<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>hüseyin odabaşı arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/huseyin-odabasi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/huseyin-odabasi/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:59:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>hüseyin odabaşı arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/huseyin-odabasi/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Onu (sav) övmek şairlere de şifadır &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/onu-sav-ovmek-sairlere-de-sifadir-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Jul 2021 10:15:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20757</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahmet Bican’ın “Envaru’l Aşıkîn” kitabında, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) gerekli tazimi yapamadığından kolunu kanadını kırarak Allah’ın ceza verdiği bir melekle Cebrail’in karşılaştığından bahsedilir. Rabbü’l Alemin’e gördüğü meleğin bu kötü duruma&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/onu-sav-ovmek-sairlere-de-sifadir-huseyin-odabasi/">Onu (sav) övmek şairlere de şifadır | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Ahmet Bican’ın “Envaru’l Aşıkîn” kitabında, Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) gerekli tazimi yapamadığından kolunu kanadını kırarak Allah’ın ceza verdiği bir melekle Cebrail’in karşılaştığından bahsedilir. Rabbü’l Alemin’e gördüğü meleğin bu kötü duruma getirilmesindeki hikmetini sorar Ruhu’l Kudüs (Cebrail a.s). Allah (c.c) da o meleğin miraca yükselen Rasulullah(S.A.V) karşısında ayağa kalkarken geciktiğini ve bu sebeple cezaya çarptırıldığını söyler. Cibril(a.s) de kolu kanadı kırık o melek için bir kurtuluş imkanının olup olmadığını sorar. Allah (c.c) da der ki:</div>
<div><i> </i></div>
<div><i>“Resulüme bol bol selât-ü selam getirsin öyleyse.”</i></div>
<div><i> </i></div>
<div> Aslında Efendimiz(sallallahu aleyhi vesellem) ismi okunduğunda sadece meleklere şifa değildir. O hem ismiyle hem de misyonu itibarıyla bütün bir insanlığa şüphesiz bir şifa kaynağıdır. Misyonunun her türlü mânevî hastalıklarımıza şifa olduğu gerçeğini desteklemesi açısından  Risalet(peygamberlik) yıllarında iyileştirdiği maddi hastalıkları da bir yere kaydedersek kitap olabilecek çaptadır. Mübarek tükürüğünü sürdüğü vakit Hayber fâtihi olan Hz. Ali’nin gözlerini açmıştı. Muavviz İbn-i Afra, Ebu Cehil ile dövüşürken kesilen bir eliyle Tabibe’l &#8211; Kulüp&#8217;ün (S.A.V) yanına gelmiş o da kesilen kolu tükürüğüyle yerine yeniden iyileştirerek yapıştırmıştı. Yine Aliyyi ibni’l Hakem’in Hendek savaşında küffarın darbesiyle kırılan ayağını Resulü Ekrem Aleyhisselatü vesselam meshetti.  Ki dakikada şifâ bulduğundan Aliyyibni’l -Hakem’in atından dahi inmesine gerek kalmadı. (Said Nursi, Mektubât, 19. Mektup)</div>
<div></div>
<div>Efendimiz ’in (sallalahu aleyhi vesellem) tiryak bir macun hükmündeki tükürüğü ve mesh ettiği zaman yaraları ortadan kaldıran parmakları kadar “mübarek isminin tekrarı” ve “şahsının övülmesi” de önemli bir şifa kaynağıydı. İşte şairlerin fonksiyonunu edebiyatın sunmuş olduğu imkanlarla “En Sevgilinin” ismini anıştaki kıymette aramak gerekir. Yani O’nu ve O’nun davasını dil ile etkili bir lisanla ifade etmek hem terennüm eden hem de bu kutsi terennümü duyanlar için bir şifa  özelliğindeydi. <b>Hassan Bin Sabit’in;</b></div>
<div></div>
<div>       “Muhakkak ki, babam, babası ve ırzım,</div>
<div>       Muhammet’in ırzını sizden korumak için muhafızdır.” gibi mısralarla devam eden şiirinden ötürü Kâinatın Fahrı, Onun şiirlerinde deva olduğunu ifade etmişti:</div>
<div></div>
<div>Râvi Hz. Aişe anlatıyor: “Resullullah’ın şöyle dediğini işittim:</div>
<div>“Hassan onları- yani müşrikleri- hicvetti hem şifa verdi hem de şifa buldu.” (Hadis Ansiklopedisi, 7.cilt, sf 300)</div>
<div>Dizlerine ağır bir sancı girdiğinde dizleri tutulup kalan bir sahabenin bu derdinden kurtulması için yanında bulunan başka bir Habibullah(S.A.V) hayranı Ona şöyle bir tavsiyede bulundu:</div>
<div><i> </i></div>
<div><i>“En sevdiğin insanın adını söyle de dizlerin açılsın” O da;</i></div>
<div><i>“Ya Muhammet!” dedi. Ve dizleri birdenbire açılıverdi. </i></div>
<div><i> </i></div>
<div>Hayatı boyunca Allah u Teala’nın “şâfi” ismine çeşitli mucizeleriyle mazhar olduğunu göstermiş olan böyle bir Rasul’ün(sallallahu aleyhi vesellem) candan ve samimi ifadelerle övülmesi sadece o dönemdeki şairlerin değil daha sonraki dönemin şairleri için de şifa kaynağı olmuştur.</div>
<div></div>
<div>Hicretin yedinci asrında yaşamış olan Mısır’ın Hak âşıklarından Şerefüddin Busîrî, hayatının son dönemlerinde vücuduna nüzul(felç) isabet etmişti. Öyle ki, yatağında bir yanından öbür yanına dönemiyordu. Maruz kaldığı bu dertten ötürü kalbi ve gözü ağlayan bu maneviyat insanı bir gece, kalkmış kalemini elini alarak Efendimiz’e (sallallahu aleyhi vesellem) hitaben, Onu övücü; güzel mi güzel bir kaside yazdı. Bu kasidesinde Şerafettin, ateşin ve hararetli ifadeleriyle Resulullah’tan şefaat talebinde bulundu.</div>
<div>Neden sonra kasidesini yazma esnasında sükûnete eren Şerefüddin, artık yorulur ve tatlı bir uykuya dalar. Az mı uyur çok mu uyur bilinmez; tebessüm eden Allah Resulü O’na;</div>
<div></div>
<div>“Şerefüddin, oku bakalım şu yazdığın kasideni de dinleyelim.” der. Bütün varlığıyla ürperen şair, önce utanır, titrer. Sonra da vaki olan emre uygun olarak yazdığı kasidesini okumaya başlar. Bu kaside Efendimiz’in çok hoşuna gittiğinden elini vücudunun nüzûl(felç) isabet eden yerlerin üzerinde gezdirir. “Allah seni halas eylesin” diyerek gözden kaybolur. Gerçekten sabah ezanıyla uyanan Şerefüddin, hastalığından eser kalmadığını hayretle müşahede eder. Ve o sabah camiye namaza gider.</div>
<div>Yedinci asırdan beri bu kasidenin bazı beyitleri nüzul(felç) inen ağır hastalara okunmuş ve Resulullah’ın(sallalahu aleyhi vesellem) ruhaniyeti hürmetine faydası da görülmüştür.</div>
<div></div>
<div>Sıkıldığımızda daraldığımızda Kaside-i Bürde’nin bazı mısralarını hala dilimize dolayıp bir vird gibi okumuyor muyuz?</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>“Hüve’l -Habibullezi turcâ şefaatuhu</b></div>
<div><b>Likulli hevlin mine’l- ehvali muktehimi</b></div>
<div><b>Mevlaya salli ve sellim dâimen ebeda</b></div>
<div><b>Alâ Habibike Hayri’l &#8211; halki kullihimi”</b></div>
<div></div>
<div>Acaba düşündük mü Fethullah Gülen Hocaefendi hemen her Çağlayan sayısında Peygamberimiz’e(sallalahu aleyhi vesellem)  şiir yazıyor, dil döküyor, yalvarıyor.  Belki de Türkiye itibarıyla İslam ve insanlık davasına zalimler eliyle indirilen felclerin  bu yolla; yani şiirin imkanlarıyla Efendimiz&#8217;e (sallalahu aleyhi vesellem) içini dökerek şifa bulacağını, açılacağını düşünüyordur:</div>
<div></div>
<div><b>“En tatlı rüyalarla bırakıp bizi gittin,</b></div>
<div><b>Halbuki olmuştuk bizler senin biricik derdin;</b></div>
<div><b>Oturup kalkıp her an “Ümmetim, ümmetim!” derdin,</b></div>
<div><b>Lâl ü güher sözlerinle hep ondan bahsederdin.</b></div>
<div><b>En tatlı rüyalarla bırakıp bizi gittin&#8230;”</b> (Çağlayan Dergisi, Şubat,2021, sf,33</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Hüseyin Odabaşı | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/onu-sav-ovmek-sairlere-de-sifadir-huseyin-odabasi/">Onu (sav) övmek şairlere de şifadır | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih betonlaşırsa &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/tarih-betonlasirsa-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Jul 2021 12:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20668</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her zalim gerçekleri gizlemek ve dahası eğip bükmek ister. Kısacık dünya saltanatının devamı biraz buna bağlıdır. Formül bellidir; başarılar abartılacak, hatta başkalarının başarılarına el konacaktır. Ya başarısızlık halinde suçlanacak olan,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/tarih-betonlasirsa-huseyin-odabasi/">Tarih betonlaşırsa | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Her zalim gerçekleri gizlemek ve dahası eğip bükmek ister. Kısacık dünya saltanatının devamı biraz buna bağlıdır. Formül bellidir; başarılar abartılacak, hatta başkalarının başarılarına el konacaktır. Ya başarısızlık halinde suçlanacak olan, karalanacak olan ise rakiplerdir. Çünkü siyaset, biraz kendini ak sütten çıkmış ak kaşık gösterme ve rakiplerinizi şeytanlaştırma sanatıdır. (!)</div>
<div></div>
<div>Zulmün temelinde kendimizi hep paka çıkarmak ve bizden olmayanları da daima karalamak yatar. Halbuki kendimizi paka çıkarmayı (hatasız ve kusursuz görmeyi) Kuran; <i>“Kendi nefsini temize çıkaranı görmedin mi?” </i>Nisa 49. ayeti ile, başkalarını karalamayı da <i>“Birbirinizi ayıplamayınız. Birbirinize kötü lakaplar takmayın” </i>Hucurat, 11. ayeti ile yasaklar,  tenfir eder.</div>
<div></div>
<div>Başkalarını karalayıp kendimizi her türlü vasıtaları kullanarak övdüğümüzde iktidarda kalabilir bir müddet daha muktedir olabiliriz. Fakat bu algı ve karalama operasyonları neticesinde haksızlık haksızlık üstüne teraküm eden bulutlar gibi biriken zulmün karanlık bulutları bir gün gelir patlar ve etrafı seller sular götürmeye başlar.</div>
<div></div>
<div>Hem bu zalimane taktikler yeni de değildir. Makyavel, kitabında bu zalim idarecilere akıl hocalığı yapar. Zulmü zamana yaymakla yanlış yaparsınız der. Zulmü ansızın bir şimşek hızında hareket ederek göz açıp kapanana dek kısa sürede derin bir etkiyle gerçekleşmeli ki düşmanın beli artık doğrulmamak üzere iyice kırılmış olsun. Fakat iyilik ve ihsanlara gelince iş değişir; uzat uzatabildiğin kadar. Pire kadar da olsa halka yapılan ihsan anlata anlata, reklamı yapıla yapıla deve haline getirilmelidir. Fakat bu arada yapılan zulümler de arada kaynayıp gitmelidir. Zalimler yani Makyavel&#8217;le göre normal idareciler de dahil düşmanlarını karalamalı fakat başkaları tarafından karalanmalarına asla müsaade etmemelidirler. Bu da ancak düşman diye bellenen kesimlerin sesini kesmekle mümkündür. Çünkü karalanmak halkın nazarında idareciyi öldürür, halk desteğinin kökünü keser.</div>
<div></div>
<div>Karalama işini Emevi idarecileri abartarak camiye, cumaya, hutbeye kadar ileri götürdüler. Hutbelerde kendilerini övüp düşman diye bellediklerini karalama yoluna gittiler. Bu karalamalar neticesinde ehl-i beyt Arap yarımadasında yaşayamadı, Anadolu topraklarına kadar hicret etmek zorunda kaldı.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Zalim idarelerin düşmanlarını karalayıp kendi hatalı ve kusurlu cinayetlere varan ayıplı işlerini temize çıkarması tarihe müdahale etmek demektir. </b></div>
<div></div>
<div>Kendilerini paka çıkarma adına tarihi gerçeklere müdahale edenlerin en önemlileri şüphesiz komünist- sosyalist idareler olmuştur. George Orwell bu idarelerin tarihe nasıl müdahale edip işlerine gelmeyenleri gizlemeye ve işlerine geldikleri gibi değiştirmeye çalıştıklarını “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı kitabında etkili bir anlatımla ifade eder: <i>“Geçmişi denetleyen’ diyordu Parti sloganı, ‘geleceği de denetler; şu anı denetleyen, geçmişi de denetler”</i>(sf, 36) Mantık bu.</div>
<div></div>
<div><i>“Örneğin Partinin tarih kitaplarında uçakların Parti tarafından icat edildiği yazıyordu.  Oysa o, çocukluğundan bu yana, uçakların var olduğunu biliyordu. Ama hiçbir şeyi kanıtlayamazdınız, çünkü elde bir kanıt bile yoktu.”</i>(sf, 37) Bu kendini beğenmişlik tarzı, “biz iktidara gelmeden buzdolabı nedir bilen yoktu” şeklinde düşünen günümüzün iktidarlarının kafa yapısıyla ne kadar da birbirine benziyor değil mi?</div>
<div></div>
<div><i>“Sürekli düzeltme işlemi yalnızca gazetelere değil kitaplara, dergilere, broşürlere, afişlere, ses bantlarına, karikatürlere, fotoğraflara, en ufak bir ideolojik anlam taşıma olasılığı olan her türlü belge ve kitaba uygulanırdı. Her gün her an geçmiş sürekli yenileniyordu.</i>”(sf, 39)</div>
<div></div>
<div>Zalim tıynetli idarelerin ayakta kalması için bu derece yaygın ve etkin sansür hala devam etmektedir. Her zalim külli bir zulme başlamadan mıntıka temizliği yapar. Hür gazeteleri susturur, televizyon binalarını asker göndererek işgal eder, kendisi aleyhinde en ufak bir karikatüre dahi tahammül edemez.  Medyanın hükümetler tarafından ya devşirilmesi veya lisanslarının iptal edilerek polis kuvvetiyle işgal edilmesi 15 Temmuz’dan önce yapılan bir mıntıka temizliğidir işte.</div>
<div></div>
<div>Kitabın ilerleyen bölümlerinde arşivlerden şu şekilde bahsedilir: <i>“Ayrıca düzeltilmiş belgelerin toplandığı depolar ve asıllarının yakıldığı büyük fırınlar yer alıyordu.”</i> Yani devamlı ve sürekli tarih, belge, zalimlerin işini zorlaştıracak bilgiler ve belgeler yok ediliyordu.</div>
<div></div>
<div>Kitapların arşivlerin neden yakıldığını kitap düşmanlığının sebebini daha iyi anlamış oluyoruz. Hitler kütüphaneleri merasimler tertip ettirerek yaktı. Bosna savaşında Sırplar, Saraybosna şehrine girdiklerinde ilk yaptıkları şehir kütüphanesini yakıp yıkmak oldu. Buhara ve Semerkant’a ulaşan Cengizhan&#8217;ın orduları tahrip etmedik kitap yakmadıkları kütüphane bırakmadılar. Türkiye Cumhuriyeti kurulunca Osmanlıya ecdadımıza mazimize ait ne kadar evrak kitap ve mevkute varsa çoğu kelepir fiyatına Bulgaristan’a Trenlerle vagon vagon yakacak malzemesi diye gönderildi.  Ve günümüzde o meşum darbe girişiminden sonra hizmetle öyle veya böyle irtibatlı kitap bulundurmak yıllarca hapishanelerde yatmaya sebep teşkil ettiğinden sayısız kitap yok edildi, yakıldı ve mahzenlerde çürümeye terkedildi.</div>
<div></div>
<div>Ve karalamaya engel olmanın en etkin yolu karalama kaynaklarını kurutmaktı. Yani etkin insanları ya faili meçhul cinayetlerle veya kaçırarak sırra kadem basmalarını temin etmek. Böylece muhalif yazarlar, hatipler susturulur ve belleri kırılırdı. <i>“Partinin hoşnutsuzluğunu kazanmış kişiler çoğu zaman ansızın ortadan yok oluverirler ve adları duyulmazdı.”</i>(sf, 43)</div>
<div></div>
<div>Bir ülkede, zalim idarecilerin hoşuna gitmeyen gerçeklerin yazılmasına engel olmak ve idarecileri destekleyen yalan haberleri yaygınlaştırmak için herkesin herkesten kuşkulandığı bir korku atmosferi oluşturmak gerekir. Bu korku atmosferi neticesinde tarihe devamlı ve sürekli dolaylı olarak müdahale yolu açılır. Halbuki tarih, mazisinde şanlı bir geçmişe sahip olan milletler için yeniden ayağa kalkma ve dirilme kaynaklarının en önemli olanıdır.</div>
<div></div>
<div>Bir de tarihe kurulan sansür sistemleriyle dolaylı müdahale ile yetinmeyip devlet eliyle bizzat yapılan, tertip edilen yalan yanlış tarihler vardır. Nutuk böyle bir tarih kitabıdır.  Orada yazanların aksini uzun müddet hiçbir tarihçi veya münevver, cezai müeyyideye çarptırılmamak için iddia edememiştir. Bizzat Gazi, Samsun’a çıktığı 1919’dan 1927’e kadar kendisinin ve silah arkadaşlarının faaliyetlerini özetlediği bu eserle tarihi dondurmuş ve tabir yerindeyse beton dökmüştür. Çünkü Nutuk’ta anlatılan bazı olayların Gazi’nin anlattığı gibi olmadığını söyleme cüretini hangi tarihçi gösterebilirdi ki! Hala okullarda okutulan “İnkılap tarihi” ders kitaplarının kaynağı, dayanağı bu “Nutuk” kitabıdır.</div>
<div></div>
<div>1919 ile 1927 yılları arasındaki tarihî gerçeklere “Nutukla” dökülen betonun neredeyse aynısı günümüzde; 2016 yılının Temmuz ayında tertip edilen sahte darbe olayında da döküldüğünü görüyoruz. Bir tarihçi bu darbenin gerçek failleriyle alakalı bugün yazıp çizmeye başladığı zaman soluğu nerede alacağını iyi bilir. Halbuki her ilimde olduğu gibi tarih ilminde de de lehte delillere yer verildiği kadar aleyhteki delil ve kaynaklara yer verilmelidir. İlim bunu gerektirir.</div>
<div></div>
<div>Tarihin devlet eliyle dondurulduğu bu tür zaman dilimlerinde hep haddini aşan idareciler övülmüş; düşman diye bellenen mazlumlar da kapkara bir karalamaya maruz kalmıştır.  Ve bu sadece karalama ve tarihi çarpıtma mantığı ile hazırlanan kitaplar da zorla okul dersleri adı altında nesillere, körpe dimağlara belletilmek istenmiştir.</div>
<div></div>
<div>Fakat Sühreverdi’nin ifadesiyle; “Kararmanın son noktasından sonra aydınlık başlar.”</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Hüseyin Odabaşı | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/tarih-betonlasirsa-huseyin-odabasi/">Tarih betonlaşırsa | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanı tanımada iki dinden iki ayet &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/insani-tanimada-iki-dinden-iki-ayet-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Jun 2021 10:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20538</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyin ve olayın temelinde insan unsuru vardır. İnsanı tanımadan, anlamadan hadiseleri anlamamız mümkün olmaz. İnsanın sorun olduğu yerde problemlerimizi çözemeyiz. Fakat insanı doğru okumak ve anlamak zorlardan da zor&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/insani-tanimada-iki-dinden-iki-ayet-huseyin-odabasi/">İnsanı tanımada iki dinden iki ayet | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Her şeyin ve olayın temelinde insan unsuru vardır. İnsanı tanımadan, anlamadan hadiseleri anlamamız mümkün olmaz. İnsanın sorun olduğu yerde problemlerimizi çözemeyiz. Fakat insanı doğru okumak ve anlamak zorlardan da zor bir iştir. Bu sebeple tarih boyu ideolojiler,  dinler ve  kültürler insanı anlamak ve tanımak hatta tanıtmak için  yoğun bir çaba içeresine girmişlerdir.</div>
<div></div>
<div>İnsan olarak bizler  ideoloji ve dinleri okur sonra da bu okumalarımıza göre hayatı ve çevreyi anlamaya çalışırız.</div>
<div></div>
<div>Bu çerçevede toplumların içinde ihtilâl ve karışıklara sebep olmuş fikrî cereyanların hepsinin ana temasında  insan yaratılışına  getirmiş oldukları açıklamaların veya hipotezlerin olduğunu görürüz.  Yani çok geniş halk kitlelerini tesiri altına alabilmesi için bir ideolojik fikrin veya dinin,  kainatın ve insanın başlangıcı hakkında doğru veya yanlış, eksik veya fazla bir şeyler söylemesi gerekir.  Kısacası  mebde-i insan hususunda söylemi olmayan fikirlere karşı insanlık haliyle ilgisiz ve alakasızdır. Çünkü hemen her insan mebde(başlangıç) ve müntehasına (sonuna) karşı azami hassastır, ilgilidir. İnsan merkezli düşünce ve varoluşların değer kazandığı günümüzde ise bu hassasiyet daha da artacağa benziyor. Çünkü batı medeniyetine “molla kasımlık” yapan <b>Garaudy (1913-52)</b> gibi mütefekkirler, Rönesans&#8217;tan itibaren batı medeniyetinin insanı ihmal etmiş olmasından müştekidirler.  Yani Garaudy’e göre  “Rönesans&#8217;ta insan yoktur”. Alexis Carrel’e göre de gümünüzde gelişen teknik ve bilim,  insan hedefli ve esaslı olarak gelişme göstermemiştir (İnsan Denen Meçhul).  Bu noktada Peygamberimiz(Aleyhisselam): “Fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınırım”(Müslim, zikir, 23) sözünü hatırlamadan edemiyoruz. Faydası olmayan, insanı ihmal eden teknik, teknoloji felsefe ve dini inanışlar ne varsa bu duaya dahildir.</div>
<div></div>
<div>İnsanın kendiyle alakalı mesellerine karşı aşırı duyarlılığından ötürü ayakları yere basmayan evrim gibi teoriler dahi haksız bir ilgi ve alaka görmüştür. Görmüştür fakat  yine de insan ve kainatın yaratılmasıyla alakalı en mühim ve esaslı  açıklamaları yine dinler yapmıştır. Bu arada Hristiyanlık ve İslamiyet ilk insan ilk peygamber olan Hz Adem babamızın yaratılması ve cennetten çıkarılmasıyla alakalı ne diyor, ne düşünüyor? Bu dinler  Onları nasıl ele alıp insan fıtratını nasıl yorumluyor? Çünkü bazen küçük bir kesit, numune hükmüne geçeceğinden dolayı  umumi bir kanun ve yaklaşım hakkında ciddi bir fikir verebilir.</div>
<div></div>
<div>İşin temeline inelim ve iki din Adem babamızın yaratılış ve cennette işlediği hatasına nasıl baktığını anlamaya çalışarak iyi bir okuma yapmaya çalışalım.</div>
<div></div>
<div>İncil’in Tekvin’inde geçen bu hususla alakalı ayeti:</div>
<div></div>
<div><b>“Ve Rab Allah Ademi aldı, baksın ve korusun diye onu Adn cennetine koydu. Ve Rab Allah emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğini ye, fakat iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yemeyeceksin. Ve Rab Allah dedi: Adem iyiyi ve kötüyü bilmekle bizden biri oldu. Ve şimdi elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın ve ebediyyen yaşamasın diye böylece Rab Allah onu Adn Bahce’sinden çıkradı. (Tekvin 2\15,7; 3\22)</b></div>
<div></div>
<div>Yukarında İncil’de bahsedilen Hz Adem ve Hz Havva olayı Kuran-ı Kerim’de de söz konusu edilir:</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>“Fakat Şeytan onlara, gözlerinden gizlenmiş olan edep yerlerini açığa çıkarmak için vesvese verdi. Onlara şöyle telkinde bulundu: “Rabbinizin size bu ağacın meyvesini yasaklamasının sebebi, sizin meleklerden veya ölümsüz hayata kavuşanlardan olmanızı önlemektir” diyerek, kendisinin onların iyiliğini istediğine dair yemin üstüne yemin etti.”(Araf, 20-21)</b></div>
<div></div>
<div>Bu iki farklı dine ait olan fakat aynı  konuyu ele alan bu ayetler insanı tanıma hususunda bize çok şeyler anlatır:</div>
<div></div>
<div>Bu iki ayet aslında iki dünya görüşüdür.</div>
<div></div>
<div>Bu iki ayette sözler hemen hemen aynı fakat söyleyenler farklıdır. Kuran-ı Kerim’deki bu ayet İncil’de tahrif edilirken Şeytan’ın sözü Rab Allah’ın sözü olarak beyan edilmişidir. Bu ciddi bir farktır, tahriftir.</div>
<div></div>
<div>Her iki kitapta da Hz Adem ve Hz Havva anamız için yasaklanan bir ağaç söz konusudur. Burada sorun yok. Fakat bu ağaca yasaklama gerekçelerini söyleyenler her iki kitapta da farklıdır. Kuran’da Şeytan yasaklanan ağacın meyvesinden onları yemeğe teşvik için yalan konuşur. “Sizin meleklerden veya ölümsüz hayata kavuşmayasınız diye bu ağacın meyveleri yasaklandı” der. Onlar da ölümsüz olmak ve Melekler gibi olmak için Şeytan’ın aklına uyarak Allah’ın buyruğunu çiğnerler.</div>
<div></div>
<div>Yasaklanan bu ağacın fonksiyonlarından biri de İncil’e göre iyiyi ve kötüyü bilmeye sebep olmak veya yardımcı olmaktır. Demek insan bildikçe ilahlaşıyor,  tanrısal bir güce ulaşıyor. İnsan olarak kalabilmesi bilmemesini ve cehaletini gerektiriyor. Verilmek istenen mesaj; “İnsan olmak istiyorsan cahil ve bilgisiz ol” dur. Özellikle Ortaçağ’da halka İncil’in öğretilmemesi ve saklanması bu yorumu haklı çıkarır mahiyettedir.</div>
<div></div>
<div>İlim ve bilim üzerine inşa edilen <b>Rönesans&#8217;ta</b> neden dinin ve insanın olmadığını daha iyi anlıyoruz. Çünkü insan bildikçe kendinden ve tanrı buyruğundan uzaklaşırdı. Bilme açılmak, Tanrıya savaş açmadıktan sonra mümkün olamazdı.  Çünkü bilime açılmak insanı, Tanrıya karşı rakip bir Tanrı haline getiren bir durumdu. Tevrat&#8217;taki ifadede Rab, insanın bilme ağacından yiyip de tanrı olmasına mani olmak için onu Adn cennetinden dışarı çıkardı, kovdu.</div>
<div></div>
<div>Fakat Kuran-ı Kerim’e göre insanın ebedi yaşamasını istemeyen ve melekleşmesine engel olmak isteyen Rab değil  Şeytan’dır. Haliyle melekleşmek ve sonsuzluk yolunda olmak Şeytana muhalif olarak Allah’ın istediği ve bize telkinidir.</div>
<div></div>
<div>Kuran’da Şeytan’ın verdiği vesvese ve konuşmayı İncil’de Rab ilahın yaptığının belirtilmesi temel farktır, çelişkidir ve sera Süreyya arasındaki farkı belirtir. Külliyen yapılan bir tahrif noktasıdır.</div>
<div></div>
<div>Sonuç olarak Charles Mismer’in (İslam Dünyasından Hatıralar)  de dediği gibi “Doğunun terakkisi(yükselmesi) ile Batının terakkisi arasından dinlerinden kaynaklanan bir zıtlık(ters orantı) vardır. Bu yüzden Doğu, kendi hak dinine yaklaştıkça terakki etmiştir, Batı da bozulmuş dininden uzaklaştıkça ancak  terakkiye maruz kalabilmiştir.”</div>
<div>Çünkü Doğunun dini olan İslam’da İnsan ve Rab ilişkisi daha başlangıcından itibaren doğru bir temele oturur.  Bilme açılmak için insanın cehaletini kutsayan Hristiyanlıktan uzaklaşmaya gerek vardır fakat; cehaleti daha baştan Hz Adem’e yakıştırmayan İslamiyet&#8217;ten ise uzaklaşmaya gerek yoktur.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Hüseyin Odabaşı | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/insani-tanimada-iki-dinden-iki-ayet-huseyin-odabasi/">İnsanı tanımada iki dinden iki ayet | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meyil-i tahrip &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/meyil-i-tahrip-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Jun 2021 12:00:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20270</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şu an dünyamız, yaşanan haksızlıklardan dolayı zulüm kazanına döndü. Üzerinde sorumsuzca hayat süren insanoğlunun her türlü ahlaksızlık ve rezaletlerinin yaşattığı dertlerinden dolayı sırtı kambura dönmüş olan yaşlı dünyamız bu hale&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/meyil-i-tahrip-huseyin-odabasi/">Meyil-i tahrip | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Şu an dünyamız, yaşanan haksızlıklardan dolayı zulüm kazanına döndü. Üzerinde sorumsuzca hayat süren insanoğlunun her türlü ahlaksızlık ve rezaletlerinin yaşattığı dertlerinden dolayı sırtı kambura dönmüş olan yaşlı dünyamız bu hale daha ne kadar dayanır bilinmez.</div>
<div></div>
<div>Bir sâri hastalık gibi dünyamızın her tarafına yayılmış olan zulüm ve haksızlıkların giderilmesi için bir hikmete binaen Allah’ın duygu olarak insanoğlunun içine koyduğu zulüm yapmak, yıkmak ve bozmak meylinin tamir ve terbiye edilmesi gerekir.</div>
<div></div>
<div>Zulüm yapanların yanına kar kaldığı müddetçe insanların içindeki meyil-i tahrip damarının kökünün kesilmesi de mümkün olmaz. Zulmü yapanlar anasından doğduklarına pişman olmalılar ki içlerindeki şeytan endeksli nefis kaynaklı meyil-i tahrip duyguları dumura uğrasın ve sönsün. Çünkü zararlı şeyleri yok etmek maksadıyla Allah(c.c) hemen hemen her insanın içine tahrip ve yok etme meyli, duygusu vermiştir. Fakat bu duygu istikametini bulamadığı zaman insan iyi, hayırlı ve güzel olan şeylerin de tahrip edilmesinden fevkalade lezzet ve zevk almaya başlar. Keyfine tabak kırmadan sınıfındaki arkadaşının kalemini kırıp defterini yırtmaya, oradan memleketleri yakıp yıkıp yok etmeye varıncaya kadar meydana gelen bu tür tahribatların temelinde meyil-i tahrip duygusu vardır. Ve maalesef bu tahrip duygusu zamanımızda yakıp yıkmalı profesyonel bilgisayar oyunlarıyla beslendiği için neslimiz yıkmanın tiryakisi, tahribin bağımlısı canavarlar olarak yetişti.</div>
<div></div>
<div>Bu duyguyu terbiye etmeli veya durdurmalıyız. Tahripten zevk alanları tamirden neşe duyar hale getirmeliyiz. Yoksa yıkmanın kolaylığından ve tamirin zorluğundan kaynaklanan kuvvet dünyamızı daha da yaşanmaz hale getirecek ve zamanla tarifi imkânsız zulümleri duyan ve duygulananlar da kalmayacaktır.</div>
<div></div>
<div>İnsanın yok etmeye dayalı zulüm yapmasına sebep olan meyil-i tahrip duygusunu hafife alamayız. Hadislerinde Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ifade ettiğine göre; <i>“Öyle bir zaman gelecek ki ölen ve öldüren niçin öldürdüğünü ve niçin öldürüldüğünü bilmeyecek.</i>”(Muslim, Fiten 56) Demek ki gerekçesi olmadan ölmenin ve öldürmenin gerçekleşmesi bu işlerin daha çok sırf keyif adına, gurur ve kibir hesabına nefsin meyil-i tahrip duygusunu tatmin etmek maksadıyla olacağını gösterir.</div>
<div></div>
<div>Şu son bir asır içinde bile öldürülen, sürülen, yeri yuvası başına yıkılan insanların sayısı arşı ferşi inletecek seviyededir.  Örneğin, Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndaki ölümlerin 6,6 milyonunu sivil kayıplar oluştururken, savaşta yaklaşık 10 milyon asker de hayatını kaybetti. Günde ortalama 6 bin kişinin yaşamını yitirdiği Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda yaklaşık 65 milyon asker seferber edildi. İkinci dünya savaşına ise 60&#8217;tan fazla ülke katıldı. 60 ila 70 milyon kişi hayatını kaybetti. Beş altı yıl süren savaşta taş taşın üstünde kalmadı.</div>
<div></div>
<div>Stalin ve Sovyet idaresi, Ukraynalıları (1932, 1933) tahıl imkânlarından mahrum ederek göz göre göre 8 milyon insanın açlıktan ölümünü, telef olmasını seyretti.</div>
<div></div>
<div>Günümüze gelindiğinde ise Suriye’de milyonlarca insan evinden barkından oldu. Doğu Türkistan&#8217;da Çin baskısı karşısında yaşananlara bir ad, isim bulmakta zorlanıyoruz. Değişik türden pos modern bir soykırım yaşanıyor.  Ya Canım vatanımda olan bitenleri tarife imkân var mı? Darbe bahanesiyle darbeyle alakası olmayan beş yüz binden fazla insan işlem gördü, yüz bine yakın masum hapishanelerde kan kusmak zorunda kaldı.</div>
<div></div>
<div>Anlaşılan o ki bu zulümler kıyamete kadar gecenin ve gündüzün birbirini takip etmesi gibi davam edip süreceğe benziyor. O zaman bu zulümleri durdurma veya en azından hızını kesme adına ne yapmamız  lazım, nelere dikkat etmemiz gerekir? Her aklı çalışan vicdanı ölmemiş insanın bu insanlık sorunu karşısında derin derin düşünmesi gerekir.</div>
<div></div>
<div><b>a.</b> İlkokullardan başlayarak Üniversiteye kadar okullarımıza fizik, kimya dersleri gibi “adalet ve insanlık dersleri” koymalıyız. Ne yapıp yapıp insanımızdaki “meyil-i tahrip” duygusunu terbiye edip hayra kanalize etmeliyiz. Yardım etmek, yardım almaktan daha fazla zevk verir hale gelmeli.  Adalet, insan hakları ve kul hakkı ne demek bunları öğretebiliriz. Zalimlerle nasıl baş edilir, zulme maruz kalınca takip edilmesi gereken yollar neler olmalıdır? Bunlar uygulamalı olarak uzman kişilerce öğretilebilir.  Her şeyin başı iyice bilmek ve öğrenmektir.</div>
<div></div>
<div><b>b. İman Dersleri: </b>Özellikle zalim tıynetli insanların içine bir yasakçı koymak için Ahrete iman babında zalim zulmüyle, mazlum hakkını almadan vefat etse de muhakkak öte tarafta bir hesap var, mahkeme-i kübra var anlayışını şuur olarak vermeliyiz.</div>
<div></div>
<div><b>c. Sesimizi duyurmak:</b> Kelam-ı kibar olarak ifade edilen; “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” tehdidi mazlumlar için de geçerlidir. Bu dünyada “ağlamayana meme verilmediğini” iyi bilmeliyiz. Esbaba riayet hesabına ses çıkarma adına neye ne kadar gücümüz yetiyorsa ifade etmeli, paylaşarak ortaya koymalıyız. Hatta Kur&#8217;an-ı Kerim, zulme uğrayanların maruz kaldıkları zulümleri anlatmada bir üslup, adap ve erkana riayet etmeyip kabaca konuşmalarına müsaade eder. (Nisa Suresi, 148). Bu müsaadenin içine <b>beddua etmek </b>dahildir.</div>
<div></div>
<div><b>d. Cemiyet kurarak</b> kamuoyu meydana getirecek etkinliğe ulaşmak gerekir. Çünkü karalamanın en kötüsü zulme maruz kalan kitle üzerinde cereyan eder. İlk elden doğru bilginin muhataplarına ulaşması hayırların en büyüğü erdemlerin en yücesidir. Bu cemiyetin diyalog ve her türlü medya faaliyeti mazlumlara can suyu, zalimlerin kan kaybetmesi anlamına gelir. Peygamberimiz 14, 15 yaşlarındayken  Ficar savaşlarının sonunda meydana gelen kargaşaya ve zulme engel olmak için Mekke’de güveni sağlamak amacıyla <b>Hılful Fudul cemiyeti </b>kuruldu.  Ve bu cemiyet, pek çok mazlumun hakkını üyelerinin yardımıyla zalimlerin elinden aldı. Çünkü bir mazlum kendi hakkını zalimden almaya gücü yetseydi zaten mazlum olmazdı.</div>
<div></div>
<div><b>e. Hicret etmek.</b> Artan zulümler karşısında daha fazla dayanmak ve kendimizi ifade etmek mümkün olmuyorsa bulunduğumuz memleketlerden daha medenî ve daha âdil diyarlara hicret etmemiz gerekir.  Amr bin As’ın dostluğu bulunan Habeş kralı Necaşi’den onun devletine sığınmış ve hicret etmiş Müslümanları kendilerine teslim etmesini talep edince Müslümanların temsilcisi Hz. Cafer’in adalet vurgusu dikkat çeken bir noktadır. <b>(Reşit Haylamaz, Efendimiz I.cilt, sf 348)</b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>f. Mazluma destek olmak.</b> Mazluma destek verilmesi gerektiğini her insan bilir.  Fakat mazlumun yanında yer almak onun tarafında olmak bizi zalimlerin boy hedefi haline getireceğinden bu riski herkes göze alamaz, bu bedeli herkes ödeyemez. Durup dururken başa bela almak anlamına gelir.  Ama yine de ne olursa olsun yarın bizim de aynı duruma düşebileceğimizi düşünerek mazlumun yanında saf tutmak gerekir.</div>
<div></div>
<div><b>g. Yapılamaması gereken.</b> Mazlumlara destek olup onun safında olamasak da kesinlikle zalimlerle iş birliği yapmamak gerekir. Buna itirafçılık da dahildir.  “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur. Aslında sizin Allah&#8217;tan başka yardımcınız yoktur. Sonra O&#8217;ndan da yardım görmezsiniz.” (Hud Suresi, 113) Yani zalimlerin yardımını gören Allah’ın yardımını göremez.</div>
<div></div>
<div><b>h. Zalimlerin sebep olduğu felaketlerin müsebbibi olarak mağdurları, mahkumları suçlamamak, karalamamak gerekir.</b> Bu mazlumların belini kırmak ve zalimlerin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir.</div>
<div></div>
<div>Riayet edilmesi gereken bu ve benzeri prensipleri vesilesiyle meyil-i tahrip duygusunun beslediği zulümlerden arındırılmış ve adaletin dolup yayıldığı bir dünyada yaşamayı Rabbimiz’den diliyoruz.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Hüseyin Odabaşı | Samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/meyil-i-tahrip-huseyin-odabasi/">Meyil-i tahrip | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleceğe Adaletle Yürümek &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/gelecege-adaletle-yurumek-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Jun 2021 12:00:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20138</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adalete su gibi yemek gibi muhtacız. Güçlülerle ile zayıflar arasında ki bir sınavdır adalet. Çünkü Allah(c.c) bazı insanları bazı insanlardan üstün kılmış(güçlü) olduğunu söylüyor(Zuhruf Suresi, 32). Bu noktada adalet kendiliğinden söz&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gelecege-adaletle-yurumek-huseyin-odabasi/">Geleceğe Adaletle Yürümek | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adalete su gibi yemek gibi muhtacız. Güçlülerle ile zayıflar arasında ki bir sınavdır adalet. Çünkü Allah(c.c) bazı insanları bazı insanlardan üstün kılmış(güçlü) olduğunu söylüyor(Zuhruf Suresi, 32). Bu noktada adalet kendiliğinden söz konusu olur, devreye girer. İş gördürme gücüne sahip olanın uyması gereken bir düsturdur çünkü adalet. Devamında ise ayet bu üstünlük(derece) gerekçesini ifade ediyor; “suhrıyya”:  İş gördürsünler için. Malum, iş gördürme gücünde olan da işin tabiatı gereği, adalet sorumluluğunu yüklenmiş olur.</p>
<p>Dünya cennet olmadığından her nimet külfetiyle beraber gelir insana. İdare gücüne ulaştıysanız bu durum adaletli davranma mesuliyetini de beraberinde getirir yani. Lâyüsel davranarak bu sorumluluktan kaçamak olmaz.  Sorumluluktan kaçarak layüsel(sorumsuz) davranmak da mümkündür fakat bu durumun toplum ve millet çapından kalbimizin içindeki iman noktalarına kadar ağır sonuçları olur.</p>
<p>Anlatıldığına göre Fransa Kıralı (X). Lui sarayından avlanmaya giderken halka karışmamak için özel bir yol yaptırtmış. O özel yoldan dağa, ormana gider avlanır ve kimselere görünmeden kimseleri de görmeden saray erkanıyla geri dönermiş. Bir gün özel yolundan avlanmaya giderken Kral, sıra sıra tabutların bu yoldan karşıya geçtiğini görmüş. Ölüm sebepleri sokak kavgaları ve açlık&#8230; Olaylara epey fransız olan Fransa Kralı sinirlenerek sormuş; “Bunlar nedir?” Cevap gecikmez tabi: “Tabutlardır kıralım. Tabutlar&#8230;” Ömründe tabut görmemiş Kral, bir soru daha sorar: “İçlerinde ne var. Nereye götürüyorlar.” Cevap harikadır: “İçinde Fransa var Kralım. Mezarlığa gömmeye götürüyorlar&#8230;”</p>
<p>Adalet ölürse bir millet ölür.</p>
<p>Adalet keyfi bir davranış ve tabaya bir lütuf da değildir. Ancak güçlüyken adil olabilmek nefse ters gelir ve fıtratı zorlar. İnsanın nefsi; “Sana kim ne diye bilir ki!” vesvesesini daima telkin eder.   O bakımdan Allah adaleti tavsiye etmez “emreder”: İnnallahe ye’muru bil adli vel ihsâni &#8230;.”(Nahl Suresi. 90) der.  Yani adaletli davranmak ilahî bir emirdir.  Bu bakımdan adaletin imana dayanan bir tarafı vardır. Aynen iman gibi hakikisi vardır, taklidî olanı vardır. Mış.. gibileri de çoktur. Sahteleri boldur. İdare gücünü elinde tutanın imanı tahkiki değilse keyfine göre verdiği kararları kılıfına uydurmakta zorlanmaz. Aldığı kararını alakasız bir kanunla iltisağını kurar.  Verdiği kararındaki nefsine dayanan gerçek sebebini içinde saklı tutarak birkaç teamülü bahane olarak arz eder, ileri sürer. Halbuki bu kararların alınmasında “hasedi” etkin olmuştur, “avami bakışı” vesile olmuştur. Aslına bakarsanız yakınında bulunan hakperest insanlara karşı olan “tahammülsüzlüğü” böyle kalleşçe bir kararı almasına sebep olmuştur. Bu tür mürailere “adil ol fesat ehlinden olma da desen” Bakara Suresi’nde ifade edildiği gibi, “ben zaten ıslah ediyorum” der:</p>
<p>“Yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiğinde, ‘biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” (Bakara Suresi, 11)</p>
<p>Adalet görünümlü zülüm tavırlarından kurtulmanın çaresi “ihsan” duygusudur. Bu verdiğim kararları Allah bana sorduğunda her şeyin içini dışı gibi bilen Rabbime karşı ne diyeceğim? Uydurduğum bahaneyi Rabbime arz edip onu da kandırmam mümkün mü? Hadi verdiğim karaların mevzuata uygun olduğunu söyleyerek gerçek sebebini kamufle ediyorum. İnsanları kandırabiliyorum.  Ama Rabbimi kandırmam mümkün mü?</p>
<p>Görüldüğü üzere adil olmamak aslında insanın kalbini de bozuyor. Belki de her günahın küfre yol açması gibi küfre bir yol açıyor. Çünkü bu tür adaletsizliklerin temelinde İnsanları kandırmak, Allah&#8217;ı yok farz etmek ve kul hakkı yemek vardır. Hele insanların bazı hatalar yapmasını bekleyip fırsat olarak değerlendirmeye kalkmak adil idareci profiline asla uymayan bir davranıştır. Mesela ehl- i dünyanın sıkça baş vurduğu gibi İdare ettiğiniz insanların küçük hatalarına mal bulmuş mağribi atlayarak ayak kaydırma tavırlarına girmek kardeşliğe de iman duygularına da insafa da uymaz. Çünkü insaf dinin yarısıdır. Hitler gibi zalim ve firavunların bir şahsı, kitleyi veya bir cemaati yol etmek, etkisiz hale getirmek istediklerinde küçük hatalarını nasıl abartarak fırsata çevirip kitabına uydurarak, adaletsizce ezmeye çalıştıklarını iyi biliyoruz.</p>
<p>Bu tür olayların(keyfi muameleler) bir cemiyet içinde sık görülmeye başlanmasıyla “güven” ortamı kaybolur. Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri’nin; &#8220;Belki mesailerinin tanzimine ve mabeyinlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kutsiyetiyle ve takva ve salâbet-i diniye ile olur. (Sözler, On Yedinci Lema, Yedinci Nota) sözleriyle önem verdiği “emniyetin tesisi” meselesini artan adaletsizliklerle, zulümlerle yok edersek zamanla gücümüz kaybolur, kuvvetimiz uçup gider. Bir parmak hareketiyle koskocaman kayaları hareket ettirmek mümkünken artık insanlar bizim sözlerimizle hareket etmeyi şüphe ve tereddütle kabul eder hâle gelirler.</p>
<p>İdarede keyfiliğin ortadan kaldırılmasında ikinci mesele de verilen kararların denetlenebilirliği ve şeffaf olmasıdır. İçe bakan imana dayalı ihsan duygusunun yanında dışa bakan denetlenebilirlik ve şeffafiyet de çok mühimdir.  Şeffafiyet yapılanları yedi düvele ilan etmek de değildir. İlgililerine (karalardan etkileneceklere) sırlı perdelerin bir bir kaldırılıp alınan kararların önü, arkası ve mantığının ifade edilebilir, izah edilebilir olmasıdır.</p>
<p>Velhasıl; âdil olma vasfımızın bir gereği olarak kanunî ve hukukî olmak mülkümüzün yani varlığımızın temeli ve garantisidir. Keyfî muameleler ve lâyüsel tutumlar ise toplumumuzun ve cemiyetimizin varlık bağlarının gevşemesine ve kopmasına sebep olabilir.  Geleceğe emin adımlarla yürümek istiyor ve kendi enkazımızın altında kalıp ezilmek istemiyorsak içte ihsan ve insaf duygularına ve dışta da denetlenebilirlik ve şeffaflık gibi ilkelere dayanması gereken adalet terazimizin asla şaşmaması gerekir.</p>
<p><strong>Kaynak: Hüseyin Odabaşı | Samanyoluhaber</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gelecege-adaletle-yurumek-huseyin-odabasi/">Geleceğe Adaletle Yürümek | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bakara Olayı ve Fail-i Meçhul &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/bakara-olayi-ve-fail-i-mechul-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 May 2021 16:00:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19950</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kuran’ın en uzun suresi olan Bakara Suresi&#8217;ndeki “bakara” kelimesinin anlamı “inek” demektir, “sığır” demektir.  Tabi ki Allah bu surede, sığırların nasıl hayvan olduklarından veya onların cins ve tiplerinden, yaratılışındaki harikalardan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bakara-olayi-ve-fail-i-mechul-huseyin-odabasi/">Bakara Olayı ve Fail-i Meçhul | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Kuran’ın en uzun suresi olan Bakara Suresi&#8217;ndeki “bakara” kelimesinin anlamı “inek” demektir, “sığır” demektir.  Tabi ki Allah bu surede, sığırların nasıl hayvan olduklarından veya onların cins ve tiplerinden, yaratılışındaki harikalardan bahsetmiyor. Ya da insan hayatının devamı açısından bu tür hayvanların ne derece vazgeçilemez bir konumda olduklarından da bahsetmiyor.</div>
<div></div>
<div>Ya o zaman Rabbimiz nelerden bahsediyor? Bu surede pek çok mevzu ile beraber surenin adını aldığı özellikle bakara olayından (sığır olayı) bahsediyor. <b>Yani Allah (c.c) bu surede sığırların faydalarından değil İsrailoğulları’nın da içine karıştığı bir bakara olayından bahsediyor. </b></div>
<div></div>
<div>Bakara Suresi’nin 72. ve 73. ayetlerinde “bakara olayının” sebebi anlatılır. Yani Hz. Musa’nın(r.a) İsrailoğulları’ndan inek, sığır kesmelerini istemesinin nedeni bu iki ayette izah edilir: “Hani siz bir adam öldürmüştünüz de peşinden katilin kim olduğu hakkında birbirinize atmıştınız, suçu üzerinizden atmıştınız.” (Bakara, 72)</div>
<div></div>
<div>“Bakara olayı” daha önceki ayetlerden itibaren anlatılmaya başlanır fakat İsrailoğulları’ndan istenen ineğin(kurbanın) kesilme gerekçesi, zahiri sebebi ise ancak 72. ayette fail-i meçhul bir cinayetin aydınlatılması olduğu ifade edilir.<b> Hz. Musa(r.a) fail-i meçhul bir cinayetin aydınlatılmasını kendisinden isteyen İsrailoğulları’ndan  Allah’ın emriyle kurban (bakara, sığır) kesmelerini emreder. </b></div>
<div></div>
<div>Tefsirler kitaplarında belirtildiği üzere Taberi’nin rivayetine göre; hayli yaşlı ve zengin bir Yahudi’nin malına, mirasına göz koyan yeğeni onu öldürür ve bu cinayeti bir masumun üzerine atar. Katilin bulunmaması yüzünden neredeyse toplumun arasında silahlı mücadeleye varacak kavgalar gerginlikler olur. Hz. Musa(r.a) da onlardan bulup getirmelerini istediği bir sığırı kurban eder ve sığırın parçasıyla ölüye vurur. Ölü konuşur, ölümüne şahitlik eder ve böylece katilin kim olduğu belli olur. (Bakara, 73)</div>
<div></div>
<div><b>Bu cinayetin aydınlatılması için bir sığırı kesmenin tercih edilmesi de İsrailoğulları’nın kalbindeki bakarperestlik (ineğe tapma) şirkini yok etmek içindir.</b> “İşte, Kur’ân-ı Hakîm, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın risaletiyle, o milletin seciyelerine girmiş ve istidatlarına işlemiş olan o bakarperestlik mefkûresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhiyle ifham ediyor.”(Bediüzzaman, Yirminci söz)</div>
<div></div>
<div><b>Çünkü toplumsal cinayetlerin önünü almak, ancak fertlerinde şirkten arındırılmış sağlam bir tevhitle ve bizim yaptıklarımızı daima görüp gözeten bir Allah var inancını ifade eden derin bir ihsan şuuruyla mümkündür.  </b></div>
<div><b> </b></div>
<div><b>Yani toplumdaki kıtal, kavga, terör, anarşi ve şiddet olaylarının önüne geçmek için önce temelli ve sağlam bir iman hizmetinin verilmesi gerekir. </b></div>
<div></div>
<div>Evet, Kuran’ın ikinci ve en uzun suresinin adına bakara denmesi fail-i meçhul cinayetlere dikkatleri çekmek içindir. Çünkü zatında “bakara olayı” bir fail-i meçhul cinayetin aydınlatılması için meydana gelmiştir.</div>
<div></div>
<div>Fail-i meçhul cinayetler ise bir toplumun kanayan yarası o topluma atılan en etkili fitne tohumudur. Hz. Adem’in oğulları bu cinayeti işledi ve arkasından kötü bir miras bıraktı. Daha sonra İsrailoğulları toplumu kendi istek ve arzularına göre şekillendirebilmek için peygamberleri dahi öldürmeyi göze aldılar.</div>
<div></div>
<div>Her cinayet kötüdür fakat fail- i meçhul cinayetler toplumu birbirine kırdırdığından dolayı daha kötüdür. Dehşetli bir fitnedir. Çünkü fail-i meçhul cinayetlerde her toplum, kesim birbirine katil suçlamasında bulunur. Ve fitne büyür kıtaller devam eder daha çok masumlar suçlanarak eziyet görür.</div>
<div></div>
<div><b>Hz. Ömer de, Hz. Osman Efendimiz gibi cinayete kurban gitti. Fakat Hz. Osman Efendimiz’in katillerinin belli olmaması büyük fitnelere, haksız ölümlere, siyasi güç dengelerinin değişmesine sebep oldu. Hatta günümüzde Alem-i İslam’ın şekillenmesinde dahi o zaman işlenen bu tür cinayetlerin etkisi çok büyüktür.</b> Hz. Ali Efendimiz ’in siyasi idaresinin zayıflatan en önemli etken toplumsal çalkalanmalardan dolayı selefi olan Hz. Osman Efendimiz’in katillerini bulamaması ve bunu rakiplerinin avantaja çevirmeleridir. İlk Müslümanlar arasındaki Sıffın ve Cemel vakalarında her iki tarafa yerleşen münafıkların işlediği cinayetlerin payı büyüktür. Sıffın Savaşı’nın hemen öncesinde sulh yapmaya doğru gitmekte olan Müslümanların arasını açmak için Hz. Ali(r.a) ve Hz. Muaviye(r.a) ordusunun bulunduğu her iki tarafa yerleşen münafıklar karşı çadırlara gecenin ilerleyen saatlerinde ok attılar ve fail-i meçhul cinayetler işleyerek savaş ateşini körüklediler. Ve Müslümanların birbirini öldürmesine sebep oldular.</div>
<div></div>
<div>Fail-i meçhul cinayetleri olan toplumlar dahili kargaşadan dolayı dışardaki düşmanlarıyla mücadele edecek enerjileri kalmaz. Tarihte devletlerin işgal ve istilaları tam da bu fitne fesat dönemlerinde gerçekleşir.</div>
<div></div>
<div>Selçuklu Devlet düzenin tarumar edilmesinde Hasan Sabbah tarafından işlenen siyasi cinayetlerin etkisi büyüktür. Ayrıca büyük devlet adamı Nizâmülmülk’ün ölümünde devleti idare edenlerin parmağı da vardır. Kıymetli vezir Nizâmülmülk, sultan Melikşah’a “Eğer ben gidersem sen de sultanlık makamında fazla kalamazsın” ihtarında bulunmuştu.  Bu tür fail-i meçhul cinayetlerden sonra Selçuklu Devleti kısa zaman sonra tarih sahnesinden silinip gitmiştir.</div>
<div></div>
<div>Bizim yakın tarihimiz de fail-i meçhul cinayetlerinden dolayı birbirine düşürülmüş kardeş kavgalarıyla doludur. Sultan Abdülaziz bileklerinden kesildi, intihar süsü verilerek cinayete kurban gitti. Ve bu sebeple Osmanlı&#8217;daki yedi asırlık idare gücü yer değiştirdi. İttihat ve Terakki partisi ipleri ele aldı.</div>
<div></div>
<div>Daha sonra böyle bir sultanı katlederek yakın tarihimizde fail-i meçhul cinayetlerin önünü açan İttihat ve Terakki partisi ile bu durum bir gelenek, başvurulan bir tarz ve iş çözme taktiği olarak günümüze gelene kadar da devam etti. Uyuşturucu trafiğinin derin devletle irtibatını çözmekte olan ünlü gazeteci Uğur Mumcu’yu kimler öldürdü? Belli değil. Diyarbakır halkının gönlünde taht kuran Gaffar Okan’ı 2001 yılında kimler öldürdü? O da belli değil. Ya 15 Temmuz’un failleri belli mi? Değil! 250 tane ölen, fail-i meçhullerin vebali masum bir cemaate yüklendiğinden tarihte eşine benzerine az rastlanan ve tarifi mümkün olmayan bir zulüm ortaya çıktı. Aileler parçalandı, bebekler anneleriyle hapishanelere atıldı.</div>
<div></div>
<div>Şu an seksen olayları dahil son 150 senede işlenen fail-i meçhul cinayetlerin failinin ortaya çıkabilmesi için Hz. Musa’nın kurban edilen sığır parçasını cenazeye vurarak ölüleri konuşturduğu gibi etkin bir mucizeye ihtiyaç var.</div>
<div></div>
<div>Bildiğiniz gibi Hz. Aişe annemizin namusuna atılan iftirada onu paka çıkarmak için Allah kendi konuştu, bakara olayında da bir ölüyü konuşturdu.</div>
<div></div>
<div>Ölüleri konuşturan Rabbim bir de bakarsınız ki bu 15 Temmuz günü işlenen cinayetlerin faillerini de konuşturur.  Zaman zaman konuşturuyor da!</div>
<div></div>
<div>Tam da hadiste ifade edilen günleri yaşıyoruz: <b>&#8220;İnsanlar öyle günler görecek ki, katil niçin öldürdüğünü, maktul de niçin öldürüldüğünü bilemeyecek.&#8221; &#8220;Bu nasıl olur?&#8221; diye soruldu. Şu cevabı verdi: &#8220;Herçtir! Öldüren de ölen de ateştedir.&#8221; (Müslim, Fiten 56)</b></div>
<div></div>
<div>Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bu sözüyle derin devletleri ve onlara bağlı olarak çalışan mafyatik yapıların sık sık baş vurdukları fail-i meçhul cinayetleri ne de güzel tarif ediyor.</div>
<div></div>
<div>Fakat bu tarz fail-i meçhul cinayetlerden kurtulmanın temel çözümü için önce bakar sevgisini toplum olarak gönlümüzden silip atmak gerekir. Yani bakar(inek) sevgisi gibi feda edemediğimiz mal, makam, kadın, para, şöhret, altın, gösteriş, riya, gurur, kibir, heva ve heveslerimiz türündeki bakarperestliklerin etkin olduğu toplumlar faili belli olmayan ölmek ve öldürülmekten kurtulamazlar.</div>
<div></div>
<div>Bizi cinayetler işlemeye sevk eden içimizdeki bu tür put ve totemleri yıkıp parçalamak için Hz. Musa’nın isteğiyle o tarihlerde gerçekleşen “bakara olayını” bir kere daha millet olarak bizim de yaşamamız gerekir.  Gerektiğinde her türlü yabani duygularımızdan ve hırs gösterdiğimiz heveslerimizden Allah için vazgeçebilmeliyiz yani.</div>
<div><b> </b></div>
<div><b>İnsanın içine dayanan cinayetlerin amilleri, sebepleri (riya, gösteriş, şöhret, hırs, heves..vb) yok olunca cinayetler de yok olur.</b></div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/bakara-olayi-ve-fail-i-mechul-huseyin-odabasi/">Bakara Olayı ve Fail-i Meçhul | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keyfi muamele, hukuk, şirk ve iteatimiz &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/keyfi-muamele-hukuk-sirk-ve-iteatimiz-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 May 2021 14:04:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19800</guid>

					<description><![CDATA[<p>Devlete itaatin sırrı ve sınırı var mıdır? Bir devlet vatandaşından mutlak itaat bekleyebilir mi? Hukuksuzluğun ve keyfi muamelenin çaresi çözümü var mıdır? Devletin varlığını zaruri ve mantıklı kılan iki sebep&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/keyfi-muamele-hukuk-sirk-ve-iteatimiz-huseyin-odabasi/">Keyfi muamele, hukuk, şirk ve iteatimiz | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Devlete itaatin sırrı ve sınırı var mıdır? Bir devlet vatandaşından mutlak itaat bekleyebilir mi? Hukuksuzluğun ve keyfi muamelenin çaresi çözümü var mıdır?</div>
<div></div>
<div>Devletin varlığını zaruri ve mantıklı kılan iki sebep saik vardır. Yani toplumlar, iki zaruretten dolayı devlet kurmuş ve devletler halinde yaşamaya karar vermişler. Dışardan düşmanlara karşı korunabilmek ve içerde halkın daha çok adalet ihtiyacını karşılamak gayesi ile daha iyi organize olmak için devlet olmaya ihtiyaç vardır.</div>
<div></div>
<div>Herkes kendi işini gücünü bırakıp düşmanlara karşı kendini korumaya kalkması mümkün değildir. Bu durum ayrıca bir kargaşaya da sebebiyet vereceğinden insan ve toplum hayatının devamlılığına sekte vurur. Bu koruma ve kollama hizmetleri için devlet asker besler ve bürokratik harcamalar yapar. Vergileri bunun için veririz.</div>
<div></div>
<div>Fakat diğer taraftan toplumların işleyişini deruhte etme ve harici düşmanlara karşı koruma sebebiyle devlet toplum ve birey karşısında büyük bir güce ulaşır. Devleti idare edenler de bu gücü şahsın ve toplumların aleyhinde kullanmasınlar diye hukuk yapısı altında mahkemeler devreye girer. Bu bağlamda hukukun asıl görevi dev bir güce sahip olan devlet aygıtına karşı bireylerin ve halkların hak ve hukukunu korumaktır. Devletle birey karşıya karşıya geldiğinde bireyin içinde bulunduğu acz ve zaafiyetten dolayı kendi hakkını devlet gücü karşısında koruması mümkün değildir.  Tersi de söz konusu olabilir. Devletin imkanlarını devletçilik hesabına suistimal edip de devletin zarara ve ziyana girmemesi için de yine mahkemelere ve sağlam bir hukuk yapısına ihtiyaç vardır.  Çünkü birey toplum ve devleti kesin bir çizgiyle birbirlerinden ayırmak, bağımsız ele almak mümkün değildir.  Zira bireyin olmadığı yerde toplum, toplumun olmadığı yerde de devlet olmaz. Fakat yukarda da ifade etmeye çalıştığımız gibi devlet erkinin gücünü kullanan bireylerin mütecaviz olmamaları ve ellerine geçirdikleri güçle zayıfları ezmemeleri için kuvvetli ve gerçekten bağımsız bir hukuk yapısına ihtiyaç vardır.</div>
<div></div>
<div>Ya hukuk da bağımsızlığını koruyamazsa?  Çoğu zaman üçüncü dünya ülkelerinde, demokrasinin tam gelişmediği yerlerde hukuk, devletin yetkilerini kullananlar tarafından esir alınır. Hukuk birilerinin dayanıp ayakta durmasını sağlayan bir bastondur artık. Devletin yönetim hakkını ele geçirenler, hukuk engelini aşıp şahsi nüfuzlarını artırmak için devlet der otururlar devlet der yatarlar.  Bu olanlar keyfimize gelmiyor demezler de “devletin menfaati zedeleniyor” derler. Kendi hata ve kusurlarını ifade edilmesi ve haberleştirilmesini devletin zaafa düşürülmesi olarak gösterip zayıfları ezerler.</div>
<div></div>
<div>Bu gücü temsil eden zümre daha çok ve sınırsız güce ulaşabilmek için su- i istimal edecekleri devlet mekanizmasını halkın nazarında büyüttükçe büyütürler. Devleti dokunulmaz ve beşer üstü kılarlar. Fakat maksat kendi menfaatlerini koruma altına almaktır. Öyle ki kendi menfaatleriyle devleti devlet yapan umde, yasa ve kurallar karşı karşıya gelince her şeyi delik deşik ederler. İşin garibi devleti mahvetmeyi de yine devletçilik söylemleri altında yaparlar. Allah bu güce tapan güruhun şerrinden bütün Ümmet-i Muhammedî korusun.</div>
<div></div>
<div>Derken devlet bir totem ve put haline getirilir. Aslında bu devleti idare edenlerin kendi heva heveslerini totem olarak görmelerinden başka bir şey değildir. Çünkü devletin dümenini ele geçirilmediği önceki dönemlerde muhalefet yapmakta olan bu idaredekilerin devleti ve devletçiliği şiddetle reddetmiş olduklarını görürsünüz. Fakat hasbelkader devletin idare dümenine geçildiğinde ise ayni insanlar bu sefer devlet adına yapılan icraatlarının tenkit edilmesine asla müsaade etmezler. Devlete kıyısından köşesinden dokunan alimallah yanar.</div>
<div></div>
<div>Bir zamanlar muhalefetteyken devleti patates çuvalı gibi yerden yere vuran bu insanlar devlet mekanizmalarını ele geçirince neden bu denli devletçi kesilmiş ve hata kabul etmez hale gelmişlerdir? Bu dönüşün sırrı nedir?  Devlete olağanüstü saygı gösteren bu insanların aynı şeyi iktidarda değilken de yapması gerekmezler miydi?  Devletin kestiği parmak acımaz kardeşim, devletimiz doğru yanlış ne yaparsa yapsın boynumuz kıldan  incedir,  demeleri gerekmez miydi?  Devlete laf kondurmayan bu idarecilerin muhalefet zamanlarında devleti de devletçiliği de tenkit etmiş ve devleti tağut olarak görmüşlerdir. Tağut ne demektir? Tağut,  Allah’a tevhit nizamının karşısında yerle bir edilmesi gereken sistem, inanış demektir.</div>
<div></div>
<div>Demek ki bu tufeyli grup devletçilik kılıfı altında nefis ve gururlarını koruma altına almışlar; insan haklarına uysa da uymasa da devletin her aldığı karara uyun diyerek nefislerine halkı tapınmaya zorlamışlardır.  Kendilerinin yapmadığı şeyi insanlardan bekleyerek devletçilik kılıfı altında bir firavun düzeni kurmuşlardır.  İşine gelmedikleri her kanunu peynir ekmek gibi değiştirmeleri devlete değil de aslında onların nefislerine taptıklarını gösteren en açık delil ve ispatımızdır. Bunlara devletin hiçbir mekanizması hesap soramaz; layüseldirler. Devletçilik hesabına devletin ve halkın canına okurlar.</div>
<div></div>
<div>Devletin sağlamış olduğu imkân ve güç idareci kesimi azgınlaştırdığından ötürü nefis ve ruh terbiyesi devletin gücüne talip her insan için şarttır. Devletin gücü kendine emanet edildiği halde nefsine mağlup olmayan Osmanlı Sultanların nasıl bir ruh terbiyesi aldıkları ve hayat boyu bu terbiyeyi sağlayan yanı başlarında daima hocalarının bulunduğunu hatırlatmama gerek var mı?  Ruh ve ahlak terbiyesi Kuran hafızı olmak değildir. Namaz kılmak da değildir. İyi ezan okumak da değildir. Bütün bu hayırlı işleri yapanların ahlâk ve ruh terbiyesi almış olduğunu farz ederiz ve yanılırız. Ahlak ve ruh terbiyesi daha çok kendini icraatlarında muamelatlarında ve davranışlarda gösterir.</div>
<div></div>
<div>Mesela rüşvet besmeleyle alındığında ahlaki bir davranış haline gelmez. Masum insanları cihat ayetleri okuyarak zulmetmek zalim idarecileri mesuliyetten kurtaramaz. Ahlaklı yapmaz.  İki rekât namaz kıldıktan sonra milletin malını gasp etmekle alakalı kanunları onaylamak bu durumu hırsızlık ve rüşvet çerçevesinin dışına çıkarmaz. İlk önce bizi kötülüklerden uzaklaştırmayan böyle bir namaz ötelerde yağlı bir paçavra olarak suratımıza çarpılabilir.</div>
<div></div>
<div>Onun için diyoruz ki yönetim gücünün ve paraya dayalı imkanların insanı bozmaması ve ahlakını tahrip etmemesi için yöneticilerin ruhî ve ahlaki bir terbiyeden geçmeleri gerekir. Bu ruhi ve ahlaki terbiye alanlar kendi nefsani ve keyfi istekleriyle devletin isteklerini birbirine karıştırmazlar. Mesela devletin izzetiyle kendi izzetlerini birbirilerine karıştırmazlar. Devletin sermaye gücünü kendi sermaye güçleri gibi görüp sahiplenme zilletini cürmünü işlemezler. Fedakarlıkta bulunup kendi imkanlarını devlet ve milletlerinin menfaati için kullansalar da devletin imkanlarını çıkar sağlamak hesabına sarf etmekten Allah’a sığınırlar.</div>
<div></div>
<div>Bu adil idareciler görevden ayrılırken sahip oldukları sermayeleri göreve başladıkları zamanki sermayelerine neredeyse denktir ve izah edilebilir. İşte devletin ve kamunun imkanlarını ticaret süsü vererek herhangi bir servet oluşturma peşinde olmayan bu adil imamalar uyulur da itaat de edilir. Böylelerinin idaresinde olan yerler cennet bahçelerinden farksız, Hızır meclislerine denktir.</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: samanyoluhaber</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/keyfi-muamele-hukuk-sirk-ve-iteatimiz-huseyin-odabasi/">Keyfi muamele, hukuk, şirk ve iteatimiz | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Turgut Özal’ın Gücü &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/turgut-ozalin-gucu-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 May 2021 10:00:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<category><![CDATA[turgut özal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19372</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; asrın başında en etkili kelime hürriyetti. Namık Kemal’lerin Rıza Tevfikler’in Şinasi’lerin Mustafa Fazıl Paşalar’ın dilinden düşürmedikleri kelimeydi hürriyet. Bu Jön Türkler “hürriyet isteriz” diye yazdılar, gazeteler çıkardılar, efkar-ı ammede&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/turgut-ozalin-gucu-huseyin-odabasi/">Turgut Özal’ın Gücü | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<ol start="20">
<li>asrın başında en etkili kelime hürriyetti.</li>
</ol>
<p>Namık Kemal’lerin Rıza Tevfikler’in Şinasi’lerin Mustafa Fazıl Paşalar’ın dilinden düşürmedikleri kelimeydi hürriyet. Bu Jön Türkler “hürriyet isteriz” diye yazdılar, gazeteler çıkardılar, efkar-ı ammede bir vaveyla gibi çığlık olup afaka-ı âlemi çınlattılar. Çünkü karşılarında görünür, elle tutulur bir bir “istibdat” vardı ve baskı vardı. II. Abdülhamit’in baskısı vardı. Bazı haklı gerekçelrle de olsa II. Abdülhamit meşveretin kalbi hükmündeki parlemontonun etki ve tesirini sıfıra indirdi ve devletin her mekanizmasına Yıldız Sarayı’ndan hükmetmeye başladı.</p>
<p>“Hürriyet” diye diye Şarkın En Sevgili sultanını alaşağı ettiler. Derken İttihat ve Terakki partisi devlet yönetmini ele aldı. Fakat bu parti hürriyet diye diye ve istibdadı yok edecez vaidleriyle iş başına gelmesine rağmen zamanla daha müstebid, daha zorba ve baskıcı bir hal aldı. II. Abdülhamit dönemini aratır oldu. Rıza Tevfik bunun üzerine şiir bile yazdı. “Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,<br />
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.<br />
Sade deli değil, edepsizmişiz.<br />
Tükürdük atalar kıblegâhına.” diye.</p>
<p>Neticede anladık ki İttihat ve Tarakki Partisi ve Jön Türkler hürriyeti zatıyla değil araç olması hasebiyle istemişler. Su- istimal (korist) etmek için istemişler. Her idareci zorba gibi istasyona gelince terkedilecek, inilmesi gereken bir otobüs gibi görmüşler hürriyeti, anayasayı. Birilerinin de demokrasiyi bu gün öyle gördükleri gibi.</p>
<ol>
<li>Abdülhamid’i istibdadından dolayı tenkit eden sadece Jön Türkler değildi. Bediüzzaman da bu istibdad ve baskının yanlış olduğunu düşünüyordu. Çünkü haklı gerekçelerle de olsa Abdülhamid’in oluşturduğu bu baskı, karşı tarafın bu durumu su-istimal edip muhalefetin kemikleşmesine sebep oldu.</li>
</ol>
<p>Dahası bu istibdat(baskı) toplumların terakki dinamosu olan “hür düşünceyi” öldürdü. Hiçbir zaman bir devletin veya idarenin veya bir cemaatin endişelerinden kaynaklanan güvenlik tedbirleri fikir hürriyetini ortadan kaldıracak seviyede olmamalıydı. Bu durum kaza yapmasın diye bir arabayı trafikten men edip parkta çürümeye terketmekten farksızdı.</p>
<p>Neticede II.Abdülhamit döneminde hafiyecilikle güvenlik neredeyse zirve yaptı fakat çağı yakalamada motor hükmündeki fertlerin “hür düşüncesiyle” meydana gelen katkısı ortadan kaybolduğundan sistem(Osmanlı) 30 sene içinde durdu ve çöktü.</p>
<p>Giden “hür düşünceden” sonra sırasıyla Sultan gitti, devlet gitti ve din gitti..</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şiddet şiddeti doğurur</strong></p>
<p>Dinimiz bu denli bir vicdan hürriyeti istemesine rağmen bu günkü İslam alemindeki idare sistemlerinde, eğitim ve ticaret mantıklarında tam tersine istibdad ve baskıcı bir ruh hakimdir. Ve ne acıdır ki bu dayatma ve baskıcı tutumu dinimiz istiyormuş gibi hemen pek çok müslümanda büyük bir kabullenme vardır. İnsanlar kahvehanelerde, sohpetlerde konuşurken; “Böyle olmaz vuracaksın, asacaksın kardeşim, dozer gibi ağırlığını koyacaksın” cümlelerinin ne kadar da çok zikredildiğini duymuyor musunuz? Halbuki Proudhon(1809, 1856) diyor ki; “Şiddet şiddeti doğurur.” bitti. Bu sebepten dolayıdır ki pek çok meselesini şiddete ve kaba kuvvete baş vurarak halletmeye çalışan Müslümanlar maalesef,  hiçbir  problemini kalıcı olarak çözemediler.</p>
<p>Bu gün Ortadoğuda şiddet bataklığından beslenen müslüman görünümlü terör örgütlerinin İslam dünyasına  bir faydaları olmadı. Müslümanların sorunlarına çözüm üretemediler.</p>
<p>Bir yarım asır Türkiye devleti kürtlerin sorunlarını baskı ve şiddetle halletmek istedi fakat başarılı olamadı.</p>
<p>Kıbrısta müdahalede haklı da olsak baş vurduğumuz askeri tedbirlerden dolayı hala başımız ağrıyor.</p>
<p>Ortadoğu bataklığının oluşumunda maalesef büyük devletlerin hür düşünceyi askıya alan askeri müdahaleleri ve şiddete dayalı tedbirlerini de unutmamak gerekir.</p>
<p>Bu asrın başında durmuş hür düşünceyi temsil eden Bediüzzaman Hazretleri söyleyeceğini söylemiş: “Medenilere galebe ikna iledir, icbar ile değildir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hür Düşünce nedir, Ne değildir? </strong></p>
<p>Bi keren hür düşüncenin olabilmesi için her türlü düşüncenin var olması, hakkı hayat tanınması ve saygı gösterilmesi gerekir.</p>
<p>Bağnazlıktan uzak “ilim Çin’de de olsa alınmalıdır” prensibi esas olmalıdır<strong>. </strong></p>
<p>Fakat özgün düşünce asla bir yok etme, inkar tavrı ve zara verme düşüncesi, yıkma ameleyesi değildir.</p>
<p>Hür düşüncenin ana eksenini “salihat” oluşturur. Hür düşüncenin sahibi dimağlar aynı zamanda birer salihat kahramanıdırlar.</p>
<p>Hür düşünce çağın zamanın sorunlarını özgün bir şekilde ele alabilme, yetersizliği görme ve herkesiz tıkır tıkır işlediğini sandığı konularda dahi çözüm üretebilme yetisidir.</p>
<p>Mürekkep nizamlar kurup derin tahlil isteyen konuları ancak hür dimağlar çözebilirler. Beyni donduran hayatı paradigmaların cenderesine alan taasubun tek panzehiri vardır o da düşüncede hürriyetin temin edilmesidir.</p>
<p>Hürriyet sadece devletin altı ilkesinden biri değildir. Bin bir vesayet grupları karşısında müslümanlar olarak hür irademizi onurumuzla beraber kaybetmemek de gerekir.</p>
<p>Fakat hürriyet hiçbir zaman olur olmadık her konuda dostlarımız ve kardeşlerimiz hakkında dedi kodu  ve gıybet yapmak da değildir.</p>
<p>“Bir camianın fertleri, bir davanın hadimleri ve uzuvları birbirini tenkid illetine tutulup da tedavi edilmezse, o camiadan bir hayr beklenmemeli.”(Ahmet Özer, Zübeyr Gündüzalp, sf; 271)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dinde Hürriyet</strong></p>
<p>Diğer taraftan ne sebeple olursa olsun baskıcı rejimlerde hür düşünce inkişaf edemezdi. İlmin de tekniğin de manevî terakkinin de temel şartıydı hürriyet. Allah Kuran-ı Kerim’inde buyuroyor ki: “lâ ikrâhe fiddîn.”Dinde zorlama yoktur.”(Bakara, 256) Bu sözü mefhum-u muhalifiyle anlamaya çalışırsak dinde zorlama olmadığına göre dinde hürriyet vardır, seçme serbestisi vardır. Allah’ın serbes bıraktığı mesele, şahıs ve hususları baskı yaparak daraltmaya çalışmak en hafif ifadesiyle şirktir, Allah’ın işine karışmak ve dini tahrif etmektir</p>
<p><strong>Cüz&#8217;i irade</strong></p>
<p>Nur ekolunun temelinde çoğu müslüman cemaatlerinin aksine “hürriyet” vardır. Bediüzzaman; “En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan, hürriyetimdir.” (<strong>Emirdağ Lâhikası, mektup no: 6, s. 50</strong>) der. Çünkü din aliminin böyle demesi dinin temelinde hürriyetin yani cüz -i irade’nin olmasından kaynaklanır. Halbuki normal piyasa müslümanlarının mantığına göre; din alimi olan birinin “hayatımda en esaslı düsturum hürriyettir değil en önemli prensibim dinimin kurallarıdır” demesi gerekirdi. Fakat unutmamak gerekir ki hürriyet dinimizin de temelidir. Hürriyet manasına gelen cüz- i irade sadece insanda olduğundan insanoğlu dinle mükellef kılınmıştır<strong>. Kulluk sorumluluğunu üstlenen insanoğluna verilen yetkidir cüz i irade, seçme serbestliği.</strong> Dolaysıyla insanların cüz -i irade’lerini selbetmek, baskı altına alarak ortadan kaldırmak caiz değildir. Durumuna göre büyük günahtır. Çünkü cüz- i iradenin kaldırılmasi için baskı yapılmasına zülm diyoruz. Bir insanın İslamla müşerref olabilmesinin en temel şartı “akıl” değil midir aziz dostlar! Aklın ana işlevi de hürriyet yani serbest düşünme, yani tercih serbestliğidir. Kendi tercihlerini yapamayan dayatma ile hareket edilen bir ortamda, şahısta ve halkta aklın seçme mekanizması devre dışı bırakılmış demektir.</p>
<p>Bu bağlamda hürriyetimize sahip <strong>çıkmak aklımıza</strong> sahip çıkmak demektir. Hürriyetimize sahip çıkmak, dinimize <strong>dindarlığımıza sahip</strong> çıkmak demektir. Dahası insanı Allah serbest bırakmış olduğundan hürriyetimize sahip çıkmak <strong>insanlığımıza </strong>sahip çıkmak demektir. Allah bizi ne mecburen sevap işlemek zorunda olan melekleri gibi yaratmış ne de mecburen yaratılış programının dışına çıkamayarak öğrenme ve tereakki şansı olmayan hayvanlar gibi yaratmamıştır. İstibdad ve baskı velev ki hayır düşüncesiyle dahi olsa seçme hürriyetine zarar verdiğinden dolayı hem kulluk düşüncesine hem de yaratılış manasına terstir, zıddır.</p>
<p>Rivayet olunur ki 60 yıllardan sonra Zübeyr abiye diğer nurcular; “Hangi partiye oy verelim daha iyi olur. Dindar partiler var onlara oy verelim mi mesela” derler.</p>
<p>O da; “Kardeşler! Seçeçeğimiz insanların illa da dindar olmasına gerek yoktur. Çünkü, biz Diyanet işleri reisi seçmiyoruz. Hürriyetimizi kim temin ederse biz oyumuzu onlara veririrz.”</p>
<p>Çünkü Devletlerin ve milletlerin güçlenerek ilerlemesi de vicdan, fikir ve teşebbüs hürriyetine sahip olmalarıyla alakalıdır. ABD başkanı Obama başkanlık görevini bırakırken tarihi konuşmasında şöyle demişti: “Halkların hürriyetinden ve serbest düşünceden korkmayın. Demokratik düşüncelerini koruyarak fikir hürriyetine sahip bir topluluk güçlüdür. Fikir hürriyetine sahip olursak hiç bir düşman Amerika&#8217;yı yenemez. Çin’den ve Rusya’dan korkmamıza gerek yok.” Aşağı yukarı sözleri böyleydi.</p>
<p>93 yılında vefat eden Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal da hayatının son zamanlarında bu gerçeği şöyle ifade etmişti: “On senede çok şey değişti bu memlekette. Yol, su elektrik ve ulaşımda devrim niteliğinde şeyler oldu. Fakat bunlar çok önemli değil. Daha önemli bir şey oldu on yılda. Farklı fikirleri tartışma atmosferi oluştu. Farklı fikir sahibi insanlar, klikler ve partiler bir araya gelip fikirlerini tartışıyor olması, herkesin kendi fikrini rahatça ifade edebiliyor olması bir devrimdir Türkiye için. Fikirlerin serbestçe tartışılabildiği toplumlar güçlü olur, kuvvetli olur.”(İlgili video, yorumlu)</p>
<p>Rahmetli Turgut Özal’ın günümüze değin devam eden etkisini bu hür düşüncenin kendi içinde barındırdığı gücünde aramak gerekir. Çünkü hür düşünce bir güçtür.</p>
<p>Rahmetli Mehmet Ali Birand da Fethullah Gülen Hocaefendi’yi anlatırken;  “Fethullah Hoca diyor ki gel kardeşim karşılıklı konuşalım. Sen kendi fikrini söyle ben de kendi fikrimi söyleyeyim. Beğenmeyebilirsin zararı yok. Fakat düşüncelerimizi rahatça birbirimize anlatabilelim, ifade edebilelim.”(İlgli video, yorumlu)</p>
<p>Son oyuz sene içeresinde hizmetimizin bütün dünyaya açılabilmesini, Hocamızın hür düşüncelerinden kaynaklanan gücüne bağlamak gerekir.</p>
<p><strong>Dolayısıyla hür düşüncenin hakiki bir güç olduğunu her aklı başında olan insan bilir. </strong></p>
<p><strong>Velhasıl; fikirlerin sebest bir şekilde ifade edilebilmesi toplumları ve milletleri ayağa kalıdıran yegane kuvvettir.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Not: Bu yazı yazarımızın daha önce Zaman gazetesinde yayınlanan yazısından alınmıştır.</strong></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-weight: 400;"><b>Hizmetten | Hüseyin Odabaşı</b>              </span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/turgut-ozalin-gucu-huseyin-odabasi/">Turgut Özal’ın Gücü | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Pramitler( Ehram) ve Kâbeler &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/pramitler-ehram-ve-kabeler-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 03 May 2021 09:46:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19162</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir şehri meydana getiren mimari insan ihtiyaçlarını gidermek içindir. Yollar, köprüler ve dahası binalar hep insanların gereksiniminden kaynaklanır. Fakat bu insanların tabi ve doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan bu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/pramitler-ehram-ve-kabeler-huseyin-odabasi/">Pramitler( Ehram) ve Kâbeler | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şehri meydana getiren mimari insan ihtiyaçlarını gidermek içindir. Yollar, köprüler ve dahası binalar hep insanların gereksiniminden kaynaklanır.</p>
<p>Fakat bu insanların tabi ve doğal ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan bu tür eserlerin bazılarında insanlığın ezildiğini ve zulmün kibirle beraber payidar olduğunu görürüz.</p>
<p>Örneğin insanların ihtiyaçlarını karşılasın diye kurulan şehirlerimiz ne derece insan hayatına uygun ve sağlığımıza elverişlidir? Yaşadığımız binalar bizim aile ilişkilerimizin kuvvetlenmesine ne kadar katkı sağlıyor ne kadar zarar veriyor?  Şu an sosyal hayatımızda dinimize göre komşuluk hakkı diye ayrıca ele alınıp değer verilen mefhumdan eser kaldı mı? Yaşadığımız apartmanlar komşu ilişkilerimiz açısından tam bir mezaristanı andırmıyor mu? Bir elma veya meyve,  çekirdekten ibaret olmadığı gibi bir aile de çekirdekten ibaret olmamalı. Bulunduğumuz evlerimiz maalesef babaanneyi de sildi dedeyi de sildi attı. Dede ve torun halkasına yer olmayan bir dünyada huzurdan da nurdan da bahsedemeyiz. Tamamen betonların hâkim olduğu ve dolaysıyla yeşilin yok olduğu İstanbul veya Ankara gibi bir şehir planlayacaklarına mezarlık planlasalardı daha iyiydi. Bu betonlaşmanın içine bütün Ortadoğu devletlerinin Başkentleri maalesef dahildir.</p>
<p>Yeşilin öldüğü şehirlerde insanlık da ölür, yaşam da. Düşünebiliyor musunuz mezarlıklarımız bile şehirlerimizden daha yeşil ve daha huzurlu. Fakat orada yatanların ne oksijene ne de temiz havaya ihtiyaçları vardır.</p>
<p><strong>Fakat kabahati kendimizde aramalıyız. Yollarımızın uzunluğu ile övünür, gökdelenlerimizi görünce mutlu olur, köprülerimizle şaha kalkarız. Bu zaafımızı bilen iktidarlar da gökdelenlere gökdelenler ekler, kanal projeleri ile şehrin boğazını keser, köprü üstüne köprü yaparak bizi kendine hayran bırakmayı başarırlar. </strong></p>
<p>Başarırlar lakin neticede zülüm ve kibir şehirleri oluşmaya başlar. İnsanlığın yok sayıldığı, insana rağmen vücut bulan şehirler oluşur. İnsanî hasletleri bir kenara atarak şekle önem vermek Aristo’nun mimesis mantığına uyarak estetiği ve varlığı maddede aramak demektir ki bu aynı zamanda manayı öldüren ciddi bir zülüm ve kibir yoludur aziz dostlar!</p>
<p>Fakat doğayla barışık, insanı kucaklayan şehirler de vardır.</p>
<p>Bundan yıllar önce İsviçre&#8217;nin Zürih kentine gittiğimde şaşırdım ve şok olmuştum. Çünkü zenginlik ve refahın zirve yaptığı bir beldeye gidiyordum. Gökdelenler ve koca koca lüks binalarla şehrin cıvıl cıvıl ve  prıl pırıl olacağını hayal etmiştim. Çünkü İstanbul&#8217;dan daha varlıklı ve lüks olan bir şehir böyle olmalıydı. Fakat bu denli sadeliği görünce hayal kırıklığına uğradım. Şehre resmen ormanların içinden geçen bir yoldan girdik. Sabah kalktığımda şehrin göbeğindeki ağaçların arasından bizim Karadeniz köylerinde olduğu gibi sis ve duman bulutu kalkıp yükseliyordu.</p>
<p>Şehir doğayla barıştığında insanla da barışıktır.</p>
<p><strong>Şöyle bir etrafınıza ve tarihe bir bakın, zalim tıynetli idarecilerin yollarla binalarla yani müteahhit işleriyle ilgilenmeleri tesadüf değildir</strong>.</p>
<p>Mısır&#8217;a gideriz Piramitlere hayranlık duyarız. Esrar ve harikalığı ile alakalı belki binlerce film ve belgesel yapılmıştır. Yapılmıştır fakat bu dev Piramitleri o dönemde yaptıranların zalim olduğunu ve bu ehramların oluşumunda sayısız kölenin kan kusarak çalıştırıldığını unuturuz.</p>
<p>Ehramlar gibi yapılan yollar ve gökdelenler kimin faydası için yapılır? Zalimlerin saltanatının garantisi olması adına halkın gönlündeki büyüklük düşüncesinin çalınması için yapılır. İnsanoğlu eserden müessire geçer çünkü.  “Eseri dehşet büyük olanın kendi de muazzam büyüktür” diye düşünür.</p>
<p>Ve bu dev yapıtlarla kibir dev bir görüntü elde eder.</p>
<p>Seneler önce Bükreş&#8217;te Çavuşesku&#8217;nun sarayını ziyarete gitmiştim. Bin taneden fazla odası varmış sarayın. Muazzam bir saray.  Rehberimizin anlattığına göre; Çavuşesku, bu sarayın merdivenlerinden biri istediği gibi olmadı diye mühendisini öldürtüyor yeniden yaptırdığı o merdivenlerin temeline de o mühendisi gömdürüyor. Sarayın her kapısına bakan sokaklardaki simetri ve mimariye de hayran olmamak mümkün değil tabi. Paris Şanzelize caddesini taklit etmiş.</p>
<p>Sarayın şahsında zülüm taş taş dizilmiş ve göğe doğru çığlık olup yükselmiş.</p>
<p>Hz. İbrahim “Güneşi batıdan doğurup doğudan batıran bir Rabbim var deyince” (Bakara, 258) gerçek büyüklüğün kendine ait olduğunu göstermek isteyen Nemrut, gayet yüksekçe bir kule yaptı. Ve Alemlerin Rabbi’ne ok atmayı denedi, zavallı.</p>
<p>Şimdi düşünüyorum da; Nemrut&#8217;un mühendisleri bu kadar yüksek ve büyük bir kule yapmamış olsalardı Nemrut’un kalbinde Alemlerin Rabbine ok atacak kadar gurur ve kibir meydana gelebilir miydi?</p>
<p><strong>Zalimler ve aveneleri Allah’a dayanacaklarına yaptıkları altın tasmalı köprülerine, suyun yaratılışını görmeyip inşa ettikleri barajlarına, ölünce toprağın altında kaybolacaklarını unutup gökdelenlerine, saraylarına güvenip dayandılar. Ve de aldanarak aldattılar. </strong></p>
<p>Bir de insanların manevi ihtiyaçlarını karşılamak üzere temelinde hidayet, ihlas ve Allah’la irtibatın olduğu binalar vardır. Mekke’deki çok mübarek ve alemlere hidayet kaynağı olan Kbe böyle bir binadır (Al-i İmran, 96). Çünkü, Kabe’nin yapımında Hz. İbrahim’le Hz. İsmail, Rablerine gönülden yalvarıyor ve gözyaşlarıyla dua ederek çalışıyorlardı (Bakara,127).</p>
<p>Biz de yıllarca elimizdeki imkanlarımızı kullanarak iyi bir eğitim vermek amacıyla dualarla, niyazlarla, fedakarlıklarla modern kolejler, binalar yaptık. Kâbe misal bir neslin hidayetine vesile olan bu binalarda biraz zaman geçtikten sonra bazı müesseselerimiz itibarıyla burada çalışan öğretmen veya personelin hakkına hukukuna tam riayet edemediğimiz oldu mu?</p>
<p>Veya bazı lüzumsuz binaların yapımında kullandığımız sermayeyi bir neslin daha etkin rehberlik yapılacağı alanlarda kullanamaz mıydık?</p>
<p>Pek çoğunun temeli ihlasla ve fedakarlıklarla atılmış olsa da nihayetinde binalarımızın hidayet vericiliği ve rehberlik özelliğinin Kâbe gibi ilâhi bir teminat altında olduğunu söyleyemeyiz.</p>
<p>Bu durum ince bir terazidir. İnsana hizmet etsin diye yapılan bina, okul, köprü, ehram, yollar, şehirler..vb eğer zamanla ciddi hakların mahrumiyetine sebep olmaya başlıyorsa o hayır tabloları zamanla değişerek zülüm ve kibir tabloları haline gelebilir.</p>
<p>Böyle bir değişimden Allah’a sığınıyoruz.</p>
<p><span style="font-weight: 400;"><b>Hizmetten | Hüseyin Odabaşı</b>              </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/pramitler-ehram-ve-kabeler-huseyin-odabasi/">Pramitler( Ehram) ve Kâbeler | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir din ırkçılığın emrindeyse &#124; Hüseyin Odabaşı</title>
		<link>https://hizmetten.com/bir-din-irkciligin-emrindeyse-huseyin-odabasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2021 10:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hüseyin odabaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=18943</guid>

					<description><![CDATA[<p>Halkları Müslüman olan İslam dünyasının en önemli sorunu dinin (İslam&#8217;ın) sadece “Allaha has olarak”(Zümer, 39) ele alınmaması ve kalplerde olduğu gibi algılanamamasıdır. Bu durumun en önemli sebebi o devletlerdeki diyanet&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-din-irkciligin-emrindeyse-huseyin-odabasi/">Bir din ırkçılığın emrindeyse | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-weight: 400;">Halkları Müslüman olan İslam dünyasının en önemli sorunu dinin (İslam&#8217;ın) sadece “Allaha has olarak”(Zümer, 39) ele alınmaması ve kalplerde olduğu gibi algılanamamasıdır. </span><b>Bu durumun en önemli sebebi o devletlerdeki diyanet gibi teşkilatları üzerinden tabiri caizse dinin Allah’ın elinden alınıp bir teşkilatın, devletin veya milletin eline teslim edilmesi, hademe derekesine düşürülmesidir</b><span style="font-weight: 400;">. Bu tenzil(aşağılama) ve beşerileştirme, dinin kendini bir cemiyet/ırk yapısında bütün orijinalliği ve parlaklığı ile dinin kendini gösterememesinden dolayıdır.  Halbuki dinimizin bulunduğumuz cemiyette hem dünya hem de ahret noktasında bizleri terakkiye(yükselme) maruz bırakmasını istiyorsak onu orijiniyle ele alıp sadece Allah’a has kılmamız gerekir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Bugün Türkiye’de uzun müddet iktidarda kalan dinci bir siyasi parti tarafından din, kendi bağlamından koparılarak bir millete has hale getirildi. Değişik bir milliyetçilik türedi yani.   İlk etapta güzel ve harika gibi görünen bu ilişkiden maalesef en büyük zararı neticede yine dinimiz görmüştür. Neden? Çünkü, söylemlerin kesişimini siyasal iktidardakilerin iradeleri belirlemektedir. Örneğin dinimizin kriterlerine göre düşman olarak belirlenmesi mümkün olmayan bir yapıyı(cemaat) önce siyasi irade keyfine göre düşman olarak tayin etmekte ve daha sonra da dinimizin düşman/isyancılarla alakalı belirlediği hükümlere baş vurulmaktadır. Bir profesörün “namaz kılsalar da oruç tutsalar da bu isyancılar idam edilmelidir” iğrençliği hala kulaklarımızda çın çındır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Veya bir örnek daha verelim; “Vatan sevgisi imandandır” hadisine göre herkesin kendi vatanını sevmesi gerekir. Fakat bu istenen sevgi her vatan için geçerli midir? Ya vatanlarınız zülüm makinesi haline geldiyse ne olacak? Kuran-ı Kerim’de dinini zülüm bahanesi ile yaşayamayanlara meleklerin verdiği cevap enteresandır: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya.” (Nisa, 97) Demek hicretle terkedilmesi gereken vatanlar bu sevgi çerçevesine asla dahil değildir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yani siyasetçilerin (siyasal İslamcıların) kendi menfaatleri doğrultusunda belirledikleri pek de dinimize uymayan politikalarına ayet ve hadis kaynaklı destek aramalarına dinin derekesi ve su i istimali nazarıyla bakıyoruz.  Hz. Musa(a.s) ile semadan taptaze inen Museviliğin zamanla Yahudilerin şahsında İsrailoğullarına has hale getirilmesi gibi bir durumdur bu. </span><b>Maalesef bugün Müslüman devletlerin ve milletlerin yaşadığı coğrafyalarda İslamiyet algılanma şekli itibarıyla Allah’a değil de bulundukları coğrafyaların milliyetlerine has kılındıklarından dolayı Musevilikle aynı akıbete maruz kalmıştır. Yani bir manada Yahudileşmiştir.     </b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Mahiyeti riya ve gösteriş ve propaganda ile bu derece zedelenen bir dinin kendinden beklenen semere ve fonksiyonu eda etmesi mümkün değildir. Böyle ırkçılığın gölgesinde kalan bir din ahlak üretmez mesela. Saliklerindeki ibadet görenek ve tiryakilikten öteye geçmez. İbadetler merasim tadında cereyan eder. Her şey folklor edalı bir ritüeldir artık.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Ali Fuat Başgil hocanın da iddia ettiği gibi Dinin bir milletin ırkçılık duygusunun emrine verilmesinden ise laisizmle kendi haline bırakılması çok daha iyidir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Diğer taraftan din ve iman duygusu ile ırkçılık maalesef birbirine zıttır. Bir türlü uzlaşı noktaları olsa dahi biri diğerinin rağmına ilerler, işler.  Irkçılık duygu ve düşüncesinin bir millette aşırı derecede ilerlemesi dinî duygu ve uygulamaları yok etmiyor amma dini kendisine hizmetçi haline getiriyor. </span><b>Yani daha kötüsü oluyor. Çünkü, dini Allah’tan alıp bir milletin, zümrenin veya teşkilatın emrine vermek hem dine hem de o milletin fertlerine zarar verir.  </b><span style="font-weight: 400;">   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Vatan, millet duygu ve temlerinin bir millette yükselmesinin bir sınırı olmalıdır.  Irkî ve millî düşüncelerin Din ve diyanetin bir parmak altında olarak dinimize ve ahlâkımıza hizmet eder durumda olması gerekir. Irkçılık düşüncesinin gemi, dizgini bütün ırkları ve kâinatı yaratan Rabbimiz ’in gönderdiği dinimizin elinde olmalıdır. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Çünkü ırkçılığın aslında çok da kriter ve prensipleri yoktur.   Türkü Türk yapan veya İngiliz&#8217;i İngiliz yapan bir kriter, yazılı bir eser veya eserlerin olmadığını biliyoruz. </span><b><i>Mesela insan hangi kriterlere uymalı ki Alman milletinden sayılabilsin. Bu yaratılıştan gelen ilahî bir tercihtir. Şartlara, prensiplere ve kaliteye göre yapılmış bir tercih veya taksim değildir. </i></b></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Din Allah’a değil de bir millete has hale getirilirse ne gibi zararları olur?</span></p>
<ol>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Dini o ırkın hizmetçisi durumuna düşürmüş oluruz.  </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Irkın hizmetçisi derekesine düşürülen bir dinin üzerinden siyasetçiler, dine inanan saf zümreleri aldatırlar, manipüle ederler. Bu noktada, bu durumda olan bir din tam bir afyondur. Kitleleri uyutma aracıdır.  </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Din böylece evrensel özelliğini kaybeder.</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Din, savaş ve çatışmaların aparatı durumuna düşer. Haçlı seferleri bunun en bariz örneğini teşkil eder. Dinin şartlarını kabul etmediği ırk hesabına ve gurur niyetine yapılan savaşların din savaşları olarak algılanmasına sebep olur. Çünkü niyetinde Allah adının yüceltilmesi bulunan ve dinin şartlarını kabul ettiği ve sınırlarının yine onun tarafından çizildiği hukuki çerçeveye uyan savaşlar din adına yapılan savaşlar olarak görülebilir. (Bakara, 190)</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Bir milletin kimliği ile eriyik haline gelmiş dinin diğer millet veya toplumlar tarafından kabullenilmesi mümkün olmaz.  Çünkü din değiştirmek mümkündür ancak ırkı değiştirmek mümkün olmaz. Irk yereldir, din ise evrenseldir. Evrensel olanı yerel olanının emrine vermek onu dondurmak, betonlaştırmak demektir. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Milletin egosu karşısında teslim olmuş olan bir din kendinden çok şey kaybeder. Toplumun zaaf ve ahlaksızlıkları dahi dinden bilinir. Ve böyle bir din zamanla kaybolur, bozulur. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Irkçılığın gölgesinde kalarak bodurlaşan dinler zamanla o toplumun gelenek ve göreneklerinden biri haline dönüşür, gelir.  O kadar!</span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Irkçılığın pençesi altında kalan bir din kendi bütünlüğünü ve orijinalliğini de kaybeder. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Irkçılığın hâkim olduğu yerlerde din, yaşlıların, acuzelerin, fakirlerin, hastaların ve dağlarda yaşayanların dini haline gelir. </span></li>
<li style="font-weight: 400;" aria-level="1"><span style="font-weight: 400;">Menfi milliyet anlamındaki Irkçılık ile din; Hz. Âdem ile Şeytan arasındaki kavga kadar eski bir maziye dayanıyor gibidir. Neredeyse Âdem ve Şeytan kadar birbirine zıttır. Şeytan dememiş miydi; “Ben ona secde etmem. Çünkü beni ateşten O’nu (Adem’i) de topraktan yarattın.” (Araf, 12) Irkçılığın elinde de aslında Şeytan’da olduğu gibi kuru bir gurur ve kibirden başka bir şey yoktur. Bu bakımdan ırkçılık, liyakat esasına dayanmayan iddialar bütünüdür desek sezadır. </span></li>
</ol>
<p><span style="font-weight: 400;">Kuran’ın ırkçılığa kesip biçtiği seviye tanıma ve tanışmadır.  Muavenetin teshili(kolayı) için buna lüzum vardır</span><b>.  </b><b> “</b><b>Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle </b><b><i>tanışmanız </i></b><b>için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli ve en üstününüz O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.” (Hucurât, 13)</b></p>
<p><b> Dine k</b><span style="font-weight: 400;">ap olmalı milliyet. O aslın imanın ve diyanetin yerini almamalı. Su gibidir imanımız. Kabı değişik değişik olabilir. Milliyet kapları değişik olup kaba göre şekil alsa da diyanetimiz, aslı özü bir olur, zararı olmaz. Hatta su için kap nasıl olursa olsun kaçınılmazdır. Bu yüzden yüce Kuran; “Siz dinden yüz çevirirseniz Arap kavmi diyor, Allah başka kaplara koyar dinini de kaybeden siz olursunuz. (Mealen, Maide, 54) </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Yani din tamamen bir milletin malı haline gelirse diğer milletler ve ırklar de başka milletlerin esareti altına girmek istemeyeceklerinden bu durum dinin yayılmasın ve başka milletler tarafından kabul edilmesine engel olur. Hucumat ı sittede Üstadımızın ırkçılığın bu yönünden bahsetmesi sebepsiz değildir.  </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b>Ekseri dinimizden rahatsız olan</b><b><i> “gizli yapılar” (komite ı sırrıye), “dinden kitaptan rahatsızız” deyip direk dinle mücadele etmek yerine, milliyet ve vatan duygularını tahrik ede ede o kadar ifratkârane bir seviyeye getiriyorlar ki; o toplumda, millet vatan duygularının yanında din ve diyanete artık nerdeyse yer de kalmıyor, ihtiyaç da kalmıyor. </i></b><i><span style="font-weight: 400;"> </span></i><span style="font-weight: 400;">Bu bakımdan</span> <span style="font-weight: 400;">Bediüzzaman Hazretleri’nin döneminden itibaren hasbi ve fedakâr bir şekilde diyanet duygusu ile hareken eden hizmet insanlarının </span><b>vatan ve millet düşmanı</b><span style="font-weight: 400;"> olarak yaftalamaları boşuna değildir.</span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Bir şart ve kuralı olmadığından dolayı da çok tembel ve nefisperestlerin milliyetperverlik hoşuna gidiyor. Din diyanet ise teat ve şartlara uyma gibi prensiplerinden ötürü çoğu tembellere sakil geliyor, ağır geliyor. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> Irkçılık karşısında önem ve değerini kaybeden din ise zamanla Max Weber’in  tespiti üzerine   Protestan ahlakının, kapitalizmin ruhunu oluşturduğu gibi artık o din (İslamiyet) de bulunduğu milletin ırkçılığına bağımlı, onun sadakasına muhtaç hale gelir. Irkçılığı esas alan halkların gözünde İslam&#8217;ın değeri de ırkçılığa verdiği destek nispetinde olur.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Evet zaman zaman siyasi manevra sağlamak hesabına işine gelmediğinde dini reddeden veya köşeye sıkıştıran, dolaysıyla bodur bırakan bir ırkçılık değil de dinle barışık hatta edille-i şeriyede “</span><b>örfün</b><span style="font-weight: 400;">” yerini alan bir milliyet şekline veya gelenek mahiyetine ihtiyaç vardır. Çünkü dinimizde ırkın sebebi hikmeti tanışmak, değer ve kıymeti de örfün zeminini oluşturmasından ibarettir.   </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;">Velhasıl; dinin bulunduğu topluma dünya ve ahret saadetini temin edebilmesi için siyaset vasıtasıyla ırklara veya milletlere değil de sadece Allah’a has kılınması gerekir. </span></p>
<p><span style="font-weight: 400;"> <b>Hizmetten | Hüseyin Odabaşı</b>               </span></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bir-din-irkciligin-emrindeyse-huseyin-odabasi/">Bir din ırkçılığın emrindeyse | Hüseyin Odabaşı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
