onu ancak belli bir takdire göre indiririz.&#8217; (Hicr, 15/21)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p dir="rtl"><strong><span class="arabic">وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ</span></strong></p>
<p>&#8216;O göğü yükseltmiş ve mizanı vaz&#8217;etmiştir.&#8217; (Rahman, 55/7)</p>
<p>Âyetleri bize, plân, program, ölçü ve dengeyi anlatmaktadır.</p>
<p>Kâinatta öyle şâmil ve geniş dairede bir kader vardır ki, onun dışında hiçbir şey tasavvur edilemez. Kâinatı yaratan Allah (cc), çekirdeğin çatlamasından bahara, insanın doğuşundan yıldız ve galaksilerin doğuşuna kadar her şeyde muhît ilmiyle bir plân ve program tesbit buyurmuş ve bir kader tayin etmiştir ki, dünyanın dört bir yanındaki ilim adamları ve araştırmacılar, yüzbinlere ulaşan eserleriyle bu nizam, bu ahenk ve bu takdire tercüman olmaya çalışmaktadırlar. Marks&#8217;ın bile cebrî bir determinizmden bahsettiği yerde, kâinatta bir plân ve kaderin bulunduğunu dost-düşman, inanmış-inanmamış herkes kabul edecektir ve etmektedir. Gerçi, İbn Haldun gibi bir kısım İslâm müellifleri de bir nevi determinizmden bahsederler ve hatta bunu son dönemlerin batı düşüncesinde, meselâ &#8216;historizm&#8217;de olduğu gibi, toplum hayatına da teşmil ederler ama, biz Ehl-i Sünnet düşüncesi içinde bunu belli şartlara bağlar ve ancak bu şartlarla alıp değerlendirebilir, kabul edebiliriz. Bununla birlikte, insan iradesinin de dahil olduğu küllî bir kaderin her şeyde hâkim bulunduğunu da söyleriz.</p>
<p>Bir saat veya bir bina yaparken dahi, önce bir plân ve proje çizer, fizibilite çalışmasında bulunur ve hassas ölçüler ve çizgilerle ilerde ortaya çıkacak şeyin takdirâtını yaparız. Öyle de, şu baş döndürücü sistemleri, atom âlemiyle insanların kendi aralarında ve kendi içlerindeki şu ölçü ve dengeyi plânsız, programsız ve ölçüsüz olarak düşünmek nasıl mümkün olabilir? Gördüğümüz bu baş döndürücü ahenk ve nizam bir saat veya binada gördüğümüzden daha aşağı mıdır ki, onlar hakkında kabul ettiğimiz plân ve projeyi diğerleri hakkında kabul etmeyelim?</p>
<p>Çekirdek ve tohumlar kader yüklü sandukçalardır. Geçireceği her bir safha ve ağacın bütün hayatı çekirdekte kaydedilmiştir. Yapı itibarıyla birbirinin aynı görünen ve aynı basit maddelerden meydana gelen pek çok çekirdek toprağa düştüğünde çeşit çeşit çiçekler, binler türde bitkiler ve ağaçlar meydana gelmektedir. Her bir çekirdek, kaderin kendine biçtiği, ya da kendine kader yapılan ölçü içinde ilmî, mânevî bir suret ve şekil alıp, kendine has biçim ve elbiseyle toprak üstünde, gören gözlere kendini arz eder. Binlerce terzi, yıllarca çalışsa, bir tek ağaca dahi böyle kusursuz bir elbise dikmeye muvaffak olamazlar. Halbuki, dünya kurulduğu günden beri bütün ağaçlar, kendi elbiselerini kendileri yapmaktalar. Bu yapılışı belli bir kadere vermeden izah etmek asla mümkün olamaz.</p>
<p>Şu muhteşem kainat sarayına bak! Teleskobun başına oturan bir insan 5 milyon ışık yılı öteleri görüyor. Yani, bir nebüloz sönse, sen ancak onun söndüğünü 5 milyon ışık yılı sonra anlayabilirsin. Veya sen ışık olsan o yıldıza gitmeye kalksan oraya ancak 5 milyon sene sonra varabilirsin. İşte bu koskoca kâinat, bu baş döndürücü nizam, insanı hayrete sevkeden bir âhenk içinde seyrinde devam edip durmaktadır. Ayrıca bu makro âlem ile, insan denen yeryüzünün halifesi normo âlem arasında da çok ciddi bir münasebet vardır ki, bu münasebet her iki âlem arasındaki dengeyi en hassas ölçülerle ayakta tutan Zât ve O&#8217;nun sonsuz ilim ve takdirini göstermektedir. İnsanın uzuvları arasındaki tenasübü bütün kâinatta müşahede etmek mümkündür. Jean haklıdır: Atomlar âlemini, insanlık âlemini ve diğer bütün âlemleri kuran Zât, bunların hepsini hendesî ölçülere göre kurmuştur. Kâinatta gözle görülür bir hendese hakimdir. Acaba bu hassas hendese, kâinatı en hassas ölçülere göre kuran bir Ezelî İlâhı isbata yeterli değil midir?</p>
<p>İsterseniz meseleyi biraz daha avamileştirip anlatalım:</p>
<p>Siz, basit dahi olsa bir bina yaptıracak olsanız, evvela bu mevzuda salâhiyetli olduğunu kabul ettiğiniz birisine müracaat eder ve onun düşüncelerini alırsınız. Zira statik adına yapacağınız en küçük bir yanlışlık bazen daha bina yapılır yapılmaz yıkılmasına sebep olabilir. Onun için yapacağınız binanın statik hesabını yaptırmanız gerekecektir. Bu basit bina kendine göre bir plân ve bir proje istemektedir. Siz bina yapımına ancak bir sürü ön hazırlıktan sonra başlayabilirsiniz. Yapacağınız binanın, bulunduğunuz belde ile münasebetini koruyabilmeniz için de imar plânına dikkat etmeniz ve binayı gösterilen yerde ve gösterilen şekilde yapmanız icap eder. Bütün bu hassasiyet sadece basit bir bina içindir. Halbuki, bütün kâinatta incelerden ince bir ölçü söz konusudur. Misal mi istiyorsunuz: Ağzınıza aldığınız bir parça elma ile sizin aranızdaki münasebetteki hassasiyete bakıveriniz. Elmanın tadı ile ağzınız, elmanın ihtiva ettiği vitaminlerle vücudunuz hatta, ağacın gölgesi ile sizin gölgeye olan ihtiyacınız ve sizin dışarıya çıkardığınız zehirli gazı onun yutması ve onun temizlediği havayı sizin ciğerinize doldurmanız, bu münasebetten sadece birkaçıdır. Halbuki böyle yüzlerce münasebet bulmak mümkündür.</p>
<p>Meseleyi isterseniz bu kadar küçük dairede ele alın, isterseniz yıldızlar ve galaksiler çapında değerlendirin; her yerde en hassas ölçülerle ölçülmüş bir denge ve ölçü göreceksiniz.</p>
<p>Bir sperm asla yalan söylemez. Zira belli bir plân ve programa göre hareket etmektedir. Kromozomların dili, RNA ve DNA&#8217;nın şaşmaz vazifesi ve hücrelerin beyanıyla, ağzı, dili, dudağı, gözü, kaşı, kulağı, siması, duygu ve kabiliyetleriyle pek çok safhalardan geçip &#8216;İnsan olacağım&#8217; der ve olur.</p>
<p>Astrofizikçilere göre, kâinatın her noktasında hangi buudların var olduğu ve bu noktalarda hangi manyetik etkinin ne tarzda bulunduğu bellidir. Çünkü, geometrik yerler ve kuvvetlerin şiddeti önceden vardır. Kompüterlerin keşfiyle de anlaşılmıştır ki, kâinatta yaratılan her varlık yaratılışıyla birlikte programlanmaktadır. Bu atomlardan yıldızlara kadar böyledir. Levh-i Mahfuzda her şey tayin ve tesbit edilmiştir. İşte biz buna kader diyoruz.</p>
<p>Ancak burada bir hususu belirtmekte fayda var: Baştan buraya kadar söylediklerimiz cebrî kader ile alâkalıdır. Yani insan iradesinin söz konusu olmadığı, kâinatın umumunda carî olan kaderdir. Bu kader âlemşümuldür. Orada insanın iradesi asla nazara alınmaz. Allah (cc) yaratır ve yaratacağı şeyi hiç kimseye sormaz. O Cebbar&#8217;dır. Şu kadar var ki, her yaratmasında bir de hikmet vardır. Fakat hikmet bağlayıcı değildir. Zira Allah (cc)<span class="arabic"><strong>فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ</strong></span>&#8216;O her istediğini yapandır.&#8217; (Burûc 85/16) Dünya, yaratıldığı günden beri hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında bu cebrî kaderin sevkiyle dönüp durmaktadır. Bu dönüşe hiç kimse &#8216;dur!&#8217; diyemez. Güneş ile ay, amansız bir yarışa girmiştir. Bu yarışa hiç kimse sed çekemez. Çünkü bu hareket ve bu yarışta tamamen cebrî bir kaderin hakimiyeti vardır. Her şey o kadere boyun eğmek zorundadır.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kainatta-hakim-olan-cebri-kader/">Kâinatta Hâkim Olan Cebrî Kader</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
