<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>irade arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/irade/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/irade/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 Oct 2025 00:02:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>irade arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/irade/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cuma Hutbesi &#124; İrademizi Güçlendirme</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-irademizi-guclendirme/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Oct 2025 00:02:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[cumahutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=45580</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ الٓمٓۚ (1) أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ “Elif, Lâm, Mîm.  Müminler sadece &#8220;İman ettik&#8221; demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-irademizi-guclendirme/">Cuma Hutbesi | İrademizi Güçlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><span class="s4">الٓمٓۚ </span><span class="s5">(1</span><span class="s6">) أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لَا يُفْتَنُونَ</span></p>
<p class="s11"><span class="s9">“</span><span class="s9">Elif, Lâm, Mîm.</span><span class="s2">  </span><span class="s9">Müminler sadece </span><span class="s2">&#8220;İman ettik&#8221;</span><span class="s9"> demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, </span><span class="s2">imtihana tâbi tutulmayacaklarını</span> <span class="s2">mı</span><span class="s9"> zannettiler?</span><span class="s9">&#8220;</span> <span class="s10">(Ankebüt: 1-2)</span></p>
<p class="s11"><span class="s12">Muhterem Müslümanlar</span><span class="s13">! Hutbemiz, </span><span class="s12">“İrademizi güçlendiren </span><span class="s12">ve felç</span><span class="s12"> eden hususlar ”</span> <span class="s13">hakkındadır</span><span class="s13">.</span></p>
<p class="s14"><span class="s2">İrade</span><span class="s2">;</span> <span class="s9">herhangi bir şeyi yapıp yapmama hususunda, karar verme </span><span class="s2">gücü veya</span> <span class="s2">eğilimi</span><span class="s2">dir.</span><span class="s9"> Yani iki şeyden birini seçme durumunda bulunan bir insanın, o iki şeyden herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır.</span></p>
<p class="s14"><span class="s2">Aslında irade, </span><span class="s9">Allah’ın kudret ve </span><span class="s9">kuvvetiyle tecelli</span><span class="s9">etmesi için </span><span class="s2">bir şart-ı âdidir.</span> <span class="s9">B</span><span class="s9">u</span> <span class="s9">şart-ı âdide, sebeple sonuç arasında tenasüb-i illiyet prensibine göre bir </span><span class="s9">denklik yoktur</span><span class="s9">. Bir çekirdekten koca bir çam ağacının meydana gelmesi, bir yumurtadan civcivin </span><span class="s9">çıkması</span><span class="s9">, </span><span class="s15">-arka plandaki hazırlıkları bilmeyenler için-</span> <span class="s9">şehirleri aydınlatan bir elektrik şebekesinin düğmesine dokunma ile</span><span class="s9">,</span><span class="s9"> şehirlerin aydınlanması veya karanlığa gömülmesi gibi</span><span class="s9"> örnekler verilebilir. Böyle </span><span class="s9">durumlarda sebep ile netice arasında münasebet, kat’i</span><span class="s9">y</span><span class="s9">en söz konusu değildir. </span><span class="s2">Normal şartlar altında o sebebin, bu neticeyi meydana getirmesi imkânsızdır. </span></p>
<p class="s14"><span class="s2">İra</span><span class="s2">denin mahiyeti ne olursa olsun, mademki Allah bazı şeyleri onun üzerine bina etmiştir;</span><span class="s9"> öyleyse ona itibar edip </span><span class="s9">iradenin </span><span class="s9">hakkını vermek lâzımdır. </span><span class="s2">Allah, geleceğimizi, bizim iradelerimiz üzerine kurmuştur, </span><span class="s9">yani geleceğimiz adına irade, bir bakıma plan ve proje gibidir. Bu nedenle geçmişe</span><span class="s2"> “K</span><span class="s2">ader</span><span class="s2">”</span> <span class="s9">açısından geleceğe de </span><span class="s9"> </span><span class="s2">“İra</span><span class="s2">de</span><span class="s2">”</span><span class="s9"> açısından bakarız. Belki de Allah</span><span class="s9">,</span><span class="s9"> geleceğimizi tayin ederken </span><span class="s9">bizim irademizle</span><span class="s9"> yaptığımız çok küçük şeylere göre hüküm verecektir.</span></p>
<p class="s14"><span class="s2">İrade-imtihan münasebeti açısından meselenin bir diğer</span><span class="s2"> yönü de</span><span class="s2"> şudur: </span><span class="s9">Biz kendimize ait vazifeleri yapıp kat’iyen şe’n-i rubûbiyetin gereğine karışmama</span><span class="s9">lıyız. </span><span class="s9">Evet, bu da yine bir irade meselesidir. Zira bizim, Allah’ın yapacağı şeylere talip olmamız, irademizi aşan bir mevzudur. Kaldı ki gücümüzü, takatimizi aşan şeyler</span><span class="s9">i</span><span class="s9"> talep, neticede bizim ye’se düşmemize ve imtihanı kaybetmemize de sebep olabilir.</span></p>
<p class="s14"><span class="s9">Harbe giderken vezirleri Celâleddin Harzemşah’a demişler: </span><span class="s2">“Sen muzaffer olacaksın!”</span><span class="s9">; </span><span class="s9">O</span><span class="s9"> da onlara:  “</span><span class="s2">Ben Allah’ın emriyle cihad etmekle mükellefim. Galip veya mağlup etmek Allah’</span><span class="s2">a aittir</span><span class="s2">.”</span><span class="s9"> diye cevap vermiş. </span></p>
<p class="s16"><span class="s2">Netice itibarıyla bize kulluk yapmak düşer.</span><span class="s9"> Allah’a karşı: “Ben böyle yaparsam, Sen böyle yapar mısın?..” türünden gizli de olsa, pazarlık yapıyor gibi tavırlar takınmak </span><span class="s2">kat’iyen kulluk sınırları içinde mütalâa edilemez. </span></p>
<p class="s14"><span class="s2">İ</span><span class="s2">radenin</span> <span class="s2">devamlı olarak güçlendirilmesi gerekir.</span><span class="s9">Bunun için </span><span class="s9">de </span><span class="s2">dua ve istiğfar</span><span class="s9"> çok önemli iki faktördür.</span><span class="s2">“İstiğfar meyelân-ı şerrin kökünü keser, dua meyelân-ı hayra kuvvet verir.”</span><span class="s9">  </span><span class="s2">Ş</span><span class="s2">erre</span> <span class="s2">meyletmenin kökünü kesen istiğfar</span><span class="s2">;</span> <span class="s9">geçmiş günahlara nedamet etmek, hâlihazırdaki istikameti korumak ve gelecek adına günahlara karşı tavır belirleyerek kararlı olmak.. bir diğer ifadeyle Allah’a yöneldiğini vicdanında tam duymak</span> <span class="s9">demektir.</span><span class="s2"> Böyle bir istiğfar</span><span class="s9">, her türlü şerrin ve şerre meyletmenin kökünü kesen bir </span><span class="s2">tılsım veya iksir </span><span class="s9">gibidir.</span> <span class="s9">Dua </span><span class="s9">vesilesi </span><span class="s9">ile</span><span class="s9"> Rahmeti Sonsuz’la münasebete geçen insan, O’nun kuvvetine dayanmış, himayesine girmiş ve nefsanîliğin gayyalarına yuvarlanmaktan kurtulmuş olur.</span></p>
<p class="s14"><span class="s2">Aziz Müminler!  </span></p>
<p class="s17"><span class="s2">İ</span><span class="s2">nsan ruhunu felç eden</span><span class="s2">,</span> <span class="s2">i</span><span class="s2">rade insanının önünü kesen </span><span class="s2">birçok mania vardır. Bu </span><span class="s2">mânialardan biri de</span><span class="s9"> hiç şüphesiz </span><span class="s2">yeme-içme ve bedenin istekleri karşısında dize gelme</span><span class="s9"> gibi</span> <span class="s2">şehevânî arzu ve isteklerdir.</span> <span class="s9">Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiçbir zaman, </span><span class="s2">rahata düşkünlük</span> <span class="s2">ve tenperverliğe</span><span class="s9"> takılıp kalmamış, açlıktan bayılırken, susuzluktan kavrulurken bile O (s</span><span class="s9">.a.s)</span><span class="s9">, iradesiyle önüne çıkan bütün sıkıntıları aşmış ve Allah’ın inayet ve keremiyle hedeflediği noktaya ulaşmıştır.</span></p>
<p class="s18"><span class="s9">Hz. </span><span class="s9">Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ), ifade ettiği şu sözler, O Zât’ın (s</span><span class="s9">.a.s) </span><span class="s9">yaşadığı hayatı aksettirme adına çok önemlidir:</span> <span class="s2">“Bazen iki ay geçerdi de evimizdeki ocak yanmaz ve su kaynamazdı. </span><span class="s9">Bir gün kız kardeşimin </span><span class="s9">oğlu Urve</span><span class="s9">, </span><span class="s2">“Teyzeciğim! Ne </span><span class="s2">yiyip</span><span class="s2"> ne içiyordunuz?” dedi. Ben </span><span class="s2">de</span><span class="s2"> “İki siyah; bir su, bir de hurma.” </span><span class="s9">dedim.”</span></p>
<p class="s16"><span class="s2">M</span><span class="s2">akam arzusu ve şöhret </span><span class="s2">düşkünlüğü</span><span class="s9">,</span><span class="s9"> kalbin üzerine zift çekip, ruhu felç eden kötü hasletlerdendir.</span> <span class="s9">“</span><span class="s2">Şöhret, zehirli bala benzer. Eğer o belâya düşersen, </span><span class="s2">biz</span><span class="s2">, Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz</span> <span class="s2">de ve kurtul.”</span></p>
<p class="s14"><span class="s2">İrade insanları,</span><span class="s9"> Allah’a intisap etmenin dışında herhangi bir şan u </span><span class="s9">şerefe iltifat</span><span class="s9"> etmezler. Hz. Ömer’in ifadesiyle, “</span><span class="s2">Allah, bizi diniyle şerefli kılmıştır.</span><span class="s9">” Bunun dışında başka bir şeref aramak beyhudedir derler</span><span class="s9"> ve yapmaları gereken şeyleri yapmaya devam ederler.</span></p>
<p class="s14"><span class="s2">Diğer bir mânia ise izzet ve gururdur.</span> <span class="s2">“</span><span class="s2">Örnek</span><span class="s2"> bir insan”</span><span class="s9">  olarak gönderilen peygamberler ve onların izinden giden irade kahramanları </span><span class="s2">“onurum ve şerefim”</span><span class="s9">dememiş ve hiçbir zaman </span><span class="s2">şahsî izzetlerine, gururlarına takılmamışlardır</span><span class="s9">. </span></p>
<p class="s14"><span class="s2">Hz. İbrahim’in</span><span class="s9"> (aleyhisselâm) görmediği hakaret, çekmediği meşakkat, uğramadığı belâ ve musibet kalmamış; ateşler içine atılmış, ama o büyük nebi, </span><span class="s2">“İzzetime dokundu.”</span><span class="s9"> dememiş ve yüce davasını tebliğden bir an olsun geri durmamıştır. </span></p>
<p class="s14"><span class="s2">Hz. Musa</span><span class="s9"> (aleyhisselâm) çok şerefli ve onurlu olarak yetişmiş ama maruz kaldığı sıkıntılar karşısında </span><span class="s2">“Onurum ve şerefim.”</span><span class="s9"> deyip peygamberlik vazifesini terk etmemiş, firavunun karşısına çıkıp onunla hesaplaşmış ve orada da tevhidi ilan etmiştir. </span></p>
<p class="s14"><span class="s2">Ç</span><span class="s2">ilekeş</span> <span class="s2">nebi Hz. Mesih </span><span class="s9">(aleyhisselâm), hayatının baharında kavmi tarafından ölümle tehdit edilmiş; çeşit çeşit hakaretlere maruz kalmış ve hatta aç ve susuz bırakılmış da o, görmüş olduğu bütün bu eziyetlere takılıp kalmamış </span><span class="s2">“Onur ve gururum.”</span><span class="s9"> diyerek kendine de takılmamış, çarmıhların gölgesinde bile vazifesine devam etmiştir.</span></p>
<p class="s14"><span class="s2">İrade insanını tehdit eden hususlardan biri </span><span class="s2">de</span><span class="s2">insandaki </span><span class="s2">“</span><span class="s2">korku hissi</span><span class="s2">”</span><span class="s9">dir. Evet, iradenin zafer duygusunu felç eden bir his varsa o da </span><span class="s2">korkudur.</span><span class="s9"> Ehl-i dünya, mü’minlerin bu damarından her zaman istifade etmiştir/etmektedir. </span><span class="s9">  </span><span class="s9">Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle bir tehdit ve hücumun en şiddetlilerine maruz kalmıştır. </span><span class="s9">Amcası Ebû Talib’in ölümünden sonra müşrikler toptan hücuma geçince, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) inkisar içinde: </span><span class="s2">“Bağrını açıp beni koruyordun. Yokluğunu ne kadar da çabuk hissettirdin Ey Amcacığım!” </span><span class="s9">demişti.</span></p>
<p class="s18"><span class="s9">Ancak O (sallallâhu aleyhi ve sellem), o güne kadar olduğu gibi, ondan sonra da hep “</span><span class="s2">Allah, vekil olarak bize yeter.” </span><span class="s9">demiş ve bütün engelleri aşarak yoluna devam etmişti</span><span class="s9">r</span><span class="s9">.</span></p>
<p class="s18"><span class="s2">Cenâb-ı Hak</span><span class="s2">;</span> <span class="s2">irademizi güçlendirerek, </span><span class="s9">sayılan bu mânialara takılıp mahvolmaktan nefsimizi ve neslimizi muhafaza eylesin.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="s16"><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/10/Cuma-Hutbesi-Irademizi-Guclendirme.docx">Cuma Hutbesi | İrademizi Güçlendirme       </a>WORD</p>
<p class="s14"><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/10/Cuma-Hutbesi-Irademizi-Guclendirme.pdf">Cuma Hutbesi | İrademizi Güçlendirme      </a>PDF</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-irademizi-guclendirme/">Cuma Hutbesi | İrademizi Güçlendirme</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Güçlü irade isteyen dört büyük amel</title>
		<link>https://hizmetten.com/guclu-irade-isteyen-dort-buyuk-amel/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2021 06:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21914</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Münebbihât’ta Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen bir sözde şöyle buyrulmaktadır: إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ: اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ، وَالْعِفَّةُ فِي الْخَلْوَةِ، وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/guclu-irade-isteyen-dort-buyuk-amel/">Güçlü irade isteyen dört büyük amel</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Münebbihât’ta Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen bir sözde şöyle buyrulmaktadır:</em></p>
<p align="center"><span class="arabic">إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ: اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ، وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ، وَالْعِفَّةُ فِي الْخَلْوَةِ، وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ</span></p>
<p><em class="bold2">“Amellerin en zoru şu dört haslettir: Öfke anında affetmek, darlık zamanında cömertlik sergilemek, günahla baş başa yalnız bulunduğu vakit iffetli olmak, kendisinden korktuğu veya menfaat beklediği kimseye karşı hakkı söylemek.” Bu sözde nazara verilen amellerin ve o ameller karşısında elde edilecek mükâfatın izahını lütfeder misiniz?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Hazreti Ali Efendimiz’e nispet edilen beyanlara, onun Nehcü’l-Belâga’da yer alan sözlerine, üslûbuna ve kullandığı dile baktığımızda, “cahiliyeden yeni çıkıldığı, değişik ilim sahalarına ait mazmun ve mefhumların henüz yeterince inkişaf etmediği, dil ve belâgatla ilgili çalışmaların tam mânâsıyla ortaya çıkmadığı bir dönemde, belli bir literatüre bağlı olarak ifade edilebilecek böyle engin sözlerin söylenmesi pek mümkün görünmüyor. Muhtemelen ilimlerin inkişaf ettiği, farklı ilim sahalarına ait literatürün oluştuğu üçüncü ve dördüncü asırda bazı insanlar, söyledikleri bu sözleri ona nispet ettiler.” diyesi geliyor insanın. Fakat ikinci ihtimal olarak da Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) mâneviyata açık, ilhamları coşkun, vilâyet silsilesinin pederi konumundaki hususiyetleri göz önünde bulundurulduğunda, bu türden beyanlar birer ilham eseri olarak onun tarafından söylenmiş olabilir. İsimsiz müsemmanın, isimli müsemma hâline geldiği ve terminolojinin oturduğu dönemde bazı kişiler, söyledikleri güzel sözleri ona nispet etmiş olabileceği gibi, ondan gelen bazı sözleri kendi dönemlerinin mazmun ve mefhumlarıyla zenginleştirerek ifade etmiş olmaları da muhtemeldir. Kestirip atmak mümkün olmadığından, “<span class="arabic">اَللهُ أَعْلَمُ </span>İşin doğrusunu Allah bilir.” deyip soruda nazara verilen dört amel konusuna geçelim.</p>
<p>Hazreti Ali (radıyallahu anh) bu beyanında, başta,<span class="arabic"> إِنَّ أَصْعَبَ الْأَعْمَالِ أَرْبَعُ خِصَالٍ </span>sözüyle, amellerin en zorunun dört tane olduğunu ifade ediyor. Esasen bir yönüyle her amelin kendine göre bir zorluğu vardır. Günde beş defa abdest almak, namaz kılmak, hususiyle uzun ve sıcak günlerde sabahtan akşama kadar oruç tutmak, alın teriyle kazanılan malı infak etmek, hac ibadetini yerine getirmek, anne-babaya “Öf!” bile demeyecek ve yüz ekşitmeyecek şekilde onların hukukuna riayet etmek gibi ibadet ve mükellefiyetlere bakıldığında, bunların her birinin kendine göre bir kısım zorluk ve meşakkatleri olduğu görülecektir. Öyle zannediyorum ki hiç kimse sayılan bu amel ve ibadetler hakkında “Onları yapmak kolaydır.” demeyecektir. Hazreti Ali de yukarıdaki beyanıyla, ameller içinde zorlardan en zor olarak gördüğü şu dört meseleye dikkat çekmektedir:</p>
<h3>1. Öfke anında affetmek</h3>
<p>Bu hasletlerin ilki,<span class="arabic"> اَلْعَفْوُ عِنْدَ الْغَضَبِ </span>sözüyle ifade edilen, öfke anında affedici olabilmek. Esasında insanın, gayz ve öfkesinin magmalar gibi köpürdüğü bir anda, öfkesini yutabilmesi ve affedici olabilmesi Kur’ân-ı Kerim’in de üzerinde durduğu ve yapılmasını teşvik ettiği amellerden biridir. Mesela Allah (celle celâluhu), <span class="arabic">اَلَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ </span><em>“O takva sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için harcarlar; kızdıklarında, (intikam almaya güçleri yettiği hâde) öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.”</em> (Âl-i İmrân sûresi, 3/134) kavl-i kerimiyle, öfkeyi yutarak affedici olabilmenin takva sahiplerinin özelliklerinden birisi olduğunu beyan buyurmuş; öfkenin yutulmasının, dikenli bir kaktüsün yutulması kadar zor bir iş olduğunu nazara vermiştir. Elbette böyle zor bir ameli başaran insanın sevabı da ona göre kat be kat fazla olacaktır.</p>
<p>Başkaları tarafından rahatsız edilmeyen, keyfi yerinde olan, takdir görüp sevilen bir insanın affedici olması kolaydır. Asıl mârifet, birileri tarafından rahatsız edildiği, eza ve cefa gördüğü, bundan dolayı da öfkelendiği bir anda insanın iradesinin hakkını vererek mukabelede bulunmaması ve affedici olabilmesidir. Esasında insan, biri ona boynuzuyla dokunduğunda hemen ona karşı başka bir boynuz darbesiyle karşılık verecek bir mahlûk değildir. Allah (celle celâluhu), kemâle giden yolda insanın donanımında hiçbir eksiklik ve boşluk bırakmamış, onu mükemmel bir varlık olarak halketmiştir. İnsana öyle bir irade vermiştir ki, onun hakkını verdiğinde, en ağır amellerin altından kalkabilir, gayz ve öfkesini ayaklarının altına alarak onların üzerinde raks edebilir.</p>
<p>Bildiğiniz gibi “afv”, “bir şeyi silmek” demektir. Yani başkalarının sizi rahatsız eden ve öfkelendiren bir kısım tavır ve davranışlarını görmeyip, âdeta onların üzerine bir daksil çekmeniz; bu tür olumsuzlukların zihninizde yer etmesine ve nöronlarınızda iz bırakmasına dahi müsaade etmemeniz; sizi çatlatacak kadar üzerinize gelseler bile, bütün bunları bir daha hatırlamamak üzere korteksinizden silmenizdir afv. İşte bu şekilde davranmanız, yapılması hakikaten çok zor bir ameldir. Fakat bir insan, fenalıkları unutmaya müheyya (hazır) bir tabiata sahip olduğunda, bunun geriye dönüşü çok farklı olacaktır. İhtimal onun bu affedici tavrı karşılığında, bir kısım hata ve günahları neticesinde maruz kalacağı gazab-ı ilâhî başına gelmeyecek, affetmesi karşılığında ilâhî affa mazhar olacaktır.</p>
<h3>2. Darlık zamanında cömertlik sergilemek</h3>
<p>Hazreti Ali (radıyallahu anh),<span class="arabic"> وَالْجُودُ فِي الْعُسْرَةِ </span>ifadesiyle ikinci olarak sıkıntı ve imkânsızlık içinde kıvranırken civanmertçe davranmanın zorluğunu ve önemini vurgulamıştır. Vereceği mallar, stok ve hazinelerinden ciddî bir şey eksiltmeyen insanın cömertliği kolaydır. Bin lirası olan bir insan, bir lirasını verse neyi eksilir ki! Asıl mühim olan, yokluk zamanında insanın infakta bulunabilmesidir. İnsanın öfkeliyken affedebilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın “Afuv” ismine bir davetiye olduğu gibi, sıkıntı ve darlık anında yapılan cömertlik de yine Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” ismine bir davetiyedir.</p>
<p>Bir yönüyle Hazreti Ali, îsâr duygusuna dikkat çekmiştir. Zira îsâr -bir çeşidi itibarıyla- kendisi aç ve susuz olan bir insanın yiyeceğini bir başkasına vermesidir. Ki Yüce Allah,<span class="arabic"> وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّاۤ أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلٰۤى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ </span><em>“Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.”</em> (Haşir sûresi, 59/9)</p>
<p>Yermûk Savaşı’nda, dudakları kurumuş ve ölmek üzere olan bir sahabînin kendisine getirilen suyu tam dudaklarına götürdüğü esnada su isteyen bir başka sahabînin sesini işitmesi üzerine eliyle ona götürülmesini işaret etmesi, onun da aynı şekilde işittiği başka bir inilti karşısında suyu bir başkasına göndermesi ve bu şekilde su dolu mataranın üç kişi dolaşması ve hepsinin şehit olması neticesinde bir yudum suyun onlardan hiçbirine nasip olmaması îsâr hasletinin, başkalarını kendine tercih etmenin, yaşatma duygusuyla yaşamanın, gerçek insanî değerlere bağlı kalmanın en çarpıcı ve güzel misallerinden biridir. (el-Hâkim, el-Müstedrek 3/270; İbn Abdilberr, el-İstîâb 3/1084)</p>
<h3>3. Günahla baş başa kaldığında iffetli olmak</h3>
<p>Hazreti Ali (radıyallahu anh)<span class="arabic"> وَالْعِفَّةُ فِى الْخَلْوَةِ </span>ifadesiyle günahla baş başa kalan bir insanın iffetli olmasını da gerçekleştirilmesi zorlardan zor üçüncü amel olarak zikretmiştir.</p>
<p>Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde gölgelenecek yedi zümreden bahsetmiş ve bunlardan birisinin de, makam ve cemâl sahibi bir kadının günaha çağırması karşısında,<span class="arabic"> إِنِّي أَخَافُ اللهَ </span>“Ben Allah’tan korkarım!” diyerek, bu çağrıyı reddeden kimse olduğunu haber vermiştir. (Buharî, zekât 16; Müslim, zekât 91)</p>
<p>Halkın içinde iffetli görünmek bir mânâda kolaydır. Çünkü birçok insanın gözünün sizin üzerinizde ve sizin gözünüzün de onların üzerinde olduğu bir atmosferde insanın günah işlemesi çok zordur. Fakat kendisini günah girdabında bulan ve bir kısım fettanlarca baştan çıkarılmaya çalışılan bir insanın, orada iradesinin hakkını vererek bir iffet âbidesi kesilmesi ve Hazreti Yusuf gibi,<span class="arabic"> مَعَاذَ اللهِ </span><em>“(Böyle bir günah işlemekten) Allah’a sığınırım.”</em> (Yûsuf sûresi, 12/23) diye haykırabilmesi; haykırıp baş döndürecek, bakış bulandıracak o günaha karşı net tavır belirleyebilmesi çok zordur. Bir insanın, negatif şeyler içine itildiği bu tür pozisyonlarda hiç sarsılmadan bir dağ cesamet ve rasanetiyle yerinde dimdik durabilmesi hakikaten çelikten bir irade ister. Hiç şüphesiz böyle bir zorluğun üstesinden gelen bir insanın elde edeceği mükâfat da o nispette büyük olacaktır.</p>
<p>Hazreti Ömer Efendimiz’in hilâfeti döneminde, fettan bir kadın, görkemli ve yakışıklı bir delikanlıya gözlerini diker ve sürekli ona tuzak kurar. Bir gün bir yolunu bularak onun kapıdan içeri bir adım attırmaya muvaffak olur. Muvaffak olur ama, o esnada delikanlının dilinde şu âyet-i kerime dönüp durmaktadır:<span class="arabic"> إِنَّ الَّذِينَ اتَّقَوْا إِذَا مَسَّهُمْ طَۤائِفٌ مِنَ الشَّيْطَانِ تَذَكَّرُوا فَإِذَا هُمْ مُبْصِرُونَ </span><em>“Onlar ki takva dairesi içinde yaşarlar; kendilerine şeytandan bir tayf, bir vesvese geldiği zaman hemen Allah’ı hatırlar ve gözlerini hakka açarlar.”</em> (A’râf sûresi, 7/201) Bunun üzerine gencin o an kalbi durur ve oracıkta vefat eder. Sahabîler, Emiru’l-mü’minîn Hazreti Ömer’e bu durumu haber vermekten çekinirler de bir başkasının evinin önünde vefat eden bu gencin cenazesini alır, defnederler. Fakat namazda hep ilk safı tutan bu gencin, arkasında yer almadığını fark eden Hazreti Ömer, onun nerede olduğunu sorar. Sahabîler de hadiseyi kendisine haber verirler. Vakayı dinleyen Hazreti Ömer, hemen gencin mezarının başına koşar ve orada ona hitaben<span class="arabic"> وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ </span><em>“Rabbinin huzuruna gideceğinden korkan kimseye iki Cennet vardır.”</em> (Rahmân sûresi, 55/46) âyetini okur. Bunun üzerine mezardan, “Ey emire’l-mü’minîn! Cennette, ben onun iki katına mazhar oldum.” sesi yankılanır. (İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân, 2/280)</p>
<p>Bu hâdise de göstermektedir ki, bir insanın haramla baş başa kaldığında iffetini muhafaza edebilmesi pek çetin, gayet kıymetli ve çok önemlidir. Fakat maalesef, geçmiş birkaç asır pek çok değerimizi alıp götürdüğü gibi, iffet düşüncemizi de yerle bir etti; biz de sefil bir hâle düştük. Kimileri, özgürlük adı altında ahlâksızlığın bütün imkânlarını önümüze sermek suretiyle atmosferimizi ahlâksızlığa açık hâle getirdi. Öyle inanıyoruz ki Allah, her şeye rağmen günümüzde hayâ ve iffetini koruyanlara eltâf-ı sübhaniyesiyle muamelede bulunur, onları iki Cennet’le şereflendirir, rıza, rıdvan ve ru’yetiyle taçlandırır.</p>
<h3>4. Zor zamanda hakkı söylemek</h3>
<p>Hazreti Ali (radıyallâhu anh), zorlardan zor gördüğü son ameli de,<span class="arabic"> وَقَوْلُ الْحَقِّ لِمَنْ يَخَافُهُ أَوْ يَرْجُوهُ </span>sözüyle açıklamıştır. Bunun anlamı da bir kişinin korktuğu veya menfaat umduğu kimseye karşı hakkı söylemesidir. İnsan, korktuğu veya kendisine bir kısım nimetlerin vaat edildiği durumlarda dik duruş sergileyemez, hakkı söyleyemez; angajmanlığa girerse, güç ve iktidar sahipleri, bir süre sonra onun boynuna pranga takar, ayaklarına zincir vurur, onu azat kabul etmez bir köle hâline getirir, sonra da ona istedikleri her şeyi yaptırırlar. Günümüzde değişik mahfillerde çokça görüldüğü üzere korku, insanı hak yolunda koştururken gemleyen, iradesini felç eden, elini kolunu bağlayan hatta kolunu kanadını kıran bir faktördür.</p>
<p>Aynı şekilde elde edilmesi ümit edilen menfaatler de insanı zâlim idareciler karşısında dilsiz şeytan konumuna düşürür; bile bile gerçekleri çarpıtmasına, yanlış konuşup yanlış işler yapmasına yol açar. Bugün çok acı misallerine şahit olduğumuz gibi, niceleri önlerine serilen bir kısım imkânlar veya girdikleri bir kısım beklenti ve ümniyeler veyahut da içine düştükleri korku ve endişe yüzünden, dün dediklerinin bugün tam zıddını söylüyor; tıpkı bukalemunların yaptığı gibi şartların değişmesiyle renkten renge giriyor, hem dünya, hem de ahiret hayatlarını mahvedecek şekilde üst üste cinayetler işliyorlar. Onlar, değişik angajmanlıklar karşısında âdeta bir esir hayatı yaşıyor, bir türlü özgürce hareket edemiyor, hür olamıyorlar. İşte korku ve menfaatin hükümferma olduğu bir zaman diliminde hakkı söylemeye devam etmek, gerçek bir kahramanlıktır. Elbetteki bu kahramanlığın, ötede mükafatı da ona göre olacaktır.</p>
<p>Hâsılı, amellerin sevap ve mükâfatı, onların gerçekleştirildiği zaman ve zemine göre farklılık arz eder. Meşakkatli ve zor olan bir amelin sevapta katlanmaya vesile olması, ancak niyetteki hülûsun korunmasına ve sarih-zımnî değişik şikayetlere girilmemesine bağlıdır. Başka bir ifadeyle insan, o meşakkatli ameli yaparken meşakkat ölçüsünde sevap elde edebilmek için, zorluklardan şikayet etmemesi, her şeye rağmen dişini sıkıp sabretmesi, kadere taş atmaması, o ameli isteyerek ve gönlünden gelerek yapması gerekir.</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / İstikamet Çizgisi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/guclu-irade-isteyen-dort-buyuk-amel/">Güçlü irade isteyen dört büyük amel</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrâde, Mürîd ve Murâd</title>
		<link>https://hizmetten.com/irade-murid-ve-murad/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2020 06:00:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Murad]]></category>
		<category><![CDATA[Mürid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=10779</guid>

					<description><![CDATA[<p>İsteme, dileme, arzu ve isteklerin gerçekleştirilip ortaya konması yeteneği veya iki şeyden birini tercih etme mânâlarına gelen irâde; hayatını kalb ve ruh seviyesinde yaşayanlarca: &#8220;Nefsin isteklerini aşma, bedenin arzularına başkaldırma,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irade-murid-ve-murad/">İrâde, Mürîd ve Murâd</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsteme, dileme, arzu ve isteklerin gerçekleştirilip ortaya konması yeteneği veya iki şeyden birini tercih etme mânâlarına gelen irâde; hayatını kalb ve ruh seviyesinde yaşayanlarca: &#8220;Nefsin isteklerini aşma, bedenin arzularına başkaldırma, Hakk&#8217;ın rızâ ve hoşnutluğunu kendi istek ve dileklerine tercih ederek kendine rağmen her yerde ve her durumda O&#8217;nda ve O&#8217;nun murâdında fâni olma&#8221; şeklinde anlaşılmış ve tarif edilmiştir.</p>
<p>Mürîd; kendi güç ve kuvvetinden teberrî edip, zerreden sistemlere kadar her şeyi kabza-i tasarrufunda tutan Kudreti Sonsuz&#8217;un irâdesine râm olan.. murâd ise, Hak arzusuyla dopdolu hâle gelmiş; bütün bütün mâsivâya (O&#8217;ndan başkasına) kapanmış; O&#8217;nun hoşnutluğundan başka hiçbir şeye istek ve iştihası kalmamış, dolayısıyla da Hakk&#8217;ın murâd ve matmah-ı nazarı (gözdesi) olmuş bahtiyar ruh demektir.</p>
<p>İrâde; <span class="arabic">يُرِيدُونَ وَجْهَهُ </span>&#8220;İş ve davranışlarında sırf O&#8217;nu ister ve dilerler.&#8221;[1] gerçeğine göre, hak yolunun yolcuları için ilk menzil ve sonsuza yelken açanlar için de bir ilk konaktır. Nâmütenâhîye açılan hemen herkes, ilk defa bu liman ve bu piste uğrar. Sonra da bu birinci durağın anilmerkez gücüyle yükselir, hedefe doğru yol almaya başlar. Bu yol alış, şahsın safveti, madde ile irtibatı ve merkezdeki gücün iticiliğiyle mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır). Hakk&#8217;ın tevfiki ve irâde gücüne göre, kimileri bu mesafeyi yerde yürüme sür&#8217;atiyle, kimileri peyk, füze ve ışık hızıyla, kimileri de her türlü kemmiyet ölçüleri üstünde kat&#8217;eder. Nebîde miraç, velîde arşiye, dervişte seyr u sülûk, Hakk&#8217;ın tevfikiyle desteklenmiş irâde, mürîd ve murâda birer parlak misâldirler.</p>
<p>Mürîdle irâde arasında bir alâka vardır ama, bu daha çok bir iştikak alâkasıdır. Sebeplerin, sathî akıllar nazarında, ilâhî izzet ve azamete perde olması gibi, izâfî bir varlık sayılan insan irâdesi de</p>
<p><span class="arabic">فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ </span>&#8220;Dilediğini dilediği gibi yapan&#8221;[2] Zât&#8217;ın irâdesinin gölgesinin gölgesidir. Gölge asla tâbi olduğu gibi, yaratılan irâdeler de yaratıcı irâdeye tâbidirler. Gölgede vehmedilen parlaklık, canlılık ve câzibenin, aynalara akseden sûretlerin parlaklık, canlılık ve câzibesinden farkı yoktur&#8230; Ne var ki, yolun başındakiler için bunu anlayıp kavramak pek de kolay değildir.</p>
<p>Mürîd, irâdesini mutlak irâdeyle irtibatlandırıp murâd ufkuna ulaşacağı ve bedenden rûha, cisimden kalbe, düşünceden vicdana yükseleceği âna kadar, kat&#8217;iyen &#8220;fark&#8221;tan kurtulamaz.. kurtulamaz da, irâdeyi ayrı, irâde edeni ayrı ve murâdı da hep ayrı görür. Evet, hak yolcusu, yolun başlangıcında mürîd, nihâyetinde murâd.. kulluğu tabiatına mâl etme gayreti içinde mürîd, Hak&#8217;la münasebetlerin, fıtratın ayrılmaz bir yanı hâline geldiği noktada murâd.. sevilip-arzu edilme yollarını araştırma faslında mürîd, her şeyde O&#8217;ndan bir kısım izler görüp sevgi ve mârifet arası gelip-gittiği ve bu geliş-gidişiyle zevk-i rûhânî kaneviçesini ördüğü zaman da murâddır.</p>
<p>&#8220;İlme&#8217;l-yakîn&#8221;in başlangıcından &#8220;hakka&#8217;l-yakîn&#8221;in nihâyetine kadar bu çok geniş mesafede, nisbî pek çok ibtidâ ve intihâlar vardır. Meselâ: Pek çoklarına göre <span class="arabic">رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي </span>&#8220;Rabbim sînemi aç, rûhuma genişlik ver.&#8221;[3] bir intihâdır. Ama <span class="arabic">أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ </span>&#8220;Biz, Senin sîneni açıp rûhuna genişlik vermedik mi?&#8221;[4] mazhariyetine göre bir ibtidâdır. Kezâ <span class="arabic">رَبِّ أَرِنِي أَنْظُرْ إِلَيْكَ</span> &#8220;Rabbim göster cemâlini göreyim Seni.&#8221;[5] kendi makamında bir son ama,</p>
<p><span class="arabic">مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى</span> &#8220;O&#8217;nun gözü ne kaydı ne de kamaştı.&#8221;[6] ufkuna göre bir başlangıçtır. Bunun gibi <span class="arabic">إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ </span>&#8220;Şüphesiz benimle beraberdir Rabbim ve bana yol gösterecektir.&#8221;[7] bir maiyeti idrâk ifâdesidir. Ama, <span class="arabic">لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا</span> &#8220;Tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.&#8221;[8] hakikat-i âliyesiyle kâbil-i kıyas değildir.</p>
<p>Mebde&#8217;de, sadâkat, vefâ ve azim esastır.. müntehâda, ciddiyet, temkin ve edep. Mebde&#8217;de kusur edenler, takılır yollarda kalırlar.. müntehâdakiler ise itab görür ve hırpalanırlar.</p>
<p>Mükellefiyetleri yerine getirmede hassasiyet ve sürekli Hakk&#8217;a yalvarıp yakarma, irâdeyi besleyen önemli kaynaklardan biridir. Bunun ötesinde, Hak inâyetinin, insanın gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili ve tutup yakalayan eli hâline gelmesi[9] ise, onun nâfilelerdeki titizliğine bağlıdır.</p>
<p dir="rtl"><span class="arabic">اَللَّهُمَّ أَلْهِمْنِي رُشْدِي وَأَعِذْنِي مِنْ شَرِّ نَفْسِي اَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ فِعْلَ الْخَيْرَاتِ وَتَرْكَ الْمُنْكَرَاتِ وَصَلِّ اللَّهُمَّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ</span></p>
<p><span class="source21"><strong>Kategori: <a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/kalbin-zumrut-tepeleri">Kalbin Zümrüt Tepeleri</a>. M.Fethullah Gülen</strong></span></p>
<hr />
<p>[1] En&#8217;âm sûresi, 6/52; Kehf sûresi, 18/28<br />
[2] Bürûc sûresi, 85/16<br />
[3] Tâhâ sûresi, 20/25<br />
[4] İnşirâh sûresi, 94/1<br />
[5] A&#8217;râf sûresi, 7/143<br />
[6] Necm sûresi, 53/17<br />
[7] Şuarâ sûresi, 26/62<br />
[8] Tevbe sûresi, 9/40<br />
[9] Bkz. Buhârî, rikak 38; Ahmed b. Hanbel, Müsned 6/256</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/irade-murid-ve-murad/">İrâde, Mürîd ve Murâd</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan İradesinin Nazara Alındığı Hidayet</title>
		<link>https://hizmetten.com/insan-iradesinin-nazara-alindigi-hidayet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 May 2020 06:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9836</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah (cc), çeşitli vesileler göndererek insanları hidâyete erdirir. Peygamberler insanların hidâyetine vesile olduğu gibi gönderilen kitaplar da yine aynı şekilde insanların hidâyetine vesiledir. Tebliğ yapan insanların yaptıkları tebliğ ve irşad&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insan-iradesinin-nazara-alindigi-hidayet/">İnsan İradesinin Nazara Alındığı Hidayet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Allah (cc), çeşitli vesileler göndererek insanları hidâyete erdirir. Peygamberler insanların hidâyetine vesile olduğu gibi gönderilen kitaplar da yine aynı şekilde insanların hidâyetine vesiledir. Tebliğ yapan insanların yaptıkları tebliğ ve irşad faaliyetleri de bu mânâda birer vesile ve vasıta kabul edilebilir. Ancak burada unutulmaması gereken bir nokta vardır; o da şudur: Cenâb-ı Hak, böyle çeşitli vesileler gönderir, ama hiç kimseyi bu vesile ve vasıtaları kabullenmeye zorlamaz. Durum böyle olunca da peygamber hânesindeki bir insan bile bazen hidâyete eremez. Veya tam tersine olur; Firavun sarayında bir mü&#8217;min-i âl-i Firavun ve Âsiye yetişir. Tabiî bu çeşit hidâyette daima beşer iradesi devreye girmektedir. Allah (cc), hidâyete götürücü bütün vesileleri yaratır. Ama hidâyeti yaratması insan iradesine bağlıdır. Mahiyet ve hüviyeti meçhûl bu izafî varlık, burada da bir âdi şart olmaktadır.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in birçok âyetinde bu tür hidâyet ele alınmaktadır. Biz, bunlardan bir-ikisini zikretmiş olacağız:</p>
<p>a. <strong>وَأَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمَى عَلَى الْهُدَى فَأَخَذَتْهُمْ صَاعِقَةُ الْعَذَابِ الْهُونِ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ</strong> &#8220;Semûd milletine doğru yolu göstermiştik, ama onlar körlüğü doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.&#8221; (Fussilet, 41/17)</p>
<p>Demek oluyor ki, esasen Semûd kavmine hidâyet vesilesi ulaşmıştır. Bu Hz. Sâlih&#8217;dir (as). Fakat onlar kendi irade ve ihtiyarlarıyla körlüğü tercih etmişler ve temerrüdle burunlarının doğrultusunda giderek gayyaya yuvarlanmışlardır.</p>
<p>b. Allah (cc), hidâyete vesile olmaları için nice peygamberler göndermiştir. Tâ ki, kendi iradeleriyle sapıtanlar, hiçbir mazeret ileriye süremesinler:</p>
<p><strong>رُسُلاً مُبَشِّرِينَ وَمُنْذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللهُ عَزِيزاً حَكِيماً</strong> &#8220;Peygamberlerden sonra, insanların Allah&#8217;a karşı bir hüccetleri olmaması için, müjdeleyen ve korkutan peygamberler gönderdik. Allah Aziz&#8217;dir, Hakim&#8217;dir.&#8221; (Nisa, 4/165)</p>
<p>İnsanlar sapıklıklarına karşı hiçbir mazeret ileri sürecek durumda değildir. Çünkü ard arda gelen peygamberler, insanlara hakikatleri bütün çıplaklığı ile anlatmışlardır. Kötülüklerin encamını ve iyiliklerin insanı hangi zirvelere ulaştıracağını bir bir söylemişlerdir.</p>
<p><strong>إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشِيراً وَنَذِيراً وَإِن مِنْ أُمَّةٍ إِلاَّ خَلاَ فِيهَا نَذِيرٌ</strong> &#8220;Biz seni hak ile müjdeleyici ve inzar edici bir peygamber olarak gönderdik. Geçmiş her ümmet içinde de mutlaka bir uyarıcı (peygamber) bulunagelmiştir.&#8221; (Fâtır, 35/24)</p>
<p>Evet, hiçbir ümmet yoktur ki, içinde bir nebi zuhur etmesin. Bu itibarla her ümmete mutlaka nebi gelecek, mübeşşir ve münzir olarak onlara hakikatleri tebliğ edecek ve ardından da iradeleriyle onları dinleyenler hakkında Allah (cc) hidâyetini yaratacaktır. Sapıklığı tercih edenler ise dalâlette kalacaktır ki, bu da onlar için de Cenâb-ı Hak, dalâlet murad etmiş olacaktır. <strong>وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتّى نَبْعَثَ رَسُولاً </strong>&#8220;Biz peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz.&#8221; (İsra, 17/15)</p>
<p>Allah (cc), herkesin sesinisoluğunu kesmek ve itiraza hiçbir mahal bırakmamak için peygamberler gönderdi. Onlar da birer hidâyet meş&#8217;alesi gibi ümmetleri arasında yol gösterici oldular. Bizim payımıza düşen ise bir meş&#8217;ale değil hidâyet güneşiydi. Zira bize gelen Hz. Muhammed Aleyhisselamdı, Nebiler Sultanıydı.</p>
<p>Bizler için de hiçbir mazeret söz konusu olamaz. Çünkü Efendimiz&#8217;in sesini soluğunu duyduğumuz gibi, o günden bu güne Kur&#8217;ân&#8217;ın füsûnkâr ifadeleri her an içimizi okşayıp durmaktadır.</p>
<p>Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, ayrıca kemâl-i kereminden her asrın başında birer müceddit gönderdi.<sup>[1]</sup> İçimizi saran toz ve dumandan gönüllerimizi temizledi. Onlar vasıtasıyla her asrın insanı, dinî hayatına yeniden bir canlılık getirdi. Fakat bütün bunlar olurken insanın iradesi nazardan uzak tutulmadı. Yâni, Cenâb-ı Hak, hidâyete götürücü vesile ve vasıtaları yaratarak hidâyeti yaratmayı kulun istemesine bağladı. Bu bölümde cebrî bir hidâyet söz konusu değildir.</p>
<p>Bazen de Allah (cc), insanların liyakatını nazara alarak, hidâyet ve dalâleti doğrudan doğruya yaratır.</p>
<p>Allah (cc), Nebi&#8217;sini gönderir. O nebi, Hz. Ebû Bekir&#8217;e dini tebliğ eder. O da hiç duraklamadan tebliğ edilen mesajı kabul eder ve hakikat karşısında birden eriyiverir. Gönlü hidâyetle apaydın olur, derken gider &#8220;Sıddıkiyet&#8221;in zirvesine yükselir.</p>
<p>Yine Allah (cc), Nebi&#8217;sini gönderir. Bu sefer de karşısına Ebû Cehil gibi biri çıkar. Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle onun hidâyete liyakatının olmayacağını bildiğinden onun hakkında dalâleti yaratır. O da hakkındaki bu hükmü fiilleriyle tasdik eder. Her geçen gün küfür ve küfranını artırır. Başaşağı gider. Sonunda hayatını, Bedir&#8217;de Allah Resûlü&#8217;ne karşı kılıç kullanırken noktalayarak bir çukura, hem de ebedî olarak yuvarlanır.<sup>[2]</sup></p>
<p>3) Zaten Kur&#8217;ân-ı Kerim her iki hidâyet şeklini şu âyette bir arada toplamış ve her iki hidâyet şekline de dikkati çekmiştir:</p>
<p><strong>وَاللهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلاَمِ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ</strong> &#8220;Allah Dârü&#8217;s-Selâma çağırır. Dilediğini de doğru yola eriştirir.&#8221; (Yûnus, 10/25)</p>
<p>Cenâb-ı Hak, çeşitli vesileleri kullanarak insanları hidâyete, sırat-ı müstakime davet eder. Ancak, hidâyete gelince, onu bizzat kendi meşietine bağlar. Dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de dalâlette bırakır.</p>
<p>Meselenin bir küçük yönü insana aittir. O Allah&#8217;ın davetine icabet eder ve hidâyet vesilelerinden istifadeye çalışırsa, Allah da meşietiyle tecelli eder ve onu hidâyete erdirir.</p>
<p>Kur&#8217;ân-ı Kerim bir hidâyet kaynağıdır. Ondan ancak Allah&#8217;ın diledikleri istifade edebilir ve Kur&#8217;ân sadece onlar için bir hidâyet vesilesi olur.<strong> هُدىً للمُتَّقِينَ </strong>&#8220;Müttakiler için bir hidâyet kaynağıdır.&#8221; (Bakara, 2/2) denilmekle bu hakikata işaret edilmektedir. Kelimenin mânâ-yı masdarî olmasından anlıyoruz ki, kul evvela müttaki olmaya çalışacak ve Kur&#8217;ân&#8217;dan istifade etme liyakatını ortaya koyacaktır ki, bu kula ait yöndür. Cenâb-ı Hakk&#8217;ın meşietine ait yön ise birkaç âyet aşağıda anlatılmakta ve şöyle denmektedir:</p>
<p><strong>أُوْلَـئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ</strong> &#8220;İşte onlar Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.&#8221; (Bakara, 2/5)</p>
<p>Onlar ki gaybe inanmışlar, namaz kılmışlar, oruç tutmuşlar, zekat vermişler ve kendilerine gelen kitaba da kendilerinden öncekilere gelen kitaplara da inanmışlar ve âhireti tasdik etmişlerdir. Bu davranış onları müttaki olma seviyesine çıkarmış ve Allah (cc) da onlar için hidâyet dilemiş ve hidâyet yaratmıştır.</p>
<p><strong>4)</strong> Ve yine Allah (cc), peygamberine hitaben:</p>
<p><strong>وَكَذَلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحاً مِنْ أَمْرِنَا مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلاَ اْلإِيمَانُ وَلَكِنْ جَعَلْنَاهُ نُوراً نَهْدِي بِهِ مَنْ نَشَاءُ مِنْ عِبَادِنَا وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ * صِرَاطِ اللهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَوَاتِ وَمَا فِي اْلأَرْضِ أَلاَ إِلَى اللهِ تَصِيرُ اْلأُمُورُ</strong> &#8220;Ey Habibim! İşte sana da buyruğumuzla Cebrâil&#8217;i gönderdik. Sen kitap nedir, iman nedir, bilmezdin. Fakat biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz sen de insanlara göklerin ve yerin sahibi olan Allah&#8217;ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki, işler sonunda Allah&#8217;a döner.&#8221; (Şûra, 42/52-53)</p>
<p>İşte bu âyette de anlatıldığı gibi, hidâyette iki mertebe görüyoruz. Birinci mertebede sadece vesile ve vasıtalık var ki, Kur&#8217;ân-ı Kerim bu vesile ve vasıtalığı da bazen hidâyete erdirme olarak vasıflandırmaktadır. Esasen bu tür hidâyete erdirme vesilelikten öteye de geçmez. Hidayetin ikinci mertebesine gelince bu Cenâb-ı Hakk&#8217;ın insan gönlünde hidâyeti yaratmasıdır. Bu yaratmayı Cenâb-ı Hak, vesilelerle yaptığı gibi doğrudan doğruya da yapmaktadır. O&#8217;nun bu tür hidâyete erdirmesi ise, sırf bir lütuftur. Büyüklerimiz buna &#8220;Cebr-i Lütfî&#8221; demişlerdir. Rabbimizden niyazımız, bizleri de böyle cebrî bir lütuf ile hidâyete erdirmesidir.</p>
<p>Hem hidâyet hem de dalâlet doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk&#8217;ın yaratmasıyla vücuda gelir. Bu mânâyı ifade eden şu hadîs-i şerif bu hakikati tam tenvir eder:</p>
<p><strong>بُعِثْتُ مُبَلِّغًا اَنَا وَدَاعِيًا وَلَيْسَ اِلَىَّ مِنَ الْهُدَى شَيءٌ وَخُلِقَ اِبلِيسُ مُزَيِّناً وَمُبْغِياً وَلَيْسَ اِلَيهِ مِنَ الضَّلاَلَةِ شَيءٌ</strong> &#8220;Ben tebliğ ve davet edici olarak gönderildim. Hidayet meselesinde benim hiçbir müdahalem ve selahiyetim söz konusu değildir. Şeytan da bâtılı süslü göstermek ve sizi azdırmak için gönderilmiştir. Onun da dalâlet hakkında bir söz ve selahiyeti yoktur.&#8221;<sup>[3]</sup></p>
<p>İnsan, iradesiyle talepte bulunur. Sonra da Cenâb-ı Hak talep edilen şeyi yaratır. Şu kadar var ki, insanın sevap cihetine iktidarı çok az olmasına rağmen, günah ve şer cihetine surî bir iktidarı vardır. Zira şer ve günahlar tahrip nevindendir. İnsan bir kibritle bir evi yakabildiği gibi, çok küçük bir iradeyle de şer ve günah işlemeye güç yetirebilir. Halbuki ona isabet eden bütün sevap ve hayırlar Cenâb-ı Hakk&#8217;dan gelmektedir. Kula düşen ise bu sevap ve hayır kapısında sebat edebilmektir. O&#8217;nun kasdı ve azmi hayır olduğu müddetçe de Allah (cc), ona hayır ve sevabı nasip edecek ve onun için bütün hayır yollarını kolaylaştıracaktır. Hidayet bu zaviyeden bakılacak olursa, herkes için ve her zaman ve zeminde lazımdır.</p>
<hr />
<p>[1] Ebû Dâvud, Melâhim 1<br />
[2] İbn Kesîr, el-Bidâye, III/350<br />
[3] Kenzu&#8217;l-Ummâl, I/546</p>
<p><time datetime="2006-06-05">05 Haziran 2006</time>. Kategori <a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/iman/fethullah-gulen-kader">Kader</a> M.Fethullah Gülen</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insan-iradesinin-nazara-alindigi-hidayet/">İnsan İradesinin Nazara Alındığı Hidayet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
