<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslam arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/islam/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/islam/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:54:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>İslam arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/islam/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam&#8217;da Kadının Yeri Nedir? &#124; M. Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/islamda-kadinin-yeri-nedir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2023 16:40:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan Klasik]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29810</guid>

					<description><![CDATA[<p>2:08 Kadın evde bir hanımefendi haline gelmiştir. 8:20 Hz. Aişe: Kadınlık aleminin tacı, taçlarda sorgucu büyük kadın… 11:33 İslam hakkında inancı ve kanaati sağlam ve pek olan cemaat kadının İslam&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamda-kadinin-yeri-nedir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">İslam&#8217;da Kadının Yeri Nedir? | M. Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">2:08 Kadın evde bir hanımefendi haline gelmiştir. </span></p>
<p>8:20<span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> Hz. Aişe: Kadınlık aleminin tacı, taçlarda sorgucu büyük kadın… </span></p>
<p>11:33<span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> İslam hakkında inancı ve kanaati sağlam ve pek olan cemaat kadının İslam sayesinde ve Kuran sayesinde en yüksek seviyeye çıktığını görecektir.</span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamda-kadinin-yeri-nedir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">İslam&#8217;da Kadının Yeri Nedir? | M. Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cariye Hakkında Genel Yaklaşımlar -1 &#124; RASİM HANER</title>
		<link>https://hizmetten.com/cariye-hakkinda-genel-yaklasimlar-1-rasim-haner/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Rasim Haner]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Dec 2022 23:34:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Cariye]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[kölelik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=28131</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam’ın konuşulduğu hemen her yerde temas edilen konulardan biri de kölelik ve cariyeliktir. Özellikle kadın köle manasına gelen cariye daha çok gündeme gelir ve hakkında değişik yorumlar yapılır. Yapılan yorum&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cariye-hakkinda-genel-yaklasimlar-1-rasim-haner/">Cariye Hakkında Genel Yaklaşımlar -1 | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam’ın konuşulduğu hemen her yerde temas edilen konulardan biri de kölelik ve cariyeliktir. Özellikle kadın köle manasına gelen cariye daha çok gündeme gelir ve hakkında değişik yorumlar yapılır. Yapılan yorum ve değerlendirmelerin bir kısmı anlama çabasının neticesi olsa da çoğu tenkit hedeflidir. Hatta bazılarında İslam’ı sadece kölelik ve cariyelikten ibaretmiş ya da kölelik ve cariyeliği İslam ortaya koymuş gibi bir bakış açısı hakimdir. Böyleleri bazen tenkit ederken işi hakaret ve karalama boyutuna kadar vardırırlar.</p>
<p>Kimileri öncelikli konuşulması gereken konular varken bu konuyu gündeme getirmeye gerek duymazlar. Kimileri izah edememe endişesiyle konuyu konuşup tartışmaktan çekinirler. Kimileri de konuşur fakat popüler söylemlere dayalı aşırı ve temelsiz yorumlar yaparlar. Meselenin konjonktürel, kültürel, siyasi, hukuki, psikolojik, sosyolojik ve tarihî yönlerini göz önünde bulundurmazlar. Bütün bunların yanında elbette konuyu enine boyuna delilleri ve tarihi uygulamalarıyla beraber yazıp konuşanlar da vardır.</p>
<p>Aslında cariye konusunu diken üstünde bir mesele gibi ele alıp konuşmaktan kaçmanın da konuşup aşırı yorumlarda bulunmanın da temelinde bilgisizlik yatmaktadır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, <strong>öncelikle cariyeliğin tarifi, tarihi, kaynağı, toplumdaki statüsü, daha önceki cariyelik anlayışıyla İslam’ın gelişinden sonraki durum arasındaki farklar, cariyelere İslam’ın sağladığı imkân ve statü, cariyelerin azat edilmesi yönündeki teşvikler, cariyelere gösterilecek davranış şekilleri, Müslümanların dışındaki köle ve cariyelerin durumu </strong>vs. bilinmeden cariye meselesi tam anlaşılmaz. Bunlara vâkıf olmadan yapılacak her yorum ya eksik veya taraflı olacaktır. İkinci olarak bütün varlığın mülkiyetinin Allah’a ait olduğu hakikati kalplerde yerleşmedikten, mülkiyet sahibinin mülkünde istediği gibi tasarruf edebileceği gerçeği kabul edilmedikten sonra dinin cariye konusundaki hükümlerini anlayıp hazmetmek kolay olmayacaktır. Üçüncü bir husus da günümüzde resmî olarak uygulaması bulunmadığından dolayı cariyelik konusunun bugünkü şartlarda anlaşılmasının zor olmasıdır. 1926 yılında Milletler Cemiyeti tarafından bütün dünyada kaldırılan ve günümüzde resmî pratiği olmayan bir konunun, tamamen tarihî okumalar üzerinden anlaşılmaya çalışılması bazıları için imkânsız denecek kadar zordur.</p>
<p><strong>İlk başta belirtmemiz gerekir ki kölelik ve cariyeliği İslam icat etmemiştir</strong>. İslam gelmeden önce o, insanlığın ortak problemi olarak dünyanın çeşitli yerlerinde uygulanıyordu. Tarih ile sabittir ki, kölelik ve cariyelik, eski Mısır ve Yunan medeniyetlerinde, Ortadoğu coğrafyasında, dolayısıyla da Arap toplumlarında, Afrika’da, Avrupa’da, Hint ve uzak doğu kültürlerinde tarihin erken dönemlerinden beri yaşanan, son dönemlerde Amerika’da da uygulanan bir sistemdir. İslam geldiğinde ırkçılık, kabilecilik, kadının ve zayıf insanların ezilmesi, çeşitli zulümler, aile dramları, kabile savaşları gibi kölelik ve cariyelik de hayatın bir realitesiydi. İslam bütün problemlerle olduğu gibi bu problemle de karşı karşıya kaldı. İnsanların dünya hayatını tanzim etmek ve onlara ebedi hayatı kazandırmak için gelen İslam, elbette bu meseleyi de ele alacak, düzenleyecek ve çözüme kavuşturacaktı. Fakat bunu <strong>birden değil, zamana yayarak, toplumsal dengeleri bozmadan ve en önemlisi de toplumla çatışmadan</strong> yapacaktı.</p>
<p>İleride görüleceği üzere öyle de oldu. Kur’an cariye meselesini bir vaka olarak ortaya koydu ve çeşitli kanunlar ve çözümler getirdi. Peygamber Efendimiz (SAV), bir kısım <strong>sözlü beyanlarının yanında hayatî pratiklerle de meseleye çözüm odaklı yaklaştı ve adeta bir devrim</strong> yaptı. Sahabe dönemi ve sonrasında mesele Kur’an ve sünnet çerçevesinde yorumlanarak fıkıh ve kanun kitaplarına girdi. Bütün İslam tarihi boyunca meseleye hep <strong>insanî</strong> olarak yaklaşıldı. Hürriyet, iffet, haysiyet, onur, suistimale kapı açmama, toplumdaki gerçek statüsü elinden alınmış bir insana statüsünü geri verme gibi kavramlar ve bakış açıları konunun her zaman merkezinde yer aldı. İslam geldikten sonra kölelik ve cariyelik insanlığın bir gerçeği olarak kalsa da İslam’ın kazandırdığı hukuki statü ve ahlaki ortam sayesinde köle ve cariyeler İslam tarihinin başından itibaren, ezilmekten, zulme uğramaktan kurtulup insanca yaşama imkanını elde ettiler.</p>
<p><strong>Yazımız devam edecek…</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cariye-hakkinda-genel-yaklasimlar-1-rasim-haner/">Cariye Hakkında Genel Yaklaşımlar -1 | RASİM HANER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/islam-diyor-iman-diyor-fakat-hirsizlikla-onu-nasil-telif-ediyor-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Nov 2022 04:30:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Hırsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27955</guid>

					<description><![CDATA[<p>*Biz şu anda yarı canlı gibiyiz. A. Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi” romanında ifade ettiği gibi, “sâir fi’l-menâm – uyur gezer”ler gibiyiz. Çevremizde olup biten şeylerden haberdar değiliz. Karambole yürüyoruz ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-diyor-iman-diyor-fakat-hirsizlikla-onu-nasil-telif-ediyor-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">“İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Biz şu anda yarı canlı gibiyiz. A. Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi” romanında ifade ettiği gibi, “sâir fi’l-menâm – uyur gezer”ler gibiyiz. Çevremizde olup biten şeylerden haberdar değiliz. Karambole yürüyoruz ve karambole yürüyenlerin de esasen farkında değiliz. Pusulasız yürüyen bir sürü insan var. “Pusulasız Geminin Rotası Denizin Dibidir!..” </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Pusulasız geminin rotası neresidir? Denizin dibi! Bir sürü pusulasız yürüyen var. Bir sürü kopuk (Allah’tan kopmuş manasına) pusulasız yürüyor. Helal-haram bilgileri yok. Çalıyor, çırpıyor ama kendini camideki insan gibi zannediyor. “İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor, anlamak çok zor. İrtikâpta bulunuyor, ihtilasta bulunuyor, irtişâda bulunuyor ve bir sürü insanı da bu mevzuda sükût etme günahına sevk ediyor. Ve bir sürü kendini beğendirme gayreti içinde bulunan teologdan da bu mevzuda fetva alıyor; onların da ahiretlerini karartıyor; onları da Allah’tan koparıyor ve kopuklar haline getiriyor. Pusulasız yürüyenin arkasında yürüyenler!.. Pusulalı yürüyor denebilir mi onlara? Pusulasız kıble tayin edenler var. Pusulasız kıble tayin eden imamların arkasında namaz kılanların kıbleyi buldukları söylenebilir mi?!. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Gözümüz açılacağı âna kadar da </span><span class="style-scope yt-formatted-string strikethrough" dir="auto">zannediyorum</span><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> çok defa yalancı mumlara yahşi çekecek, belki o türlü insanları alkışlayacağız. Allah erken vakitte gözlerimizi açsın, bize hakikat-i imaniye, İslamiye ve Kur’aniyeyi göstersin. (Âmin…) “Nesep, mal, taraftar ve imkânla böbürlenip yarışma sizleri oyaladıkça oyaladı!..” Soru: Bir sûreye isim olan ve insanı oyaladığı anlatılan “Tekâsür” mefhumuna neler dâhildir? Şu kesret âleminde hep vahdete müteveccih kalabilmenin yolu nedir? Sûrenin sonunda hesabının sorulacağı haber verilen “naîm” hangi türlü nimetlerdir? </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Tekâsür Sûresi, daha çok dünyalığa sahip olma ve bunlarla övünme yarışına karşı insanları ikaz etmektedir. Zannediyorum burada “tekâsür”den evvelen ve bizzat maksud olan şey; mal, evlad u ıyâl ve kabile bakımından çoklukla tefahür etmektir. Hususiyle İslamiyet’in zuhuru döneminde kabileler arasındaki rekabetlere işaret edilmektedir. Onlarda böyle bir tekâsür duygusu vardı; “Biz güçlüyüz, biz kuvvetliyiz!” duygusu. Öyle ki bunlar dedelerini dahi sayıyorlar ve onları mezar taşlarıyla ispat etmeye çalışıyorlardı. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Bir de mal ve imkân açısından dediklerini yaptırıyorlar; ona para veriyor, bir yönüyle vesayet altına alıyor; öbürünün bir kısım ihtiyaçlarını görüyor, vesayet altına alıyorlardı. Cahiliye döneminin cahillerinin, insanları peyleme, vesayet altına alma, dediğini yaptırtma, aynı zamanda kendi hizbine oy kazandırma vasıtasıydı mal ve imkân çokluğu. Çoklukla övünme bazen o kadar ileriye gidiyordu ki, hatta hayvanları kesme mevzuunda dahi “Ben senden daha fazla hayvan boğazladım, avladım; çölde ben senden daha fazla şunu yaptım, bunu yaptım.” diyerek üstünlük iddia ediyorlardı. Bir tefâhür yarışı başını almış gidiyordu.</span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-diyor-iman-diyor-fakat-hirsizlikla-onu-nasil-telif-ediyor-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">“İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasavvuf İslam’ın Özüdür I MEHMET YAVUZ ŞEKER</title>
		<link>https://hizmetten.com/tasavvuf-islamin-ozudur-i-mehmet-yavuz-seker/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 28 Oct 2022 16:06:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Cüneyd-i Bağdadî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27642</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu köşede şimdiye kadarki yazılarımızda bir iki istisna dışında İslam’ın ruhi boyutu, özü olduğuna inandığımız tasavvufu tanımlamaya çalıştık. Bununla maksadımız, tasavvufun her Müslüman tarafından yaşanılabileceğini ifade etmek ve bu konuda&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tasavvuf-islamin-ozudur-i-mehmet-yavuz-seker/">Tasavvuf İslam’ın Özüdür I MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bu köşede şimdiye kadarki yazılarımızda bir iki istisna dışında İslam’ın ruhi boyutu, özü olduğuna inandığımız tasavvufu tanımlamaya çalıştık. Bununla maksadımız, tasavvufun her Müslüman tarafından yaşanılabileceğini ifade etmek ve bu konuda bir heyecan uyarmaktı. Hep bu niyete uygun üslup ve yaklaşımla meramımızı paylaşmaya gayret ettik.</p>
<p>Bu yazımızda ise tasavvufu tarif eden birkaç cümleyi daha aktarıp, sonraki yazılarımızda tevbe, sabır, takva gibi hayatımızda az çok ama bir şekilde hep olan hususları sırayla ele almaya başlayacağız. Böylelikle tasavvufun fıtrîliğine, herkes tarafından uygulanabilirliğine ve bunun gerekliliğine dikkatleri çekmeye çalışacağız.</p>
<p><strong>Sufilerin efendisi Cüneyd-i Bağdadî’ye göre tasavvuf, “kesintisiz bir şekilde Allah ile beraberliktir.”</strong> Buna göre, zaten hep bizimle beraber olan, bize şah damarlarımızdan daha yakın olan Yüce Allah’ın bu yakınlığını duyup bu şuuru kaybetmeden yaşamak tasavvuf olmaktadır. Bu husus tasavvuf terminolojisinde <em>ihsan, murakabe, maiyyet, kurbiyet</em> gibi terimlerle de karşılanmaktadır.</p>
<p>Yine hazreti Cüneyd’e göre tasavvuf, “sulhu olmayan bir savaştır.” Hazret, nefis, şeytan, dünyanın cazibesi, ibadetlerde sürekli derinleşme, günahlardan uzak kalabilme, kalbi her an Yüce Allah’a yönlendirme gibi gayet zor ve bitmeyen mücadeleye atfen böyle bir tanımda bulunmuş olsa gerektir.</p>
<p>Amr bin Osman el-Mekkî “Kulun içinde bulunduğu anda işlenmesi en uygun olan işi yapmasıdır” diyerek tasavvufu tanımlamıştır. Bu husus <em>ibnü’l-vakt</em> deyimi ile özdeş olup kulun, “an”ı kaçırmadan yaşaması, hayatını anbean idrak etmesi, imar etmesi şeklinde anlaşılmıştır. Konunun tasavvuf kavramlarından <em>hal</em> ve <em>makam</em> ile de bağlantısı vardır.</p>
<p><strong>Müzeyn, “Hakk’a gönülden boyun eğmektir” şeklinde tasavvufu tarif etmiştir.</strong> Her Müslüman Hakk’a boyun eğer. Fakat bu boyun eğişi “gönülden” yaptıran, kulu, itaatin ötesine geçiren, kulluğu bir zevk zemzemesi haline getiren yegâne şey, tasavvuftur, onun öğretileridir ki bu hususa geçen yazımızda kısaca değinmeye çalışmıştık.</p>
<p>Muhammed bin Ali el-Kassâb “kerim bir zamanda, kerim bir insandan kerim bir toplulukta bulunurken ortaya çıkan kerim bir ahlaktır” diyerek, tasavvufu Saadet Asrıyla irtibatlandırmış, böylelikle tasavvufun, Efendimiz (sas)’in ve arkadaşlarının yaşadığı İslam’dan ibaret olduğuna dikkatleri çekmiştir.</p>
<p><strong>Hz. Bediüzzaman tasavvuf ile tarikat kelimelerini çoğu zaman aynı manada kullanmıştır.</strong> Ona göre <strong>“Tarikatin gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye olarak, Mirac-ı Ahmedînin (sas) gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-i ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imaniye ve Kur&#8217;âniyeye mazhariyet; &#8216;tarikat&#8217;, &#8216;tasavvuf&#8217; namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.”</strong> <em>(Telvihat-ı Tis’a)</em></p>
<p>Hz. Üstada göre tasavvuf, insanı, Allah bilgisi ve iman hakikatleri noktalarında geliştiren bir özelliğe sahiptir. Bu gelişme, Efendimiz (sas)’in yaptığı miraca benzer. Allah Resulü’nün kendi miracıyla idrakler üstü bir inkişafa mazhariyeti gibi, mümin de tasavvuf sayesinde kendi çapında bir miraca, bir inkişafa mazhar olur. Bunu kalbiyle ve ruhuyla yapar. Aklen inandığı iman ve Kur’an esaslarını zevk eder, duyar hale gelir. Bütün bunlar onun kemalatını gösterir.</p>
<p><strong>Hocaefendiye göre tasavvuf, “bir ölçüde beşerî sıfatlardan sıyrılarak, melekî vasıflar ve ilâhî ahlâka bürünerek, mârifet, muhabbet ve zevk-i rûhânî yörüngeli yaşamaktır.”</strong> <em>(Tasavvuf</em><em>/</em><em>Kalbin Zümrüt Tepeleri)</em> Bu, insanın, İslam’ın mesajını içselleştirebilmesi ölçüsünde değişim ve dönüşümünü başarabilmesidir. Bu başarı nispetinde de Allah ahlakı ile ahlaklanmak mümkün olabilecektir. Bu değişim ve dönüşüm hem Allah bilgisi, Allah sevgisi ve ruhani lezzetler eşliğinde hasıl olabilecek ve hem de yine bunlarla beraber derinleşebilecektir.</p>
<p>Cevher ve hakikat olarak iman, sıfatı itibarıyla islam, tatbik ve uygulama yönüyle ise ihsandan ibaret olan tasavvuf, gayretli bir mümine önce hedef gösterir. Bu hedef elbette Allah’tır, O’nun rızasıdır. Bununla birlikte, rızası hedeflenen Yüce Allah’a vasıl olabilmek, O’nu müşahede edebilmek, niteliksiz, niceliksiz duyup hissedebilmek de yüce bir hedeftir.</p>
<p>Tasavvuf, sonra, bu hedefe ulaşabilmenin yollarını gösterir gayretli mümine. Ona, kalben bir yolculuğa çıkması, ruhen bir mücahedeye girişmesi gerektiğini söyler. Hakk’a kul olmaya çalışmakla başlayan bu çileli ve yorucu yolculuk, O’na dost ve Bediüzzaman’ın ifadesiyle “ayine” olmaya doğru devam eder. İşte bu, manevi terakkinin yaşandığı, maksadın tahsil edildiği süreçtir. Bu süreçteki başarısı nispetinde insan, kemalat sahibi olur. <strong>İnsan-ı kamil olmak, hakiki bir mümin, tam bir Müslüman olmaktır, iman ve İslam’ın hakikatlerini içselleştirmek, özümsemektir.</strong></p>
<p><strong>Tasavvufun bu çileli ama bir o kadar da zevkli olan yolunda yürüyebilen mümin, İslamiyetin hakikatine ulaşır. Yaratılış gayesini gerçekleştirir.</strong> Ahsen-i takvime mazhar olur. İman ve amel kanatlarının ikisini de kullanıp kanatlanır, âlî makamlarda uçar ve henüz dünyada iken ebedi saadeti tatmaya başlar.</p>
<p>İnşallah haftaya “tevbe” deyip, tasavvuf terminolojisine ait terimleri teker teker ele almaya başlayacağız.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tasavvuf-islamin-ozudur-i-mehmet-yavuz-seker/">Tasavvuf İslam’ın Özüdür I MEHMET YAVUZ ŞEKER</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmet.net yeniden tüm mecralarda yayında</title>
		<link>https://hizmetten.com/hikmet-net-yeniden-tum-mecralarda-yayinda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 May 2022 11:01:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cevap]]></category>
		<category><![CDATA[hikmet.net]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[soru]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=25649</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde bilgiye ulaşmak oldukça kolaylaştı. Kısa bir internet aramasıyla insanlar istedikleri bilgiye ulaşıyor. Ancak özellikle dini konularda, doğru bilgilerin yanında çok sayıda yanlış kaynak veya bilgi de karşımıza çıkıyor. Uzmanlık&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hikmet-net-yeniden-tum-mecralarda-yayinda/">Hikmet.net yeniden tüm mecralarda yayında</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde bilgiye ulaşmak oldukça kolaylaştı. Kısa bir internet aramasıyla insanlar istedikleri bilgiye ulaşıyor. Ancak özellikle dini konularda, doğru bilgilerin yanında çok sayıda yanlış kaynak veya bilgi de karşımıza çıkıyor. Uzmanlık gerektirecek alanlarda kimin yazdığı belli olmayan yazılar, kafa karışıklığına yol açıyor. Bu ihtiyaçtan yola çıkan sahasında uzman isimlerin kurduğu <a href="http://hikmet.net">hikmet.net</a> yeniden tüm mecralarda aktif olarak yayına başladı.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-25650 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/Hikmetnet1-700x354.jpg" alt="" width="700" height="354" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/Hikmetnet1-700x354.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/Hikmetnet1-1200x606.jpg 1200w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/Hikmetnet1-768x388.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/Hikmetnet1-1536x776.jpg 1536w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/Hikmetnet1.jpg 1600w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<p>Hikmet.net, bir soru cevap sitesidir. Her türlü dinî, ahlakî ve sosyal sorularınıza, kısa veya uzun metinler halinde cevap bulmaya çalışıyor.  Editör kadrosu, İslam hukuku alanında çalışma ve araştırma yapan kişilerden oluşmaktadır. Siteye gönderilen sorular bu kadro tarafından ele alınıp değerlendirilmekte ve en kısa zamanda soru soranın e-mail adresine gönderiliyor. Okuyuculardan gelen sorulara verilen cevaplar, siteden de yayınlanıyor. Yine bazı sorulara görüntülü cevaplar da veriliyor.</p>
<p>Bu mecralardan hikmet.net sitesine ulaşabilirsiniz:</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" />İnternet adresi</p>
<p><a href="http://hikmet.net">hikmet.net </a></p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /> Twitter<br />
<a href="https://twitter.com/HikmetNet99">https://twitter.com/HikmetNet99</a></p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /> İnstagram<br />
https://www.instagram.com/hikmetnetsorucevap/</p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /> Telegram<br />
<a href="https://t.me/hikmetnet">https://t.me/hikmetnet</a></p>
<p><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /><img src="https://s.w.org/images/core/emoji/17.0.2/72x72/1f4cc.png" alt="📌" class="wp-smiley" style="height: 1em; max-height: 1em;" /> YouTube<br />
<a href="https://www.youtube.com/channel/UCaiXEjIQNMmgVLynt-lZKvA">https://www.youtube.com/channel/UCaiXEjIQNMmgVLynt-lZKvA</a></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hikmet-net-yeniden-tum-mecralarda-yayinda/">Hikmet.net yeniden tüm mecralarda yayında</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Huneyn&#8217;de İslam Bitmiştir Demişlerdi&#8230; &#124; İSMET MACİT</title>
		<link>https://hizmetten.com/huneynde-islam-bitmistir-demislerdi-ismet-macit/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmet Macit]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Mar 2022 08:50:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[huneyn savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Macit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24459</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hudeybiye barış anlaşmasının maddelerinden biri de Mekke ve Medine etrafında bulunan kabilelerin istediği tarafı seçmesiydi. Bu minvalde Beni Bekir Kureyş’in himayesine, Huzaalılar ise Efendimiz’in (sav) himayesine girmişti. Aradan 2 seneye&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/huneynde-islam-bitmistir-demislerdi-ismet-macit/">Huneyn&#8217;de İslam Bitmiştir Demişlerdi&#8230; | İSMET MACİT</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hudeybiye barış anlaşmasının maddelerinden biri de Mekke ve Medine etrafında bulunan kabilelerin istediği tarafı seçmesiydi. Bu minvalde Beni Bekir Kureyş’in himayesine, Huzaalılar ise Efendimiz’in (sav) himayesine girmişti. Aradan 2 seneye yakın bir süre geçtikten sonra Kureyş ve Beni Bekir birlikte Huzaalılara saldırıp birçok insanı öldürdüler. Efendimiz (sav) bunu antlaşmayı bozan bir neden olarak gördü ve yapılan görüşmeler neticesiz kalonca Mekke’ye doğru yola çıktı ve süreç Mekke’nin fethi ile neticelendi.</p>
<p>Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber’in Tâif yolu üzerindeki Nahle’de bulunan Uzzâ heykelini yıktırması, aynı âkıbetin kendi putları olan Lât’ın da başına geleceğini düşünen Hevâzin kabilesinin mühim bir kolunu teşkil eden ve Tâif’te yaşayan Sakīfliler’i telâşlandırdı. Sakīfliler de o sırada yürüyüşe geçerek Evtâs’ta toplanmaya başlayan Hevâzinliler’e katıldılar. Düşman ordusunun kumandanlığını otuz yaşlarındaki Mâlik b. Avf en-Nasrî yapıyordu. Ordugâhını Evtâs’ta kuran Mâlik Müslümanlarla topyekûn savaşı göze almış ve bunun için tecrübeli kişilerin muhalefetine rağmen askerlerinin kadın, çocuk, mal ve hayvanlarını da yanlarına almalarını emretmişti; böylece onların en değerli varlıklarını savaş meydanında bırakıp kaçmalarına engel olabileceğini düşünüyordu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Huneyn’in bidayetinde ürperten bir manzara vardı ve bu hengâmede önden giden süvari birlikleri sarsılmış ve çareyi geri çekilmekte bulmuşlardı. Onları, ganimet beklentisiyle orduya katılan Mekkeliler takip ediyordu! Bu manzara, diğer insanların da moralini bozmuş ve Müslümanlar adına Huneyn’de, hiç beklenmedik bir çözülme başlamıştı! Belli ki bu, sayılarına güvenmenin bir neticesiydi!<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Evet geçici bir hezimetti yaşanan… Efendimiz’in (sav) hemen yanı başındakiler yeni Müslüman olmuş sahabelerdi ve o şokun tesiriyle geri çekilmek istemiş; gerideki kadim sahabeler Efendimiz’e (sav) ulaşmakta zorlanmış ve O’nun (sav) etrafında atmış sahabe kalmıştı… İşte tam bu esnada her şey bitti denildiği noktada yine Efendimiz (sav) öne atılmış ve… <em>“Ey insanlar! Bana doğru gelin! Ben Allah’ın kulu ve Resûlü’yüm; bunda yalan yok! Ben, Abdulmuttalib’in oğlu Muhammed’im!”</em>  diye haykırmış ve müminlerin sönmeye yüz tutmuş ümitlerine fer olmuştu…</p>
<p>Ancak bozguna uğrayıp kaçan Mekkelilerden bazıları Mekke&#8217;ye ulaştılar. Müslümanların bozguna uğradıklarını haber vererek Mekkeli müşrikleri sevindirdiler.</p>
<p>İçlerinden birisi: <em>&#8220;Artık Araplar atalarının dinine dönebilirler Muhammed düşmüş, ashabı da dağılmıştır!&#8221;</em> demişti.</p>
<p>(Birkaç gün önce Müslüman olan) Mekke valisi Attâb bin Esîd: <em>&#8220;Muhammed öldürüldü ise, Muhammed&#8217;in dini ayaktadır. Muhammed&#8217;in ibadet etmiş olduğu Allah, diridir ve ölümsüzdür!&#8221;</em> dedi.</p>
<p>Yeni Müslüman olmuş olan İkrime bin Ebu Cehil ise; <em>“İslam bitmiştir, Muhammed’in bozgunu Kızıl Deniz’e kadar sürer” </em>sözlerine şöyle karşılık vermişti:</p>
<p><em>&#8220;Bu, yerinde bir söz değildir! İşler ancak Allah&#8217;ın Elindedir. Muhammed&#8217;in elinde bir şey yoktur! Bugün savaş onun aleyhine ise, yarın muhakkak onun lehine olacaktır!&#8221;</em> dedi.</p>
<p>Daha akşam olmamıştı ki Allah&#8217;ın yardımıyla Peygamberimiz Aleyhisselamın Hevâzinleri yendiği haberi geldi.</p>
<p>Bozguna sevinenleri ise Yüce Allah yüzlerinin üzerine düşürdü. (İslam Tarihi/M. Asım Köksal)</p>
<p>Rabbim islamın ve insanlığın düşmanlarının birliklerini bozsun. Onları elemler içinde bıraksın!</p>
<p>Amin&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> https://islamansiklopedisi.org.tr/huneyn-gazvesi</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> https://www.peygamberyolu.com/huneyn-harbi-ve-yasanan-hadiseler/</p>
<p>Fotoğraf: Huneyn Vadisi&#8230;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-24460" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/03/Huneyd-Vadisi.jpg" alt="" width="454" height="374" /></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/huneynde-islam-bitmistir-demislerdi-ismet-macit/">Huneyn&#8217;de İslam Bitmiştir Demişlerdi&#8230; | İSMET MACİT</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm Dünyası</title>
		<link>https://hizmetten.com/islam-dunyasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Oct 2021 07:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22883</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm dünyası, var olduğu günden bu yana, tarihin hemen hiçbir döneminde, şu andaki hâl-i pürmelâli ölçüsünde bir talihsizlik yaşamamış ve bilebildiğim kadarıyla, bu seviyede asla ufkunun gerisinde de kalmamıştır. Bundan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-dunyasi/">İslâm Dünyası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="dropcap">İslâm dünyası, var olduğu günden bu yana, tarihin hemen hiçbir döneminde, şu andaki hâl-i pürmelâli ölçüsünde bir talihsizlik yaşamamış ve bilebildiğim kadarıyla, bu seviyede asla ufkunun gerisinde de kalmamıştır. Bundan daha kötüsü de o, bugün bulunması gerekli olan nokta ile durduğu meş&#8217;ûm yer arasındaki mesafeyi görüp değerlendirebilecek durumda dahi değil. O, her şeye rağmen olabildiğine rahat; ne dert, ne fikir sancısı, ne yapıcı bir düşünce, ne niyet, ne de gönülden kopan bir heyecana sahip; aksine ufku bir sis gibi gamsızlıkla muhât; yaşama azmi kendi vicdanının darlığı içinde.. ve yarınlar adına -cismânî arzuları müstesnâ- ne bir emeli var ne de endişesi; kimi yerde cebbârlara kavaslık yapıyor; kimi yerde modern bir dilenci; kimi yerde fakr u zaruret pençesinde kıvrım kıvrım; kimi yerde de cehâlet ve bağnazlıkla sürüm sürüm&#8230;</p>
<p><span class="inset-right"><span class="inset-left-title">Özetle</span></span></p>
<ul class="list-icon write">
<li>İslâm&#8217;ın temelinde akıl, mârifet ve hikmet önemli birer yer işgal ederler.</li>
<li>Bu dinin mensuplarının, imanı, azmi, kararlılığı ve yarınlar adına orijinal projeleriyle âleme rehberlik yapacak ve günümüzün problemlerini çözecek bir konumda ve kıvamda olmaları beklenirdi.</li>
<li>Bugün hemen her yerde hakikat aşığı, ilim sevdalısı, hizmet eri ve mefkûre nesli diyeceğimiz bir hayli insan var.</li>
</ul>
<p>İslâm dini, müntesiplerine, faziletli olmayı, onurlu yaşamayı, ilme açık durmayı, varlığı güzel okumayı, kâinat ve eşyâyı didik didik etmeyi, teşriî emirler gibi tekvînî esasları da en mükemmel şekilde yorumlayıp değerlendirmeyi emrediyormuş, onun umurunda bile değil; birkaç umurunda olan varsa da, onlar da ağızlarında fermuar, dinlenilmeme mahkûmu. Ayrıca bu dünyada, başka toplumlardan tevârüs edilen sefâhet en mergup bir meta ve teknolojik imkânlar onu tervîç etme seferberliği içinde. Şaşkınlık yaşıyor başıboş kitleler, uyuşturucu ve fuhuş ağında bütün genç nesiller; çürüyüp gidiyorlar &#8220;Gönlümce yaşayacağım.&#8221; hülyalarıyla.</p>
<p>İnsan, İslâmî dinamiklerin güç ve zenginliğine bakınca, her yanıyla mamur iller, cennetlerin izdüşümü kentler, firdevsleri andıran köyler-kasabalar, mutlu ve ümitli insanlar, hakikat aşkıyla gerilmiş araştırmacı ruhlar, ilim sevdasıyla kitaplar ve laboratuvarlar arasında gelip giden leylîler-nehârîler, çalışma yolunda uykusunu dakikalara düşüren seherîler ve Hakk&#8217;a adanmış ruhlar görmek istiyor.. ama ne acıdır ki, görülen şeyler, görülmesi arzu edilenlerin tam aksine: Şimdilerde, bu koskoca coğrafyada, ne bir zamanlar cihanı baştan başa imar eden o ruh ve mânâ mimarlarına denk birkaç düzine entelektüel, ne de yıkık-dökük yanlarımızı tamir edecek birkaç çırak göstermek bile mümkün değil..</p>
<p>Oysaki, bu dinin mensuplarının, dünyada herkesten bahtiyar; öbür âlem itibarıyla da her zaman ümitvâr; her meselede topyekûn dünyanın önünde; imanı, azmi, kararlılığı ve yarınlar adına orijinal projeleriyle âleme rehberlik yapacak ve günümüzün problemlerini çözecek bir konumda ve kıvamda olmaları beklenirdi. Doğrusu biz de, ilim ve mârifetin onun ikliminde aranmasını, güzel ahlâk ve evrensel insanî değerler mevzuunda da onun örnek alınmasını beklerdik..! Beklerdik ki, adalet, hukukun üstünlüğü, inanç ve düşünce hürriyeti telaffuz edildiğinde herkesin hayalinde bu dünya tüllensin; ama, ya şimdi öyle mi.? Hayır, ne gezer! Bugünün mü&#8217;minlerinde iman değişik arızalarla delik-deşik; azmin boynunda kement, iradenin kolu-kanadı kırık; ilim ve mârifet ideolojilere emanet; güzel ahlâk ve seciyeden sık sık söz edilse de, realiteler &#8220;Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz.&#8221; diye haykırıyor; adalet peylenebilen meta gibi bir şey; hukuk kaba kuvvetin vesâyetinde ve gücü zayıfları ezmeye yeten bir tahakküm ve tasallut vasıtası; hürriyet, kardeşlik, eşitlik henüz görebilme bahtiyarlığına eremediğimiz çeyrek düzine meçhul. İnsana, insanî değerlere saygı, konferansların, panellerin bir türlü gün yüzü görmeyen yaldızlı konuları.</p>
<p>Bütün bunların yanında, bu koca coğrafyanın, ilimde, teknolojide, sanatta, ticarette gerilerin gerisinde bulunduğu da ayrı bir gerçek. Dünyadaki itibarımız da onun gibi bir şey.. bunca olumsuzluklara rağmen bari birbirimizle barışık olsaydık; heyhât.! Günümüzde bu koca dünya, hiçbir kimsenin üretimde rekabet edemeyeceği tuhaf şeyler üretiyor: Kin, nefret, iğbirar, birbirini karalama ve bütün plânlarını düşmanlık üzerine kurma; her millet kendi içinde de böyle, birbirleri arasında da. Evet yıllar var ki, sürekli kendi içimizde hep hasım cepheler oluşturduk; sun&#8217;î düşmanlıklar, sun&#8217;î tehlikeler icat ettik; yığınları birbirinin kurdu hâline getirdik ve bir zamanların o mübarek coğrafyasını âdeta gulyabâniler vadisine çevirdik.</p>
<p>Yüce dinimiz, dünya ve ahiret saadeti vâdediyormuş; bize yüksek insanî ufuklar gösteriyormuş; hayatımızı anlamlaştırıyormuş.. bunların hiçbiri kendilerine has o büyüleyici tesirleriyle bu dünya insanına bir şeyler ifade etmiyor veya ettiğini ben göremiyorum; görüp bildiğim bir şey varsa, o da, inananların zaafı, vefasızlığı ve mülhitlerin de korkunç husumeti.. öyle ki, din adına bir faaliyette bulunsanız, daha ilk adımda ilhadı karşınızda bulursunuz; ikinci adımda inançlarınız, ümitleriniz ve metafizik mülâhazalarınızdan ötürü alay konusu olursunuz, en azından densiz bazı çevrelerin levmine uğrarsınız; diyalog, hoşgörü ve herkesle kucaklaşma dediğinizde, farklı bir kesimce yaylım ateşine tutulur ve günümüzün Hâricîleri diyebileceğimiz kimselerden tehditler alırsınız; dininizi tam yaşamaya kalksanız, bugüne kadar müspet ne tür bir başarı ortaya koydukları belli olmayan bazı güçlerin taarruzuna maruz kalırsınız; kalır da elli türlü komplo ile karşılaşırsınız.. bütün bunların yanında dine-diyanete sövüp-sayanların, geçmişinizi karalayanların, millî değerlerinizi hiçe sayanların, atalarınıza hakaret yağdıranların o hiç dinmeyen densizlikleri de kan olur, irin olur içinize akar ve size hicran dolu anlar yaşatır.</p>
<p>Bütün bu olup bitenler karşısında, kim bilir niceleri, &#8220;Artık bu dünyadan hayır gelmez, gelecek bundan daha kötü olacaktır!&#8221; diyerek gidip yeis bataklığına gömülür; niceleri yaşama ümidini yitirir ve kendini bütün bütün salıverir..! Aslında iman ve ümitle beslenmeyen bir ruh için bu durum normal de sayılabilir; evet, eğer bugün yapılan şeyler yarın bir bir yıkılacaksa, insanlığa hizmet eden hasbîler birer eşkıya gibi takibe maruz kalacaksa; herkes kendi hevâ ve hevesine göre bir dünya kurmaya kalkacaksa, bunları yaparken de kendi kriterlerine göre ters gördüğü her şeyi yerle bir edecekse -ki bir iki asırdan beri bu talihsiz coğrafyada işler hep böyle cereyan etmektedir- ne kimsede ümit kalır ne de azim ve irade.</p>
<p>Gariptir, bu talihi karartılmış dünyada, din, diyanet, ahlâk ve fazilet adına ortaya konan her olumlu hizmeti kuşkuyla karşılayan, bu yolda faaliyet gösterenleri suçlu gibi fişleyen ve herkesi şakî gören bir kısım tiran bozmaları ve onların şakşakçıları, nedense, bir türlü bu koca dünyanın yürekler acısı durumunu görmemekte veya görmezlikten gelmekte. Oysaki, bu coğrafyada ürperten bir durgunluk var; asırlardır dimağlar bir şey üretmiyor; güç kaynakları muattal.. her taraf harabe ve baykuşlara bayram.. dahası, sanki bu koca dünya, işsizlerin, güçsüzlerin içinde barındığı ufûnetli bir han..!</p>
<p>Şimdi arzu ederseniz, benim ifadelerime muvakkaten bir nokta koyarak İslâm dünyasının o yüreklere oturan ahvâl-i pürmelâlini merhum Akif&#8217;in her zaman vicdanlarda ürperti hâsıl eden o içli mısralarına bırakalım:</p>
<blockquote><p>Musallat, hiç göz açtırmaz da &#8230; kanlı kâbusu,<br />
Asırlar var ki, İslâm&#8217;ın muattal, beyni, pazusu.<br />
&#8220;Ne gördün, Şark&#8217;ı çok gezdin?&#8221; diyorlar; gördüğüm: Yer yer<br />
Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler;<br />
Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar;<br />
Buruşmuş çehreler, tersiz alınlar, işlemez kollar;<br />
Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar;<br />
Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar;<br />
Tagallüpler, esaretler, tahakkümler, mezelletler;<br />
Riyalar, türlü iğrenç iptilâlar, türlü illetler;</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>Cemaatsiz imamlar, kirli yüzler, secdesiz başlar;<br />
&#8220;Gazâ&#8221; namıyle dindaş öldüren biçare dindaşlar;<br />
Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar;<br />
Emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar;<br />
Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum;<br />
Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>Derinlerden gelir feryadı yüzbinlerce âlâmın;<br />
Ufuklar bir kızıl çember bükük boynunda İslâm&#8217;ın.</p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;&#8230;.</p>
<p>İlâhî! Gördüğüm âlem mi insaniyetin mehdi?<br />
Bütün umranı tarihin bu çöllerden mi yükseldi,<br />
Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdâniyetin yurdu;<br />
Bu kumlardan mı, Allah&#8217;ım, nebîler fışkırıp durdu?&#8230;</p></blockquote>
<p>Vâkıa, hâlâ bu mağmumlar dünyasında azmini, ümidini koruyanlar da eksik değil; bugün hemen her yerde hakikat aşığı, ilim sevdalısı, hizmet eri ve mefkûre nesli diyeceğimiz bir hayli insan var. Ama ne acıdır ki, bunların da sesleri hareketlerinin önünde ve faaliyetleri gürültülerinin çok gerisinde. Bağıra-çağıra yürüdüklerinden bazen hayırdan daha çok şerre sebebiyet veriyor; vehimle oturup kalkanları evhamlandırıyor, ilhada kilitlenmiş ruhları endişelendiriyor ve oldu bitti İslâm&#8217;dan nefret edenleri tahrik etmiş oluyorlar. Derken, her yanda anlamlı-anlamsız bir kısım sesler yükselmeye başlıyor; homurdanmaları homurdanmalar takip ediyor; zaman geliyor, yabancı servisler ve değişik lejyonlar harekete geçiriliyor, neticede o güne kadar yapılan her şey yıkılıyor; yollar tutuluyor, köprüler tahrip ediliyor; her şeyde bir kere daha gerisin geriye dönülüyor ve yapılan onca iş ve hizmet bir kin, bir nefret, bir gözü dönmüşlük tuğyanıyla hebâ olup gidiyor.. şimdiye kadar hep böyle oldu; aynı toplum içinde çeşitli kamplar oluştu.. kamplar arasında atışmalar-tartışmalar yaşandı.. zaman geldi, söz düelloları kaba kuvvet vuruşmalarına dönüştü ve derken ak-kara bütün bütün birbirine karıştı.</p>
<p>Oysaki, İslâm&#8217;ın temelinde akıl, mârifet ve hikmet önemli birer yer işgal ederler. Tefekkür, tedebbür, istidlâl, içtihat İslâm toplumları için olmazsa olmaz esaslardandır. Cenâb-ı Peygamber (aleyhi ekmelüttehâyâ) ümmetini Kur&#8217;ân vesâyetinde aklın ve muhâkemenin rehberliğine çağırır ve &#8220;İnsanın kıvamı, tamamiyeti aklıyladır; akılsızın dini de yoktur.&#8221; buyurarak bize her işimizde aklî ve mantıkî davranmayı salıklar. Zaten O, her zaman ilmin yanında olmuş, ulemâyı tebcîl etmiş -yerinde açılabilir- ve dünyada ilk defa, kadın-erkek ilmin herkese farz olduğunu söylemiştir. &#8220;Hikmet Müslümanın yitirilmiş malıdır, nerede bulursa alsın.&#8221; diyen de O&#8217;dur.</p>
<p>Ama ne gariptir ki, O, ümmetine yüzlerce âyet ve hadisle ilmi, hikmeti emredip ısrarla üzerinde durduğu hâlde, birkaç asırdan beri Müslümanlar bunu bir türlü anlayamadı; ilme, mârifete ve sanata karşı hep kapalı kaldılar; kapalı kalmanın da ötesinde, düşünce ve araştırma itibarıyla öylesine kısırlaştı, durgunlaştı ve kendilerini saldılar ki, gün geldi başkalarının vesâyetine girme bile onları uyarmadı -bugün dünyanın hâlihazırdaki durumu vesâyet sayılır- uyanıp göremediler çevrelerinde olup biteni. Yok haberi çoklarının hakikatten, hakikat aşkından, araştırma sevdasından. Ben, bu dünyada ilimde, teknolojide başkalarına bağımlı yaşamadan hicap duyan birine rastlamadım. Varsa birkaç insan, onlar da seslerini duyurabilme konumunda değiller. Allah&#8217;a kulluğumuz, iman konusundaki samimiyetimiz ise diğer olumsuz yanlarımızın tam dengi. İbadetlerimize gelince, onlar da büyük ölçüde kültürel faaliyetlerimiz türünden folklor gibi bir şey veya geleneklerimizden bir gelenek. Bari geleneklerimize saygılı olabilseydik; ne gezer, onlar da zamana emanet&#8230;</p>
<p>Vaziyet böyle olunca, bu dünyada ne İslâm&#8217;ın özünden, ne teşriî emirlerin doğru kavranmasından, ne de tekvinî esasların iyi okunup iyi yorumlanmasından kat&#8217;iyen bahsedilemez. Bu itibarla, içinde bazı Müslüman kümelerin bulunduğu, rengi, deseni bozulmuş, şivesi anlaşılmaz hâle gelmiş bu karanlık coğrafyada, bizim başka bir şeye değil, yeniden hakikat aşkının, ilim ve araştırma aşkının uyarılmasına, dinin vicdanlara bir kere daha kendi orijiniyle duyurulmasına ihtiyacımız var. Bu dünyayı, şu anda içine düştüğü o korkunç gayyâdan ancak, kendi terbiye sistemimizle yetişmiş zinde dimağlar, aynı iman ve aynı gâyeyi paylaşan Hakk&#8217;a adanmış ruhlar; garazsız-ivazsız &#8220;hizmet&#8221; deyip koşan irade erleri ve her türlü gâileyi aşmaya kararlı ilim, mârifet ve azim kahramanları kurtarabilirler; maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî beklentisi olmayan, ilim, mârifet ve azim kahramanları. Bugüne kadar hep onların geleceği ümidiyle yaşadık; sonsuza dek de öyle yaşama niyetindeyiz.</p>
<p class="notice">Sızıntı, Nisan 2004, Cilt 26, Sayı 303</p>
<p class="p1"><b>Kaynak: Sükûtun Çığlıkları / M.Fethullah Gülen</b></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-dunyasi/">İslâm Dünyası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam’ın Esası İstikamettir</title>
		<link>https://hizmetten.com/islamin-esasi-istikamettir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Aug 2021 06:00:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21606</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Resûl-i Ekrem’in (s.a.s) “Beni, Hûd ve benzerleri ihtiyarlattı.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, 17/286) sözünü nasıl anlamalıyız? Cevap: Beyhakî’nin rivayetinde Peygamber Efendimiz’e “Hûd sûresinde sizi ihtiyarlatan şey nedir? Peygamber kıssaları mı, yoksa ümmetlerin helâk edilmesi mi?” şeklinde bir soru&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamin-esasi-istikamettir/">İslam’ın Esası İstikamettir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru:</strong> Resûl-i Ekrem’in (s.a.s) <em>“Beni, Hûd ve benzerleri ihtiyarlattı.”</em> (Taberânî, <em>el-Mu’cemu’l-kebîr</em>, 17/286) sözünü nasıl anlamalıyız?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Beyhakî’nin rivayetinde Peygamber Efendimiz’e <em>“Hûd sûresinde sizi ihtiyarlatan şey nedir? Peygamber kıssaları mı, yoksa ümmetlerin helâk edilmesi mi?”</em> şeklinde bir soru yöneltildiğinde Efendimiz, <em>“Bunların hiçbirisi değil, </em><em>sûrede</em><em> belimi büken şey, Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Emredildiğin gibi dosdoğru ol!’ </em>(Hûd sûresi, 11/112) <em>sözüdür.”</em> (Beyhakî, <em>Şuabu’l-îmân</em>, 4/82) buyurmuştur. Esasında Efendimiz’in belini büken çok daha fazla sûre ve âyet vardı. Fakat O, bu âyeti özellikle zikretmiştir. Zira istikamet emrinin ucu açıktır. Burada beş vakit namaz kılma veya bir ay oruç tutma gibi belirli bir sınır konulmamıştır. Semavî vahyi kendi enginliği içinde anlamaya müsait bir vicdana sahip olan Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu âyetten çok engin manalar çıkarıyordu. Dolayısıyla O’nun açısından bu emrin yerine getirilmesi çok zordu.</p>
<p>Elbette herkes bu tür âyetleri kendi kamet-i kıymetine göre anlayacaktır. Bu âyetle kastedilen mükellefiyetin ne olduğunu sıradan bir insana soracak olsanız o, “Eğer beş vakit namazını şart ve rükünlerine uygun olarak kılar, orucunu hakkıyla tutar, varsa mallarının zekâtını verir, imkânların elveriyorsa hacca gider ve büyük günahlardan da uzak durursan istikamet içinde olursun.” der. Bir başkası buna şöyle cevap verebilir: “Eğer farz ve vacipleri hassasiyetle eda eder, haramlardan sakınır, mekruhlara karşı dikkatli davranır, mekruhtur korkusuyla bir kısım mubahları terk eder, yani takva dairesi içinde bir hayat yaşarsan istikamet içinde olursun.”</p>
<h3>Efendimiz istikameti nasıl anlamıştı?</h3>
<p>Fakat Efendimiz’in kendi adına bu âyetten anladığı mana, bunlardan çok daha farklıdır. Belki de bu yüzden O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ayakları şişinceye kadar geceleri ibadet ediyordu. Hususiyle yaşının ilerlediği dönemlerde ayakta duramayacak duruma geldiğinde nafile namazlarını oturarak devam ettiriyordu. Sahabeden öğrendiğimize göre bazen tek bir rekâtta Bakara, Âl-i İmran ve Nisa sûrelerini bitirdiği oluyordu. Secdeye kapanıyor, mü’minleri kâinat kitabı üzerinde tefekkür etmeye davet eden âyetleri tekrarlıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bir gün O’nun bu durumu karşısında, <em>“Ya Resûlallah! Cenâb-ı Hak, geçmiş ve gelecek günahlarını affettiği hâlde, neden bu kadar kendine eziyet ediyorsun?”</em> diye soran Hz. Âişe’ye, <em>“Şükreden bir kul olmayayım mı ya Âişe?”</em> cevabını vermişti. (Buhârî, <em>teheccüd</em> 16; Müslim, <em>salâtü’l-münâfikîn</em> 81) Demek Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istikameti böyle bir enginlikte anlamıştı.</p>
<p>Bu sebepledir ki sahabeden öğrendiğimize göre bu âyet indikten sonra onun saçlarında beyazlar görülmeye başlamıştı. Kendisine bu durum hatırlatıldığında da, <em>“Beni </em><em>Hûd</em><em> sûresi yaşlandırdı.” </em>mukabelesinde bulunmuştu. İsterseniz siz buna, “Hûd suresi belimi büktü ve beni iki büklüm hâle getirdi.” diyebilirsiniz. Zira söz konusu âyet öyle mutlak bir hüküm ortaya koymuştu ki onun belirli amelleri ifa etmek suretiyle kayıtlanması mümkün değildi. İstikametin sınırı belli olmadığı için ne kadar amel yapılırsa yapılsın yine de âyetin gereğinin yerine getirildiği iddia edilemezdi. Bu açıdan Allah’tan gelen bütün emirler karşısında tam bir sabır, tevekkül, teslimiyet, tefviz ve sika kahramanı olan Nebiyy-i Ekrem’e bu âyet çok ağır gelmişti. Zira Onun duyuşu, anlayışı çok derindi.</p>
<p>Büyük zatlardan birisi Allah’a şükürle ilgili şu mülâhazalarını dile getirir: “Ya Rabbi, Sana şükrümü nasıl eda edebilirim ki! Senin beni şükretmeye muvaffak kılman bile ayrıca bir nimet olması dolayısıyla bir şükür ister. Benim yaptığım her bir şükre de şükretmem gerekir. Ömür boyu hiç durmadan Sana şükretsem yine de Senin ihsan ettiğin nimet ve lütufların şükrünü eda edemem.” Meseleyi Sadi’nin <em>Gülistan</em>’ındaki ifadesiyle de ele alabiliriz: O, “Her bir nefes için iki şükür gerekir.” diyor. Zira insan nefes alamasa öleceği gibi, aldığı nefesi veremediği takdirde de ölür. Allah, bir nefes alıp vermede bile insana iki defa hayat bahşediyor. İnsanoğlu kendisine küçücük bir iyilikte bulunan kimselere bile teşekkür etmeyi borç bildiğine göre, onu baştan aşağı nimetler içinde yüzdüren Rabbine karşı acaba nasıl şükretmelidir! Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu meselenin şuurunda olduğu için <em>“Emredildiğin gibi dosdoğru ol!”</em> âyeti karşısında iki büklüm oluyordu.</p>
<h3>İstikametin Ölçüsü</h3>
<p>Allah Resûlü’ne ittiba eden ve O’nun arkasında saf bağlayan mü’minlere düşen vazife de bu anlayışı yakalamaya çalışmak olmalıdır. Onlar birer <em>“hel min mezid (daha yok mu?)”</em> ferdi olarak yaptıkları kulluğu hiçbir zaman yeterli görmemeli ve sürekli çıtayı yükseltmeye çalışmalıdırlar ki istikameti yakalayabilsinler. Zira Allah Teâlâ istikamet üzere olan kullarına şu müjdeyi vermiştir: <span class="arabic">وَأَنْ لَوْ اِسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُمْ مَاءً غَدَقًا</span> <em>“Eğer onlar, Allah’ın yolunda dosdoğru yürüselerdi, onlara bol yağmur verir, rızıklarını bollaştırırdık.”</em> (Cin sûresi, 72/16) Âyetin mealini biraz daha açarak şöyle diyebiliriz: “Eğer siz istikametin peşinde olur, istikameti takip eder ve istikamet içinde olursanız, ben de sizi nimetlere gark ederim.”</p>
<p>Bu açıdan mü’minlerin istikamet üzerinde derin derin düşünmesi gerekir. Acaba doğruluğun ölçüsü nedir? “Doğru ol” emriyle Allah bizden ne istemekte, nasıl bir kulluk performansı ortaya koymamızı talep etmektedir? Hiç şüphesiz bunu anlamanın ve yaşamanın yolu, peygamberlerin kutlu yoluna tâbi olmaktan geçer. Geçmiş kavimler hayatlarını istikamet içinde geçirebilmek için kendilerine gönderilen peygamberlerine uymalıydılar. Ümmet-i Muhammed’in, istikameti yakalayabilmesinin tek çaresi de bütün peygamberlerin hakikatlerini kendinde toplayan ve makam-ı cem’in sahibi olan Efendimiz’e uymaktır. Bu açıdan şayet biz de Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi müstakim bir hayat yaşamak istiyorsak, O’nun sünnetine ittiba etmeli ve O’nun yolunu takip etmeliyiz. Eğer bunu başarabilir ve istikametimizi kaybetmezsek, Allah da bize yerden ve gökten bereketler ihsan edecektir.</p>
<p>Şayet bir kavim doğruluktan ayrılmış ve istikametini kaybetmişse, Allah’ın ihsan ettiği nimetler bile onları baştan çıkarmaya matuf olabilir. Allah’ın, başlarından aşağıya yağdırdığı nimetler onların küstahlaşmasına sebep olabilir. Sahip oldukları servetler, makamlar, imkânlar onları baştan çıkarabilir de her geçen gün daha da şımarıklaşırlar ve öyle bir gün gelir ki,<span class="arabic"> فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ </span><em><span class="arabic">“</span>Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun ki böylece zulmedip duran o güruhun kökü kurutuldu.”</em> (En’âm sûresi, 6/45) âyetinde de ifade edildiği üzere Allah bu zalim kavmi hak ile yeksan eder. Yani bu kişilerin nail oldukları nimetler kendileri için birer mekr-i ilâhî, birer istidraç olur.</p>
<p>Evet, insan için yakalanması gerekli en önemli hedef, istikamettir. Yani peygamber yolunda olup olmama meselesidir. Hiç kimsenin peygamberlerin seviyesine ulaşması mümkün değildir. Fakat önemli olan, ulaşma gayreti içinde olmak ve onların sahip oldukları özelliklere sahip olmaya çalışmaktır.</p>
<p>Denebilir ki İslâm’ın esası istikamettir. Bu sebepledir ki biz her gün namazlarımızda, <span class="arabic">اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ</span> <em>“Allah’ım bizi sırat-ı müstakime (ifrat ve tefritlerden uzak, dosdoğru yola, Senin yoluna) hidayet eyle!”</em> (Fâtiha sûresi, 1/6) duasıyla Allah’tan istikamet talep ediyoruz. Yani Allah’tan günde kırk defa ifrat ve tefrite düşmeden, hiçbir şeyde aşırıya kaçmadan ve atalete saplanmadan istikamet içerisinde bir hayat yaşamayı istiyoruz. Peygamber Efendimiz’in, kendisinden nasihat isteyen bir sahabeye, <span class="arabic">قُلْ رَبِّيَ اللَّهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ</span> <em>“Rabbim Allah de, sonra da istikametten ayrılma!”</em> (Tirmizi, <em>zühd</em> 61; İbn Mâce, <em>fiten</em> 12) buyurması da istikametin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Bu sebeple bize düşen, günde kırk defa lisanımızla istikamet talebinde bulunmakla yetinmeyerek onun arkasına düşme, onu elde edebilecek yollara tevessül etme ve bir ömür boyu müstakim bir hayat yaşama azm u cehdine sahip olmadır.</p>
<h3>Her Uzvu Yaratılış İstikametinde Kullanma</h3>
<p>İstikamet içinde olmanın önemli bir gereği, her uzvun yaratılış istikametinde kullanılmasıdır. Allah insana elini, ayağını, gözünü, kulağını, dilini, dudağını büyük bir nimet olarak ihsan etmiştir. İnsan çoğu zaman, bunların gerçek kıymetini ve kendisi için ne büyük birer nimet olduklarını ancak onlardan mahrum kaldığında anlayabilir. Beled sûresinde yer alan,<span class="arabic"> أَلَمْ نَجْعَلْ لَهُ عَيْنَيْنِ * وَلِسَانًا وَشَفَتَيْنِ * وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ</span> <em>“Biz ona görmesi için gözler, gönlüne tercüman olacak dil ve dudaklar vermedik mi? Ona hayır ve şer yollarını göstermedik mi?”</em> (Beled sûresi, 8-10) âyetleri de insana bu nimetlerin kadr ü kıymetini hatırlatarak onu tefekkür ve şükre sevk eder.</p>
<p>Bu durumda insana düşen vazife, günahlara nazarla gözünü, nâseza nâbeca sözleri dinleyerek kulağını, gıybet, yalan ve iftira gibi haramları konuşarak dilini kirletmemesi; haramlara el uzatarak veya günaha doğru adım atarak el ve ayaklarını sakatlamamasıdır. Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha günah, haram, münker veya fuhşiyat olarak isimlendirilen olumsuz fiillerin neler olduğunu açıkça beyan etmiştir. İnanmış bir mü’mine düşen vazife, sahip olduğu duyu ve uzuvların her birerlerini helâl dairede ve yaratılış istikametinde kullanmaktır. Aksi takdirde,<span class="arabic"> حَتَّى إِذَا مَا جَاءُوهَا شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصَارُهُمْ وَجُلُودُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ</span> <em>“Nihayet ateşin yanına geldiklerinde kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işleri söyleyip kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.”</em> (Fussilet sûresi, 41/20) âyetinin de işaret ettiği üzere ahirette onun bu uzuvları, aleyhinde şahitlik edecektir.</p>
<p>Evet, asıl olan, her uzvun yaratılışı istikametinde kullanılmasıdır. Mesela gözün vazifesi kâinat kitabını doğru okumak, ondaki hâdiseleri hallaç etmek ve böylece kendisini Zat-ı Ulûhiyet’e götürecek yollar bulmaktır. Eğer insan bunun yerine gözünü günahlara bakmakta kullanırsa ahirette bu göz Allah’a karşı, “Allah’ım senin bu kulun, <em>‘Mü’min erkeklere, gözlerini haramdan sakınmalarını ve ırzlarını muhafaza etmelerini (iffetli ve namuslu yaşamalarını) söyle.’</em> (Nûr sûresi, 24/30) âyetinin emrine muhalif davrandı. Benim yaratılış hikmetime muhalif harekette bulundu.” diyecek ve sahibinden şikayetçi olacaktır. Zira bu dünyada günahlarla kirlenen ve manen körelen bir gözün ahirete ait görme ufku daraltılmış ve ahiretteki nasibi elinden alınmış olur. Artık böyle bir göz öbür âleme ait güzellikleri sahip olduğu potansiyele uygun olarak göremez.</p>
<p>Aynı husus diğer uzuvlar için de geçerlidir. Kulağın yaratılış hikmeti, Allah’ın kelamına, Peygamberin beyanına ve ilhamını bu kutsi kaynaklardan alan büyük zatların sözlerine kulak vermektir. Eğer bunun yerine kulak lağviyat ve lehviyat kirleriyle kirletilirse o, sahip olduğu potansiyel kabiliyetlerden mahrum kalacağı için ahirette duyulacak güzellikleri duyamaz. Kim bilir ahirette bir nebi sözünü veya sahabi kelamını duymak ne kadar güzeldir! Hele Cenâb-ı Hak’tan tek bir kelime bile duymak, insanı orada zevkten bayıltır. Fakat burada günahlarla kirlenen bir kulağın bu güzellikleri duyması mümkün değildir.</p>
<p>Aynı şekilde burada yalan, gıybet ve iftira gibi günahlarla kirletilen bir dilin, bu mübarek sözlere mukabelede bulunması mümkün değildir. Keza burada haramlar arkasında koşan, gitmemesi gereken yerlere giden bir ayağın ahirete ait yürüme istidadı elinden alınmış olacaktır. İnsan burada sahip olduğu âlât u edevatı kirletmiş, onların kolunu kanadını kırmışsa, öbür âlemde bu kırık dökük şeyler onun bir işine yaramayacaktır. Dolayısıyla ahirette her şeyi konuşturan Allah, bu uzuvları da konuşturacak, onlar da -hafizanallah- sahibi aleyhine şahitlikte bulunacaktır.</p>
<p>Bu kişilere ahirette kendi uzuvlarının yapmış olduğu şahitliğe itiraz etme hakkı da verilmeyecektir. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:<span class="arabic"> اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ</span> <em>“O gün ağızlarına mühür vururuz da elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.”</em> (Yâsin sûresi, 36/65)  Kur’ân’ın ifadesiyle, dünyada bazılarının yaptığı gibi orada da ağızlar mazeret beyanına kalkıp şöyle diyecek: <em>“Başımızda bulunanlar bizi yoldan çıkardı. Onlar bize musallat olmasalardı biz bu hallere düşmezdik.”</em> (A’râf sûresi, 7/38; Ahzâb sûresi, 3/67) İhtimal ahirette ağızlar bu tür diyalektiklere kalkışacaklarından, Allah onları mühürleyecek ve konuşmalarına müsaade etmeyecektir. Ağızlar sustuktan sonra da diğer uzuvlar işlenen hataları anlatmaya başlayacaktır.</p>
<p>Evet, bu dünyadaki bir kısım hata ve günahlar, öbür dünyada mahiyetini bilemeyeceğimiz çok farklı bir şekilde sahibine dönecektir. Bu açıdan insan burada öyle işler yapmalı, sahip olduğu her bir uzvu öyle isabetli yerlerde kullanmalıdır ki onların ahiretteki geriye dönüşleri insanı memnun ve mesrur etsin; âdeta onu kanatlandırarak Cennet yamaçlarında dolaştırsın. Sahip olduğu uzuvları günahlarla köreltmek ve kabiliyetlerini öldürmek yerine, yaratılış istikametlerinde kullanmak suretiyle onları daha da inkişaf ettirsin. Bunun yolu da bir ömür boyu doğruluktan, istikametten ayrılmamak, sırat-ı müstakimi bırakarak patikalara sapmamaktan geçer.</p>
<h3>Adanmışların Yolu</h3>
<p>Ne var ki istikameti korumak öyle kolay değildir. Çoğu insanın hayatı zikzaklarla doludur. Bazı insanların bir yere kadar melek gibi olduğunu müşahede eder, âdeta soluklarında Cibril’in soluklarını duyar gibi olursunuz. Fakat o, doğruluğu bir fıtrat hâline getirememişse, yapmacık tavırlarla insanlara farklı görünmeye çalışıyorsa, bir gün damarına bastığınızda gerçek karakteri hortlayıverir. Kendisini boğulmaktan kurtaran ve sudan geçmesine yardımcı olan adamı sokan akrebin “Ne yapayım, huyum bu!” demesi gibidir bu kişilerin durumu. Bu açıdan önemli olan, insanın iyilik ve güzelliklerde sabitkadem olabilmesidir.</p>
<p>İstikameti yakalayamamış kişilerin başkaları nazarında inandırıcı olmaları da mümkün değildir. Bir gün öyle, bir gün böyle hareket eden insanlar başkalarına güven vaat etmezler. Siz, olabildiğine hasbî davranan, ruhunun abidesini ikame etme uğruna her türlü fedakârlığı göze alan ve hiç kimseden hiçbir şey beklemeyen müstağni ruhlu birisi olsanız bile, bu durumunuzu sürekli hâle getirmedikçe, zikzak çizmeyi bırakmadıkça inandırıcı olamazsınız. Mü’minin nabzını tutan insanlar onda hiçbir aritmiye şahit olmamalıdır. Eğer muhataplarınız bir, iki, üç… sene nabız yoklaması yaptıktan sonra kalbinizin çok ritmik attığını görürlerse size inanırlar. Bu açıdan tebliğ ve irşat faaliyetinde bulunan adanmışlar açısından da istikametin hayatî bir önemi vardır.</p>
<p>Nebiler, sıddîkler, şehitler ve salihler bugüne kadar defalarca test edilmiş ama hiç zikzak çizmemişlerdir. Onların Allah tarafından tebcil ve takdir edilmelerinin sebebi de budur. Onlar, hem bela ve musibetlere maruz kaldıkları acı günlerinde hem de nimet ve bolluğa eriştikleri tatlı günlerinde hep istikametlerini korumuşlardır. Ne nimetlerin sağanak sağanak başlarından aşağı boşalması onları küstahlaştırmış ne de yaşadıkları bir kısım mahrumiyetler onları şikâyete sevk etmiştir. Onlar her zaman elif gibi dimdik ayakta durmasını başarmışlardır. Bu sebeple de arkalarından gelenler için hep bir üsve-i hasene (güzel örnek) olabilmişlerdir.</p>
<p>Evet, elif gibi dosdoğru olmayan, sürekli kavisler çizen, bir oraya bir buraya savrulan insanların hedefe ulaşması mümkün değildir. İki nokta arasındaki mesafeyi en hızlı ve en kısa yoldan kat etmenin yolu, sağa sola sapmadan dümdüz ilerleyebilmektir. Eğer Allah’a karşı samimi bir kul, insanlar nazarında da güvenilir birer rehber olmak istiyorsanız, istikametten ayrılmamalı, hep doğru düşünmeli, doğru konuşmalı ve doğrunun arkasından koşmalısınız. Ne hevesatımızı tetikleyen dünyanın cazibedar güzellikleri ne makam ve mevkiler ne de maruz kalınan zulüm ve baskılar bize zikzak çizdirmemelidir. İnsanın bu konuda ortaya koyacağı ceht ve gayret onun için çok önemli bir ibadettir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim, bize öğrettiği, <span class="arabic">رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا </span><em>“Allah’ım bizi hidayete erdirdikten, hakikati gösterdikten sonra kalbimizi kaydırma!”</em> (Âl-i İmrân sûresi, 3/8) duasıyla bize sabitkadem olmanın önemini göstermektedir. Zira menkıbelerde anlatıldığına göre ilmiyle ve ibadetiyle temayüz etmiş bulunan Bel’am İbn Baura veya Bersisa gibi niceleri, devvar-ı gaddarın saldığı oltaya veya attığı ağa takılmış ve şeytana av olmuşlardır. Varsın dünya bize küssün, varsın arkasını dönüp bizden kaçsın. Ahirete talip olan insanların dünya gibi bir derdi olmamalıdır. Ruhunun abidesini ikame etmeye kendini adamış olanlar, Allah rızasının dışında hiçbir şeyin arkasından koşmamalıdır.</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / İstikamet Çizgisi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamin-esasi-istikamettir/">İslam’ın Esası İstikamettir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BASLADIK-Bayramlaşmaya geliyoruz, bayramlaşmaya bekliyoruz</title>
		<link>https://hizmetten.com/bayramlasmaya-geliyoruz-bayramlasmayi-bekliyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 May 2021 15:01:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[bayram]]></category>
		<category><![CDATA[Hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[MC EU TV]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19452</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam alemi Ramazan ayıyla vedalaşıp Bayram’a kavuşmanın sevincini yaşıyor. MC TV ile Hizmetten ve Raindrpos’un ortak yayınlayacağı bayram programı ise dünyanın dört bir yanında büyüklerin dualarını almak, gençleri görüp ümitleri&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bayramlasmaya-geliyoruz-bayramlasmayi-bekliyoruz/">BASLADIK-Bayramlaşmaya geliyoruz, bayramlaşmaya bekliyoruz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İslam alemi Ramazan ayıyla vedalaşıp Bayram’a kavuşmanın sevincini yaşıyor. MC TV ile Hizmetten ve Raindrpos’un ortak yayınlayacağı bayram programı ise dünyanın dört bir yanında büyüklerin dualarını almak, gençleri görüp ümitleri tazelemek, tanışıp bayramlaşmak için gönüllerin kapısını çalıyor.</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_85497"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/EHf-l6m4_IE?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>Kemal Gülen’in moderatörlüğünü yapacağı Özel Bayramlaşma Programı, MC EU televizyonu ile Hizmetten ve Raindrops’un Youtube kanallarından ortak yayında izleyicilerin karşısında olacak.</p>
<p>Programda dünyanın dört bir yanına; Afrika’dan Amerika’ya, uzak Asya’dan Avrupa’ya bayram ziyaretleri yapılacak. Farklı ülkelerle ve farklı konuklarla yapılacak canlı bağlantılarla Ramazan Bayramı sevincine ortak olunacak.</p>
<p>Bayramın birinci gününde izleyicileriyle buluşacak bayramlaşma programının saati ise şöyle:</p>
<p>İstanbul  –  18:00</p>
<p>Atina –  18:00</p>
<p>Frankfurt –  17:00</p>
<p>Ottawa –  11:00</p>
<p>New York – 11:00</p>
<p>Jakarta – 22:00</p>
<p>Brussels – 17:00</p>
<p>Londan – 16:00</p>
<p>Loz Angeles – 08:00</p>
<p>Şikago – 10:00</p>
<p>Johannesburg – 18:00</p>
<p>Nairobi – 18:00</p>
<p>Sydney – 01:00</p>
<p>Bakü – 20:00</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bayramlasmaya-geliyoruz-bayramlasmayi-bekliyoruz/">BASLADIK-Bayramlaşmaya geliyoruz, bayramlaşmaya bekliyoruz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm’ın insan tabiatı ile bütünleşmesi</title>
		<link>https://hizmetten.com/islamin-insan-tabiati-ile-butunlesmesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Apr 2021 06:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=18188</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: İslâm’ın, insan tabiatının bir yanı ve derinliği hâline gelmesi hangi hususlara bağlıdır? Cevap: İslâm’a ait nazarî bilgilerin, insan vicdanında mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun şekilde duyulup hissedilebilmesi ve onların zamanla insan tabiatının&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamin-insan-tabiati-ile-butunlesmesi/">İslâm’ın insan tabiatı ile bütünleşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: İslâm’ın, insan tabiatının bir yanı ve derinliği hâline gelmesi hangi hususlara bağlıdır?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> İslâm’a ait nazarî bilgilerin, insan vicdanında mahiyet-i nefsü’l-emriyesine uygun şekilde duyulup hissedilebilmesi ve onların zamanla insan tabiatının bir derinliği hâline gelmesi öncelikle nazarî bilginin amele dökülmesinin olmazsa olmaz bir şart olduğunun bilinmesine bağlıdır. Bazı felsefeciler “amelî akıl” ve benzeri mefhumlarla esasında bu meseleye dikkat çekmiş, sofiler de “seyr u sülûk-i ruhânî” gibi yol ve sistemlerle bu konu üzerinde durmuşlardır.</p>
<p>Mesela felsefecilerden Bergson, hakikatin ancak vicdanî duyuş ve sezişle bulunabileceğini ifade ederken; Kant da, Allah’ın amelî akılla bilinebileceği üzerinde durmuştur. Batı kültürü içinde yetişmiş bu filozofların hakikate ne kadar aşina olduğunun ve bizi ne ölçüde hakikate aşina kılacağının münakaşası her zaman yapılabilir. Bu, ayrı bir meseledir. Fakat şurası bir gerçek ki, Allah’ın bilinmesi mevzuunda çoğu zaman sizin ortaya döktüğünüz deliller sadece nazarî bilgi olarak kaldığında iman ve İslâm’a ait esasların koruma altına alınmasında bu durum yeterli olmayabilir. Evet, nazariyatta kalmış her türlü bilgiyi ve delili bir muhalif rüzgâr alıp götürebilir. Bu açıdan nazarî bilgilerin mutlaka amel blokajı üzerine oturtulması gerekir.</p>
<h3>Kurtuluş yolu: İman ve salih amel</h3>
<p>Aslında Kur’ân-ı Kerim,</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ إِلَّا الَّذِينَ أٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ</span><br />
“Andolsun biz insanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık. Sonra da onu en aşağı derekeye düşürdük. Ancak iman edip salih amel işleyenler müstesna…” (Tîn sûresi, 95/4-6)</p>
</blockquote>
<p>ifadeleriyle insanın hüsrandan ve esfel-i safiline gitmekten kurtuluşunu, iman ve salih amele bağlamıştır.</p>
<p>Âyette hem iman, hem de amel için fiil kalıbının kullanılması, kurtuluş için iman ve ameldeki sürekliliğe işaret etmektedir. Bu açıdan insan, hiçbir zaman dünkü imanını yeterli görmemeli ve tıpkı sahabe efendilerimiz gibi yanındakilere, “Hele bir gelin de Allah’a yeniden iman edelim.” (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/265) diyerek imanını sürekli yenileme gayreti içinde olmalıdır. Siz, daha önce imansızlığa ait bütün problemleri halletmiş ve onları idama mahkûm etmiş olabilirsiniz. Fakat iman adına elde ettiğiniz bu kazanımları kaybetmemek için hiçbir zaman ulaştığınız noktayı yeterli görmemeli ve imanınızı her gün bir kere daha yenilemenin yollarını aramalısınız.</p>
<p>İmanın ardından, arızasız, kusursuz, riyasız, süm’asız, süreklilik arz eden salih amel üzerinde durulmuştur. Salih amelin kapsamı çok geniştir. Allah’a imandan ibadet ü taate, ondan anne baba hukukuna riayete, ondan da mü’minlerin haklarının korunmasına kadar yapılması gereken bütün ameller, salihât kategorisi içinde mütalaa edilir. Salih amel için de fiil kipinin kullanılması, insanın bir kere salih amel yapmakla yetinmemesi, âdeta kendisini salih amel çağlayanına salması ve hayatını hep bu akıntı içinde sürdürmesi gerektiğini ifade etmektedir.</p>
<p>Aynı mazmunu Asr Sûresi’nde de görebilirsiniz. Bu sûrede de, insanın hüsranda olduğu ifade edildikten hemen sonra, bundan kurtuluşu, iman ve salih amele bağlanmıştır. İnsan mahiyetinde “kuvve-i şeheviye”, “kuvve-i gadabiye” ve “kuvve-i akliye” gibi menfiliğe de açık bir kısım güç ve duygular bulunmaktadır ki, bunlar her zaman insanı hüsrana sürükleyip batırabilir. İşte zikredilen bu iki sûrede Cenâb-ı Hak, insanı zehirleyecek bu tehlikelere karşı panzehir olabilecek reçeteyi bizlere göstermiştir. Bu hakikati anlatma sadedinde İmam Şafiî, <em>“İnsanlar, Asr sûresini, önünü, arkasını düşünüp değerlendirerek “tedebbür” etseler bu, onlara yeterdi.”</em> (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 1/3) demiştir.</p>
<h3>Acz u fakr şevk u şükür</h3>
<p>Sofîler de, Müslüman şahsiyetinin oluşması ve insanın yeni bir fıtrat kazanması adına seyr u sülûk-i ruhânîyi tavsiye etmişlerdir. Fakat bunun da kendine göre değişik yol ve yöntemleri vardır. Büyük zatlar, biraz da kendi yaşadıkları dönemde Müslümanları baskı altına alan faktörleri göz önünde bulundurmuş ve bunlara karşı mücadele etmeye müsait sistemler kurmuşlardır. Kimisi sistemini yedi nefis mertebesine bağlarken kimisi de sistemini letâif-i aşere (on latîfe) üzerine tesis etmiştir.</p>
<p>Hazreti Pîr ise, vaz’ ettiği sistemi, acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak ve şükr-ü mutlak olmak üzere dört esasa bağlamış ve bir de bunların mütemmimi olabilecek iki esastan bahsetmiştir ki, bunlar da şefkat ve tefekkürdür. (Bkz.: Bediüzzaman, Mektubat s.17 (Dördüncü Mektup); Sözler s.518 (Yirmi Altıncı Söz, Zeyl)). Bu sistem, potansiyel insanın hakikî insan olabilmesi ve kemale erebilmesi için takip edilmesi gereken bir yoldur. Fakat bir insanın bu esasları kabullenmesi ve içine sindirmesi ciddî bir cehd u gayrete vabestedir.</p>
<p>Bu esasların birincisi olan acz-i mutlak, insanın arzu ettiği her şeyi yapamamasının şuurunda olması demektir. Hâdiseler, Cenâb-ı Hakk’ın belirlemiş olduğu plan ve programa göre meydana geliyor ve biz çoğu zaman bunlara müdahale edemiyoruz. Bu konuda iradenin fonksiyonunu inkâr etmesek de, neticeleri yaratanın Allah olduğu da muhakkak. Öyleyse insan, Sonsuz Kudret ve Sonsuz İrade karşısında kendisini deryada damla gibi görmeli ve O’nun karşısındaki yerini ve konumunu kabul etmelidir.</p>
<p>Fakr-ı mutlak ise insanın, her nesne ve her varlığın hakikî sahibi, maliki Allah olduğu gerçeğini kavraması demektir. Sahip olduğumuz her şey O’ndan. Bizi varlığa erdiren, belli imkânlara mazhar kılan, Müslüman yapan, Nebiler Sultanı’nı (sallallahu aleyhi ve sellem) tanıtan, hiçbir liyakatimiz olmadığı hâlde bize yüksek ufukları gösteren, bizi yüksek ideallere bağlayan ve bunları realize etmeye bizi sevk eden O’dur. Biz, Rabbimizin üzerimizdeki nimetlerini bir kenara bırakarak kendimiz adına bir tekmil vermeye kalksak, elimizde hiçbir şey kalmayacaktır. O hâlde bedenimiz, aklımız, hissimiz, fikrimiz ve sahip olduğumuz daha başka şeylerin hepsi O’ndansa, biz neyiz? Biz, Hazreti Pîr’in ifadesiyle, O’nun varlığının ziyasının gölgesinin gölgesinin gölgesi, zıllî birer varlığız. O’nun karşısında bize, deryada damla bile denemez. (Bediüzzaman, Mektubat s.61-62 (On Beşinci Mektup, Altıncı Sual))</p>
<h3>Tefekkür ve şefkat</h3>
<p>Zikredilen bu esaslar çok önemli olsa da, onlar sadece birkaç kez okuma ve üzerinde düşünmekle tam mânâsıyla insan tabiatıyla bütünleşemez. Bunların insanın tabiatının bir derinliği haline gelmesi, ciddî bir teemmül, tedebbür ve tezekküre bağlıdır. İnsan, Kur’ân ve kâinat üzerinde derinlemesine düşünmeli ve her sohbeti evirip çevirip bu mülahazaların açılımına bağlamalıdır. O, neye malik olduğunu, ne kadar sermayesinin bulunduğunu ve ne kadar gücünün var olduğunu sürekli düşünmelidir. Esasında insanın şevk ü şükür mülâhazalarına ulaşması böyle bir aktif düşünce sistemine bağlıdır.</p>
<p>Mesleğimizin esaslarından bir diğeri olan şefkat ise, insanlığa karşı merhametli olmak ve ölesiye başkalarını kurtarma gayreti içinde bulunmak demektir. Hatta insan, sahip olduğu şefkat duygusunu sadece insanlıkla da sınırlı tutmayarak onu bütün bir varlığa yaymalı ve hemen her fırsatta bu duyguyu derince sergilemelidir. Öyle ki o, yerde çırpınan bir arının karşısında ağlayacak ölçüde engince bir şefkate sahip olmalıdır.</p>
<p>Hiç şüphesiz böyle bir şefkat duygusunun kazanılması da, tefekkür ve tedebbürün yanında, güçlü bir ahiret inancına sahip olmaya bağlıdır. Zannediyorum enbiya-i izamdaki o fevkalâde heyecan ve helecan da, su-i akıbet endişesiyle, hüsn-ü akıbet iştiyakından kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar, başıboş bırakılan insanların Cehennem’e yuvarlanacağını bilmekte ve öbür tarafta bütün debdebe ve ihtişamıyla salınıp duran bir Cennet’in varlığına da kesin olarak inanmaktadırlar. İşte bu sebepledir ki onlar, insanları böyle bir Cennet’e sevk edebilme adına bütün ceht ve gayretlerini ortaya koymuşlardır. Kur’ân-ı Kerim’de iki âyet-i kerimede az farkla, <em>“İnanmıyorlar diye, neredeyse kendini öldüreceksin.” </em>(Şuarâ sûresi, 26/3; Kehf sûresi, 18/6) hitabına muhatap olan İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hâli de, ondaki bu engin mülâhazalardan kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Evet insan, gerek Hazreti Pîr’in ortaya koyduğu bu yolla gerekse daha başka yol ve yöntemlerle âdeta bir helezonda yükseliyor gibi yukarılara çıkmaya çalışmalıdır. O, bir taraftan bulunduğu makamın hakkını verirken diğer yandan da sürekli nazarlarını daha yüksek makamlara dikmeli ve doyma bilmeyen bir mârifetullah yolcusu gibi her zaman, “Daha yok mu?” demelidir. Eğer, bulunduğu makamda mazhar olduğu varid ve mevhibeleri iyi değerlendirebilirse bu, onun içinde yeni şeylere karşı iştiyak uyaracak ve böyle bir yolcu sürekli değişik kapılar çalacaktır.</p>
<h3>İstikamet ve kesintisiz gayret</h3>
<p>İçinde uyanan iştiyaklar istikametinde hareket eden böyle bir hak yolcusu sürekli çıtayı yükseltmeye çalışacak ve yükselttikçe de buna göre hareket etme imkânı doğacaktır. Böylece o, salih bir dairenin içine gireceğinden, sürekli içinde yeni iştiyaklar oluşacak ve bu iştiyaklarla da yeni mertebelere talip olacaktır. Yani insan şart-ı adi planında gayretini ortaya koyduğu zaman, asıl şart olarak ilâhî meşiet taalluk edecek ve onu arzu ettiği mertebelere ulaştıracaktır.</p>
<p>Elbette bütün bunların birdenbire içselleştirilmesi ve insanın tabiatı hâline gelmesi mümkün olmayacaktır. Bu, ciddî bir gayrete vabestedir. Gerçi bazı hususî durumlarda harikulâdelikler gerçekleşebilir ve insanlar birdenbire insanî kemalâtın zirvesine ulaşabilirler. Mesela Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) huzurunda kısa bir süre kalan insanlar sahabî olma ufkuna ulaşmıştır. Çünkü O’nun huzuru, muhataplarını derinden derine etkileyen bir insibağ atmosferidir. O’nun hâli, tavrı, oturuşu kalkışı, sükûtu, konuşması, yüzündeki yer yer ürperti, zaman zaman da sevinç ifade eden çizgileriyle hep Allah’ı hatırlatır. O, yanındakilere her hâliyle Allah’ın huzurunda olduğunu hissettirir.</p>
<p>Aynı şekilde Nebiler Serveri’nden (sallallahu aleyhi ve sellem) sonra gelen bazı Allah dostları da, atmosferlerine giren insanları bazen bir nefhada insan-ı kâmil olma ufkuna ulaştırabilirler. Mesela Hazreti Pir-i Mugan’ın etrafında yer alan Tahiri Mutlu, Hasan Feyzi, Hafız Ali ve Hulusi Efendi gibi yüksek istidatlarda bu dikey yükselişi görebilirsiniz.</p>
<p>Fakat bütün bunlar ender-i nadirattandır, süreklilik arz etmez. Çünkü o, bir ikram-ı ilâhîdir. Bu ikram-ı ilâhî, enbiya-i izamda bir mu’cize şeklinde tezahür ederken, evliya-i kiramda ise bir keramet şeklinde ortaya çıkar. Bu meselenin objektif olanı yani herkes için her zaman başvurulabilecek şekli ise, bu konuda iradenin hakkını vermekten geçmektedir.</p>
<p>Biz, kendi değerlerimizi tabiatımızın bir derinliği hâline getirmek istiyorsak, beslenme kaynaklarımızla aralıksız bir iştigal içinde bulunmaya çalışmalı, oturup kalktığımız her yerde sohbet-i cânan demeli ve bütün konuşma ve sohbetlerimizi bunlar üzerinde örgülemeliyiz.</p>
<p>Bir de unutulmamalıdır ki, insan Allah’a kulluk konusunda ciddî cehd ü gayret sarf ederse, Allah da ona yardımcı olacaktır.</p>
<blockquote><p>Sen Mevlâ’yı seven de, Mevlâ seni sevmez mi?<br />
Rızasına iven de, Hak rızasın vermez mi?<br />
Sen Hakk’ın kapısında, canlar feda eylesen,<br />
Emrince hizmet etsen, Allah ecrin vermez mi?</p></blockquote>
<p>Siz Allah’a teveccüh ederseniz, O da size teveccüh muamelesinde bulunur; siz, nazarlarınızı O’na yöneltirseniz, O da size bakar; siz kalbinizi O’na açarsanız, O da bu kalbi boş bırakmaz.</p>
<p>Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, insan, İslâm’ı yaşamayı tabiatı hâline getirebilirse, bir kısım ibadet ve mükellefiyetleri yerine getirme hususunda çok fazla zorlanmayacaktır. Mesela uykuyu bölerek gecenin bir vaktinde kalkma ve teheccüt namazını kılma, nefse ağır gelen bir ameldir. Fakat insan, bunu âdet hâline getirmiş, tabiatına mal etmiş ve âdeta Allah’la gizli bir vicdanî mukavele yapmışsa, yataktan kalkma konusunda çok rahatsızlık duymayacaktır. Belki ilk anda uykunun verdiği mahmurluğun etkisiyle bir sarsıntı yaşayacaktır ama kendisini namaza salıp da namazını duayla taçlandırdığı ve içini Allah’a dökmeye başladığı zaman kendi içinden, “Ne iyi ettim de uyandım ve gecenin bu tenha saatlerini Rabbimle münasebetim adına değerlendirdim!” diyecektir.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islamin-insan-tabiati-ile-butunlesmesi/">İslâm’ın insan tabiatı ile bütünleşmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
