<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hulûsî Yahyagil arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/hulusi-yahyagil/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/hulusi-yahyagil/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:19:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.3</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Hulûsî Yahyagil arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/hulusi-yahyagil/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Buna da Sadakat Denir</title>
		<link>https://hizmetten.com/buna-da-sadakat-denir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Jul 2023 07:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Hulûsî Yahyagil]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Üstad]]></category>
		<category><![CDATA[Sungur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=32694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aradan 20 yıl geçmişti. Hasret öyle bir noktaya gelmişti ki dayanmak artık mümkün değildi. Yerini bilse hemen gidecekti. Okuduğu her risale özlemini bir nebze olsun gideriyordu da bu ayrılığa o&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/buna-da-sadakat-denir/">Buna da Sadakat Denir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aradan 20 yıl geçmişti. Hasret öyle bir noktaya gelmişti ki dayanmak artık mümkün değildi. Yerini bilse hemen gidecekti. <strong>Okuduğu her risale özlemini bir nebze olsun gideriyordu da</strong> bu ayrılığa o yüzden dayanıyordu yüreği belli ki. Ama hasret ateşi içten içe kor olmaya devam ediyordu. Veysel Karani’nin Efendimiz’e (s.a.v.) kavuşma iştiyakı vardı ya hani. Bu da ona benzer kutsi bir duyguydu işte. Bir gün nasılsa Üstad’ının Emirdağ’da olduğunu öğrendiğinde “Artık tamam!” demiş ve “Ne olursa olsun onu tekrar görmeliyim” düşüncesiyle düşmüştü yollara.</p>
<p>O günkü şartlarda 1000 km’ye varan mesafeyi aşmak kolay değildi. <strong>Kâh trenle, kâh otobüsle yol alıyor, bir vasıta olmazsa ayaklarının dermanı kesilinceye kadar yürüyordu.</strong>1950’li yıllar. O zaman da aşılıyordu işte bir şekilde aşılmaz gibi görünen o yollar.</p>
<p><strong>Sadakat öyle bir iksirdir ki engel tanımaz, mesafelere aldırmaz.</strong> Sadakatte öyle bir sır vardır ki yolları hatıralara bağlar. O yolun her bir dakikasında belki saniyesinde buluşma anına ait renkler, desenler, tatlı tatlı hatıralar…</p>
<p>20 yıl önceydi. Onunla ilk karşılaşma anı ne güzeldi.</p>
<p>O, Üstat hazretlerini  bir şeyh olarak tasavvur ediyordu. Üstat bu durumu fark etmişti. Koluna girip bir oda içinde gezinir gibi yürürken; “<strong>Kardaşım, ben şeyh değilim, ben imamım; hani İmam-ı Rabbânî, İmam-ı Gazâlî gibi</strong>” demişti. O zaman anlamıştı kiminle birlikte olduğunu. Bu ilk görüşmeye ait bir anlık kare, onu daha bir heyecanlandırmış, kavuşma iştiyakı daha bir artırmıştı.</p>
<p><strong>Günler sonra Emirdağ’a yaklaşmış, artık günler, saatler değil dakikaları saymaya başlamıştı.</strong> Otobüsten indi, elindeki adrese koşar adımlarla yürüdü. Üstadının kaldığı evi uzaktan görünce heyecanı doruğa ulaştı. <strong>Az sonra nefesini tutup kapının tokmağına bütün ruhuyla, kalbiyle inceden bir</strong> dokunuverdi. Biraz sonra kapı hafif bir şekilde açıldı ve “<strong>Buyrun ben Sungur”</strong> sesi ile irkildi. Az bir durakladıktan sonra “<strong>Ben de Hulusi</strong>” dedi ve devam etti; “Üstadımızı ziyarete gelmiştim.” Sungur abi sesini kısarak; “<strong>Şu anda Üstadımız istirahatte daha sonra gelseniz</strong>.” dedi. Hulusi abinin uzaklardan geldiğini tahmin edememişti . O da boynunu büküp “Olur” demiş ve ayrılmıştı  kapıdan. Dört gözle beklediği vuslat gerçekleşmemişti. <strong>Üzgün bir şekilde otobüs terminaline doğru yürümeye başladı</strong>. Derin bir iç çekerek;“Demek ki vakit gelmemiş, kısmet değilmiş” diye mırıldandı.</p>
<p>Zaman bazen farklı şeyler mırıldanır insana:</p>
<p>“Çekilip nur-u hidayet yine zindan olacak!<br />
Yine firkat, yine hasret, yine hüsran olacak.<br />
Yine sen, yaş yerine kan akıtıp ağla gözüm.<br />
Çünki hicran dolu kalbim yine hicran olacak”<br />
(Hasan  Feyzi).</p>
<p>Bu arada Üstat Hazretleri uyanmış ve Sungur abiye seslenmiştir. Sungur abi, “Buyur Üstadım” diyerek odaya girdi. Üstat “<strong>Sanki Hulusi’nin kokusunu alıyorum”</strong> deyince, Sungur abi, “Üstadım biraz önce kapıyı birisi geldi, adı Hulusi’ymiş. Siz istirahat ettiğiniz için daha sonra gelmesini söyledim.” dedi.  Üstad heyecanla; “<strong>Derhal onu bul gel!</strong>” diye emretti. Sungur abi, soluk soluğa terminale koştu. Hulusi abi bulduğu ilk minibüse binmiş, minibüs de hareket etmek üzeredir. Sungur abi hemen minibüse girdi ve Hulusi abinin kulağına yavaşça; “<strong>Abi Üstadımız sizi bekliyor</strong>” diye fısıldadı. <strong>Bu sözü duyan Hulusi Abinin adeta ayakları yerden kesildi ve “Olur kardeşim” deyip minibüsten iniverdi.</strong></p>
<p><strong>O vuslat anını anlatmaya kelimeler yetmez!</strong> Birbirlerine öyle sarıldılar öyle ağladılar ki… Ancak Hulusi abi orada fazla kalamadı, o günkü şartlar buna el vermiyordu. Üstadın kaldığı ev gece gündüz gözetim altında idi. Beş on dakikalık güzel muhabbetten sonra Hz. Üstat Hulusi abiye “Kardaşım sen 20 yıldır manen benim yanımdasın” deyince Hulusi abi de “Üstadım ben de sizin yanınızdan hiç ayrılmadım” diye cevap verdi.</p>
<p>Hulusi abi, 20 dakika kadar süren vuslattan sonra tekrar terminale gitmek üzere kapıdan çıktı. Bu kısa görüşme ona büyük bir alemin kapılarını açmak gibi bereketli olmuştu. O yolda gönül haşyeti ve gözyaşları ile yürürken Sungur abi arkasından koşar adım gelip, Üstat hazretlerinin, “Hulusi ile yirmi dakika görüşme bana yirmi gün gibi geldi” dediğini iletti. Hulusi abi teşekkür etti ve derinden bir hamd ile yoluna devam etti.</p>
<p><strong>Hazreti Üstat talebelerini her duasında andığı gibi talebeleri de onu hiç unutmaz</strong>, eserleri okurken, yazarken manen hep onunla birlikte olurlardı. Bu manevi güç ve kuvvet ile iman nurunu etrafa neşretmeye devam ederlerdi. Hulusi abinin aşk ve iştiyakı da buna bağlı idi. Demek o eserlerin sahibi hakiki bir iman ile hareket ediyordu. Bu yüzden onun eserlerini elmas kıymetinde bilmek gerekiyordu.</p>
<p>Şimdi onlar bu dünyadan göçüp gitmiş olsalar da eserleri bizlere de çok şey anlatmaya devam ediyor. Bizler de Üstat ile manen görüşmeler yapabiliriz. O eserlerin satır aralarından onun hisleri ile hislenir, aşkı ile aşklanır, derdi ile dertlenebiliriz.</p>
<p><strong>Keşke herkesin evinde küçük bir ders odası bulunsa</strong>; orada ebeveynler, büyükler sözü dönüp dolaştırıp sohbet-i Canan’a getiren rehberler olsa yani her bir evin, her bir müessesenin ötelere açılan aydınlık pencereleri bulunsa. <strong>Kainat; Kur’an perspektifi, Efendimizin adesesi, Risale-i Nur gözlüğü ve pırlantaların dürbünüyle seyredilebilse</strong>. Böylece her bir mekan ashab-ı Suffanın yaşadığı gibi bir mübarek mekana dönüşse.</p>
<p>Her bir yuvada veya her bir toplulukta günlük, haftalık ve aylık mini programlar yapılsa. Sonra da Allah’a teveccüh ederek: “<strong>Ya Rabbi! Bizi insan olarak yarattın, kendine muhatap ettin, bize bunun hakkını verme yollarını göster</strong>” duaları ile yola devam edilse.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-32695" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/07/WhatsApp-Image-2023-07-07-at-17.15.29.jpeg" alt="" width="528" height="490" /> <img decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-32696" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/07/WhatsApp-Image-2023-07-07-at-17.15.28-605x700.jpeg" alt="" width="605" height="700" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/07/WhatsApp-Image-2023-07-07-at-17.15.28-605x700.jpeg 605w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/07/WhatsApp-Image-2023-07-07-at-17.15.28-768x889.jpeg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/07/WhatsApp-Image-2023-07-07-at-17.15.28-585x677.jpeg 585w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/07/WhatsApp-Image-2023-07-07-at-17.15.28.jpeg 828w" sizes="(max-width: 605px) 100vw, 605px" /></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/buna-da-sadakat-denir/">Buna da Sadakat Denir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hulûsi Ağabeyden anekdotlar &#124; Safvet Senih</title>
		<link>https://hizmetten.com/hulusi-agabeyden-anekdotlar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2020 19:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[gül bülbül]]></category>
		<category><![CDATA[Hulûsî Yahyagil]]></category>
		<category><![CDATA[safvet Senih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9412</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hulûsî Yahyagil Ağabey kibarlığın sonradan kazanılamayacağını şöyle bir kıssa ile anlatırdı: “Büyük zatlardan birisi hizmetçisiyle birlikte bir dostuna misafir olur. yemekte pirinç pilavı yerken pirinç tanelerinden bir kaçı o misafirin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hulusi-agabeyden-anekdotlar/">Hulûsi Ağabeyden anekdotlar | Safvet Senih</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>Hulûsî Yahyagil Ağabey kibarlığın sonradan kazanılamayacağını şöyle bir kıssa ile anlatırdı:</div>
<div></div>
<div>“Büyük zatlardan birisi hizmetçisiyle birlikte bir dostuna misafir olur. yemekte pirinç pilavı yerken pirinç tanelerinden bir kaçı o misafirin sakalına dökülür. Hizmetçisi, ‘Efendi gül dalına bülbül kondu’ der. Ev sahibi, misafir hizmetçinin bu kibarlığına hayran olur. Odadan dışarıya çıkınca kapı aralığından kendi hizmetçisine, ‘Gördün mü ne kadar kibar bir hizmetçi’ der. Hizmetçi de, ‘Efendi bunda ne var, onu ben de derim’ der. Ertesi gün yemekte ev sahibinin sakalına pirinç tanesi düşer. Hizmetçisi, ‘Efendi, kapı aralığında dediğin şey oldu!’ der.”</div>
<div>Hulusî Ağabey, Risale-i Nurdan ders yaparken, sohbet esnasında cemaatin dinleme durumunu takip eder, usandırmazdı. Bazen fıkralar anlatırdı. Bir gün birisinin kaba kuvvetle hizmeti söz konusu edildi. Tebessüm ederek, ‘Olmaz! Böyle hizmet edilmez’ deyip şu fıkrayı anlattı:</div>
<div>“Bizim Harput’ta bir kabadayı varmış. Herkes şerrinden korkarmış. Bir Cuma günü, ‘Bugün bir sevap işleyeyim’ demiş. Kaması belinde sokağa çıkmış.  Bir gayr-i Müslime rastlamış. Kamayı çekmiş, ‘Ulan kâfir yat yere!’ demiş. Ve adamın göğsüne basmış. ‘Ulan Müslüman ol, benim sevap kazanmam lâzım!’ demiş. Adamcağız korku belası, ‘Olayım ama ne demem lâzım?’ diye sormuş. Kabadayı, ‘Ben bilmem, ne dersen de ve Müslüman ol!’ demiş” Hulusi Ağabey bunu anlattıktan sonra, ‘İşte bunlar da bizim Harputlu kabadayı gibi sevap işliyorlar!’ demiş…</div>
<div>Vehbi Vakkasoğlu Ağabey diyor ki: “Hacı Mahmut Ağabey Adıyaman’da hizmetin zorlaşması üzerine Hulûsi Ağabeye: ‘Ağabey müsaade edin artık, başka bir yere taşınayım. Orada hizmet edeyim’ demeye getirecek şikayetlerini yana yakılan anlatıyordu. Hulûsî Ağabey, ‘Tamam mı Hacı Mahmud?’ dedi. ‘Tamam’ deyince, yüzünde tebessümle unutamadığım bir söz söyledi. Çok da zarif nükteleri olurdu. ‘Hacı Mahmud, hakikaten Adıyaman’dan sen git! Ama sen bir yere gidebilirsin’ dedi. Hacı Mahmud beklediği cevabı bulmuş gibi iştiyakla gözlerini dikti. ‘Tamam ağabey, nereye gideyim?’ dedi. O  günlerde de AY’A GİTMEK  konuşuluyordu. ‘Ay’a git, Ay’a!’ dedi. Ben gayr-i ihtiyarî güldüm. Hacı Mahmud Ağabey bozuldu. ‘Otur yerinde, be dünyanın her tarafını biliyorum, gideceğin yerin farkı yoktur. Hem sıkışınca cepheden kaçmak olur mu? Devam et!’ dedi.”</div>
<div>Bilal İslamoğlu diyor ki: ‘Cemaate uyku basınca fıkra anlatırdı. Güldürür, havayı dağıtırdı. Bir gün yine dersteydik. ‘Size FONFİŞAR’den bahsedeyim mi?’ dedi. ‘Nedir FONFİŞAR?’ dediler. ‘Bir zaman bir hoca varmış. Talebeleri ne sorsalar cevap verirmiş. Talebelerin içinde zeki biri varmış. ‘Bu hoca ya çok şey biliyor ya da bizi uyutuyor. Bunu bir imtihan edelim!’ demiş. Orada kaç kişi varsa baş harfini almışlar, FONFİŞAR çıkmış. Demiş: ‘Hocam bir şey soracağım.’ ‘Sor’ demiş. ‘FONFİŞAR  ne demek?’  Hoca hiç düşünmeden, ‘Haaa! FONFİŞAR mi? O çok mühim, anlatayım’ deyince hepsi birden ‘Hocam bırak, sen bizi bugüne kadar  oyalamışsın’ deyip foyasını meydana çıkarmışlar.”</div>
<div>Halil İbrahim Yelkaya diyor ki:</div>
<div>“1971 yazıydı. Mustafa Sungur, Mahmud Allahverdi, Nazım Gökçek, Abdülkadir Badıllı yanlarında kalabalık bir grupla Elazığ’a gelmişlerdi. İkindi dersine katıldılar. Akşam dershanede kaldılar. Dershanemiz geniş bir bahçe içerisinde iki katlı bir Elazığ eviydi. Ev sahibi olarak ben hizmet veriyordum. Yatma vakti geldiğinde ağabeylerimizi odalara yerleştirdim. Yanlarında gelenler açıkta kaldılar. Hemen altlarına yatak olarak salon halısını ve yaslanılan  sert yastıkları da yastık yaptım, üzerlerinde de halı örterek salonda yatırdım. Sabah kahvaltısından sonra Erzurum’a gittiler. O gün Hulusi Ağabey ikindi dersi için geldi. Bana ‘Oku bakalım Hataylı’ dedi. Mektubat’tan okuyorduk. Biraz okuduktan sonra ‘Dur bakalım. Dünkü misafirleri burada nasıl yerleştirdin? Yatağı yorganı nasıl hallettin?’ dedi. Ben de ‘Halı palasın canı sağ olsun ağabey!’ dedim. ‘Nasıl yani?’ deyince durumu anlattım. Tebessümü aşan bir kahkahayla güldü. Bu söz çok hoşuna gitmişti. Henüz çocuk yaşta birinin böyle pratik bir çözüm bulması ve bunu ‘halı palas’ diye adlandırması kendisini keyiflendirmişti. ‘Aferin’ dedikten sonra, ‘Bundan sonra senin adın Halil İbrahim değil, Halı palas’ dedi. Ondan sonra Elazığ’da adım Halı Palas olarak kaldı…”</div>
<div>Hulusî Ağabey diyor ki: “Ben, Yarbay iken pek az bir müddet Konya’nın bir ilçesinde askerlik Şube Reisliği yaptım. Bir gün  pencereden bakarken, yürümeye yeni başlamış, ayakta duramayacak derecede bir çocuk gördüm. Evlerinin ön kısmında develerin durduğu bir yer vardı. O çocuk yavaş yavaş yürüyerek gitti, develerin bir tanesinin yularından yapıştı. Yeni yürümeye başlamış bir çocuk ne yapacak diye ben de ibretle bakıyorum. Deve kocaman cüssesiyle yavrunun iradesine tabi oldu. (…) ‘Fesübhanallah!’ dedim. Bu iş tabii mi? Koca deveyi bu kadarcık çocuk yularından tuttu çekti. (…) Kendimizi Allah’a karşı bu kadar iktidarsız, zayıf ve âciz görürsek, o zaman Cenab-ı Hak bize merhamet eder, sıkıntılarımızı çeker alır.”</div>
<div>Zaten hep öyle olmuyor mu?  Hulusî Ağabeyin dediklerine defalarca şahit olmadık mı?</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak: Samanyoluhaber | Safvet Senih</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/hulusi-agabeyden-anekdotlar/">Hulûsi Ağabeyden anekdotlar | Safvet Senih</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
