<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hutbe arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/hutbe/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/hutbe/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 Aug 2025 11:41:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Hutbe arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/hutbe/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cuma Hutbesi &#124; Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sunnet-i-seniyyeye-ittibain-onemi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Aug 2025 11:41:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=44935</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ Resûl size ne verirse onu alınız, o sizi neden menederse onu terkediniz.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sunnet-i-seniyyeye-ittibain-onemi/">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ</strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><strong>وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Resûl size ne verirse onu alınız, o sizi neden menederse onu terkediniz. Allaha karşı gelmekten sakınınız. Muhakkak ki Allah’ın cezası pek çetindir. <strong><em>(Haşr;7)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: center;"><strong>تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللّهِ تَعالَى، وَسُنَّةَ رَسُولِهِ</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>                                                        </strong><strong>عَلَيْهِ وَسَلَّم</strong><strong>  </strong> <strong>صَلَّى اللَّهُ</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"> Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetce asla sapıtmazsınız:<strong> Allah&#8217;ın Kitab&#8217;ı ve Resulünün sünneti.” </strong><strong><em>(Muvatta, Kader 3)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Muhterem Müslümanlar! </strong> Hutbemiz;<strong>  “Sünnet-i Seniyye’ye ittiba’ın önemi&#8221; </strong>hakkında <strong>olacaktır</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sünnet</strong><strong>;</strong> “Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözleri, davranışları ve ashabında görüp de menetmediği veya sükutla tasvip buyurduğu hareketlerdir” diye tarif edilir.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>S</strong><strong>ünnet</strong><strong>; </strong>Allah Resûlünün<strong> (s.a.s) tercih ettiği ve Allah&#8217;ın hükümleriyle amel ederek gittiği yoldur. </strong>Haddizatında<strong> Sünnet-i seniyye, </strong>bir yönüyle, <strong>farzından âdâbına kadar bütünüyle din </strong>demektir. Fatiha’da günde 40 defa dua ederek üzerinde olmayı istediğimiz <strong>sırat-ı müstakim</strong>, Peygamber yolu olan sünnet-i seniyye yoludur.</p>
<p style="font-weight: 400;">Efendimiz’in (s.a.s.) hayatı seniyyeleri ve bize bıraktıkları en önemli miras, kendi nurlu yaşayışlarıysa, bizim de, o edeble edeblenmemiz bir zaruret ve bir mecburiyettir. Tabii ki, <strong>farzıyla edeblenmek farz; vacibiyle edeblenmek vacib; sünneti ile edeblenmek sünnet ve müstehabıyla edeblenmek de müstehabtır. </strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sünnet-i Seniyye’nin, farzıyla, vacibiyle, sünnetiyle ihyası uğrundaki hizmetler, o kadar mübarek ve o kadar kudsîdir ki, böyle bir hizmete omuz veren zatların şehitlerle atbaşı gittiklerinden şüphe edilmemelidir</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Sünnet yolu, Hakk’a ulaşmanın merdivenidir.</strong>  Az bir ömürde çok fazla uhrevi hâsılat isteyen, her bir ömür dakikasını bir ömür kadar semereli yapmak isteyen, sünnete ittiba etmelidir.</p>
<p style="font-weight: 400;">Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz: &#8220;Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime sarılırsa, ona bir şehidin ecri vardır”  buyurmuşlardır. <strong><em>(Ebu Nuaym, Hilye, 8/200)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Kur’ân-ı Kerim</strong>, pek çok âyetiyle Allah Resulünün (s.a.s.) sünnetine uymayı emrettiği gibi, pek çok Hâdîs-i şerîfte sünnete uymanın önemi ve sünnetin dini hükümler-deki yeri üzerinde durmaktadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Ey Resûlüm, de ki: <strong>“Eğer Allahı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafurdur, Rahimdir.”</strong> <strong><em>(Al-i İmran 31)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Hakikaten, Allahın Resulünde sizler için, Allaha ve ahiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümune vardır. <strong><em>(Ahzab, 21)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Bir şey emrettiğim de onu elinizden geldiğince yapmaya çalışın.&#8221; <strong><em>(Buhârî, İ&#8217;tisâm 2)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">“Şüphesiz, bana kitab ve onunla birlikte bir benzeri, bir misli verildi.”<strong><em>(Ebû Dâvûd, sünnet 5).</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Girmemekte direten müstesna, ümmetimden herkes Cennet’e girer.” buyurmuşlar. Ashab-ı kiramın: “Girmemekte direten kimdir, yâ Resûlallah?” diye sorması üzerine de: <strong>“Bana itaat eden Cennet’e girer; bana isyan edense Cennet’e girmemek için inat ediyor demektir.”</strong> cevabını vermişlerdir.  <strong><em>(Buhârî, i’tisâm 2)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına riayet etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. <strong>Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o normal muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor</strong>. İşte, bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, <strong>âdâtını ibadete çevirir,</strong> bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir. <strong><em>(11. Lema, 1.Nükte)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Bir mü’minin hayatı sünnet yörüngeli olmalıdır. İhmal edilen her bir sünnetin yerini hemen bir bid’at istila eder. Böylece unutulan sünnetlerin sayısı adedince toplum hayatını dikenler sarar.  Her bid’at bir sünneti yok eder, ihya edilen her sünnet de bir bid’atı ortadan kaldırır.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Aziz Müminler!</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Önümüzdeki <strong>çarşambayı perşembeye bağlayan gece, Mevli-i Nebeviyi yad edeceğiz.</strong> Bu geceyi vesile edinerek; Efendimizin (s.a.s) <strong>unutulan sünnetlerini hayatımıza taşımaya </strong>gayret edebiliriz<strong>.</strong> O’nun <strong>“cevâmi’ül-kelim”</strong> dediğimiz <strong>az söz ile çok manayı ifade eden </strong>hadis-i şeriflerinden bazılarını nakledebilir, ümmetinin ferdî, ailevî ve içtimâî problemlerinin çözülmesiyle alâkalı bir hususu dile getirebilir, şefâatine nail olmak maksadıyla <strong>salât ü selâmlar </strong>okuyabiliriz. Bütün bunların <strong>hepsinin aslı dinde vardır</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;">Bazılarımızın unuttuğu <strong>Kuşluk Namazı, Evvabin Namazı ve Teheccüd Namazı, Ramazan’da yapılan itikâf </strong>İnsanlığın İftihar Tablosunun <strong>bize emanet ettiği sünnetlerdir.</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz Veda Haccı’nda, <strong>“Bu benim için, bu da ümmetimden fakirlerin yerine” </strong>diyerek <strong>yüz deve kurban</strong> <strong>etmiştir.</strong>  Bu itibarla da muhtaçlara yardım etme,  onları bayramda sevindirme niyetiyle <strong>on, yirmi</strong>, <strong>hatta yüz kurban </strong>kesen insanlar,<strong> bir sünneti ihya sevabı alabilirler</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>&#8220;Sünnet-i Seniyenin içinde en mühimmi,</strong> <strong>İslâmiyetin alâmetleri </strong>ve <strong>şeairden olan,</strong> bütün Müslümanların asırlarca devam ettirdikleri; <strong>ezan okumak</strong>, <strong>cemaatle namaz</strong>, <strong>cenaze namazı kılmak</strong> gibi sünnetlerdir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mesul olur. Bu <strong>nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir.</strong> Nafile nevinden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir.” <strong><em>(Lem’alar. 11. lema) </em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Müminler ve Müslümanlar olarak<strong>, insanlığa hizmet etmek</strong> vazifemiz olduğu gibi, <strong>İnsanlığın İftihar Tablosunun</strong> ümmetine <strong>emanet ettiği sünnetlere uyarak, onları ihya da</strong> vazifelerimiz arasındadır.</p>
<p style="font-weight: 400;">Rabbim bizleri; sünneti seniyyeye uyarak, Efendimizin şefaatine nail olanlardan eylesin.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/08/Cuma-Hutbesi-Sunnet-i-Seniyyeye-Ittibain-Onemi.docx">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a>  WORD</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/08/Cuma-Hutbesi-Sunnet-i-Seniyyeye-Ittibain-Onemi.pdf">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a>    PDF</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-sunnet-i-seniyyeye-ittibain-onemi/">Cuma Hutbesi | Sünnet-i Seniyye&#8217;ye İttiba&#8217;ın Önemi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cuma Hutbesi &#124; Metafizik Gerilim</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-metafizik-gerilim-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Aug 2025 17:15:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<category><![CDATA[Metafizik Gerilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=44865</guid>

					<description><![CDATA[<p>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ   اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُرَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً  &#8220;Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-metafizik-gerilim-2/">Cuma Hutbesi | Metafizik Gerilim</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong>DERLEYEN: ERDEMLİLER YOLU AKADEMİ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong><b><span dir="RTL" lang="AR-SA">  اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ</span></b></strong><b style="text-align: right;"><b><span dir="RTL" lang="AR-SA">رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً</span></b></b><b><b><span dir="RTL" lang="AR-SA"> </span></b></b></p>
<div style="text-align: center;">
<div>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>&#8220;Ey bizim kerîm Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!&#8221;  </strong><strong><em>(Âl-i İmrân; 8.)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong><em> </em></strong><strong>  </strong><strong>يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ</strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">“Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” <strong><em>(Tirmizî, kader 7, daavât 89, 124; İbn mâce, duâ 2)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Muhterem Müslümanlar</strong>! Hutbemiz, “<strong>Metafizik Gerilim</strong>” hakkında olacaktır.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Metafizik Gerilim</strong>; Kalb merkezimizin daima enerjik bulunması, aksiyon ve hamle ruhuyla şahlanmış canlanmış bir ruh hâlinin, kesintisiz oluşu demektir.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>İç coşkunluğu,</strong> aşk, heyecan ve şevk, bizi dine ve ibadetlere sevk edip koşturacak, <strong>bir güç kaynağıdır</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Bir Müslüman için</strong> <strong>metafizik gerilim</strong>; aşkla şevkle yorulmadan küsmeden dinini yaşama ve başkalarına anlatma adına <strong>çok önemlidir.</strong> Bir mânâ da buna müspette sebat, diğer taraftan da günaha karşı devamlı bir direniş manasında, <strong>menfiye karşı boykot da diyebiliriz</strong>.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Ne var ki, zamanla bu canlılık, insanın belli şeylere karşı alışkanlık kazanması suretiyle, etrafında görüp durduğu olağanüstü varlık ve hâdiselere karşı lâkayt ve alâkasız kalması manasına gelen, <strong>ülfet ve ünsiyet tozu-toprağıyla perdelenebilir</strong>, duygu ve latîfeler sönebilir. Ve neticede de tamamen pörsüme, hatta kokuşma devresine girilebilir.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Ülfet ve ünsiyetle metafizik gerilimin kaybolması, aslında fıtrat ve yaratılışımızın gereğidir. Nasıl vesvesenin gelmesi elimizde değilse, aynı şekilde, çok defa ülfetin gelmesine engel olmak da elimizden gelmez.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Sahabîlerden Hazreti Hanzala İbn Rebî (radıyallâhu anh), Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında duyduğu neşveyi başka zamanlarda duyamadığından ötürü kendisine <strong>“Hanzala münafık oldu!”</strong> diyor, nifaktan endişe ettiğini söylüyordu. Bir gün yine bu duygular içindeyken Hazreti Ebû Bekir’le karşılaştı ve halini ona anlattı. Hazreti Ebû Bekir, Hanzala’yı dinledikten sonra aynı duyguları kendisi de hissettiğinden “Vallahi, ben de aynı duyguları yaşıyorum” der. Bunun üzerine beraberce gidip hallerini Efendimiz’e açarlar. Allah Resûlü, <strong>“Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun ki, siz, benim yanımdaki hâli dışarıda da devam ettirip o durumunuzu koruyabilseniz, melekler aranıza iner, yollarda sizinle musafaha ederdi.</strong> Fakat ey Hanzala, <strong>bazen öyle bazen böyle olması normaldir </strong>(bu, münafıklık değildir) der (ve son cümleyi üç kere tekrarlar).” <strong><em>(Müslim, tevbe 12, 13; Tirmizî, kıyame 59-60; İbn Mâce, zühd 28)</em></strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">İmanla kanatlanmış mü’minler, her konuda olduğu gibi, <strong>metafizik gerilim ve aksiyonu koruma hususunda da</strong> çok dikkatli olmalıdırlar. Biz, Resûlullah’a ve O’nun güzide dostlarına ancak bu gerilimle ulaşabiliriz.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">Doktorlar bazı rahatsızlıklarımıza karşı bize bir kısım tavsiyelerde bulunur ve bu tavsiyelere kayıtsız şartsız uymamızı isterler. Hoşlanmasak bile onların verdikleri hapları yutar, iğneleri vurdururuz. İşte en az maddî hastalıklarımıza gösterdiğimiz bu hassasiyet kadar, <strong>bu meselenin doktorlarının</strong> sözlerine uymakta hassasiyet göstermemiz gerekir. Ta ki, İslami aşk ve heyecanımızı korumuş olalım.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Şimdi metafizik gerilimi muhafaza adına, yapılan bazı tavsiyelere kulak verelim.</strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Her şeyden önce, insanın iç aleminde fena şeylerden arınması gereklidir. </strong>Meyve veya güller için hazırlanan bir tarlanın, önce taş ve çakıldan, diken ve yabanî otlardan temizlenmesi gerekir ki, işleyip sürmeye, ekip biçmeye müsait hâle gelsin. Kalbte yaralar, kafada şüphe ve tereddütler, elde, dilde, gözde ve hayalde günahlar varken ibadetlerle kanatlanmak, zikir ve fikir ile süslenmek çok zordur. Hakk’a doğru kanatlanma, fena duygu ve tutkulardan arındıktan sonra olur.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>İkincisi:</strong> Metafizik gerilimimizi kaybetmemek istiyorsak, <strong>yalnız kalmamalı ve kollektif şuurdan ayrılmamalıyız</strong>. Cemaat hâlinde yaşamak, bugün her zamankinden daha zarurîdir.  Cemaat, paratoner gibidir. Cemaatte her zaman kuvvet vardır. Cemaatte rahmet ve cemaatle dualarda makbuliyet vardır. Allah Resûlü buyuruyorlar ki <strong>“<em>Sürüden ayrılanı kurt yer.”</em></strong><em> <strong>“Yalnızın arkadaş şeytandır.”</strong></em> Topluluktan ayrı kalan, arkadaş ve dostlarından uzaklaşan bir kişinin sonu, nefis ve şeytan tarafından parçalanıp yutulmaktır. <strong>Yalnız insan, önce kendi yapamadığına hayıflanmakla işe başlar. Sonra arkadaşlarının yaptıklarını hafife almaya; derken, basamak basamak</strong> ilerleyen bu tavrıyla en sonunda bütünüyle, dava düşünce ve mefkûresini inkâra ve <strong>yapılan işlerin lüzumsuzluğunu iddiaya kadar gider.</strong> İlk başta onu bu hâle getiren yalnızlık ve topluluktan uzak kalmasıdır. Eğer hemen telâfi edilmezse onun bu kötü sondan kurtulması zordur.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Üçüncüsü:</strong> <strong>Beslenme kaynaklarından uzak kalmama esastır. </strong><strong><em> </em></strong>Bilgi ve mârifet plânında daima yenilenme yolları araştırılmalı ve bu hususta ısrarlı olunmalıdır. Okuyarak dinleyerek kendimizi yenilemeliyiz. Kâinatta her an meydana gelen yenilenmeye uygun olarak biz de bilgimizi artıramaz, kendimizi yenileyemezsek, beklenmeyen bir hızla kokuşma devresine girer ve derken bir müddet sonra da işe yaramaz hâle geliriz.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Dördüncüsü: Râbıta-i mevt</strong> dediğimiz daima <strong>ölümü hatırlama</strong> da<strong> metafizik gerilimi muhafaza adına</strong> önemli faktörlerden biridir. Bizi bitirip tüketen tûl-i emeller, yani hiç ölmeyecek gibi hareket etmeler, ancak, ölümü hatırlamakla engellenebilir. Hele, bütün dostların kabrin öbür tarafında bizi bekledikleri düşüncesi, hele gerçek mutluluğun, kabir koridorunun öbür ucunda bulunduğu inancı&#8230; Zaten kamil bir Müslümanın idealini süsleyen en son nokta, sevdiklerine kavuşup onlarla beraber Cennet ve Cemalullah’ı müşâhede etmedir. Efendimiz’in nurlu beyanlarının rehberliğinde, nasıl şu dünyada dünya ayaklarıyla yürüyor ve dünya gözleriyle görüyorsak, aynı şekilde, ahiret konaklarında da daha bu dünyadayken yürüme, gezinme ve o hayatı yaşamaya çalışarak iç tecrübeler edinme oldukça önemlidir.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Beşincisi: İnsan meşguliyetsiz kalmamalıdır. Dinine yardım edene Allah (celle celâluhu) da yardım eder. </strong>Ecdadımız, <strong>işleyen demir pas tutmaz</strong> demiştir. <strong>Her mü’minin,</strong> dine hizmet etmeye ait bir meselenin ucundan tutarak işe sahip çıkması, <strong>terki caiz olmayan bir zarurettir. </strong>Dinî hizmetler, ülfete karşı önemli bir sütredir. İnsan hizmetle, sürekli meşguliyetin yanı sıra beklenmedik ilâhî teyidata mazhar olur, hep canlı kalır ve yeni bir dirilişe muvaffak olur.</p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong>Rabbimiz;</strong> darılmadan, küsmeden, yorulmadan, sarsılmadan, imanla, azimle, ümitle, her an okuyarak ve ibadetle beslenerek nefse ve şeytana takılmadan <strong>bu yolda koşmayı</strong> ve bu yolda yürürken <strong>Hakk’a kavuşmayı</strong> bizlere nasip ve müyesser kılsın.</p>
<p style="text-align: left;">
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/08/Cuma-Hutbesi-Metafizik-Gerilim.docx">Cuma Hutbesi | Metafizik Gerilim</a>  WORD</p>
<p style="text-align: left;"><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2025/08/Cuma-Hutbesi-Metafizik-Gerilim.pdf">Cuma Hutbesi | Metafizik Gerilim</a>   PDF</p>
<p><b><span dir="RTL" lang="AR-SA"> </span></b></div>
<p><b><b><span dir="RTL" lang="AR-SA"><br />
</span></b></b></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-metafizik-gerilim-2/">Cuma Hutbesi | Metafizik Gerilim</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CUMA HUTBESİ &#124; Fedakârlık</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-fedakarlik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Nov 2022 18:42:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[AKADEMİ DUISBURG]]></category>
		<category><![CDATA[Eşref Edip]]></category>
		<category><![CDATA[fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27716</guid>

					<description><![CDATA[<p>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG Kıymetli kardeşlerim; bugün fedakârlık konusu üzerinde duracağız. Fedakârlık, her türlü zahmete göğüs gererek insanın inandığı şey uğruna sebat etmesidir. Istılahi olarak fedakârlık; Allah&#8217;ı, Resûlullah&#8217;ı ve İslam adına&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-fedakarlik/">CUMA HUTBESİ | Fedakârlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG</strong></p>
<p>Kıymetli kardeşlerim; bugün fedakârlık konusu üzerinde duracağız.</p>
<p><strong>Fedakâr</strong><strong>lık</strong>, her türlü zahmete göğüs gererek insanın inandığı şey uğruna sebat etmesidir.</p>
<p><strong>Istılahi olarak fedakârlık;</strong> Allah&#8217;ı, Resûlullah&#8217;ı ve İslam adına yapılacak işleri, kendi arzu ve isteklerine tercih etmektir.</p>
<p><strong>Fedakârlar nâm u nişân nedir bilmez, makama, mansıba eyvallah etmezler. “Yol yapma bize, rahat yürüme başkalarına; sa’y u gayret bize, ganimet başkalarına der ve yollarına devam ederler. </strong></p>
<p><strong>Fedakârlar</strong> kendi saadetlerine karşı yabancı ve alabildiğine diğergâmdırlar. <strong>Nübüvvetin özünden gelen bir uzantı ile</strong> daha çok başkalarının lezzet ve acılarıyla dolu ve onlar için vardırlar. Hasbîlik bizim ilin gülüdür, fedakârlık bizim bahçelerin lotus’udur. Bizde bulunur, vâsıl olup tatmamak. Bizdedir, yaşatma arzusuyla yanıp tutuşmak ve yaşamayı unutmak. Bizim insanımız bilir, <strong>hizmette önde, ücrette arka sıralarda</strong> bulunmayı. <strong>Dünya, bizde gördü, bizde tanıdı sevilmeden sevmeyi.</strong></p>
<p><strong>Evet fedakârlık yoksa hep sıkıntı vardır. Devr-i saâdet sonrasını kana-irine boğan, fedakârlık gösteremeyen ruhlardı. </strong>Daha sonraki devirlerde, bütün hoyratlıkların ve azgınlıkların arkasında bir kere olsun, sahip olduğu şeyler uğrunda aç-susuz kalmayan; yurdunu, yuvasını terk etmeyen bu ızdırapsızlar vardı.</p>
<p><strong>Fedakârlık yapılmadan ahiret kazanılmaz.</strong> Baştan fedakârlığı göze almayan, alamayan insanlar, asla dava insanı olamazlar. Peygamberler yaptıkları hizmetleri fedakârane yapmış, karşılığında maddî-manevî hiçbir ücret beklememişlerdir. Kur’ân-ı Kerim Peygamberlerin bu hususiyetlerini çeşitli vesilelerle muhtelif ayetlerde dile getirmiştir.</p>
<p>Hepsinin ortak sözü: <strong>وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ </strong><em> </em>“Bu hizmetten dolayı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak Rabbülâlemin’dir.<em><sup>” </sup></em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a><sup>            </sup></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim bizlere:<strong> اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْراً وَهُم مُهْتَدُونَ  </strong><em>“<strong>Sizden ücret istemeyen kimseler</strong><strong>e tâbi olun, onlar hidayete ermiş kimselerdir.”</strong> </em><a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a><em> Diyerek; bu hasbilere tabi olmamızı istemektedir.</em></p>
<p>Her peygamber hasbîdir. Ancak hasbîlikte doruk nokta Nebiler Sultanı’na aittir. Doğduğu zaman “<strong>Ümmetî</strong>!” demiş, mahşerde de <strong>“Ümmetî, ümmetî!”</strong> diyecektir. Cennet kapıları ardına kadar açılıp O’nun teşrifini beklerken O, ümmetini de oraya götürebilmek için mahşerin en bunaltıcı anlarını Cennet’e tercih edebilmektedir.</p>
<p>Allah Resûlü (sav) Mekke’de davasının temellerini atarken, davasına gönül veren bütün insanlara bu fedakârlık ruhunu aşılamış, anlatmış ve yaşayarak da göstermiştir. Hz. Hatice (r.anha); Nebiler Serveri&#8217;nin ilk eşi, dünya ve ahiretin sultanı, -Efendimize isteme sıkıntısını bile yaşatmadan- varını yoğunu inandığı o kutsi dava uğruna harcamıştır. Mekke müşriklerine İslâm&#8217;ı anlatmaya yönelik verilen ziyafetlerin tüm masraflarını O karşılamıştır.</p>
<p>Sahabe hicret edip ata yurtlarını terk ederken, bütün mal varlıklarını da Mekke&#8217;nin zalim ve cebbar insanlarına bırakmışlar ve sadece yol azığı olabilecek miktarda çok az bir şeyi beraberlerinde götürebilmişlerdir. Muhacirler inandığı, gönül verdiği davalarını tebliğ ve temsil etme için böylesi fedakârlığa katlanırken, Medine&#8217;de onları bağırlarına basan Ensar da fakir olmalarına, çiftçilikle geçinmelerine rağmen onlara fevkalade civanmertçe davranmışlardır.</p>
<p>Sahabe (r.a.) kendisinden fedakârlık istendiği an şayet lokmayı ağzına götüreceği hengâmede ise hemen ağzındaki lokmayı atıyor ve zaman fevt etmeden Resulü Ekrem’in (sav) davetine icabet ediyordu.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geçmiş dönemde yaşamış bir yiğidin halini birkaç fotoğraf karesi içinde anlatır ve buyurur ki: <strong>Sağına baktı, sağlam kimse göremedi; soluna baktı, ayakta kalmış bir fert bulamadı; herkes dökülmüştü ve o cephede tek başına kalmıştı. “Demek iş başa düştü” deyip atını mahmuzladı… Gitti ve bir daha da geriye dönmedi&#8230;</strong></p>
<p>İşte bu hal, her devrin dava adamlarının hâlidir. Maddî kılıcın kınına girmesi gerektiğine ve artık mücahedeyi Kur’an-ı Kerim’in elmas düsturlarıyla sürdürme zamanı olduğuna inanan insanlara gelince; onları memleket memleket sürgüne gönderseler, zindanlara atsalar, her gün biri için idam sehpası kursalar, Hazreti Mesih’in havarilerine yaptıkları gibi çarmıhlara gerseler ve arkadaşlarını götürüp oralara çiviledikten sonra aynı akıbetle onları da tehdit etseler bile, yine de hak bildikleri yoldan dönmemek, hak ve hakikatin sesi-soluğu olmak da bu yiğitlerin şiarıdır.</p>
<p><strong>Bir fedakârlık abidesi olan Üstad Bediüzzaman</strong><strong>;</strong> bir çanak çorba, bir bardak su, bir lokma ekmekle iktifa etmiş, kendisi için değil, cemiyet için yaşamıştı.</p>
<p>Merhum Eşref Edip; uzun bir ayrılıktan sonra, Bediüzzaman’la karşılaşmasını şöyle kaleme almıştır:</p>
<p>… İstanbul seyahatinden mustarip olup olmadığını sordum. Bediüzzaman dedi ki; <strong>&#8220;Bana ıstırap veren, yalnız İslam’ın maruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir. İşte benim ıstırabım, yegâne ıstırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbâli selâmette olsa!&#8221; </strong></p>
<p><strong>İnsanın Hak katındaki yüceliği, himmetinin yüceliğiyle ölçülür. Himmet yüceliğinin en açık emaresi ise insanın, başkalarının mutluluğu adına şahsî haz ve zevklerinden fedakârlıkta bulunmasıdır.</strong></p>
<p><strong> </strong>Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:</p>
<p>«<strong>لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعًا لَمَّا جِئْتُ بِهِ</strong>» “<strong>Arzu ve heveslerini, benim getirdiğim ölçülere uydurmadıkça, sizden hiçbiriniz mümin olduğunu iddia edemez.” <u>Fedakârlık herşeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı koymakla başlar ve toplumun mutluluğu adına, kendi saâdet ve hazlarını unutmakla kemâle erer&#8230;</u></strong></p>
<p>Günümüzün hizmet erleri de hemen her sahada hep bir zirve toplumu sayılan Ashab-ı Kiram tarafından temsil edilmiş bu fedakârlık anlayışını hayatlarına tatbikle aynı performansı göstermek zorundadırlar.</p>
<p><strong>Allah’ım!</strong> Senden, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin şanı yüce Nebinin dilediği bütün hayırları istiyor ve bizleri, Din-i Mübin-i İslâm’ı ihya gayretinde, bütün yakarışlarına icabet edilmiş ve ihtiyaçları karşılanmış kullarından eylemeni diliyoruz. Bunu bizlere lütfeyle.</p>
<p><em><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Bkz. Şuara: 126 Tevbe sûresi, 10/72; Hud sûresi, 11/29; Sebe sûresi, 34/47.</em></p>
<p><em><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Yâsîn sûresi, 36/21.</em></p>
<p><strong>Hutbeyi PDF formatında görüntülemek ve indirmek için tıklayınız</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/11/CUMA-HUTBESI-Fedakarlik.pdf">CUMA HUTBESİ Fedakârlık</a></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-fedakarlik/">CUMA HUTBESİ | Fedakârlık</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CUMA HUTBESİ &#124; İstiğfar</title>
		<link>https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-istigfar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Oct 2022 18:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cuma Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[ayet]]></category>
		<category><![CDATA[cuma]]></category>
		<category><![CDATA[dua]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<category><![CDATA[istigfar]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=27621</guid>

					<description><![CDATA[<p>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG Değerli Mü´minler; Bugün üzerinde duracağımız konu istiğfar olacaktır. İstiğfar, kelime manası itibariyle; Allah’tan bağışlanmayı istemektir. Kuran-ı Kerim’e baktığımızda istiğfar çok tavsiye edilmektedir. Birçok kavme peygamberleri tarafından bu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-istigfar/">CUMA HUTBESİ | İstiğfar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>HAZIRLAYAN: AKADEMİ DUISBURG</strong></p>
<p>Değerli Mü´minler; Bugün üzerinde duracağımız konu <strong>istiğfar</strong> olacaktır.</p>
<p><strong>İstiğfar, </strong>kelime manası itibariyle; Allah’tan bağışlanmayı istemektir.</p>
<p>Kuran-ı Kerim’e baktığımızda <strong>istiğfar</strong> çok tavsiye edilmektedir. Birçok kavme peygamberleri tarafından bu emir tekrarlanmış fakat bu emri yerine getirmediklerinden dolayı helak edilmişlerdir.</p>
<p>Hazreti Hud aleyhisselam kavmine şunları söylüyor: ‘’Ey halkım! <strong>Haydi Rabbinizden af dileyin, sonra ona tövbe edin</strong>, O’na dönün ki gökten size bol bol yağmur göndersin, gücünüze güç katsın, n’olur, yüz çevirip suçlu duruma düşmeyin!” <em>Hud; 52.</em></p>
<p><em>Hazreti Nuh aleyhisselam ise kavmine aynı minval üzere şunları söylemektedir:</em></p>
<p><strong>فَقُلْتُ اسْتَغْفِرُوا رَبَّكُمْ اِنَّهُ كَانَ غَفَّارًاۙ ﴿١٠﴾</strong></p>
<p><strong>يُرْسِلِ السَّمَٓاءَ عَلَيْكُمْ مِدْرَارًاۙ ﴿١١﴾</strong></p>
<p><strong>وَيُمْدِدْكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَيَجْعَلْ لَكُمْ جَنَّاتٍ وَيَجْعَلْ لَكُمْ اَنْهَارًاۜ ﴿١٢﴾</strong></p>
<p>Dedim ki onlara: “Rabbinizden af dileyiniz. Zira o gaffardır.” (affı geniştir). Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin. “Size mal ve evlat ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasip etsin.” (<em>Nuh suresi;10,11. 12.)</em></p>
<p>Hz. Ömer (r.a.) kıtlık sebebiyle yağmur duasına çıktığında istiğfar etmekle yetinince, etrafındakiler: “Neden yağmur için dua etmediniz?” diye sorduklarında: “Ben, semanın yağmur gelen kapılarına vurdum” buyurmuş, sonra da bu âyeti okumuştu.</p>
<p>Hasan el-Basrî’nin meclisinde bir şahıs kuraklıktan şikâyet etti. O da: “İstiğfar et!” dedi. Başka biri malî sıkıntılardan, bir diğeri çocuğunun olmadığından, birisi arazisinin verimsizliğinden dertlenince, onlara da aynı şeyi söyledi. Etrafındakiler bunu garipseyince O, Mağfiret dileyin ki üzerinize bol bol yağmur indirsin. “Size mal ve evlat ihsan buyursun, size bahçeler, ırmaklar, su kanalları nasip etsin.” âyetini okudu. Ayetlerde de görüldüğü üzere istiğfar çok önemlidir ve asla aksatılmamalıdır.</p>
<p>İbni Abbâs <em>radıyallahu anhümâ</em>’dan rivayet edildiğine göre Resûlullah <em>sallallahu aleyhi ve sellem </em>şöyle buyurdu: <strong>“Bir kimse istiğfârı dilinden düşürmezse, Allah Teâlâ ona her darlıktan bir çıkış, her üzüntüden bir kurtuluş yolu gösterir ve ona beklemediği yerden rızık verir.”</strong> Ebû Dâvûd, Vitir 26. İbni Mâce, Edeb 57</p>
<p>İbni Ömer <em>radıyallahu anhümâ </em>şöyle dedi: Biz Resûlullah <em>sallallahu aleyhi ve sellem</em>’in bir yerde <strong>yüz</strong> <strong>defa</strong>: <strong>“<em>Rabbiğfir lî ve tüb aleyye inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm: </em></strong><em>Allahım! Beni bağışla ve tövbemi kabul eyle. Çünkü sen tövbeleri çok kabul eden ve çok merhamet edensin” </em><strong>dediğini sayardık</strong>. Ebû Dâvûd, Vitir 26; Tirmizî, Daavât 39</p>
<p><strong>İstiğfar</strong> her vakit söylenebileceği gibi Kuran -ı Kerimin bize tavsiye ettiği, imsak vaktinden evvelki vakit olan  seher vaktidir:     <strong>وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ</strong> Seher vakitleri istiğfar ederlerdi.’ Ayeti de buna işaret etmektedir.  <em>Zariyat 18</em></p>
<p>Farz namazların arkasından üç kere af talebinde bulunmak sünnettir. İnsanın, Allah&#8217;a en yakın bir konuma ulaştıktan ve O&#8217;nun en sevdiği bir ibadeti icra ettikten sonra istiğfar etmesi şu iki hususla açıklanabilir: Birincisi, insanın kendisini namaza verememesi, ilahi huzurun atmosferine giremeyerek hala kendi dünyasında dolaşması, kendi hesaplarının arkasından koşması ki, miraç sayılan bir ibadette ortaya konulan bu tür tavırlar Allah&#8217;a karşı bir saygısızlıktır. Dolayısıyla Allah&#8217;ın huzurunda, Efendiler Efendisinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç&#8217;ta duyduğu manaları duyma peşinde koşması gereken bir insanın, kendisine takılması, laubali tavırlar takınması istiğfar etmeyi gerektirir.</p>
<p>İkinci olarak, namaz, Cenab-ı Hakk&#8217;a yapılan tazarru ve niyazların hora geçtiği bir mevki olduğundan, onun ardından yapılan duaların ayrı bir kıymet ve makbuliyeti vardır. Dolayısıyla böyle bir makamda Cenab-ı Hakk&#8217;a teveccüh edilip günahlardan arınma ihtiyacının O&#8217;na arz edilmesi adına üç defa &#8220;Estağfirullah&#8221; denilmesi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından tavsiye edilmiştir. Bu yönüyle beş vakit namaz, istiğfar için önemli bir zemin ve fırsattır.</p>
<p>Bir diğer husus da, mağfiret talebi adına yukarıda belirtilen zaman dilimleri önemli bir fırsat aralığı oluştursa da, istiğfar için ille de hususi bir zaman tahsis etmek şart değildir. İstiğfarı bu vakitlerle sınırlandırmak ise kesinlikle doğru değildir. Zira insan sabah akşam, gece gündüz her zaman af talebinde bulunabilir, ömrünün her anını istiğfar adına bir fırsat olarak değerlendirebilir. Evet insan, fırsatını bulduğunda hemen bir kenara çekilip, ister diz çökerek isterse başını yere koyarak istiğfar ve tevbeyle Cenab-ı Hakk&#8217;a yönelebilir. Hatta bir yerden bir yere giderken, araba kullanırken, birisini beklerken insan boş duracağına, farklı farklı istiğfarlarla Allah&#8217;a içini dökebilir. Aslında insanın her anını bu istikamette değerlendirmesi gerekir. Zira ölüm, ansızın karşımıza çıkabilir. İstiğfarla mırıldanan dudaklarla ölümü karşılamak ise tertemiz bir halde ötelere yürümek adına çok önemli bir vesiledir.</p>
<p>Üstad Hazretleri &#8220;<strong>İstiğfar meyelan-ı şerrin kökünü keser, dua meyelan-ı hayra kuvvet verir</strong>&#8221; diyerek bu meselenin önemini vurgulamaktadır. Şer eğilimlerinin kökünü kesen iksir <strong>İstiğfar</strong>, tahrip edilen mahiyeti yeniden restore ettiği gibi, aynı zamanda şerre karşı eğilim gücünün de kökünü keser. Zira sürekli istiğfar eden ve sürekli arınan bir insan, yeni bir günaha davetiye çıkaracak günah zeminini de ortadan kaldırıyor demektir. Yani böyle bir kimsenin kalbinde başka mikroplara çağrıda bulunacak bir virüs yoktur. Ayrıca bilemediğimiz şekilde Cenab-ı Hak sürekli istiğfarda bulunan bir insanın, kötülüklere karşı eğilim hissini köreltebilir.</p>
<p>Diğer yandan Allah Teala Furkan Sûre-i Celilesi&#8217;nde;</p>
<p>اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلًا صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّـَٔاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا  (Furkan: 70)  &#8220;Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir.&#8221; buyurmak suretiyle iman, salih amel, istiğfar ve tevbeyle kendisine yönelenlerin kötülüklerini iyiliklere çevireceği müjdesini vermiştir.</p>
<p>Üstad Hazretleri bu ayet-i kerimeyi, daha farklı bir yaklaşımla, teybe ve istiğfar neticesinde insanın şer kabiliyetlerinin hayır kabiliyetine değiştirileceği şeklinde yorumlar.  Buna göre kul, günahtan sonra sadakat izhar ederek tevbeyle yeniden Allah&#8217;a teveccüh ettiğinde Cenab-ı Hak da, &#8220;Mademki sen Bana döndün. Öyleyse Ben de sendeki şer kabiliyetlerini hayır kabiliyetine çeviriyorum.&#8221; şeklinde mukabelede bulunabilir.</p>
<p>Hutbemizi Efendimizin yaptığı istiğfardan birkaç örnekle bitirelim.</p>
<p>“Allah’ım, bizi ve kendilerine hata nisbet ettiklerimizi/gıybet ettiklerimizi,<strong><br />
ayıpladıklarımızı hepsini/herkesi mağfiret buyur!”</strong></p>
<p>Ey Gaffâr, ey Settâr, günahlarımızın tamamını mağfiret buyur; bütün<strong><br />
ayıplarımızı ört.”</strong></p>
<p>“Ya Erhamerrahimîn! Ey Allahım! şüphesiz Sen affedicisin affetmeyi seversin,<strong> bizi affeyle. İkramların, ihsanların sınırsızdır, bizi yarlığa, merhamet buyur.</strong></p>
<p>Hz. Aişe validemizin bize haber verdiğine göre Efendiler Efendisi uyandığında bu duaları hiç ihmal etmez şöyle derdi:</p>
<p>‘Senden başka ilah yoktur. Senin ortağın da bulunmaz. Seni (Sana yakışmayacak<strong> her şeyden) tenzih ederim. Allahım, günahımı bağışlamanı diler ve rahmetini dilenirim. Allahım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın.’ </strong>(Sünen-i EbîDavud, Kitabü&#8217;l-Edeb, 4402)</p>
<p><strong><span style="color: #003366; background-color: #ffffff;">Hutbeyi PDF formatında görüntülemek ve indirmek için tıklayınız</span></strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2022/10/CUMA-HUTBESI-ISTIGFAR.pdf">CUMA HUTBESİ ISTIGFAR</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cuma-hutbesi-istigfar/">CUMA HUTBESİ | İstiğfar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2012 Ramazan Bayramı Hutbesi</title>
		<link>https://hizmetten.com/101-nagme-2012-ramazan-bayrami-hutbesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 May 2021 06:13:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[bayram hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19466</guid>

					<description><![CDATA[<p>2012 Ramazan Bayramı’nda Muhterem Hocamızın Huzurunda Okunan Hutbe الله أكبر كبيرا – والحمد الله كثيرا  – وسبحان الله بكرة و أصيلا اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا.وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/101-nagme-2012-ramazan-bayrami-hutbesi/">2012 Ramazan Bayramı Hutbesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr" align="center"><strong><em>2012 Ramazan Bayramı’nda Muhterem Hocamızın Huzurunda Okunan Hutbe</em></strong></p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>الله أكبر كبيرا</strong><strong> – </strong><strong>والحمد الله كثيرا  – وسبحان الله بكرة و أصيلا</strong></p>
<p dir="RTL" align="center"><strong>اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا.</strong><strong>وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. وَصَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:</strong></p>
<p dir="RTL" align="center"><strong>وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ أَكْبَرُ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ</strong></p>
<p>Muhterem büyüklerim, kıymetli arkadaşlarım,</p>
<p>Bayram, bütün bir ramazanın özünü, bereketini, neş’esini bünyesinde sıkıştırmış olarak ötelerin sihirli vâridâtıyla gelir ve bize bitiş içinde başlangıcın müjdesini verir. Böyle bir müjdenin duyulup hissedilmesi, fertten ferde, toplumdan topluma değişse de gönüllerin ramazan rengine tam boyanması ve şuurların ötelere, ötelerin de ötesine uyanması ölçüsünde bayram da daha bir nazlı gelir ve daha bir farklı idrak edilir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği âlemlerin şefkatini ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi..</p>
<p>Bayram, dünya ve ötelere ait güzelliklerin birbirine karıştığı, bütün bir Ramazan boyu değişik ibadetlerle melekleşen insanlara teveccüh ve iltifat olarak meleklerin bayramlaşan o temiz ruhlar arasında uçuşup durduğu ve her şeyin lâhutî bir güzelliğe büründüğü öyle büyülü bir gündür ki, onu tam duyup yaşayabilenler kendilerini uyanmak istemedikleri bir rüya âleminde sanırlar. Nitekim, bir hadis-i şerifte haber verildiği üzere; bayram sabahı melekler yeryüzüne inerler; sokak başlarını tutup insanlar ve cinler haricinde bütün mahlûkâtın duyabilecekleri bir seda ile <em>“Ey ümmet-i Muhammed, şu anda ihsanlarını bol bol yağdıran ve en büyük günahları dahi yarlığayan Rabbinize koşun!”</em> derler. Mü’minler namazgâhta toplanınca Allah azze ve celle <em>“Vazifesini güzelce yapıp ikmal eden işçinin hakkı nedir?”</em> diye sorar. Melekler, <em>“Ücretini tam olarak almaktır”</em> derler. Bunun üzerine Rahmeti Sonsuz, meleklere <em>“Sizi şahit tutuyorum ki, Ben kullarıma </em><em>Ramazandaki oruçlarının ve namazlarının sevabı olarak, kendi rızamı ve mağfiretimi verdim.”</em> der ve şöyle buyurur: <em>“</em><em>Ey kullarım, ne dilerseniz benden isteyin bugün; izzet ve celâlime yemin olsun ki, </em><em>âhiretiniz hesabına biriktirmek üzere ne isterseniz mutlaka vereceğim; dünyevî taleplerinizde de hikmetle muamele edeceğim. Siz hoşnut olacağım ameller yaptınız, Ben de sizden razı oldum. Şimdi evlerinize günah ve kusurları bağışlanmış kullar olarak dönün!”</em></p>
<p>Bu açıdan bayram, mükâfat, ferah ve huzur vaktidir; saadet, neş’e ve sürûr günüdür; engin bir inşirah, aşkın bir ümit, tarifsiz bir sevinç ve en ulvî hislerle ruhlarımızı coşturmaktadır. Fakat bir taraftan da o, bir hüzün, hicran ve özlem mevsimidir; gönüllerimize âdeta keder ve tasa pompalamaktadır. Zira, İslâm dünyası olarak biz üç asırdır hiç bayram yapamadık; hep o gerçek bayramların hayaliyle yaşadık.</p>
<p>Bayramlarımızın bayram olduğu günlerde, yollar kıvrım kıvrım bize uğruyor; kârbânlar ülkemiz için “şedd-i rihâl” ediyordu. Krallar, tenezzühlerini bizim yamaçlarımızda ve sahillerimizde düzenliyor, servetler yol yol ülkemize akıyordu. İremler, “Tâk-ı Kisralar” kemerimizde bir toka, yüzüğümüze bir kaş olmuştu. Adaletin temsilcisi, kimsesizlerin sahibi ve denge unsuruyduk; zulümler karşısında “Yeter artık!” diyerek sesimizi yükseltip gaddarları hizaya getirebiliyor, zâlime haddini bildiriyor ve vesayetimiz altındakilere insanca yaşama imkanları sunuyorduk. Hayat düzenimiz, içtimaî ahengimiz, maddî refahımız, huzurumuz, itminanımız ve ümitlerimizle “güneş devletleri”ni, “ütopyaları”, “el-Medinetü’l-Fâzılaları” bir menşurdan geçirir gibi özleştirmiş, hayalde varlık cilvesi göstermeye muvaffak olmuştuk. Sonra “kâbus-u hûn” bir korkunç dev, su menbâmıza oturdu, bağ ve bostanımızı kuruttu. Bir umumî yıkılış ve dökülüş başladı. Burçlar çöktü, surlar yıkıldı, göller kurudu, yollar perişan oldu. Atlastan cepkenli yiğit akıncının bir tepeye gömülüp üstünün taşlarla örtülmesinden bu yana biz bayrama hasret kaldık. Ağlamak kaderimiz oldu.</p>
<p>Azıcık vicdanı bulunan, mezarlara perde gerip arkasında zevk edemez ki!. Cenaze evinde düğün alayı olmaz ki!. Musallanın başında gülüp oynamak, değil Müslümana, herhangi bir insana yakışmaz ki!..</p>
<p>Şefkat Peygamberi, bir bayram günü, ağlayan tek bir yetimin yüzünü güldüreceği ana kadar bayram yapamamıştı. Oysa bugün koskoca bir ümmet adeta öksüz ve yetim.</p>
<p>İslâm’ın yüzünün akı Selçuklu atabeylerinden Nureddin Zengi, Kudüs-i Şerif’in Müslümanlar tarafından istirdadından tam 25 sene önce Mescid-i Aksâ’nın ölçülerine uygun bir minber yaptırmış ve hep onu yerine yerleştireceği günün hayaliyle yaşamıştı. Orada Ezan-ı Muhammedî yeniden yükseleceği ana kadar bayram etmemeye yeminli gibiydi. O minberi kendisinden emanet alan Şarkın şanlı sultanı Selahaddin Eyyubî emaneti yerine tevdi edeceği güne değin hiç gülmemiş; bir ev edinmesini söyleyenlere <em>“Allah’ın evinin boynunda zincir varken Selahaddin’e ev mi olur!”</em> cevabını vermişti. Halbuki, bugün yalnızca bir mescid değil binlerce mabed ruh-i revân-ı Muhammedi’ye hasret ve sadece bir belde değil, bütünüyle İslam coğrafyası sanki zindan-ı esaret..</p>
<p>Sultan Birinci Abdülhamid Han, Hotin ve Özi’deki Müslümanların katliama maruz kaldıkları ve Özi kalesinin düştüğü haberini alınca, “Ahh Özi!” diye inlemiş; kederinden o anda beyin kanaması geçirmiş; bir kalenin düşman eline geçişinin ve 25 bin müslümanın şehit edilişinin ızdırabına dayanamayıp rıhlet-i dâr-ı beka eylemişti. Allah aşkına, günümüzde Müslümanların düşmeyen kalesi kaldı mı? Mü’minlerin zulme uğramadıkları bir yer var mı?</p>
<p>Öyleyse, hangi bayram sevince gark edebilir inananları!.. Nasıl bir vicdan doyasıya yaşar sevinç, neş’e ve inşirahı!..</p>
<p>Yanı başımızda  Suriye.. ötede Myanmar.. bütün yeryüzünde zulüm, kan ve gözyaşı var!.. Müslümanların yaşadıkları coğrafyalarda cehalet, iftirak, fakr u zaruret diz boyu.. Ümmet-i Muhammed perişan, derbeder; İslam’ın bembeyaz çehresine zift atılmış, zulmet kopkoyu.</p>
<p>Her yanda yürekler tıpkı kamış kalemler gibi cızır cızır.. ve cızırdayan bu kalemler, kan rengindeki mürekkepleriyle tarihin en kirli sayfalarından birine ne utandıran notlar düşüyor: Ezenler kan kokusu almış köpekbalıkları gibi av peşinde; her gördüğüne saldırıyor ve herkese diş gösteriyor. Mazlumlar-mağdurlar ise, sürekli şaşkınlık içinde ve beyhude eforların yorgunu.. dört bir yandan gelip ruhlara çarpan acı haberlerle yığınlar sürekli tedirginlik içinde..</p>
<p>Nebî ifadesiyle, gerçek mü’minler sevgide, merhamette, şefkatte, gönülden davranmada bir vücudun uzuvları ölçüsünde kavî bir irtibat içindedirler ve her zaman birbirlerinin acılarını ruhlarında duyar, müteellim olur, sevinçlerini de paylaşır ve onlarla aynı mutluluğu beraber yaşarlar. Mümin olmak bunları gerektirirken ve çeşit çeşit mağduriyetlerin, mazlumiyetlerin ağındaki insanlar nazarlarını dikmiş melûl, mahzun ve mükedder yüzümüze bakarken nasıl ferah duyup bayram yapabiliriz ki!.. Hele şehit cenazeleriyle her gün yürekler dağlanırken ve “Beni testereyle ortadan biçsinler, ikiye bölsünler; fakat, ülkemin bir karış toprağına dokunmasınlar!” düşüncesiyle canı gırtlağında yaşayanları ağlatan manzara ortadayken biz nasıl sevinçle dolalım ki!.</p>
<p>Gözümüzün önünde cereyan eden bunca trajediyi görmezlikten gelemeyiz. Bunca fâcia ve bunca mezâlimi görmemek için sağır, kör ve kalbsiz olmak iktiza eder. Görüp duyuyorsak “adam sende!” diyemeyiz. Diyorsak, aman Allah’ım, bu ne büyük gaflet, ne derin uykudur ki, İsrâfîl’in sûru gibi tarrakalar dahi uyarmıyor?</p>
<p>Biz, milletçe devletler arası muvazenede o muhteşem yerimizi kaybettiğimiz günden beri dünyayı başıboşlar idare ediyor; insanlığın kaderi bulaşıklara emanet. Her yerde pusuya yatmış din düşmanları, dine-imana taarruz bahaneleri icat ediyor ve saldırı fırsatları kolluyor. Bir kısım densizler ise, insanların diyanet hislerini kullanarak dünya peşinde koşuyor.</p>
<p>Çoğumuz gafil, bedbin, dünsüz-yarınsız sefil birer hâlzede gibi aktüalite ile iç içeyiz. Yığınların rüya ve hülyaları ekonomi ve refah; taptıkları da dolar, dinar ve euro. Ruhlar meflûç, kalbler kötürüm, basîret âmâ, düşünceler kirli, davranışlar da tam buna göre… Doğru-dürüst hiçbir şey olamamışız, her şey olmuşluğun hesaplarıyla oturup kalkıyoruz. Ortada mülk yok, saltanat yok, Süleymanlık rüyaları görüyoruz. Boyumuzun kat kat üstünde bir gurur âbidesi gibiyiz.</p>
<p>Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement; her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyoruz. İnsanlar birbirine yabancı, vifak ve ittifak nikâhı Allah’ın buğz ettiği talâka emanet, nefsanî duygularımız yeni iftirak cepheleri oluşturma peşinde ve hepimiz şahsî düşüncelere ipotek gibiyiz. Öyle ki, onca dert ve ızdırapla kıvrandığımız halde, sanki en büyük mesele oymuş gibi, aylarca öncesinden devletin zirvesini kimin tutacağı dedikodularıyla vakit tüketiyor, hatta en küçük bir memuriyeti kapma yolunda sen ben kavgalarına girişiyoruz.</p>
<p><em>Hizmet dairesinde küçük büyük bir yer tutan arkadaş!.</em> Hususî planda sana bana gelince; Allah Teâla senden benden bütün mazeretleri de aldı. Artık, duymadık diyemeyiz, sözlerin en güzellerini, nasihatlerin en tesirlilerini dinledik. Görmediğimizi iddia edemeyiz, yaşantısıyla “mücessem İslam” olmuş büyüklerimizin hayatlarını müşahede ettik; derdi de ızdırabı da mukaddes hafakanı da onların temsillerinde gördük. Belki kendimiz tadamadık ama havf u recayı, yakaza ve temkini, likâ iştiyakını ve vuslata karşı sabrı iliklerine kadar hisseden başyücelere şahid olduk. Şayet istidatlı gönüller, bizim salonunda yaşadığımız dairelerin sadece kapısına ulaşsalardı, iştiyakla coşar ve bu yola ruhlarını adarlardı. Heyhat, biz vefalı davranamadık, bir türlü samimî olamadık, yürüdüğümüz yolda sürekli zikzaklar çizdik, durduğumuz yerin hakkını veremedik ve mazhariyetlerimize göre sağlam bir duruşa geçemedik. O halde bayram neşvesini nasıl tadalım, kalbimizde o inşirahı nasıl duyalım ki!</p>
<p>Muhterem Müslümanlar!</p>
<p>Hassas gönüllere sakîl gelmesinden korktuğum bu cümlelerden sonra, her şeye rağmen bayramı bayram olarak duyabilmemiz için biri ferdî biri de içtimaî iki ümit vesilemizin ve inşirah menbâmızın bulunduğunu hatırlatmak istiyorum:</p>
<p>Kâmil mü’minler olduğumuzu iddia edemeyiz; fakat, Hak ve hakikat namına hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Belki olmamız gerektiği gibi olamadık ama olduğumuza da çok şükür. Ya O’nu hiç tanımasaydık, ya O’nun nurundan büsbütün mahrum kalsaydık!</p>
<p>Hazreti Ömer, Yemâme Savaşında kardeşi Zeyd’in şehid olması üzerine çok üzülmüş, gece gündüz gözyaşı döküyordu; “Ahh Zeydim!.. Sabâ yeli estikçe senin kokunu alıyorum.” diyerek hüzünle ağlıyordu. Bir gün şâir Mütemmim bin Nüveyre onu ziyârete gelmişti. Onun kardeşi Mâlik de aynı savaşta yer almış ama mürtedlerin safındayken ölmüştü. Hazreti Ömer’in hüznünü gören Mütemmim, “Ey Ömer, Yemâme’de senin kardeşin şehid olup Cennet’e giderken benim kardeşim mürted olarak Cehennem’e yuvarlandı. Eğer benim kardeşim de senin kardeşinin gittiği yere gitseydi, ben ona hiç üzülmez ve hiç hiçbir zaman ağlamazdım” demişti.</p>
<p>Evet, bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını verememiş olsak da safımız belli ve hep yollardayız. Allah’tan başkasına Rab demedik; sadece hislerimizle de olsa, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan başkasını gerçek sevgili bilmedik. İman ile, ihtisapla karşıladığımız Ramazanın o ışıktan, renkten, sesten şivesiyle bir kez daha vuslat yaşadık; ezanları, sahurları, iftarları ve teravihleriyle Kutlu aydan nasibimizi aldık, Müslüman olmanın lezzetini iliklerimize kadar tattık… Ne kadar bahtiyarız!</p>
<p>Hele bir de vuslat çağına girdiğimiz hülyalarına kapılarak “eşref saat” beklentisiyle nefes alıp verdiğimiz, Medîne’nin peçesinin aralandığını, Ravza’nın perdesinin açıldığını, Şefkat Peygamberi’nin bayram meclislerine baktığını ve hatta ziyaretiyle asrın gariplerini sevindirip “Artık siz ne yetim ne de sahipsizsiniz, sizin sahibiniz benim” dediğini hayal ettiğimiz şu dakikalarda sûr sesi almış gibi dirildiğimizi hissediyor ve kendimizi O’nun anne kucağından daha sıcak bağrına atmak için sabırsızlanıyoruz.</p>
<p>Nasıl olmasın ki! Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bayramlık elbiseler giymiş çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını görmüştü. Onların yanından geçerken, yırtık elbiseli bir çocuğun kenarda oturup diğerlerini hüzünle seyrettiğine şahit olmuştu. Rahmet Peygamberi hemen onun yanına varmış; halini hatrını sorup gönlünü almak istemişti. Çocuk, babasının cihad meydanında şehit olduğunu söylerken ve kimsesizliğinden dert yanarken iyice gözyaşlarına boğulmuş ağlıyordu. Ferîd-i Kevn ü Zaman (aleyhissalâtu vesselam) Efendimiz, çocuğun ellerinden şefkatle tutmuş, saçlarını sevgiyle okşamış; <em>“Yavrum, Allah Rasûlü baban, Âişe annen, Fatıma ablan, Hasan ile Hüseyin de kardeşlerin olsun, ister misin?”</em> demişti. Sonra da onu alıp hane-i saadetlerine götürmüş, yedirmiş içirmiş ve güzelce giydirmişti. Dahası “İsmim Büceyr” diyen bu yetime <em>“Artık senin adın Beşir olsun”</em> buyurmuş ve adeta ona yeni bir doğum yaşatmıştı. Beşir, oynayan çocukların yanına döndüğünde artık gülüyor ve bayram ediyordu.</p>
<p>İşte Şefkat Peygamberinin sımsıcak iklimine kendimizi salacağımız böyle bir bayramın hayalini kuruyor, mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz hicranlı günlerden sonra bizim kimsesizliğimizi de bitireceği ümidiyle bir yetim edasıyla boynumuzu büküp ona sesleniyoruz: Ya Rasûlallah! Yıllar var ki, Sana kırık-dökük beyanlarımızla davetiyeler çıkarıyor, arz-ı hâl edip yalvarıyor ve gönüllerimize taht kurup bizlere “Bendelerim!” diyeceğin ânı bekliyoruz. Hatta zaman zaman, on dört asır öteden lütfedip gönderdiğin “Kardeşlerim” iltifatına itimat ederek, kapımızın önünde duyduğumuz her ayak sesine “Bu O’dur!” diyor; mevlid okuyanların “Geldi bir akkuş kanadıyla revân” der demez ayağa kalkıp el bağlayarak senin doğumunu ayakta karşıladıkları gibi, hemen kıyam edip el pençe divan duruyoruz. Güllerin minik minik tomurcuğa durduğu, lalelerin gizli gizli tebessüm kesip yolunu gözlemeye koyulduğu, teşrifini bekleyenlerin “Talea’l-bedru aleynâ – Üzerimize Ay doğdu…” diyecekleri eşref-i saatin yaklaştığı şu dakikalarda, hasret ve hicranla yanan ruhlarımızı daha fazla bekletme gel! Gel de biz de bayram edelim!.</p>
<p>Aziz Müminler,</p>
<p>Cenab-ı Hak, <em>“Hiç şüphesiz o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz!”</em> buyurmuştur. Bu ayetle kibriya ve azametini vurgulamasının yanı sıra, bazı icraâtına sebepleri vesile kıldığını da ima eden Rabbimiz, Kur’ân’ı indirirken Hazreti Cebrâil gibi bir elçiyi vazifelendirdiği gibi, onu korurken de vahiy katiplerini, onların yazdığı nüshaları ve daha sonra da onun her harfine vâkıf hafızları vesile olarak kullanmıştır/kullanmaktadır. Şu da bir gerçektir ki, Kur’an’ın korunması, sadece Mushaf’ın ve lafızlarının korunmasından ibaret değildir; onun manası, muhtevası ve mesajları da hıfz-ı ilahî altındadır. Bu itibarla da, kıyâmetin kopacağı vakte kadar bu ümmetin içinde hidâyet üzere bulunan ve hakka sımsıkı sarılmış olan bir kesim her zaman var olacak; Allah’ın inayetiyle, sebepler planında O’nun dinini muhafazaya memur bulunacaktır.</p>
<p>Nitekim, son devirde beklenmedik bir şey oldu. Üç asırlık bir geceden, tayfunlu bir kıştan sonra inananların kefeni gömlek yaptıklarına, bir kere daha ölüm çukurundan kurtulduklarına ve bir kez daha tipiden-borandan yakayı sıyırıp bahara yürüdüklerine dair emareler zuhur etti. Asırlardır seması yağmur yağdırmayan, yeri ot bitirmeyen, er oğlu er vermeyen bir dünyada adanmış ruhlar boy gösterdi. Mevla-yı Müteal’in, rahmet yağmurlarıyla ve dertlilerin gözyaşlarıyla suladığı tohumlar canlanmaya, rüşeymler başını topraktan çıkarmaya ve dünyanın her yanında renk renk çiçekler gamzeler çakmaya başladı. Artık bugün bir kısım tipi-boranla beraber bahar esintileri, ölüm ve inkıraz gürültülerinin yanında diriliş neşideleri, bedbinlik ve karamsarlık hırıltılarının ötesinde ümit nağmeleri duyuluyor.</p>
<p>Onca zaman sonra rahmet yağmuru ve şefkat esintileriyle meydana gelen yeşillikleri Allah kurutur zannediyor musunuz? Mevla, pırıl pırıl gençlerin, onları yetiştirmek için kendinden geçmiş hizmet erlerinin köküne kibrit suyu dökülmesine izin verir zannediyor musunuz? Rahmeti Sonsuz, tütmeye başlamış ümit ocaklarımızın söndürülmesine müsaade eder ve ümitle şahlanmış gönüllerimize inkisar yaşatır zannediyor musunuz? Böyle bir zan, Allah’ı hakkıyla tanımamış olmanın neticesidir. Hayır, şu anda yeryüzü, tekmîl yağmur duâsına hazırlanmış gibi, urbalar alt-üst olmuş, eller aşağıya doğru çevrilmiş.. gözler ümitle açılıp kapanıyor ve yanık sîneler, güftesiz besteler mırıldanıyor… yeryüzünü şefkatle seyreden rûhânîlerin gözleri damla damla.. bilfarz, bulutların suyu tükense bile, sebepler ötesi âlemlerden gelecek rahmet meltemleri, yeryüzünü Cennetlere çevirecek ve her şey gibi bizim de hasret ateşlerimizi söndürecek keyfiyette.</p>
<p>İctimaî coğrafya sürpriz doğuşlar arefesinde ve gelecek, yeni bir doğuma hamiledir. Müjdesi verildiği üzere, şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek sadâ Hakk’ın sadâsı, Kur’an’ın sesi ve sahib-i Kur’an’ın nidası olacaktır. Yeryüzünde iman, huzur ve itminân son bir kere daha dalgalanacak.. ve hemen herkes, fıtrat ve düşünce dünyasının müsaade ettiği ölçüde bu yeni esintiden mutlaka istifade edecektir.</p>
<p>Evet, bükülen beller, nevmîd olan gönüller ve yaşaran gözlere Rasûl-ü Ekrem müjde veriyor ve buyuruyor ki:</p>
<p dir="RTL"><strong> لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لاَ يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ كَذَلِكَ</strong></p>
<p><em>“Ümmetimden bir bölük her zaman hak üzerine kâim ve sâbit olacak; başkalarının kendilerini yüzüstü bırakmaları onlara asla zarar vermeyecek ve onları hiç sarsmayacak; onlar, Allah’ın emri gelinceye, kıyâmet kopuncaya kadar bildikleri yolda istikamet üzere devam edecekler ve hallerini bozmayacaklar.”</em></p>
<p>Öyleyse, bize düşen; âidiyet mülahazasına girmeden muhtelif meşrepler içinde mevcudiyetlerine inandığımız bu insanlardan biri olmaya çalışmaktır. Zira, bu mücahede yiğitleri, Kur’an hâdimleri, tebliğ gönüllüleri ve temsil erleri arasında bulunduğumuz sürece hem kendimiz sağlam bir kulpa tutunmuş olacağız hem de dünyanın dört bir yanına saçacağımız tohumlar, Allah’ın inayetiyle bir gün mutlaka hayata yürüyecek; hattâ çürüyüp gittiğini zannettiklerimiz bile, mevsimi gelince yediveren, yetmişveren başaklar gibi salınıp kendi talihlerinin bestelerini mırıldanacaklar.</p>
<p>Muhterem Mü’minler,</p>
<p>Bayramlar, topluca sevinme günleri olduğu kadar da hep beraber düşünme, içtimaî murakabe günleridir. Bayramın bir şiarı “musâhabe” (bir araya gelip tatlı tatlı sohbet etme) olsa da, aynı zamanda onun en büyük bayramı hatırlatan bir “muhâsebe” yanı vardır. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü bayram hutbelerinde Ashab’ının nazarlarını asıl bayrama çevirmiş; mehafetullahı anlatıp Allah’a itaate teşvik etmiş; ölümü, ahireti, cenneti, cehennemi hatırlatmıştır.</p>
<p>Evet, ömrü Ramazan olanın ahireti bayram olur. Hayatını hem kendini hem de başkalarını imar yolunda değerlendirenler, son anlarında çağrıların en güzeliyle Cennet’e davet edilirler. Ölüm bayramdır onlar için:</p>
<p dir="RTL" align="center"><strong>يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ </strong><strong>اِرْجِعِۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً </strong><strong>فَادْخُلِي فِي عِبَادِي </strong><strong>وَادْخُلِي جَنَّتِي</strong></p>
<p align="center">“<em>Ey gönlü itmi’nana ve huzura ermiş ruh! Sen O’ndan, O da senden razı olarak dön Rabbine! </em><em>Haydi sen de</em> <em>katıl has kullarıma ve gir cennetime!</em>” (Fecr, 89/27-30)</p>
<p>Kabrin, berzahın, mahşerin felaketlerinden hıfz-ı ilahî ile kurtulan, yüzlerine nûr, gönüllerine sürûr akıtılan mü’minler, bir de kitaplarını sağdan alma sevinciyle coşar, neş’e çığlıkları atar ve şükranla iki büklüm olurlar. O an daha farklı bir bayramdır:</p>
<p dir="RTL" align="center"><strong>فَأَمَّا مَنْ أُوتِيَ كِتَابَهُ بِيَمِينِهِ فَيَقُولُ هَۤاؤُمُ اقْرَءُوا كِتَابِيَهْ </strong><strong>إِنِّي ظَنَنْتُ أَنِّي مُلَاقٍ حِسَابِيَهْ </strong><strong>فَهُوَ فِي عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ</strong><strong> فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ </strong><strong>قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ </strong><strong>كُلُوا وَاشْرَبُوا هَنِيئًا بِمَۤا أَسْلَفْتُمْ فِي الْأَيَّامِ الْخَالِيَةِ</strong></p>
<p align="center"><em>“Kitabı sağdan verilen şöyle der: ‘İşte alın, okuyun bu kitabımı, bakın amel defterime! (Zaten) ben böyle bir hesapla karşılaşacağıma inanıyordum’ Ve artık o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde, (meyvelerin) salkımları (burnunun dibine) kadar yaklaşmış cennettedir. Böylelerine şu şekilde nida edilir: </em><em>“(Kullarım, ben çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna benim için katlanıyordunuz.) O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yiyin, için!” </em>(Hâkka, 69/19-24)</p>
<p>Hele amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür: Bunlara nâil olmak bambaşka bir bayramdır:</p>
<p align="center"><strong>لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا الْحُسْنٰى وَزِيَادَةٌ وَلَا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلَا ذِلَّةٌ أُولٰۤئِكَ أَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ</strong></p>
<p align="center"><em>“İyi ve güzel davranışlarda bulunan ihsan ehline en güzel mükâfat Cennet.. ve daha da fazlası olarak, Allah’ın cemalini rü’yet.. Onların yüzlerine ne bir leke bulaşır, ne de bir zillet! Onlar ashab-ı Cennet, hep orada muhalled”</em> (Yunus, 10/26)</p>
<p>Nihayet, keyfiyetsiz, idraksiz, ihatasız ve misalsiz olarak Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etme devletine erenler, Cennet’te olduklarını ve Cennet nimetlerini de unutacaklar; gayri sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu duyacak, O’nun varlığının ziyasına bağlanacak ve pâr pâr parlamaya başlayacaklar. İşte, bu tarife gelmez bahtiyarlık da tasavvurları aşkın bir bayramdır.</p>
<p dir="RTL" align="center"><strong>وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَّاضِرَةٌ </strong><strong>إِلَىٰ رَبِّهَا نَاظِرَةٌ</strong></p>
<p align="center"><em>“O gün nice yüzler ışıl ışıl ışıldar ve Rabbi’ne bakar.”</em> (Kıyâme, 75, 22-23)</p>
<p>Bütün bu mazhariyetlerin ötesinde ya da beraberinde bir de “Rıdvan” iltifatı müjdelenmektedir ki, belki de en büyük bayram onunla olacak. İşte içinde bulunduğumuz şu an, bütün o muhteşem bayramların küçük bir misali. Buradaki bayramları şükre ve zikrullaha vesile kılanlar, vicdanında imanın zevkine uyananlar, İslamî heyecanını hayatının sonuna kadar koruyanlar ve o büyük saadete erene dek sadece imar ve ıslah için yaşayanlar, hâsılı bir ömür kulluk orucuna devam edip Hazreti Azrail’in “gel” demesini iftar vakti sayanlar peşi peşine o harika bayramlara da kavuşacaklar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p dir="RTL"><strong>أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:</strong></p>
<p align="center"><strong>دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</strong></p>
<p dir="RTL"><strong>اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}. لَبَّيْكَ…</strong></p>
<p dir="RTL"><strong>{ وقل الحمد لله الذي لم يتخذ ولدا ولم يكن له شريك في الملك ولم يكن له ولي من الذل وكبره تكبيرا}</strong></p>
<p><strong>Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…</strong></p>
<p>(Hutbeyi yazan ve okuyan: Osman Şimşek)</p>
<audio class="wp-audio-shortcode" id="audio-19466-1" preload="none" style="width: 100%;" controls="controls"><source type="audio/ogg" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/05/WhatsApp-Audio-2021-05-13-at-08.19.52.ogg?_=1" /><a href="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/05/WhatsApp-Audio-2021-05-13-at-08.19.52.ogg">https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/05/WhatsApp-Audio-2021-05-13-at-08.19.52.ogg</a></audio>
<p><a href="https://hizmetten.com/101-nagme-2012-ramazan-bayrami-hutbesi/">2012 Ramazan Bayramı Hutbesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		<enclosure url="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2021/05/WhatsApp-Audio-2021-05-13-at-08.19.52.ogg" length="50065" type="audio/ogg" />

			</item>
		<item>
		<title>Kurban Bayramı Hutbesi (2014)</title>
		<link>https://hizmetten.com/amerikada-2014-kurban-bayrami-hutbesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2020 04:00:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Hutbe]]></category>
		<category><![CDATA[Kurban Bayramı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12437</guid>

					<description><![CDATA[<p>2014 Kurban Bayramı’nda Kamp’da Okunan Hutbe الله أكبر كبيرا &#8211; والحمد الله كثيرا  &#8211; وسبحان الله بكرة و أصيلا اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا. وَمَا كُنَّا&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/amerikada-2014-kurban-bayrami-hutbesi/">Kurban Bayramı Hutbesi (2014)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>2014 Kurban Bayramı’nda Kamp’da Okunan Hutbe</em></strong></p>
<p><strong>الله أكبر كبيرا</strong><strong> &#8211; </strong><strong>والحمد الله كثيرا  &#8211; وسبحان الله بكرة و أصيلا</strong></p>
<p><strong>اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا.</strong> <strong>وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ. كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ. وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. وَصَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:</strong></p>
<p><strong>وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ</strong></p>
<p>Günümüzde, tarihî tekerrürler devr-i dâimlerinden biriyle daha karşı karşıya bulunuyoruz; her tarafta üst üste felâketler, her yerde toplumu sarsan musibetler; depremler, seller, yangınlar, trafik faciaları ve bilmem daha ne belâlar.! Sonra değişik türden zulümler, istibdatlar, komplolar, cinayetler, vicdanlara baskılar.. ve onca mazlumiyetlere, mağduriyetlere rağmen “belâ-yı dertten” ah etmeyen gamsızlar.. buna karşılık insanlara zulüm ve gadirde bulunan, zulmederken de ağlayıp-sızlayıp mazlumu haksız göstermeye çalışan şarlatanlar.. değişik sâiklerden ötürü her zaman öfkeyle oturup-kalkan muvazenesiz yığınlar; onları her an biraz daha şiddete, hiddete iten farklı çevreler: Mütegallipler, vurdumduymazlar, idare bilmezler ve tahrikçiler.. aldatmayı akıllılık, hırsızlığı mârifet sayan hortumcular; hortumculardan pay alan fırsatçılar.. teşriî masûniyete sığınan haramhor ahlâkzedeler.. tekvînî masûniyet gücünü “Hak kuvvettedir.” deyip sonuna kadar kullanan Yezid ve Şimirzâdeler.. rüşvetçiler, irtikapçılar, ihtilâsçılar, yolsuzlar; silah kaçakçıları, uyuşturucu şebekeleri ve daha adı konmamış ne mel’un organizasyonlar..! Her yanda yürekler tıpkı kamış kalemler gibi cızır cızır.. ve cızırdayan bu kalemler, kan rengindeki mürekkepleriyle tarihin en kirli sayfalarından birine ne utandıran notlar düşüyor.</p>
<p>Bugün hemen her bucakta ürperten bir hazan ve her yerde insanî değerler ayaklar altında; ne insana saygı var ne de evrensel değerlere. Bugünümüzü-yarınımızı emanet edeceğimiz hayatî müesseselerde hayattan eser yok. Propagandalara bakınca, dünyalara yetecek kadar bir güce sahip gibiyiz; oysaki realiteler bir kasabaya bile yetmediğimizi haykırıyor. Ahlâkî değerler, sorumluluk duygusu, hak düşüncesi, adalet mülâhazası açısından dünya standartlarının çok çok altında olduğumuz apaçık.. dinî duygular harap, dindarlık makhur; her tarafta lâubâlîlik, ahlâkî çöküntü ve iç içe hıyanet.. “Gün bugündür, dem bu dem.” diyenlerin sayısı belli değil.. hayatını köşe dönmeye veya köşe kapmaya bağlamışların adedini Allah bilir. Bütün bunlara karşılık azıcık duyan ve düşünen kafalar ise, kaba kuvvetin balyozları altında inim inim.. millete hizmet edenlerin kaderi ezilmek ve samimiyetle çarpan sineleri bekleyen, her köşe başında ayrı bir şeytanî tuzak..</p>
<p>Hâsılı, olmamasını arzu ettiğimiz ne kadar menfilik varsa, her yerde diz boyu, hatta ondan da öte; yıllardan beri milletçe beklediğimiz şeylere gelince onlardan da hiç mi hiç haber yok. Manzara bu olunca, ümitten, azimden söz etmek de oldukça zor; ama biz milletçe bu zoru aşma mecburiyetindeyiz. Bugün başımıza gelenler, gelecekte de katlanarak karşımıza çıkabilir.. ülke bir baştan bir başa mezaristan hâlini alabilir.. milletin azmi, ümidi tıpkı bir kefen gibi onun başına geçirilebilir.. ırmaklar Revân Nehri’ne, çöller Kerbelâ’ya, düşmanlar Şimir’e, aylar muharreme dönüşebilir.. kundaklamayı kundaklamalar takip edebilir.. dev yangınlar evlerimizin-barklarımızın yanında, beklentilerimizi, plânlarımızı da kül edebilir.. dost-düşman herkes bizi yalnız bırakabilir; yalnız bırakmaktan da öte hiç ummadığımız kimselerce arkadan hançerlenebiliriz. İşte atmosferin bu kadar bozulduğu, düşmanların böyle esirip köpürdüğü, dostların vefasızlık gösterip bizi bütün bütün terk ettiği durumlarda dahi kat’iyen teslim olmamalı, eğilmemeli; iman ve ümitlerimize dayanarak dimdik ayakta durmalı ve bir küheylan gibi, hız kesmeden, çatlayıncaya kadar koşmasını bilmeliyiz.</p>
<p>Ve unutmamalıyız: Peygamberlerin ve onlara tabi olanların hemen hepsi kavimleri ya da bazı düşmanları tarafından reddedilmiş, alaya alınmış, boykota maruz bırakılmış, işkenceye uğratılmış, sürgüne yollanmış ve hatta şehit edilmişlerdir. Cennet’e uzanan hak yolun kendine göre bazı meşakkatleri vardır. Kur’ân-ı Kerim bu hususu pek çok ayetle anlatmakta ve bir yerde şöyle buyurmaktadır:</p>
<h2>أَمْ حَسِبْتُمْ أَنْ تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَأْتِكُمْ مَثَلُ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ مَسَّتْهُمُ الْبَأْسَاءُ وَالضَّرَّاءُ وَزُلْزِلُوا حَتَّى يَقُولَ الرَّسُولُ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ مَتَى نَصْرُ اللهِ أَلاَ إِنَّ نَصْرَ اللهِ قَرِيبٌ</h2>
<p><em>“Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen musibetlere mâruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız?.. Evet onlar öyle ezici mihnetlere, zorluklara dûçar oldular ve öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ve yanındakiler, ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman?’ diyecek hale geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.”</em> (Bakara, 2/214)</p>
<p>Bu cümleden olarak, Ashab-ı Kirâm’ın ilklerinden Hâbbab bin Eret (radiyallahu anh) İslam dinini tercih ettiği dönemde, Müslümanlığı açığa vurmak, mal, can, izzet ve haysiyetin ayaklar altına alınmasına razı olmak demekti. Buna rağmen Hazreti Habbâb, kimseden korkmadan Allah Rasulü’nden duyduğu yüce hakikatleri anlatmak için fırsat kollardı. Kendisi Ümmü Enmar lakaplı müşrike bir kadının sultası altındaydı; demirciydi, kılıç yapardı. Rasûlullah onu çok sever, zaman zaman yanına çağırır, hususi iltifatta bulunurdu. Bunu öğrenen kadın kızgın demiri alıp o gün için kölesi olan Hz. Habbâb’ın boynuna sürterek ona işkence etmeye başlamıştı. Daha sonra da henüz 15-20 yaşlarında bir genç olan bu büyük sahabi, boynuna kızgın demirler takılarak kavurucu güneşte bırakılmış, sırtına yakıcı taşlar konulmuş ve bu şekilde derisi eriyinceye kadar işkence edilmişti. Fakat Hz. Habbab onca ızdırap ve eziyet karşısında bir sabır ve sadakat âbidesi olarak dimdik durmuştu.</p>
<p>Bir gün Hz. Habbâb, İnsanlığın İftihar Tablosu’na, kendisini dağlayan Ümmü Enmar hakkında şikâyette bulunmuştu da Şefkat Peygamberi “Allahım Habab’a yardım et!” diye dua buyurmuştu. Daha birkaç gün geçmeden kadın, dayanılmaz bir baş ağrısına yakalanmıştı. Izdırabından feryâd u figân ediyor; sürekli kafasını yumrukluyordu. Nihayet, kendisine dağlama yaptırmasını tavsiye etmişlerdi. Ümmü Enmar, çaresizce Habbâb (radiyallahu anh)’tan istekte bulunmuş; o da uzun bir süre kızgın demir ile kadının başını dağlamıştı. Cenâb-ı Hak, adeta mazlumun âhının yerde bırakılmadığını ve bazen mahkeme-yi kübraya da havale edilmeden zalimin misliyle cezalandırıldığını göstermişti.</p>
<p>Bir defasında Hazreti Ömer (radiyallahu anh), sahabe efendilerimize müşriklerden çektikleri sıkıntı ve ızdırabları sormuştu. Hz. Habbab öne çıkarak, “Ya Emirelmü’minîn! Şu sırtıma bak!” demişti. Hazreti Ömer, Habbâb bin Eret’in sırtındaki yara izlerine nazar edince, hayretle “Bugüne kadar böylesini hiç görmemiştim!” mukabelesinde bulunmuştu. Hazreti Habbâb şunu söylemişti: “Müşrikler, benim için bir ateş yaktılar ve beni ateşin içine attılar. Bir adam ayağıyla göğsüme bastı. Ateş her yanımı sardı. İşte o ateşi, en sonunda, vücudumdan eriyen yağ ve sırtımdan akan kan söndürdü.”</p>
<p>Habbab bin Eret (radıyallahu anh), kızgın çakıllar üzerine sırtüstü yatırılıp göğsüne kendinden ağır taşların yüklendiği o günlere dair bir hatırasını anlatır ve der ki: Allah Rasûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu. Başını da örtmüştü. Yanına vardım, “Ya Rasûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.m.) şöyle buyurdu: <em>“Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz.”</em></p>
<p>İhtimal Allah Rasûlü, muzdarip sahabiye, gördüğü işkence cinsinden bir zulmü haber vermiş; sonra da onu müjdelemiş; “Taraklarla etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine de onlar Allah&#8217;tan ve dininden vazgeçmezlerdi. Allah va&#8217;dini yerine getirecek, güllerinizi açtırıp, bülbüllerinizi öttürecek ama siz acele ediyorsunuz!” demişti. Rivayetlere göre, işte bu münasebetle, Ashab-ı Uhdud’dan da bahseden Burûc Sûresi nazil olmuştu. Bu Surede, Kur’an-ı Kerim, hendekler içinde ateşler yakarak inananları içine atıp sadistçe seyreden o günün Neronları’nın vahşetinden bahsetmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerini tahakkümleri ve tasallutları altına alan istismarcı müstemlekecileri işaretlemektedir.</p>
<p><strong>قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ</strong> <strong>النَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ</strong> <strong>إِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌ</strong> <strong>وَهُمْ عَلَى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنِينَ شُهُودٌ وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلاَّ أَنْ يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ</strong></p>
<p><em>“Ayât ve mucizeler zâhir ve bâhir iken, </em><em>hazırladıkları çukurları, tutuşturulmuş ateşle doldurarak inanmış kimseleri </em><em>içine atıp yakan, bu esnada hendekler</em><em>in çevresinde oturup dinlerinden dönmeleri için müminlere yaptıkları işkenceleri zevkle seyreden o </em><em>zalimler kahrolsunlar. </em><em>Onların müminlere bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, müminlerin göklerin ve yerin yegane hâkimi, Azîz ve Hamîd (mutlak galip ve bütün övgülere lâyık) Allah’a iman etmeleriydi.”</em> (Buruc, 85/4-7)</p>
<p>Ashab-ı Uhdud, inananları ateş dolu hendeklere atıp cayır cayır yakarken, biri kucağında, ikisi de eteklerinden tutmuş üç çocuklu bir kadının getirildiği ve dininden dönmezse çocuklarıyla beraber ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı da rivayet edilir. Kahraman kadın imanı uğruna çocuklarıyla birlikte ölümü çoktan göze almıştır; işkencelere rağmen dinini terketmez. Bunun üzerine önce büyük çocuğu, sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılır. Yüreği parçalanan anne, gözyaşı yerine yanaklarından kan akıtır ama ilahi rızayı kazanmak uğruna sabreder. Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşar; çünkü kucağındaki masum yavrusunu düşünür. Annenin halinde imandan gelen bir vakar, metanet ve sükunet vardır; fakat içinden kopan feryad, Arş-ı A’layı titretir. İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturur; <em>“Sabret anneciğim sabret. Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber.”</em></p>
<p><strong>قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ</strong> Müminler affetseler de dine ve imana dokunanların affolunmayacaklarını işaret edercesine Kur’an “kutile” sözüyle “kahroldular, kahrolsunlar, canları çıksın, lanete uğrasınlar” diyor o zalimler hakkında. Müslümanlara komplolar kuranlar, işkenceler edenler, hapishane hapishane dolaştıranlar, ölmeden mezara koymaya uğraşanlar kahrolsunlar. Zaman geçmiş, asırlar değişmiştir ama küfrü temsil eden bütün firavunlar, bütün mütekebbirler, bütün mağrurlar aynı hava içinde olmuşlardır. Değişen sadece işkence şekilleridir. Öncekiler ateşlere atmışlar, testere ile parçalamışlardır; sonrakiler de kendi karakterleri ve zamanlarının usulleri zaviyesinden çeşitli eza ve cefalar yapmışlardır/yapmaktadırlar. Ne ki, bütün zulümlere ve engellemelere, bütün yumruklama ve tekmelemelere rağmen halis müminleri yollarından çevirememişlerdir ve çeviremeyeceklerdir. Tiranlar vurdukça yeni yeni filizler çıkmış, yeni yeni şuleler yanmıştır. İnşaallah, bundan böyle de hiç durmadan filizler yeşerecek ve şuleler parıldayacaktır.</p>
<p>Bu itibarla, Allah göstermesin, hâlihazırdaki fecâyi ve fezâyi şimdikinin kat katına ulaşsa.. etrafımız âh u efgân ile inlese.. çevremizdeki çığlıklar gidip tâ âsumana dayansa.. yaşanan ızdıraplar magmalar gibi köpürüp yüreklere vursa ve bütün bir millet çaresizlikle kıvranıp dursa.. düşünen başlar üzerinde kılıçlar kavisler çizse, beyinler balyozlarla ezilse.. dört bir yanda sadece zalimlerin “hayhuy”u duyulsa.. en canlı, en temiz vicdanları simsiyah bir yeis sarsa.. hanlar devrilip hânümanlar yerle bir olsa.. ay batsa, güneş sönse, nazarlarla beraber gönüller de karanlığa gömülse.. kuvvet gemi azıya alsa, hak kaba kuvvetin paletleri altında kalıp ezilse.. her yerde dişli dişini gösterip gezse, zayıf dilini tutup sessizlik murâkabesine dalsa.. bütün mukavemetsiz ruhlar bir bir yıkılsa ve kalbzedeler üst üste devrilse&#8230; Her şeye rağmen biz duruşumuzu, tavrımızı değiştirmeden konumumuzun hakkını vermeli, yerimizde sabit durmalı, herkesin başvuracağı bir güç, bir ümit kaynağı olmalı ve sönmeye yüz tutan bütün meş’aleleri yeniden tutuşturmalıyız.</p>
<p>Yıllar var bizler, hep bu anlayışa sadık kalmaya çalıştık: Fitne ve fesada karşı koymak şiarımız oldu. Milletin selâmeti adına, tecavüzlere, tasallutlara ses çıkarmadan fenalıkları sürekli iyiliklerle savmaya uğraştık. Bize zulmedenlere, akla-hayale gelmedik komplolar kuranlara aynıyla mukabelede bulunmadık.</p>
<p>Tâ baştan itibaren hep böyle davranmış olmamıza rağmen, heyhat ki, insanları kendilerine medyun edip bu medyuniyeti de bir koz gibi kullanmak isteyen bazı çevreler, ayrıca her güzel şeyi kendilerine mal etme peşinde koşup duran ve müspet hiçbir hizmetleri olmadığı hâlde her olumlu işin önünde görünmek isteyen hasta bir kısım mütegallip zorbalar, Hizmet faaliyetlerine ve onların temsilcilerine karşı iftira, isnat ve her türlü tezvire başvurmaktan geri durmadılar. O şekilde hareket etmekle onurumuzu kırmak, ma’şerî vicdan nezdinde bizi ademe mahkûm etmek istediler.</p>
<p>Baş zalimlerin sayısı belki azdı; ama, yapılanların keyfiyet ve temâdîsi oldukça ürperticiydi. Bunların hemen hepsi de onur kırıcı şeylerdi ve iffetli yaşamış insanları fevkalâde rencide edecek mahiyetteydi. Ne var ki, kendini milletine adamış bir mü’min için bunlar mutlaka ve mutlaka katlanılması gerekli olan musibetlerdi. Adanmış ruhlar geçmişte olduğu gibi gelecekte de olması muhtemel bu kabîl densizlikleri gülerek karşılamalı; <em>“Hoştur bana Senden gelen / Ya hil’at ü yahut kefen / Ya taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.”</em> demeliydi; biz de öyle yapmaya ve her zaman dimdik durmaya çalıştık/çalışacağız. Zira, bizim için önemli olan, milletimiz ve onun onurudur. Eğer millet derbeder, kitleler fakr u zaruret içinde inliyor, toplum tefrikaya yenik, yığınlar birbirini yiyor ve haramiliğe prim verilip şekavet de alkışlanıyorsa, işte o zaman ve o sebeple bize oturup ağlamak düşer..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, kendini milletine adamış hasbî bir ruh, şahsı veya yakınlarının maruz kaldığı tecavüzler, tahkirler karşısında değil, dinine, diyanetine, mukaddes değerlerine dokunulduğu zaman hafakanlara girer; bir itfaiyeci edasıyla “çare” der, sağa-sola koşar ve gözü başka bir şey görmeyen sevdalılar gibi, gerekirse bütün varlığını feda eder; feda eder de, kat’iyen millî ve dinî değerlerine toz kondurmaz. Yürüdüğü yol mazlumların, mağdurların yolu olmuş; ömür boyu hep çile çekmiş ve dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış; sürgün yaşamış, zindanlarda çürümeye terk edilmiş; değişik baskılarla sürekli preslenmiş; her zaman bir haydut ve şaki muamelesi görmüş&#8230; önemsemez bunların hiçbirini; önemsemek bir yana, böyle şeyleri düşünmeyi bile düşünce adına israf kabul eder ve oturur kalkar milletin problemlerine çözüm bulmaya çalışır.</p>
<p>Zulme maruz kalır, haksızlığa uğrar; ama o, ne zalimi görür ne de gadredenler üzerinde durur; hâlini her şeyi bilen “Allâmü’l-Guyûb”a havale eder ve yürür Hak rızası hedefli yoluna. Yürüdüğü yolda musibetlerin biri gider, diğeri gelir ve belâlar da sağanak sağanaktır tepesinde. Ne var ki, o bütün bunları, Hak’la münasebetleri açısından kendi kusur ve eksikliklerine verir; maruz kaldığı bu şeylerin, günahlarına kefaret olacağını düşünür; kısmen de olsa hatalarından arındığı/arınacağı ümidiyle acı çekerken dahi sevinir; dahası, olup biten bu şeylerin bir kısım sürpriz sonuçları olabileceği mülâhazasıyla da içinde bulunduğu o ızdırap karelerini ve bunların bütününden hâsıl olan gâile ve bâdireler silsilesini Cennet yolunun yokuşları gibi algılar; başkalarının âh u vâh ettiği en canhıraş durumlarda bile sürekli şükranla gürler ve kendini sorgular.</p>
<p>Havaların kararması, ortamın yaşanmaz hâle gelmesi metafizik gerilimini artırarak onu daha bir teyakkuza sevk eder. Zalimlerin zulmü, müstebitlerin ardı arkası kesilmeyen dayatmaları, aleyhlerinde komploları komploların takip etmesi ve bir ölçüde sebeplerin sukûtuyla çarelerin bütün bütün bitmesi daha bir yürekten Çaresizler Çaresi’ne yönlendirir ve o kendi kendine, <em>“Nâçâr kaldığın yerde / Nâgâh açar ol perde / Derman olur her derde”</em> der.. toplarla, tüfeklerle çözülemeyen problemlerin hiç umulmadık şekilde bir gün gözyaşlarıyla ve Hakk’a yakarışlarla çözülebileceğine inanır; geceleri hep seher kuşları gibi inleyip durur ve âh u enînlerle gök kapılarına dokunur.</p>
<p>İşte böyle birinin bugününü bütün bütün yıksalar, o yönelir yarınlara ve yoluna o kulvarda devam eder; yarınlarını da yok etseler atını mahmuzlar ve öbür günlere koşar. Baş edemezler böyle biriyle ve edememeliler de. Zira o imanı, azmi, ümidi sayesinde, duyguları, düşünceleri, iffeti, ismeti, vefası, sadakati ve eğilip bükülme bilmeyen sağlam karakteriyle âdeta granitten bir âbide gibidir; çevresinde her şey üst üste devrilse –alimallah– onun tırnak kadar bir parçası dahi kopup düşmez. Öyle bir duruşu vardır ki, ne harp ü darpler ne de kıyamete denk hâdiseler onu –Allah’ın sıyanetiyle– asla yerinden kımıldatamaz. Çünkü o bu dünyaya, herhangi bir rüzgârla sürüklenip gelmediğinin şuurundadır ve en şiddetli fırtınalarla savrulup gitmeyecek kadar da konumunun hakkını verme adına sabit-kademdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:</strong></p>
<p><strong>﴿دَعْوَاهُمْ فِيهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا:</strong></p>
<p><strong>{إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}. لَبَّيْكَ&#8230;</strong></p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><strong>{وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً وَلَم يَكُن</strong> <strong>لَّهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُن لَّهُ وَلِيٌّ مِّنَ الذُّلَّ وَكَبِّرْهُ تَكْبِيراً}</strong></p>
<p>Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/amerikada-2014-kurban-bayrami-hutbesi/">Kurban Bayramı Hutbesi (2014)</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
