<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İrşad arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/irsad/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/irsad/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:08:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>İrşad arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/irsad/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İrşat yolcuları için en büyük kredi: Beklentisizlik</title>
		<link>https://hizmetten.com/irsat-yolculari-icin-en-buyuk-kredi-beklentisizlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2021 06:00:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21209</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Gönüllerin hak ve hakikatle buluşturulması vazifesinde olmazsa olmaz diyebileceğimiz temel disiplinler nelerdir? Cevap: İnanmış bir insanın, Mâbud-u Mutlak’a karşı ortaya koyduğu ubûdiyeti, ubûdet-i mutlaka mülâhazasıyla olmalıdır. Yani o, kulluğunun içine&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsat-yolculari-icin-en-buyuk-kredi-beklentisizlik/">İrşat yolcuları için en büyük kredi: Beklentisizlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Gönüllerin hak ve hakikatle buluşturulması vazifesinde olmazsa olmaz diyebileceğimiz temel disiplinler nelerdir?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> İnanmış bir insanın, Mâbud-u Mutlak’a karşı ortaya koyduğu ubûdiyeti, ubûdet-i mutlaka mülâhazasıyla olmalıdır. Yani o, kulluğunun içine başka hiçbir şey karıştırmamalıdır. Çünkü biz, O’nun boynu tasmalı kullarından ibaretiz. Aczimiz, fakrımız, zaaflarımız, tutarsızlıklarımız, tutmak istediğimiz her şeyin elimizden kaçıp gitmesi, yakaladık derken tekrar kaçırmamız, arzuladığımız şeylere bir türlü ulaşamayışımız da bunu göstermektedir. Belli ki biz, biz olarak kendimize sahip ve malik değiliz. Üzerimizde mutlak bir hâkimiyet var.</p>
<p>Vâkıa insan, her zaman bu hakikatleri hissedemeyebilir. O, bazen belirli bir frekansa kalibrasyon yapar ama ayar tam olmayınca işin içine sağdan soldan şerareler girer. Bu da insanın şahsî mülâhazalarını işin içine katması demektir. Dolayısıyla insanın çok ciddî kalibrasyonlarla doğru sesi bulmaya çalışması lazımdır. Evet o, düşüncelerini, mülâhazalarını, sözlerini önce vicdanın kadirşinas terazilerinde tartmalı, sonra ortaya koymalıdır. Bunca cehd u gayretten sonra yine de işin içine bize dair bir şeyler karışırsa işte o zaman Allah’ın (celle celâluhu) bu zaaflarımızı affedeceğini ümit ederiz. Yoksa sanki bütün sorumluluklarımızı mükemmel yapıyormuşuz gibi lâkayt ve lâubalice tavırlar kulluk şuuruyla bağdaşmaz.</p>
<h3>Balyoz balyoz üstüne</h3>
<p>Mesela namaz kılarken secdeye kapandınız, beş on dakika içinizi Allah’a döktünüz. Fakat o esnada şeytan, nefis mekanizması vasıtasıyla size, “İyi bir kulluk yapıyorsun.” gibi bir şey fısıldayıverdi. Şayet böyle bir düşünce size kelâm-ı nefsî ile geldiyse, yine hemen bir kelâm-ı nefsî ile, “<em>Ey yalnızca kendisine ibadet edilen Allah’ım, Sana hakkıyla kulluk edemedik! Ey yerde ve gökte her varlık tarafından adı anılan Allah’ım, şanına lâyık zikri yapamadık! Ey her dilde kendisine şükredilmesi gerekli olan Rabb’im! Sana gereğince şükredemedik! Ey her türlü eksiklikten münezzeh olan Allah’ım, Seni hakkıyla tesbih u takdis edemedik!” </em>demeli, O’nun rızasına uymayan her türlü düşünce ve mülâhazanın başına, bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmelidir.</p>
<p>Fakat onun başına en ağır balyozları indirseniz de, yine de bilmelisiniz ki şeytanın vesvesesi ve nefs-i emmârenin de tesvilât ve tezyinatıyla beslenen bu tür duygular hiç umulmadık yerlerde yedi canlı varlık gibi daha sonra yeniden hortlayıverir. Öyle ki, insan Kâbe’yi tavaf ederken de Arafat’ta Allah’a el kaldırıp dua dua yalvarırken de Müzdelife’de geceyi değerlendirirken de hatta Mina’da kendi arzularının başını taşlıyor gibi şeytana taş yağdırırken bile nefis ve şeytan hiçbir zaman boş durmayacak, sürekli onun ayağını kaydırmaya çalışacaktır.</p>
<p>İşte bu sebepledir ki, Kur’ân-ı Kerim’de, <span class="arabic">فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ </span><em>“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”</em> (Hûd sûresi, 11/112) buyrulmuştur. Aynı şekilde biz, her gün kıldığımız namazlarımızda, <span class="arabic">اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ  </span><em>“Allah’ım, bizi Sence, yolun doğrusu hangisi ise ona hidâyet eyle!”</em> (Fâtiha sûresi, 1/5) diyoruz. Eğer sünnetleriyle birlikte bütün namazlarımızı kılıyorsak, günde kırk defa bunu tekrar ediyoruz. Evvâbîn, teheccüd, ve duha (işrak) gibi diğer nafileleri de kılıyorsak belki günde altmış kere Allah’tan sırat-ı müstakim talebinde bulunuyoruz. Çünkü O, bizim elimizden tutup da bizi doğru yola ulaştırmazsa, çok defa nefs-i emmârenin patikalarında iflâhımız kesilir. Evet O (celle celâluhu), elimizden tutmazsa, o kadar çok trafik kazasına sebebiyet veririz ki, daha sonrasında meydana gelen bu yıkılma ve kırılmaları kolay kolay tamir edemeyiz.</p>
<h3>Hizmetlerini bir bedele bağlayanlar asla başarılı olamazlar</h3>
<p>Öte yandan eğer biz, sürekli O’nu heceler ve O’nunla gecelersek, düşünmemiz gerekli olan yerlerde hep “O” der ve “Hüve” ile soluklanırsak, mukteza-i beşeriyetin tesirinde kaldığımız zamanlarda da, O’nunla irtibatımız devam eder. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yatsı namazını kıldıktan sonra teheccüde kalkma ve geceyi ihya etme düşüncesiyle yatağına giren bir kimsenin, uykusu ağır basıp da kalkamadığı zaman bile uykusunun Rabbisinden ona bir sadaka olduğu müjdelesini vermiştir. (Bkz.: Nesâî, kıyâmu’l-leyl 63; İbn Mâce, ikametü’s-salât 177) Bu da Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğinden bize lütfettiği bir armağandır. Evet Rahmeti Sonsuz, bizi, bütün bütün altından kalkılmaz vazifelerle sorumlu tutmamış, ancak götürebileceğimiz kadar mükellefiyet yüklemiştir. <span class="arabic">لَا يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا إِلَّا وُسْعَهَا </span><em>“Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz.”</em> (Bakara sûresi, 2/286) âyetinin de işaret ettiği üzere dinde teklif-i mâlâyutak yoktur.</p>
<p>O hâlde engin lütuf ve sonsuz rahmetiyle nimetlerini başımızdan aşağı sağanak sağanak yağdıran Rabbimize karşı bizim de O’nun rızasından başka bir arzumuz olmamalıdır. Çünkü bunun ötesinde bir şey yoktur. Cenâb-ı Hakk’ın Cennet’ten mübarek cemâlini göstermesinden (rü’yetullah) sonra mü’minlere olan en büyük armağanı, “Ben sizden hoşnudum.” buyurmasıdır. O’ndan gelen böyle bir nefha-i ilâhînin insan ruhunda hâsıl edeceği engin zevki, burada kestirmemiz mümkün değildir. Belki Şâh-ı Geylânî, Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, Muhammed Bahauddin Nakşibendî, Mevlâna Hâlid Bağdâdî, İmam Rabbânî ve Hazreti Pîr-i Muğan gibi hak dostları, bu dünyanın müsaade ettiği ölçüde zılliyet planında böyle bir zevki duymuş olabilirler. Benim böyle bir şeyi ne anlatmaya ne de tasvir etmeye gücüm yetmez. Çünkü bizzat Sahib-i Şeriat, Cennet nimetlerini anlatırken, <span class="arabic">أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لا عَيْنٌ رَأَتْ وَلَا أُذُنٌ سَمِعَتْ وَلَا خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ </span><em>“Ben, salih kullarıma, ötelerde öyle şeyler hazırladım ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kimsenin hayaline gelmiştir.”</em> (Buhârî, tevhid 35; Müslim, cennet 4, 5) buyurmuştur. Burada çizilen çerçeveden, bunun insan ihatasını ve idrakini çok aşan bir mesele olduğunu anlıyoruz.</p>
<p>Bu açıdan hem dünyada hem de ukbada, O’nu dilemeden ve aynı zamanda başkalarında da O’nu dileme arzusu uyarmadan daha büyük ve daha kıymetli bir şey yoktur. Bunun içindir ki, enbiya-i izâm, hayat-ı seniyyelerini sadece Allah’ı tanıtma, Allah’ı sevdirme ve insanların Allah’la olan irtibatlarını güçlendirme temel disiplinine bağlamışlar ve bunun karşılığında  kimseden ne bir şey istemişler, ne de beklemişlerdir. Çünkü bu, ihlâsa zarar verir ve ameli de zayi eder. Ayrıca yaptığı hizmetleri bir bedele bağlayan insanların başarılı olduğu görülmemiştir. Onlar, muvakkaten başarılı olmuş olsalar bile, esen muhalif bir rüzgâr her şeyi bir harman gibi savurmuştur.</p>
<h3>Bütün peygamberlerin dilinde aynı hakikat</h3>
<p>Yüce Allah, Şuarâ Sûresi’nde art arda Hazreti Nûh, Hazreti Hûd, Hazreti Salih, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (aleyhimüsselâm) gibi enbiya-i izâmı zikrettikten sonra bunların hepsinin ortak sözü olarak şöyle buyurur: <span class="arabic">وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ</span> <em>“Ben yaptığım tebliğ vazifesi karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum, ücretim ve mükâfatım münhasıran Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.”</em> (Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180) Onlar, vazifelerini sadece Allah için yapmış, nazarlarını sürekli Allah’a çevirmiş ve yaptıkları hizmetler karşılığında da başkalarından zerre miktarı bir beklentiye girmemişlerdir.</p>
<p>Devir değişmesine, şartlar başkalaşmasına ve farklı zaman dilimleri farklı yorumlar ortaya koymasına rağmen zikri geçen peygamberlerin hepsi de bu meselede kelimesi kelimesine aynı şeyi söylemiştir. Hazreti Nûh ne demişse, Hazreti Hûd da, Hazreti Salih de, Hazreti Lût ve Hazreti Şuayb (aleyhimüsselâm) da onu demiştir. Oysaki onların gönderildikleri her bir toplumun kendisine göre farklı problemleri vardı. Demek ki problemler farklı da olsa onları halletmenin yolu ihlâs ve beklentisizlikten geçmektedir.</p>
<p>Mesela Hazreti Nûh’un (aleyhisselâm) kavmi, büyük insanları ilâh edinmiş ve bu ilâhlara da Ved, Yeğûs, Yeûk ve Nesr gibi isimler vermişlerdi. Onlar, yerin altında gömülü olan insanlara temenna duruyor ve onlardan bir şeyler bekliyorlardı. (Bkz.: Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/105-111; Nûh sûresi, 71/23) Bir yönüyle bu her devirde karşılaşılabilecek bir tehlikeydi.</p>
<p>Âd kavmi ise, büyüklükleriyle övünüyor, taşları oyarak içlerine evler yapıyorlardı. Onlar, kibirlerine öyle yenik düşmüşlerdi ki yerden veya gökten gelecek hiçbir zararın kendilerine dokunamayacağına inanıyorlardı. Onlara göre bütün faylar, altlarında toplansa ve bir anda kırılmaya başlasa, yine de oturdukları sağlam binalarını yıkamazdı. Dolayısıyla onların problemi, Hazreti Nûh’un (aleyhisselâm) kavminin probleminden farklıydı. Hazreti Hûd (aleyhisselâm), onların tehditlerine aldırmadan, başına gelebilecek bütün tehlikeleri de göze alarak, ısrarla onların nasıl bir yanlış içinde olduğunu vurgulamış ve aynı zamanda istiğnasını dile getirmişti. (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/122-140; Fussilet sûresi, 41/15-16)</p>
<p>Hazreti Salih’e (aleyhisselâm) geçtiğimizde, o dönemdeki insanların da yine farklı problemleri olduğunu görüyoruz. Onlar da bağlarda bahçelerde, meyvelikler arasında dünyaya dalmışlar, muhkem binalarda ferih ve fahur bir şekilde yaşamaya başlamışlardı. Peygamberleri olan Hazreti Salih, bütün zorlukları göğüsleyerek, karşılığında hiçbir şey beklemeden tebliğ vazifesini yerine getirmiş, onları tevhide çağırmış; müsrif ve müfsit bir toplum olmamaları konusunda uyarmıştı. (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/141-159)</p>
<p>Daha sonra gelen Hazreti Lût (aleyhisselâm) döneminde de, insanlar insanlığa yakışmayacak müstehcenliklere dalmış, sapık ve ahlâksız bir toplum olmuşlardı. Diğer peygamberler gibi Hazreti Lût da, kovulma ve tecrit edilme tehditlerine aldırmaksızın onları tevhide ve doğru yola çağırmış ve bunun karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişti. (Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/160-175)</p>
<p>Hazreti Şuayb’a (aleyhisselâm) gelince, o dönemde de, çarşı ve pazarda ölçü ve tartılar altüst olmuştu. Terazinin ne sağ ne de sol kefesi belliydi. Ticarî hayat spekülasyonlarla doluydu. Hortumlar sadece güç ve iktidarı elinde bulunduranların kendi çıkarları istikametinde akıyor ve onların depolarını dolduruyordu. Hazreti Şuayb, <em>“Ölçeği, tam ölçün de eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın! Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın! Ülkede bozgunculuk yaparak nizamı bozmayın.” </em>(Bkz.: Şuarâ sûresi, 26/176-191) sözleriyle onları ikaz ediyor ve bu uyarıları karşılığında onlardan hiçbir şey istemediğini bildiriyordu.</p>
<p>Şuara Sûresi’nde bu beş peygamberin sıralandığı yerde İnsanlığın İftihar Tablosu zikredilmez. Fakat başka bir sûrede geçen O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanının da onların sözünden bir farkı yoktur: <span class="arabic">لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَى </span><em>“Benim (bu risalet ve irşad hizmetinden ötürü), sizden akrabalık sevgisinden/yakınlığın hatırından başka beklediğim hiçbir karşılık yoktur.”</em> (Şûrâ sûresi, 42/23) Bu sözüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) on üç sene Mekke’de kendisine çektirmedik sıkıntı bırakmayan, neş’et ettiği yerden O’nu göçe zorlayan, O’na hicran ve hasret yaşatan kavminden hiçbir ücret istemediğini ifade etmişti. Evet O, muhataplarının hem dünya, hem ahiret saadetine vesile olduğu hâlde onlardan hiçbir şey istememiş; hasır üzerinde yatıp kalkmış, aç kaldığı günler olmuş fakat O, bu tavrını hiçbir zaman değiştirmemişti.</p>
<h3>Sıfırlanan itibar ve sarpa saran yollar</h3>
<p>Esasında güven telkin etmenin ve muhatabı inandırmanın biricik yolu da budur. Çünkü yaptıkları hizmetler karşılığında bir kısım beklentilere giren ve menfaatler gözeten insanlar, kendilerine yönelen teveccühleri kırmış ve muhatapları nazarında itibar kaybına uğramış olurlar. Bu açıdan eğer siz, “Vira bismillâh!” deyip bir hizmet yoluna girmişseniz, peygamber yolundan ayrılmamalısınız. Size bakanlar, çok rahat, “Bunlar işin içine girdikleri zaman yüz liraları vardı. Ayrıldıklarında baktık, doksan liraları kalmış. Demek ki, sahip oldukları parayı bile koruyamamış ve bu yolda harcamışlar.” diyebilmeliler. Müstağni olma ve beklentiye girmeme prensibi, köy muhtarından devlet başkanına kadar bütün idareciler için gerekli bir vasıf olduğu gibi, kendilerini hak ve hakikati anlatmaya bağlamış adanmışlar için de geçerlidir. Zira onların en büyük dinamiği, beklentisizlik ve adanmışlıktır.</p>
<p>Kendini insanlığa hizmete adamış insanların kalıcı eserler bırakmaları da peygamber yolunda yürümelerine bağlıdır. Yoksa Harun olarak yola çıkıp sonra Karunlaşan kimseler bir gün gelir hazineleriyle birlikte yerin dibine batar ve lânet ile yâd edilirler. Eğer dilimin azıcık bir yerinde tel’in ve bedduaya yer olsaydı, millete hizmet etme iddiasıyla ortaya çıktıkları hâlde kendi menfaatlerini düşünen, meselelerini çıkar çarkına bağlayan, ihalelerde kendilerine pay ayıran, kendilerine pay verenleri mâbeyn-i hümayun insanı hâline getirenlere şöyle derdim: “Allah, sizi çoluk çocuğunuzla, beklentilerinizle, ümitlerinizle yerin dibine batırsın, mahvetsin!” Ama dilimde böyle bir bedduaya açık bir yer olmadığından İkbal’in dediği gibi, dua dua yalvardım, tel’in ve bedduaya âmin demedim.</p>
<p>Bu açıdan hiç olmazsa kendilerini iman ve Kur’ân hizmetine adamış olan bir mübarek daire içinde bulunan insanlar, yaptıkları hizmetleri kendi hesaplarına değerlendirmeyi asla düşünmemelidirler. Onlar, hatır ve itibarlarını kullanarak hakları olmayan ne bir ihale almalı ne de başka bir menfaatin peşine düşmelidirler. Onlar, kendileri için en büyük birer dinamik olan adanmışlık ve beklentisizliklerini dünyaya ait böyle bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler. Zaten meşru dairede dünya için uğraşan insanlar var. Cenâb-ı Hak, onlara ticarî hayatlarında büyük kazançlar lütfetmiş, lütfediyor ve onlar da kazançlarını, servetlerini Allah yolunda kullanıyorlar. Rehber konumunda bulunan adanmışlara gelince onların en büyük zenginliği ise hasbîlikleri ve beklentisizlikleridir. Eğer onlar bunu bırakıp başka şeylerin arkasına düşerlerse, çoğu bırakmış aza talip olmuş olurlar.</p>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu, ruhunun ufkuna yürüyüp bu dünyaya gözlerini kapadığı zaman, ailesinin rızkını temin etmeye matuf olarak mübarek zırhı bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. (Buhârî, rikak 17; Müslim, libâs 37) Hazreti Ebû Bekir, O’ndan farklı değildi; kendisine verilen maaşın fazla gelen miktarını bir testinin içine atmış ve bunu kendisinden sonra gelen halifeye emanet etmişti. (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186) Hazreti Ömer Efendimiz’in elinde avucunda bir şey yoktu. Çok defa Mescid-i Nebevî’de kum üzerinde yatıyordu.</p>
<h3>Yolsuzluğu yol edinenlerin hazin sonu</h3>
<p>Örnek alınması gereken büyükler bunlardır. Doğru olan yol ve yöntem de onların yolu ve yöntemidir. Onların yolunun dışındaki bir yola, “yolsuzluk” denir. Doğru yoldan çıkan böyle bir insan da hiç farkına varmadan elli türlü yolsuzluğa kaymış olur. Yapılan bu yolsuzluklar, başta insanı güldürse bile, bir gün öyle bir ağlatır ki insana, “<span class="arabic">يَالَيْتَنِي كُنْتُ تُرَابًا </span><em>‘Ah ne olurdu, keşke toprak olsaydım’ </em>(Nebe sûresi, 78/40) da bunları duymasaydım!” dedirtir.</p>
<p>Bu açıdan en azından bu heyet-i âliye içindeki insanlar, heva ve heveslere bakan yönü itibarıyla sinek kanadı kadar kıymeti olmayan bu dünyaya, fazlası değil itibar edilmesi gerektiği kadar itibar etmelidirler. (Bkz.: Tirmizî, zühd 13; İbn Mâce, zühd 3) Hadis diye rivayet edilen bir sözde, dünya bir cife yığınına benzetilmiş ve bütün işlerini, planlarını, çarklarını onu elde etmek için kullanan insanların da o cifeye koşan kelpler mesabesinde oldukları ifade edilmiştir. (el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/492-493)</p>
<p>Keşke şu aldatıcı dünyayı, bakılması gerekli olan yanlarının dışında unutabilseydik. Unutmayanlar ise hem kendilerine hem millete hem de tarihe yazık ettiler. Topkapı Sarayı, sahabenin hemen arkasında yerini alan mübarek bir milleti dünya hâkimiyetine götürdü. Orası bizim ruh dünyamızın dışarıya aksedişiydi. Orada Fatih’in, İkinci Beyazıd’ın, Koca Yavuz’un ve Kanunî Sultan Süleyman’ın mefkûresi vardı. Onlar yollara düşmüş, uzak diyarlara gitmiş, dünya muvâzenesi için yapılması gerekenleri yapmış, zalimleri dize getirmiş, mazlumlara soluk aldırmış ama geriye döndüklerinde sade ve mütevazi Topkapı Sarayı’nda vazifelerine devam etmişlerdi. Aksine Dolmabahçeler, Yıldızlar ise bütün şaşaa ve debdebelerine rağmen bizim yıldızımızı söndürdüler. Bunlar bir yönüyle dünyayı bize Cennet gibi gösterseler de, bize Cennet’i ve Allah’ı unutturdular.</p>
<p><strong>Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsat-yolculari-icin-en-buyuk-kredi-beklentisizlik/">İrşat yolcuları için en büyük kredi: Beklentisizlik</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrşad mesleği ve mülâyemet</title>
		<link>https://hizmetten.com/irsad-meslegi-ve-mulayemet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Jul 2021 06:00:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20805</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/159) beyanı zaviyesinden irşad mesleği ve mülâyemet arasındaki irtibatı değerlendirir&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-meslegi-ve-mulayemet/">İrşad mesleği ve mülâyemet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/159) beyanı zaviyesinden irşad mesleği ve mülâyemet arasındaki irtibatı değerlendirir misiniz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Söz konusu âyet, Uhud Muharebesi münasebetiyle nâzil olmuştur. Bildiğiniz gibi Uhud’da geçici bir mağlûbiyet yaşanmış fakat başlangıçta yaşanan nisbî ve kısmî hezimet daha sonra zaferle noktalanmış ve taçlanmıştır.</p>
<p>Öncelikle âyet-i kerimenin kısa bir meâl-i münifini verelim. İlk olarak Cenâb-ı Hak,<span class="arabic"> فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ </span>buyuruyor.<span class="arabic"> فَبِمَا </span>lafzındaki “bâ” harf-i cerinin “müsâhabet” (yakınlık, dostluk) ifade ettiği göz önünde bulundurulacak olursa şöyle denebilir: “Sen, Allah’ın rahmeti, inâyeti, riayeti ve kilâeti sayesinde onlara karşı yumuşak davrandın.” Burada ilk olarak Yüce Allah, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hususî bir ilâhî inâyet ve riayet altında olduğunu bildirmiş, O’nun herhangi bir kusur yapmış olabileceği ihtimalini daha başta zihinlerde bertaraf etmiştir.</p>
<p>Bu konuda Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) seçkin konum ve hususiyetini anlayabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın, irşad hususunda Hazreti Musa (aleyhisselâm) ve Hazreti Harun’a (aleyhisselâm) hitabını hatırlamak faydalı olabilir. Bildiğiniz gibi Allah (celle celâluhu), irşad için Hazreti Musa ve Harun’u, Firavun’a gönderirken<span class="arabic"> فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا </span><em>“Ona yumuşak söz söyleyin.”</em> (Tâhâ Sûresi, 20/44) beyanıyla onlara mülâyemeti emretmesine mukabil, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, لِنْتَ لَهُمْ buyurmak suretiyle O’nun daha baştan böyle bir yüce ahlâk üzere olduğunu hatırlatmıştır.</p>
<p>Allah (celle celâluhu), Nebiler Sultanı’nın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Kur’ânî ahlâkını ortaya koyduktan sonra,<span class="arabic"> وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ </span><em>“Eğer Sen, -hâşâ ve kellâ- haşin, hırçın ve katı kalbli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi.”</em> buyurarak O’nun yüce ve yüksek vasfının vesile olduğu güzelliklere dikkatleri çekmiştir. Daha sonra<span class="arabic"> فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ </span><em>“Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış.”</em> beyanıyla da affetme, onlar adına istiğfarda bulunma ve istişareden ayrılmama adına üst üste emirler indirmiştir.</p>
<h3>Hezimeti zafere dönüştüren iksir</h3>
<p>Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud’a çıkmadan önce ashabıyla istişare yapmış, meşveret disiplininin sübut bulması adına onların görüşleri istikametinde hareket etmişti. (Bkz.: Dârimî, rüya 3; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/351) Ama neticede muvakkat bir hezimetle karşı karşıya kalınmış, bu geçici hezimet sonucunda ciddî kayıplar yaşanmıştır. (Bkz.: Buhârî, meğâzî 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/30) İşte böyle bir tablo karşısında Allah Resûlü’nün içinde bir burukluk olabileceği ihtimaline karşılık Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in afv u safh ile hareket etmesini, onlar adına istiğfar talebinde bulunmasını, üçüncü olarak da ne yapılması gerektiğiyle ilgili onlarla bir kere daha meşveret yapmasını istemiştir.</p>
<p>Nitekim müşrikler, zaferyap bir havayla caka yapa yapa Mekke’ye doğru ilerlerken Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ashabını toplayarak onlara müşrikleri takip etme meselesini arz etmiş, onlar da Resûl-i Ekrem’in bu görüşüne ittiba etmişlerdir. Uhud’a katılan sahabe arasından bir tane bile geriye kalan olmamıştır. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/49.) Bu tabloya bakınca meşveretin nasıl bereketli bir netice hâsıl ettiği anlaşılabilir. Zira ashab-ı kiram efendilerimiz, Allah Resûlü’nün Uhud öncesinde yapmış olduğu meşverette, küçük çapta bile olsa diretmelerinin başlarına nasıl bir felâket getirdiğini görmüşlerdi. Onlardan yürümeye mecali olmayanlar bile arkadaşlarının omuzları üstünde müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Neticede onlar -hezimet yaşamış bir birlik mahiyetindeyken-, Mekkelileri Hamrâu’l-Esed’e kadar kovalamış ve birden bire zaferyap olan bir birlik hâline gelmişlerdi.</p>
<p>Demek ki muhataplar nazarında bir cazibe merkezi hâline gelmek istiyorsak, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin ve kavl-i leyyinden (tavır, hâl ve söz yumuşaklığından) ayrılmamalıyız. Çünkü -âyet-i kerimede de işaret edildiği üzere- hoyratça tavırlar, haşince davranışlar, insanları etrafımızdan kaçıracaktır.</p>
<p>Katılığın, gılzetin birçok çeşidi bulunabilir. Bir hatibin nâseza, nâbeca sözler söylemesi, sesini akort etmeden insanlara hitap etmesi, endazesizce sesini yükseltmesi galiz olmanın bir ifadesi olduğu gibi; insanları yerden yere vuruyormuşçasına eleştiride bulunmak veya birisine sırtını dönüp gitmek de hep birer katılık misalidir. Bunların hepsi de insanları kaçırıcı ve dağıtıcı tavırlardır.</p>
<p>Bu konuda asıl olan ilâhî ahlâktır, enbiya-i izamın temsilidir. Şayet Cenâb-ı Hak, ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı bile, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a yumuşak bir üslûp kullanmalarını emrediyorsa; Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak tavır ve yumuşak beyanından dolayı tebcil ve takdir ediyorsa, demek ki her dönemde geçerli olması gereken temel ilâhî disiplin budur. O hâlde mü’minler, her ne olursa olsun, çevrelerindeki insanlara karşı mülâyemetle muamelede bulunma mecburiyetindedirler.</p>
<h3>Mülâyemetin sınırı hakkın hatırı</h3>
<p>Bununla birlikte hicap duymaksızın sürekli aynı hata ve kusurlarında ısrar eden, nasihatten anlamayan mütemerritlere karşı tavır almak da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir. Biraz daha açacak olursak, helâl-haram demeden her şeye ellerini uzatan, bohemce bir hayat yaşayan, bu hâlleriyle de başkalarına zarar veren insanlar öncelikle yumuşak bir üslûpla ikaz edilmelidir. Eğer bundan anlamıyorlarsa kendilerine karşı belli bir tavır alınmalıdır. Bilindiği üzere, <em>“Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.”</em> (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (9) 17-18; Müslim, tevbe 53) Çünkü orada yaşanan bir imtihan vardı. Gerçi Tebük Seferi’nde Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak bir savaş olmamıştı. Bir de savaş olsaydı onlar harpten firar etmek suretiyle büyük günah işlemiş olacaklardı. Bu yüzden Allah, elli gün sonra merhametinin tecellisiyle onları affettiğini ifade buyurmuştu. Fakat bu elli gün içerisinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlarla görüşmemiş, sahabe-i kiramı da onlarla görüşmekten men etmişti. Zira onlar, Allah yolunda gerçekleştirilen bir sefere iştirak etmemişlerdi. O gün itibarıyla sefere münafıklar iştirak etmiyordu. Dolayısıyla da Tebûk Seferi’ne katılmayan mü’minler de muvakkaten bu kategoride mütalâa edilmişlerdi. Onlar, yörüngelerini kirlettikleri için kendilerine karşı tavır alınmıştı. Artık kimse onlara selâm vermemiş ve onlarla konuşmamıştı. İşte bu da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir.</p>
<p>Yoksa temelde mü’minin ahlâkı, mülâyemet ve yumuşaklıktır. Söz, tavır ve davranışlarında yumuşaklığı temsil kimseler, insanları kendilerine celb ederler. Herhangi bir insanın bulunduğu çerçeve itibarıyla ne kadar iltifata liyakati varsa, o kadar iltifatı ondan esirgememek gerekir. Elbette genel durumu itibarıyla herkesle kurulacak münasebet farklı olacaktır. Fakat herkesin bulunduğu çizginin hususiyetine göre sizin iltifatınızdan nasibini alması gerekir. Himmeti milleti olan bir gönül eriyle de, sıradan bir mü’minle de, daha farklı çizgide hareket eden bir insanla da münasebet yolları bulunmalıdır.</p>
<h3>Gönül köprüleri kurabilmenin biricik yolu</h3>
<p>Evet, farklı farklı damarlar kullanmak suretiyle toplumdaki bütün insanlara ulaşılmalı, sineler herkese açık tutulmalıdır. Aslında diyaloğun temel esprisi de buna dayanmaktadır. İnsanlarla münasebete geçmenin yolu, onlara karşı yumuşak davranmaktan, hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin ve kavl-i leyyinle muamelede bulunmaktan geçmektedir. Siz, bunu gerçekleştirmeden, düşüncelerinizi ekmeliyet ve etemmiyet içinde anlatamazsınız. İnsanların, anlattıklarınızdan tamamen veya kısmen nasiptar olmasını; size karşı sempati duymasını ya da en azından aleyhinizde olmamasını ve aleyhinizde hareket eden insanlara engel olmasını istiyorsanız, rıfk ve mülâyemetle hareket ederek onlarla aranızda köprüler oluşturmal ve sizi doğru tanımalarını sağlamalısınız.</p>
<p>Eğer ilâ-yı kelimetullah (Allah kelimesini yüceltmek), nâm-ı celil-i Muhammedî’yi herkese duyurmak, -birilerinin kirletmesine mukabil- İslâm’ın dırahşan çehresini ortaya çıkarmak, ruh ve mânâ köklerinizden süzülüp gelmiş olan usareyi başkalarının sinelerine boşaltmak istiyorsanız hiç kimseyi ayırt etmeden herkese bağrınızı açmalı, herkesi kucaklamalısınız. Duygu ve düşüncelerinizi insanların ruhuna boşaltma adına, gerektiğinde başınızı başkalarının ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koysanız yine de fazla bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü burada Allah’ın hatırı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hatırı ve din-i mübin-i İslâm’ı yaşayan, yaşatan ve dünyanın dört bir yanına taşıyan insanların hatırları söz konusudur.</p>
<p>Tekrar başa dönecek olursak, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca ortaya koyduğu söz, tavır ve davranışlarıyla mücessem bir rahmet olduğunu göstermiştir.<span class="arabic"> وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ </span><em>“Biz Seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”</em> (Enbiyâ Sûresi, 21/107) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir. O’nun hayatının pek çok karesinde bunun tezahürlerini görmek mümkündür. Meselâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’ye girdiğinde, o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapan hatta Mekke’ye girişte bile mukavemet etmek isteyen insanlara Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kardeşlerine dediği gibi<span class="arabic"> لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ </span><em>“Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim (değiliz). Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir.”</em> (Yusuf Sûresi, 12/92) demiş, bize mülâyemet, bağışlama, merhamet ve hoşgörünün zirve noktasını göstermiştir. (Bkz.: en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/382; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118)</p>
<h3>Mücessem rahmet</h3>
<p>Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergilediği bu mülâyemet ve yumuşaklığın geriye dönüşü mükemmel olmuştur. Nasr Sûresi’nde de ifade edildiği üzere insanlar fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmişlerdir. Meseleye tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: İnsanların İslâmiyet’e girmesi adına dün müessir olan faktörler nelerse, bugün de yarın da aynı faktörler müessir olmaya devam edecektir. Hazreti Pîr’in ifade ettiği üzere, eğer biz, İslâm’ın yüce ahlâkını ve imanın yüksek hakikatlerini fiillerimizle izhar edebilsek, sair dinlerin tâbileri cemaatler hâlinde İslâmiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edeceklerdir. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.80 (İlk Hayatı))</p>
<p>Evet, hakikat planında mücessem rahmet, Peygamber Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Zata ait hususiyetler açısından hiç kimsenin bu makamı ihraz etmeye gücü yetmez. Fakat gözler, sürekli bu ufukta olmalıdır. O’nun sahip olduğu bu sıfatlar zılliyet planında elde edilmeye çalışılmalıdır. Bizi şefkatli ve merhametli kılması adına Allah’a dua edilmelidir. Çünkü bu, aynı zamanda Allah’ın da bize merhamet etmesi adına önemli bir vesiledir. Zira bir hadis-i şerifinde Allah Resûlü,<span class="arabic"> مَنْ لَا يَرْحَمُ النَّاسَ لَا يَرْحَمُهُ اللهُ </span><em>“İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez!”</em> (Müslim, fezâil 66; Tirmizî, birr 16) buyururken, başka bir bir hadis-i şerifinde<span class="arabic"> اِرْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ </span><em>“Siz yerde olanlara merhametli olun ki sema ehli de size merhamet etsin!” </em>(Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58) buyurmaktadır.</p>
<p>Bu açıdan günümüzün adanmışları gözlerini mücessem rahmet olma ufkuna dikmeli ve hep bu yolda yürümelidirler. İstidatları onları nereye kadar götürürse götürsün, onlar böyle bir hedefin peşinde oldukları ölçüde, ötede, yürüdükleri yolun Ufuk İnsanı’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) birlikte olacak ve O’nun maiyyetine ereceklerdir.</p>
<p><strong>Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-meslegi-ve-mulayemet/">İrşad mesleği ve mülâyemet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrşadda üslûp ve sözün tesiri</title>
		<link>https://hizmetten.com/irsadda-uslup-ve-sozun-tesiri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 05 Jun 2021 06:00:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: “İyiliği teşvik etme ve kötülükten sakındırma” vazifesi eda edilirken yapma yolunda yıkımlara sebebiyet vermemek için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir? Cevap: Kur’ân-ı Hakîm’in beyanları içinde “iyiliği teşvik, kötülükten sakındırma” vazifesi,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsadda-uslup-ve-sozun-tesiri/">İrşadda üslûp ve sözün tesiri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: “İyiliği teşvik etme ve kötülükten sakındırma” vazifesi eda edilirken yapma yolunda yıkımlara sebebiyet vermemek için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Kur’ân-ı Hakîm’in beyanları içinde “iyiliği teşvik, kötülükten sakındırma” vazifesi, en hayırlı ümmet olmanın ayırt edici bir vasfıdır. Âl-i İmrân Sûresi’nin <em>“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, marufu emreden, münkerden alıkoyan en hayırlı ümmetsiniz.”</em> (Âl-i İmrân sûresi, 3/110) âyet-i kerimesi bu konuda bize hem bir müjde vermekte, hem de o ulvi ve kutsî sorumluluğumuzu hatırlatmaktadır. Kur’ân-ı Mu’ciz’ul-Beyan, inanan gönülleri muhatap alarak onlara diyor ki, sizler, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlar için çıkarılmış bir ümmetsiniz. Sizler, insanlığa insanî değerleri öğretmekle mükellefsiniz. Esasında bu duyguya, sırf kendi iradenizle uyanmış da değilsiniz. Allah (celle celâluhu), sizin kalblerinizi insanlık için açmış, sizi sahneye sürmüş ve takdir ettiği senaryoyu oynamaya muhatap hâle getirmiştir.</p>
<p>İşte Ümmet-i Muhammed, Allah’ın kendilerine yüklediği bu emanete sahip çıkmak ve bu mükellefiyeti taçlandırabilmek için, ma’rufu (iyiliği) emretmeli ve münkerden (kötülükten) de sakındırmalıdır. Esasen onların, diğer ümmetler karşısındaki farklılığı da bu hususa bağlıdır.</p>
<h3>Ma’ruf ve münker</h3>
<p>Ma’ruf, dinin emrettiği, akl-ı selimin severek kabul ettiği, hiss-i selimin hoş gördüğü ve vicdanın da kapılarını açıp “buyur” ettiği şeydir. Âyet-i kerimede öncelikle “ma’rufu emretme”nin nazara verilmesi önemlidir. Buna göre, en başta inanan bir insan, söylediği sözün ma’ruf olmasına dikkat etmeli; kötülük ve çirkinlikleri dillendirmekten daha ziyade iyilik ve güzellikleri öne çıkarmalı; bu işi yaparken de üslûbunu çok iyi ayarlamalı, ma’rufu kime, ne şekilde ve hangi üslûpla sunacağını önceden çok iyi belirlemelidir.</p>
<p>Münker ise, dinin yasakladığı, akl-ı selim’in zararlı kabul ettiği, hiss-i selimin nahoş gördüğü ve vicdanın da kapılarını kapatıp reddettiği şeydir. İşte mü’min, iyiliği teşvik etmekle beraber “münkeri de nehyetmek” suretiyle, insanların bir yanlışlığın mahkûmu olmalarına, bir akıntıya kapılıp bir meçhule sürüklenmelerine ve derin bir suda boğulmalarına mâni olmaya çalışmalıdır. Zulmün çirkin yüzünü göstererek zâlimi zulmünden, fısk u fücurun iğrenç yüzünü göstererek fâsıkı fıskından ve küfrün korkunç yüzünü göstermek suretiyle de kâfiri küfründen alıkoymaya çalışmalıdır. Tabii sadece sözleriyle değil, en başta hâl ve tavırlarının diliyle, bohemlik, kötülük ve çirkinliğe karşı muhataplarının gönlünde tiksinti uyarmalı ve onları bu gibi hata ve günahlardan uzak tutmaya çalışmalıdır.</p>
<h3>Bâtılı tasvirden kaçınmalı</h3>
<p>Ancak münkerin çirkin yüzünü göstermeye çalışırken onun güçlü, kuvvetli veya süslü gösterilmemesi gerekir. Yoksa hiç farkına varılmaksızın muhatapların zihninde münkere karşı bir temayül ve alâka uyandırılmış olabilir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu konudaki uyarısını, <i>“Bâtılı tasvir, sâfi zihinleri idlâl eder.”</i> (Bediüzzaman, Mektubat s.530 (Hakikat Çekirdekleri)) sözüyle dile getirir. Evet, bazen insan, hak ve hakikati anlatacağım diye olumsuz şeyleri öyle resmeder ki, muhataplarda ona karşı bir merak veya imrenme duygusu uyarabilir. Bu yanlışlık, sadece söz ve konuşmayla da yapılmaz. Bir yerde vaaz ve nasihatte bulunan veya konferans veren bir insan söylediği sözlerle sâfi zihinleri bulandırabileceği gibi, film veya dizi çeken birisi de ekrana taşıdığı görüntülerle aynı hataya düşebilir. Onlar, her ne kadar bâtılın, kamu vicdanında çirkin görünmesini hedeflemiş olsalar da, hiç farkına varmadan iradesi zayıf kimselerde günahlara karşı imrenme duygusunu tetiklemiş olabilirler. Böylece, doğruyu ifade etmek ve doğru etrafında surlar oluşturmak maksadıyla yola çıkan insanlar, başkalarını yanlış bir yola sürükleyebilirler.</p>
<h3>Ümit kırıcı olmamalı</h3>
<p>Aynı şekilde olumsuz şeyleri, kötülük ve çirkinlikleri, moral bozacak, kuvve-i mâneviyeyi kıracak şekilde tasvir etmeye kalktığınızda da, münkerden nehiy emrine aykırı hareket etmiş olursunuz.</p>
<p>Meselâ yeri gelir, muzdarip bir ruh hâliyle, “Günümüzde insanlık gözyaşına mahrum gidiyor. Hiçbir devirde günümüzde olduğu kadar kuraklık yaşanmamıştır. Âlem-i İslâm cayır cayır yanıyor. Onun izzeti, onuru, gururu ayaklar altında payimal olmuş. Onun saçıyla sakalıyla oynuyorlar. Fakat böyle acı bir tablo karşısında bile insanlar üzülmüyor, teessür duymuyorlar. Birkaç dakikalarını ayırıp iki damla gözyaşı dökme mevzuunda bile cimri mi cimri hareket ediyorlar.” dersiniz. Fakat bu tür mülâhazaları dillendirirken bir taraftan da, “Acaba bunları söylemekle hata mı ediyorum!” endişesini taşırsınız/taşımalısınız. Zira negatif bir durumu resmederken insan, hiç farkına varmadan muhataplarının kaldıramayacağı, onların kuvve-i mâneviyelerini sarsacak kasvetli bir atmosfer ortamı meydana getirmiş olabilir.</p>
<p>İnsan, içinde bulunduğu zaman diliminin olumsuz havasını geçmişle kıyas ederken de benzer bir endişeyle gel-git yaşayabilir. Mesela siz, Sultan Ahmed Han Hazretleri’nin, <i>“İftirakınla Efendim bende tâkat kalmadı. / Pâre pâre oldu bu dîl, aşkta muhabbet kalmadı. / Şol kadar ağlattı ben bîçareyi hükm-ü kaza, / Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı.”</i> şiirini hatırlar, Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm) âşığı ve mecnunu o koca sultanlardan sonra saltanat delisi insanlara kalmanın ne kadar acı verici olduğunu düşünür, bu mülâhazalarınızı seslendirirsiniz. Hakikaten geçmişte yaşanan gül devrini bilen insanlar için, şu an yaşanan hazan mevsimi ne kadar acı, ne kadar ızdırap vericidir! Böyle bir ızdırabı duymama, geçmişle günümüz arasında böyle bir mukayese yapamama ise belki bundan daha ağır, daha iç acıtıcı bir hâldir! Fakat ne kadar sukut etmişiz ki, içine düştüğümüz derin çukurun, yaşadığımız bunalımın farkına bile varamıyoruz!</p>
<p>Bütün bunlar bir hakikatin ifadesidir. Fakat Hazreti Pîr’in ifadesiyle bir insanın söylediği her söz doğru olmalıdır. Fakat her doğruyu her zaman söylemek doğru değildir. (Bediüzzaman, Mektubat s.532 (Hakikat Çekirdekleri)) Bazen doğru olduğuna inandığınız bir hakikati dile getirirsiniz. Fakat muhatapların idrak seviyesi, kalb ufku bu hakikati kaldırabilecek kıvamda değilse söz ve beyanlarınızla onları ümitsizliğe sevk etmiş, bir daha o güzellikler yaşanamayacakmış gibi yanlış bir kanaate itmiş olursunuz. İşte filmleriyle, dizileriyle, piyesleriyle, köşe yazılarıyla, vaaz u nasihatleriyle insanları negatif şeylerden sakındırmaya çalışan kimseler, bazen öyle kırılmalara sebebiyet verirler ki, insanlar inkisar yaşamaya dururlar. Bu inkisarla da iradelerinin kolu-kanadı kırılır, ümitsizliğe düşerler.</p>
<p>Bu açıdan bir yerde konuşma yapacak insan, muhataplarının hissiyatını doğru okumalı, ele aldığı meseleyi uygun bir üslûpla takdim etmeli ve karşı tarafta oluşabilecek muhtemel tepkileri de hesaba katmalıdır. Zira muhatapların neye karşı bağırlarını açacaklarını ve neye karşı reaksiyon göstereceklerini hesaba katmadan söylenen sözlerin, maksadın aksiyle netice vermesi muhtemeldir.</p>
<p>Hâsılı, iyiliği teşvik etme ve kötülükten sakındırmada temkinli hareket edilmelidir. Ne bâtılın tasvir edilmesinde mübalâğaya girilmeli, ne de hakkın ortaya konulmasında cimri davranılmalıdır.</p>
<h3>Konuşurken hakperest olmalı</h3>
<p>Olumlu ve güzel şeyleri anlatayım derken de bazen ma’rufu emir çerçevesinin dışına çıkabilirsiniz. Mesela ortaya konan güzel faaliyetleri mübalâğaya girerek anlatırsınız. Hâlbuki mübalâğa zımnî (üstü kapalı) yalandır. Yalanın ise zerresiyle dahi dine hizmet edilemez. Hem mübalâğa, güzel faaliyetlerdeki feyiz ve bereketin kesilmesinin de önemli bir sebebidir.</p>
<p>Olumlu şeylerden bahsederken, bazen de meydana gelen güzelliklerin kaynağı kendinizmiş gibi onlardan nefsinize pay çıkarırsınız. Hâlbuki bahsettiğiniz meselenin % 99,9’u Allah’a (celle celâluhu) aittir. Burada iradeye düşen hisse ise binde birdir. Bunu nefyetmiyoruz. Aksi takdirde Cebriye’nin düşmüş olduğu hataya düşer ve hiç farkına varmadan mutlak bir determinizme kaymış oluruz. Fakat güzel şeyleri resmeden ve başkalarına sunan bir insan, o işin bir kahramanı gibi davranır ve hayalen bile olsa kendine bir pay ayırırsa hayalini şirk esintileriyle kirletmiş olur. Bu kirli hayal, bir gün gelir onun tasavvurlarına toslar ve orada bir kırılmaya sebebiyet verir. Arkasından onun taakkulâtına dokunur ve aklında bir kısım çatlamalar oluşmasına yol açar. Neticede böyle bir insan, önce şirkin en masum şekli olan “biz, biz” demeye başlar, arkasından da şirkin en galizi olan “ben, ben” demeye durur.</p>
<h3>Nasihate kendi nefsinden başlamalı</h3>
<p>Başka bir husus da yapılan nasihatin muhataplarda olumlu bir tesir bırakabilmesi bizzat söyleyen tarafından onun yaşanmasına bağlıdır. Zira Cenâb-ı Hak, Hazreti İsâ’ya hitaben, <i>“Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et. O, bu nasihati tuttuktan sonra da insanlara nasihatta bulun. Yoksa Ben’den utan.”</i> buyurmaktadır. (Ahmed İbn Hanbel, ez-Zühd 1/54; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 2/382) Yüce Allah, burada insanın kendi nefsine kabul ettiremediği bir şeyi başkalarına söylemesinin Kendisine karşı bir saygısızlık olduğunu ifade buyurmuştur. Söylediklerinin on katını yaşayan Hazreti Mesih (aleyhisselâm) gibi ülu’l-azm bir peygambere karşı Allah (celle celâluhu) tarafından böyle bir uyarı yapıldığı düşünülürse, diğer insanların bu konuda ne kadar dikkatli olmaları gerektiği daha iyi anlaşılacaktır.</p>
<p>Şekilden kurtulamamamız, formalitelerden sıyrılamamamız ve sureti bırakıp mânâya geçemememiz de söylediğimiz sözlerin muhataplarda tesirsiz kalmasına sebebiyet veren başka bir husustur. Eğer bir buçuk milyara yakın İslâm dünyası içinde on milyon insan, İslâm’ı Asr-ı Saadet Müslümanları gibi yaşasaydı, insanlık âleminin çehresi şimdi çok farklı olurdu. Ama Cenâb-ı Hakk’ın, <em>“Eğer şükrederseniz nimetimi arttırırım.”</em> (İbrahim sûresi, 14/7) beyanıyla vaat ettiği nimetlerden mahrum kalmamak için de her şeye rağmen olana da hamd olsun!</p>
<p>Yâ Rab! Verdiğin nimetleri görmezlikten gelerek, bizi onlardan mahrum bırakma! Kalblerimize inşirah ver ve bizi hakikî insan eyle! Bizlere her zaman şükürle gürleyen, haşyetle ürperen, acz u fakr şuuruyla yalvarıp yakaran gönüller ihsan eyle!..</p>
<p><strong>Kaynak:Dert Musikisi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsadda-uslup-ve-sozun-tesiri/">İrşadda üslûp ve sözün tesiri</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrşad ruhu ve hakperestçe duruş</title>
		<link>https://hizmetten.com/irsad-ruhu-ve-hakperestce-durus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Mar 2021 07:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17514</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Üstad Hazretleri “Hakikat Çekirdekleri” ve “Sünuhat’ isimli eserlerinde, “Cumhur-u avamı burhandan ziyade me’hazdaki kutsiyet imtisâle sevk eder.” diyor. Bu sözün izahını lütfeder misiniz? Cevap: “Avam halk” mânâsına gelen “cumhur-u avam”&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-ruhu-ve-hakperestce-durus/">İrşad ruhu ve hakperestçe duruş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Üstad Hazretleri “Hakikat Çekirdekleri” ve “Sünuhat’ isimli eserlerinde, “Cumhur-u avamı burhandan ziyade me’hazdaki kutsiyet imtisâle sevk eder.” diyor. Bu sözün izahını lütfeder misiniz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> “Avam halk” mânâsına gelen “cumhur-u avam” ifadesiyle burada kastedilen; İslâmî ilimlere vâkıf olmayan, dinî hayatını taklide bağlı olarak yaşayan ve dinin ruhuna nüfuz edemeyen kişilerdir. Bu tür insanlar genel itibarıyla aklî, mantıkî ve felsefî delilleri pek bilmezler/bilemezler; ilmî istidlâller de onlara çok ağır gelir. Aynı şekilde pozitif bilimlerin verilerini de anlamakta zorlanırlar. Bu açıdan aklî, felsefî istidlalleri kullanarak onlara hitap etmenin pek bir faydası olmayabilir. Bunun yerine farzdan harama, mübahtan adaba kadar herhangi bir şer’î meseleyi onlara anlatırken, “Kur’ân, bu konuda kat’î olarak şöyle ferman ediyor.” veya “Sünnet-i Sahiha’da konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır.” dediğinizde bu, onlar için daha bağlayıcı ve etkili bir beyan olacaktır. Çünkü Kur’ân ve Sünnet, -hakikatte öyle olduğu gibi- onlar nazarında da itimat ve ittiba edilmesi gereken çok sağlam iki kutsî kaynaktır.</p>
<p>Bu açıdan bazı hakikatleri avam halka anlatırken fıkhî tahliller, küllî kaideler yerine öncelikli olarak âyet-i kerimelerle Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz ve uygulamaları öne çıkarılmalıdır. Farklı bir ifadeyle, anlatılmak istenilen meseleler, “Efendiler Efendisi (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm), şöyle davranıyordu; şöyle oturuyor böyle kalkıyordu; şöyle yiyor böyle içiyordu.” vb. ifadelerle bizzat Efendimiz’in hayatına bağlanarak anlatıldığında bunun muhataplarda çok daha inandırıcı ve yönlendirici bir etkisi olacaktır.</p>
<p>Buraya kadarki izahlardan anlaşılacağı üzere “aslî kaynak” diye ifade edebileceğimiz “me’haz” dediğimizde ilk anlaşılması gereken Kur’ân ve Sünnet’tir. Bununla birlikte bazı büyük şahsiyetler hayatlarını milimi milimine Kur’ân ve Sünnet yörüngeli yaşadıklarından ötürü halkın sevgi ve güvenini kazanmışlar ve bir mânâda izafî bir me’haz hâline gelmişlerdir.</p>
<h3>Hakperest âlimlerin dimdik duruşu</h3>
<p>Mesela İmam Ebû Hanife’nin (rahmetullahi aleyh rahmeten vasiaten) binlerce talebesi olduğu ifade ediliyor. Bunların bir kısmı İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi ulemadan olsa da, halk arasından da o halkaya dâhil olan ve gelip onu -belki tam olarak anlayamasa da- kenarından, köşesinden dinleyen çok sayıda insan olmuştur. Avamdan olan insanların bu halkada konuşulan derin ilmî meseleleri, onların menatlarını, konuyla ilgili usûl-i fıkıh disiplinlerini, içtihat sistematiğini anlamaları çok zordur. Fakat Hazret’in öyle bir Allah’a teveccühü, Peygamberimiz’e bağlılığı ve din yolunda dimdik duruşu vardır ki işte bu duruş, o insanların gönlünde bin tane delilden daha güçlü tesir meydana getirmiştir.</p>
<p>İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed İbn Hanbel gibi fakihler hak yolunda dik duruşlarından hiç taviz vermemiş ve ömürlerinin sonuna kadar sahip oldukları kıvamları korumuşlardır. İmam Şâfiî, Müslüman idareciler tarafından zincirlere bağlanarak Bağdat’a celp edilmiş ve orada istintaka tâbi tutulmuştur. Fakat çevresindekiler onun enginliğini gördüklerinde eziyeti bırakmış ve ona hürmet etmeye başlamışlardır. Aynı şekilde İmam Ahmed İbn Hanbel, zindanlara atılmış, kırbaçlanmış, işkence görmüş fakat duruşunu hiç değiştirmemiştir. Daha sonraki dönemlerde yaşamış olan İmam Gazzâlî Hazretleri’nin duruşuna bakacak olursanız, onun da istikametini hiç kaybetmediğini, hep dimdik durduğunu ve muhataplarına tecdid mülâhazasıyla hak dini yeniden ifade ettiğini görürsünüz. İşte avam halk onların bu dik duruşlarına bakmış ve onları, arkasından gidilecek birer rehber olarak kabul etmiştir.</p>
<h3>Hakka çağrıda dosdoğru bir duruş</h3>
<p>Aynı şekilde Hazreti Pîr de çağımızın sesi soluğu olmaya, fen ve felsefeden gelen dalâletlere karşı aklî, mantıkî ve ilmî bir kısım delillerle imanı yeniden inşa etmeye, İslâmiyet’i akılların, ruhların ve hislerin kabul edeceği şekilde yeniden insanlara sunmaya çalışmıştır. Onun ortaya koyduğu düşüncelere açılabilirseniz, onların derinliklerinde çok cevherlere ulaşabilirsiniz. Ayrıca yazmış olduğu Lahikalara baktığınız zaman, iman ve Kur’ân’a hizmet etmek isteyen insanlar için nasıl hizmet etmeleri lazım geldiği hususunda yanıltmayacak ve şaşırtmayacak çok önemli düsturlar ortaya koyduğunu görürsünüz. Fakat denilebilir ki onun yazdığı bu baş döndürücü eserlerin hiçbiri olmasaydı, o zatın seksen küsur senelik hayatındaki dimdik duruşu yeterdi. Evet, sizin mücelletlerle ifade etmek istediğiniz hakikatleri o zat elif gibi dimdik duruşuyla ifade etmiştir.</p>
<p>İşte bir realite olarak diyebiliriz ki avam-ı mü’minîn öteden beri aklî istidlâllerden, mantıkî kıyaslardan daha ziyade, Hakk’a müteveccih olan bu ufuktaki insanların söz ve tavırlarına itimat etmiş ve onların arkasından gitmişlerdir. Bu tür insanların durduğu yeri, durulması gerekli olan yer; yöneldikleri ciheti de yönelinmesi gerekli olan cihet olarak görmüşlerdir.</p>
<h3>Kalb ve ruh ufkunda diriliş</h3>
<p>Farklı zamanlarda ortaya çıkan diriliş hareketlerinde de, kalb ve ruh ufkunu ihmal ederek sadece aklını ve mantığını kullanan, amel buudu noksan bir ilimle başkalarına bir şey anlatmak isteyen insanlardan daha ziyade, iç dünyasına yönelmiş, ciddî bir murakabeye dalmış, kendi ruhunun ufkuna göre yaşayan, ömrünü kalbî ve ruhî hayat yörüngesinde sürdüren insanlar toplumdaki yenilenmeyi sağlamışlardır. Yaşanan ba’sü ba’de’l-mevtlerin, diriliş hareketlerinin arkasında bu tür ruh ve kalb kahramanları vardır. Bu diriltici solukları Hazreti Pîr’den Mevlâna Halid-i Bağdadî’ye, Alvar İmamı’ndan kardeşi Vehbi Efendi’ye, İhramcızade Hazretleri’nden halifesi Hulusî Efendi’ye muhtelif meşreplerden sayısız gönül erleriyle misallendirebilirsiniz. Herhangi bir beklenti içine girmeden, işin sonundaki semereyi hiç mi hiç düşünmeden, kendilerini delice hak yoluna adamış bu büyük zatlar, çevrelerinde oluşturdukları atmosfer içinde, sizin bin tane mektebinizde yetiştirdiğiniz insandan daha büyük ruh ve kalb insanları yetiştirmişlerdir.</p>
<p>Bu ifadelerimizden bütün bütün ilme ve ilmî hakikatlere kapanılması gerektiği, onların bir işe yaramadığı anlaşılmamalıdır. Elbette ki ilim, ilmi elde etme yolları ve ilmî hakikatler dirilişimiz adına çok önemli dinamiklerdir. Bizim burada üzerinde durduğumuz mevzu ise, me’hazın kudsiyetinin çok önemli bir tesirinin olduğudur. Çünkü onda, samimiyet, Allah’a yakınlık, Allah’la irtibat ve Allah’a nisbet vardır ki, muhataplar üzerinde derinden derine tesir hasıl eden faktörler de işte bunlardır.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-ruhu-ve-hakperestce-durus/">İrşad ruhu ve hakperestçe duruş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrşad mesleği ve iffet surları</title>
		<link>https://hizmetten.com/irsad-meslegi-ve-iffet-surlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2021 07:00:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[iffet]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17460</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Peygamber yolunun temsilcilerinde bulunması gereken iffet anlayışı nasıl olmalıdır? Cevap: Bütün peygamberler, hayatlarını, gökler ötesinin mesajlarını insanlığa sunma istikametinde kullanmış, bunun karşılığında kimseden bir beklentiye girmemiş, tevazu ve mahviyetle hayatlarını&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-meslegi-ve-iffet-surlari/">İrşad mesleği ve iffet surları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Peygamber yolunun temsilcilerinde bulunması gereken iffet anlayışı nasıl olmalıdır?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Bütün peygamberler, hayatlarını, gökler ötesinin mesajlarını insanlığa sunma istikametinde kullanmış, bunun karşılığında kimseden bir beklentiye girmemiş, tevazu ve mahviyetle hayatlarını sürdürmüş, israftan uzak durmuş, kanaatten ayrılmamış, züht içerisinde basit ve sade yaşamışlardır. Vâkıa, Hazreti Davud (aleyhisselâm) ve Hazreti Süleyman (aleyhisselâm) gibi bazı peygamberlere saltanat da verilmiştir. Fakat onlar asla mütevazı hayatı terk etmemiş, sahip oldukları bütün imkân ve gücü, o gün için hak olan dini bayraklaştırma istikametinde kullanmışlardır. Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği saltanat, onların ne başlarını döndürmüş ne de bakışlarını bulandırmıştır. Evet, onlar, hiçbir zaman iffet ve ismetlerine toz kondurmamış, çevrelerine hep güven telkin etmiş, hayatları boyunca peygamberlik sıfatlarına sadık kalmışlardır. Bu açıdan peygamber yolunda yürüyen insanların o yolun hakkını vermelerinin şartı da, peygamberlerin ayrılmaz vasfı olan bu sıfatlarla donanmaktır. Bu yolda yürümeyenlerin ise, irşad ve tebliğ vazifelerini yerine getirmeleri bir yana, Müslüman olsalar dahi yer yer şeytan güzergâhına girme ihtimali vardır.</p>
<h3>Kirlenen sadece senin adın olmaz</h3>
<p>İrşad yolunda koşturanlar, bilhassa âli bir heyet içinde yer alıyorlarsa, işledikleri günahlar, hatta iffet ve sadakatlerine dokunacak küçük hatalar bile içinde bulundukları heyetin bütününü mahcup duruma düşürebilir. Çünkü böyle bir heyet, tıpkı bir vücut gibidir. Onun herhangi bir uzvuna çamur sıçradığında, netice itibarıyla bütün bünye bundan rahatsızlık duyar. Dolayısıyla paçasına çamur sıçrayan bir insan, “Yüzüme, elime, gözüme sıçramadığı için bir mahzuru yok.” diyemez. Aynı şekilde herhangi bir camiaya mensup olup gözünü, kulağını, elini, ayağını, dilini kontrol edemeyen, meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa etmeyerek kenarından köşesinden bile olsa gayr-ı meşru daire etrafında gezen bir kişinin, “Ben, topuktum, ayaktım, dizdim.. Bana sıçrayan levsiyattan başkalarına bir zarar gelmez sandım.” demesi doğru değildir.</p>
<p>Bu açıdan hakka hizmet yolunda koşturanlara düşen vazife, üzerlerine çamur sıçratmama konusunda fevkalâde hassas yaşamak, hep tertemiz kalmaya dikkat etmek; yerken içerken, otururken kalkarken, el, ayak, dil ve göz gibi uzuvlarını kullanırken hep iffet dairesi içinde kalmaktır. Hak ve hakikate tercüman olmaya çalışan hakikî bir mürşid, iffet mevzuunda ellerini kaldırıp çok rahat, “Allah’ım! Eğer Senin sevmediğin bir şeye göz dikecek, kulak kabartacaksam, canımı al!” diyecek kadar mefkûresine sadık kalmalı, kararlı durmalı, yiğitçe davranmalı ve asla İslâm’ın çehresini kirletmemeli, üzerine bir şey bulaştırmamalıdır. Zira irşad yolunun gerçek temsilcileri olan peygamberler ismet ve iffetlerini muhafaza konusunda o kadar hassas hareket etmişlerdir ki, belva-i amm nevinden dahi olsa eteklerine zerre kadar çamur sıçratmamış, namuslarına zerre kadar toz kondurmamışlardır.</p>
<h3>“Allah’ım benimle arkadaşlarımı, arkadaşlarımla da beni mahcup etme!”</h3>
<p>Bu konuda gerekli hassasiyeti göstermeyen bir insan umumun hukukuna tecavüz ediyor ve onlara, tıpkı bir şeytan gibi zarar veriyor demektir. Dolayısıyla da, camianın bütün fertleri, “Hakkımı helâl ettim.” demedikten sonra böyle bir kişinin Cennet’e girmesi şüphelidir. Bu sebeple biz dualarımızda sürekli, “Allah’ım benimle arkadaşlarımı, arkadaşlarımla da beni ve arkadaşlarımı mahcup etme!” diye yalvarıp yakarmalıyız.</p>
<p>Maalesef günümüz dünyasında Müslüman geçinen öyle insanlar öyle mesâviler irtikâp ettiler ki, bunlar karşısında bir asa gibi iki büklüm oluyor ve “Keşke nefislerine uyup bunu yapmasalardı! Keşke iffet ve sadakat mevzuunda ölüp ölüp dirilselerdi ama bu levsiyatın içine girmeselerdi!” diye kıvrım kıvrım kıvranıyorsunuz.</p>
<h3>Konuşmada iffet</h3>
<p>Öte yandan bizim gibi sıradan insanlar için geçerli olmasa da, belirli konumda bulunan insanların, konuşacağı şeyleri gözlerinin içine bakan insanların hatırına on defa düşündükten sonra konuşmaları gerekir. Onlar, konumlarının gereği, ağızlarından çıkmadan önce her bir sözü on defa düşünmeli, hecelemeli ve daha sonrasında bir şiir mısraı gibi halka sunmalıdır. Çünkü muhataplar tarafından nasıl algılanacağı, ne türlü tepkilere sebebiyet vereceği hesaba katılmadan söylenen sözler, bazen sinelerde bir mızrak gibi yara açar ve çoğu zaman bu yaraların tedavisi çok zor olur. Hatta bazen düşünülmeden söylenilen sözler ihtilâf ve iftiraklara da sebebiyet verebilir. Zira kimi zaman tek bir söz iki topluluğu karşı karşıya getirir ve vuruşturur; kimi zaman bir cümle bir milleti batırabilir.</p>
<h3>Cennet’in temel unsurları olan yitik değerlerimiz</h3>
<p>İffet, ismet, sadakat ve vefa maalesef bizim yitirdiğimiz değerlerimizdir. Bunlar yitirdiğimiz cennetin temel unsurlarıdır. Şayet siz yeniden bir cennet kurmayı düşünüyorsanız, kuracağınız bu cennetin temel malzemesini bunlar oluşturmalıdır. Zaten bu medeniyet binasının mimarisi çok önceden peygamberler tarafından çizilmiştir. Daha sonraki zamanlarda, çağın ihtiyacına göre tecdit gerektiğinde, müçtehit, müceddit, evliya ve asfiya tarafından farklı resim kareleriyle bir kere daha bu mimarî nazarlara arz edilmiş ve âdeta muhataplara şu mesaj verilmiştir: “Eda ve endamınızı bir kere daha bu çizgilere göre ayarlayın. Çünkü gerçek kulluk anlayışı bu mimariye uymaktan geçer.”</p>
<p>Merhum Seyyid Kutup, “Nerede biz, nerede hakikî Müslümanlık!” demişti. M. Akif’in konuyla ilgili sözleri ise daha ağırdır:</p>
<blockquote><p>Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;<br />
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile,<br />
Kaç hakikî Müslüman gördümse, hep makberdedir,<br />
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!</p></blockquote>
<p>Bunları söyleyerek kimseyi ümitsizliğe düşürmek istemem. İnsan daha baştan yeis kapılarını arkasına kadar sürgülemeli ve asla ümitsizliğe düşmemelidir. Fakat bunun yanında insan, sık sık kendini murakabeye tâbi tutmaktan da geri durmamalıdır. Çünkü burada hesaplı yaşarsanız, öbür tarafta altından kalkamayacağınız hesaplarla karşı karşıya kalmazsınız. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), <em>“Benden sonra peygamber gelseydi bu, Ömer olurdu.”</em> (Tirmizî, menâkıb 17) buyurduğu o büyük insan, <em>“Hesaba çekilmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz.”</em> (Tirmizî, kıyâmet 25) mülahazasıyla hayatını hep muhasebe şuuru içinde geçirmiştir.</p>
<p>Bu itibarla insan, ciddî bir matematik mantığına göre hayatını tanzim etmelidir. Çünkü bir tarafta, birleri on, onları yüz, yüzleri de bin yapma imkânı varken, diğer yandan yapılan küçük bir hata ile bütün bunların heba edilmesi ihtimal dâhilindedir. Başka bir ifadeyle insan, hayatını ciddî bir hesaba bağlı yaşadığı takdirde birleri bin yapabilecekken, hesapsız yaşadığı takdirde, çok küçük hatalarla yıkılabilir. Bundan dolayıdır ki ruhlarımıza ışık saçan Hazreti Pîr-i Muğan, <em>“Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma!”</em> (Lem’alar s.169-170 (On Yedinci Lem’a)) diye ikazda bulunmuştur.</p>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) de, harama bakmanın, şeytanın zehirli oklarından bir ok olduğunu ifade buyurmuştur. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/173) Çünkü bazen göz bakar, ayak ona doğru adım atar, el uzanır ve neticede bohemliğin en utandırıcısı yaşanabilir. Şayet o kişi bir camiaya mensup ise, onun işlediği münkerat, bütün camiaya mâl edilebilir. Günümüzde bu tür düşmeler gerçekleşsin ve bununla koskocaman bir heyeti suçlama imkânı doğsun diye fırsat kollayan insanların varlığını da hesaba katacak olursak, bu konuda çok daha dikkatli olunması gerektiği anlaşılacaktır.</p>
<h3>Emaneti muhafaza</h3>
<p>O hâlde gelin Allah aşkına, bütün bir heyeti mahcup edecek bu türlü densizliklere girmemek için sur üstüne surlar, kale üstüne kaleler oluşturalım. Bununla yetinmeyip üst üste kapılar koyalım. Şeytanın aveneleri geldiği zaman da, “Beyhude yorulma, kapılar sürmelidir.” diyelim. Böylece bulunduğumuz konumda Allah’ın izniyle emn ü eman içinde irşad ve tebliğ vazifesini yerine getirelim.</p>
<p>Allah’ın bize lütfetmiş olduğu dünyayı ve onun içindeki bir kısım güzellikleri nefsimize uyarak yıkmayalım. Hakikaten Cenâb-ı Hak, bugün birbirini bile tanımayan inanan gönüllere, süper güçlerin bile elde edemediği, Devlet-i Âliye-i Osmaniye’ye bile müyesser olmayan nice inkişaflar lütfetti. Mazhar olduğumuz bu kadar nimet için başka hiçbir şey söylemeden oturup kalkıp “Elhamdülillâh” desek, yine de bunların karşılığını vermiş olmayız. Kaldı ki Sadî, her nefeste iki şükrün vacip olduğunu söylüyor. Bahsettiğimiz lütuf ise, bir nefesin çok ötesinde bir mazhariyettir.</p>
<p>Hâsılı yük ağır, emanet çok muhterem. Bu emaneti elli koruma ekibiyle götürseniz, yine de yeterli olmaz. Zira bu emanet, Allah’ın emaneti, Resûlullah’ın emaneti, mücedditlerin ve selef-i salihînin emaneti. O hâlde gelin Allah aşkına, insanımızı mahcup etmeyelim bu mevzuda! İffetimizle yaşayalım, arzularımızı gömelim, gömmekle de yetinmeyelim, üzerine kayalar koyalım. Böylece imanımızı muhafaza altına alalım, ahiretimizi mahvetmeyelim. Fırsat doğunca keselerini, cüzdanlarını, çantalarını doldurmak suretiyle ahiretlerini mahvedenler gibi olmayalım. Dünyayı her şey sananların aldandığı gibi biz de aldanmayalım. Karunlaşanlar gibi karunlaşmayalım; firavunlaşanlar gibi firavunlaşmayalım. Bilâkis Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali (radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi hareket edelim!</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-meslegi-ve-iffet-surlari/">İrşad mesleği ve iffet surları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Newton’un, bir ateisti irşat edişi &#124; Zekeriya Çiçek</title>
		<link>https://hizmetten.com/7newtonun-bir-ateisti-irsat-edisi-zekeriya-cicek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Nov 2020 17:00:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13026</guid>

					<description><![CDATA[<p>Newton, inançsız âlim arkadaşına iman dersi vermek için belli bir tarihe randevu verir evine davet eder. Kendi elleriyle değişik materyaller kullanarak muhteşem bir güneş sistemi modeli yapar. Modeli onun dikkatini&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/7newtonun-bir-ateisti-irsat-edisi-zekeriya-cicek/">Newton’un, bir ateisti irşat edişi | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Newton, inançsız âlim arkadaşına iman dersi vermek için belli bir tarihe randevu verir evine davet eder. Kendi elleriyle değişik materyaller kullanarak muhteşem bir güneş sistemi modeli yapar. Modeli onun dikkatini çekecek tarzda evinin güzel bir köşesine koyar. Eve gelen misafiri doğrudan güneş modelinin yanına gider ve hayranlığını gizleyemez sürekli o modelle ilgilenir. Nereden çıktı bu, kim nasıl yaptı bunu? Gibi sorular sorar. Zaten Newton’un derdi de budur.</p>
<p>Newton ‘’Bu modelin malzemeleri tesadüfen bir araya gelip bu güneş sistemi modelini meydana getirdiler. ‘’der demez arkadaşı ‘’Benimle alay mı ediyorsun?’’der. Newton ‘’Bak görüyorsun ki şu küçücük model bile tesadüfen meydana gelemez. Bunu planlayıp tasarlayan ve inşa eden biri olmalıdır, öyle değil mi? Pekâlâ bunun gerçeği olan bizim de içersinde yaşadığımız şu muhteşem güneş sistemi nasıl kendi kendine meydana gelebilir?’’ der ve arkadaşını oracıkta irşat eder.</p>
<p>Madem “iyiliğin kölesidir İnsan.” Ve madem  “Bir fincanın kırk yıl hatırı vardır.” O zaman çok iyi düşünmeliyiz ve şunları söylemeliyiz.</p>
<p>Cenab-ı Hak(cc) bizleri şu fani âlemde bizi yokken var etti. Varlık içinde can verdi. Canlılar içinde insanlık mertebesinde yarattı. Kudsi Hadis olduğu rivayet edilen “Ey habibim eğer sen olmasaydın bu âlemleri yaratmazdım.” sırrına mazhar olmuş kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Hz Muhammed’e (sav) ümmet olarak yarattı. Bizler Allah’a (cc)  ne kadar şükretsek ne kadar kulluk etsek asla karşılığını ödeyemeyiz. Allah(cc) huzurunda ebedi kurtuluşumuz ancak onun merhametiyle mümkündür.</p>
<p>Allah Resulü(sav) bile der ki “Ben de amelimle cennete giremem. Ancak Rabbimin rahmetiyle girebilirim”’der. Herkes şu gerçekte mutabık olmalı. Bizde bize ait zerre miktar varlık mülkü yok, varlığımız ondan çünkü yok olmasına engel olamıyoruz. Allah’a(cc) hiç bir şey vermediğimiz halde onun bize verdiği sonsuz nimetler, onu sevmemiz ve onun sevdiklerini sevmemiz ve O’na itaat etmemiz için yeterlidir.</p>
<p>Kur’an: “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” (Ra’d – 28) Der ferman eder.</p>
<p>Dilimizle tattığımız bir nimetin kalıcı lezzet vermesi nimetten mün’imi bulup ona hakiki şükürle mümkündür. Ruhumuzun almadığı her tad mezarda bizimle çürümeye mahkûmdur.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, insan sevdiğine itaat eder ve sevmediğine düşmandır.</p>
<p>İman-ı tahkikiye sahip müminlerin ölümü karşıladıkları sekerât anındaki huzurları dillere destan misallerle doludur. Ehl-i küfrün ve ilhadın ölüm anlarındaki çektikleri acı ve ızdıraplı halleri şahit olanları bile olumsuz yönde etkiler.</p>
<p><strong>Hizmetten | Zekeriya Çiçek</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/7newtonun-bir-ateisti-irsat-edisi-zekeriya-cicek/">Newton’un, bir ateisti irşat edişi | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrşad ve Mürşid</title>
		<link>https://hizmetten.com/irsad-ve-mursid/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Aug 2020 06:00:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İrşad]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Mürşid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13368</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğru yolu gösterme, gönülleri Hakk&#8217;a uyarma; söz, yazı ve daha değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle kalben, fikren insanların Allah&#8217;a ulaşmasına engel sayılan mâniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak&#8217;la buluşturma; Hak&#8217;la&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-ve-mursid/">İrşad ve Mürşid</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doğru yolu gösterme, gönülleri Hakk&#8217;a uyarma; söz, yazı ve daha değişik vesileleri değerlendirmek suretiyle kalben, fikren insanların Allah&#8217;a ulaşmasına engel sayılan mâniaları bertaraf ederek duygu ve düşünceleri Hak&#8217;la buluşturma; Hak&#8217;la tanışık ruhların da, O&#8217;nunla münasebetlerinde daha bir derinleşip yükselmelerine vesile olma mânâlarına gelen irşad; insanları ferden ferdâ veya cemaat hâlinde hususî bir terbiyeye tâbi tutarak bunların içindeki liyâkatlileri &#8220;bi&#8217;l-kuvve&#8221; ve &#8220;bi&#8217;l-istidat&#8221; insanlık seviyesinden &#8220;bi&#8217;l-fiil&#8221; insan olma mertebesine.. tabir-i diğerle, &#8220;insan-ı kâmil&#8221; olma ufkuna yönlendirmenin unvanı olagelmiştir.</p>
<p>İrşadı; zâhir ve bâtına vâkıf, kalb-kafa izdivacına muvaffak olmuş yetkin kimselerin, bir kısım istidatları, seviyeli insan olmaya çağrısı şeklinde anlamak da mümkündür. Bu mânâda ona, kalb ve ruh kahramanlarının, kendi hususî mazhariyetlerini başkalarına duyurma cehdi de diyebiliriz ki, işte böylelerinin elinde her zaman kömürler elmasa dönüşmüş, taş ve toprak da altın seviyesine yükselmiştir. Aslında, irşad ve mürşid konusunda tasavvuf erbabı da, meseleyi hep bu çerçevede ele almış ve onu, aşkın insanların, insanüstü gayretleri şeklinde yorumlamışlardır. Onlara göre, gönülleri Hakk&#8217;a uyarma adına ortaya konan seviyesiz, kalitesiz gayretlere irşad denemeyeceği gibi, ruhlara insan-ı kâmil olma ufkunu açamayanlara da mürşid denemez.. denemez; zira bunların kendileri irşada muhtaçtırlar ve mutlaka terbiye edilmelidirler. Bir enfes Türk atasözünde:</p>
<p>&#8220;Kendi muhtâc-ı himmet bir dede,<br />
Bilmez ki gayra nasıl himmet ede.&#8221;</p>
<p>denir ki, tam böyleleri için söylenmiş gibidir. Üsküdarlı Salim Süleyman ise, bu mülâhazayı biraz da şâirâne bir eda ile şöyle seslendirir:</p>
<p>&#8220;Şeyhimiz kendisi ilimde kalmış âciz,<br />
Nerde kaldı ki keyfiyet-i irşadı bile&#8221;</p>
<p>Bağdatlı Rûhî&#8217;nin konuya yaklaşımı daha da alaylı bir üslûp iledir:</p>
<p>&#8220;Gör zâhidi kim sâhib-i irşad olayım der,<br />
Dün mektebe gitti, bugün üstad olayım der.&#8221;</p>
<p>Aslında, dünya hayatında kalıcılığı ve uhrevî neticeleri itibarıyla en değerli bir iş varsa o da irşaddır.. tabiî, en kıymetli insan da irşad eri olan mürşiddir. Ne var ki, herkesin irşadı da onun kâmet-i kıymetine göredir; öyle ki, bu konuda kutbiyet ve gavsiyet dairelerinin irşad kahramanlarından düz mev&#8217;izecilere kadar bir sürü irşad erinden bahsetmek mümkündür.</p>
<p>Umumî mânâda mürşid; kısmen üzerinde de durduğumuz gibi, irşadla alâkalı bütün esasları ruhunda toplamış bir hakikat dellâlı, bir mânâ kahramanı ve gönüllere Hak nefehâtını duyuran bir peygamber varisidir. Ona &#8220;seccade-nişîn&#8221;, &#8220;post-nişîn&#8221; veya &#8220;şeyh&#8221; denmesi, irşad vazifesindeki bir kısım hususî durumları itibarıyladır. Şöyle ki, tavzif, salâhiyet, Hakk&#8217;a kurbet ve ilm-i ledünne açık olma.. gibi imtiyazları olan bir mürşid, düz bir vaiz ve nâsihten çok farklıdır: Sıradan bir irşad eri, anlatıp duyuracağı hakikatları kendi gönül ve idrak ufkuna göre duyar, hisseder ve başkalarına da bu çerçevede duyurur.. Hakk&#8217;ın matmah-ı nazarı ve bir Kutup Yıldızı gibi herkese yol gösteren bir kutup veya kâmil mürşid ise anlatıp duyuracağı hususları temel kaynakların renk ve desenine göre yorumlar, seslendirir ve başkalarına sunacağı her şeyi kalb ve ruhunun şivesiyle sunar.. kutbiyetini gavsiyetle derinleştirmiş özel donanımlı bir kâmile gelince mevsimi gelince bunların üzerinde durmayı da düşünüyoruz atmosferine giren herkese ufkunun boyasını çalar ve onları Kur&#8217;ân ve Sünnet malzemesiyle âdeta yeniden inşa eder.</p>
<p>Hangi seviyede olursa olsun irşad, Hak rızasının hedeflenmesi şartıyla, kulluk vazifelerinin en mübecceli, böyle bir mükellefiyeti, mazhariyetleri ölçüsünde yerine getiren hakikat eri de peygamber varisi bir mürşiddir. Ancak bir mürşid-i kâmille yol arkadaşlığında, hem refâkat zevki ve hem pek çok vuslat emaresi bulunmasına karşılık, nâkısıyla yolculuğun sıkıntılı olduğu/olacağı da bedîhîdir.</p>
<p>Edebiyatımızda &#8220;Lâ&#8221; ile mermuz bir manzûmede şöyle denir:</p>
<p>&#8220;Mürşide var, mürşide var, mürşide,<br />
Andan olur derde derman ey dede.&#8221;</p>
<p>Enverî, bu gerçeğe şöyle bir ses katar:</p>
<p>&#8220;Rü&#8217;yet-i dîdâr-ı Hak&#8217;tan &#8220;Len terânî&#8221; remzini,<br />
Çeşm-i zârım aşkıyla &#8220;Tûr&#8221; olmayınca bilmedim;<br />
Kisve-i âl-i abâ Enver hakikat sırrını,<br />
Vuslat-ı mürşidle mesrûr olmayınca bilmedim.&#8221;</p>
<p>Şimdi, herkesin istidat, müktesebât ve mazhariyetlerine göre farklara girmeden konuyu, umumî mânâda, hemen her mürşid için temel disiplin sayılan bir kısım esaslarla irtibatlandırarak biraz daha açmaya çalışalım:</p>
<p>Mürşid; insan-kâinat-Allah münasebetlerini ve bu dairelerle alâkalı husûsiyetleri bilen ârif bir insan demektir. Allah&#8217;ı bilmeyen münkir ve cahil, O&#8217;nunla varlık arasındaki münasebeti görüp sezemeyenler kör ve gafil, kendini bilmeyen de yalnız ve gariptir ve bunların hepsinin irşad edilmeye ihtiyaçları vardır.</p>
<p>Mürşid; her zaman Kur&#8217;an ve kâinat kitabına karşı ince ayarlı iyi bir mütalâacı; varlığın esrarına âşinâ mütecessis bir dimağ; gözü sürekli mahsûsât üzerinde, ağzı ve kulağı Kur&#8217;ân&#8217;ın tilâvetinde, her şeyi basirete bağlı götürmeye çalışan bir gönül eridir. Hisleri sağlam, müşahedeleri ihâtalı, muhakemeleri de peygamberâne tavırlarla bezeli bir gönül eri. O, ele aldığı her meseleye küllî (bütüncül) bir nazarla bakar.. hükümlerinde tekvînî emirlerle tenzîlî fermanların birleşik noktalarını gözetir.. insanlara Allah&#8217;ın muradını iletirken ve bilgi, irfan ruhunun ilhamlarını muhtaç gönüllere duyururken sadece ve sadece O&#8217;nun hoşnutluğunu düşünür.. her hamle ve her hareketini O&#8217;na yakınlık düşüncesine bağlı götürmeye çalışır.</p>
<p>Mürşid; dava ve düşüncesini herhangi bir beklentiye girmeden tam bir adanmışlık ruh hâleti ve ölesiye bir gayretle hemen her zeminde mırıldanıp duran ve ulaşanla ulaşılacak olan arasında bir köprü insanıdır. O, ücretlere, bedellere, mükâfatlara, ödüllere karşı her zaman kapalı kalmanın yanında, talepsiz gelen maddî ve mânevî bir kısım ihsanları da çevresindeki halis kimselerin gayretlerine bağlayarak, hep onları nazara verir.. bütün mevhibeleri gönlünde onlarla paylaşır ve mensubu konumunda bulunanları Hak teveccühlerinin birer vesilesi sayar. Bu seviyedeki bir fedakârlık, her zaman tebcil edilecek bir fedakârlıktır ama, hakikî mürşid, bu ölçüdeki gayretlerini dahi kat&#8217;iyen şâyân-ı takdir görmez.. takdir beklemez.. ve hele asla, hiçbir hareket ve faaliyetini Allah rızasının dışında dünyevî-uhrevî herhangi bir neticeye bağlamaz. O, Hak karşısında her zaman düz durur; zira bilir peygamberlerin yolunda yürüdüğünü ve bu yolun bir kısım âdap ve erkânının bulunduğunu, bunların başında da, irşadın Hak hoşnutluğuna bağlanması lâzım geldiğini.</p>
<p>Mürşid, muhataplarını bütün husûsiyetleriyle bilen ve onları her zaman şefkatle kucaklayan; sevinçlerine, kederlerine iştirak eden; başarılarını alkışlayıp olumsuz yanlarını görmezlikten gelen bir sevgi ve müsamaha kahramanıdır. O, çevresindeki aç gönülleri tatmin etmek ve karanlık ruhları aydınlatmak için her zaman bir buhurdanlık gibi tüter durur.. bir mum gibi içten içe &#8220;cız cız&#8221; ederek hep kendine rağmen yaşar.. oturur-kalkar yaşatma zevkiyle soluklanır ve mefkûresini ifade adına hiçbir fedakârlıktan geri kalmaz: Diriltmek için ölür, güldürmek için ağlar, dinlendirmek için hamarat gibi çalışır ve çevresindekileri ebediyete uyarma yolunda dur-durak bilmeden hep koşar; koşar ve ne yaldızlı takdirlere ne de insafsız tenkitlere önem vermez. İltifat gördüğünde &#8220;aman estağfirullah&#8221;la mukabelede bulunur. Tepki ve tenkitleri de &#8220;eyvallah&#8221;larla karşılar ve yoluna devam eder.</p>
<p>Mürşid, derecesine göre maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî değişik bilgilerle mücehhez, farklı konuları muhataplarıyla müzakere edecek kadar yetenekli ve onların problemlerine alternatif çözümler getirecek seviyede de bir bilgedir. Hâcegân ekolünün büyükleri, o günün mektepleri diyebileceğimiz medreselerde okutulan bütün ilimlerden icazetli müstaitleri irşadla tavzif ediyor, tekye ve zaviyelerini, kalb ve kafa izdivacına muvaffak olmuş, fizikî âlem kadar metafizik dünyalara da açık bulunan bu gönül insanlarıyla birer Hızır çeşmesi haline getiriyorlardı. Bize göre, bu ölçüdeki insanlarla gerçek derinliğine ulaşamamış irşad yuvaları birer harabe, bu yuvalarda irşad hikâyeleri anlatanlar birer aldanmış ve bu nursuz mekânlara sürüklenen yığınlar da birer talihsizdir. Bir hak eri ne hoş söyler:</p>
<p>&#8220;Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,<br />
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş&#8230;&#8221;</p>
<p>Mürşid; ilim ve mârifet ufku itibarıyla ne kadar da aşkın olsa, telkin, tebliğ ve temsilinde, muhataplarının idrak seviyelerini görüp gözetecek kadar arşiyesini ferşiyesiyle iç içe yaşayan bir kâmil, nüzûlünü urûca bağlamış bir vâsıl ve tenezzülünde etrafındakilerin sesi-soluğu olmuş kusursuz bir nâsihtir. O, terbiyegerdelerinin duygu, düşünce ve hissiyatlarını gözeterek yapacaklarını yapar ve söyleyeceklerini söyler. Ufkuna ait vâridâtın husûsî rengi ya da değişik mülâhazalara bağlı o vâridâtın iğlâk ve iphamıyla, muhataplarının düşüncelerini karıştırmadan her zaman uzak durmaya çalışır; çalışır zira hakikî mürşid, Kur&#8217;ân&#8217;ın has bir talebesidir ve Kur&#8217;ânî olma mecburiyetindedir. Kur&#8217;ân, yüceler yücesi bir sıfatın sesi-soluğu olmasına rağmen, vâhidî ve celâlî bir tecellî dalga boyunda değil de, ehadî ve cemâlî bir zuhur çerçevesinde peygamber ufkuna inmiş ve çoğunluğun idrak seviyesine göre insanlara seslenmiştir. Kur&#8217;ân&#8217;ın insanlarla muhaveresi böyle bir tenezzül çerçevesinde cereyan ettiği gibi, onun müstesna mübelliği, mürşidler mürşidi Hazreti Rûh-u Seyyidi&#8217;l-Enâm&#8217;ın (aleyhi ekmelü&#8217;t tehâyâ) irşad ve tebliğleri de hep bu üslûba bağlı cereyan etmiştir. O&#8217;na isnad edilen bir sözde bu husus vurgulanarak şöyle buyrulur:</p>
<p>&#8221; <span class="arabic">نَحْنُ مَعَاشِرُ الاَنْبِيَاءِ أُمِرْنَا أَنْ نُكَلِّمَ النَّاسَ عَلَى قَدْرِ عُقُولِهِمْ</span>&#8211; Biz nebiler topluluğu, insanların seviyelerine inmek ve onlara anlayabilecekleri bir üslûpla konuşmakla emrolunduk.&#8221;</p>
<p>Mürşid, bir hâl insanı ve yaşadıklarını seslendiren bir sadakat kahramanıdır. Zaten, davranışları itibarıyla inandırıcı olmayan bir kimsenin başkalarına bir şeyi kabul ettirmesi de mümkün değildir. Anlatılan gerçeklerin, vicdanlarda ma&#8217;kes bulmasının bir tek yolu vardır; o da, gönülden inanmak ve inandıklarını yaşayıp anlatmak. Şu tembih bu husûsu tenvire yeter zannediyorum: Cenâb-ı Hak Hazreti İsa&#8217;ya:</p>
<p>&#8220;<span class="arabic"> يَا عِيسَى! عِظْ نَفْسَكَ فَإنِ اتَّعَظَتْ بِهِ فَعِظِ النَّاسَ وَإِلاَّ فَاسْتَحْيِ مِنِّي</span>&#8211; Ey İsa! Önce kendi nefsine nasihat et; o, bu nasihatı tuttuktan sonra başkalarına hayırhâh olmaya çalış; yoksa benden utan.&#8221; buyurur. Bu irşad, Hazreti Şuayb&#8217;ın Kur&#8217;ân&#8217;da geçen: &#8220;<span class="arabic"> وَمَا أُرِيدُ أَنْ أُخَالِفَكُمْ إِلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ </span>&#8211; Ben sizi men ettiğim bir hususta size muhalif düşmek istemem.&#8221; (Hûd, 11/88) ifadeleriyle de tam bir uyum arz etmektedir.</p>
<p><span class="source21"><strong>Kaynak: Kalbin Zümrüt Tepeleri / M.Fethullah Gülen</strong></span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irsad-ve-mursid/">İrşad ve Mürşid</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
