<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iman arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/iman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/iman/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:07:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>iman arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/iman/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/gunumuzun-iman-ve-teslimiyet-kahramanlari-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 10 Jan 2023 23:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=29085</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları *İnsanlık her zaman bu türlü gailelerle karşı karşıya kalmıştır. Bazen ikballer idbâra dönmüş, bazen de o gerisin geriye gitmeleri pırıl pırıl ikballer/istikballer takip etmiştir. Hâdiseler&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gunumuzun-iman-ve-teslimiyet-kahramanlari-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*İnsanlık her zaman bu türlü gailelerle karşı karşıya kalmıştır. Bazen ikballer idbâra dönmüş, bazen de o gerisin geriye gitmeleri pırıl pırıl ikballer/istikballer takip etmiştir. Hâdiseler bir doğru çizgi üzerinde cereyan etmez; her şey dairevî döner durur. Bugün birilerine bayram, diğerlerine hezimet ise, yarın da onlara öbürlerine hezimet olacaktır. Kur’ân-ı Kerim, bu “tarihî tekerrürler devr-i dâimi”ni şöyle ifade etmektedir: “O günler… onları Biz insanlar arasında çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân, 3/140) Öyleyse, önemli olan “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip ilahi takdiri rıza ile karşılamak, ciddi bir metafizik gerilimle iradenin hakkını vermek, kavlî ve fiilî duada ısrar etmek ve aktif sabrın gereğini sergilemektir. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*İnşaallah günümüzün insan-ı kâmil olma yolunda azimli kahramanları da olup biten fitneler ve kuvve-i maneviyelerini kırmaya yönelik algı operasyonları karşısında hiç sarsılmadan ve enerjilerini sağa sola dağıtmadan doğru bildikleri yolda yürümeye devam edeceklerdir. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Doğru bilerek girmişsek bu yola, onda döneklik yapmak, nezd-i uluhiyette hıyanet sayılır. Doğru olmadığını bildiğimiz halde girmişsek, bir günah işliyoruz demektir, dönüp tevbe etmemiz lazım. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">Fakat bu iş, dünyevî herhangi bir çıkar, bir menfaat gözetilmeden, ciddi bir adanmışlık ruhuyla yapılıyorsa, doğru demektir.. insanların gönlünde muhabbet duygusunu tetiklemeye matuf yapılıyorsa, doğru demektir.. evrensel insanî değerler etrafında bir dantela örülüyorsa, doğru demektir… bu doğrudan dönmek ise döneklik demektir. Onun için, رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ “Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) deyip o yolda </span><span class="style-scope yt-formatted-string strikethrough" dir="auto">Allah’ın izniyle</span><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> sâbit kadem olarak yürümek lazım.</span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gunumuzun-iman-ve-teslimiyet-kahramanlari-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/islam-diyor-iman-diyor-fakat-hirsizlikla-onu-nasil-telif-ediyor-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Nov 2022 04:30:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Hırsızlık]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27955</guid>

					<description><![CDATA[<p>*Biz şu anda yarı canlı gibiyiz. A. Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi” romanında ifade ettiği gibi, “sâir fi’l-menâm – uyur gezer”ler gibiyiz. Çevremizde olup biten şeylerden haberdar değiliz. Karambole yürüyoruz ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-diyor-iman-diyor-fakat-hirsizlikla-onu-nasil-telif-ediyor-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">“İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Biz şu anda yarı canlı gibiyiz. A. Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi” romanında ifade ettiği gibi, “sâir fi’l-menâm – uyur gezer”ler gibiyiz. Çevremizde olup biten şeylerden haberdar değiliz. Karambole yürüyoruz ve karambole yürüyenlerin de esasen farkında değiliz. Pusulasız yürüyen bir sürü insan var. “Pusulasız Geminin Rotası Denizin Dibidir!..” </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Pusulasız geminin rotası neresidir? Denizin dibi! Bir sürü pusulasız yürüyen var. Bir sürü kopuk (Allah’tan kopmuş manasına) pusulasız yürüyor. Helal-haram bilgileri yok. Çalıyor, çırpıyor ama kendini camideki insan gibi zannediyor. “İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor, anlamak çok zor. İrtikâpta bulunuyor, ihtilasta bulunuyor, irtişâda bulunuyor ve bir sürü insanı da bu mevzuda sükût etme günahına sevk ediyor. Ve bir sürü kendini beğendirme gayreti içinde bulunan teologdan da bu mevzuda fetva alıyor; onların da ahiretlerini karartıyor; onları da Allah’tan koparıyor ve kopuklar haline getiriyor. Pusulasız yürüyenin arkasında yürüyenler!.. Pusulalı yürüyor denebilir mi onlara? Pusulasız kıble tayin edenler var. Pusulasız kıble tayin eden imamların arkasında namaz kılanların kıbleyi buldukları söylenebilir mi?!. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Gözümüz açılacağı âna kadar da </span><span class="style-scope yt-formatted-string strikethrough" dir="auto">zannediyorum</span><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto"> çok defa yalancı mumlara yahşi çekecek, belki o türlü insanları alkışlayacağız. Allah erken vakitte gözlerimizi açsın, bize hakikat-i imaniye, İslamiye ve Kur’aniyeyi göstersin. (Âmin…) “Nesep, mal, taraftar ve imkânla böbürlenip yarışma sizleri oyaladıkça oyaladı!..” Soru: Bir sûreye isim olan ve insanı oyaladığı anlatılan “Tekâsür” mefhumuna neler dâhildir? Şu kesret âleminde hep vahdete müteveccih kalabilmenin yolu nedir? Sûrenin sonunda hesabının sorulacağı haber verilen “naîm” hangi türlü nimetlerdir? </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Tekâsür Sûresi, daha çok dünyalığa sahip olma ve bunlarla övünme yarışına karşı insanları ikaz etmektedir. Zannediyorum burada “tekâsür”den evvelen ve bizzat maksud olan şey; mal, evlad u ıyâl ve kabile bakımından çoklukla tefahür etmektir. Hususiyle İslamiyet’in zuhuru döneminde kabileler arasındaki rekabetlere işaret edilmektedir. Onlarda böyle bir tekâsür duygusu vardı; “Biz güçlüyüz, biz kuvvetliyiz!” duygusu. Öyle ki bunlar dedelerini dahi sayıyorlar ve onları mezar taşlarıyla ispat etmeye çalışıyorlardı. </span></p>
<p><span class="style-scope yt-formatted-string" dir="auto">*Bir de mal ve imkân açısından dediklerini yaptırıyorlar; ona para veriyor, bir yönüyle vesayet altına alıyor; öbürünün bir kısım ihtiyaçlarını görüyor, vesayet altına alıyorlardı. Cahiliye döneminin cahillerinin, insanları peyleme, vesayet altına alma, dediğini yaptırtma, aynı zamanda kendi hizbine oy kazandırma vasıtasıydı mal ve imkân çokluğu. Çoklukla övünme bazen o kadar ileriye gidiyordu ki, hatta hayvanları kesme mevzuunda dahi “Ben senden daha fazla hayvan boğazladım, avladım; çölde ben senden daha fazla şunu yaptım, bunu yaptım.” diyerek üstünlük iddia ediyorlardı. Bir tefâhür yarışı başını almış gidiyordu.</span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/islam-diyor-iman-diyor-fakat-hirsizlikla-onu-nasil-telif-ediyor-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">“İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanları İnançsızlığa Götüren Sebepler &#124; MUHSİN ÇELEBİ</title>
		<link>https://hizmetten.com/insanlari-inancsizliga-goturen-sebepler-muhsin-celebi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Jul 2022 09:42:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Muhsin Çelebi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26632</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda &#8220;İnsanları inanmaya götüren yollar&#8221; görmüştük. Kâinat kitabını ilmi bir şekil de inceleyen, Kur’an-ı Kerim’i doğru okuyup anlayan, Peygamberimizin hayatını önyargılardan uzak doğru bir şekilde ve vicdanının sesine&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insanlari-inancsizliga-goturen-sebepler-muhsin-celebi/">İnsanları İnançsızlığa Götüren Sebepler | MUHSİN ÇELEBİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir önceki yazımızda &#8220;<a href="https://hizmetten.com/insanlari-inanmaya-veya-inancsizliga-surukleyen-sebepler-muhsin-celebi/">İnsanları inanmaya götüren yollar</a>&#8221; görmüştük.</p>
<p>Kâinat kitabını ilmi bir şekil de inceleyen, Kur’an-ı Kerim’i doğru okuyup anlayan, Peygamberimizin hayatını önyargılardan uzak doğru bir şekilde ve vicdanının sesine kulak veren bir insanın inanmaması âdeta imkânsızdır diyebiliriz. İnsanlar bütün bunlara rağmen acaba nasıl oluyor da inanmıyorlar diye çoğu zaman kendi kendime sormuşumdur. Bu kadar ayan beyan delillere rağmen yine de insanların inanamalarının yüzlerce sebepleri vardır. Fakat temel birkaçına göz atalım :</p>
<p><strong>CEHALET</strong></p>
<p>Kâinat kitabını, Kur’an-ı,  Efendimiz ( S.A.V. )&#8217; i gerçek yönleriyle bilmeme tanıyamama&#8230;  Okuma yazma bilmemek cehalet değildir. Göz sanatı görür de sanatkarını göremiyorsa asıl cehalet odur. Okuma yazma bilmeyene &#8220;ümmi&#8221; denilir. Efendimiz ( S.A.V ) , ümmi idi . Ebu Cehil, Mekke&#8217;de okuma yazma bilen birkaç kişiden birisiydi . Ama asıl bilinmesi gerekeni bilip tanıyamadığı için , kendisine &#8220;CAHİLLERİN BABASI &#8221; anlamında &#8220;EBU CEHİL&#8221; denildi. Kur’an-ı Kerim’de, Mevlamız inanmayanların şu ayetle anlatır.  &#8220;Onlar dünya hayatının sadece görünen yüzünü kısmen bilirler; ahiret hakkın da ise tamamen gaflet içindedirler &#8230; ( Rum, 30/7 ) Onların bu cehaletlerinin sebebi ikinci maddedeki:</p>
<p><strong>SADECE DUYU VE KENDİ AKILLARINA GÜVENMELERİ</strong></p>
<p>Halbuki insanoğlunun duyuları ve aklı sınırlıdır. Sınırlı varlıkları algılayıp, sınırlı şeyleri kavraya bilir. Adeta daha soyut kavramın kendisinde gelişmediği çocuklar gibi &#8221; Gözümle gördüğüme, elimle tutabildiğime ve aklımın aldığına inanırım’’ derler somut kavramın dışına çıkamaz. Onun için maddecidirler, manevi şeylerden habersizdirler. Kur’anın daha başında inananları anlatırken; ‘’0 ( müttekiler ) ki, görünmeyen gayb alemine inanırlar.’’ Bakara, 2/3 buyurur. Dünyanın sadece görünen dış yüzüne bakmak ehli dünyanın bakış açısıdır. Mü&#8217;min ise , Allah’ın isimlerinin tecelli ettiği ve  sıfatların olduğu yönünü de kavrayabilir.</p>
<p>Kâinatın ve birtakım hakikatlerin içyüzünü kavramaya engel olan insanoğlunda bazı duygularda vardır . Bunlar;</p>
<p><strong>KiBiR , GURUR VE iNAT DUYGUSU</strong></p>
<p>Bir insan egosunun esiri olmuş, ‘Küçük dağları ben yarattım’ dercesine hareket ediyorsa . Firavun gibi kendisini herkesten üstün görüyorsa &#8220;( Firavun ) ben sizin en yüce Rabbinizim &#8230; dedi’’</p>
<p>Başkalarına hiç değer vermiyorsa, o insanın hakikati bulması, gerçeklere inanması mümkün değildir. Şeytani inançsızlığa götüren, onun kibir, gurur ve inadı idi. Yoksa Allah’ı bilmiyor değildi. Bildiği halde kendisini Adem’den üstün gördü ve ilk ırkçılardan oldu. Kafir oldu. ‘’Hani biz Meleklere; ‘(Kudretim için) Adem&#8217;e secde edin!’ dedik. Hepsi secde ettiler, yalnız iblis diretti, kibirlendi ve kafirlerden oldu. (Bakara : 2/34)</p>
<p>(Allah, İblis&#8217;e) &#8220;Söyle bakayım, sana emrettiğim halde, secde etmene mani nedir?’’ dedi. İblis, &#8220;Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.’’ (A&#8217;raf  7/12)</p>
<p>&#8220;Görüldüğü gibi şeytani küfre götüren kibir, gurur ve inadı oldu. Kendini herkesten üstün görüyor ve ilk ırkçılığı yapıyordu&#8230; Öyle ise inanmanın önündeki en büyük engellerden biri de bunlardır. Kibirli, gururlu ve daima kendi görüş ve fikirlerinin üstün olduğunu savunan insanlar, kendilerinin görüş ve fikirlerine uymak istemeyen insanlara zorbalık ve baskı uygularlar ve insanlara zulmederler. Böylelikle bir adım daha atarak inanmamanın diğer bir sebebinin kapısını çalmış olurlar.</p>
<p>Zulüm ve zalimlik, insanı küfre götürür, adaletten uzaklaştırır.</p>
<p>Cehalet içinde yüzen, sadece duyuları ile hareket eden, kibir, gurur ve inat sahibi insanlar adil olamazlar. Başkalarına zulmetmeyi hayatlarının gayeleri haline getirirler. Böyle insanları da Allah hiçbir zaman hidayete ulaştırmaz. &#8220;Allah zalimleri hidayet etmez, doğru yola ulaştırmaz.’’</p>
<p>Tarihe göz atacak olursak bütün Firavunlar, Nemrutlar, Settatlar, Stalinler, Hitlerler, Saddamlar, Kaddafiler ve niceleri hayatları boyunca insanlara hep zulmetmişler. Bu zulümlerinin karşılığını görecekleri bir ailemin olmasını ve bunların hesabını verecekleri bir büyük mahkemenin olmasını ve herkese hakkını tam olarak verecek bir adil yaratıcının olmasını istemezler. İnanmadıkları ve inanmak da istemedikleri için arzu ve hevalarına göre hareket ederler. Günah deryasından kurtulamazlar. Onun için küfre götüren yollardan birisi de:</p>
<p><strong>GÜNAHLARDA ISRAR ETME; ARZU, HEVA VE HEVESİNE UYMAK</strong></p>
<p>Bediüzzaman, 2. Lema’nın 1. Nüktesin de ‘’Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır. O günah istiğfarla çabuk imha edilmezse, küçük bir manevi yılan gibi kalbi ısırır. Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının bilmesini,  görmesini istemez. Meleklerin amellerini kaydettiğini, her şeyi bilen ve gören bir yaratıcının huzuruna çıkıp hesap vermeyi istemez. Küçük bir emare ile onları inkâr eder.  Cehennem azabını netice veren büyük bir günah işleyen kişi cehennemin varlığından rahatsız olur. En ufak bir şeyle inkâra gider.  Yine insanoğlu küçük bir emrini dinlemediğinde rahatsız olur,  onun yüzüne bakmaktan sıkılır. Halbuki sayısız nimetleri insana veren semavat ve arzın yaratıcısının Kur&#8217;an’daki ısrarla yaptığı emirleri dinlemeyen ve itaat etmeyen insanoğlu elbette çok sıkılır. Devamlı nefsinin peşinden koşmuş, arzu ve hevalarının esiri olmuş bir insan Allah’ın huzuruna çıkıp hesap vermek istemez. Nefsinin, hevasının ve şeytanın etkisinde kalarak inkar yoluna girer. Kur&#8217;an böyle insanları şöyle belirtir:</p>
<p>&#8220;Arzu ve heveslerini ilah edinmiş, bilgisine rağmen ( Allah&#8217;ı bırakıp da o hevasına kul olmasından dolayı ) Allah’ın da kendisini sapıklıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir perde çekmiş olduğu kimseyi gördün mü? Şimdi (bana söyle ) artık Allah&#8217;tan başka doğru yola kim getirebilir? Hala düşünmeyecek misiniz ?&#8221;</p>
<p>&#8220;Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapageldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır. (Onun için ahireti inkâr ederler.)’’</p>
<p>İşte nefsinin ve hevasının peşinde koşan bu insanlar kendilerince bahaneler ararlar. O zaman da karşılarına engeller çıkar:</p>
<p><strong> BAŞKALARININ HATALARINI, KENDİ HATALARIMIZA BAHANE YAPIP ONLARA SIĞINMA                            </strong></p>
<p>Çoğu kötü yollara girmiş, çıkamayan, inanç problemleri olan insanlar kendilerince bahaneler üretirler.</p>
<p>&#8220;İşte ben küçüklüğümde hocaya gitmiştim. Hoca beni bir dövdü, bir daha gitmedim.’’</p>
<p>‘’Falanca hacı beni camiden kovdu, ben de bir daha camiye girmedim.&#8221;</p>
<p>‘’Falan hoca, filan hacı, işte şu papaz şu mel&#8217;anetleri işledi ben onların inandığı dinden nefret ettim.&#8221; gibi.</p>
<p>Halbuki onların yaptıkları hatalardan dolayı; onların yedikleri, içtikleri şeyleri yiyip içmemezlik yapmıyoruz. Elbette eğitimde iyi örneklerin ve etkisi vardır. Ama aklımızı kullanıp ebedi hayatımızı berbat edecek veya iyi edecek yolu bulmakta insan oğlunun iradesi iledir. Bunun için bahaneler üretmeden, her türlü baskı önyargılardan her türlü baskılardan uzak olmalıyız.</p>
<p><strong>HERTÜRLÜ ÖNYARGILAR, ÇEVRENİN VE ATALARININ ETKİSİNDE KALMAK </strong></p>
<p>Efendimiz ( S.A.V ), kendisini 40 yıl himaye edip, yeğenini de çok sevdiği halde ölüm döşeğinde amcası Ebu Talip’e imanı teklif edince, o sırada Kureyş’in ileri gelenleri Ebu Talip’e bakıp; &#8220;Atalarının dinini mi bırakacaksın?&#8221; dediklerin de &#8220;Kureyş’in kadınları, ‘’Ebû Talip ölümden korktu da inandı. Demeyeceklerini bilseydim, yeğenim sana inanırdım.&#8221; der. Kur&#8217;an, bu nevi baskıların insanı nasıl imandan uzaklaştırdığını resmeder. &#8220;Onlara, &#8216;Gelin Allah&#8217;ın indirdiği buyruklara tabi olun!&#8221; denildiğin de : &#8220;Hayır , biz atalarımızı hangi inanç üzerinde bulduysak ona uyarız derler. Ataları bir şeye akıl erdirememiş ve doğruyu bulamamış olsalar da mı onlara uyacaklar?’’</p>
<p>Günümüzde de nice insanlar, çevrenin etkisinde kalarak, acaba ne derler, gerici yobaz derler mi? düşüncesi ile dinden uzaklaşmış adım adım küfre yaklaşmışlardır.</p>
<p>Burada sayamadığımız daha birçok maddi ve manevi, şahsi veya içtimaî sebeplerle insanlar inançtan uzaklaşıp küfre düşmüşlerdir.</p>
<p>Cenab- i Hakk bizleri hidayetten ayırmasın &#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insanlari-inancsizliga-goturen-sebepler-muhsin-celebi/">İnsanları İnançsızlığa Götüren Sebepler | MUHSİN ÇELEBİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İman Siyaset İlişkisi &#124; AYHAN TEKİNEŞ</title>
		<link>https://hizmetten.com/iman-siyaset-iliskisi-ayhan-tekines/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jun 2022 16:49:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayhan Tekineş]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26063</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘’İ’lem, bil ey Sultan! Sen yaratılmışsın ve senin bir Yaratıcın var. O, bütün âlemi ve içindeki var olan her şeyi yaratmıştır. O’nun ortağı yoktur, eşsiz ve benzersiz tek bir ilahtır&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/iman-siyaset-iliskisi-ayhan-tekines/">İman Siyaset İlişkisi | AYHAN TEKİNEŞ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>‘’İ’lem, bil ey Sultan! Sen yaratılmışsın ve senin bir Yaratıcın var. O, bütün âlemi ve içindeki var olan her şeyi yaratmıştır. O’nun ortağı yoktur, eşsiz ve benzersiz tek bir ilahtır O… Herkes O’na muhtaç O’nun ise hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.’’ İmam Gazali, sultanlara nasihat maksadıyla kaleme aldığı <em>et-Tıbru’l-mesbûk fî nasîhati’l-mulûk</em> adlı eserine yukarıdaki cümlelerle başlar.</p>
<p>Kitabın ilk bölümünde imanın asılları (Usûlu’l-imân) başlığı ile Allah’a iman esaslarını anlatır. Burada anlattığı iman esasları görünüşte akait kitaplarında anlatılan Allah’ın birliği, ortağı olmadığı ve Allah’ın kudreti ve ilmi gibi klasik konulardır. Ancak sultanlara hitaben yazıldığından dolayı bu eserde itikat esaslarının anlatımında sultanların uyarılması hedeflenmiştir. Gazali, iman esaslarının içine siyaset teorisini ve kritiğini büyük bir ustalıkla yerleştirmiştir. Mesela yukarıdaki metinde önce sultana yaratıcı olmadığı, diğer bütün varlıklar gibi yaratılmış olduğu hatırlatılmaktadır. Böylece daha ilk cümlede yöneticilerin kendilerini farklı ve üstün görmesini kritik eder. Zira yaratılmış tüm varlıklar yaratılmış olmak açısından eşittir. Bundan dolayı da kanun önünde eşit olmalıdır.</p>
<p>Tek adamın idare ettiği saltanat yönetimlerinde, sultanların en büyük korkusu kendilerine rakip çıkması ve güç paylaşımıdır. Gazali, ‘’Eşi ve benzeri, ortağı olmayan yegâne varlık Allah’tır’’ diyerek sultanların, güç paylaşımı konusundaki vehimlerini tadil eder. ‘’Herkes O’na muhtaçtır; O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur’’ cümlesi ile de yöneticilerin halkı ben besliyorum, ben olmasam aç kalırlar şeklindeki iddialarına zımnen cevap verir.</p>
<p>Allah’ın kudret sıfatını anlatırken Gazali’nin kullandığı kelimeler ise ‘’Kadîr, Malik, mülk, taht, kürsü, hakimiyet (kahr), boyun eğme, irade, zülümden beri olmak ve yücelik’’tir. Bu kelimeler İslam siyaset teorisinin de temel kavramlarıdır. Sultanların yönetim esnasında kullandığı bu kavramların gerçek ve mükemmel manada yalnızca Allah’a ait olduğunu vurgulayarak Gazali, adeta sultanlara sen yalnızca emanetçisin, mülkün tek sahibi Allah’tır mesajını verir.</p>
<p>Gazali, dördüncü asılda Allah Teala’nın ilim sıfatını anlatırken, ‘’Allah Teala, her bilinebilecek olanı bilir; ilmi her şeyi kuşatmıştır. En ulvi alemlerden yeryüzüne kadar O, her şeyi ilmiyle kuşatır. Zira bütün her şey O’nun ilmiyle ortaya çıkar; O iradesi ile her şeyi yaratır ve kudretiyle vücut verir’’ der. İdarecilerin idare ettiği coğrafyadaki her şeyi bilme arzusu, olayları kontrol etme düşüncesi, her şeye istedikleri şekli verme hırslarını dolaylı olarak tenkit eder. Sultanlara ilim ve kudretlerinin sınırlılığını hatırlatarak tam tevhide yönelmeleri gerektiğini vurgular.</p>
<p>İmam Gazali, Selçukluların kudretli veziri Nizamülmülk’ün sarayında yıllarca kalmıştır. Devleti ve yöneticileri yakından tanır. Onun içerden ve yakından yaptığı gözlemler, tespitlerinin değerini daha da artırmaktadır. Ayrıca karakteri ve istiğnası, siyasetçiler hakkındaki gözlem ve tespitlerini anlamlı kılar. Bir ilim adamının gelebileceği en yüksek yöneticilik konumuna geldiği halde görevini bırakıp, zühdü ve fakirliği seçmesi Gazali’nin güç ve makam peşinde değil hakikatin peşinde koştuğunu gösterir.</p>
<p>Gazali, idarecilere yaptığı nasihatlere iman esaslarını hatırlatarak başlayarak, yöneticiler için en önemli niteliğin itikatta istikamet olduğunu vurgular. Özellikle tek adam yönetimlerinde kudretli sultanların uluhiyet iddia edecek kadar yoldan çıktığını gösteren örnekler hatırlanırsa Allah’ın ilim, irade ve kudretine inanmanın ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Firavun ve Nemrut’un uluhiyet iddia etmesini ve sonuçlarını Kur’an-ı Kerim bize tasvir eder. Ayrıca Fatımi halifesi Hâkim Biemrillah gibi uluhiyet iddiasında bulunan zorbaların yaptığı zulümler de sultanların kendilerinde tanrısal güçler bulunduğunu zannetmesinin zulmün en önemli sebeplerinden birisi olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Gazali’nin sultanın bilmesi ve riayet etmesi gereken imanın on aslı üzerinden yaptığı siyaset kritiği, inanç esaslarından, pratik birçok alandaki uygulamaları eleştiri ve tashihte yararlanmanın mümkün olduğunu göstermektedir. İnanç esaslarına uygunluk üzerinden yapılan kritiklerde, iman-küfür ikilemine girmeden iman ilkelerinin gölgesinde bireysel olgunlaşma yoluyla amellerin, yani davranış ve fiillerin iyileştirilmesinin mümkün olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Siyasetçilerin âdil ve güvenilir olması tabii ki imanla sınırlandırılamaz. Rasyonel ilkelerle hareket eden seküler ve hümanist pek çok iyi ve başarılı siyasetçi örneğini hem tarihte hem de bugün batı demokrasilerinde görmekteyiz. Siyasetçi için gerekli tevazu, bencillik ve kibirden uzak olma, kendisinden önce halkı düşünme, gücünü kötüye kullanmama gibi olumlu nitelikler pekâlâ pek çok farklı yolla elde edilebilir. Gazali ise bize bu niteliklerin Allah’a iman gibi siyasetten en uzak soyut metafizik bir konu üzerinden ele alınmasının mümkün olduğunu göstermiştir.</p>
<p>Siyasete ilişkin esasları ötekileri dışlamak için kullanan bazı Müslüman politikacıların ya da inancı ideolojik bir araç olarak kullanan İslamcıların aksine Gazali iman esaslarını politikacının bireysel olgunluğa ulaşması için yol rehberi olarak sunmaktadır. İman esaslarının zannediyorum içselleştirilmesi ve hayatımızı şekillendirebilmesi için Gazali’nin bu yaklaşımı bizim için güzel bir örnektir. İtikatta da ilm-i hal yani hale ve makama uygun itikat bilgisi, bir çok güncel problemin çözümünde bize yol gösterebilir.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/iman-siyaset-iliskisi-ayhan-tekines/">İman Siyaset İlişkisi | AYHAN TEKİNEŞ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanları İnanmaya veya İnançsızlığa Sürükleyen Sebepler &#124; MUHSİN ÇELEBİ</title>
		<link>https://hizmetten.com/insanlari-inanmaya-veya-inancsizliga-surukleyen-sebepler-muhsin-celebi/</link>
					<comments>https://hizmetten.com/insanlari-inanmaya-veya-inancsizliga-surukleyen-sebepler-muhsin-celebi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Jun 2022 09:19:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[inanç]]></category>
		<category><![CDATA[küfür]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Muhsin Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26059</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarih boyunca insanoğlu temelde iki ana güruha ayrılmış. İnananlar ve inanmayanlar. Şairin ifadesi ile ‘Oluklar çift akmış birinden nur; birinden kir..’ Daha insanlığın ilk atası Hz. Ademin evlatları ile başlayan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insanlari-inanmaya-veya-inancsizliga-surukleyen-sebepler-muhsin-celebi/">İnsanları İnanmaya veya İnançsızlığa Sürükleyen Sebepler | MUHSİN ÇELEBİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih boyunca insanoğlu temelde iki ana güruha ayrılmış. İnananlar ve inanmayanlar.</p>
<p>Şairin ifadesi ile ‘Oluklar çift akmış birinden nur; birinden kir..’</p>
<p>Daha insanlığın ilk atası Hz. Ademin evlatları ile başlayan bu manzara kıyamete kadar devam edeceğe benziyor.</p>
<p>Kabil, kin haset ve zulüm duyguları ile kardeşini katletmiş. Habil’de masumlar ve mazlumlar kafilesinin ilk şehidi olmuştur.</p>
<p>Nur akan oluklardan: Peygamberler, evliyalar, asfiyalar ve salih insanlar insanlığı sulamış&#8230;</p>
<p>Kir akan oluklardan Firavunlar, şettatlar, diktatörler ve zalimler ise insanlığa adeta kan küstürmüş güzelim dünyayı insanlara cehennem etmişlerdir.</p>
<p>Adeta birisi zakkum meyveleri; diğeri de Tuğba ağacının meyvelerinin numunelerini bu fani dünyaya vermiştir.</p>
<p>İnsanlığın bu iki meyvesinin ana sebepler üzerinde duralım.</p>
<ol>
<li><strong>İNSANLIĞI İNANMAYA GÖTÜREN YOLLAR</strong></li>
</ol>
<p>Aslında insanoğlu en basit mantıkla bile düşündüğünde: Bir harf katipsiz, bir iğne ustasız; bir resim ressamsız, bir heykel heykeltraşsız; bir köy muhtarsız olamaz. Elbette bunlardan binler derece daha harika olan şu kâinat sarayı yapıcısız yaratıcısız olamaz. Asrın mürşidinin dediği gibi: Bizleri Cenabi Hakk’ın varlığına inanmaya götüren yollar mahlukatın varlığı adedince çoktur. Her bir varlık O’na delildir. Fakat bunların içinde en kısa ana yollara işaret edeceğiz.</p>
<p>İnsanoğlu acz, fakr, şefkat ve tefekkür adımları ile bu yollara girebilir. Kendi acz ve fakrini alamayan şefkat ve merhamet duyguları ile kâinata bakamayan tefekkür ile bir arı gibi her petekten bal almayan inanamaz. Bu adımlarla bu yollara bir göz atalım:</p>
<ol>
<li><strong> Kâinat Kitabını ilmi bir şekilde incelemek, tefekkür ederek araştırmak</strong></li>
</ol>
<p>Bediüzzaman Hazretlerinin yanına Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı gelir ve “Bize Halıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediklerinde; onlara:</p>
<p>“Sizin okuduğunuz fenlerden her fen kendilerine has bir dil ile sürekli olarak Allah’tan bahsediyor ve yaratıcıyı tanıtıyorlar.  Muallimler değil, onları dinleyiniz.” dedikten sonra kısaca misaller verir.</p>
<p>Kâinatı büyük bir eczaneye benzetir. Harika bir eczahaneye benzetir. Harika bir fabrikanın mühendisi yapıcısı olmadan olamayacağını anlatır. Yeryüzünü dev bir gıda iaşe ambarına benzetir. Dev bir süper marketin yüzlerce reyonlarındaki, binlerce raflarındaki dizilmiş düzenlenmiş binlerce besin maddelerinin kendiliğinden olamayacağını anlatmış.</p>
<p>Büyük bir şehrin elektrik şebekesinin aydınlatılmasının kendiliğinden olamayacağı gibi gökyüzündeki milyarlarca yıldızları milyonlarca yıldır yandıran, yakıt maddelerini tüketmeyen bir yaratıcısının olacağını bildirir. (11. Şua Meyve Risalesi)</p>
<p>Kısacası her ilimde Allah’a giden bir yol vardır. Yeter ki fiziğin, kimyanın, tıbbın, zoolojinin, botaniğin, astronominin ve diğer yüzlerce ilimleri insafla araştıralım ve tefekkür ederek neden ve niçinlerini sorabilelim.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Kuran-ı Kerimi doğru anlamak, doğru yorumlamak ve doğru kavramak, insanları inanmaya götür</strong></li>
</ol>
<p>Kur’an-ı Kerim’de gökleri ve yeri ilimlerin dili ile inceleyip tefekkür eden insanların mutlaka Allah’a inanacağına dair yüzlerce ayet vardır. Biz bunlardan sadece numune olarak birkaç tanesinin mealini vereceğiz.</p>
<p>“O’dur gökten yağmur indirir. Hem içeceğiniz su ondan oluşur. Hem de hayvanlarınızı içinde otlattığınız ot ve ağaçlar”</p>
<p>“Allah o su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalıklar, üzüm bağları ve çeşit çeşit meyveler yetiştirir. Elbette bunda düşünen kimseler için alınacak bir ders vardır.!”</p>
<p>“Hem geceyi ve gündüzü güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Diğer yıldızlarda O’nun emriyle size ram edilmiştir. Elbette aklını çalıştıran kimseler için bunda alınacak nice ibretler vardır.”</p>
<p>“Yeryüzünde türlü türlü renklerle her çeşitten bitki ve hayvan olarak sizin yarattığı daha neler neler var! Elbette bunda düşünen kimseler için alınacak ibret var. “ (Nahl, 16/10 &#8211; 13)</p>
<p>“Eğer onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı? Güneşi ve ayı kim hizmetinize amade kıldı?” diye sorarsanız elbette Allah° diyeceklerdir. Öyleyse nasıl oluyor da bu gerçekten uzaklaştırılıyorlar.” (Ankebut 29/61)</p>
<p>“Eğer onlara: ‘Gökten su indirip ölümünden sonra yeri canlandıran kimdir?’ diye sorsan elbette: Allah diyeceklerdir.</p>
<p>De ki: Hamdolsun o Allah’a ki (kafirler bile onun vasıflarını inkâr edemiyorlar. Bütün hamdler, güzel övgüler aslında Allah’a mahsustur, fakat onların ekserisi bunu düşünüp anlamıyorlar” (Ankebut, 29/63)</p>
<p>Nahl süresindeki ayetlerde görüldüğü gibi Cenab-ı Hak delilleri sıraladıktan sonra ayetlerin sonunda “muhakkak ki bunlarda tefekkür eden, tezekkür eden ve aklını kullanan toplumlar için ayetler, deliller vardır.” diye bitiriyor.</p>
<p>Kur’an da insanı inanmaya götüren daha birçok ayetler vardır. (Ayrıca Bkz. Nahl, 16/65 -69 Bakara  2/2   Al-i İmran 3/37)</p>
<p>Aslında Kur’an-ın kendisi Allah’a inanmaya götüren en büyük delillerden biridir.</p>
<p>Kur’an-ı edebi yönüyle inceleyen; ilimlerin diliyle Kur’an-ı inceleyen Kur’an-ın gelecekten verdiği haberlerin yeri ve zamanı geldikçe ortaya çıktığını gören; matematiksel bazı mucizelerine şahit olan; bazı Allah, Rahman, Rahim veya birbirinin aynısı kelimelerin alt alta aynı sayfada bir araya geldiğini gören; 23 yılda ayrı ayrı sebeplerle ve farklı zamanlarda nazil olan Kur’an ayetlerinin anlam bütünlüğü, okunuşundaki kulağa hoş gelişi gibi ehli tahkikin tespit ettiği yüzlerce mucizeliği karşısında insaflı bir insan: “Bu Kitap, okumasını yazmasını bilmeyen, ümmi bir zatın eseri olamaz. Bu ancak alemlerin ve bütün insanların yaratıcısı Allah’ın kelamı olabilir.” diyecektir.</p>
<p>Kısacası Kur’an-ı insafla okuyan, anlayan ve inceleyen bir insanın inanmaması mümkün değildir.  Asırlardır 7’den 70’e insanlığın beşte birisini arkasından sürükleyen ve ezberlenebilen, zihinlere zor gelmeyen bu kitap insanları yaratan alemlerin Rabbinin kelamı olabilir&#8230; demekten başka çare yoktur.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Peygamberimizin hayatını gerçek yönleriyle bilmek, anlamak</strong></li>
</ol>
<p>Efendimiz (s.a.v)’in hayatını her türlü önyargılardan uzak insafla inceleyen bir insan; “Bu hayat basit bir insanın hayatı olamaz. Doğmadan babasını altı yaşında annesini, sekiz yaşında dedesini kaybetmiş hem yetim hem de öksüz kalmasına rağmen öyle güzel bir ahlaka sahip olarak yaşamış ki; dost ve düşman onun ahlakına, dürüstlüğüne, insanlığına hayran kalmış, Kendisi “Muhammed’ül Emin” ‘güvenilir insan’ olarak anılmıştır.</p>
<p>“Ya Resulallah seni kim böyle güzel terbiye etti?’’ Diyenlere “Beni rabbim en güzel şekilde terbiye etti° diyerek Allah’a yeryüzünde en güzel ayna olmuştur. Allah’ın isimlerinin kendisinde kâmil manada tecelli ettiği en üstün varlıktır.  O’na ibretle bakan Allah’ı görür ve Allah’a inanır.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Vicdanımızın gizli sesine kulak vermek</strong></li>
</ol>
<p>Kâinatı ve insanları yaratan Yüce Rabbimiz insanoğlunun fıtratını temiz olarak yaratmış. Fıtratı bozulmayan her insan vicdanını dinlediğinde, kendisinin ve kâinatın mutlaka bir yaratıcısı olması gerektiğini kabul eder. Tarih boyunca insanoğlu mutlaka Bir şeylere inanmış, fıtratı onu gerektirmiş. Ancak peygamberlerin aydınlık yolundan ayrılan insanlar yanlış farklı şeylere inanmış.</p>
<p>En inanmıyorum diyen insanlar bile, zorda kaldıklarında gemileri batarken, uçakları düşerken, aciz kaldıkları noktalarda kendilerine mahsus bir şekilde inançlarını dillendirmişlerdir. Onun için “Batan gemi ile düşen uçakta ateist bulunmaz.” sözü adeta atasözü haline gelmiş, fıtratları yalan söylememiştir.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insanlari-inanmaya-veya-inancsizliga-surukleyen-sebepler-muhsin-celebi/">İnsanları İnanmaya veya İnançsızlığa Sürükleyen Sebepler | MUHSİN ÇELEBİ</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://hizmetten.com/insanlari-inanmaya-veya-inancsizliga-surukleyen-sebepler-muhsin-celebi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Âsiye ve İmanda Sebatı &#124; RECEP ATICI</title>
		<link>https://hizmetten.com/hz-asiye-ve-imanda-sebati-recep-atici/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Recep Atıcı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Nov 2021 08:09:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[firavun]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Asiye]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[recep atici]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23261</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Peygamber(sav), cennet kadınlarının en faziletlisi, “Firavun’un hanımı Müzâhim kızı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed kızı Fatıma’dır”[1] buyurarak hepsinden övgüyle bahseder. Böylece başta kadınlık âlemi olmak&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-asiye-ve-imanda-sebati-recep-atici/">Hz. Âsiye ve İmanda Sebatı | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Peygamber(sav), cennet kadınlarının en faziletlisi, “<em>Firavun’un hanımı Müzâhim kızı </em><em>Â</em><em>siye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed kızı Fatıma’dır</em>”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> buyurarak hepsinden övgüyle bahseder. Böylece başta kadınlık âlemi olmak üzere inanan herkese onları birer numune gösterir. Kadınlık âleminin sultanları elbette bu dördüyle sınırlı değildir. Ancak Efendimiz(sav)’in devrine gelinceye kadar en çok bilinenler bunlar olmalı ki Efendimiz(sav),  onları övmüştür. Niçin Efendimiz(sav) bu kadınları ısrarla bizim nazarımıza arz etmiştir? Bunun cevabı, kendi dönemlerinde zuhur eden Peygamberlere ilk inanan olmaları ve bu inançlarını da hayatları pahasına sürdürmüş olmalarıdır. İşte Hz. Âsiye de bunlardan biridir.</p>
<p>Kur’an’ı Kerim, “<em>Allah, iman eden kimselere Firavun’un karısını misal gösterdi. </em><em>O,</em> <em>Rabbim, benim için Cennet’te bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun amelinden kurtar ve beni bu zalimler güruhundan halâs eyle diye dua etmişti”</em>(Tahrim; 66/11) ayetiyle bize takdim edilen Hz. Âsiye, Kur’an’da ismen zikredilmez. Biz onun adını Efendimiz(sav)’in hadislerinden ve müfessirlerin tefsirlerinden öğreniyoruz. O zaman Hz. Âsiye’nin, hem Kur’an’da hem de Efendimiz(sav)’in beyanları içinde dikkat çekilmesinin hikmeti ne olabilir?</p>
<p>Evvelen, Hz. Âsiye’nin Allah’a olan güçlü imanı, hem Kur’an’da hem de Efendimiz(sav)’in beyanları içinde dikkat çekilmesine sebep olmuştur. Hz. Bediüzzaman’ın “Bu dairenin verdiği büyük neticelere mukabil, sarsılmaz bir sadakat ve kırılmaz bir metanet ister… Bu metanetin birinci sebebi, kuvvet-i imaniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi, cesaret-i fıtriyedir”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> der. Hz. Âsiye de Allah’a olan kuvvetli imanı, ihlâsı ve fıtri cesareti ile Allah’a inanılması gerektiği gibi iman etmiş ve imanın en âlâ derecesi olan ihsan mertebesinde ömrünü hitama erdirmiştir. Ayrıca onun takdire şâyan bir başka yönü ise, kocası Firavun’un ilahlık iddiasına rağmen Allah’a olan teslimiyetidir.</p>
<p>Ayrıca Hz. Âsiye’nin iman ettikten sonra müminlere emsal gösterilmesindeki asıl hikmet, onun Hz. Musa’nın peygamberliğini kabul ettikten sonra Firavun’un zulmüne rağmen Allah’a itaat ve sebatını hayatı boyunca sürdürebilmesidir. Zatı itibariyle aslında Hz. Âsiye, ne bir peygamber Annesi ne bir peygamber hanımı ne de bir peygamber kızıdır. Tam aksine Kur’an’ın tabiriyle, “<em>Ben sizin en yüce rabbinizim!&#8221;</em>(Naziat; 79/24)” diyerek ilahlık iddiasında bulunan bir zalimin hanımıdır. Bu da onun hem Allah nezdindeki hem de Hz. Peygamber (sav)’in nazarındaki payesini ortaya koymaktadır.</p>
<p>İkinci olarak, Hz. Âsiye’nin Allah’a olan güçlü imanının ve itaatinin yanında Allah’ı inkâr eden kocası Firavun’a karşı 30 yıl sabretmiş olmasıdır. Bu dile kolaydır. Onun bu duruşu adeta Hz. Ali (r.a)’a isnad edilen, “Sabır, sabırdan daha ağrına, daha çetinine dişimi sıkıp sabredeceğimi anlayacağı âna kadar ‘Sabır!’ diyeceğim” sözüyle ancak izah edilebilir. O, “Benimde güzel bir dünyam olsun, önünden ırmakların aktığı bahçeli saraylarda yaşayayım. İnsanların gıptayla baktığı villalarda rahat bir hayat süreyim, bütün halk önümde temenna dursun…” şeklindeki nefsin istek ve arzuları elinin tersiyle itmiş. İnsanın hayal dünyasına gelip çarpan bu tür arzulara rağmen himmetini âli tutmuş ve Hak kapısının sadık bir bendesi olmuştur. Kaynaklarda, ona yapılan zulümlerle alakalı Ebu Hureyre (r.a)’dan, şöyle bir hadis nakledilir: “Hz. Bilal’e, Ümeyye’nin yaptığı gibi Firavun da, Hz. Âsiye’yi güneşe karşı çiviletir ve üzerine kocaman bir kaya koydurur. Bu sırada Hz. Âsiye, “<em>Ya Rab! Benim için katında, cennette bir ev yap!</em>” diye dua eder. Bu dua ile Arş’a en yakın olan Cennetü’l-Me&#8217;vâ cennetinde ebedi bir dinlenme yeri inşâ edilmesini ve kendisinin de şirk ve zulüm icra eden Firavun&#8217;un şerrinden kurtarılmasını ister. Bunun neticesi olarak ona cennetteki makamı keşf yoluyla gösterilir ve böylece üstüne konulan kaya ruhsuz cesedinin üzerine düşer.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> İnsan iradesini aşkın bu şiddetli işkenceler karşısında dahî onun peygamberane duruşu bugün itibariyle iman ve kuran davasını omuzlarında bayraklaştırma gayreti içinde olan başta şefkat kahramanı bütün hanımefendiler olmak üzere inanan herkese güzel bir emsal teşkil etmektedir.</p>
<p>Evet, Ziya Paşa’nın “<em>İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez. Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez</em>” dediği gibi Cenab-ı Hak onun için Arş’a en yakın olan Cennetü’l-Me&#8217;vâ cennetinde ebedi bir dinlenme yeri inşâ edip etmediğini bizler, elbette bu küçük aklımızla tam kavrayamayabiliriz. Ancak Cenab-ı Hakkın, kendisini şirk ve zulüm icra eden Firavun&#8217;un şerrinden kurtarmış olması bize bir kanaat veriyor ki, onu Cennetü’l-Me&#8217;vâ cennetinde ebedi bir dinlenme yeri de inşâ etmiştir.</p>
<p>Ayrıca “<em>Allah, iman eden kimselere Firavun’un hanımı</em> <em>misal gösterdi”</em>(Tahrim; 66/11) ifadesi bugün itibariyle Allah’a olan iman ve itaatinden dolayı çile ve ızdırabı kendine katık yapan kimseler için de güzel bir misaldir. “Bikadri&#8217;l-keddi tüktesebü&#8217;l-meâlî” kaidesince çekilen meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir. Zira Allah, seviyesine göre istihdam edeceği insanları hadiselerle presler, bir kalıba koyar ve yetiştirir. İşte Hz. Âsiye’nin yaşadığı bu tecrübeyi de bu gözle bakmak lazım.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> el-Mizan Tefsiri, c. 19, s. 40.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bediüzzaman Said Nursi, “<em>Kastamonu Lahikası</em>” Süreyya Yay. İst. 2016, s. 140-141</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Yazır, <em>a.g.yer.</em></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hz-asiye-ve-imanda-sebati-recep-atici/">Hz. Âsiye ve İmanda Sebatı | RECEP ATICI</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İman ve Ümidin Kazandırdıkları</title>
		<link>https://hizmetten.com/iman-ve-umidin-kazandirdiklari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Aug 2021 21:24:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[ümit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21761</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep olabiliyor. Gelecekle ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz nelerdir? Cevap: Geleceği mutlak anlamda sadece Allah&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/iman-ve-umidin-kazandirdiklari/">İman ve Ümidin Kazandırdıkları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru:</strong> Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep olabiliyor. Gelecekle ilgili düşünceleriniz ve beklentileriniz nelerdir?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Geleceği mutlak anlamda sadece Allah bildiği için bu konuda dile getirilen her türlü tahmin sadece şahsî hislerin ve sübjektif kanaatlerin dile getirilmesinden ibaret görülmelidir. Yoksa bir mü’minin iddiayla ve kehanetle işi olamaz. Dolayısıyla biz, tarihteki ve günümüzdeki bir kısım hâdiselerden yola çıkarak gelecekle ilgili yorum ve analizler yapsak da bunlar hiçbir zaman kesin ve objektif bilgiler olmayacaktır. Öncelikle bu hususun hatırda tutulmasında fayda vardır.</p>
<p>Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra ifade etmeliyim ki, ben ne Türkiye’nin ne de Hizmet hareketinin akıbetini hiçbir zaman karanlık görmedim. Çevremde sadece üç-beş insanın bulunduğu dönemlerde bile bu ümidimi hep canlı tuttum. Zaman zaman karışıklıklar olabilir, bir kısım hercümerçler yaşanabilir. Samimi mü’minler bir kısım despotların zalimce muamelelerine maruz kalabilir. Zulmün paletleri altında ezilebilir. Fakat eğer -Akif’in ifadesiyle- Allah’a inanmış, sa’ye sarılmış ve hikmete râm olmuşsanız hiç endişe yaşamamalı ve ümitsizliğe düşmemelisiniz. Zira siz endişe etmeye, korkmaya ve ümidinizi kaybetmeye başladığınız anda, beraber yürüdüğünüz insanlarda paniğe sebebiyet verir, onları fikir dağınıklığına düşürür ve tereddüde sevk edersiniz. Sonrasında da kaymalar ve dökülmeler başlar.</p>
<h3>Niyet ve Maksadın Doğruluğu</h3>
<p>Bir mü’min için asıl önemli olan husus, girdiği yolun ve yöneldiği hedefin doğruluğudur. Eğer siz, Zât-ı Ulûhiyet’i bütün dünyaya doğru bir şekilde duyurmaya çalışıyor, eğitim ve hoşgörü vasıtasıyla bütün dünyada sulh ve selametin hâkim olması için gayret ediyor ve yaptığınız bütün hizmetleri de sadece Allah rızasına bağlıyorsanız doğru yoldasınız demektir. Bu, insanı Cennet’e götürecek, rıza ve rıdvana ulaştıracak bir yoldur. Gerisi sizi çok alâkadar etmemelidir. Çünkü siz daha baştan bu niyetiniz, maksadınız ve gayretinizle kazanmışsınız demektir. Bunun ötesinde sizin bu gaye-i hayalinizin gerçekleşmesi, yapılan hizmetlerin meyve vermesi Cenâb-ı Hakk’ın bileceği bir iştir.</p>
<p>Bazen Allah Teâlâ i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlere büyük kazançlar ihsan eder. Bazen de bilemediğimiz bir kısım hikmetlere binaen yapılan hizmetlerin karşılığını arzu ettiğimiz şekilde göremeyebiliriz. Birinci durumda mü’minlerin elde ettikleri başarıları sahiplenmeleri ve kendilerinden bilmeleri ne derece yanlışsa, ikinci durumda da onların karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri o kadar yanlıştır. Çünkü bize düşen vazife, gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına sebeplere riayet etmektir. Sonuçları yaratmak ise Allah’a aittir.</p>
<p>Öte yandan ümitsizlik, Hz. Pir’in de ifade ettiği üzere, yüce gayelere ulaşmanın önünde büyük bir engeldir. Mehmet Akif de ye’sin nasıl bir bela olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır:</p>
<blockquote><p>Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,<br />
Ümide sarıl sımsıkı, bak ne olursun.<br />
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar,<br />
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.</p></blockquote>
<p>Bu yüzden geleceği karanlık görmek, geleceği gerçekten karanlık hâle getirebilir ve kemalâta giden yolları yürünmez kılabilir.</p>
<p>Evet, pek çok âyet ve hadisin de müjdesiyle biz inanıyoruz ki gelecek aydınlıktır. Yaşanan bela ve musibetler ise bu aydınlık geleceğe ulaştıran yoldaki gelip geçici bir kısım fırtınalardır. Bu itibarla yeryüzünü Ye’cüc ve Me’cüs sarsa, bunlar her şeyi tarumar etse, yıkmadık ve devirmedik hiçbir şey bırakmasalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz yine de sonunda bir tamir ve ıslahın vuku bulacağına inanırız/inanmalıyız. Bizim ayakta durabilmemiz, yolumuzda yürümeye devam edebilmemiz ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmemiz adına böyle bir iman ve ümit çok önemli birer güç kaynağıdır.</p>
<p>Ebu Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de işin bidayetini düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek hayretini ortaya koyuyor. Hakikaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi. Hiç şüphesiz bu başarının arkasındaki -sebepler açısından- en önemli dinamikler de iman, ümit, azim ve kararlılıktı. Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı yaşamışlardı. Neticede Cenâb-ı Hak da onları inkisara uğratmamıştı.</p>
<p>Peygamber yolunun yolcuları her zaman bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirler. Kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi gözü görmeyen bir kısım tiranların baskı ve zulümleri altında ezilebilirler. Fakat başkalarının mekanize birlikleri, uçakları, topları, gülleleri, onların dayandıkları güç kaynağı karşısında çok cılız şeylerdir. Dışarıdan gelen bu tür saldırı ve tecavüzlerin bir davaya gönül vermiş insanları yollarından alıkoyması ve onların başlatmış oldukları hizmetleri bitirmesi çok zordur. Yeter ki içteki ahenk korunabilsin, birlik ve beraberlik şuuru canlı tutulabilsin. Yeter ki içte bir çözülme ve bozgun vetiresine girilmesin. Dolayısıyla eğer bu konuda endişe edilecekse kendimizden etmeliyiz.</p>
<p>Konuyla ilgili Hazreti Bediüzzaman’ın şu mealde sözler söylediği nakledilir: “Bana deseler ki Rusya mekanize birlikleriyle sizin üzerinize geliyor. Ben bacak bacak üstüne atar, Zübeyir bana bir kahve yap, derim. Fakat bana deseler ki içte arkadaşlar arasında bir kırılma ve çatlama var. İşte o zaman bana odama kapanıp ağlamak düşer.”</p>
<p>Bu açıdan biz eğer bir şeyden endişe duyacaksak kendi kıvamımızı kaybetmekten endişe duymalıyız. Sürekli, “Konumumuzun hakkını verme adına acaba gereken performansı ortaya koyabiliyor muyuz? Acaba yapılması gereken hizmetler adına layıkıyla bir fedakârlık ve adanmışlık ruhu taşıyor muyuz?” demeli ve kendimizi muhasebeye tâbi tutmalıyız. Eğer bu konularda bir eksiğimiz varsa onun telafisine çalışmalıyız. Bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur. Bunun dışındaki can yakıcı hâdiseler gelip geçicidir. Bunları çok fazla önemsemeye gerek yoktur. Fakat -Allah muhafaza- kurt gövdenin içine giriyor, damarlarımızı kesiyor ve oradan kanımızı emiyorsa işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.</p>
<p>Ne var ki biz bazen asıl odaklanmamız gerekli alanı unutup çok fazla aktüaliteye dalıyor, günlük meselelerle çok fazla meşgul oluyoruz. Bunlar da bizde dağınıklık hâsıl ediyor. Hâlbuki Hz. Pir, <em>“İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura (yapılacak hizmetlere) kâfi gelir.” </em>(Bediüzzaman, <em>Lem’alar</em>, s. 131) demiştir. Bu açıdan inanmış gönüllere düşen vazife, bütün himmetlerini, yapmaları gerekli olan hizmetlere teksif etmektir. Onlar burada kusur etmemeli ve ihmale sebebiyet vermemelidirler. Çünkü nasıl ki biz, bizden öncekilerin eksik, kusur ve ihmalleri neticesinde meydana gelen boşlukları doldurmada çok zorlanıyorsak, bizden sonraki nesiller de bizim bıraktığımız boşlukları doldurmada çok zorlanacaklardır. Bu sebeple de arkamızdan, “Allah atalarımızın müstehakkını versin!” diyeceklerdir.</p>
<p>Sonraki nesiller arasında yâd-ı cemil olmanın ve rahmetle anılmanın yolu, günümüzde üzerimize düşen vazifeleri arızasız kusursuz yerine getirebilmektir. Eğer biz bu konuda üzerimize düşeni yaparsak onlar da, “İki ayakları bir kap içinde olduğu hâlde hiç durmadan canhıraşane mücadele etmişler. Allah onlardan razı olsun!” diyeceklerdir.</p>
<p>Şuna kat’iyen inanmalıyız ki eğer biz sağlam bir iman ve ümit ile yolumuza devam eder ve üzerimize terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getirirsek Allah da kendisine inananları yalnız bırakmayacaktır. Zira O, Yüce Beyanında şöyle buyurmuştur: <span class="arabic">وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ</span> <em>“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.”</em> (Âl-i Imrân Sûresi, 3/139) Âyet-i kerimenin de ifade ettiği üzere Allah’a iman edenler daha başta üstünler demektir. Potansiyel olarak böyle bir üstünlüğe sahip olan insanlar, eğer azim ve kararlılıklarını devam ettirirlerse pratikte de bu üstünlüğü elde edebilirler.</p>
<p>Aynı şekilde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevr sultanlığına sığındıklarında Hz. Ebû Bekir’e,<span class="arabic"> لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا</span> <em>“Tasalanma, Allah bizimle beraberdir.”</em> (Tevbe Sûresi, 9/40) demiştir. Bu sebeple Allah bizimle beraber olduktan sonra gam u tasaya gerek yoktur. Önemli olan duyguda, düşüncede, iz’anda, kabulde hep maiyyet-i ilâhiye çerçevesi içinde bulunabilmektir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse Allah (celle celâluhu) da bu teveccühe teveccühle karşılık verecek, böyle bir maiyy.et mülâhazası karşısında sizi yalnız bırakmayacak ve maiyyet teveccühüyle mukabele edecektir.</p>
<h3>Allah Hakkında Hüsn-ü Zandan Ayrılmama</h3>
<p>Öte yandan herkesin maruz kalınan bela ve musibetleri öncelikle kendi şahsı, sonrasında da mesul olduğu alan çerçevesinde ele alıp değerlendirmesi gerekir. Yani şunu diyebilmelidir: “Şu anda hırpalandık, ırgalandık ve sarsıldıksa bu, bizim yüzümüzdendir. İhtimal ki Allah’la münasebetlerimiz açısından hata ve kusur yaptık.” Allah hakkındaki hüsn-ü zannımızı koruyabilmemiz adına meselelere böyle bakmamız çok önemlidir. Zira biz biliyoruz ki O (celle celâluhu), kullarına zerre miktarı zulmetmez.</p>
<p>Ayrıca hâdiseleri değerlendirirken doğru bakış açısını yakalama ve meseleleri arka planlarıyla birlikte ele alma da çok önemlidir. Bazen hakkımızda şer gibi görünen olaylar, bizim için pek çok hayırlar vaat ediyor olabilir. Mesela Cenâb-ı Hak bunları bizim için birer keffaretü’z-zünûb yapar ve böylece bizi günah kirlerinden arındırır; bizi ırgalamak suretiyle gözümüzü açar ve doğruları daha iyi görmemizi sağlar; bizi gerçek tevhide ulaştırır; kendisine karşı teveccühümüzü tamamlamaya sevk eder.</p>
<p>Allah, yolunu şaşırmış veya gaflete düşmüş olanları uyandırmak ve kendilerine getirmek için bazen onlara iğnenin ucuyla dokunur, o yetmiyorsa çuvaldızın ucuyla dokunur, o da az geliyorsa bir mızrağın ucuyla dokunur. Bazen çok daha ağır şeylere de müptela kılar. Bunların her biri birer şefkat tokadıdır. Biz bu tür hâdiseleri sadece zahiri yönleri itibarıyla değerlendirecek olursak onların aleyhimizde olduklarını zannedebiliriz. Hâlbuki Allah, bunlarla gözümüzü açar ve bizi uhrevî felâketten muhafaza buyurur.</p>
<p>Biraz daha açacak olursak, Cenâb-ı Hak, kendini salan, adanmış olduğunu unutarak dünyaya talip olan ve kendi hesaplarının arkasına düşen mü’minleri, zahirî yüzleri itibarıyla acı olan bir kısım bela ve musibetlerle sarsar. Böylece onları yeniden asıl vazifelerine sevk eder. Yani bunların her biri, kalbî hayatla ilgili bir yerde dağınıklığa düşmüş insanlara yapılan tembihlerdir. Bir mü’min gerek zelzele, fırtına, sel, kuraklık gibi tabiî âfetleri, gerekse düşmanlık duygularına kilitlenmiş bir kısım insanların yapmış olduğu zulüm ve gadirleri birer tembih (uyarı) olarak anlamalı ve gereken dersi almaya çalışmalıdır.</p>
<p>Aslında Allah’ın mü’minlerin hata ve kusurlarını ahirete bırakmayıp bu tür musibetlerle onları daha dünyada iken arındırması onlar için büyük bir nimettir. Bu açıdan mü’minlere düşen, kendilerine yapılan bu tür ikaz ve tembihleri birer iltifat ve ganimet gibi görmek, kendilerini ıslaha çalışmak, tavır ve davranışlarını düzeltmektir. Şöyle düşünmelidirler: “Biz bir çamurda dolaşıyorduk. Bizi irşat ve terbiye eden Zât, kulağımızdan tuttu, bizi çamurdan dışarıya çıkardı ve bir daha orada dolaşmamamızı tembihledi.”</p>
<p>Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),<span class="arabic"> عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ</span> <em>“Mü’minin durumu şayan-ı takdir ve şaşırtıcıdır! Zira her hali onun için bir hayırdır. Bu durum sadece mü’mine hastır, başkasına değil: Memnun olacağı bir şeye mazhar olsa şükreder ve bu onun için hayır olur. Onu dağidar edecek bir duruma maruz kalırsa da sabreder, bu da onun için hayır olur.”</em> (Müslim, <em>zühd</em> 64) şeklindeki sözleriyle, bela ve musibetlerin bile mü’min hakkında nasıl bir hayra dönüşeceğini ifade buyurmuştur.</p>
<p>Dolayısıyla mü’min, ister bir kısım muvaffakiyetler elde etsin, isterse bir takım sıkıntılara maruz kalsın; her hâlükârda kazançlı çıkma yolları ona açıktır, onun için bir kayıp söz konusu değildir. Buna mazhar olmanın tek şartı, onun, Allah ve hadiseler karşısında “mü’min duruşu”nu koruyabilmesidir. Asıl kaybedecek olan ehl-i dalâlettir, ehl-i nifaktır, ehl-i küfürdür, ehl-i zulümdür. Onlar dünyadaki suri başarılarına aldansalar ve değişik komplolarla dünyada üstünlük elde etseler de burada da ötede de ızdıraptan kurtulamayacak ve kayıp üstüne kayıp yaşayacaklardır.</p>
<p><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / İstikamet Çizgisi</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/iman-ve-umidin-kazandirdiklari/">İman ve Ümidin Kazandırdıkları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmanın yenilmez gücü</title>
		<link>https://hizmetten.com/imanin-yenilmez-gucu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2021 06:00:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=21197</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Ruhlarının ilhamlarını, inandığı değerlerin güzelliklerini başka gönüllere de duyurmak isteyen insanların karşılaşacağı en büyük engeller nelerdir? Cevap: Dünyevî istek ve arzular beşer için en büyük imtihan unsurlarıdır. Bu unsurların, fertlerin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imanin-yenilmez-gucu/">İmanın yenilmez gücü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Ruhlarının ilhamlarını, inandığı değerlerin güzelliklerini başka gönüllere de duyurmak isteyen insanların karşılaşacağı en büyük engeller nelerdir?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em> Dünyevî istek ve arzular beşer için en büyük imtihan unsurlarıdır. Bu unsurların, fertlerin duygu ve düşüncelerini sarıp sarmaladığı, çepeçevre kuşattığı toplumlarda nice zulümler işlenmiş, nice sıkıntılar yaşanmış, peygamberler başta olmak üzere nice hak ve hakikat eri amansız ve imansız saldırılara, çeşit çeşit hakaret ve iftiralara, hatta suikast ve katliamlara maruz kalmıştır. Nitekim ciğerleri dağlayan ilk hâdise, sağanak sağanak vahyin yağdığı Seyyidina Hazreti Âdem’in (aleyhisselâm) evinde cereyan etmiş; böyle bir atmosferde neş’et etmiş olmasına rağmen Kabil, dünyalık isteklerine ulaşma adına kardeşi Habil’in kanına girerek onu öldürmüştür. (Bkz.: Mâide sûresi, 5/27-32) Şeytanın aldatmasıyla ilk macera böylece başlamış bir daha da aldanışların sonu gelmemiştir.</p>
<p>Kitab-ı Mukaddes’te anlatıldığına göre -Allah’ın izni ve inayetiyle- ezilmekten kurtarıp yeniden ikbale yürüttüğü kavmi tarafından Hazreti Davut (aleyhisselâm), -haşa ve kella- zina ve adam öldürtme gibi sıradan insanlara bile isnat edilmeyecek iftiralara maruz kalmıştı. O, kavmi tarafından Tâbut’a (sandık)  el basıp yemin etmeye zorlanmış, iki ayağı bir papuca sokulmak istenmiştir. İnsanlığın İftihar Tablosu da (sallallâhu aleyhi ve sellem), düşmanları tarafından -hâşâ, yüz bin kere hâşâ- sihirbaz (Bkz.: Yûnus sûresi, 10/2; Sâd sûresi, 38/4), şâir (Bkz.: Enbiyâ sûresi, 21/5; Sâffât sûresi, 37/36) ve kâhin (Bkz.: el-Hâkim, el-Müstedrek 2/550; Abdurrezzak, Tefsîru’s-San’ânî 3/328) gibi iftiralara maruz kalmış, anlatacağı hakikatlerin gönüllerle buluşması engellenmeye çalışılmıştır.</p>
<h3>Ebedî olanı burada yok etme!</h3>
<p>Benzer hâdiseler bugün de olabilir ve bundan sonra da eksik olmayacaktır. Önemli olan, bazı şairlerin yaptığı gibi, dertlere destan kesmemek, onları sonraki nesillere birer şikâyetname olarak aktarmamaktır. Evet önemli olan, başa gelen bütün bu sıkıntıları gönül rızasıyla kabullenmek, halka şikâyette bulunmamak, tenha yer ve zaman dilimlerini kollayıp içini Allah’a dökmek ama feryadından kimseyi haberdar etmemektir. Zaman ve mekânın yegâne sahibi Allah’tır (celle celâluhu). Hüküm de O’na aittir. O hâlde neticeye karışmak bizim işimiz değildir. O’nun hakkımızdaki hükümlerini takdirle karşılamalı;</p>
<blockquote><p>“Gelse celâlinden cefâ,<br />
Yahut cemâlinden vefa;<br />
İkisi de câna safâ,<br />
Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” (İbrahim Tennûrî)</p></blockquote>
<p>anlayışıyla hareket edilmelidir.</p>
<p>Bazen celâlden cefa, bazen de cemâlden safa gelebilir; bunların ikisini de bir bilmeli, ne safa ile sevinmeli ne de cefa ile yerinmelidir. İnsan, “Ne yaptım da bunlar başıma geldi? Bu ıztıraplar, sıkıntılar, dedikodular, çekememezlikler, hazımsızlıklar neden hep beni buluyor?” dememelidir. Bu konuda Alvar İmamı’nın inciden daha parlak şu ifadeleri ne kadar güzeldir:</p>
<blockquote><p>Âşık der inci tenden,<br />
İncinme incitenden,<br />
Kemâlde noksan imiş,<br />
İncinen incitenden.</p></blockquote>
<p>Evet ille de ötede bir kemâl beklentiniz varsa, dünyevî şeyler açısından burada kemâle talip olmak, kemâlsizlik emaresidir; halkın alkış ve takdirini bekleme gibi arzular, ahiret adına birer iflâs ve kayıp yatırımıdır. Kur’ân-ı Kerim, bizleri bu konuda uyarır ve</p>
<p align="center"><span class="arabic">أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا</span><br />
<em>“Dünyadaki hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz.”</em> (Ahkâf sûresi, 46/20)</p>
<p>buyurur. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın lütfedeceği bütün lütufları öteye bırakmalı, ahiret adına vaat ettiği bütün güzellikleri dünyada yiyip bitirmemelidir.</p>
<p>Konuyla ilgili ibretlik şöyle bir kıssa zikredilir: Allah’ın salih kullarından birisinin hanımı, maişet darlığı yüzünden kocasına dert yanar. Ondan, bu hâlden kurtulmaları için dua etmesini ister. Salih zat da hanımını kırmaz, dua eder ve duası kabul olur. Birden yanlarında altından bir kerpiç belirir. Salih zat, hanımına, “İşte,” der. “Bu, bizim Cennet’teki köşkümüzün bir kerpicidir.” Bunun üzerine söylediklerine pişman olan o mübarek hanım, kocasına, “Gerçi çok muhtacız ve âhirette de inşaallah böyle çok kerpiçlerimiz olacak. Fakat bâkî bir âlem olan âhirette elde edeceğimiz bir mükâfat, bu fânî dünyada zâyi olup gitmesin, Cennet’teki köşkümüzden bir kerpiç noksan olmasın. Onun için sen dua et, bu kerpiç yerine gitsin.” der. Hanımının bu samimî isteği üzerine o salih zat tekrar dua eder, birden o altından kerpiç gözden kaybolup yerine gider.</p>
<p>Evet kendisini hakka adamış, bir mefkûreye gönül bağlamış, milletinin ikbal yıldızını yeniden parlatmayı kendisine hedef hâline getirmiş insanların yenilmez gücü; dünyayla aralarına mesafe koymaları, istiğna ruhuyla hareket etmeleri ve kendilerini tamamen başkalarının mutluluğuna adamalarıdır. Vâkıa, hayatlarını ticaretle sürdüren ve kazandıklarıyla da iman ve Kur’ân hizmetine sahip çıkan bazı insanların, kalben dünyayı terk etmek şartıyla kesben ona talip olmalarında bir mahzur olmasa gerektir. Fakat temsil konumunda bulunup da kendilerini bu işe adamış hizmet erleri, dünyaya karşı net tavır almalı, hep müstağni davranmalıdırlar. Zira onların en büyük kredileri istiğnalarıdır. Onlar müstağni davrandıkça, insanlar onların ağızlarından çıkacak sözlere kulak kesilecek, işaret ettikleri her meseleye gönül rahatlığıyla “evet” diyecek ve zerre kadar şüphe ve tereddüt yaşamadan yapmaları gereken vazifeleri yerine getireceklerdir.</p>
<p>Olması gereken bu iken, maalesef görünen o ki, adanmışlık ruhuyla yola çıktığı hâlde, başlangıçta “biraz istifadeden bir şey olmaz” deyip dünyaya meyletmiş ama sonra derinlemesine dalmış ve belini doğrultamamış, ona yenik düşmüş insan sayısı az değildir. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle</p>
<blockquote><p>Nice servi revan canlar<br />
Nice gül yüzlü sultanlar<br />
Nice Hüsrev gibi hanlar<br />
Ve nice tâcdarlar.</p></blockquote>
<p>bir bir gelmiş ve maalesef bir bir yıkılıp gitmişlerdir. Hak erlerinin bu şeytanî telâkkilere kendilerini kaptırmaları, “Ben de kazanıp onlar gibi yaşayayım; benim de evim, servetim olsun…” demeleri, kendi elleriyle kendi kredilerini bitirmeleri demektir. Kader, onların sahip oldukları nimetlerin de ellerinden alınmasına ve nihayet ayaklarının kayıp devrilmelerine fetva verir. İşte o zaman da Allah (celle celâluhu), pörsümüş, cansız cesetler hâline gelmiş olanları götürür, onların yerine Kur’ân’ın ifadesiyle yepyeni, yıpranmamış, dünya karşısında diş kırmamış bir topluluğu getirir. (Bkz.: Mâide sûresi, 5/54)</p>
<h3>Mütekebbirleri dize getirmenin yolu</h3>
<p>O hâlde adanmışlığın haysiyet ve şerefi, her hâlükârda korunmalıdır. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), her konuda olduğu gibi bu konuda da zirveyi temsil eden baş adanmıştır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman zırhı, misafirlerini ağırlayabilmek için aldığı bir ölçek arpaya mukabil bir Yahudi’de rehin bulunuyordu. (Buhârî, rikak 17; Müslim, libâs 37) Ruhunun ufkuna yürüyüp ötelere ulaştığında bu durum öğrenilmiş ve ipotek çözülmüştü. (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 8/359)</p>
<p>Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) anlayışı Allah Resûlü’nden farklı değildir. Nitekim ruhunun ufkuna yürürken kendisinden sonraki halifeye teslim edilmek üzere bir testi bırakmıştı. Vefatının ardından emanet, İkinci Halife Hazreti Ömer’e (radıyallâhu anh) teslim edilmiş, merakla kırılan testinin içinden hilâfet müddetince ihtiyacından artan paralar ve kısa bir mektup çıkmıştı. Mektupta şöyle denilmekteydi: “Bana tahsis ettiğiniz maaş bazı günler fazla geldi. Bunu harcamaktan Allah’a karşı haya ettim; zira bu, halkın malıdır, devletin hazinesine katılmalıdır.” Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) bu hitabı, Hazreti Ömer’i (radıyallâhu anh) duygulandırmış ve gözyaşları içinde şöyle demiştir: “Allah, Ebû Bekir’e merhamet etsin! Arkada kalanlara, yaşanması ne kadar da güç bir hayat bırakıp gitti!” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/186)</p>
<p>Hazreti Ömer (radıyallâhu anh), halifeliğini aynı anlayışla devam ettirir. Hiçbir zaman bir tahtı olmamış; mescitte oturmuş ve işlerini orada yürütmüştür. “Mütekebbire karşı tekebbür; gururlu ve kibirli kişiye karşı mağrurane hareket etmek esastır.” anlayışını, lüks, şatafat ve debdebe içinde yaşamak için bir bahane yapmamış, aksine mütevazi hâliyle o günün dünya devletlerini dize getirmiştir. Nitekim Mescid-i Aksâ’nın anahtarlarını teslim almaya giderken oranın yöneticilerinin onu gösterişli elbiseler içinde karşılamalarına mukabil o, aynı bineğe kölesiyle nöbetleşe binişi, üzerinde yamalı elbiseyle gelişi ve genel duruşu itibarıyla son derecede mütevazi idi. (Bkz.: Mevlânâ Şiblî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi 1/233-238) Bu hâdiseden de açık bir şekilde anlaşılacağı üzere devrin mütekebbirlerini dize getirmenin yolu, mahviyet ve tevazudur. Bu hâl ve bu tavır, kibrin bin bir türünü yerin dibine gömecektir. Evet, Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) ömür boyu anlayışı bu idi. Nitekim hiçbir zaman,  çocuklarıma, torunlarıma bir miras bırakayım düşüncesi içinde olmadı. Çocuklarını sahabe-i kiramın vefalı anlayışlarına emanet etti ve ruhunun ufkuna öyle yürüdü.</p>
<p>Hazreti Osman (radıyallâhu anh), çok zengindi, ticaretle uğraşıyordu. Ancak o, Hazreti Pir’in ifadesiyle, dünyayı kesben değil kalben terk etmişti. (Bkz.: Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye s.113 (Habbe).) Nitekim Tebûk Seferi’ne gidecek ordunun ihtiyacı söz konusu olduğunda, yüzlerce deveyi yüküyle birlikte, hem de kalbinde en küçük bir pişmanlık hissi duymadan sırf Allah rızası için infak etmişti. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 18/231; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 39/63) Eğer Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), <i>“Senin her şeyini vermen gerekir.”</i> buyursalardı, hiç tereddüt etmeden getirip hepsini verirdi.</p>
<p>Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) hayatı da aynıydı. Bugünkü Türkiye topraklarının belki yirmi katı büyüklüğünde bir ülkeye hâkimdi. Sahip olduğu devletin sınırları, bir kısım siyasî çekişmeler, hır gürler olmasına rağmen, o günkü Pers ve Roma imparatorluklarının bütününü içine alabilecek genişlikteydi. Ne var ki Hazreti Ali, bazen yaz döneminde sadece kışlık elbisesi olduğu için o elbiseyle buram buram terliyor, bazen de kış mevsiminde yazlık eski elbisesi içinde tir tir titriyordu. Neden böyle giyindiği sorulunca da, “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum.” cevabını veriyordu. (Bkz.: İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/99)</p>
<h3>Müslümanlık buysa biz neredeyiz?</h3>
<p>Bugün, “Biz de onların yolundayız.” deyip hayatlarını yazlıklardan kışlıklara seyahatle geçirenlere, “Çoluk çocuğumun, torunlarımın istikbali ne olacak?” diyenlere, “Devletin parası deniz…” anlayışıyla hareket edenlere sormak lazım: Sizin örneğiniz kim? Bir mü’min olarak Karunlara, Ramseslere, Amnofislere ait olan böylesi düşüncelerden bütün bütün uzak durmak ve Allah’tan hicap etmek gerekmez mi? Yüce Allah’tan dileğim odur ki, yüksek bir mefkûreye gönül vermiş insanlar, bu hicap hislerini hep korusunlar; dünyanın çelmesine gelmesin, bir el-enseyle devrilmesin, bir kündeyle yıkılıp gitmesinler. “Biz burada dişimizi sıkar, sabrederiz, yeter ki ötede hiçbir şeyimiz eksik olmasın.” desinler. Evet onlar, “<i>Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada / Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belâda.”</i> (Ziya Paşa) anlayışıyla, kahr u belâlara razı olsunlar ama başkalarının şatafatlı hayatına imrenmesinler. Dünyalık şeyleri, ayaklarının ucuna bulaşmış bir pislik olarak görsünler. Huzura varırken de, kendilerine sorulacak “Ne bıraktın dünyada?” sorusuna; “aklıma bir şey gelmiyor” cevabını verecek kadar ötelere yiğitçe yürüsünler. Zira mesleğimizin esası istiğna, mahviyet ve tevazudur. Kendilerini, yıkılmış bir âbideyi yeniden ikame etmeye adamış mefkûre erlerinin başka türlü davranışları, halk nazarında kendilerine olan güven duygusunu sarsacağı gibi Hak nezdinde de itibar kaybına sebep olacaktır. Tarihte örneklerine çokça rastlandığı üzere haktan haksızlığa, yoldan yolsuzluğa savrulanlar, Hazreti Harun (aleyhisselâm) gibi ortaya çıkmış olsalar da -hafizanallah- Karun gibi yuvarlanır giderler.</p>
<p>Evet adanmışlık düşüncesi, karşılığında İstanbul’un, Viyana’nın hatta Roma’nın fatihi olma gibi bir paye bile teklif edilse o, hiçbir şeye feda edilmemelidir. Dünyaya gelirken nasıl hiçbir şeye sahip değilsek, öbür âleme yürürken de bir “sıfır” olarak yürünmelidir. Tıpkı yukarıda zikredilen örneklerde olduğu gibi. O örnekleri gören görsün ve takdir etsin; zira takdirleri ahirette kendileri adına şefaate dönüşecektir. Takdir edemeyenlerin takdirsizlikleri ise, kendi başlarına bir balyoz gibi inecektir.</p>
<h3>“Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar!”</h3>
<blockquote><p>“Gül hâre düştü, sînefigâr oldu andelib,<br />
Bir hâre baktı bir güle, zâr oldu andelib” (Nâilî-i Kadîm)</p></blockquote>
<p>beytinde ifade edildiği gibi, bugüne kadar nice güller hâre düştü, nice bülbüller feryad ü figan etti. Bugün de feryad ü figan etmek mefkûre kahramanlarına düştü. Atılan iftiralar, kınanıp yerilmeler, alay ve istihzalar, nice entrika ve komplolar… Bütün bunlara karşı, <i>“Ne dünyadan safa bulduk, ne ehlinden recâmız var / Ne dergâh-ı Huda’dan mâadâ bir ilticamız var.”</i> (Nef’î) anlayışıyla hareket edilmeli ve vakarlı bir duruş sergilenmelidir. Sa’dî’nin ifadeleriyle, <i>“Kazara bir sapan taşı, bir altın kâseye değse / Ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kâse.”</i> Dolayısıyla eğer siz altın kâse iseniz, varsın taşlasınlar; Allah’ın izni ve inayetiyle size kimse zarar veremeyecektir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim,</p>
<p align="center"><span class="arabic">وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَۤائِمٍ</span><br />
<em>“Onlar kınayanın kınamasından korkmazlar.” </em>(Mâide sûresi, 5/54)</p>
<p>buyurur ve bize böyle durumlarda sergilenecek tavrı işaret eder. Diğer taraftan başa gelen her şeyin Hazreti Mahbub’un kurbetine vesile birer imtihan olduğunun şuuruyla zâhirî sebepleri aşan bir nazarla hâdiselere bakabilmeli. Nitekim bu ufkun kahramanı asrın dertlisi, <i>“Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”</i> (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası-2 s. 75) diyor. Kendilerini aynı yolun yolcusu bilenler de, Nesimî gibi,</p>
<blockquote><p>Bir cefâkeş aşıkem ey Yâr Sen’den dönmezem<br />
Hançer ile yüreğimi yar Sen’den dönmezem<br />
Ger Zekeriya tek beni baştan ayağa yarsalar<br />
Başıma koy erre Neccâr Sen’den dönmezem<br />
Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar<br />
Külüm oddan çağırsalar Settâr Sen’den dönmezem.</p></blockquote>
<p>demeli ve söylenen kem sözlere takılıp kalmadan ve zihinlerini onlarla meşgul etmeden bütün himmetlerini yapmaları gerekli olan işe yoğunluşturarak hak bildikleri yolda dimdik yürümelidirler.</p>
<p>Hiç şüpheniz olmasın, adanmış gönüller,<i> “Mevlâ görelim neyler, / Neylerse güzel eyler.” </i>deyip yürüyüşlerine bu anlayışla devam ettikleri müddetçe, Allah’ın izni ve inayetiyle, O’nun sıyanet kanatları altında hizmetlerine devam edecekler ve hiç kimse de onlara engel olamayacaktır.</p>
<p><strong>Kaynak:Yolun Kaderi/ M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imanin-yenilmez-gucu/">İmanın yenilmez gücü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anne baba hakkı ve imanla ölmek &#124; Cemil Tokpınar</title>
		<link>https://hizmetten.com/anne-baba-hakki-ve-imanla-olmek-cemil-tokpinar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Jun 2021 17:29:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Anne baba hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Cemil Tokpınar]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20226</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Dinimiz anne babaya saygı göstermek, haklarını gözetmek, onları incitmemek, mutlu ve rahat ettirmeye çalışmak konusuna çok önem vermiştir. Konuyla ilgili ayet ve hadislerden anladığımıza göre, onlara itaat edip rızalarını&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/anne-baba-hakki-ve-imanla-olmek-cemil-tokpinar/">Anne baba hakkı ve imanla ölmek | Cemil Tokpınar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Dinimiz anne babaya saygı göstermek, haklarını gözetmek, onları incitmemek, mutlu ve rahat ettirmeye çalışmak konusuna çok önem vermiştir. Konuyla ilgili ayet ve hadislerden anladığımıza göre, onlara itaat edip rızalarını kazanmak dünya ve ahiret saadetimizi etkiliyor. Onlara isyan ise büyük günahlardan sayılıyor.</p>
<p>Anne baba hakkının önemini anlamak için aktaracağımız Asr-ı Saadette yaşanan çok ibretli bir olayda ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.) önemli mesajlar veriliyor.</p>
<p>Sahabe efendilerimizden Abdullah bin Ebî Evfâ’nın (r.a.) anlattığına göre, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) huzurunda bulundukları bir sırada birisi gelerek:</p>
<p>– Yâ Resûlallah, ölüm döşeğinde yatan bir genç var. Kendisine, ‘Lâilâheillâllah, de’ dendiği halde bunu söyleyemiyor, dedi.</p>
<p>Resûl-i Ekrem (s.a.v.):</p>
<p>– Namaz kılar mıydı, diye sordu. Adam:</p>
<p>– Evet, dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) gencin yanına gitmek için kalktı. Sahabeler de onunla birlikte kalktılar. Resûl-i Ekrem gencin yanına girdi ve ona:</p>
<p>– Lâ ilâhe illâllah, de, buyurdu. Genç şu cevabı verdi:</p>
<p>– Söyleyemiyorum. Resûl-i Ekrem (s.a.v.):</p>
<p>– Niçin, diye sorunca, gelen adam:</p>
<p>– Annesine âsi idi, dedi.</p>
<p>Resûl-i Ekrem, annesinin sağ olduğunu öğrenince onu çağırttı ve aralarında şu konuşma geçti:</p>
<p>– Bak şurada büyük bir ateş (olsa) ve ‘Oğluna şefaat edersen onu bu ateşte yakmayız; fakat şefaat etmezsen bu ateşte yakarız.’ deseler ne yapardın? Şefaat eder miydin?</p>
<p>– Onun şefaatçisi ben olurdum.</p>
<p>– O halde ondan razı olduğuna, Allah-u Teâlâ’yı ve beni şahit göster.</p>
<p>– Allah’ım! Seni ve Resûl-i Ekrem’i şahit tutuyorum. Oğlumdan razı oldum (hakkımı ona helâl ettim) dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) hasta gence:</p>
<p>– Lâ ilâhe illâllahü vahdehû lâ şerikeleh ve eşhedü enne Muhamme-den abdühû ve resûlüh, de, diye buyurdu. Hasta genç hemen şehâdet getirdi.</p>
<p>Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.):</p>
<p>– Allah’a hamd olsun ki, benim vasıtam ile bu genci Cehennem ateşinden kurtardı, dedi. (Hadisi Taberânî ve özet olarak Ahmed bin Hanbel rivayet etmiştir.)</p>
<p>Bu hadisten hem namaz kılmanın hem de anne baba hakkının çok önemli olduğunu anlıyoruz. Namazla ilgili mesajını daha önceki yazılarımızda işlediğimiz için anne baba hakkıyla ilgili mesajları üzerinde duralım.</p>
<p>Hadiste apaçık geçtiğine göre, delikanlının neredeyse imansız kabre girmesine sebep olacak olan günahı, annesini razı edememesidir. Demek ki kişinin anne babasının hoşnutluğunu kazanması veya kaybetmesi ahirete imanlı gitmesini etkileyebiliyor.</p>
<p>Ancak anne ve babasına isyan eden kimselerin mutlaka imansız gideceğini söyleyemeyiz. Çünkü tövbe edebilirler, yaptıkları diğer iyilikler veya aldıkları dualar olumlu etki yapabilir. Fakat son nefeste imanla gitmek konusunda anne babanın hakkını helal etmemesi çok önemli bir risktir.</p>
<p>Bu yüzden bir taraftan çocuklar eğer sonsuz olan ahiret hayatını önemsiyorlarsa anne baba hakkına dikkat etmelidir, diğer taraftan da evlatlarına olağanüstü şefkat taşıyan anne babalar ciğerparelerine hakkını haram etmekten kaçınmalıdır.</p>
<p>Burada anne ve babaya itaati emreden âyet ve hadislerden birkaçını paylaşalım.</p>
<p>Rabbimiz, Kur’an-ı Kerimde meâlen şöyle buyurur:</p>
<p>“Rabbin şunu da emretti: Ondan başkasına ibâdet etmeyin; anne ve babaya da iyilikte bulunun. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevâzu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.” (İsrâ: 23-24)</p>
<p>Bu ayette “öf” demek bile yasaklandığına göre, onları dille veya elle incitmek, yapması gereken bir vazifeyi ihmal etmek, isteklerini yerine getirmemek doğru olabilir mi?</p>
<p>Yine şu âyet meâli de meselenin ne derece ehemmiyetli olduğunu göstermektedir:</p>
<p>“Biz insana anne ve babasına iyilik etmesini emrettik. Annesi onu zaaftan zaafa düşerek taşıdı. Sütten kesilmesi de iki yıl sürdü. Bana, anne ve babana şükret; dönüşün ancak Banadır, dedik.” (Lokman: 14)</p>
<p>Rabbimizin, “Bana, anne ve babana şükret” ifadesinden anlıyoruz ki, Cenab-ı Hak çocuğun anne ve babasına itaatini çok önemsemektedir. Çünkü şükretmeyi, aynı cümlede kendisiyle birlikte anne baba için de kullanmıştır.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (a.s.m.), anne ve babaya isyan etmeyi, en büyük günahlardan biri olarak saymıştır.</p>
<p>Yüce Nebî (s.a.v.), “Anne ve babası, yanında ihtiyarladığı halde onları râzı ederek Cennete giremeyen kimsenin burnu yere sürtülsün” (Tirmizî, Daavât: 100) buyurmuştur.</p>
<p>Demek ki onlara itaatin mükâfatı cennet, isyanın cezası ise cehennemdir.</p>
<p>Birisi, Peygamberimize (a.s.m.) gelerek, “kime iyilik edeceğini” sormuştu. O da, “Annene, sonra annene, sonra annene, sonra babana, daha sonra da sırasıyla yakınlarına” demiştir.</p>
<p>“Anne babaya itaat nafile ibadetten daha hayırlıdır.” (Müslim, Sıla: 2) “Babanın duası kabul makamına ulaşır.” (İbn-i Mâce, Kitâbüdduâ: 1) meâlindeki hadisler de çok önemli ve ibretlidir.</p>
<p>Anne ve babanın her vesileyle gönlünü almak, kırmışsak kapılarında köle olup yalvarmak, ellerini öpmek gerekiyor. Eğer vefat etmişlerse Allah’tan af dileyip, onlar adına bol bol sadaka vermeli, Kur’an okumalı, dua etmeli ve iyilik yapmalıyız.</p>
<p>Ebedî îman dâvâsını kaybetmenin yanında, anne ve babamızı kırmaya vesile olan ufak tefek şeylerin hiçbir değeri olamaz.</p>
<p>Tarih boyunca birçok maneviyat büyüğünün annelerine itaatte çok gayretli ve hassas oldukları için dua aldıklarını ve yüceldiklerini görürüz. Bu hususta Veysel Karanî ve Beyazıd-ı Bestamî Hazretleri çok güzel örnektir.</p>
<p><b>HZ. MUSA’NIN (A.S.) CENNETTEKİ KOMŞUSU</b></p>
<p>Hatta anne duası sıradan insanları bile yüceltir. Bu hususta şu kıssa çok ibretlidir:</p>
<p>Hz. Musa Aleyhisselâm bir gün “Ya Rabbi, cennette benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim” dedi. Ona şöyle vahyedildi:</p>
<p>“Falan beldeye git! Çarşının başındaki kasap dükkânının sahibi senin komşundur.”</p>
<p>Musa Aleyhisselâm adamı buldu. Kasap, Musa Aleyhisselâmı tanımıyordu. Onu dükkânında oturttu, işi bitince evine götürdü, ona ikrâmda bulundu.</p>
<p>Musa Aleyhisselâm, dikkatle ev sahibini takip ediyordu. Pişirilen yemeğin bir kısmını misafirin önüne koydu. Geriye kalan kısmını da zembilde asılı olan yaşlı bir kadına yedirdi. Döndüğünde misafirin yemediğini görünce sordu:</p>
<p>“Niçin yemediniz?”</p>
<p>O da, “Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe, bir lokma bile almam!” diye cevap verdi.</p>
<p>Ev sahibi, “Madem çok merak ediyorsun anlatayım” dedi. “Zembildeki yaşlı kadın benim annemdir. İyice takatten düştü. Evde ona bakacak başka kimsem de yoktur. İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu zembile koyuyorum. Her gün gelip, iki öğün yemek yediriyorum. Diğer hizmetlerini de görüyorum.</p>
<p>Musa Aleyhisselâm meseleyi anlamıştı, yalnız merak ettiği bir şey vardı. Yemek yerken yaşlı kadının dudakları kıpırdıyordu. Oğluna sordu:</p>
<p>“Annen ne diyordu, sen de neye âmin diyordun?”</p>
<p>“Annem, her hizmet edişimde, ‘Allah seni Cennette Musâ Aleyhisselâma komşu eylesin’ diye dua eder. Ben hiç ihtimâl vermediğim halde, bu güzel duaya âmin derim. Ben kim oluyorum ki, o büyük peygambere komşu olayım.”</p>
<p>O zamana kadar kim olduğunu saklayan misafir kendini tanıttı:</p>
<p>“Ben Musa’yım. Beni Allahü Teâla gönderdi. Bana cennette komşu olacağının müjdesini vermek için geldim. Sana müjdeler olsun.”</p>
<p><strong>Kaynak: Cemil Tokpınar | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/anne-baba-hakki-ve-imanla-olmek-cemil-tokpinar/">Anne baba hakkı ve imanla ölmek | Cemil Tokpınar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmandan doğan cesaret ve saadet &#124; Abdullah Aymaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/imandan-dogan-cesaret-ve-saadet-abdullah-aymaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2021 15:00:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah Aymaz]]></category>
		<category><![CDATA[iman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16479</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: İman insana nasıl bir cesaret ve kahramanlık duygusu verebilir?   Cevap: Bu hususu, 1900 yıllarının başında Osmanlı padişahlarından Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Doğu Anadolu Vilayetleri namına geziye katılan Bediüzzaman&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/imandan-dogan-cesaret-ve-saadet-abdullah-aymaz/">İmandan doğan cesaret ve saadet | Abdullah Aymaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><b>Soru: İman insana nasıl bir cesaret ve kahramanlık duygusu verebilir?<br />
</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Cevap:</b> Bu hususu, 1900 yıllarının başında Osmanlı padişahlarından Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Doğu Anadolu Vilayetleri namına geziye katılan Bediüzzaman Said Nursi’nin tren yolculuğu sırasındaki öğretmenlere olan sohbetini naklederek anlatmaya çalışalım. Bediüzzaman, imani ve dini duygunun (yani Hamiyet-i İslamiyenin) en kuvvetli metin ve Arş’tan gelmiş nurani bir zincir, kırılmaz ve kopmaz çok sağlam bir ip, hem de tahrip edilmez ve mağlup olmaz kudsi bir kale olduğunu söyleyince, o öğretmenler kendisine “Delilin nedir? Bu çok büyük davaya büyük ve gayet kuvvetli bir delil lâzım?” derler. Tam o sırada tren tünelden çıkar. Onlar başlarını trenin penceresinden çıkarıp bakarlar, altı yaşına girmemiş bir çocuğu trenin geçeceği yolun yanında durmuş görürler. Bediüzzaman öğretmenlere der ki: “İşte bu çocuk lisan-ı hâliyle sualinize tam cevap veriyor. Benim bedeline o masum çocuk, bu seyyar okulumuzda üstadımız olsun. İşte lisan-ı hâli bu gelecek hakikatı söylüyor: Bakınız bu tren, dehşetli gürültüsü ve bağırması ile hem de tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, geçeceği yola bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. Tren ise, hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdit ediyor: “Bana rast gelenlerin vay haline!.” diyor. O halde, o masum çocuk yerinde durmaya devam ediyor. Mükemmel bir hürriyet, hârika bir cesaret ve kahramanlıkla beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu trenin hücumunu hafife alıyor ve kahramancıklığı ile diyor: “Ey tren! Sen gök gürültüsü gibi bağırmanla beni korkutamazsın.” Sebat ve metanetinin lisan-ı hâliyle güya diyor: “Ey tren, sen bir nizamın esirisin. Senin dizginin, seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle işine devam et.” İşte bu masum çocuğun yerine, İranlıların meşhur Zaloğlu Rüstemleri veya Yunanlıların ünlü Herkülleri, o müthiş kahramanlıkları ile beraber, zamanı aşarak o çocuğun yerinde burada olsaydılar, onların zamanında tren olmadığı için, elbette o trenin bir intizamla  hareket ettiğine dair bir itikadları olmayacağından, birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi gözlerinde elektrik şimşekleri olduğu halde birden karşılarına çıkan trenin dehşetli bir tehdid ve hücumla kendilerine doğru koşmasına karşı o iki kahraman ne kadar korkacak, ne kadar kaçacaklardı! Evet o harika cesaretleriyle bin metreden fazla arkalarına bakmadan kaçacaklardı. Bakınız, nasıl bu trenin tehdidine karşı hürriyetleri, cesaretleri mahvoluyor. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünkü onlar, onun kumandanına ve intizamına itikad etmedikleri için treni itaatli bir binek olarak görmeyeceklerdi. Belki gayet müthiş, parçalayıcı ve vagon büyüklüğünde yirmi arslanı peşine takmış bir nevi arslan zannedeceklerdi. İşte altı yaşına girmemiş bu çocuğu o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren ve onların çok üstünde bir emniyet ve korkmamak halini veren o masumun kalbindeki hakikatın bir çekirdeği olan, trenin intizamına ve dizgini bir  kumandanın elinde bulunduğuna ve hareketinin bir intizam altında ve birisinin planına göre olduğuna dair olan itikadı, itminanı ve imanıdır. O iki kahramanı da gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden ise, onların treninin kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan câhilane itikadsızlıklarıdır. İşte küfür, inkâr ve dalâlet, bütün kainatı inançsızlara, binlerce müthiş düşmanlarla dolu olarak gösteriyor. Kör kuvvetin, serseri tesadüfün, sağır tabiatın elleriyle güneş sisteminden tut, ta kalbindeki verem mikroplarına kadar binler taife düşmanlar, biçâre insanlara hücum ettiklerini ve insanların hadsiz ihtiyaçlarına, nihayetsiz arzularına karşı mütemadiyen korku, elem, dehşet ve telaş vermesiyle, inançsızlık bir cehennem zakkumu oluyor ve dünyada da sahibini bir cehennem içine koyuyor. İşte din ve imandan hariç binlerce fen ve teknikteki gelişmeler, o Rüstem ve Herkül’ ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermiyor. Yalnız, his iptali nevinden muvakkaten o elim korkuları hissetmemek için sefahet ve sarhoşlukta çare arıyorlar.”</div>
<div></div>
<div>İşte iman ve inkâr eğer muvazene edilecek olursa, ahirette cennet ve cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verecekleri gibi, dünyada da iman bir manevi cenneti temin ediyor ve ölümü  bir terhis tezkeresine çeviriyor: inkâr ise dünyada dahi insanları bir manevi cehenneme atıp hakiki saadeti mahvediyor, ölümü de ebedi bir idam mahiyetine getiriyor.</div>
<div></div>
<div>Eğer yukarıda geçen temsilin hakikatını görmek istersek, başımızı kaldırıp bu kainata bir bakalım: Ne kadar tren misilli balonlar, otomobiller, tayyareler, gemiler gibi Cenab-ı Hakkın nizam ve hikmetle yarattığı yıldızlara ve güneşlere dikkat edelim. İşte kainat içinde maddi ve manevi herşey imansızlara hücum ediyor, tehdit ediyor, kuvve-i maneviyesini yerle bir ediyor. Ehl-i imana ise, değil tehdit etmek ve korku vermek bilakis sevinç, saadet, ünsiyet, ümit ve kuvvet veriyor. Çünkü inanan insanlar, iman ile görüyorlar ki, kainatta zerreden kürrelere varıncaya kadar canlı-cansız herşeyi mükemmel bir intizam ve hikmetle, Merhametli bir Yaradan bir vazifeye sevk edip çalıştırıyor. O şefkatli Zatın emri altında onlar, zerre mikdar vazifelerinden şaşırmıyorlar. İşte bu gerçeklerin farkına varan müminler, daha dünyada iken ebedi saadetin numunesini görmüş oluyorlar.İşte bu yüzden inkarcıların, imansızlıktan gelen dehşetli elemlerine ve korkularına karşı hiçbirşey, hiçbir fen ve ilmi ilerleme herhangi bir teselli veremiyor; tedirginlik ve endişelerini gideremiyor. Fakat muvakkat olan gaflet ve eğlenceler, perde çekip aldatıyor. Ehl-i imanın, iman cihetiyle değil korkmak ve kuvve-i maneviyesi kırılmak, belki temsildeki masum çocuk gibi, fevkalâde bir kuvve-i maneviye ve metanetle ve imandaki hakikatle meseleleri değerlendiriyor. Herşeyde Yaradan’ın, hikmet dairesinde tedbir ve iradesini müşahade eder, evham ve korkulardan kurtulur: “Cenab-ı Hakkın emri ve izni olmadan bu seyyar kainatlar, kuyruklu yıldızlar, güneşler, aylar hareket edemezler, ilişemezler.” diyor. Tam bir güven ve huzur içinde dünya hayatında da derecesine göre saadete mazhar olur.  Kimin  kalbinde imandan ve Hak Dinden gelen bu hakikat çekirdeği vicdanında bulunmazsa ve dayanma noktası olmazsa, açıkca temsildeki Rüstem ve Herkül’ ün cesaretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi onun cesaretli ve kuvve-i maneviyesi darmadağın olur ve kainata esir olur. Herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer&#8230;</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Soru:  İmanda büyük bir saadet ve nimet hem büyük bir lezzet ve rahat bulunduğu nasıl izah edilir?</b></div>
<div></div>
<div><b>Cevap:</b>  Bu gerçeği, temsili bir hikayecikle anlatmaya çalışalım: “Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri bencil ve talihsiz bir tarafa; öbürü Hakkı bilir, bahtiyar diğer tarafa giderler. Bencil adam, devamlı kendisini düşündüğü ve kötümser olduğu için; ceza olarak kendi kötümser bakış açısına göre pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz biçâreler, zorba ve müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından, feryat ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hâli görür. Bütün memleket sanki umumi bir matem yeri şeklini almış. Kendisi şu elemli ve karanlık durumu hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ortalıkta ise müthiş cenazeleri ve ümitsizce ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.</div>
<div></div>
<div>Diğeri, hakperest, iyimser ve güzel ahlaklı olduğu için haline ve görüşüne uygun şekilde güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette umumi bir şenlik görüyor. Her tarafta bir sevinç, bir şenlik, bir cezbe ve neşe içinde zikirhaneler var. Herkes ona dost ve akraba görünüyor. Bütün memlekette “Yaşasın!&#8230;” sesleri  ve teşekkür havası içinde umumi bir terhisat şenliği görüyor. Öbür taraftan tekbir ve tehlil sesleri ile neşe ve sevinç içinde yeni askere alınanlar için bir davul, bir musiki seside işitiliyor.</div>
<div>Evvelki bedbaht ve kötümser adamın hem kendi, hem bütün halkın elemi ile elem duymasına karşılık şu bahtiyar ise, hem kendi hem umum halkın sevinci ile bir sürur ve bir ferah hisseder. Hem güzelce bir ticaret eline geçer. Allah’ a şükreder. Sonra döner öteki adama rast gelir, halini anlar. Ona der: “Sen divane olmuşsun. İçindeki çirkinlikler dışına aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhis olmayı, soyulmak ve yağmalanmak zannetmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle. Tâ şu musibetli perde senin nazarından kalksın. Hakikatı görebilesin. Zirâ nihayet derecede âdil, merhametli, halkını sever, muktedir, intizamperver, şefkatli bir Melik’ in memleketi, hem bu derece göz önünde gelişme ve olgunluk eserleri gösteren bir memleket, senin zan ve kuruntularının gösterdiği şekilde olamaz.” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, pişmanlık duyar: “Evet ben, içki ve sarhoşluktan divane olmuşum. Allah senden râzı olsun ki, beni cenhennem gibi bir durumdan kurtardın.” der.</div>
<div></div>
<div>Bu temsilden hakikate geçecek olursak, birinci adam inançsız veya günahlara dalmış bir gafildir. Şu dünya onun nazarında umumi bir matem yeridir. Bütün canlı varlıklar, ayrılık ve ölüm sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvanlar ve insanlar ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük varlıklar, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elim, ezici, dehşetli evham, inançsızlığından ve yanlış anlayış ve tutumundan doğup, onu mânen azap içinde bırakır.</div>
<div></div>
<div>Diğer adam ise imanlıdır. Cenab-ı Hakkı tanır, tasdik eder. Ona göre şu dünya, Rahmanî bir zikirhane, insan ve hayvanların bir talim yeri ve insanlarla cinlerin bir imtihan meydanıdır. Hayvan ve insanlarla ilgili bütün ölüm olayları, bir terhisattır. Hayat vazifesini bitirenler bu fâni diyardan, manen sevinçli, ızdırapsız, sıkıntısız ve gürültüsüz diğer bir âleme giderler. Tâ ki, yeni vazifelilere dünyada yer açılsın, gelip çalışsınlar. İnsanlar ve hayvanlara ait yeni doğumlar ise, askere silah altına alma ve vazife başına gelmedir. Bütün canlılar vazifeli, sürurlu birer asker, istikamet içinde memnun birer memurdurlar. Bütün ses ve sadâlar, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih veya paydostan gelen şükür ve ferah yahut iş işlemenin verdiği neşeden doğan nağmelerdir. Bütün mevcudat o imanlı insanın nazarında Kerem ve Şefkat sahibi Efendisinin birer cana yakın hizmetkarı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok güzel, lezzetli ve tadlı hakikatlar imanından tecelli ve tezahür eder. Demek ki, iman bir cennet ağacı olan Tubâ ağacının manevi çekirdeği taşıyor. İnkâr ise Cehennem zakkumunun tohumunu saklıyor.</div>
<div></div>
<div>Bu gerçekleri bize İkinci Söz’ de anlatan Bediüzzaman Hazretleri, Zühre isimli eserinde de Hz. İsa’nın getirdiği gerçek dinden ve onun feyizlerinden uzaklaşan Avrupa’ ya şöyle hitap ediyor: “Acaba hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde  dehşetli musibetlere yakalanmış ve azaba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhiri bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Acaba görmüyor musun ki, bir adamın küçük bir şeyden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten hayal kırıklığına uğraması sebebiyle, tadlı hayaller ona acılaşıyor. Halbuki senin uğursuz telkinlerinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında inançsızlık darbesini yiyen, o sapkınlık (dalalet) cihetiyle bütün emelleri kesintiye uğrayan ve bütün elemleri ondan doğan bir biçâre insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba geçici, yalancı bir cennette cismi bulunan, kalbi ve ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesud denebilir mi? İşte sen bîçare insanlığı böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemi bir azap çektiriyorsun. Ey İsevi dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi, âhireti ve maneviyatı görmeyen tek gözü taşıyan kör dehân ile insan ruhuna bu cehennemi durumu hediye ettin. Sonra anladın ki, bu öyle ilaçsız bir illettir ki, insanı a’lây-ı illiyyin (en yüce mertebe) den, esfel-i sâfiline (aşağıların aşağısına) atar ve hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilaç, geçici olarak hisleri iptal etme hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. (&#8230;) Seni bu hataya atıp vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani, harika uğursuz zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Halîkı ve Rabbini unuttun&#8230; Onun icraatını hayali bir tabiata dayandırdın, Onun eserlerini sebeblere verdin. O Hâlıkın malını bâtıl mabud olan tâğutlara taksim ettin. Şu noktada ve dehân nazarında, her canlı, her insan, tek başıyla hadsiz düşmanlara karşı mukavemet etmek ve nihayetsiz ihtiyaç ve isteklerini elde etmet için çabalaması gerekiyor. Zerre gibi bir iktidar, ince bir tel gibi bir irade, geçici parıltı gibi bir şuur, çabuk söner şule gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile hadsiz düşmanlara ve istek-ihtiyaçlara karşı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki o bîçarenin sermayesi, binlerce arzularından birisine kâfi gelmiyor. Musibete düştüğü zaman sağır ve kör madde ve sebeblerden başka derdine derman olacak birisini bulamıyor. Senin karanlık dehân, insanlığın gündüzünü geceye çevirmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için yalancı, geçici lambalarla bir aydınlık verdin. O lambalar sürûr ile insanların yüzüne tebessüm etmiyor. Belki insanlığın ağlanacak acı hallerindeki ahmakça gülmelerine, istihzâ ile bakıyorlar.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Soru:  Bütün lezzetlerin  imanda, bütün elemlerin inançsızlıkta olduğu nasıl izah edilebilir?</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Cevap:</b> Bir şahıs İlahi Kudret tarafından yokluk karanlıklarından şu korkunç dünya sahrasına getirilirken, gözünü açar bakar. Bir lütuf beklediği zaman, birden bire düşmanlar gibi hastalıklar, elemler, belalar hücum etmeye başlarlar. Bir medet, bir yardım  için merhamet dilenircesine tabiata ve maddi unsurlara baktığı vakit kalp katılığı ve merhametsizlikle karşılaşır. Gök cisimlerinden medet istemek üzere başını havaya kaldırır, onlar atom bombaları gibi dehşetli ve heybetli halleriyle gözüne görünür. Hemen gözünü yumar, başını eğer düşünmeye başlar. Bakar ki, hayati ihtiyaçları bağırıp çağırmaya başlarlar. Bütün bütün yalnızlık ve yabancılık duyarak hemen kulaklarını tıkar. Vicdanına sığınır. Bakar ki, vicdanı binler emeller ve ideallerle dolu gürültülerinden cinnet getirecek bir hale gelir. Acaba hiçbir teselli çaresini bulamayan o zavallı şahıs, Allah’ a ve Ahirete iman etmezse, onun vaziyetinden Cehennem daha serin olmaz mı? Evet o bîçare korku ve heybetten, âcizlik ve dehşetten, vahşet ve gönül darlığından, yetimlikle ümitsizlikten oluşan böyle bir vaziyet içinde olup, kendi kudretine bakar. Kudreti âciz ve noksan. İhtiyaç ve isteklerine bakar, giderebileceği bir durumda değildir. Çağırıp yardım istese, yardımına gelen yok, herşeyi düşman, herşeyi garip görür. Dünyaya geldiğine bin defa pişman olur, lanet okur. Fakat o şahıs doğru yol olan imana girip kalbi ve ruhu iman nuru ile ışıklarınsa, o karanlık vaziyeti nuranî bir hale döner. Şöyle ki, o şahıs hücum eden belaları, musibetleri gördüğü zaman, Allah’ a dayanır, müsterih olur. O şahıs ebede doğru uzanıp giden emellerini, istidat ve kabiliyetlerini düşündüğü zaman, Cennet hayatındaki edebi saadeti tasavvur eder; o edebi saadetin âb-ı hayatından bir yudum içer, kalbindeki emellerini yatıştırır. O şahıs, başını kaldırıp semaya ve etrafa bakar, herşeyle yakınlık, dostluk peyda eder. Gökteki, müthiş cisimlerin hareketlerinden dehşet değil, güven ve ünsiyet hisseder ve onların hareketlerini ibret ve hayretle tefekkür eder.</div>
<div></div>
<div>Netice itibariyle: O şahıs evvelki vaziyetinde, vicdanındaki o dehşetli, vahşetli ve korkunç şiddetli elemlerden kurtulmak için tesellilerle hissini iptal ve sarhoşlukla o halleri unutmak ister. İkinci hâlinde ise, ruhunda yüksek lezzetleri ve saadetleri hisseder. Kalbini ikaz, vicdanını harekete geçirip ruhunu güzel hislerle doldurdukça, o saadetler ziyadeleşir ve ona manevi cennetlerin kapılarını açar.</div>
<div></div>
<div><b>Kaynak: Abdullah Aymaz  | Samanyoluhaber</b></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/imandan-dogan-cesaret-ve-saadet-abdullah-aymaz/">İmandan doğan cesaret ve saadet | Abdullah Aymaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
