<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>imtihan arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/imtihan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/imtihan/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 17 Jan 2023 09:39:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>imtihan arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/imtihan/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsan dininin gücü ölçüsünde imtihana tabi tutulur! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/insan-dininin-gucu-olcusunde-imtihana-tabi-tutulur-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 14 Oct 2022 04:30:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27457</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hazreti Aişe Validemizin İmtihanı: İfk Hadisesi *Efendimiz’in hane-i saadetlerinde Hazreti Aişe validemiz de büyük bir imtihana tabi tutulanlardandır. Mevlana Şibli’nin tahkikiyle on dört, on beş yaşlarındayken, idrake adımını attığı an&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insan-dininin-gucu-olcusunde-imtihana-tabi-tutulur-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">İnsan dininin gücü ölçüsünde imtihana tabi tutulur! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">Hazreti Aişe Validemizin İmtihanı: İfk Hadisesi </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Efendimiz’in hane-i saadetlerinde Hazreti Aişe validemiz de büyük bir imtihana tabi tutulanlardandır. Mevlana Şibli’nin tahkikiyle on dört, on beş yaşlarındayken, idrake adımını attığı an Efendimiz’in hane-i saadetine de adımını atıyor. Gözünün içine haram girmiyor ve vahyin sağanak sağanak yağdığı bir hanede ömrünü geçiriyor. Annemiz, Müreysî vakasından dönülürken bir aralık ihtiyaç için ayrılınca kafileden geri kalıyor. Arkadan gelen bir sahabi onu getiriyor. Bu hadise münafıkların serrişte etmesi için yetip artıyor. Münafıkların başı Abdullah ibni Übeyy ibni Selûl, iftirayı yayıyor; zift medyası gibi propaganda yapmasını öyle biliyor ki, ona bir kısım mü’minler bile inanıyorlar; üç beş kişi de olsa o mevzuda kayan mü’minler de oluyor. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Anamız, Hazreti Meryem gibi iffetli, gözlerinin içine, hayaline haram girmemiş. O iftira çok ağırına gidiyor, hatta yatağa düşüyor. Öyle bir imtihan ki, Allah (celle celaluhu) Nur Sûresi’ndeki ilgili ayeti hemen indirebilirdi ama </span><span class="strikethrough style-scope yt-formatted-string" dir="auto">Tebük’e iştirak etmeyenlerin elli gün bekledikleri gibi</span><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> imtihan günlerce sürüyor. İnsanlığın İftihar Tablosu da vahiy gelmeyince, meselenin gerçek yüzü kendisine Hak tarafından bildirilmeyince, kutsi bir hayret ve dehşet yaşıyor. Efendimiz </span><span class="strikethrough style-scope yt-formatted-string" dir="auto">haşa</span><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> kendi keyfine söz söyleyemez ki; o zamanki hali de O’nun peygamberliğine delalet eder. O çekiyor, Hazreti Ebu Bekir çekiyor, anamız çekiyor. Bu dünya dar-ı imtihan ve hizmettir, dar-ı ücret ve mükâfat değildir. İmanına ve seviyesine göre herkes bazı şeylere maruz kalacaktır. O validemiz de maruz kalıyor. O validemizin başına gelen de </span><span class="strikethrough style-scope yt-formatted-string" dir="auto">zannediyorum</span><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> toptan heyet-i umumiyemizin başına gelseydi, çil yavrusu gibi sağa sola savrulur giderdik. Elmas ile Kömür Ruhluların Ayrılmaları İçin Çok İnce Eleklerden Geçiriliyorsunuz/Geçirileceksiniz!.. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Yolumuzun cilvesi bu!.. Şayet bu yolda yürüyorsanız, önceden olduğu gibi şimdi, şimdi olduğu gibi de gelecekte bazı şeylere maruz kalacaksınız. Hazreti Pîr’in dediği gibi, çok eleneceksiniz, ince eleklerden geçirileceksiniz; elmas ile kömürün birbirinden ayrılması için çok defa eleneceksiniz. *“İnsan dininin gücü ölçüsünde imtihana tabi tutulur.” buyuruyor Efendimiz. İnsan, dininde kavi ise, imtihanı çok ağır olur. Zayıf, kenarından köşesinden meseleye sarılan, yeni yetme, Hazreti Pîr’in ve sizlerin bela ve musibetlere maruz kaldığı dönemde ekmeğe “pepe” diyen çocukların bunu anlamaları mümkün değildir. Onlar dünyayı zevk u sefa yeri olarak görecekler ve bütün zevk u sefalarını dünyada yaşayacaklar; ahiretlerini, Allah’la olan münasebetlerini karartacaklar. Allah ıslah eylesin, kalblerine iman ilkâ etsin ve bize de bu dünyanın dar-ı imtihan olduğunu ihsas buyursun (hissettirsin/duyursun). Bizi iman-ı kamil, amel-i salih, rıza-yı etemm ve ihlas-ı etemm ile serfiraz eylesin.</span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insan-dininin-gucu-olcusunde-imtihana-tabi-tutulur-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">İnsan dininin gücü ölçüsünde imtihana tabi tutulur! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu ne müthiş imtihandır! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/bu-ne-muthis-imtihandir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Oct 2022 04:27:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27445</guid>

					<description><![CDATA[<p>Haya Âbidesi Hazreti Meryem’in İffet İmtihanı *Cenâb-ı Allah’ın, “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bu-ne-muthis-imtihandir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Bu ne müthiş imtihandır! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Haya Âbidesi Hazreti Meryem’in İffet İmtihanı *Cenâb-ı Allah’ın, “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret yaptık.” (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Hazreti Meryem, daha doğmadan ana-babası tarafından mâbedin hizmetine vakfedilmiş bir kutludur. Mâbede adanmış olması sebebiyle çocukluğunu ve gençliğini hep orada geçirmiştir. Zaman gelmiş o, lâhûtî âlemden gönderilen nimetlerle perverde edilmiştir.</p>
<p>Bazı camilerimizin mihraplarının üstünde yazılı bulunan, “Zekeriya, onun yanına mâbede ne zaman girse, beraberinde yiyecekler bulurdu. ‘Meryem, bu yiyecekleri nereden buluyorsun!’ deyince de o, ‘Bunlar Allah tarafından gönderiliyor. Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir.’ derdi.” (Âl-i İmrân, 3/37) âyeti, bu harikulâde hususların ifadesidir. İşte böylesi mânevî atmosferde günlerini geçiren ve lâhûtî âlemin maddî ve mânevî nimetleriyle perverde olan iffet ve namus âbidesi bir kadın, en hassas olduğu konuda bir imtihana tabi tutulur; birden sebepler üstü denecek şekilde hamile kalır.</p>
<p>*Bu ne müthiş imtihandır. Hazreti Meryem, kavmine bunu nasıl izah edecektir? Kavminden uzak bir yere çekilmeye karar verir. Aslında onu uzlete çeken şey, iffeti ve namusudur. Doğum sancıları onu kıvrandırmaya başladığı anda, Hazreti Meryem sevk-i ilâhî ile bir hurma ağacına yaslanır ve başına gelen şeyler karşısında derin derin düşüncelere dalar; dalar ve “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” (Meryem, 19/23) der. “Keşke ölseydim.. unutulup gitseydim!” sözleri her şeyden önce onun iffet duygusunun ifadesidir.</p>
<p>*“Keşke bundan evvel ölseydim!” diyor anamız. Evet, öyle bir imtihan ki dağların başına konsa, zannediyorum dağlar toz duman olur. Eğer birine imtihandan azade olarak hem burayı Cennet gibi yaşama hem de öbür tarafta Cennet’e gitme meselesi söz konusu olsaydı, o mübarek validemize olurdu. Fakat gördüğünüz gibi Hazreti Mesih’e ana olmak için, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’la öbür tarafta bir araya gelmek için presleniyor, presleniyor, presleniyor!..</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bu-ne-muthis-imtihandir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Bu ne müthiş imtihandır! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya imtihan yeridir! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/dunya-imtihan-yeridir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Oct 2022 04:30:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27410</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.” *İnsan her zaman imtihanda olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalı. O, imtihanda ya ikrama mazhar edilir veya orada&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunya-imtihan-yeridir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Dünya imtihan yeridir! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet, ücret ve mükâfat yeri değildir.”</p>
<p>*İnsan her zaman imtihanda olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalı. O, imtihanda ya ikrama mazhar edilir veya orada hor ve hakir olur. “Bu dünya bir dar-ı imtihandır!” deniyor. Ayrı bir ifadeyle, bu dünya dar-ı hizmettir, dar-ı ücret ve mükâfat değildir. Biz ücret ve mükâfatımızı almışız: Var olmuşuz, insan olmuşuz, Müslüman olmuşuz, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a ümmet olmuşuz, Kur’an’la tanışmışız, onun adesesiyle kâinata bakmışız, inananlar için Cennet vaadiyle şereflendirilmişiz, su-i akıbetten inzar edilmişiz…</p>
<p>*“Meşru dairedeki zevkler ve lezzetler keyfe kâfidir.” der Üstad Hazretleri. Meşru daire ile iktifa eder, gayr-ı meşru daireye karşı bütün kapılarınızı, pencerelerinizi kapatırsınız. Fakat her şeye rağmen, unutmamak lazım ki, yürekten Allah’a inanıyorsanız, yürekten Allah’a inananlarınki gibi sizin imtihanlarınız da eksik olmayacaktır. Belki de imanınızın derecesine, Allah’la münasebetinizin enginliğine, mefkûreye gönül vermenize ve İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönülden inkıyad etmenize göre çok ağır imtihanlara tabi tutulacaksınız.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dunya-imtihan-yeridir-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Dünya imtihan yeridir! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zor Zamanlarda Hizmet</title>
		<link>https://hizmetten.com/zor-zamanlarda-hizmet-2/</link>
					<comments>https://hizmetten.com/zor-zamanlarda-hizmet-2/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 May 2022 20:33:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Fethullah Gülen Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Hizmet]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=25930</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Şartların ağırlaşması, baskı ve zulümlerin artması bazı kimselerde ümitsizlik hâsıl edebiliyor? Bu tür durumlarda müstakim çizginin korunabilmesi adına yapılması gerekenler nelerdir? Cevap: Öncelikle bir hususu hatırlatmakta fayda görüyorum. Cereyan eden hâdiselerin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zor-zamanlarda-hizmet-2/">Zor Zamanlarda Hizmet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru:</strong> Şartların ağırlaşması, baskı ve zulümlerin artması bazı kimselerde ümitsizlik hâsıl edebiliyor? Bu tür durumlarda müstakim çizginin korunabilmesi adına yapılması gerekenler nelerdir?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Öncelikle bir hususu hatırlatmakta fayda görüyorum. Cereyan eden hâdiselerin dış yüzlerine bakarak aldanmamak lazım. Bazıları güçlerine, kuvvetlerine, tuttuklarını koparmalarına, hâdiselerin lehlerinde cereyan etmesine bakarak aldanabilir, bununla hedefledikleri şeyleri elde edeceklerini zannedebilirler. Oysaki Alvar İmamı’nın ifadeleriyle nice serv-i revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar, nice Hüsrev gibi hanlar hiçbir şey yapamadan, maksutlarına eremeden geldikleri gibi devrilip gitmişlerdir. Öte yandan, sıradan insanlar gibi mütevazı yaşayan Ebu Ubeyde, Sa’d İbn Ebî Vakkâs, Ka’ka, Tarık İbn Ziyad gibi insanlar, yıkılmaz zannedilen kaleleri yıkmış, aşılmaz denilen surları aşmış, geçilmez bilinen yerleri geçmiş ve Allah’ın izni ve inayetiyle nice başarılara imza atmışlardır.</p>
<h4>Kıymetler Üstü Kıymetlere Ulaşmak İçin…</h4>
<p>Meseleyi âyet-i kerimenin beyanına bağlayacak olursak, <span class="arabic">ذَلِكَ فَضْلُ اللهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ</span> <em>“İşte bu Allah’ın bir fazlıdır, ihsanıdır. Onu dilediği kimselere verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.”</em> (Hadîd Sûresi, 57/21) Bu açıdan hakiki bir mü’min ne imkânların genişlemesi karşısında küstahlaşır ne de şartların zorlaştığı dönemlerde ümitsizliğe düşer. Nefis cümleden edna; vazife cümleden âlâ. İnsan kendisini küçük görebilir. Zayıf ve güçsüz olduğunu düşünebilir. Gerçekten öyle de olabilir. Fakat büyükler büyüğü Zât-ı Zülcelal’e sığındığı ve güvendiği takdirde, görenlerde hayret ve hayranlık duyguları uyaran nice büyük işler yapmaya muvaffak olur.</p>
<p>Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle nice saçı başı dağınık, kapı kapı kovulan insanlar vardır ki ellerini kaldırıp “Ya Rabbi!” dediklerinde elleri boş dönmezler.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/istikamet-cizgisi/zor-zamanlarda-hizmet#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Onlara zavallı ve derbeder nazarıyla bakabilirsiniz. Ne var ki onlar, Allah katında çok kıymetlidirler. Dışarıdan yıkılmaya yüz tutmuş virane binalar gibi görünseler de gerçekte içleri define doludur. Allah, zayıf ve derbeder görünen bu tür insanlara çok önemli misyonlar, aşkın vazifeler gördürür. Zira onlar, ciddi bir kalb saffetine sahiptir. Allah’a gönülden teveccüh etmişlerdir. Kendilerini sıfırlamış, üzerlerine bir çarpı çekmişlerdir. Onların bu hususiyetleri Cenab-ı Hakk’ın inayet ve rahmetine önemli bir çağrı ve davetiye hükmüne geçmiş ve Allah da onları muvaffak kılmıştır.</p>
<p>İşte önemli olan da Allah’ın hoşnutluğunu elde edebilmek, O’nun rızasını kazanabilmektir. Kendi güç ve kuvvetinden teberrî ederek Allah’ın güç ve kuvvetine sığınabilmektir. “Ben ettim, ben yaptım, ben plânladım, ben başardım.” gibi şirk kokan her türlü düşünceden uzak durarak, elde edilen bütün başarı ve muvaffakiyetleri Allah’a verebilmektir. Meseleye böyle bakılırsa şirke de girilmemiş olur. Biz kendimizi nefyetmediğimiz sürece hem bir kıymet-i harbiyeye ulaşamaz hem de O’nu ispat edemeyiz. Bir mü’min yakinen bilmelidir ki O razı olduktan sonra karıncalara kocaman kuleler yaptırır; gazap ettiklerini de yerin dibine batırır.</p>
<p>Evet, sonsuz bir tanedir. O’nun yanında izafi sonsuzlar yoktur. Mutlak Sonsuz’un karşısında birilerine ille de bir değer verecek, onlar için bir kıymet-i harbiye biçeceksek, onlara düşen hisse “sıfırdır.” Allah ile insan arasındaki münasebet de sonsuz-sıfır münasebetidir. Fakat insan öyle bir sıfırdır ki lafz-ı celâlin “elif”i o sıfırın sol tarafına konduğu zaman birdenbire 10 olur. Daha sonra koyacağınız her sıfırla onun kıymeti de artar. Dolayısıyla insanın tek başına bir zati değeri olmasa da, Allah’a dayandığı takdirde kıymetler üstü kıymetlere ulaşır. Öncelikle herkesin kendi konumunu doğru takdir etmesi lazım.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-25931 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/Fethullah-Gulen-Hocaefendi-bayram-cocuklar.jpg" alt="" width="470" height="562" /></p>
<h4>Bugün Birilerine Yarın Başkalarına Bayram</h4>
<p>İkinci olarak, günümüzde Allah’a yürekten inanmış samimi insanlar; ilhada, kibre ve hasede yenik düşen veya hiss-i rekabet ve tenafüsü yanlış anlayan kimseler tarafından iç içe daireler hâlinde kuşatılmış olabilirler. Fakat bu meşum tabloya bakarken asla onun ilelebet sürüp gideceği düşünülmemelidir. Bu tablonun değişmesi ne bütünüyle onların elindedir ne de inanmış gönüllerin; bilakis her şey Allah’ın elindedir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyurur: <span class="arabic">وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ</span> <em>“İşte biz şu (zafer ve hezimet) günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.”</em> (Âl-i Imrân Sûresi, 3/140) Bugün birilerine bayram, yarın başkalarına. Bugün birilerine matem, yarın başkalarına. Böyle bir ilâhî âdet, ilâhî kanun söz konusu. Bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.</p>
<p>Bu sebeple, hâlihazırdaki mevcut durum gece karanlığına benzer; onun ilelebet sürüp gideceğini zannederek ümitsizliğe kapılmamalı. Her gecenin bir sabahı, her kışın da bir baharı vardır. Şüphesiz ki Allah, dişini sıkıp sabreden her kulunun yardımcısıdır. İçinde bulundukları duruma sabrederek âdeta “sabir” denilen çölün o zehir zemberek otunu yiyen sabır kahramanları, neticede inşâallah şeker şerbet yudumlayacaklardır.</p>
<p>Geceden sonra bir gündüzün geleceğine katiyen inanmanın yanında, geceyi de gece olarak kabul edip mevcut durumda ne yapılabileceğinin hesabı yapılmalıdır. Geceyi olabildiğince kısaltma, bir an önce sıçrayıp gündüze geçme adına çareler düşünülmelidir. Zira gündüz yapılacak bir kısım işler olduğu gibi, gecenin de kendisine göre değerlendirilmesi gereken şartları vardır. Gerek gece gerekse gündüz, yapılan plânlar sadece hâlihazırdaki durum nazar-ı itibara alınarak yapılmamalı; mutlaka istikbal de göz önünde bulundurulmalıdır. Zira ne geceler ne de gündüzler devamlıdır. Gündüzü yaşayanlar, bir gecenin geleceğini, geceyi yaşayanlar da arkadan bir gündüzün geleceğini nazardan dûr etmemeli ve adımlarını buna göre atmalıdırlar.</p>
<p>Diyelim ki apaydınlık bir gündüz yaşıyorsunuz. Adanmış gönüller olarak ruhunuzun ilhamlarını dünyanın dört bir yanına duyurma istikametinde pürneşe, ferih fahur koşturuyorsunuz. Her yerde pazarlar, panayırlar kuruyor ve size ait değerleri teşhir ediyorsunuz. Başkaları hür iradeleriyle bunları kabul eder etmez, ayrı mesele. Fakat siz, bunu bir vazife telakki ediyor ve bu vazifeyi yapmadığınız takdirde Allah’ın hesap soracağından korkuyorsunuz. Bunları yaparken, mutlaka gündüzü takip edecek bir gece için de plânlarınızın, stratejilerinizin olması lazım. Zira dünya kurulduğu günden beri insanlık âleminde mütemerritler, zalimler, mülhitler hiç eksik olmamıştır. Bu tür insanların pusularını kurup bir yerlerde hazır beklediğini ve fırsat ellerine geçer geçmez hücuma kalkışacaklarını unutmamalısınız. Böylelikle ne gündüzün aydınlığına aldanıp ferih fahur yaşarsınız; ne de gecenin karanlığına takılıp paniklersiniz.</p>
<p>Cenab-ı Hak namaz, oruç, hac, zekât ve kurban gibi ibadet ü taatlerimizi bile belirli bir takvime bağlamıştır. Bir Müslümanın günün hangi saat diliminde hangi namazı kılacağı bellidir. Fecir vaktinde sabah namazı, gün içinde öğle ve ikindi namazları, güneş battıktan sonra da sırasıyla akşam ve yatsı namazları kılınır. Hatta teheccüt, kuşluk ve evvabin gibi nafile namazların dahi gün içerisinde hangi vakitlerde kılınacağı tayin edilmiştir. Nasıl ki Allah Teâlâ bizim yıllarımızı, aylarımızı ve günlerimizi böyle bir takvime bağlamıştır. Aynen bunun gibi bizim de içinde yaşadığımız zaman diliminin şartlarına göre yapılması gereken vazifeleri çok iyi tayin etmemiz gerekir. Bu konuda her mü’min, “think tank” kuruluşlarında, strateji merkezlerinde çalışan uzmanlar gibi hareket etmelidir. Başta kendisinin ve ailesinin hayatını, sonrasında da içinde bulunduğu heyet-i âliye içerisinde nasıl bir vazife eda edeceğini çok iyi planlamalıdır. Allah’ın kendisine ihsan ettiği aklı, mantığı, muhakemeyi çok iyi işletmelidir. İleriye yönelik plânları, projeleri olmalıdır. Sürekli topluma ve insanlığa faydalı olacak bir şeyler üretmelidir. Kısaca her daim faaliyet içerisinde olmalıdır. Aksi takdirde işlemeyen aletler gibi paslanır, küflenir ve işe yaramaz hâle gelir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-25860 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/fethullah-gulen-hocaefendi-ozel-tr724-700x466.jpg" alt="" width="700" height="466" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/fethullah-gulen-hocaefendi-ozel-tr724-700x466.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/fethullah-gulen-hocaefendi-ozel-tr724-1200x798.jpg 1200w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/fethullah-gulen-hocaefendi-ozel-tr724-768x511.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/fethullah-gulen-hocaefendi-ozel-tr724-1536x1022.jpg 1536w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/05/fethullah-gulen-hocaefendi-ozel-tr724-2048x1363.jpg 2048w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<h4>Durmamanın Sırrını Keşfetme</h4>
<p>Öte yandan içinde yaşanılan zamanın şartları her ne olursa olsun, durmamanın sırrını keşfetmek gerek. Sürekli, “Şimdi ne yapılır?” diyerek doğru hareket stratejisini belirlemek çok önemlidir. İster aşağı doğru inilsin, ister sarp yokuşlar çıkılsın, önemli olan, hiç durmadan hâle uygun hareket edebilmektir. Bazen olur Safa-Merve tepeleri arasında yapılan say’in bir kısmında olduğu gibi “hervele” yaparsınız; koşturur durursunuz. Bazen de sa’yin geri kalan kısmında olduğu gibi ağır adımlarla yolunuza devam edersiniz. Eğer izdihamdan ötürü yolunuza devam edemeyecek olursanız bu defa da yerinizde zıplamaya başlarsınız. Fakat durmazsınız.</p>
<p>Durursanız, dökülürsünüz. Hareketinizi kaybettiğiniz anda yere kapaklanırsınız. Ciddi bir cazibe kuvvetine kapılır ve sürtünmeden dolayı aşınmaya başlarsınız. Gideceğiniz yere varana kadar da meteorlar gibi eriyip yok olursunuz. Fakat hiç durmaz, varlıkla ahenk içinde hareket eder, gece demeden gündüz demeden bulunduğunuz yerde sürekli dönüp durursanız, canlılığınızı devam ettirirsiniz. Bu, Allah’ın kâinat kitabına koyduğu bir kanundur. İnsan da bir yönüyle fizik âlemin kanunlarına tâbidir.</p>
<p>Hâsıl-ı kelam, eğer hareket etmeye, işlemeye devam ederseniz Allah’ın izniyle hep dimdik kalırsınız. Kendinizi ümitsizliğe, tembelliğe, rahat ve rehavete salar ve durağanlaşırsanız dökülür yollarda kalırsınız. Tarihe bir göz atacak olursanız, bunun onlarca misalini görebilirsiniz. Ne zaman toplumlar ve devletler durağanlık dönemlerine girmiş, saraylarda vakit geçirmeye başlamış, kendilerini rahat ve rehavete salmışlarsa, tarihin sayfalarından silinip gitmişlerdir. Heyecan ve safiyetlerini koruyan, sa’y ve gayretleriyle bir cazibe merkezi oluşturan toplumlar ise kendileri ayakta kaldıkları gibi daha küçük ve zayıf yapıları da yanlarına çekmişlerdir.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/istikamet-cizgisi/zor-zamanlarda-hizmet#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Müslim, <em>cennet</em> 46-48; Tirmizî, <em>menâkıb</em> 124.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zor-zamanlarda-hizmet-2/">Zor Zamanlarda Hizmet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://hizmetten.com/zor-zamanlarda-hizmet-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmtihan Sırrı</title>
		<link>https://hizmetten.com/imtihan-sirri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 18 Mar 2022 13:52:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​ #fethullahgulen​]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=24688</guid>

					<description><![CDATA[<p>AZİZ KALE Fitne kelimesi birden çok anlamı ile kuranda 60 yerde geçmektedir2. Ebu Hilal El-Askeri (ö. 400/1009) fitne kelimesinin 8 farklı anlamı olduğunu söylemiştir: Sorumluluk, azap, sapkınlık, engel olma, küfür,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-sirri/">İmtihan Sırrı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>AZİZ KALE</strong></p>
<p>Fitne kelimesi birden çok anlamı ile kuranda 60 yerde geçmektedir<sup>2</sup>. Ebu Hilal El-Askeri (ö. 400/1009) fitne kelimesinin 8 farklı anlamı olduğunu söylemiştir: Sorumluluk, azap, sapkınlık, engel olma, küfür, günah, ibret ve cevap’tır<sup>3</sup>. İbnu’l-Cevzī (ö. 597/1201) ise on beş farklı anlamdan bahsetmiştir: şirk, küfür, imtihan, azap, ateşi tutuşturma, öldürme, engel olma, sapkınlık, mazeret, ibret, delilik, günah, ceza, hastalık, hüküm<sup>4</sup>.</p>
<p>Muhammed Esed ise kelimenin daha çok &#8220;imtihan/sınama&#8221; anlamı üzerinde durmuştur<sup>5</sup>. Yukarıda bahsedilen anlamların geneline bakıldığında da fitnenin aslında imtihan sebepleri olduğunu görürüz.</p>
<p>Efendimiz&#8217;in &#8220;İnsanlar içinde en ağır imtihana çekilenler peygamberlerdir. Sonra sırasıyla (rütbeleri) onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir.&#8221;<sup>6</sup> hadisi şeriflerini göz önüne bulundurduğumuzda müminler için her zaman imtihanın söz konusu olduğu ve başına gelecek musibetlere aslında hazırlıklı olması gerektiğini söyleyebiliriz. Zira her devirde &#8220;Hakk’a inandım&#8221; diyen insanlar diğerlerince dışlanmış, düşüncelerini değiştirmeleri istenmiş, tehdit edilmiş ve hatta öldürülmüşlerdir. Bu durum her yeni peygamber geldiğinde maalesef devam etmiştir. Teessüf gerektiren kısım aslında insanların zulmediyor olmasıdır. Zulme uğramak söz konusu ise dünyevi gözle baktığımızda (sebepler planında) tabii ki sevinilecek bir durum değildir. Fakat insanoğlunun fıtratında mündemiç olan zalimlik Kuran&#8217;da<sup>7</sup> açıkça ifade edilmişken; zulümlerin, &#8220;insan&#8221; var olduğu sürece devam edeceğini kabul etmemek, gerçeğe gözünü kapamak olur. Bu anlamda, bedeli ağır da olsa, Hakk’ın tarafında olmanın huzuru belki çekilen sıkıntıları bir nebze olsun hafifletecektir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da Hz Lokman oğluna şöyle vasiyet eder: &#8216;Ey oğlum, namazı dosdoğru kıl, ma&#8217;rufu emret, münkerden sakındır ve sana isabet eden (musibetler)e karşı sabret. Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken işlerdendir.&#8217; (Lokman suresi 17)Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kuran&#8217;dan İdrake Yansıyanlar adlı eserinde bu ayeti tefsir ettiği kısımda şu ifadelere yer verir: &#8220;<em>Bir mü&#8217;min şahsî istitaat ve ferdî sorumluluğunu aşarak toplumdaki yanlışlıkları düzeltme yoluna girince, başına bir sürü gailelerin geleceği kaçınılmazdır. Ne kadar yılların kazandırdığı alışkanlıkları terk etme durumunda kalan veya menfaati zedelenen kişi ve kuruluş varsa, hepsi ona karşı çıkacak ve onu baskı altına alacaklardır. İşte böyle bir durumda mümin bütün bunlara karşı direnip, çizgisini koruma mecburiyetindedir.</em>&#8221;</p>
<p>Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, davanız ne kadar masum olursa olsun birilerinin çıkarları bundan zarar görüyorsa, birileri hazımsızlık ve çekememezlik duyguları ile bilenip duruyorsa sizin &#8220;düşman&#8221; ilan edilmeniz kaçınılmazdır. Bu yüzden yollarınız ne kadar güllerle dolu da olsa, güneşlerden daha aydın da olsa ve hatta ucu gidip cennetlere de uzansa bir güzergah emniyeti olmalı insanın. Hazreti Ebu Zer El-Gıfari&#8217;nin Müslüman olduktan sonra bunu Kabe&#8217;de haykırması üzerine müşriklerce oracıkta darp edilmesi ve Efendimiz&#8217;in onu böyle yapmaması için uyarmasından belki bunu da anlamak lazımdır.</p>
<p>Ebu Cehil, Efendimiz&#8217;i yalan söylediği için düşman bellememişti. Onun doğruluğunu tüm cehline rağmen tasdik etmekteydi. Ama &#8220;neden O?&#8221; diyerek gururu yüzünden İnsanlığın İftihar Tablosu&#8217;nu hedefine koydu, kamuoyu oluşturdu, insanların bir kısmını inandırdı ve kendine yakışanı yaptı. Sadece Efendimiz değil, hepsi birer yıldız, sahabe efendilerimiz de zulümden payını aldı. Fakat Efendimiz sabrı tavsiye etti, sahabeler birbirlerine sabrı tavsiye etti. Kuranda asra yemin edilen ayetlerin devamında, birbirine sabrı tavsiye edenlere, insanların ziyanda olduğu bir zamanda, iman edip salih amelde bulunmak şartıyla, bu talihsiz zümreden hariç tutulacağı müjdesi verilmişti çünkü.</p>
<p>Bir gün Said Nursi Hazretleri&#8217;ne sorulur: &#8220;<em>Sana üç yüz lira maaş verilipp Kürdistan’a ve vilayat-ı şarkiyeye Şeyh Sünusi yerine vaiz-i umumi yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilal yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun</em>?<sup>8</sup>&#8221; Hz Üstad&#8217;ınverdiği cevap şu olmuştur:&#8221; <em>Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüz binler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevi hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye alet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi.</em>&#8221; Said Nursi Hazretleri Hak(k) ‘ tan yana olmayı seçiyordu ve akabinde gelecek zulümlere peşinen razı oluyordu. Sonrasında zindanlardan zindanlara sürüklenmiştir. Yıllarca hücre hapislerinde tutulmuş, kimse ile görüştürülmemiş, hakkını savunduğunda kale alınmamıştır. Risale-i Nur Külliyatından Şualar adlı eserinde 14. Şua&#8217;da hapisliği boyunca kendisinin ve talebelerinin yazılı savunmalarının yanı sıra yine talebeleri ile birbirlerine hitaben yazdıkları mektuplar yer almaktadır. Bu mektuplarda kendilerine zulüm edildiğini, aralarına fitne sokulmaya çalışıldığını, bu yüzden birbirlerine karşı uhuvveti asla elden bırakmamaları gerektiğini salıklamıştır. Böylelikle Asr Suresindeki müjdeye nail olmaya çalışmışlardır.</p>
<p>Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi günümüz Türkiye&#8217;sinde de maalesef tarihteki zulümlerin aynıları ve hatta yer yer fazlası irtikap edilmektedir. İnançlı, dürüst, Hakk&#8217;a hizmetten başka gaye bilmeyen bir sürü insan devlet eliyle zulüm görmekte. Zulüm, teşvik edilip kalabalıklardan bu zulme ortaklık talep edilmekte. Hayatlarında adi suç bile işlememiş insanlar terörle suçlanmakta, ülkelerini yasa dışı yollarla terk etmeye zorlanmakta; ülkesini terk edebilenler iz bilmediği memleketlerle mülteci kamplarında yaşamak zorunda kalmaktadır.</p>
<p>Tarih tekerrür etmekte, zalim aynı cahilliği ile dünyayı mü&#8217;mine zindana çevirmekte<sup>9</sup>, bu hali ile bir hadisi şerifi gerçeklediğinin farkında olmadan sefilliği ile gayyaya yuvarlanmakta. Mü&#8217;min gözünü kulağını Kuran&#8217;ın müjdesine dikmiş: &#8220;Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü&#8217;minlerle; &#8216;Allah&#8217;ın yardımı ne zaman?&#8217; diyordu. Dikkat edin. Şüphesiz Allah&#8217;ın yardımı pek yakındır. &#8220;<sup>10 </sup></p>
<p>Sabır ile Hakk’ın vaat ettiği günleri bekleyip, ümit dolup, umut dağıtmaya devam ederek aktif sabrın hakkını vermeyi gaye edinmiş neticede dünyada da ahrette de iyiliğe hoşluğa ulaşanlardan olmayı Rabbimiz nasip buyursun.</p>
<ol>
<li><em>Sahihu’l-Buhari VIII, 92; Tefriru’l-Kurani’l-Azim II, 43; Sunenuİbn-i Mace, II, 3961.</em></li>
<li>Ahmet Özdemir, Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı”nda Fitne Kavramına Yaklaşımı ,RTEÜFİD 172</li>
<li>EbūHilāl el-ʿAskerī, el-Vucūh ve’n-neẓāʾirfī’l-Ḳurʾāni’l-kerīm, thk. MuḥammedʿUs̠man (Kahire: Mektebetu’s̠-S̠eḳafeti’d-Dīnīyye, 2007), 380-381.</li>
<li>Ebü’l-FerecCemâlüddînİbnu’l-Cevzī, Nuzhetu’l-aʿyuni’n-nevāẓirfīʿilmi’l-vucūh ve’n-neẓāʾir, thk. MuḥammedʿAbdulkerīmKāẓım er-Rāḍī (Beyrut: Muʾessetu’r-Risāle, 1984), 478-480.</li>
<li>Esed, Kur’an Mesajı, 1/ 302, 2/ 571, 2/ 650, 664, 2/ 680, 2/ 913, 915, 3/ 947, 3/ 1089, 3/ 1206., 3/ 1206</li>
<li>(Râmûzu’l-Ehâdîs, s. 71 (983. hadis. EbûdavutTeyâlisî, Ahmed b. Hanbel, Buharî, Tirmizî, İbn-i Hıbban, müstedrekten)</li>
<li>İbrahim,34</li>
<li>Emirdağ Lahikası</li>
<li>Müslim, Zühd 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd l6; İbniMâce, Zühd 3.</li>
<li>Bakara, 214</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-sirri/">İmtihan Sırrı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başarıyla gelen imtihan: Zafer sarhoşluğu</title>
		<link>https://hizmetten.com/basariyla-gelen-imtihan-zafer-sarhoslugu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Mar 2021 06:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[başarı]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Zafer]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17605</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Güzel bir netice veya başarı elde edildiğinde mü’mince mülâhaza nasıl olmalıdır? Cevap: Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve başarısızlıkların ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/basariyla-gelen-imtihan-zafer-sarhoslugu/">Başarıyla gelen imtihan: Zafer sarhoşluğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Güzel bir netice veya başarı elde edildiğinde mü’mince mülâhaza nasıl olmalıdır?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Hakikî bir mü’min, bütün iyilik, güzellik ve başarıların Allah’tan geldiğini, kötülük ve başarısızlıkların ise nefsinden kaynaklandığını bilir. Zira çok açık ve net bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ</span><br />
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisâ sûresi, 4/79)</p>
</blockquote>
<p>Öyleyse inanan insan hiçbir zaman vesile olduğu iyilik ve güzelliklere, yaptığı iş ve hizmetlere katiyen sahip çıkmamalıdır. Aslında biz, bütün namazlarımızda Allah’ı tesbih etmek suretiyle O’nun icraatında, şuunatında, rubûbiyetinde eşi, menendi, naziri, zıddı ve niddi olmadığını söylemiş oluyoruz. İşte dilimizle söylediğimiz bu hakikati bütün derinliğiyle içimizde de duyar ve onu düşüncelerimize hâkim kılabilirsek, Allah’ın izniyle, vesile olunan iyilik, güzellik ve başarıları, yapılan hizmetleri kendimize mâl etme gibi büyük bir günah içine düşmeyiz.</p>
<h3>Ne mutlu o insana ki haddini bilir</h3>
<p>Allah’a inanan bir insanın, ne tür başarılara imza atarsa atsın, haddini bilmesi gerekir. Hazreti Pîr, eserlerinde,</p>
<blockquote>
<p align="center"><span class="arabic">طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ</span><br />
“Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddini aşmaz.” (Bkz.: el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 3/338; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 5/71)</p>
</blockquote>
<p>hakikatine dikkat çeker. İnsanın haddini bilmesi ve kendi çerçevesini aşmaması ise, etten kemikten yaratıldığının ve mahiyetinin azc u fakr ile yoğrulduğunun idrakinde olmasına bağlıdır. Dahası insan, mülâhazalarını biraz daha derinleştirerek, kirli bir toplum içinde neş’et ettiği için çoğu zaman belva-yı amm (herkesin karşı karşıya kaldığı, kaçınılması pek mümkün olmayan sıkıntı ve zorluk) sayılabilecek kirlere bulaştığını hatta bazen gırtlağına kadar günahlara daldığını göz önünde bulundurmalı ve demeli ki, “Esasında benden hiçbir şey olmazdı. Demek ki Allah, engin rahmetiyle muamelede bulunduğundan mazhar olduğum ihsan ve lütuflar O’ndan geliyor.” Eğer insan böyle düşünür ve halis bir tevhid ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederse, bâlâpervazâne iddialara girmez. Bütün güzellikleri O’ndan bildiğinden dolayı da Allah (celle celâluhû) ona olan nimetlerini devam ettirir.</p>
<p>İnsanın, nefsine itimat edilemeyeceğini anlaması adına günahlarını hatırda tutması da çok önemlidir. Zira insan, cürmünün farkında olduğu müddetçe, iddiaya girmez. İddialı olmak bir yana, kendisine hep günahkâr bir insan nazarıyla bakar, başarılı görünen faaliyetler karşısında da Cenâb-ı Hakk’ın bazen mücrimlere de iş yaptırabileceğini düşünür; “Benden bir şey olmazdı ama Allah (celle celâluhû) yoklukta varlık cilvesi gösteriyor.” der; değişik vesilelerle sürekli kendini hesaba çeker.</p>
<p>Bununla birlikte insan, bu tür iddialardan kaçınmak için ille de günah işlemesi gerektiği şeklinde bir mülahazaya girmemelidir. Çünkü bir bakıma, bir günaha kulak kabartma, bir yanlışa doğru adım atma gibi hiç farkına varmadan işlediğimiz hatalar bile, nefse itimat edilemeyeceğini anlamamız adına yeterli bir sermayedir. Önemli olan bunları çok iyi değerlendirebilmektir. İnsan bir hatanın akabinde bin kere tevbe etmiş olsa dahi, o yanlışını sürekli mülâhazasında canlı tutabilirse ancak o zaman Cenâb-ı Hakk’ın sa’y ve gayrete lütfettiği neticeleri kendinden bilmez ve bunların Allah’ın birer lütfu olduğunu gönlünde derinlemesine hissedebilir.</p>
<p>Böyle ulvi bir nefis muhasebesinde dikkat edilmesi gereken husus ise şudur: Kimi zaman şeytan, insana günahlarını bahane olarak gösterir ve “bu günahkâr hâlinle Allah’a yönelemezsin.” diyerek onu aldatmaya çalışır. İnsan, böyle durumlarda bir taraftan arınma yollarına tevessül ederken diğer yandan da Allah’ın rahmetini düşünmeli ve “Gerçi cürmüm çok ama gönlüm Sana hayran.” demelidir. İşlenen günahlar, Cenâb-ı Hakk’ın icraat-ı sübhaniyesine, lütuf, inayet ve ihsanlarına hayranlığa ve teveccühe mâni olmamalıdır. İşlemiş olduğu cürümler insana kendini Cenâb-ı Hak’tan çok uzakta gösterse de o, duygu ve düşünceleri itibarıyla hep yakınlarda dolaşmaya çalışmalıdır. Bir insan, bırakalım paçalarına veya dizlerine kadar kirlenmeyi, gırtlağına kadar levsiyat içine batsa bile yine ulûhiyet ve rubûbiyet dairesinin biricik sultanı olan Allah’a ve o dairenin en büyük çağrıcısı olan Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccüh etmeli, onları deli gibi sevmeli ve asla bu kapıdan ayrılmamalıdır. Bu, bir yönüyle çelişki sayılır. Fakat mü’min, hayatını bu zıtlıkların ve çelişkilerin ahengi içinde götürmek zorundadır.</p>
<h3>Şeyh uçmaz mürid uçuruma yuvarlar</h3>
<p>Asıl konumuza dönecek olursak; başarılar karşısında insanın düşebileceği en önemli tehlikelerden birisi muvaffakiyet neticesinde kendisine yönelen teveccüh ve iltifatlara layık olduğunu düşünmesidir. Oysaki Allah, imtihan unsuru olarak liyakatin çok üstünde lütuflarda bulunabilir. O hâlde insan bir taraftan mazhariyetleri karşısında Allah’a şükürde kusur etmemeli, diğer yandan da bunları sahiplenmemelidir. Zaten cürmünün farkında olan insan, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühlerini kendisinden bilmez. O, bir taraftan ortaya çıkan gülistana, diğer yandan da kendisine bakar, kendisiyle yüzleşir ve çorak bir arazide güllerin neşv u nema bulması karşısında sadece şaşkınlık ve hayretini dile getirir. Hakikaten Cenâb-ı Hak, bazen çok kırılmış, dökülmüş ve çatlaklar yaşamış insanların sa’yine bile ekstra teveccühte bulunabilir. Bunu gören bazı insanlar da o şahsın etrafında toplanarak takdirlerini ifade edebilirler. Hatta birisi kalkıp onun veli bir zat olduğunu söyleyebilir. Bir başkası bunu bile az görüp; “Ne velisi? O, ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzidesiyle gavs gibi görünüyor.” diyebilir. Başka biri ise daha ileri gidip onun kutbiyet ve gavsiyeti cem ettiğini iddia edebilir. Bu kadar iltifat ve teveccüh karşısında o kişi de, hüsnüzannın verdiği bu makamlara gönlünü kaptırıp “Acaba ben hakikaten gavs veya kutup muyum?” şeklinde düşünebilir.</p>
<p>Bazen içinde bulunduğu bu duruma makul mahmiller de bulabilir. Mesela der ki, “Allah’ın insana en büyük ikramı, ikramını hissettirmemesidir. Demek ki ben bugüne kadar bu durumun farkına varamamışım. Etrafımda halkalanan bunca insan yalan söyleyecek değil ya!” Hani halk arasında, “Şeyh uçmaz, mürid uçurur.” şeklinde bir söz vardır ya, işte etrafındaki insanlar, o kişi uçmasa da onu uçurmaya başlar. Aslında bu bir uçurma değil, -hafizanallah- o kişiyi uçuruma yuvarlama demektir. Çünkü bir zaman gelir ki, karşı tarafın aşırı teveccüh ve medh u senalarını gören böyle biri gavsiyet ve kutbiyetle de yetinmez ve gözünü mehdilik ve mesihlik gibi makamlara dikmeye başlar. Hele bir de çevresindekiler onun Mehdi veya Mesih olduğuna dair ima ve işaretlerde bulunursa, bu sefer o zavallı, hüsnüzannın verdiği makamlara dilbeste olur (gönlünü kaptırır) ve kendisini buna iyice inandırmaya başlar. Bazen yapmacık tevazularla bu düşüncesini izhar ederken bazen da konuyla ilgili bazı âyet ve hadisler okuyarak bunlardan kendisine pay çıkarır. O, belki de isyan ve günahlarıyla düz yolda bile yürüyemiyor iken, kendisini göklerde uçuyor görür. İşte böyle biri, kendini uçuruma sürükleyecek çok tehlikeli bir yola girmiş demektir. Hâlbuki Hazreti Pîr-i Mugan’ın mülahazasıyla, insan sevdiklerine fevkalade makamlar vereceğine, davada fevkalade sadakat göstermelidir. Kardeşlerini, dünyaya değiştirmeyecek ölçüde çok sevmeli, fakat onların boynunu kıracak mübalağalı övgülerden de her zaman kaçınmalıdır.</p>
<h3>Dericinin elindeki deri misali</h3>
<p>Tarihimize baktığımızda, sultanlardan şairlere, onlardan Hak dostlarına kadar pek çok büyük zatın kendilerini hep yerden yere vurduklarını görürüz. Her biri ayrı bir yüce kamet olmasına rağmen onlar kendilerine hiçbir zaman bir kıymet-i harbiye takdir etmemişlerdir. Zaten iddiada bulunan bencil insanların bir şey olması da mümkün değildir. Onlar, fantezilerden bir türlü sıyrılamazlar. Zira onlar sürekli kendilerini ifade etme lüzumunu duyarlar. Bunu gerçekleştirebilmek için de hakikatleri yeterli görmez, fantezilere girer, riya ve süm’a (başkasına gösterme ve duyurma) gibi daha başka yollara tevessül ederler.</p>
<p>Mesela bir gün birisi kalkar, İmam Buhârî üzerine konuşmaya başlar. Fakat bakar ki, söylediklerine çok da iltifat edilmiyor. Zira bunlar, bütün hadisçilerin bildikleri bilgilerdir. O, sözleriyle dikkatleri kendi üzerine çekemediğini görünce daha orijinal bir şeyler söyleme ihtiyacı duyar; ardından âhiretin varlığıyla ilgili farklı bir mülâhazada bulunur ve klasik bir monist gibi ifadeler kullanarak dikkat çekmeye çalışır. Esasında o söylediklerinin de, Şeyh Bedrettin Simavî’nin <em>Varidat</em> isimli eserinde söylediklerinden bir farkı yoktur. Hatta Aristo’nun öteki âleme ve ruha dair ileri sürdüğü düşüncelere baktığınızda da benzer tenakuzlarla karşılaşabilirsiniz. Orijinal diye ortaya koyduğu bu telakkilerin kendisinden önce nice insan tarafından seslendirildiğini anlayınca bu sefer ne diyeceğini düşünmeye başlar ve farklı bir fantezi adına ruhların devr-i daiminden bahisler açar. Ne var ki o şahıs, hakikatleri bulma ve duyurma arayışında olmadığı için nefsini tatmin adına sahnelediği orijinallik gösterileri hep hüsranla neticelenir.</p>
<p>Oysaki Allah, bizi kul yaratmıştır ve insan için kulluk payesinden daha büyük bir paye yoktur. Neden Cenâb-ı Hakk’ın bizi kul olarak yaratmasıyla iktifa etmeyelim, bunu yeterli bulmayalım? Bize düşen vazife, O’na gönülden teveccüh etmek ve O’nun rubûbiyet ve ulûhiyetine karşı ciddî bir ubûdiyetle mukabelede bulunmaktır. Kaldı ki Hazreti Pîr’in yaklaşımıyla ubûdiyet, bize daha önce lütfedilen nimetlere karşı bir şükürdür; daha sonra verilecek nimetler için bir mukaddime değildir. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler s.384 (Yirmi Dördüncü Söz, Beşinci Dal)) Bundan dolayıdır ki sırf belli mazhariyetlere ulaşmak niyetiyle Allah’a kullukta bulunmak doğru değildir. Allah dilerse karşılıksız lütuflarda bulunduğu gibi kulluk karşılığı olarak da engin rahmetinden lütuf ve ihsanlarda bulunabilir. Fakat bu, beklenmez. Ücret ve mükâfatını baştan almış bir kul olarak bize düşen, Allah’a karşı sürekli hamd ve şükür duyguları içinde olmaktır.</p>
<p>Allah’a kul olmayan bir insan nefsine kul olur. Nefsine kul olan insan ise sadece kendisi için yaşar ve kendini dünyanın merkezi olarak görür. Böyle bir insana egosantrist denir. Sürekli kendisiyle meşgul olan, kendi ufku, kendi düşünceleri, kendi mülahazaları hatta kendi kamet-i bâlâsı, edası ve endamı karşısında hayranlık duyan bir insana da narsist denir. Böyleleri sadece kendi yaptıklarını ve ortaya koyduğu başarıları beğenir ve bunlarla övünür, başkalarını beğenmesi ise mümkün değildir. Bu tür insanların övgü ve senalarla tatmin oldukları da görülmemiştir. Onlar sürekli hep daha fazlasını ister. Tabii böyle bencil ve narsist kişiliklerin, insanlığa faydalı herhangi bir iş ve icraatları da olmaz.</p>
<p>Mütevazı insanlardır ki, Allah (celle celâluhû) onları nice hayırlı işlere vesile kılar. Şairin dediği gibi,</p>
<blockquote><p>Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebat.<br />
Mütevazı olanı rahmet-i Rahman büyütür.</p></blockquote>
<p>Yani tohum toprağın bağrına düşmeyince feyze mazhar olamaz. Yüzü yerde olanları da Allah (celle celâluhû) ekstra lütuflarla kamet-i bâlâ hâline getirir. İşte Şâh-ı Geylânî, işte Muhammed Bahauddin Nakşibend, işte Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, işte Hazreti Pîr-i Mugan. Aradan asırlar geçmesine rağmen hâlâ onların evradını okuyor ve eserlerinden istifade ediyoruz. Onların her birisi unutulmayan simalar hâline gelmişler. Çünkü onlar, mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini nefyetmenin kahramanları olmuşlar. Kendilerini yok sayıp bütün himmetlerini Allah’ı ispata vermişler. O’nun varlığını nazara verip, kendilerini sıfırlamışlar. Başka bir ifadeyle onlar kendilerini vücud-u ilâhinin gölgesinin gölgesi olarak görmeye hasretmiş, Allah da onlara öyle bir vücud-u cavidani vermiş ki, hâlâ içimizde yaşamaya devam ediyorlar. Hem içimizde öyle bir yaşıyorlar ki, bazen odama girdiğimde, mesela bir Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî Hazretleri veya bir Abdülkadir Geylânî Hazretleri’yle karşılaşacağım gibi geliyor bana. Gönlümde o kadar canlı yaşıyorlar. Evet, onlar Allah’ı ispata koşmuş, Allah da onları öyle bir tespit buyurmuş ki, onların her biri, asırlar geçmiş olmasına rağmen, bize yol gösteren birer rehber gibi vazife görüyor. Yedi sekiz asır sonra bile biz hâlâ onların evradına müracaat etmek suretiyle günümüzün problemlerine çare arıyoruz. Bundan daha güzel tespit mi olur?</p>
<p>Hâsılı, tekebbür, büyüklenme, maalesef günümüzün en yaygın hastalıklarından biridir. Zafer ve muvaffakiyet neticesinde ise bu hastalık insanı helake sürükleyecek ölçüde tehlikelidir. O hâlde başarı ve güzel neticeler karşısında bize düşen, bütün bunları Rabbimizden bilmek ve O’na karşı hep hamd u sena duyguları içinde iki büklüm olmaktır.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/basariyla-gelen-imtihan-zafer-sarhoslugu/">Başarıyla gelen imtihan: Zafer sarhoşluğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmtihan dünyası bu&#8230;&#124; Esra Kaya</title>
		<link>https://hizmetten.com/imtihan-dunyasi-bu-esra-kaya/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Dec 2020 11:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Esra Kaya]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15392</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ya ben ağlamayım gurban, kimler ağlasın? Şu garip gönlümü de gurban, kimler eylesin?” Odayı hüzne boğan cızırtılı radyomu kapattım. İçim daralmıştı. Bir el sanki yüreğimi sıkıyordu. Pencereyi açtım. Şükür ki&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-dunyasi-bu-esra-kaya/">İmtihan dünyası bu&#8230;| Esra Kaya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Ya ben ağlamayım gurban, kimler ağlasın?<br />
Şu garip gönlümü de gurban, kimler eylesin?”<br />
Odayı hüzne boğan cızırtılı radyomu kapattım. İçim daralmıştı. Bir el sanki<br />
yüreğimi sıkıyordu. Pencereyi açtım. Şükür ki içeri dolan o tatlı rüzgâr beni<br />
rahatlatmaya yetti. Çekirgelerin seramonisi, rüzgârınhafif serinliği, yoğun oksijen&#8230;<br />
Evet, bildiniz. Bir köyde yaşıyorum ben. Hem de tam iki aydır&#8230; Orta Karadeniz’in<br />
esenlik dolu köylerinden birinde, ufacık bir camide imamım. Köyün ortasında<br />
bulunduğundan olacak, “Orta Cami” demişler adına. Köylü, adeta caminin üzerine<br />
titriyor. Zira camiyi kendileri yapmış, A’dan Z’ye kendileri döşemişler.<br />
Köyün eşrafından Hacı Ömer, cami lojmanı olarak bana iki odalı bir yer<br />
verdi. Köylü de bir miktar eşya getirdi. Anadolu insanı misafirperverliğini<br />
göstermiş ve böyle insanların arasında olduğumu bilmek beni ziyadesiyle memnun<br />
etmişti.<br />
Alıştım mı? “Evet” demek zor. Büyük şehirlerde yaşadım hep, üniversiteyi de<br />
İstanbul’un göbeğinde okudum. Mezun olduktan sonra öğretmen olarak<br />
atanamayınca, bir sene daha baba eline bakmak olmaz diye mecburen imamlığa<br />
müracaat ettim.<br />
Bazen -özellikle Cuma vakitleri- cami dolup taşardı. Çok sevinirdim. Ne<br />
mutlu bana ki gelmişim, bu güzel insanları tanımışım, derdim. Birlik beraberlik<br />
içinde; zengin, fakir; genç, yaşlı alınlar secdeye değerdi. Ama o, yalnız geçen sabah<br />
ve yatsı namazları yok mu, kahrederdi beni. Böyle olmamalıydı; camiyi sevmek,<br />
emek vermek iyi hoş da cemaatle namaz kılma sevabından niye geri dururdu ki bu<br />
millet?<br />
Bir gün kararımı verdim. O hafta Cuma hutbesinde yatsı ve sabah<br />
namazlarını cemaatle kılmanın sevabını anlatacaktım. İşim doğruyu, güzeli<br />
insanlara aktarmaktı. Öyle ya! Ahhh, nerden bilecektim insanların nefsine hoş<br />
gelmeyen şeyler söylemenin bazen “ağuyu şerbet diye yutma” sabrı gerektireceğini!<br />
“Ey Cemaat! Ne mutlu bize ki buraya gelmek ve cemaat halinde namaz<br />
kılmak nasip oldu. Efendimiz(SAV)’in müjdesiyle bir yerine yirmi yedi kat sevaba<br />
nail olduk inşallah. Camimiz dolup taştı ancak hem sevap kefemizi doldurma hem<br />
de müminler olarak kardeşliği tesis etme adına sadece cumaları camiye gelmek<br />
yetmez. Efendimiz özellikle “ İnsanlar(&#8230;) yatsı ve sabah namazının faziletini</p>
<p>bilselerdi emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.<br />
(Buhari,ezan,9,32)” buyuruyor. Bir başka Hadis-i Şerifte de “Kim yatsı namazını<br />
cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap alır. Sabah namazını<br />
da cemaatle kılarsa bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır.<br />
(Buhari,ezan,34)” diyor. Böyle güzel bir cami inşa etmişsiniz, donatmışsınız, gelin<br />
camiyi sabah ve yatsı namazlarında da şenlendirelim. Sevaplarımıza sevap<br />
katalım.”<br />
Kendime göre güzel güzel anlattığımı zannediyordum ama tam o esnada bir<br />
ses, caminin sükunetini adeta herc ü merce çevirdi.<br />
-Hoca, hoca! Biz senin gibi boş boş dolanmıyoz, sabahtan akşama kadar<br />
tırpan sallıyoz, bel belliyoz. Akşam evin yolunu zor buluyoz. Biz seni bu köye<br />
boşuna mı istettik? Onca işimiz var, okumuş birini göndersinler de bizim yerimize<br />
bu mübareği şenlendirsin, dedik. Senin yumurtanı, kalacak yerini boşuna mı<br />
veriyoz? Sabah da kıl, yatsı da kıl, bizi bu işe karıştırma!<br />
Konuşan, köyün muhtarı Hasan Emmi’ydi. Bunları söyledikten sonra namazı<br />
kılmadan çıkıp gitti. Ardından bir grup daha ayrıldı. Önce neye uğradığımı<br />
anlayamamıştım. Biraz düşününce fark ettim ki köylüler beni boş gezenin boş<br />
kalfası veya yumurta, ev karşılığı ibadet yapan biri olarak görüyordu. Onun da<br />
ötesinde cami yaptırıp içine adam koyarak görevlerini tamamladıklarını<br />
düşünüyorlardı. Bu durum beni fazlasıyla yaralamıştı. Başım zonkluyordu.<br />
Şakaklarımı tuttum istemsiz. Minbere öylece çömeldim. Bir el dokundu omzuma.<br />
-Üzülme, Hoca Efendi!Köylü iyidir, hoştur ama dinini diyanetini pek bilmez.<br />
Cami yapılmadan önce cumaya yakındaki bir köye gidilirdi ama ona da bir defa<br />
gidildiyse ikinciye gidilmezdi. Bir yandan üzülürlerdi (namaz)kılamayışlarına ama<br />
pek de peşine düşmezlerdi. Hasan Emmi’nin babası Paşa Ali’nin ısrarıyla yapıldı<br />
cami. Rahmetli çok istedi insanlar en azından cumalarını düzenli kılsın diye ama<br />
caminin bittiğini göremedi. Derken sen geldin. Onlar, senin gelişinle vicdanen<br />
Cuma namazı vebalinden kurtulacaklarını sanıyorlardı. Sen aksine bir de yatsı ve<br />
sabahı da cemaatle kılalım deyince birden ağır geldi. Kusurlarına bakma. Şimdi<br />
pek anlayamadılar ama sonra anlarlar inşallah.<br />
Hacı Ömer’di konuşan. Köyde, hacca gitmek kısmet olmuş az kişiden biriydi.<br />
Herkesin sevip saydığı, cömert ve aklı başında bir insandı. Onun sayesinde, almam<br />
gereken daha çok yolum olduğunu anlamıştım. Konuşurken hepsi ne kadar da<br />
dindar görünüyordu halbuki.<br />
-Teşekkür ederim, Ömer Emmi.<br />
Kalanlarla namazı tamamladık, sonra odama çıktım. Baş ağrım devam<br />
ediyordu. Belki şifa olur diye kayluleye daldım. İlginç bir rüya gördüm ardından.<br />
Hep beraber bir geminin içindeyiz. Hasan Emmi geliyor. Elinde bir kova var.<br />
İçinde de katranımsı bir sıvı. Başımdan aşağı boca ediyor o sıvıyı. Sonra atlıyor</p>
<p>gemiden. Ben üzerime bakıyorum. Tertemizim. O, yardım istiyor, boğulacak gibi<br />
oluyor. Halatı atıyorum ona.<br />
-Hocam, hocam!!!<br />
Selim’in sesiyle kendime geliyorum.<br />
-Efendim Selim!<br />
&#8211; Hocam, Hasan Emmi seni Ankara’ya şikayet etmiş.<br />
-Ne demiş ki?<br />
-Camiden çıkar çıkmaz telefonla aramış. Anam konuşurken duymuş. Hem<br />
Kur’an’ı yanlış okuyor hem de tavuklarımızın yumurtalarını çalıyor, demiş. Köy<br />
kahvesindekilere de aynısını söylemiş.<br />
-Fesübhanallah! Tamam Selim. Allah razı olsun. Anacığına da selamlar.<br />
Selim gittikten sonra bir öfke nöbeti geçirdim. Ateşi kulaklarımdan çıkıyordu<br />
sanki. Sakin olmalıydım. Onlarla daha çok vakit geçirmem, onları daha iyi<br />
tanımam gerekirdi. Hatam belliydi. İşlerine yardım etmeyip kendi halimde<br />
dolanmam beni onların gözünde miskinin teki yapmıştı belki. Ama bu meseleyi<br />
bir anda iftira boyutuna vardırmalarını aklım almıyordu doğrusu.<br />
Doğruca kahveye gittim. Hasan Emmi de her zamanki gibi oradaydı. Benim<br />
geldiğimi görünce hemen diğer kapıya doğru çıkmak için seğirtti.<br />
-Hasan Emmi, dur, gitme!<br />
&#8211; Benim nankör adamlarla konuşacak bir şeyim yok!<br />
Haydaaa!!! Hırsızlığın yanına, nankörlüğü eklemişti şimdi de.<br />
-Hasan Emmi, Allah rızası için, bu mevzu daha fazla büyümeden halledelim.<br />
Bak, hakkıma giriyorsun.<br />
-Hoca, hoca! Ben senin ne mal olduğunu biliyorum. Zaten anam hep derdi,<br />
asıl hacıdan, hocadan korkacan diye!<br />
Bunu söylerken Hacı Ömer’e de göz ucuyla bakmıştı. Belli ki onun benim<br />
yanımda durmasından fena halde rahatsız olmuştu.<br />
-İspatla bakalım masum olduğunu! Ama yok ispatlayamazsın. Ben bildirdim<br />
bile Ankara’ya. İki günde keserler biletini. Bu köylüyü enayi mi sandın sen?<br />
Aklıma Hz. Musa’nın sihirbazlarla bir kuşluk vakti karşılaşması geldi. Bir de<br />
Ashab-ı Uhdud kıssasındaki o çocuk&#8230;</p>
<p>-Tamam, Hasan Emmi! Anlaştık. Normalde iddia sahibi olarak senin<br />
ispatlaman lazım ama ben Allah’ın izniyle ispatlayacağım masum olduğumu. Yarın<br />
kuşluk vakti köy meydanında toplayalım bütün köylüyü. Mahkeme kuralım. Köylü<br />
benim masum olduğuma ikna olmazsa öğlene kalmaz tası tarağı toplayıp giderim<br />
bu köyden.<br />
İşin geldiği noktaya bak, dedim içimden. Alt tarafı sabah ve yatsıyı birlikte<br />
kılıp sevap arttıracaktık. Oyy nefis, sen ne biçim bir şeysin?<br />
Sabaha kadar uyumadım, ağladım, ağladım. Ne kadar da pamuk ipliğine bağlı<br />
her şey. Geldiğimden beri yapılan o izzet-i ikramların, o iltifatların meğerse hiçbir<br />
kıymeti harbiyesi yokmuş. Asrın Beyin Yapıcısı boşuna reddetmiyormuş kendisine<br />
verilen hediyeleri. İstiğna, aslında özgürlükmüş. Ya ben&#8230; Adamlar acaba sabahı,<br />
yatsıyı evlerinde kılıyorlar mıydı ki camiye gelmiyorlar diye gönül koydum. Önce<br />
namazın ne büyük bir görev olduğunu anlatmam gerekmez miydi? Ah kalın kafam<br />
ahh&#8230;<br />
Sabah namazı vakti gelince açmak üzere camiye yöneldim. Ancak bu defa<br />
yalnız değildim. Hacı Ömer’di gelen. Üzerime bir sekine indi sanki. Değmişti. Bir<br />
kişi de olsa surda gedik açılmıştı artık.<br />
Kuşluğa kadar birlikte oturduk Hacı Ömer’le, söyleştik. Akabinde yavaş ve<br />
düşünceli adımlarla köy meydanına yöneldik.<br />
Biz geldiğimizde köylü çoktan toplanmıştı. Herkes merakla beklerken Hasan<br />
Emmi, bacak bacak üstüne atmış, keyifle cigarasını tüttürüyordu.<br />
-Gel gel! Bakalım sıyırabilcen mi yakanı bu işten!<br />
Gülüşü iğneleyiciydi. Aldırmadım. Gayet sakindim.<br />
-Ey Sudereliler! Aranıza katılalı yaklaşık iki ay oldu. Üzerimde çok emeğiniz<br />
var. Misafirperverliğinizi, kucak açmanızı unutamam. Ancak hakkımda Hasan<br />
Emmi’nin bazı iddiaları var. Hem Rabbime hem size hem de kendime saygı gereği<br />
bunları açıklığa kavuşturmamız gerektiğini düşünüyorum. Takdir edersiniz ki<br />
aleyhimde böyle sözler söylenirken benim hiçbir şey olmamış gibi aranızda<br />
yaşamam mümkün değil. Şimdi ben Hasan Emmi’nin iddialarının aslı olmadığını<br />
size ispatlayacağım. Eğer siz Hasan Emmi’nin haklı olduğunu düşünürseniz ben<br />
akşamı beklemeden köyünüzden ayrılırım, yok eğer beni haklı görürseniz sizinle<br />
kalır, İslam’ın güzelliklerini dilim döndüğünce size anlatmaya çalışırım.<br />
Köylüler hep bir ağızdan: “Tamam!” dediler.<br />
-Şimdi Hasan Emmi, buyur, ilk sözünü söyle!<br />
-Kur’an’ı yanlış okuyorsun. Köy halkı, öyle çok hoca görmüş değildir. Senin<br />
okuduğunu doğru zannediyorlar.</p>
<p>-Hasan Emmi! Ben İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Ayrıca ülke çapında<br />
yapılan bazı Kur’an okuma yarışmalarında birinciliklerim var. Alın bakın, bu da<br />
onların belgeleri&#8230;<br />
Belgeleri köylüler elden ele dolaştırmaya başladılar. Yüzlerinde bir<br />
memnuniyet ifadesi oluşmuştu. Bu durumdan rahatsız olan Hasan Emmi:<br />
-Ben onu bunu bilmem, nereden bileceğiz bu kağıt küreğin sahte olmadığını?<br />
Hadi bunlara inandık diyelim, peki çalınan yumurtalara ne diyeceksin? Odanda bir<br />
sürü yumurta var.<br />
-Onlara da Selim’in annesini şahit göstereceğim.<br />
Hasibe Ana hemen atılarak:<br />
-Onları ben gönderdim hoca oğluma! Eğer bu köye bir hoca gelirse kara<br />
tavuğu veririm diye adak adadıydım. Hoca kabul etmedi. Ben de her gün kara<br />
tavuğun bir yumurtasını Selim’le gönderiyordum. Misafirdir, söyleyemez, aç kalıp<br />
zelil olmasın diye düşündüydüm.<br />
Selim:<br />
-Ben de şahidim. Her gün ben taşıdım yumurtaları.<br />
Köylüler, onaylar gibi bir ses çıkardılar yeniden.<br />
Hasan Emmi iyice köşeye sıkışmıştı. Acaba ne desem diye düşünür bir hali<br />
vardı. Sonra birden gözleri parladı.<br />
-Hacı Ömer’in kızı Hatçe’ye göz koymuşun diyollar. Camiye gidip gelirken<br />
onların kapısının önünde hep dururmuşsun.<br />
Bu sefer gerçekten sinirlenmiştim. Hacı Ömer’in bir kızı olup olmadığını<br />
bilmiyordum ancak bu söylediği bardağı gerçekten taşırmıştı. Ama tepki vermeme<br />
gerek kalmadı.<br />
Kahvehane ahalisinden Süleyman Dayı:<br />
-Muhtar,muhtar&#8230; Senin ağzından çıkanı kulağın duyuyo mu? Şu çocuk<br />
geldiği günden beri kaşını kaldırıp kimsenin yüzüne bakmış değil. Bir gün başı<br />
önünde yürürken Allah muhafaza derenin birine yuvarlanıp gidiverecek. Sen<br />
kalkmışsın neler diyon? Bu meselede baltayı taşa vurdun kabul et!<br />
Hasan Emmi kızardı, bozardı. Ne yapacağını bilemedi. Sakince yanına gittim.<br />
-Hasan Emmi, öğle vaktinin girmesine az kaldı, hadi gel güzelce abdest<br />
alalım. Helalleşelim. Söz, bundan sonra ben de sizi zorlamayacağım.</p>
<p>O günden sonra Hasan Emmi bir iki hafta bize küs durdu ama çok şükür<br />
küslüğü uzun sürmedi. En güzeli ise o gün bugündür camimiz hiçbir vakit boş<br />
kalmadı. Bedeli biraz ağır olmuştu ama neticesi buna değmişti. Sonrasında başka<br />
sorunlar elbette yaşandı. Ama aşılan her bir sorun aramızdaki bağı<br />
kuvvetlendirmeye yaradı. Sabredip hakikati aramak, problemleri çözmede akılcı<br />
davranmak da bana önemli bir nasihat olarak kaldı. Sonuçta boşuna denmemiş:<br />
“İmtihan dünyası bu!”</p>
<p><b>Hizmetten | Esra Kaya</b></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-dunyasi-bu-esra-kaya/">İmtihan dünyası bu&#8230;| Esra Kaya</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ashâbın Korkuyla İmtihanı ve Nebevî Duruş</title>
		<link>https://hizmetten.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2020 11:00:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[peygamberyolu.com]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<category><![CDATA[Selim Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13189</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fert ve cemiyetlerin dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan birisi, insandaki korku hissidir. Zira zalimler, münafıklar ve art niyetliler, insanın tercih, duruş, karar, eylem ve söylemleri üzerinde çok etkili olan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus-2/">Ashâbın Korkuyla İmtihanı ve Nebevî Duruş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fert ve cemiyetlerin dikkat etmesi gereken en önemli hususlardan birisi, insandaki korku hissidir. Zira zalimler, münafıklar ve art niyetliler, insanın tercih, duruş, karar, eylem ve söylemleri üzerinde çok etkili olan bu duyguyu daima suiistimal eder; onları hak ve hakikatten uzaklaştırmaya çalışırlar. Böylece korkakları gemleyip susturma hatta kendi emelleri istikametinde koşturma fırsatını elde ederler. Yaptıkları konuşmalarla, sahaya sürdükleri kimselerin dedikodularıyla, yazılı ve görsel medya üzerinden yürüttükleri propagandalarla, oluşturdukları baskı ortamı ve akla değil de algılara hitap eden operasyonlarla halkın ve bilhassa toplumu yönlendirme konumunda bulunan alim, akademisyen, din adamı, gazeteci ve meşhur kimselerin bu damarından çok istifade ederler. Onların konumunu ve toplum nezdindeki itibarlarını, insanları korkudan etkisiz ve sessiz hale getirmek için kullanırlar.</p>
<p>Dünden bugüne bizim dünyamızda da zalimler ve Süfyanlar, iktidarlarını hayatta tutmak için korku damarına başvurmuşlardır. Ve bununla Müslümanların gücünü ve cesaretini kırmaya, birlik ve beraberliğini parçalamaya çalışmışlardır. Asr-ı Saadet’te bunun en belirgin örneklerinden birisi, Mekkelilerin reisi Ebû Süfyan’ın bir strateji olarak zaman zaman bu yönteme başvurması; Efendimiz ve ashabının mücadele cesaret ve azmini kırmak için onların içine korku salmaya ve yaymaya çalışmasıdır.</p>
<p><strong>Ebu Süfyan, Uhud’da Meydan Okuyor </strong></p>
<p>Müşrik ordusu, Uhud’da şehitlerin kollarını, kulaklarını, burunlarını kesmiş, gözlerini oymuş ve vücutlarını param parça etmişlerdi. Ordu komutanı Ebu Süfyan, cepheden ayrılırken bunu yapan vahşileri gördüğünü ama onlara engel olmadığını hatta buna da üzülmediğini söylemişti. O, bu vahşetle “hepinizin sonu böyle olacak” mesajını vermeye çalışmış ve arkasında görenleri korkudan dehşete düşürecek tablolar bırakmıştı. Bir de bununla yetinmemiş, “Var mısınız, önümüzdeki sene Bedir’de buluşalım!” diyerek, yaralı haldeki Müslümanların morallerini menfi etkileyebilecek ve derlenip toparlanma isteklerini kıracak bir meydan okuyuşta bulunmuştu.</p>
<p>Allah Resûlü ise hiç vakit kaybetmeden onun bu adımını boşa çıkaracak hamlesini yapmış ve “Evet! Orası, sizinle bizim aramızda kararlaştırılmış yer ve zaman olsun, inşallah!”<span id="easy-footnote-1-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-1-4605" data-hasqtip="0" aria-describedby="qtip-0"><sup>1</sup></a></span> buyurmuş; en zor durumda oldukları bir anda bile onlarla tekrar karşılaşmaktan korkmadığını Ebu Süfyan ve kasaplarına haykırmıştı. Böylece onun bu meydan okuyuşuyla hedeflediği “Müslümanların içine korku salma ve üstünlük elde etme” stratejisini etkisiz hale getirmiş ve yeniden toparlamaya çalıştığı askerlerine büyük bir moral vermişti.</p>
<p><strong>Allah Resûlü, Cesaretini Ortaya Koyuyor! </strong></p>
<p>Ancak Ebu Süfyan’ın bu meydan okuyuşunun arkasında başka bir plan da olabilirdi. Mekke’ye geri dönüyor görüntüsü verip ani bir dönüşle savunmasız durumda olan Medine’ye baskın yapabilirdi. Bu ihtimali göz ardı etmeyen Efendimiz, Hz. Ali’yi görevlendirdi. Kendisine, “Müşrik ordusunu takibe çık. Ne yaptıklarını ve ne planladıklarını iyice anlamaya çalış. Dikkat et! Develerine binip atlarını yanlarına almışlarsa onların niyeti Mekke’dir. Yok atlarını binip develerini yanlarına almışlarsa Medine’ye saldırmayı düşünüyorlar demektir. Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin olsun ki böyle bir şey düşünüyorlarsa mutlaka üzerlerine yürüyecek ve işlerini bitireceğim.” Düşmanı takibe çıkan Hz. Ali, çok geçmeden onların develerine binip atları yedeklerine aldıkları yani Mekke’ye doğru yola çıktıkları haberini getirmişti.<span id="easy-footnote-2-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-2-4605" data-hasqtip="1" aria-describedby="qtip-1"><sup>2</sup></a></span> Fakat Allah Resûlü bu korkusuzluğu, cesareti ve kararlılığıyla yaralı ashâbını motive etmiş; Uhud’da alınan yaraya ve meydandaki manzaraya rağmen zalimlerle mücadeleye hazır olduğu mesajını vermişti. Bu mesajın bir muhatabı da savaş sürerken Müslümanların hareket güzergahlarına kuyu kazarak tuzak kuran münafıklardı.</p>
<p><strong>“Allah bize yeter!”</strong></p>
<p>Ebu Süfyan’ın “Müslümanlara öyle bir darbe vurduk ki artık bunlar bir daha kalkamaz!” diye düşündüğü anda ve yerde Efendimiz (aleyhissalat vesselam) yeni bir hamleye hazırlanıyordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’da seslendirdiği “..Üzerlerine yürüyecek ve yaptıkları bu vahşetin hesabını soracağım!” düşüncesini, hiç vakit kaybetmeden karara bağlamış ve ertesi gün sabah namazından sonra düşmanı takip için yola çıkmıştı. Hamrâu’l-Esed’e kadar gelmiş ve burada Uhud ashâbına konaklama emri vermişti. Bu zaman zarfında da düşmanın ne planladığını ve nasıl hareket ettiğini adım adım takip ettirmiş ve gelecek yeni bir habere göre orduyu her an savaşa hazır tutmuştu. Derken Abdikaysoğullarına ait bir kervan, Ebu Süfyan’dan Hamrâul’-Esed’e bir mesaj ulaştırmıştı.</p>
<p>Ebu Süfyan, onlarla dönüş yolunda karşılaşmış ve Ukaz panayırında develerine kuru üzüm yükleyeceğini vaat ederek bu mesajı ulaştırmaya ikna etmişti. Gelen habere göre Müşrik ordusu, geri dönüp Müslümanları tamamen imha etme kararı almıştı. Bu korkunç planı haber alan Efendimiz ve yaralı ashabı, hep birlikte “Hasbunallahu ve ni’me’l-Vekîl” yani “Allah bize yeter ve O, ne güzel vekildir!” diyerek Allah’a iman, güven ve teslimiyetlerini seslendirmişlerdi.<span id="easy-footnote-3-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-3-4605" data-hasqtip="2" aria-describedby="qtip-2"><sup>3</sup></a></span> Kur’ân, müminlerin içine korku salmayı hedefleyen haber karşısında onların bu duruşu takdir ve arkadan gelenlere misal ve miras olsun diye şöyle beyan etmişti:</p>
<p>“Onlar, öyle kimselerdir ki halk, kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan kendinizi koruyun’ dediklerinde, bu tehdit, onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekîl’ yani ‘Allah bize yeter ve O, ne güzel vekildir’ demişlerdir.”<span id="easy-footnote-4-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-4-4605" data-hasqtip="3" aria-describedby="qtip-3"><sup>4</sup></a></span></p>
<p>Kur’ân, bir sonraki ayette bu takdirin yanında tarihi bir gerçeğe daha dikkat çekmiş ve Müslümanlara şu bilgiyi de vermişti: “İşte o şeytan, sizi ancak kendi dostlarından korkutur, mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.” Bununla Kur’ân, Kureyş liderinin ve haberi getirenlerin şeytanlık yaptığını belirtiyor ve içlerine salınmak istenen korkuya kapılmamaları gerektiğini ders veriyordu. Aksi takdirde can derdine düşer; davaya destekten ellerini çekerlerdi.</p>
<p><strong>Ebu Süfyan, Bedir’e Çıkmaktan Korkuyor!  </strong></p>
<p>Aradan bir yıl geçmiş buluşma vakti yaklaşmıştı. Fakat Uhud’dan ayrılırken Bedir’de buluşup vuruşalım diyen Ebu Süfyan’ı korku basmıştı. Kendisine, “Muhammed’e verdiğin söze sadık kalmayacak mısın?” diye sorulunca “Hayır!” diyemediği için mecburen topladığı orduyla göstermelik olarak Merru’z-Zehran’a kadar gelmişti.<span id="easy-footnote-5-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-5-4605" data-hasqtip="4" aria-describedby="qtip-4"><sup>5</sup></a></span> Ancak yüreğindeki ölüm ve kaybetme korkusunu bir türlü atamamıştı. Uhud’da aldığı zahiri zaferle bir müddet daha devam etmek istiyordu. Gireceği muhtemel bir savaşı kaybederek şöhretine ve konumuna zarar vermek istemiyordu. Bunun için bir başka plan yaptı. “Ey Kureyşliler! Bildiğiniz gibi bu yıl kıtlık var.  Bu dönemde savaşa çıkmak uygun olmaz. Savaşa bolluk mevsiminde çıkılır. Ta ki yolda giderken hayvanlarınız rahatlıkla otlayabilsin siz de onların sütünden içebilesiniz. Onun için ben geri dönüyorum siz de geri dönün!” diyerek Mekkelilerin de makul bulabileceği bir mazeret öne sürdü. Ardından da onlarla birlikte Mekke’ye geri döndü. Ancak Ebu Süfyan geri dönmekle yetinmedi. Bu, planın sadece Mekkelilere bakan tarafıydı. Burada az-çok makul sayılabilecek bir gerekçeyle cepheye çıkmaktan kurtulmuştu. Fakat bir de işin Medine tarafı vardı. Bunun içinde planı hazırdı. Nuaym İbn-i Mes’ud’u çağırdı ve Müslümanların bir ordu teşkil edip Bedir’e çıkmalarını engelleyebilirse kendisine on deve vereceğini vaat etti. Bunun için ona yol-yöntem de öğretti: “Git onlara de ki: ‘Mekkeliler, çok kalabalık bir ordu toplayıp yola çıktılar. Sakın siz o ordunun karşısına çıkmayın. Zaten çıksanız da karşı koyamaz kaybedersiniz.”</p>
<p>Aklınca, Müslümanları korkutacak ve cepheye çıkmalarına mâni olacaktı. Sonra da Korkakların şahı Ebu Süfyan bunu kullanacak ve “Bakın, Müslümanlar bizimle karşılaşmaktan korktu ve sözleştiğimiz yere gelemediler!” diye Araplar arasında yaygara koparacaktı. Nuaym İbn-i Mes’ud, vakit kaybetmeden gelmiş ve Medine’de Müslümanların arasında bu haberi yayarak insanların içine korku salmaya başlamıştı. Ebu Süfyan’ın büyük bir orduyla hareket ettiğini, karşı koymanın mümkün olmadığını ve şayet bir savaş olursa Müslümanların kesinlikle kaybedeceğini ve akıbetlerinin Uhud’dan daha kötü olacağını etkili bir dille anlatıyordu. Nitekim Nuaym, belli kimseler üzerinde de tesirli olmaya başlamıştı. Bu arada münafıklar ve Yahudiler de boş durmuyor, “Muhammed ve ashabı böyle bir ordunun elinden asla kurtulamaz!” diyerek hem Nuaym’ın propagandasına destek oluyor hem de Müslümanların cesaretini kırıyordu.<span id="easy-footnote-6-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-6-4605" data-hasqtip="5" aria-describedby="qtip-5"><sup>6</sup></a></span></p>
<p>Çok geçmeden oluşturulmaya çalışılan bu korku atmosferinden haberdar olan Efendimiz, ashabını topladı ve “Varlığımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki benimle hiç kimse gelmese bile ben tek başıma Bedir’e çıkacağım.”<span id="easy-footnote-7-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-7-4605" data-hasqtip="6" aria-describedby="qtip-6"><sup>7</sup></a></span> buyurdu. Bu çıkış, cesaret ve kararlılık, Allah’ın da inayetiyle Müslümanların içine salınmaya çalışılan korkuyu bertaraf etmeye yetti ve basiretlerini daha da keskinleştirdi. Daha gün gelip çatmadan bin beş yüz kişiyle Bedir’in yolunu tuttular.  Böylece her şeyi hesaba kattığını zanneden Ebu Süfyan, hiç hesaba katmadığı Allah Resûlü’nün yüksek cesareti karşısında yine kaybetmişti. Efendimiz’in çıkışını haber almasına rağmen korkudan kendi davetine iştirak edememişti.</p>
<p><strong>Herkesin Geri Çekildiği Yerde O İlerliyordu   </strong></p>
<p>Ebu Süfyan, yıllarca Müslümanların içine korku salmaya çalışmış ve her fırsatta Medine’ye saldırmıştı. Devran dönmüş ve Allah Resûlü, Mekke’nin yolunu tutmuştu. Ebu Süfyan’dan farklı olarak korku değil “Kâbe’ye, Ebu Süfyan’ın evine sığınan güvendedir!” buyurarak emniyet vadetmişti. Fetihten on beş gün sonra da Huneyn cephesinin yolunu birlikte tutmuşlardı. Fakat orduya yeni dahil olmuş ve ganimet duygusuyla en önde giden iki bin Mekkeli, Huneyn vadisine girdiklerinde düşman ordusunun ani ok saldırıları karşısında büyük korku ve panik yaşamış ve geriye çekilmişlerdi. Bu sırada arkadan gelen ve ne olduğunu bir anda anlayamayan Muhacir ve Ensar da geriye çekilmeye başlamıştı. Bu manzaraya şahit olan Allah Resûlü, yerinde sebat etmekle kalmamış büyük bir cesaretle, “Ben, Peygamberim! Bunda yalan yok! Ben, Abdulmuttalib’in oğluyum…” diye yüksek sesle nida ederek atını hep ileri doğru mahmuzlamıştı. O’nun bu cesareti ve ileriye hamlesi, askerlerini yeniden etrafına toplamış ve yeni bir hücum başlamıştı.<span id="easy-footnote-8-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-8-4605" data-hasqtip="7" aria-describedby="qtip-7"><sup>8</sup></a></span></p>
<p>Korkmak ve geri çekilmek bir tarafa O, bu kargaşa anında bile ordusunu derleyip toparlama adına yeni stratejiler üretmişti. Bir taraftan atını düşman üzerine sürerken diğer taraftan Hz. Abbas’a: “Ey Abbas! Semure ashabına seslen!” diye emretmişti. Hz. Abbas, “Ey ashab-ı Semure! Nerdesiniz?” diye seslenince Hudeybiye’de “Ölürüz ama bu yoldan geri dönmeyiz!” diyerek Efendimiz’e verdikleri sözü hatırlayan ashab-ı semure, “Buyur Ya Rasûlallah, Buyur Ya Rasûlallah” nidalarıyla hemen etrafında toplanmıştı. Ardından Ensar-ı kirama seslenilmiş ve onlarla beraber diğer sahabiler de çok hızlı bir manevrayla Allah Rasûlü’nün yanında yerlerini almışlardı.<span id="easy-footnote-9-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-9-4605" data-hasqtip="8" aria-describedby="qtip-8"><sup>9</sup></a></span> Bırakın geri çekilip kaçmayı, harp kızıştığı zaman herkes O’na sığınıyor ve ondan cesaret alıyordu.<span id="easy-footnote-10-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-10-4605" data-hasqtip="9" aria-describedby="qtip-9"><sup>10</sup></a></span></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, “..sizi biraz korku ve açlıkla, mallardan ve canlardan eksiltmekle imtihana tabi tutulacağız…”<span id="easy-footnote-11-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span><span class="easy-footnote"><a title="" href="https://www.peygamberyolu.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus/#easy-footnote-bottom-11-4605" data-hasqtip="10" aria-describedby="qtip-10"><sup>11</sup></a></span> buyurarak korkuyu, en birinci imtihan vesilesi olarak zikretmektedir. İnsanı, nefis ve duygularıyla çok iyi tanıyan şeytan, onu bu duygusundan yakalayıp felç ederek hak ve hakikat adına hareket edemez hale getirmeye çalışır. Bunun için bazen mal bazen can bazen evlad u ıyal bazen de bir ömür boyu peşinden koşup durduğu şeylerin elinden alınacağı vesvesesiyle onu içerden fetheder. Bunu yaparken de artık uşağı haline gelmiş zalim yöneticileri, bu yönde kullanır ve dışarıdan da bu korkuyu besler. İnsanı hak cepheden uzaklaştırır ve değişik dertlere düşürür. Nitekim Mekkelilerde akıl hocaları şeytanın bu yöntemini kullanarak sonuç almaya çalışmışlardır. Fakat Allah ile irtibatı, ahirete imanı ve Peygamber yoluna güveni tam olan samimi müminler, bütün korku duvarlarını aşmış ve kendilerini adadıkları davaya büyük sadakatle yollarına devam etmişlerdir. İmanlarından ve Rehber-i Ekmel Efendimiz’den aldıkları cesaret, hakkı ikame heyecanları ve aralarında hep canlı tuttukları uhuvvet ise bu yolda en büyük azıkları olmuştur. “Eksiltilenleri” ise sabırla karşılayıp ahiret hayatları adına sermayeye dönüştürmüşlerdir.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Selim Koç | Peygamberyolu.com</strong></p>
<div class="easy-footnote-title">
<h4>Dipnot:</h4>
</div>
<ol class="easy-footnotes-wrapper">
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-1-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, es-Sîre, III/42</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-2-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, es-Sîre, III/42-43; Vakıdî’nin rivayetinde Peygamberimizin düşmanı takip için Sa’d İbn-i Ebi Vakkas’ı görevlendirdiği belirtilmektedir. Bkz., Vâkıdî, el-Meğâzî, I/255</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-3-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, es-Sîre, III/50; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV/59</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-4-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Âl-i İmran Sûresi, 3/173</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-5-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>İbn-i Hişam, Ebu Süfyan’ın ordusuyla Asfan’a kadar geldiğini de belirtmektedir. Bkz, es-Sîre, III/127</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-6-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bkz. Vâkıdî, el-Meğâzî, I/326</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-7-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Vâkıdî, el-Meğâzî, I/278</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-8-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Vâkıdî, el-Meğâzî, II/314</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-9-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Müslim, Cihad 28</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-10-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Müslim, Cihad 28; Buharî, Meğâzî 54</li>
<li class="easy-footnote-single"><span id="easy-footnote-bottom-11-4605" class="easy-footnote-margin-adjust"></span>Bakara Sûresi, 2/155</li>
</ol>
<p><a href="https://hizmetten.com/ashabin-korkuyla-imtihani-ve-nebevi-durus-2/">Ashâbın Korkuyla İmtihanı ve Nebevî Duruş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmtihan, Sekîne Ve Kurtuluş</title>
		<link>https://hizmetten.com/imtihan-sekine-ve-kurtulus/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2020 06:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[sekine]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9851</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mazlumlar, mağdurlar nazar-ı itibara alınarak, onların o sıkıntıları, dertleri paylaşılmalı!.. Hani hep ism-i mef’ûl kipiyle ifade ediyoruz: Mazlûmiyetlerini, mağduriyetlerini, ma’zuriyetlerini, mahkûmiyetlerini, daha değişik gâileler ile malul bulunmalarını… Bunların hepsini birden&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-sekine-ve-kurtulus/">İmtihan, Sekîne Ve Kurtuluş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mazlumlar, mağdurlar nazar-ı itibara alınarak, onların o sıkıntıları, dertleri paylaşılmalı!.. Hani hep ism-i mef’ûl kipiyle ifade ediyoruz: Mazlûmiyetlerini, mağduriyetlerini, ma’zuriyetlerini, mahkûmiyetlerini, daha değişik gâileler ile malul bulunmalarını… Bunların hepsini birden düşününce tabii ızdırap duyarız. Bir de hey’et ile umumî alakadârlığımız var ise, Hizmet ile ciddî alakadârlığımız var ise, kardeşlik ruhu tam inkişaf etmiş ise şayet, paylaşırız o âlâmı, o mesâibi, o devâhîyi. Paylaşıyoruz onlar ile beraber… Onlar, bazıları içeride; bazıları evlatlarından, eşlerinden, arkadaşlarından, dostlarından, anne-babalarından ayrı, onun hasreti ve hicranı içindeler. Bizler de o heyet içinde bulunmamız itibarıyla, aynı vücudun birer parçası, birer unsuru, birer molekülü gibi aynı şeyleri, aynı sıkıntıları paylaşıyoruz.</p>
<h3>“Bayram o bayram olur!..”</h3>
<p>Antrparantez; bu paylaşma işi, biraz o kardeşlik düşüncesini derinlemesine duymaya vabestedir. Herkes aynı ölçüde duymayabilir: Bazılarını yatağa düşürecek şekilde felç eder, o türlü şeyler. Belki çok defa o, Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz iradesine hürmetin gereği, o iradenin muradı ne ise, ona saygının ifadesi olarak yaşamaya katlanır; iradesinin hakkını verir ve katlanır o meseleye. Fakat insan olarak -esasen- ızdırap duyar. Hani İzzet Molla’nın sözünü çok tekrar etmişimdir, biliyorsunuz: “Ben usanmam -gözümün nuru- cefâdan ama / Ne de olmasa cefadan usanır, candır bu!”</p>
<p>Evet, nice kimseler tekme yemiş, sarsılmış veya şiddetli bir darbe ile, bir balyoz ile, bir hıyanet ile yerle bir edilmiş, düşmüş, tökezlemiş, sürüm sürüm hâle gelmiş… Bunların hepsini böyle vicdanımızda derinlemesine duymak, kardeşlik irtibatımızın sımsıcak olması ile mebsûten mütenasiptir (doğru orantılıdır). Duyarız, paylaşırız onlar ile beraber…</p>
<p>Dolayısıyla, bir ferec, bir mahreç isterken de esasen hem onlar için hem kendimiz için istemiş oluruz. Onlar için öyle bir ferec ve mahreç olunca, biz de bir yönüyle bayram ederiz. Alvar İmamı hazretlerinin “İslam yeniden doğa / Bayram o bayram olur.” diye bir şiiri vardır. Ona, başka iki mısrayı Fakîr ilave ediyor:</p>
<p>“İslam yeniden doğa,<br />
Bayram o bayram olur.”<br />
“Bayram o bayram olur.” o Hazrete ait.</p>
<p>“Işık zulmeti boğa,<br />
Bayram o bayram olur.<br />
Her yana rahmet yağa,<br />
Bayram, o bayram olur.”</p>
<p>Çoğaltabilirsiniz bunu… “…Bayram o bayram olur.”</p>
<p>Sonra bir de müstezat yapıyor ama müstezatların mısra uzunluğunda olmaması esastır: “Gör ne güzel îd olur.” diyor; o, ne güzel bir bayram…</p>
<p>Şimdi, onlar, o bayramın sevincini paylaşırken kendi aralarında, bunun size uzanan yanı da az değildir; siz de bir bayram neşvesi içinde kendinizi hissedersiniz.</p>
<p>Bir taraftan o duygunun, o düşüncenin insanda olması lazım. Bununla beraber, öyle bir bayramın gelmesi, o “ferec”in, o “mahrec”in zuhur etmesi bir yönüyle hem ibadet ü tâatimiz ile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh-i tâmma, hem de Allah’tan sürekli aynı şeyleri istemeye vabestedir.</p>
<p>Allah’tan başka kim var ki, gaflet ve dalaletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-i nefsin zararlarını defetsin; öyleyse Yunus-vâri O’na yakarmalıyız!..</p>
<p>Seyyidinâ Hazreti Yunus İbn Mettâ, <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ </span>“Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhânsın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” (Enbiyâ, 21/87) dedi. -Lem’alar’daki o konunun izahına bakabilirsiniz.- <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ</span> “Sen’den başka Ma’bud-u bi’l-Hak, Maksûd-u bi’l-istihkak yoktur. Sadece Sen’sin, Sen!” dediğimiz zaman… Gerçek, Sen’sin; bütün varlık, Sen’in vücudunun gölgesinin, gölgesinin gölgesi… “İlim”ler, Sen’in ilminin gölgesinin, gölgesinin, gölgesi… “İrâde”ler, Sen’in İrâde’nin gölgesinin, gölgesinin gölgesi… “Yok!” değil, var ama işte gölgenin varlığı gibi bir şey o. Bir “isneyniyet” -evet, usûliddin ulemasının ifade ettiği kelime bu- var burada fakat “Bir”isi esas, diğerine gelince o, zıllîdir ve izâfîdir.</p>
<p>Evet, <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ</span> Seni tesbih u takdis ederim!.. Burada “Sübhâneke” <span class="arabic">سُبْحَانَكَ</span> kelimesi, Cenâb-ı Hakk’ı evsâf-ı âliye ile tavsif etme ve noksan sıfatlardan da tebrie manasına gelir. Cenâb-ı Hakk’ın “Kuddûs” ism-i şerifinde de bu mana vardır. Hazreti Üstad, İsm-i A’zam gibi alıp yine Lem’alar’da zikrettiği o altı isimden biri de o; orada Kuddûs isminden de bahsediyor: Yeryüzünde maddî temizlik, nezahet, âhenk, eko-sistem ve aynı zamanda -orada ona çok temas edilmiyor ama- Cenâb-ı Hakk’ı tenzih manasına da gelir. Yani, Zât-ı Ulûhiyet:</p>
<p>“Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir.<br />
Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah.<br />
Tebeddülden, tegayyürden, dahi elvân ü eşkâlden,<br />
Muhakkak ol müberrâdır, budur selbî sıfâtullah.<br />
Ne göklerde, ne yerlerde, ne sağ ve sol ne ön ardda,<br />
Cihetlerden münezzehtir ki, hiç olmaz mekânullah.”</p>
<p>“Sübhâneke” dediğimiz zaman, aynı zamanda bu manaları kastetmiş oluruz. Şu kadar var ki, Peygamber, kendi ufku itibarıyla meseleyi söylerken, çok derinlemesine söylemiş olur.</p>
<p>Zât-ı Ulûhiyeti, Zâtına şayeste ve lâyık tavsif ettikten sonra, kendi durumuna geçiyor: <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ</span> O kapının eşiğine başını koyarak, “Allah’ım! Başım, Kapının eşiğinde…” diyor. Evet, bu meseleyi daha arızasız ifade etmek için “rahmetinin eşiğinde, re’fetinin eşiğinde, şefkatinin eşiğinde…” demek, teşbih ve temsile meydan vermeden bir ifade tarzı olur; çok defa onu tercih ediyoruz ve (Çağlayan başyazılarında da) o tercih edilmişti esasen. “Başım orada…” <span class="arabic">سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ</span> “Ben, zâlimlerden oldum!” diyor. O hep -böyle- tekrar edip durduğundan dolayı balığın karnında, Zât-ı Ulûhiyet de onu kurtarıyor; balık getiriyor O’nu (aleyhisselam), bir sahile atıyor. Açık; Kur’an-ı Kerim’de, iki yerde net ve detaylı olarak anlatılıyor.</p>
<p>Ve sonra döndüğü zaman da Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle, o bir insan halâs oluyor fakat yüz bin insan veya daha fazlası O’na (aleyhisselam) iman etmek suretiyle kurtuluyor; bu da O’nda inşiraha vesile oluyor ve Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğu da ortaya konmuş oluyor.</p>
<p>Şimdi bu ayeti okuduk: <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ</span> Sonra hemen <span class="arabic">اَللَّهُمَّ اجْعَلْ لَنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا</span> “Allah’ım! Bize de ferec ve mahreç ihsan eyle!” diyebiliriz.</p>
<h3>Nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyetin inkişaf etmesi</h3>
<p>Antrparantez bir şey daha arz edeyim: Arkadaşlar çok güzel rüyalar gördüler. Bazen Efendimiz, doğrudan doğruya, yakazaten, temessül buyurarak çıktı karşılarına; bazen Hazreti Ebu Bekir, bazen Hazreti Halid… Bu “büyük” zatlar temessül buyuruyor. Tabii Efendimiz’in büyüklüğü, “büyüklük” sözü ile ifade edilemez. Fakat meseleyi nispetlere bağlayarak ifade etmemeli. “Büyük” O (sallallâhu aleyhi ve sellem); büyük… Fakir’in ifadesi ile “gâye ölçüsünde bir vasıta, bir vesile” esasen. Onun için, <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ</span> Kelime-i Tevhîd’inde, Cenâb-ı Allah’ın ism-i şerifi ile Efendimiz’in mübarek ismi yan yana zikrediliyor.</p>
<p>Efendimiz, temessül buyuruyor; Hazreti Hâlid, temessül buyuruyor… Şahısların karakterlerine göre, o andaki sıkıntının keyfiyetine göre… Birisi de Yunus İbn Mettâ’yı (aleyhisselam) rüyasında görüyor. Fakat bazen onlar öyle net görülüyor ki, belki oradaki birkaçı da görmüş oluyor onu. Yunus İbn Mettâ’ya (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselam) diyor ki “Sen, bu <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ</span> duasını okudun; Cenâb-ı Hak, sana salâh ve necât verdi. <span class="arabic">فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ</span> ‘O’nun yalvarıp yakarışına da hemen icabet ettik ve kendisini o sıkıntıdan kurtardık, onu halas ettik.’ (Enbiyâ, 21/83) dedi.” Hazreti Yunus, o şahsa buyuruyor ki: “Ben onu, balığın karnında söyledim!”</p>
<p>Demek ki sıkıntı, seni öyle bir sıkacak ki, canın, gırtlağına gelecek; tâbir-i diğerle, esbâb bilkülliye sukût edecek fakat O’nun (celle celâluhu) ile irtibatını koparmayacaksın, her şeye rağmen… Hazreti Yusuf (aleyhisselam) gibi kuyunun dibinde bile… Cenâb-ı Hak vahyediyor; Hazreti Yusuf daha çocuk orada. Allah, ona vahyediyor; o işin encamını ona göstereceğini vadediyor. Dolayısıyla da ciddî bir itmi’nân içinde… Şikâyet ettiğine dair bir şey yok… Biraz sonra bir kova iniyor oraya; su çıkarılacağına, insanlığın güzeli, insanı bayıltacak güzellikte bir çocuk çıkarıyorlar oradan, kuyunun dibinden.</p>
<p>Bunun gibi, esbâb, bil-külliye sukût edince, esasen, nûr-i Tevhid içinde sırr-ı Ehadiyyet zuhur ediyor. Dolayısıyla da <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ</span> derken, bütün arkadaşlarımız/kardeşlerimiz için <span class="arabic">اِجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا</span> niyazı da ilave edeceğimiz bir duadır.</p>
<h3>Dudaklarımızdan dökülen her söz, kalbin tercümanı olmalı!..</h3>
<p>Hani, tavır ve davranışlarımız, o kapıda olmalı; ayrı bir mesele. Fakat aynı zamanda beyanlarımız da olmalı… Öyle olunca, zaten beyanımız dilin-dudağın beyanı olmaz. Günümüzde her şey, dilin-dudağın beyanı… O câmilerde duyduğunuz din adına söylenen sözler, dilin-dudağın beyanı, kalbin sesi değil!..</p>
<p>Düşünürlerimizden bir tanesi… Antipatinize sebep olabilir ama ben çok seviyorum onu… Ağlayarak namaz kılan bir düşünür, bir akademisyen; kısmen de Fakir’in hemşehrisi sayılır. Fransa’da doktora yapmış, gelmiş; Denizli’de iken de Hazreti Pîr-i mugân, Şem’-î tâbân ile tanışmış. Namaz kılarken, hıçkıra hıçkıra ağlayan bir insan…</p>
<p>Antrparantez: Siz hiç camilerde ağlaya ağlaya bayılıp kendinden geçen insan gördünüz mü? Ben şahsen, belli bir dönemden sonra görmedim. Gençler, kendilerinden geçiyordu belli bir dönemde. Fakat bir yönüyle o ruh hâletini öldürdüler esasen, kezzâb döktüler onun üzerine, kendilerine benzettiler. O gençlik, namazdan uzaklaştı, uyuşturucuya alıştı, sigaraya alıştı, içkiye alıştı. Sözde İmam Hatipli oldu… Onu hayatî her birim içine sokacaklardı; kendileri gibi adam yetiştireceklerdi. Doğru, kendileri gibi adam (!) yetiştirdiler… Nifakın yapacağı odur esasen.</p>
<p>O zat, “gırtlak ağası” derdi bunlara, gırtlak ağası. “Ses sanatkârı” tabirini de kullanırdı, ses sanatkârı… O Mevlidcilere, o cenazelerde dua edenlere, cenazelerde Kur’an okuyanlara, kimseye bir şey ulaşsın diye değil de esasen kendilerini ifade etme, bir yaptıkları şey ile yapacakları başka bir şeye yatırım yapma adına… “Bir yerde güzel ses ile şöyle bir Kur’an okursak, başka bir yere de çağırırlar; buradan beş geldi ise, oradan da on gelir!” filan… Yaptıkları şeyler hep başka bir şeye bir yatırım… Dolayısıyla bunlara “gırtlak ağası” bile hafif geliyor zannediyorum; “ses sanatkârı” sözü de hafif geliyor.</p>
<p>Esas mesele; dil-dudak, kalbe tercüman olmalı!.. Öyle ise şayet, kalb, imanî heyecan ile mızrap yemiş gibi ürperiyor, titriyor ve dil-dudak da “Yahu dur, acele etme! Ben bir bunu tercüme edeyim!” diyor ve kendine göre kendi renk ve deseniyle bir kombinezon ortaya koyuyorsa, bu, çevrede hakikaten bayıltan/öldüren bir tesir uyaracaktır. Ricâl’i (Efendimiz’in hadislerini nakleden râvîleri) okuduğumuz zaman görüyoruz; mesela, Kuteybe İbn-i Saîd bir yerde Kur’an-ı Kerim okurken, sohbet ederken, dört şahıs birden ölüyor orada.</p>
<p>Evet… Hiç unutmam… Ben telsizci idim askerde; Abdulbâsid Abdüssamed’i dinliyordum, Kur’an-ı Kerim okurken. Kur’an-ı Kerim’i okuyunca, Tekvîr Sûresi ile bitiriyordu; o kadar güzel okuyordu ki!.. Ben daha sonra onu teyplerde görmedim; hakikaten insanı bayıltacak şekilde okuyordu. Demişlerdi ki: “Orada o Kur’an okurken, bir tanesi düştü, bayıldı ve öldü.” İşte okumaya bağlı bu, kalbin sesine bağlı; dilin-dudağın -Bağışlayın; bağışlıyor musunuz?- hırıltısına, mırıltısına değil. İnsan, bir ney sesi verebilecekse, ne diye hırıltıya, mırıltıya, başka mahlukların sesine-soluğuna kendisini salıyor ki?!.</p>
<p>Geriye dönelim; evet, antrparantezi kapadık. <span class="arabic">رَبَّنَا اِجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا</span> Hâl, tavır ve davranış ile, öyle bir konum ihraz ediliyor ki, insan, öyle bir konum ile kendini konumlandırıyor ki, orada hakikaten dilinden-dudağından dökülen her şeyi enine-uzununa değerlendirdiğiniz zaman, analize tâbi tuttuğunuz zaman diyorsunuz ki, “Vallahi bu çok dile-dudağa benzemiyor. Bu, olsa olsa kalbin sesi-soluğu olur.” O kalb ki, “Dil, beyt-i Hudâ’dır; ânı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye, Rahman, gecelerde.” Evet, “Tecelligâh-ı İlahî”dir o; Allah, oraya tecelli ediyor, hususiyle gecelerde.</p>
<h3>Bu Kıtmîr de, bu Hizmet’in içinde bulunanlar da, bu Hizmet de Sana emanet!..</h3>
<p>Şimdi o durumu ihraz etmek lazım ve işte o <span class="arabic">رَبَّنَا اِجْعَلْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا فَرَجًا وَمَخْرَجًا</span> duasını da ona bağlamak lazım. Yunus İbn Mettâ’nın (aleyhisselam) sözünü de o şekilde anlamak lazım. Hakikaten esbâb, bilkülliye sukût ediyor, yapacak bir şey yok… Bütün gönlüyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ediyor. Sebepleri, elinin tersiyle itiyor, “Sadece Sen varsın, başka şey aramaya gerek yok!” diyor. Allah da (celle celâluhu), “Ben varsam, meseleyi Bana emanet ediyorsan, işte Ben de yapacağımı yapıyorum!” diyor, onu (aleyhisselam) balığın karnından çıkarıyor.</p>
<p>Çok defa diyorum ki: “Allah’ım! Bu Kıtmîr de, bu Hizmet’in içinde bulunanlar da, aynı zamanda bu Hizmet de Sana emanettir.” Bütün benliğim ile böyle diyorum: “Bunu başkasına, hükümete, devlete, siyasîlere emanet edersek, canına okurlar. Ama Sen, Emîn’sin. Sen, Mü’min ismi ile mevsûfsun veya müsemmâsın. Dolayısıyla hepsi Sana emanet!.. Nezd-i Uluhiyetinde, Hazîre-i Kuds’ünde bunları Sana emanet ediyorum, bahtına düştüm!.. Sen, emanete hıyanet etmezsin!” Bu açıdan da meseleyi Cenâb-ı Hakk’a havale etmek lazım.</p>
<p>Siz, bütün benliğiniz ile meseleyi O’na emanet ederseniz, O’nun da o engin lütfu ile, keremi ile mutlaka karşılığını bulursunuz. <span class="arabic">وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ</span> “Bana verdiğiniz sözü tutun ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben’den korkun!” (Bakara, 2/40) “Verdiğiniz sözü yerine getirin, Ben de mukabelesinde bulunayım!” diyor. <span class="arabic">أُوفِ</span> “Ben de vefâlı olayım.” diyor da burada fakat bunlar mukabele manasına gelir. “Sizin bu vefanız ölçüsünde, Ben de mukabelede bulunayım.” demektir. Ne yaptınız siz? Kul, kendi darlığı içinde, bir karış… Zât-ı Ulûhiyet, Kudsî Hadiste buyuruyor: “…Benimki bir adım. Siz bir adım attınız, Benimki gelme. Siz geldiniz, Benimki koşma. Sonra da dil olma, dudak olma, konuşma.” Yani siz kendi küçüklüğünüz ölçüsünde O’na karşı bir yaklaşım tavrı sergiliyorsunuz, O (celle celâluhu) Kendi büyüklüğü ölçüsünde, onun ile mebsûten mütenasip bir teveccühte bulunuyor, hepsi bu.</p>
<p>Şimdi böyle bir ruh hâleti içinde -inşaallah- hem kendimiz için, hem de kardeşlerimiz için Cenâb-ı Hak’tan ferec ve mahreç talep edilirse, o, yere düşüp kalmayacaktır; Cenâb-ı Hak, kabul buyuracak, o fereci ve mahreci ihsan edecektir.</p>
<h3>Ferec ve mahreç dualarımız bir vakt-i merhûna bağlı bulunabilir</h3>
<p>Bir; esasen bir imtihan oluyoruz, bir mîâdı var bu meselenin. İnsan, bu imtihanda o mîâdı doldurup işin içinden pâk olarak, pîr u pâk olarak sıyrılıp çıkıyor.</p>
<p>İki; Cenâb-ı Hakk’ın belli bir dönemde bize lütfettiği imkanları rantabl değerlendirmediğimizden dolayı, Cenâb-ı Hak -adeta- “O vaktine erişip edâ edemediğiniz şeyleri katlayarak kaza edin!.” buyuruyor hâdiselerin diliyle. Kaza edince -malum- vaktin edasını da beraber yapıyorsunuz. Mesela; ikindiyi kaza ediyorsunuz; bir, ikindinin farzı, bir de başka bir farz. Bu defa vitesi yükselteceksiniz; dört ile gidiyorsanız, bu defa sekiz ile gideceksiniz. Bir de buna “temkin dörtlüsü” ilave edecekseniz şayet, on iki olur bu defa. Evet, edâ edeceksiniz onu; bu da ayrı bir mesele.</p>
<p>Vaktine erişip yapmanız gerekli olan şeyleri tam vaktinde edâ edemediğinizden dolayı… Mesela; başkaları ile dirsek temasına geçemediniz, şu dönemde yaptığınız gibi. Mesela; Ramazan iftarları tam veremediniz; üst seviyede, binlere tekâbül eden insanlar ile dirsek teması içinde olamadınız. Olsaydınız, sesiniz-soluğunuz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu gibi, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktı ve Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm memnun olacaktı. Sizin rüyalarınıza girseydi, yaptığınız şeylerden dolayı size tebessümler yağdırması ile memnuniyetini gösterecekti.</p>
<p>Hiç tereddüdüm yok bunda; çünkü O’nun bundan başka arzusu ve isteği yoktur: <span class="arabic">لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ</span> hakikati, dünyanın dört bir yanında şehbal açsın. Yahya Kemal’in Ezan şiirinde dediği gibi:</p>
<p>“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî<br />
Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî<br />
Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,<br />
Fethetmeliydi âlemi, şân-ı Muhammedî..<br />
Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,<br />
Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî..<br />
Ervâh cümleten görür “Allahu Ekber”i<br />
Akseyleyince arşa, lisân-ı Muhammedî..<br />
Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev gazel,<br />
Bir tuhfe-i bedi’ ü beyân-ı Muhammedî.” Sallallâhu aleyhi ve sellem…</p>
<p>Evet, O’nun size gösterdiği hedef, bu; gayb-bîn gözüyle görmüş, “Bir gün böyle olacak!” demiş. Aynı zamanda size bir hedef göstermiş; “O hedefi siz, kendi nesliniz olarak yakalamaya bakın!” Ama size müyesser olmayabilir. Siz o yolun yolcusu iseniz, hedefe terettüp eden sevap/derece ne ise, Allah, size onu verir; çünkü siz, hedefe göre kendinizi planladınız.</p>
<p>Bunun gibi; bir de bu… Cenâb-ı Hak, bize çok geniş imkanlar bahşetti, acaba bunlar rantabl değerlendirildi mi? Onun için “Ferec ve mahreç şahsî, içtimâî, kaderî pek çok kayıt ile mukayyet.”  diyoruz; çok değişik yönleri var bu meselelerin.</p>
<p>Bir diğer husus; zalimleri iyi idare etme filan meselesi… İnsanlığın İftihar Tablosu, on üç sene Mekke-i Mükerreme’de eziyet görmüştü. Zâlimler, kâfirler, münafıklar, müşrikler, daha başka bütün bütün Allah belası ne kadar -bağışlayın- zirüzeber insan var ise, hepsi âdeta eziyet etmede, zulmetmede yarışmışlardı. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) o zaman yapması gerekli olan şeyleri yapmıştı, hicret buyuracağı âna kadar. Yoksa iflah etmezlerdi o insanlar.</p>
<p>O, hicret buyurduğu zaman, Sevr sultanlığına kadar gidip, o kötü niyet ile kılıç bilemeleri gösteriyor ki, çok kötü şeyler düşünüyorlardı. Bugün, günümüzde bazı İslam ülkelerinde bir kısım tiranların aynı şeyleri düşündükleri gibi… “Evladından ayrı anne.. ölürse ölsün, bana ne!.. Benim saltanatım gitmedikten sonra!..” Bakın şu İslam dünyasına… Kapkara olmuş çehresi ile, kapkara saraylarda, kapkara düşüncelerle, hep kapkara dumanlar içinde insanları götüren insanlar… Evet, öyle bir şey fakat Allah’ın izni-inayeti ile, O yapması gerekli olan şeyleri yapmış ve sıyrılması gerekli olan günde de sıyrılmış-etmiş. Ama on üç sene onca şeylere maruz kalmasına rağmen, Allah’ın izni-inayeti ile, davasını bayraklaştıracak şekilde, Yesrib’i Medine yapmış, medeniyet merkezi yapmış. Bir muvazene unsuru olmuş, Hazreti Ömer döneminde. Hem de kısa bir sürede. “Kaç sene bu?” diyeceksiniz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’de on sene; Hazreti Ebu Bekir, üç seneye yakın; Hazreti Ömer efendimiz on sene; düşünün, yirmi üç sene… Atın-katırın sırtında… Tank ile, top ile, tayyare ile değil. Bir nesil… Bir nesil…</p>
<h3>Sekîne ve itminan istemek</h3>
<p>Dolayısıyla ferec ve mahreç dualarımız, vakt-i merhûna bağlı bulunabiliyor. Buna göre, ya arınmamız söz konusu, ya kaderin takdir buyurduğu mîâd var. Cenâb-ı Hak, bizi nezd-i Ulûhiyetine arınmış olarak, pâk, pirüpak olarak almak istiyor. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasındaki insanların, “Yıldızlarım!” buyurduğu, <span class="arabic">أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ</span> “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir; hangisine tutunursanız, hidayete erer, Bana ulaşırsınız!” buyurduğu O’nun ashabının arkasında saf bağlamak için esasen o ölçüde arınma, pirüpak olma mevzuu… O noktayı ihraz etmek için, o mevzuda bir kıvam sergileme, bir mukavemet sergileme… Hakikaten, Allah’ın izni-inayeti ile O’nun sesini-soluğunu bütün dünyaya duyurabilecek bir kıvam sergileme…</p>
<p>Şimdi Cenab-ı Hak, bunları murad buyurmuş ise, bunların hepsi azap gibi, ızdırap gibi, çile gibi görünse bile, yine Cenab-ı Hakk’ın rahmet tecelli-boyunda bize bir ihsanıdır; rahmet tayfları şeklinde algılayabilirsiniz bunları da. Evet, tereddüt etmeden… Dolayısıyla, onu intizar etmek lazım; acele etmemeli o mevzuda.</p>
<p>Kur’an buyuruyor: <span class="arabic">إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ</span> “Eğer Siz Peygambere yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kâfirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına, ‘Hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir.’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekînesini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir. Çünkü Allah azîzdir, hakîmdir (mutlak galiptir, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Tevbe, 9/40)</p>
<p>Sevr sultanlığında, Hazreti Ebu Bekir’in heyecanı, “Efendim’e bir şey olur diye!” endişesinden kaynaklanıyordu. Fakat Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) orada hiçbir şey yokmuş gibi davranıyordu. Onlar dolaşıp duruyorlar; O onların ayaklarını görüyor orada, belki ayaklarının sesini de duyuyor; öyle, mağara derin bir mağara değil. Ama örümcek ağı ile Allah (celle celâluhu) ahmakların önünü kesiyor; iki tane güvercin ile Allah, münafıkların önünü kesiyor. <span class="arabic">لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا</span> “Tasalanma dostum! Allah, bizimle beraberdir!” diyor. <span class="arabic">فَأَنْزَلَ اللهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللهِ هِيَ الْعُلْيَا</span> “Derken Allah onun üzerine sekînesini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kâfirlerin dâvasını alçalttı. Allah’ın dini ise zaten yücedir.” Allah’ın kelimesi, ulyâ; kâfirlerin kelimesi, diyeceği-edeceği şeyler ise süflâ. Endişe etmeyin!.. <span class="arabic">اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ</span> “Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.”</p>
<p>İşte Efendimiz’e o sekînenin inmesi, bir mana şeklinde oluyor, kalbde bir itmi’nan hâsıl oluyor. Kalbe inen -esasen- bir itmi’nân… Ne var ki, bunların hepsi, O’na bir teveccüh-i tam ile teveccüh etmeye vabestedir. Siz, teveccüh ederseniz, teveccüh, teveccüh doğurur. Teveccüh edin, teveccüh bulun!..</p>
<h3>Amerika’daki mahkeme</h3>
<p>Cenâb-ı Hak, inayetini sizinle/bizimle eylesin!.. İttirdi; iyi bir yerde duruyoruz. Yanılıp yanılıp zâlimlerin içinde bulunabilirdik. İşledikleri zulümlere bir kısım humekânın (ahmak ve sefillerin), ahmak-ı humekâdan tahammuk etmiş (en ahmak ve sefil kimselerden daha ahmak hale düşmüş) insanların bulundukları gibi bulunabilirdik. Sürü gibi onların arkasından sürüklenebilirdik. Allah (celle celâluhu), değişik şekilde ayıkladı. Bazı arkadaşlarınızı içeriye koydu. Bir kısmı da sizler gibi hicret etti. Bununla İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “Benim namım, güneşin doğup-battığı her yere gidecektir.” müjde ve hedefini gerçekleştiriyor.</p>
<p>Dünyada şu anda sizi duymayan insan yok!.. Amerika’da şu anda bir mahkeme oluyor. (Bakınız: http://www.tr724.com/akpli-4-bakan-washingtondaki-mahkeme-dosyasinda-guleni-kacirma-davasi-basladi/ ve https://zamanaustralia.com/2019/07/24/abdde-juri-kararini-verdi-guleni-kacirma-davasinda-amerikali-is-adami-kian-oybirligiyle-suclu-bulundu/) Tam yirmi tane güçlü şirket -burada- kiralamışlar, güçlü avukatlar tutmuşlar, “Harekete mensup insanları derdest edin.” diye… Başta sizin arkadaşlarınızdan bir Kıtmîr var, başta o olmak üzere… Tabii o olduktan sonra, burası Türkiye’ye insanları taşımak için bir liman, bir rampa olacak. Birer birer herkesi derdest edip, oraya gönderecekler. Artık onlar da orada hücrelerde ölüme terkedilecekler. Yirmi tane, otuz tane avukat tutuyorlar; yirmi tane, otuz tane şirket buluyorlar. Tonlarla para harcıyorlar… Sadece bir tanesi biliniyor medyada ama savcılar hepsini biliyorlar. Bir tanesi de bir adam için sadece on beş milyon dolar… Ve bu meseleyi teklif edenler, pazarlık yapanlar da o Kapadokya’dan iki tane… Neyse isimlerini söylersem gıybet olur; iki tane bakan. Bakan… Evet, bakıp da göremeyen insanlar; bakan… Şimdi bir tane insan için böyle yaparlarsa, meseleyi beyninden vurdukları zaman, esasen diğerlerine ne yapacaklarını kestiremezsiniz.</p>
<p>Böyle bir hınç karşısında, Allah (celle celâluhu), sizi koruyor. Hâlâ her gün gelip insanlar, oraya sığınıyorlar. Estağfirullah “sığınma” ne demek; esasen misyonlarını edâ etmek üzere yer değiştiriyorlar, cebrî hicret yapıyorlar. “Cebrî hicret” de “ihtiyarî hicret” de çok değerli; râcih-mercûh münasebetiyle bazı yönleri ile o efdal, bazı yönleriyle de o efdal. Evet, dünküler ihtiyarî hicret ile sevabı kazandılar. Bugünküler de yerlerini-yurtlarını, mallarını-mülklerini terk ettiler; bir yönüyle onun acısı var sinelerinde ama “Olsun!” diyorlar, “Dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî şehbal açsın da, ne olursa olsun!” diyorlar.</p>
<p><span class="arabic">اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ، وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ انْصُرْنَا عَلَى أَعْدَائِنَا كُلِّهِمْ أَجْمَعِينَ؛ مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ وَفِي  كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ * يَا عَزِيزُ يَا جَبَّارُ، يَا جَلِيلُ يَا قَهَّارُ، اِسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا، وَلاَ تُخَيِّبْ رَجَاءَنَا، وَلاَ تَرُدَّنَا خَائِبِينَ، وَإِنْ لَمْ نَكُنْ أَهْلاً، فَأَنْتَ أَهْلٌ لِذَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ</span></p>
<p>“Allah’ım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allah’ım, bize düşmanlık yapan politikacı, bürokrat, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve diğer meslek erbabının bütününe karşı hayatın her biriminde ve dünyanın her yanında bize yardım et. Ey mutlak galip Azîz ü Cebbâr, Celil ü Kahhâr; dualarımıza icabet buyur; ümit ve beklentilerimizde bizi inkisara uğratma ve ellerimizi boş çevirme. Biz buna layık olmasak da böyle bir lütf ü kerem Senin şanındandır. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkrâm Sahibi!..”</p>
<p><time datetime="2019-07-28">28 Temmuz 2019</time>. Kategori <a href="https://fgulen.com/tr/abd-sohbetleri/bamteli">Bamteli Dosyaları</a> M.Fethullah Gülen</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imtihan-sekine-ve-kurtulus/">İmtihan, Sekîne Ve Kurtuluş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
