<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>hadis arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/hadis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/hadis/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:18:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>hadis arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/hadis/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>&#8216;Ümmetim Hakkında Korktuklarım&#8217; Raflardaki Yerini Aldı</title>
		<link>https://hizmetten.com/ummetim-hakkinda-korktuklarim-raflardaki-yerini-aldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 May 2023 12:30:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin Hakkında Korktuklarım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=31997</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Ali Ünsal’ın kaleme aldığı &#8216;Ümmetim Hakkında Korktuklarım&#8217; Süreyya Kitap&#8217;tan çıktı. Kitap, Peygamber Efendimiz’in ümmeti hakkında endişe ettiği durumlarla ilgili bazı hadis-i şeriflere yer veriyor. Kitapta yer alan hadisler, Kur’ân,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ummetim-hakkinda-korktuklarim-raflardaki-yerini-aldi/">&#8216;Ümmetim Hakkında Korktuklarım&#8217; Raflardaki Yerini Aldı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dr. Ali Ünsal’ın kaleme aldığı &#8216;Ümmetim Hakkında Korktuklarım&#8217; Süreyya Kitap&#8217;tan çıktı.</p>
<p>Kitap, Peygamber Efendimiz’in ümmeti hakkında endişe ettiği durumlarla ilgili bazı hadis-i şeriflere yer veriyor. Kitapta yer alan hadisler, Kur’ân, Sünnet, selef-i salihinin sözleri ve ehl-i sünnet âlimlerinin yorumlarıyla izah ediliyor. Ayrıca konuyla ilgili bazı âlim zâtların dikkat çekici yorumlarından da alıntılar yapılıyor.</p>
<p>Kitapta, “Riya, obezite, tembellik, kadın ve içki, sultana yaltaklık etmek ve kaderi inkâr” gibi birçok başlık yer alıyor.</p>
<p>Günümüz dünyasına ışık tutan kitaba <a href="https://www.sureyyakitap.com">Süreyya Kitap</a> internet adresinden de ulaşılabilir</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_46883"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/U3JHqttuJ8w?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/ummetim-hakkinda-korktuklarim-raflardaki-yerini-aldi/">&#8216;Ümmetim Hakkında Korktuklarım&#8217; Raflardaki Yerini Aldı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hep Ayakta Dur Sakın Yıkılma</title>
		<link>https://hizmetten.com/hep-ayakta-dur-sakin-yikilma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Yavuz Şeker]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 May 2023 10:11:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Dik dur sakın yıkılma]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=31946</guid>

					<description><![CDATA[<p>İstikamet, doğruluk üzere ayakta kalmayı istemek, düşmemeyi murat etmektir. Kıyamın sürekliliğini talep etmek de denebilir. Dinin istediği çizgiyi her daim devam ettirmek, yalpalamamak, sapmamak elbette kolay değildir. Şaşmaya açık yaratılan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hep-ayakta-dur-sakin-yikilma/">Hep Ayakta Dur Sakın Yıkılma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İstikamet, doğruluk üzere ayakta kalmayı istemek, düşmemeyi murat etmektir. Kıyamın sürekliliğini talep etmek de denebilir. Dinin istediği çizgiyi her daim devam ettirmek, yalpalamamak, sapmamak elbette kolay değildir. Şaşmaya açık yaratılan beşer için istikamet isteği, hiç eksik edilmemesi gereken dualardandır. O yüzden bizler, her vakit namazlarımızda defalarca onu isteriz. Bu isteğimiz, gönüllerimizdeki potansiyel hayır meyelanına kuvvet verir. “İstiyoruz madem, öyleyse dikkat edelim, yolunda bulunalım” düşüncesi hâkim olur. Böylelikle talep sadece duada kalmaz da bizim hem inancımızı hem de davranışlarımızı kontrol etmemize vesile olur. Bu yönüyle dua, edildiğinde Allah’tan bir beklentiyle daraltılmayan, yetinilmeyen, bilakis dua edeni harekete geçiren, arkasında durmasını gerektiren bir faaliyet, bir ibadettir ve çok değerlidir.</p>
<p>Konuya dönecek olursak, insan, değişik yönlerden istikamet imtihanına maruz kalır.</p>
<p>Bazen <em>itikadî</em> hususlar bizlerde kuşku ve tereddüt hasıl eder. Acaba, nasıl ve niçin gibi sorular zihnimize üşüşür. Her şeyi bırakır, bizi meşgul eden bu sorularla uğraşır, onlara cevaplar aramaya başlarız.</p>
<p>Bazen bizler kendimize göre öyle olması gerektiğini zannettiğimiz konuların başka türlü gelişmeleri durumunda bu tür ahvali yaşarız. Niye hala bu böyle devam ediyor? Niçin bazı şeyler artık değişmiyor? Gayretullaha ne zaman dokunacak? gibi soruları akla getiren hadiseler yaşarız. Kendimize göre haklıyızdır da. Bizler doğal olarak, olayları kendi perspektifimizden görebilir, değerlendirmelerimizi de kendi açımızdan yapabiliriz. Bunlar, resmin bütününü göremediğimizden kaynaklanır aslında. Halbuki bir de resmin tamamı vardır. Onu bir görebilsek, bütün bakış açımız değişecek, içimiz rahatlayacaktır.</p>
<p>İşte tam bu noktada, resmin bütününü gören, her şeyi bilen Zat’a karşı olan hüsnü zannımız devreye girer, girmelidir. Bizler her şeyi anlayamaz, olup biteni bütün yönleriyle bilemeyiz. Evet ama Bilen, Yaratan birisi vardır ve bizler O’na iman etmişizdir. Mümin, güvenen insandır. Bizler Rabbimize güvenen, itimat eden insanlarız. O’nun her icraatını bin bir hikmetle yaptığına inanırız. Kalbimize gelen vesveseleri imanımızla kovmaya çalışırız.</p>
<p>Zira mümin, Allah Teala’ya karşı her zaman hüsnü zanda bulunan ve bunu hiçbir zaman kaybetmeyen insandır. Bu ve benzeri durumlarda hüsnü zannı kaybetmek, sendelemek, çizgiyi koruyamamak manasına gelmektedir.</p>
<p>Mümin, <em>itikadî</em> hususlarda istikamet imtihanı yaşadığı gibi,<em> amelî</em> konularda da aynı durumu yaşayabilir. Bu husus, vakit namazları, Ramazan orucu gibi farzlar için söz konusu olabileceği gibi, kişinin Cenab-ı Hak’la olan irtibatına göre nafilelerde de bahis konusu olabilir. Bu bağlamda örneğin namazları aksatmak, dik duramamak, istikameti koruyamamak olmaktadır.</p>
<p>İnsanî ilişkilerde ve şahsî hayatta da istikamet her zaman gündemdedir. Toplum içerisinde iyi bir insan olmaya çalışmak, özel hayatta yeme içme dahil duygu, düşünce, söz ve davranışlarda doğru olmanın mücadelesini vermek, istikamet imtihanını kazanmaya yönelik gayretler cümlesindendir.<br />
Bütün bu istikamet açılarındaki üst idrak noktası ise Yüce Allah’ı Rab olarak kabul etmek ve bütün muameleleri, bütünüyle hayatı, bu nokta merkezli örgüleyebilmektir. Bu başarılabildiği ölçüde maksat hasıl olacak, yaratılış gayesi gerçekleştirilecektir. Dünya ve ukba mutluluk ve huzuru buradan geçmektedir.</p>
<p>Bu söylenenlerin altındaki temel ayette şöyle denir:</p>
<p><em>“Rabbimiz Allah&#8217;tır” deyip sonra da istikamet üzere doğru yolda yürüyenler yok mu, işte onların üzerine melekler inip “Hiç endişe etmeyin, hiç üzülmeyin ve size vaat edilen cennetle sevinin!” derler.” (<strong>Fussılet, 41/30</strong>)</em></p>
<p>Yazımızı şu anekdotla sonlandırabiliriz:</p>
<p><em>Bir defasında Ebû Amr Süfyân bin Abdullah (ra), Allah Resulü’nün yanına gelmiş ve “Yâ Resûlallah! Bana İslâmı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim.” demişti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!”</em> buyurdu. (<em><strong>Müslim, İmân 62, Tirmizî, Zühd 61</strong></em>)</p>
<p>Efendimiz&#8217;i (s.a.s) bile yaşlandıran ve <em>itikadî</em> ve <em>amelî</em> bütün esasları kapsayan istikamet, bizler için de hayat memat meselesidir.</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hep-ayakta-dur-sakin-yikilma/">Hep Ayakta Dur Sakın Yıkılma</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hadislerin Sayıca Çokluğuna Tesir Eden Âmiller</title>
		<link>https://hizmetten.com/hadislerin-sayica-cokluguna-tesir-eden-amiller/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2020 07:00:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15226</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hadis hakkında söz söyleyen birtakım müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki takipçileri, hadislerin sayısının çok yüksek olduğunu ve bilhassa bazı sahabilerin çok fazla hadis rivayet ettiklerini ileri sürerek, sahih hadislere ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hadislerin-sayica-cokluguna-tesir-eden-amiller/">Hadislerin Sayıca Çokluğuna Tesir Eden Âmiller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hadis hakkında söz söyleyen birtakım müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki takipçileri, hadislerin sayısının çok yüksek olduğunu ve bilhassa bazı sahabilerin çok fazla hadis rivayet ettiklerini ileri sürerek, sahih hadislere ve sünnet-i sahihaya gölge düşürmeye çalışmakta ve bu kadar çok sayıda hadisin Efendimiz&#8217;den (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâdır olmasının imkânsızlığını iddia etmektedirler.</p>
<p><strong>1. Hadisin Ehemmiyeti</strong></p>
<p>Benzeri iddialar gibi böyle bir iddianın da mesnetsizliği ve tutarsızlığı ortadadır. Bir defa, yeri geldikçe izahına çalıştığımız üzere, hadisin İslâm dinindeki yeri ve Müslümanın hayatındaki ehemmiyeti çok büyüktür. Sahabe-i kiram (aleyhimürrahmetü verrıdvan) her zaman bunun şuurundaydı.</p>
<p>Evet, dünya ve ukbâ saadetini O&#8217;nun söz ve davranışlarının deşifre edilip hayata geçirilmesinde gören sahabi-nâm kudsîler topluluğu, O zâtın mübarek dudaklarından dökülecek her incinin en harîs talibiydiler. Bu itibarla da O&#8217;nun mübarek sözlerinin, fiil ve takrîrlerinin bir tekini bile kaçırmıyor, belliyor, müzakere ediyor ve hafızalarına nakşettikten sonra hayatlarına düstur ediniyorlardı.</p>
<p>Evet, tam yirmi üç yıl aralarında kalan Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) her hareketini yakından takip ediyor, O&#8217;nu hayatlarının her safhasında, her faslında, her dönemecinde aynen taklit ediyorlardı. O da, hayatları ve ukbâları için her şeyi, hem onlara, hem de, kıyamete kadar gelecek bütün mü&#8217;minlere, anlayacakları şekilde ve bir bir anlatıyordu. Ebû Zeyd Amr b. Ahtab&#8217;ın ifadesiyle:</p>
<p>&#8220;Bazen, sabah namazını kıldırıp minbere çıkıyor ve öğleye kadar konuşuyordu. Öğle ezanı okununca, minberden inip öğle namazını kıldırıyor, tekrar minbere çıkıyor ve ikindi vaktine kadar konuşuyordu. İkindi ezanı okununca, inip ikindi namazını kıldırıyor; ardından tekrar minbere çıkıyor ve akşama kadar konuşuyordu. O, bütün bu konuşmalarında, kâinatın var edildiği andan kıyamete, ondan haşr ü neşrin meydana geleceği âna, ondan da Cennet ve Cehennem&#8217;in sergileneceği, teşhir edileceği âna kadar gelip geçen ve ileride meydana gelecek olan her şeyi şerhediyor ve gözler önüne seriyordu.&#8221;<sup>[1]</sup></p>
<p>Ve, bir mânâda 23 yıl O&#8217;nunla beraber bulunan sahabe, bütün bunları belliyor ve yine O&#8217;nun ifadesiyle, bunlara âdeta &#8220;dişleriyle tutunuyordu.&#8221; Sahabenin önünde namaz kıldırıyor, sonra dönüp: <em>&#8220;Beni nasıl kılıyor görüyorsanız, siz de öyle kılın.&#8221;</em><sup>[2]</sup> buyuruyordu. Ashabının önünde haccediyor ve: <em>&#8220;Menâsikinizi benden alın.&#8221;</em><sup>[3]</sup> buyuruyordu.</p>
<p>Bu durumda, elbette sahabe, O&#8217;nun her adımını, her sözünü takip edip belleyecek, hıfzedip hayatına hayat yapacak ve tabiî ki onları aynı zamanda gelecek nesillere de nakledecek&#8230;</p>
<p>Evet, ashab, hadisleri hıfzedecek, hayatına hayat yapacak ve nakledecekti. Çünkü, Allah Resûlü&#8217;ne çok bağlıydılar. O&#8217;nun her söz ve davranışının, Cennet&#8217;e açılan birer kapı olduğuna inanıyor -Biz de yürekten onun öyle olduğunu kabul ediyoruz- O&#8217;nu içten seviyor ve değil hadisini, saçının, sakalının mübarek bir telini bile kapıp kaçırıyor ve muhafaza mevzuunda âdeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. O&#8217;ndan intikal eden her şey mübarek bir hatıra ve sonsuzdan gelmiş gibi telakki ediliyordu. Ben şahsen, gözümde büyüttüğüm bazı zatların benimle alâkalı, iltifatkâr veya ırgalayıcı sözlerini, terğîb ve terhîbe dair ifadelerini hiç unutmamış ve değirmen taşları gibi beni defaatle aralarında öğüten hâdiselere rağmen, onları hafızamda hep muhafaza etmişimdir. İhtimal, her Müslüman için de durum aynıdır.</p>
<p><strong>2. İz Bırakan Hatıralar</strong></p>
<p>Şimdi, her bir mü&#8217;min, gözünde büyüttüğü zatların, hem de Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kapısının ancak kıtmîri olabilecek zatların, kendisiyle alâkalı sözlerini unutmaz ve hele onlardan kalan bazı hatıraları mukaddes birer emanet gibi ipeklere sarıp saklarsa, kendilerini birden vahşetten medeniyete, cehaletten insanların mürebbileri olmaya çıkaran Allah Resûlü&#8217;nün, her biri birer lâl ü güher olan sözlerini, davranışlarını hem de sahabe gibi temiz ve mert fıtratların unutmalarına imkân var mı? Yoktur ve unutmadılar da.</p>
<p>Siz, Ramazanlarda lihye-i saadeti görmek için koşuşur, tabir caizse, kıran kırana mücadele verirsiniz; O&#8217;nu bu kadar yakından tanıyanların, O&#8217;nun hatıralarına hürmetsizlik edeceklerine nasıl ihtimal verebilirsiniz?</p>
<p>Enes, O&#8217;ndan kalan mestleri göğsüne bastırırken, biri kapıverir diye ödü kopuyordu. Şam&#8217;da, mü&#8217;minlerin emîri Muaviye&#8217;nin, birisinde Efendimiz&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait bir cübbe bulunduğunu duyunca o cübbeyi almak için o kişinin ağırlığınca altın teklif etmesi tabiî değil miydi? O&#8217;nun matarasını bile senelerce muhafaza ettiler. Oku, yayı ve daha bazı hatıraları bugün hâlâ Topkapı Sarayı&#8217;nda gözlerimize neş&#8217;e ve sevinç salıyor. Yavuz, getirip Topkapı Sarayı&#8217;na yerleştirdiği o mukaddes emanetlerin başında, bir lâhza ara vermeden gece gündüz Kur&#8217;ân okuttu ve bu müstahsen âdet, yakın tarihe kadar da devam etti ki, bunu içimizdeki yaşlılar çok iyi bilirler. Yedi değil, belki yetmiş düvele hükmeden ve üç kıt&#8217;ada hükümran olan Devlet-i Osmaniye&#8217;nin sultanı, Sultan Ahmed, O&#8217;nun mübarek ayağının bastığı çamur kalıbını tacına sorguç yapmayı düşünüyor ve: &#8220;N&#8217;ola tâcım gibi başımda gezdirsem kadem-i pâkini&#8221; diyerek tebcilde bulunuyordu.</p>
<p>Şimdi, asırlarca sonra gelenler O&#8217;nun mübarek hatıralarına böyle saygı gösterir de, O&#8217;nunla birlikte yaşamış sahabe‑i kiram, O&#8217;na hiç hürmetsizlik eder mi? Asla! Kaldı ki, hatıra dediğimiz şeylerden hiçbirinin, mü&#8217;minin hayatı noktasında sünnetin bir meselesine denk olamayacağı açıktır. O&#8217;nun hatıraları böyle korunur ve temcid edilirken, hadisleri, sünneti elbette daha bir dikkatle korunacaktı ve öyle de oldu.</p>
<p>Ahmed İbn Hanbel naklediyor: Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh), cuma namazına giderken, Hz. Abbas&#8217;ın evinin duvarının dibinden geçiyordu ki, o esnada, damdaki suyu savan oluktan iki damla kan Hz. Ömer&#8217;in cübbesine damladı. Emîrü&#8217;l-mü&#8217;minînin canı sıkıldı ve: &#8220;Kim bu damın üstünde hayvan boğazlıyor da, kanı oluktan aşağı damlayıp, üstümü kirletiyor!&#8221; diye, elinin ucuyla dokunup, oluğu aşağı düşürdü. Sonra da cübbesini değiştirip mescide geldi.. hutbesini irad buyurdu.. sonra da, gördüğü yanlışlıklar mevzuunda her zaman yaptığı gibi, cemaati ikaz sadedinde:</p>
<p>&#8220;Cemaat, yanlış şeyler yapıyorsunuz. Gelirken, falan duvarın dibinden geçiyordum. Bir oluktan üzerime kan damladı; ben de elimin tersiyle itip, o oluğu düşürdüm.&#8221; dedi. Onun sözü henüz bitmişti ki, Hz. Abbas, beyninden vurulmuş gibi yerinden fırladı ve: &#8220;Yâ Ömer, sen ne yaptın? Ben bu gözlerimle gördüm; o oluğu oraya bizzat Resûl-i Ekrem kendi elleriyle koymuştu.&#8221; dedi ve durdu.</p>
<p>Bu sözler Ömer&#8217;in ayaklarının bağını çözmeye yetmişti.. develerin boynunu büküp altına alan koca Ömer, minbere yıkılıverdi ve Hz. Abbas&#8217;a (radıyallâhu anh) and verdirdi: &#8220;Vallahi, ben başımı o duvarın dibine koyacağım. Sen de, ayağınla başımın şurasına basacak ve çıkıp, elinle o oluğu yerine koyacaksın. Koyacağın âna kadar da başımı yerden kaldırmayacağım!&#8221;</p>
<p>&#8230; Ve gittiler.. dev halife, cihanın başına taç o mübarek başını Hz. Abbas&#8217;ın ayaklarının altına koydu; bir tarafta Allah Resûlü&#8217;nün koyduğu oluk, diğer tarafta, en yakın arkadaşı, mü&#8217;minlerin emîri, halife-i rûy-i zemin, mülhemûndan büyük bir velinin başına basma arasında kalan Hz. Abbas. Bastı halifenin başına ve Allah Resûlü&#8217;nden geriye kalan oluğu yerine koydu.<sup>[4]</sup></p>
<p>Evet, O&#8217;ndan kalan en küçük hatıraya bile bu denli duyarlı, bu denli titiz olan bir cemaatin ve bu denli uyanık bir neslin, O&#8217;nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerine gözlerini kapaması herhâlde düşünülemez. Çünkü, hadis, din demektir; hayat demektir; Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakikati, sufîlerin ifadesiyle &#8220;Hakikat-i Ahmediye&#8221;; ve bizim de &#8220;dünya-ukbâ saadet köprümüz&#8221; demektir.</p>
<p><strong>3. Efendimiz&#8217;in Teşvikleri ve İlme İştiyak</strong></p>
<p>Ayrıca, yerinde ele alındığı gibi, bu mevzuda Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mühim teşvikleri vardı. O: <em>&#8220;Ehl‑i ilmin ayaklarının altına meleklerin kanatlarını serdiğini&#8221;</em><sup>[5]</sup> ifade buyuruyor ve çıraklarına yüksek ufuklar gösteriyordu. Günümüzde, bazı istisnalar dışında, ilim, mevki, makam ve geçim için tahsil edilirken, o zaman sırf Allah rızası için tahsil ediliyordu ve ilmî hayat aynı zamanda çok canlıydı. O kadar canlıydı ki, Süfyan İbn Uyeyne gibi bir zat, on yaşında içtihat yapacak seviyeye ulaşabiliyordu.<sup>[6]</sup> Daha önce açıklandığı gibi, müzakereye, bilhassa Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerini müzakereye büyük teşvik ve aynı derecede arzu ve iştiyak vardı. Dârimî&#8217;nin rivayetine göre, Ebû Said el-Hudrî ve İbn Abbas, talebelerine: &#8220;Bu hadisleri belleyin ve aranızda müzakere edin. Bazısı bazısını hatırlatacak, bazısı bazısını çağrıştıracaktır.&#8221;<sup>[7]</sup> diyorlardı.</p>
<p>Sahabe dönemindeki canlılık, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn döneminde, hatta ilk beş asırda hep aynı seviyede devam etmişti. O kadar ki, hadis hafızlarının sonuncularından olan beş-altı asır önce yaşamış İbn Hacer el-Askalânî gibi bir zat: <em>&#8220;Müslim‑i Şerif</em>&#8216;i birkaç celsede okudum.&#8221; diyor, yani, Müslim&#8217;in <em>el-Camiu&#8217;s-Sahîh</em>&#8216;ini birkaç oturuşta bitirdiğini ifade ediyordu.</p>
<p>O dönemde, Kur&#8217;ân ve Sünnet ilimleri adına derin bir aşk u şevk vardı onlarda.. ve herkes yaptığı şeyleri bir ibadet neşvesi içinde yapıyordu ve bu anlayış dört-beş asır böyle devam etti. İmam Nevevî, çoluk çocuk maişeti kendini meşgul eder diye evlenmemiş ve hayatını bütünüyle ilme tahsis etmişti. Büyük âlim Serahsî, otuz ciltlik <em>Mebsût</em>&#8216;unu kuyu dibinde ve hafızasından talebelerine dikte ettirmişti. Hatta, onun hakkında şöyle latîf bir şey de naklederler:</p>
<p>Talebeleri bir gün, bu dev insana: &#8220;İmam Şafiî, üç yüz klasör hadisi ezbere biliyormuş.&#8221; derler. Bunun üzerine koca İmam: &#8220;Benim bildiğimin zekâtını biliyormuş.&#8221; karşılığında bulunur.<sup>[8]</sup></p>
<p>İçlerindeki aşkla yoklukta varlık cilvesi gösteren bu dev insanların yazdıklarını sayfa sayfa saysanız, yani kitaplarının yapraklarını tek tek çevirseniz, -meselâ İbn Hacer&#8217;in eserlerini, İbn Cerir&#8217;in kitaplarını, Suyûtî, Fahreddin Râzî ve emsallerinin yazdıklarını- bir haftada bitiremezsiniz.</p>
<p>Yukarıda verdiğimiz isimler bir ölçüde son döneme ait. Sahabe ve hemen onlardan sonrasına döndüğümüzde, karşılaştığımız manzara ise özetle şöyledir:</p>
<p><strong>4. Düşünce Ufkumuzu Aşan İlim İştiyakı</strong></p>
<p>Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) on yıl hizmetinde bulunan şerefli sahabi Enes İbn Mâlik&#8217;in azadlısı ve tâbiînin rabbânî, büyük imamlarından Muhammed İbn Sîrîn ve bir de kendisi gibi rabbânî, efendisi Hz. Enes&#8217;in adını taşıyan kardeşi Enes İbn Sîrîn&#8230; Bu zat diyor ki: &#8220;Kûfe&#8217;ye geldiğimde, Kûfe camilerinde hadis derslerine dört bin insanın devam ettiğini gördüm.&#8221;<sup>[9]</sup> Bir şehrin camilerinde dört bin (4.000) talebe hadis okuyor. Aynı şekilde, Şam&#8217;da bin beş yüz (1500) insan Ebu&#8217;d-Derdâ&#8217;nın ilim halkasında.. Kûfe&#8217;de, Enes İbn Sîrîn&#8217;in verdiği bilgiye göre 400 de fakih vardı.<sup>[10]</sup></p>
<p>Ne demektir fakih; ve dört yüz fakih? Bugün, bir milyarlık İslâm âleminde 400 fakih yoktur. Fakih, Kitap, Sünnet ve icmayı malzeme olarak kullanıp, dinin emirlerini istinbat gücüne sahip olan kimse demektir. Ebû Hanife fakihtir; İmam Ebû Yusuf fakihtir; İmam Muhammed fakihtir; İmam Şafiî fakihtir; İmam Mâlik fakihtir. Bir milyon hadisin hâfızı Ahmed İbn Hanbel hakkında bu tabiri rahat kullanamamışlar. Kullanmayanlardan biri olan Ebû Cafer Taberî, &#8220;Ahmed İbn Hanbel fakih değildir.&#8221; deyince Hanbelîler evini taşlamışlardı. Ahmed İbn Hanbel, fakihtir veya değildir ama, Taberî&#8217;nin bu sözüyle, fakih olmanın keyfiyeti hakkında bize anlattığı bir gerçek var.</p>
<p>İşte, tâbiîn döneminde Kûfe camilerindeki hadis derslerine devam eden dört bin kişinin içinde, dört yüz fakihin bulunması da bence bu zaviyeden ele alınmalıdır.</p>
<p>O dönemde ilim iştiyakı bu derecedeydi ve hadis maz-har olduğu alâka ve iştiyak ile her şeyin önünde idi ve bir teki için, beldeler aşırı seyahatler tertip edilecek derecede önemliydi. Hadis imamlarının bir tek hadis için yaptıkları göçler, ona karşı duydukları alâka dillere destandı. Onlardaki bu derin alâka ve iştiyak zamanla sarrafın altına vukûfu ölçüsüne dönüşecekti ve dönüştü. Bu vukûfiyet, yalnızca hadislerin metniyle alâkalı da değildi; hadislerin sıhhati bakımından pek mühim olan senedlerini de içine alıyordu.</p>
<p>Burada önemli bir misal olarak imam Buhârî&#8217;yi hatırlayabiliriz. Buhârî, Bağdat&#8217;a geldiğinde, ilmî derecesini, hıfzını ve hadise olan vukûfiyetini ölçmek için, çok kalabalık bir ders meclisinde, orada bulunan on zat, kendisini imtihan eder. Her biri, on ayrı hadis okur, ama senedleri alt-üst edilerek, ravilerin yerleri değiştirilerek, yani senedin birindeki ravinin yerine başka birini koyarak, yüz hadisi birbirine karıştırıp ona okurlar.</p>
<p>Söz gelimi; meşhur niyet hadisini Yahya b. Said el-Ensarî, Muhammed b. İbrahim et-Teymî&#8217;den, Teymî, Alkame b. Vakkasi&#8217;l-Leysî&#8217;den, o da Hz. Ömer&#8217;den rivayet eder. Fakat bu hadis, Buhârî&#8217;ye, Yahya b. Said&#8217;in yerine başkası, Alkame&#8217;nin yerine bir başkası ve Teymî&#8217;nin yerine başka bir ravi geçirilerek arz olunur.</p>
<p>Evet, tam bunun gibi yüz hadis, senetleri karıştırılarak Buhârî&#8217;ye okunur. İmam Buhârî, yüzüncü hadisin sonunda: &#8220;Birinci hadiste falan zatın yerine falanı koymuşsunuz; o hadisin sağlam olan senedi sizin söylediğiniz gibi değil, şöyledir.&#8221; diyerek, birinciden yüzüncüye kadar her hadisi asıl senedleriyle okur ve orada bulunan âlimler, onun hıfzını ve faziletini ikrar ederler.<sup>[11]</sup> Ayrıca İbn Huzeyme de İmam Buhârî hakkında: &#8220;Şu arz, şu sema, bu konuda senin kadar vukuf sahibi ikinci bir kişiyi görmemiştir!&#8221; diyerek takdir ve tebcilde bulunur.<sup>[12]</sup></p>
<p>O Buhârî ki, ilmin şerefini korumuş ve onu dünya metaı hâline getirmemiş kadri celîl âlimlerimizdendir. Ona Buhâra emîri: &#8220;Gel, benim çocuklarıma hadis takrir et.&#8221; dediğinde koca Buhârî: &#8220;İlim, hükümdarın ayağına gitmez; eğer hükümdarın ilme merakı varsa kendisi gelir, çocukları gelir, ders alırlar.&#8221; cevabını verir. Bunun üzerine emir: &#8220;Çocuklarıma ayrı bir gün tahsis etsen.&#8221; teklifinde bulunur. Büyük İmam: &#8220;Ben Ümmet-i Muhammed&#8217;e ders verirken, senin çocukların için hususî zaman zayi edemem.&#8221; karşılığını verince, hayatının sonunu tecritte geçirir ve Allah, onu yalnız başına, gurbette ölmekle serfiraz kılar.<sup>[13]</sup></p>
<p>İşte bu büyük imam, birisinden hadis almaya gider. O zatın yanına sokulduğunda bakar ki, külahını açmış, bir ata doğru uzatmış ve böylece atı yakalamaya çalışıyor. Atı yakaladığında İmam Müslim: &#8220;O külahın içinde bir şey var mıydı?&#8221; diye sorar. &#8220;Hayır!&#8221; cevabını alınca: &#8220;Atı kandıran, insanları da kandırır!&#8221; diyerek, ondan hadis almadan geriye döner.</p>
<p>İşte sünnet, bu tahkik ve titizlik içinde tesbit edilmiştir. Hadislerin sayıca çok ve dolayısıyla içlerine pek çok uydurmanın karışmış olduğunu iddia edip, sahih hadis kaynaklarına ve sünnete dil uzatanlar, izahına çalıştığımız ilim aşkını, sünneti takip edenlerin nazarında sünnetin önemini ve sünnetin hangi şartlar altında ve kimler tarafından tesbit edildiğini görmezlikten gelerek, kendi çerik çürük düşüncelerine, ruh aynalarına göre hüküm verirlerse yanılmış ve yanıltmış olurlar.</p>
<p><strong>5. Ortam Müsaitti</strong></p>
<p>Bir başka sebep de, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn zamanında hadis ezberlemek için vasat çok müsaitti. Bir kere o zamanın insanları dile oldukça hâkimdiler. Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) getirdiği Kur&#8217;ân-ı Kerim, her şeyden evvel bir lisan mucizesiydi ve Araplar&#8217;da da o zaman en yaygın olan sanat, dil ve edebiyattı. Muallaka şairlerinde de görüldüğü üzere, âdeta gerçek söz sultanları o dönemde yaşamıştı. Mamafih, Kur&#8217;ân-ı Kerim ve Allah Resûlü&#8217;nün sözleri karşısında dilleri tutulan bu dil ve beyan üstadları, Kur&#8217;ân ve hadisler karşısında kalemlerini kırıp, secdeye kapanmışlardı.</p>
<p>Meselâ, bunlardan biri olan Hansâ, başlı başına bir şiir üstadıydı. Cahiliye döneminde ölen kardeşi Sahr için söylediği mersiye, öylesine içtendir ki, bugün bile hâlâ gözlerimizi yaşartır. Bu kadın, gerçek beyan sultanı Allah Resûlü&#8217;ne öylesine bağlanmıştı ki, Kadisiye&#8217;de dört oğlu da, sinelerinden yedikleri mızraklarla arka arkaya şehit olurlarken, bulunduğu yerde bunu hissetmiş ve insanî yönleriyle bir taraftan kıvranırken, diğer yandan da: &#8220;Allahım, bana dört oğul vermiştin. Dördünü de Habîb&#8217;inin yolunda kurban ettim; Sana binlerce hamd olsun!&#8221;<sup>[14]</sup> deyip iman, Kur&#8217;ân, İslâm ve Hazret-i Sahib‑i Kur&#8217;ân&#8217;a mazhariyetin şükrünü eda etmişti.</p>
<p>Bu kadın, şiir ve söz söylemede de öylesine mahirdi ki, kâfirleri hicvedip İslâm&#8217;ı yücelttiği için Resûlullah&#8217;ın, kendisi hakkında: <em>&#8220;Allahım, onu Ruhu&#8217;l-Kuds&#8217;le destekle!&#8221;</em><sup>[15]</sup> diye dua buyuracağı Hassan b. Sabit&#8217;in, Cahiliye&#8217;de dört mısralık bir şiirinde sekiz yanlış bulmuş ve bir söz üstadı olduğunu ortaya koymuştu.</p>
<p>İşte böyle söz sultanı bir kadın bile, Kur&#8217;ân ve Allah Resûlü&#8217;nün nurlu sözleri karşısında şiir söylemeyi bırakmış, kendini O&#8217;nun söz zemzemesi içine salmıştı. Sadece o değil, o dönemin insanları büyük çoğunluğu itibarıyla söz ustalarıydı, ve söz sultanlarıydı. Kur&#8217;ân-ı Kerim karşısında, hadis-i şerifler karşısında söz söylemeyi bırakmış, bütünüyle kendilerini Kur&#8217;ân&#8217;ı ve hadisi terennüme salıvermişlerdi. Bunlar ve bunlardan sonra gelenler, birer söz kimyageri, hadis kimyageri olarak Resûlullah&#8217;ın sözünü başka sözlerden çok rahat tefrik edebiliyorlardı.</p>
<p><strong>6. Hafızada Dâhi İdiler</strong></p>
<p>Bir başka sebep de, o kutlu zamanın kutlu insanları birer hafıza dâhisiydiler. Bugün, Kur&#8217;ân&#8217;ı dört ayda ezberleyene dâhi gözüyle bakılıyor; Elmalılı Hamdi Yazır Efendi gibi bir kabiliyetin Fransızca&#8217;yı altı ayda öğrenmesi harikulâdeden sayılıyor. Hâlbuki o günün insanları bunların çok çok ötesindeydi.. ve pek çoğu itibarıyla harikulâdeydi.</p>
<p>Bunlardan, müsteşriklerin boy hedefi sayılan ve bu sağlam sütunu yıkarak, dinin önemli bir temelini dinamitlemeye çalıştıkları Hz. Ebû Hüreyre, duyduğu bir şeyi ikinci bir defa tekrar etmeye lüzum görmeden ezberleyen bir hafıza dâhisiydi.</p>
<p>Zeyd İbn Sabit, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine, <em>&#8220;Sen biraz İbranice&#8217;yi belle.&#8221; </em>dediği zaman, 15-20 gün içinde mektup yazıp, mektup tercüme edecek kadar İbranice&#8217;yi öğrenen ayrı bir dâhiydi&#8230;<sup>[16]</sup></p>
<p>Sahabenin ünlü hadis hafızlarından Hz. İbn Abbas, daha sağlığında, &#8220;Ümmetin âlimi&#8221; mânâsına &#8220;Hıbrü&#8217;l-Ümme&#8221; ünvan-ı âlîsini almıştı&#8230; Âişe Validemiz, aynı şekilde bir hafıza kahramanıydı.</p>
<p>Evet, duyduklarını bir defada ezberleyen ve bir daha da unutmayan insanlardı bunlar; ve sahabe içinde daha bunlar gibi yüzlerce insan vardı.</p>
<p>Tâbiîn-i izam da bunlardan hiç geri değildi; meselâ, yine müsteşriklerin baş düşmanlarından olup, Ömer İbn Abdülaziz döneminde ilk defa tasnif şeklinde, kalemi eline alıp, hadis telifine girişen İbn Şihab ez-Zührî.. Ebû Hanife ile karşılaştığında: &#8220;Ben, duyduğumu hiç unutmadım.&#8221; diyen âmâ Katâde İbn Diâme.. meşhur Şa&#8217;bî.. Ebû Hanife mektebinin imamlarından İbrahim İbn Yezid en-Nehaî ve: &#8220;Duyup da unuttuğum bir şeyi hatırlamıyorum.&#8221; diyen İmam Şafiî, hep birer hafıza dâhileriydiler.</p>
<p><span class="notice">[1] Müslim, fiten 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/341; Taberânî, el-Mu&#8217;cemu&#8217;l-Kebîr, 17/28.<br />
[2] Buhârî, ezan 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/53.<br />
[3] Nesâî, menâsik 220; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/318.<br />
[4] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/210; İbnü&#8217;l-Cevzî, Sıfatü&#8217;s-safve, 1/285.<br />
[5] Tirmizî, ilim 19; Ebû Dâvûd, ilim 1.<br />
[6] Şa&#8217;rânî, et-Tabakâtü&#8217;l-kübrâ, 1/209; Zehebî, Siyeru a&#8217;lâmi&#8217;n-nübelâ, 8/459.<br />
[7] Dârimî, mukaddime 51; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/285.<br />
[8] Kasım b. Kutluboğa, Tacü&#8217;t-terâcim, s. 183.<br />
[9] Râmehürmüzî, el-Muhaddisü&#8217;l-fâsıl, s. 560.<br />
[10] Râmehürmüzî, el-Muhaddisü&#8217;l-fâsıl, s. 560.<br />
[11] Hatîb el-Bağdâdî, Târîh-i Bağdâd, 2/20-21; İbn Hacer, Hedyü&#8217;s-Sârî, s. 487.<br />
[12] Zehebî, Tezkiretü&#8217;l-huffâz, 2/556; İbn Hacer, Tehzîbü&#8217;t-tehzîb, 9/45.<br />
[13] Zehebî, Siyeru a&#8217;lâmi&#8217;n-nübelâ, 12/464-465.<br />
[14] İbn Esîr, Üsdü&#8217;l-gâbe, 7/90; İbn Hacer, el-İsâbe, 7/616; Ömer Rızâ Kehhâle, A&#8217;lamü&#8217;n-nisâ, 1/370.<br />
[15] Buhârî, salât 68; Müslim, fedâilü&#8217;s-sahabe 151-152.<br />
[16] Tirmizî, istizan 22, Ebû Dâvûd, ilim 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/186.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hadislerin-sayica-cokluguna-tesir-eden-amiller/">Hadislerin Sayıca Çokluğuna Tesir Eden Âmiller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bazı Mevzû Hadisler Ve Günümüzde Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadislere Misaller</title>
		<link>https://hizmetten.com/bazi-mevzu-hadisler-ve-gunumuzde-mevzu-damgasi-vurulan-sahih-hadislere-misaller/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Nov 2020 07:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14836</guid>

					<description><![CDATA[<p>Başlangıçtan bugüne muhaddisîn-i izâmın gösterdikleri o takdire şâyân ceht, gayret ve hadis mevzuunda sergiledikleri hassasiyet sayesinde neyin sahih, neyin mevzû olduğu apaçık ortaya çıkmış olmasına ve Kur&#8217;ân gibi, onun tefsiri,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bazi-mevzu-hadisler-ve-gunumuzde-mevzu-damgasi-vurulan-sahih-hadislere-misaller/">Bazı Mevzû Hadisler Ve Günümüzde Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadislere Misaller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlangıçtan bugüne muhaddisîn-i izâmın gösterdikleri o takdire şâyân ceht, gayret ve hadis mevzuunda sergiledikleri hassasiyet sayesinde neyin sahih, neyin mevzû olduğu apaçık ortaya çıkmış olmasına ve Kur&#8217;ân gibi, onun tefsiri, mühim bir buudu ve hikmet-i televvünü olan sünnet de:<strong> إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ </strong><em>&#8220;Şüphesiz, Zikri (Kur&#8217;ân&#8217;ı) Biz indirdik; ve onun koruyucuları da elbette Biziz.&#8221; (Hicr sûresi, 15/9)</em> âyetinin şümulü içine girmekle ilâhî sıyânet altında bugünlere gelmiş bulunmasına rağmen, günümüzde maalesef bu mevzu, müsteşrikler ve onların tesiri altında kalan bazı tali&#8217;sizlerce tenkit mevzuu hâline getirilmiş ve pek çok sahih hadise ve sünnete dil uzatılır olmuştur.</p>
<p>Bu sebeple, şimdi biraz da mevzû hadislerden bazılarına temas edecek ve dile dolanan bazı sahih hadisleri ele alacağız.</p>
<p><strong>1. Mevzû Hadisler</strong></p>
<p>Meselâ, hadis diye rivayet edilen bir sözde:<strong> أَبُو حَنِيفَةَ سِرَاجُ أُمَّتِي </strong><em>&#8220;Ebû Hanife, ümmetimin kandilidir.&#8221;</em><sup>[1]</sup> denmektedir. Vâkıa, Ebû Hanife, ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) için gerçek bir kandil olmuş ve ashab-ı kiramdan sonra onun ayarında dine hizmet eden pek az kişi çıkmıştır. Ama gel gör ki, Allah Resûlü&#8217;nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle bir söz şerefsüdûr olmamıştır. Zannediyorum bu, mezhep taassubuyla uydurulmuş bir sözdür.</p>
<p>Hadis diye uydurulan bir diğer söz de:<strong> اِتَّخِذُوا الدِّيكَ اْلأَبْيَضَ </strong><em>&#8220;Beyaz horoz edinin.&#8221;</em>dir.<sup>[2]</sup> Horoz, hele beyaz horoz halk tarafından pek sevilir ve &#8220;Kerameti vardır.&#8221; denilir. Fakat, hadis nakkâdı zatlar, bu sözün kezzablar tarafından rivayet edildiğini tespit edip, hadisle alâkasının olmadığını ortaya koymuşlardır. Bu da, her hâlde horoz ticareti yapan bir yalancının uydurduğu sözdü&#8230;</p>
<p>Halk arasında yaygın olan bir başka söz daha vardır:</p>
<p><strong>اِتَّقِ شَرَّ مَنْ أَحْسَنْتَ إِلَيْهِ </strong><em>&#8220;Kendisine iyilikte bulunduğun kişinin şerrinden sakın.&#8221;</em><sup>[3]</sup> Bir defa bu sözün hadis olamayacağı bir yana, mantığa ve akla uygunluğu da yoktur. Eğer, uydurma caiz olsaydı ben: <strong>أَحْسِنْ إِلَى مَنِ اتَّقَيْتَ شَرَّهُ </strong><em>&#8220;Şerrinden korktuğun kimseye iyilikte bulun.&#8221;</em> derdim. Çünkü iyilik, insanı yumuşatır ve iyiliği yapana köle eder. Nitekim, bu hakikati ifade eden bir sözde: <em>&#8220;İnsan, ihsanın kölesidir.&#8221;</em> denmiştir. Diğeri ise, Efendimiz&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) isnadı mümkün olmayan korkunç bir yalandır.</p>
<p>Yukarıdaki sözün akla ve mantığa uygun olmadığından da bahsetmiştim. Evet, İslâm, aklîdir, mantıkîdir; ancak onun aklî ve mantıkî olması ile akla ve mantığa dayanması farklı şeylerdir. İslâm, insanüstü bir hakikattir. Bu hakikat, Allah ve Resûlü&#8217;nün tayin ve tespit ettiği şeydir. İnsana düşen, bu hakikati bulmaktır; yoksa tek tek her akıl, hiçbir zaman hakikatin kaynağı olamaz.</p>
<p>Hakikat bu iken, bugün maalesef bir kısım ilim mahfillerinde bu husus da ayrı bir mecraya çekilerek suiistimal edilmek istenmektedir. Meselâ: &#8220;Bendendir diye bir söz naklettiğinizde, onu kendi aranızda müzakere edin. Eğer o söz hakka muvafıksa, tasdik edin ve dininize bir esas olarak kullanın. Ben, onu konuşmuş olayım olmayayım, fark etmez; yeter ki, söz hakka muvafık olsun.&#8221;</p>
<p>Bu söz, kesinlikle hadis değildir ve olamaz da. Çünkü, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, hakkı tayin ve tespit eden Allah ve Resûlü&#8217;dür; yoksa, kişilerin ölçü ve değerlendirmeleri, Resûlullah&#8217;ın sözleri için asla kıstas olamaz. Tam aksine, insanlar, kendi söz ve davranışlarını Resûlullah&#8217;ın sünnetine, yani söz ve davranışlarına uydurmak mecburiyetindedirler.</p>
<p>Bunun gibi hadis diye uydurulmuş bir diğer söz de:<strong> وُلِدْتُ فِي زَمَنِ الْمَلِكِ الْعَادِلِ </strong><em>&#8220;Ben, âdil bir melik zamanında doğdum.&#8221;</em><sup>[4]</sup> ifadesidir. Bu, bizim &#8220;Nûşirevan&#8221;, İranlılar&#8217;ın ise &#8220;Enûşirvan&#8221; dedikleri kişiyi yüceltmek için uydurulmuş bir sözdür. Allah Resûlü&#8217;nün, bir başkasının kazandıracağı şerefe asla ihtiyacı yoktur; bilakis, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), zamana ve mekâna şeref getirmiştir. Zamana ve mekâna şeref verdiği zamanda âdil bir hükümdarın yaşamış olması, O&#8217;nun şerefine şeref katmaz; zaman ve mekânın etekleri, O&#8217;nun dünyaya teşrifleriyle şerefle dolmuştur.</p>
<p>Akıl ve mantığa çok ters düşmemekle birlikte halk arasında çok meşhur olmuş, kitaplarda görüp, minberlerden dinlediğiniz, hadis diye rivayet edilen bir başka söz de: <strong>اَلنَّظَافَةُ مِنَ اْلإِيمَانِ </strong><em>&#8220;Temizlik imandandır.&#8221;</em><sup>[5]</sup> ifadesidir. Bu sözün mânâsı doğrudur ama, böyle bir söz, asla ve kata Resûlullah&#8217;tan sâdır olmamıştır. &#8220;Mânâsı doğrudur.&#8221; dedim; çünkü sahih hadiste Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem):<strong> اَلطُّهُورُ شَطْرُ اْلإِيمَانِ</strong><em> &#8220;Tuhûr, (yani, maddî temizlik ve tevbe, istiğfar, münâcât, murâkabe, muhasebe ve ubûdiyetle gerçekleştirilecek mânevî temizlik) imanın yarısıdır.&#8221;</em><sup>[6]</sup> buyurmuştur.</p>
<p>Bir diğer aldatan söz de:<strong> تَخَتَّمُوا بِالْعَقِيقِ </strong><em>&#8220;Akikten yüzük takının.&#8221;</em> Allah Resûlü&#8217;nden böyle bir söz sâdır olmuş değildir. Şu kadar ki, Âişe Validemiz&#8217;den rivayet edilen:<strong> تَخَيَّمُوا بِالْعَقِيقِ</strong><em><strong> </strong>&#8220;Akik&#8217;te çadır kurun.&#8221;</em> hadisi vardır. Akik, Medine&#8217;den ayrılıp da Mekke&#8217;ye giderken kendisine uğranılan bir vadinin adıdır. İlk dönemlerde yazıda nokta kullanılmadığından,<strong> تَخَيَّمُوا </strong>ihtimal تَخَتَّمُوا olmuş ve Akik vadisi, akik taşı ile karıştırılmış ve ortaya böyle bir söz çıkmıştır. Bir de bunun sonuna:<strong> فَإِنَّهُ يَنْفِي الْفَقْرَ</strong><em> &#8220;Çünkü o, fakirliği giderir.&#8221;</em> yalanı eklenmiştir.<sup>[7]</sup></p>
<p><strong>اَلنَّظَرُ إِلَى الْوَجْهِ الْجَمِيلِ عِبَادَةٌ </strong><em>&#8220;Güzel yüze bakmak ibadettir.&#8221;</em> sözü de, hadis diye uydurulmuş sözlerdendir. &#8220;Güzele bakmak sevaptır.&#8221; şeklinde, Türk halkının ağzında çok yaygındır. Hâlbuki bu söz, bir dalâlettir, bir sapıklıktır.<sup>[8]</sup></p>
<p>Bunun gibi, yukarıda geçtiği üzere: <strong>اُطْلُبُوا الْعِلْمَ وَلَوْ بِالصِّينِ </strong><em>&#8220;İlim, Çin&#8217;de de olsa talep edin.&#8221;</em><sup>[9]</sup> sözü de, -günümüzde ilim adına yeni bir şeyler söylemek ve İslâm&#8217;ın ilme verdiği değeri güya ortaya koyma adına ne kadar söylenirse söylensin- yalandır, uydurmadır ve asla hadis değildir.</p>
<p>İlme ait Kur&#8217;ân&#8217;da ve hadiste o kadar senâ, terğip ve teşvik vardır ki, kâhinlerin secalarına benzeyen böylesi sözlere ihtiyaç yoktur. Meselâ, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de:<strong> إِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ </strong><em>&#8220;Kullarından ancak âlim olanlar Allah&#8217;tan haşyet duyar.&#8221;</em> (Fâtır sûresi, 35/ 28) buyrulmuştur; yine Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong> قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ</strong></p>
<p><em>&#8220;De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?&#8221; (Zümer sûresi, 39/9) </em>âyeti vardır. Ayrıca sahih hadiste:</p>
<p><strong>إِنًّ الْمَلاَئِكَةَ لَتَضَعُ أَجْنِحَتَهَا رِضاً لِطَالِبِ الْعِلْمِ </strong><em>&#8220;Melekler razı olmalarından dolayı ilim talep edenlerin (ayaklarının altına) kanatlarını gererler.&#8221;</em><sup>[10]</sup> buyrulmuştur. Böyle onlarca âyet ve hadis varken, hadis diye uydurulmuş sözlere hiç ihtiyaç yoktur.</p>
<p><strong>2. Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadisler</strong></p>
<p>Misal olarak getirdiğimiz bunlar ve daha bunlar gibi yüzlerce mevzû hadise dokunulmaz, hatta konuşmalara konu edilirken, bugün Buhârî, Müslim ve Kütüb-i Sitte&#8217;den diğer dört kitapta geçen ve muhaddisîn-i kiramca sahih kabul edilen pek çok sahih hadise dil uzatılmaktadır.</p>
<p><strong>a. Tevrat&#8217;ın Müjdesi</strong></p>
<p>Meselâ, bunlardan biri, Buhârî&#8217;nin rivayet ettiği şu hadistir:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>فيِ التَّوْرَاةِ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِداً وَمُبَشِّراً وَنَذِيراً وَحِرْزاً لِلْأُمِّيِّينَ، أَنْتَ عَبْدِي وَرَسُولِي، سَمَّيْتُكَ الْمُتَوَكِّلَ، لَيْسَ بِفَظٍّ وَلاَ غَلِيظٍ وَلاَ سَخَّابٍ فِي اْلأَسْوَاقِ، وَلاَ يَدْفَعُ بِالسَّيِّئَةِ السَّيِّئَةَ، وَلَكِنْ يَعْفُو وَيَغْفِرُ، وَلَنْ يَقْبِضَهُ اللّٰهُ حَتَّى يُقِيمَ بِهِ الْمِلَّةَ الْعَوْجَاءَ بِأَنْ يَقُولُوا: لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ فَيَفْتَحَ بِهَا أَعْيُناً عُمْياً وَآذَاناً صُمّاً وَقُلُوباً غُلْفاً</strong></p>
<p><em>Tevrat&#8217;ta (Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında) şu âyet vardır: &#8220;Ey Nebi, seni şahit, (ümmet-i Muhammed&#8217;in imanlarına, İslâmlarına şehadet ve nezaret edici), (doğru yolu, doğru yolun encâmı Cennet&#8217;i) müjdeleyen (eğri yolun encâmından) sakındıran, şu ümmî cemaate bir zırh, bir kale olarak gönderdik. Sen, Benim kulum ve Resûlümsün. Ben, seni mütevekkil, (her nebi tevekkül etmişse de, hususiyle seni hakkıyla tevekkül eden) olarak isimlendirdim. O, haşin, kaba, öfkeli, hiddetli, şiddetli ve sokaklarda gezerken bağıran bir insan değildir. Kötülüğü kötülükle savmaz. Fakat affeder, bağışlar. Şu bin bir puta tapan, eğri (büğrü yollara sapmış) kavmi &#8216;Lâ ilâhe illallah&#8217; diyerek doğrultuncaya ve bununla, görmeyen gözleri, duymayan kulakları ve kapalı kalbleri açıncaya kadar, Allah O&#8217;nun ruhunu kabzetmeyecektir.&#8221;</em><sup>[11]</sup></p>
<p>Müsteşrikler ve İslâm dünyasında onların çizgisini takip edenler, bu hadisi tenkit, hatta onun mevzû olduğu iddiasında bulunmaktadırlar. Sebep ise basit, gayr-i ilmî ve gayr-i mantıkî.. hadisin ravisinin Abdullah İbn Amr İbn el-Âs olması ve İbn Abbas, Enes, Ebû Hüreyre gibi onun da, rivayetlerinde Ka&#8217;bu&#8217;l-Ahbâr kaynaklı hadislerin olması.</p>
<p>Evvelâ, bu hadisin Efendimiz&#8217;in sıfatlarına, tarihî vâkıalara ve Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in Efendimiz&#8217;le (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâkalı ifadelerine zıt hiçbir yönü, hiçbir harfi yoktur. İkinci olarak, Tevrat ve İncil&#8217;de hem de bunca tahriften sonra, hâlâ Efendimiz hakkında dünya kadar işaret ve bişaretin var olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de, Resûlullah&#8217;a inanan Tevrat ve İncil ehli hakkında:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>اَلَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَاْلإِنْجِيلِ</strong></p>
<p><em>&#8220;Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil&#8217;de yazılı olarak buldukları (sıfatlarını ve geleceğinin müjdelendiğini okudukları) bu ümmî, nebi Resûl&#8217;e ittiba ederler.&#8221; (A&#8217;raf sûresi, 7/157) </em>buyurmuyor mu?</p>
<p>Yine, Kur&#8217;ân-ı Kerim, Fetih sûresinin son âyetinde:<strong> ذَلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَمَثَلُهُمْ فِي اْلأِنْجِيلِ </strong><em>&#8220;Onların Tevrat&#8217;taki misali buna benzer; İncil&#8217;deki misallerine gelince&#8230;&#8221; (Fetih sûresi, 48/29) </em>diyerek, Tevrat&#8217;ta ve İncil&#8217;de Resûlullah&#8217;tan (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O&#8217;nun ashabından nasıl bahsedildiğini haber vermiyor mu?</p>
<p>Hatta günümüzde bile, allâme Hüseyin el-Cisr, mevcut Tevrat ve İncil nüshalarında, 100 yerde Efendimiz&#8217;le alâkalı işaret tespit etmiştir ki;<sup>[12]</sup> doğrusu, onca tağyirden sonra buna hayret etmemek kabil değil.</p>
<p>Bir gün gereken tetkikler yapıldığında -inşâallah- sahih olduğu ortaya çıkacak olan Barnabas İncili&#8217;nde zaten apaçık Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isminden bahsedilmektedir. Evet, kendinden sonra gelecek peygamberi ismiyle haber vermesi Hz. Mesih&#8217;in (aleyhisselâm) en önemli meselelerinden biriydi.</p>
<p>Üçüncü olarak, İslâm&#8217;a giren çoğunluk ya müşrik ya Hıristiyan veya Yahudi idi. Ka&#8217;bü&#8217;l-Ahbâr da Yahudilikten gelme bir Müslümandı. Asrımızın dev mütefekkirinin ifadesiyle: &#8220;Malumatı da kendisiyle beraber Müslüman olmuştu.&#8221;<sup>[13]</sup> Kur&#8217;ân ve sünnete ters düşmeyen ve hakkında Kur&#8217;ân ve sünnetin sükut ettiği mevzularda İsrailiyat&#8217;a ait bazı şeyler naklediyordu. İddia edildiği gibi, katı, mutaassıp, İslâm düşmanı ve sert biri de değildi. Onu Hz. Ömer&#8217;in katliyle alâkalı göstermek ise, daha sonraki asırlarda uydurulmuş bir hezeyandır. İbn Abbas, Ebû Hüreyre, Enes b. Mâlik ve Abdullah İbn Amr gibi büyük sahabiler, onun Tevrat&#8217;tan yaptığı nakilleri dinlerlerdi; ama ne Ka&#8217;bü&#8217;l-Ahbâr yalan söylerdi ne de bu büyük sahabiler. Abdullah İbn Amr ki, kılı kırk yaran, âbid, zâhid bir sahabiydi. Evlendiğinde: &#8220;Bu kadın benim ibadetime mâni olacak.&#8221; diye beş-on gün hanımının yanına varmamış ve ancak Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem): <em>&#8220;Hanımının da senin üzerinde hakkı vardır.&#8221;</em><sup>[14]</sup> diye zorlamasıyla gitmişti. Yalan, onun rüyalarına bile girmemişti.</p>
<p>Tarihî vak&#8217;alar böylesine berrak ve açıkken, son derece indî mütalâalarla sahih hadislere ve bu hadislerin ravisi sahabilere dil uzatmak, İslâm&#8217;ın ikinci büyük rüknü olan sünneti yıkma gayesinden başka bir şey değildir.</p>
<p><strong>b. Tevessül</strong></p>
<p>İtirazda bulunulan sahih hadislerden bir ikincisi de şudur:</p>
<p>Hz. Enes&#8217;in (radıyallâhu anh) rivayetine göre, Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh), kaht ve kuraklığın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde Hz. Abbas&#8217;ın (radıyallâhu anh) elinden tutar ve onunla tevessülde Allah&#8217;tan yağmur ister ve şöyle der:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>اَللّٰهُمَّ إِنَّا كُنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا r فَتُسْقِينَا وَإِنَّا نَتَوَسَّلُ إِلَيْكَ بِعَمِّ نَبِيِّنَا فَاسْقِنَا</strong></p>
<p>&#8220;Allahım! Peygamberimiz hayattayken, O&#8217;nunla tevessülde bulunur, yağmur isterdik, Sen de bize yağmur verirdin. Şimdi, Peygamberimiz&#8217;in amcasıyla tevessülde bulunuyoruz, bize yağmur ver!&#8221;<sup>[15]</sup></p>
<p>Bu hâdise, İbn Ebi&#8217;d-Dünya&#8217;nın kitabı ve meşhur Câhız&#8217;ın,<em>&#8220;el-Beyan ve&#8217;t-tebyin&#8221;</em>inden delil getirilerek inkâr edilmek istenmektedir. Meşhur Mutezile imamı ve sahih hadisleri bile inkâr etmeyi meslek edinmiş, materyalist Nazzam&#8217;ın talebesi olan Câhız, adı geçen kitabında: &#8220;Hz. Ömer&#8217;e yağmur duası adına isnad edilen şeylerin hepsinde ızdırap vardır. Çünkü, kâh minbere çıkıp dua etti, kâh namazın arkasında dua etti, kâh kürsüde dua etti denmektedir. Öyleyse, bu hadisler doğru olamaz.&#8221; demektedir.</p>
<p>Bir kere Câhız, hadisçi değildir; hadisle alâkası, sıradan bir insan kadar ya vardır veya yoktur. İbn Ebi&#8217;d-Dünya&#8217;ya gelince, kendisi mübarek bir kişi olmasına rağmen, kitabının yalanlarla dolu olduğunu, hadisten haberi olanlar söylüyor. Şimdi, bunlara dayanılarak hadis hakkında nasıl hüküm verilir ki? Hatta, o kadar büyük ve İslâm tarihinin kendisiyle iftihar edeceği şahıslardan biri olmasına rağmen, bir hadis hakkında &#8220;İmam Gazzâlî rivayet ediyor.&#8221; dense insana gülerler; çünkü, İmam Gazzâlî de muhaddis değildir. Nitekim, <em>İhyâ</em>&#8216;sında naklettiği hadisleri, hadiste müceddit sayılan Zeynüddin Irâkî, tek tek ele almış ve: &#8220;Şu sahihtir, şu hasendir, bu da zayıftır.&#8221; demiş ve kritiğe tâbi tutmuştur. Tabipten mühendislikle, kimyacıdan tabâbetle alâkalı mevzular sorulmaz. Demek ki, bu hadise olan itirazın, sağlam ve ilmî bir dayanağı yok.</p>
<p>İkinci olarak, tevessül yadırganacak bir şey değildir. Her şeyden önce Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de <strong>يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ </strong><em>&#8220;Ey iman edenler! Allah&#8217;tan korkun ve O&#8217;na vesile araştırın.&#8221; (Mâide sûresi, 5/35) </em>buyrulmaktadır. Sonra, sahabe-i kiram, Efendimiz&#8217;den dua isterlerdi ki, bunda da yine apaçık o mülâhaza vardır. Meselâ, bir defasında bir bedevî gelmiş ve: &#8220;Yâ Resûlallah, kaht u galâ var. Dua etmez misin?&#8221; demiş, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ellerini kaldırarak:<strong> اَللّٰهُمَّ اسْقِنَا غَيْثاً </strong><em>&#8220;Allahım, bize bol bol, bereketli yağmurlar ihsan et!&#8221;</em> demiş, hemen o anda yağmur inmeye başlamış ve günlerce devam etmiş. Ancak zarara yol açtıktan sonradır ki, Efendimiz&#8217;e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek, yağmurun kesilmesi için dua etmesi istirhamında bulunmuşlar ve o anda yine minberde bulunan Allah Resûlü&#8217;nün duasıyla yağmur kesilivermişti. O kadar ki, bulutlar Medine&#8217;nin üstünde taç gibi bir hal almış ve halk, güneşin altında evlerine gitmişti. Hatta o anda bu hususî muamele karşısında Allah Resûlü de (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüzünde pırıl pırıl tebessüm, şöyle buyurmuşlardı:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong> أَشْهَدُ أَنَّ اللّٰهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَأَنِّي عَبْدُ اللّٰهِ وَرَسُولُهُ</strong></p>
<p><em>&#8220;Şehadet ederim ki, Allah her şeye kadirdir. Yine şehadet ederim ki ben Allah&#8217;ın kulu ve Resûlüyüm.&#8221;</em><sup>[16]</sup></p>
<p>Yine, sünnet-i sahihada, mağaraya girince, düşen bir taşın mağaranın ağzını örtmesiyle içerde mahsur kalan üç Müslümanın amelleriyle nasıl tevessülde bulunduklarını görüyoruz. Biri, anne ve babasına yaptığı iyiliği.. diğeri, sevdiği amca kızına tam yaklaşacakken, Allah&#8217;tan korkup geri durduğunu.. üçüncüsü de, kendine hizmet eden, fakat hizmetinin karşılığını almadan giden bir zatın bu hakkını nasıl nemâlandırıp, daha sonra ona teslim ettiğini anlatıyor ve bu amelleriyle Allah&#8217;a tevessülde bulunuyorlardı.<sup>[17]</sup></p>
<p>Resûlullah zamanında da vesilede bulunanlar oldu. Allah Resûlü de bunu tasvip buyurdu ve ayrıntılarıyla anlattı. Meselâ, görme kusuru olan bir zat, Allah Resûlü&#8217;ne gelerek şikâyette bulundu. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine güzelce abdest alıp, iki rekât namaz kılmasını ve sonunda da, aşağıda arz edeceğimiz duayı okumasını tavsiye buyurdu. Tavsiye buyurulan duada şu hususlar vardı:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدُ! إِنِّي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلَى رَبِّي فِي حَاجَتِي هَذِهِ لِتُقْضَى لِي، اَللّٰهُمَّ فَشَفِّعْهُ فيَِّ</strong></p>
<p>&#8220;Allahım! Peygamberin, rahmet peygamberi Muhammed&#8217;le (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sana yöneliyor ve Senden istiyor, Sana dehalette bulunuyorum. Yâ Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem): Seninle, senin hürmetine bu hâcetim için Rabbime teveccüh ettim ki, hâcetim yerine gelsin. Allahım, O&#8217;nun, hakkımdaki şefaatini kabul et!&#8221;<sup>[18]</sup> O zat, gidip kendisine söylenenleri yapınca gözleri açıldı.<sup>[19]</sup></p>
<p>Şimdi, Kur&#8217;ân-ı Kerim, Allah&#8217;a vesile araştırılmasını emir buyurur, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kur&#8217;ân&#8217;la tevessülü tavsiye eder, hatta kendisiyle tevessüle cevaz verir; keza sahih hadislerinde kişinin güzel ameliyle tevessülü salıklarsa, bilmem ki, terslik, tevessül yapmanın neresinde ve Hz. Ömer Efendimiz&#8217;in (radıyallâhu anh), tevessülle yağmur duasında bulunması neden yadırganır?</p>
<p>Evet, buna, dense dense hakikat karşısında temerrüt denir ve bunun altında sünneti yıkma gaye ve gayreti aranır.</p>
<p><strong>c. Köpeğin Yaladığı Kap</strong></p>
<p>Yine Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce ve İbn Hanbel&#8217;in rivayet etikleri bir hadis-i şerif daha var ki, müsteşrikler ve onların İslâm dünyasındaki takipçileri, akıllarına sığdıramadıklarından veya sadece Ebû Hüreyre, ya da Abdullah İbn Ömer rivayet ediyor diye onu da bir türlü kabul edemiyorlar. Bu hadis şu:<strong> طُهُورُ إَِنَاءِ أَحَدِكُمْ إِذَا وَلَغَ فِيهِ الْكَلْبُ أَنْ يَغْسِلَهُ سَبْعَ مَرَّاتٍ أُولاَهُنَّ بِالتُّرَابِ </strong><em>&#8220;Birinizin kabını köpek yaladığında, o kabın temizliği, birincisi toprakla olmak şartıyla onu yedi defa yıkamasıdır.&#8221;</em> Hadisin bazı rivayetlerinde ise: &#8220;Birinizin kabından köpek içtiğinde&#8230;&#8221; şeklindedir.<sup>[20]</sup></p>
<p>Hadis-i şerifteki &#8216;yedi&#8217; ifadesi, bizzat &#8216;yedi&#8217; defayı ifade ettiği gibi, çokluktan kinaye de olabilir. Bu sebeple, Hanefî fukahâsı, üç defa yıkamayı yeterli görmüşlerdir. Eğer, temizleme üç defa ile mümkün oluyorsa, üç defa yıkanır.<sup>[21]</sup></p>
<p>Hakkında bir kitap yazılabilecek kadar muhtevalı bu hadis-i şerif, esasen nübüvvetle alâkalı önemli ip uçları vermektedir. Evet, ancak şimdilerde anlaşılmıştır ki, köpekten insana geçebilecek bazı hastalıklar var. Hıfzıssıhha adına üzerinde hassasiyetle durulması gereken bu mesele, köpekte ve insanda müşterek bazı hastalıkların bulunabileceğine dikkati çekmesi açısından ve hem köpekte, hem insanda hastalık yapan müşterek virüs ve mikropların her iki bünyede de yaşayabildiğini tembih bakımından mucize buudlu bir haberdir. Ve bu mevzuda, ilmî mecmualarda dünya kadar yazı çıkmıştır. Aslında çıkmasa ne olur! Bugün, köpeğin tenyasının insana nasıl geçtiğini ve insanda teşekkül eden bazı kistlere köpeğin kaynaklık ettiğini ve köpek dışkılarının gömülmesi lâzım geldiğini artık bilmeyen mi var?</p>
<p>Hakikat bu iken, bu hadisi serrişte edip, sünnete ilişen müstağripler ve müsteşrikler, gün gelip de zaman, bu hadisin ifade ettiği muazzam hakikati ortaya koyduğunda, acaba bu erken iddialarından dolayı hicap duymayacaklar mı?</p>
<p><strong>d. Sinek Hadisi</strong></p>
<p>Buna benzer bir başka sahih hadis daha var ki, Maurice Bucaille gibi, eserlerini takdirle tercüme edip yayınladığımız zatlar bile, acele edip, hadisi hemen tenkide tâbi tutmuş ve âdeta Müslümanların bilgisizliği veya zuhulü gibi göstermek istemişlerdir; ancak neticede yine hadis ve hadisi rivayet eden Ebû Hüreyre&#8217;lerin yüzleri ak, müsteşriklerle onların takipçilerinin yüzleri de kara çıkmıştır.</p>
<p>Hadis şudur:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>إِذَا وَقَعَ الذُّبَابُ فِي إِنَاءِ أَحَدِكُمْ فَلْيَغْمِسْهُ كُلَّهُ ثُمَّ لْيَطْرَحْهُ</strong></p>
<p><em>&#8220;Sinek herhangi birinizin (yeme veya içme) kabına konarsa, onu tamamen kabın (yiyeceğin veya içeceğin) içine batırsın ve sonra çıkarıp atsın.&#8221;</em><sup>[22]</sup></p>
<p>Hadisi sened yönünden tenkit mümkün değildir; çünkü Buhârî ve yanı sıra Ebû Dâvûd, Nesâî, Dârimî ve İbn Hanbel rivayet etmişlerdir. Sahabe ve ümmet telakkî bi&#8217;l-kabulle karşılamış; hadis mütehassısları da herhangi bir şüphe îrâsında bulunmamışlar; bulunmamışlar ve hadis bugünlere gelmiş ulaşmış. Hadis, ilk kez, Mutezile imamlarının o günkü ilimlerine çarpmış ve inkâr edilmiş. Aynı şekilde, kriterlerine uymadığı için yirminci asır müsteşrik ve ilim adamlarının tenkidine de uğramış. Oysa ki, bu hadis de başlı başına bir mucizedir. Çünkü, her şeyden önce Allah Resûlü, sineğin mikrop taşıyıcı olduğuna dikkat çekmekte ve hadisin devamında: <strong>فَإِنَّ فِي أَحَدِ جَنَاحَيْهِ شِفَاءً وَفِي اْلاٰخَرِ دَاءً </strong><em>&#8220;Çünkü, sineğin bir yanında şifa, diğer yanında ise hastalık vardır.&#8221;</em> buyurmaktadır.</p>
<p>Bizim burada &#8216;yan&#8217; diye tercüme ettiğimiz &#8216;cenâh&#8217; kelimesi &#8220;kanat&#8221; mânâsına da gelmektedir. Hadis, her iki mânâ ile ayrı iki mühim hakikate parmak basmaktadır. Sineğin bir yanında mikrop, diğer yanında ise, o mikrobu sterilize edecek stoplazma içinde bir ilaç taşıdığı, günümüz tıp araştırmalarının ortaya koyduğu bir hakikattir. İkinci durumda, yani &#8216;cenâh&#8217; kelimesini &#8216;kanat&#8217; diye tercüme ettiğimizde ise, -lafzın her iki şekilde de yorumlanması mümkün- karşımıza şu gerçek çıkmaktadır:</p>
<p>Sinek bir yere pike yaparken, yeniden kalkabilmek için kanatlarından birini ihtiyaten çok dikkatli kullanır. Pek nadir olarak, yeniden kalkamayacağı bal gibi bir zemine konar. Onun o, miniminnacık kafasında kendi hayatı adına bütün plân ve programı hazırdır ve kusursuzdur. Sinek bir kanadı üzerinde herhangi bir yere veya yiyecek ve içeceklere, insanın ağzına-gözüne konar kalkar ve tabiî tifo, kolera, dizanteri gibi hastalıkların mikroplarını da taşır.</p>
<p>İşte, ilmin kendisini asırlarca geriden takip ettiği Allah Resûlü, sineğin bir kanadıyla taşıdığı mikroba karşı diğer kanadının ilaç olarak kullanılmasını emir ve tavsiye buyurmaktadır ki, hıfzıssıhha adına tıbbın bugün keşfedebildiği bu gerçeği, O, asırlar ve asırlar önce iki kelime ile ifade buyurmuştur.</p>
<p>Muhaddislerin, ashab-ı kiramın ve ümmetin on dört asırdır telâkkî bi&#8217;l-kabul buyurdukları bu hadis-i şerifi, Ebû Hüreyre rivayet ediyor diye veya akla sığmıyor gerekçesiyle karşı çıkmak, ilim ve hakikat adına ne kadar aceleden bir karar!.</p>
<p>Bir yanında hastalık, diğer yanında şifa taşıması, yalnız sineğe has bir özellik de değildir. Aynı şey, akrep için de, arı için de bahis mevzuudur. Akrebin soktuğu yere, akrebi ezip sararlar; arı ise bir yanıyla bal yaparken, kuyruğuyla zehir akıtır.</p>
<p><strong>e. Üç Mescide Şedd-i Rihal</strong></p>
<p>Yine, sünnetin temellerine dinamit koyma adına, Ka&#8217;bü&#8217;l-Ahbâr&#8217;dan nakillerde bulunan sahabelerin rivayetinden ötürü veya Yahudilik adına Mescid-i Aksâ&#8217;yı takdis ediyor gerekçesiyle şu sahih hadis de tenkide uğramıştır:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>لاَ تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلاَّ إِلَى ثَلاَثَةِ مَسَاجِدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَمَسْجِدِ الرَّسُولِ r وَالْمَسْجِدِ اْلأَقْصَي</strong></p>
<p><em>&#8220;(Yolculuğa ve sefer meşakkatlerine katlanıp, ibadet ve sevap arzusuyla) şu üç mescit dışında başka bir mescit için yolculuğa çıkılmaz. Onlar da: Mescid-i Haram, Mescid‑i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.&#8221;</em> Bazı rivayetlerde önce Mescid-i Aksâ, sonra Mescid-i Nebevî zikredilir.<sup>[23]</sup></p>
<p>Bir defa, mü&#8217;minler arasında, hadiste Mescid-i Aksâ takdis edildiği için rahatsızlık duyacak kimse yoktur. Mescid-i Aksâ, Allah Resûlü&#8217;nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) miraca çıkarken uğrayıp, enbiyâ-i izâmın ervâhına imamlık yaptığı ve Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in:<strong> بَارَكْنَا حَوْلَهُ </strong><em>&#8220;Çevresini mübarek kıldık.&#8221; (İsrâ sûresi, 17/1) </em>buyurduğu mescittir. Mescid-i Aksâ, mukaddes bir mescit olmasının yanında, yeryüzünde din-i mübin-i İslâm&#8217;ın hâkimiyetinin remzidir. Mescid-i Aksâ&#8217;yı içine alan mübarek belde, Hz. Musa&#8217;nın cemaati kıvama geldiği zaman, o büyük nebinin fetâsı Yûşâ b. Nûn&#8217;un eliyle fethedildiği bir buk&#8217;adır. Mescid-i Aksâ&#8217;nın ve çevresinin fethi, daha sonra Hz. Ömer&#8217;e (radıyallâhu anh), bilâhare de İslâm&#8217;ın büyük ve şerefli kumandanlarından Selahaddin Eyyubî&#8217;ye nasip olmuş ve inşâallah son olarak da, âhir zamanın Hakk&#8217;a en yakın kudsîlerine bağrını açacaktır.</p>
<p>Mescid-i Aksâ, bir remizdir; elden çıkışı mânevî mağlubiyetin, kapısını mü&#8217;minlere bir kere daha açması da, hakikî mü&#8217;minlerin yeniden kendini bulmasının remzidir. Eğer Mescid-i Aksâ, Kitap&#8217;ta ve Sünnette tartılara gelmeyen bir ağırlığa sahipse, Allah Resûlü de bunu ifade buyurmuşsa, o zaman bu hadisi yalanlamak niye? Ama onun, Mescid‑i Nebevîye rüçhâniyetine gelince, o, münakaşa edilebilir. Mescid-i Aksâ gibi yerlerdeki ibadete gelince, oraya ait hususî bir ibadet yoktur. Zaten, ibadetlerdeki zaman-mekân tayini de Şâri&#8217;e aittir. Nitekim, İbn Abbas Hazretlerinden gelen bir rivayette bir kadın, tutulduğu bir hastalıktan kurtulursa, gidip Mescid-i Aksâ&#8217;da namaz kılmaya nezreder. Hastalıktan kurtulur ve yolculuğa çıkmak üzere hazırlandığında Hz. Meymûne Validemiz&#8217;e gelip, meseleyi açar. Meymûne Validemiz de ona şöyle buyurur:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>إِجْلِسِي فَكُلِي مَا صَنَعْتِ وَصَلِّي فِي مَسْجِدِ الرَّسُولِ r فَإِنِّي سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ r يَقُولُ: صَلاَةٌ فِيهِ أَفْضَلُ مِنْ أَلْفِ صَلاَةٍ فِيمَا سِوَاهُ مِنَ الْمَسَاجِدِ إِلاَّ مَسْجِدَ الْكَعْبَةِ</strong></p>
<p><em>&#8220;Otur da yaptığın yemeği ye (burada kal ve işine bak), namazını da Resûlullah&#8217;ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) mescidinde kıl! Çünkü ben, Resûlullah&#8217;ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğunu işittim: &#8216;Bu mescitte kılınan namaz, Kâbe Mescidi dışındaki mescidlerde kılınan bin namazdan efdaldir.&#8217; &#8220;</em><sup>[24]</sup></p>
<p>Evet, ibadet ü taatte Cenâb-ı Allah (celle celâluhu), hususî bir zaman ve hususî bir mekân intihap etmediğinden, namaz her yerde kılınabilir. Burada kurban nezreden, gidip onu başka bir yerde kesebileceği gibi, başka bir yerde nezreden de, gelip burada kesebilir. Meymûne Validemiz meseleyi bu zaviyeden ele aldıkları gibi, ayrıca Mescid-i Nebevî&#8217;de kılınan namazın efdaliyetini de tebarüz ettirmiş oluyordu. Maamafih, fukahâ-i kiramdan bazıları, her zaman ibadete açık olması, namazın yanı sıra tavaf da yapılabilmesi gibi hususiyetlerinden dolayı, Mescid-i Haram&#8217;ı bu umumî kaideden ayrı mütalâa etmiş ve Mescid-i Haram için yapılan nezrin Mescid-i Haram&#8217;da îfâsının lüzumuna kâni olmuşlardır. Ne bu fıkhî meselenin, ne de Meymûne Validemiz&#8217;in sözünün, Mescid-i Aksâ veya bir başka mescidin kıymet ve derecesine dokunur herhangi bir yanı yoktur.</p>
<p><strong>f. Dine Sahip Çıkan Cemaat</strong></p>
<p>Tekzip edilmekle, tekzip edenlerin tutarsızlığını gösteren bir diğer sahih hadis de şudur:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِي ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ لاَ يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللّٰهِ وَهُمْ كَذَلِكَ</strong></p>
<p><em>&#8220;Dünyanın ömrü olduğu sürece, Allah&#8217;ın emri gelinceye (kıyamet kopuncaya) kadar, ümmetimden hak üzere galip ve daima dine omuz veren bir cemaat bulunacak; bulunacak ve dine sahip çıkacaktır. (Yani din, hiçbir zaman yeryüzünden bütünüyle silinmeyecektir.) Kendilerine muhalefet edenler, onlara hiçbir zarar da veremeyecektir.&#8221;</em><sup>[25]</sup></p>
<p>Bu hadise, hangi gerekçe ile karşı çıkarlar anlamak zordur. On dört asırlık İslâm tarihinde, din-i mübin-i İslâm&#8217;ın yeryüzünden, insanların kalbinden silindiği, desteksiz ve muavenetsiz kaldığı bir dönem hiç olmamıştır ki! Evet tarih, ona omuz veren bir cemaatin bulunmadığı dönemlerden bahsetmiyor.</p>
<p>Geçmişi bırakalım; dinin ve ona sahip çıkanların en çok ve en şiddetli hücumlara maruz kaldığı şu yirminci asırda bile din ortadan kaldırılabilmiş midir ki; hadisin tutarsızlığına hükmediliyor. Komünist ülkelerde baskı altına alındığı, bazı ülkelerde şiddetle takip edildiği ve silinmek üzere olduğunun sanıldığı dönemlerde bile, yine ona sahip çıkanlar bulunduğu gibi, bugün, insanlık, çeşitli dalâlet ve küfür bataklıklarında bunca yıl yüzdükten sonra, kurtulmak için el attığı yine dindir, &#8216;din-i mübin-i İslâm&#8217;dır; çünkü o ilâhî bir şem&#8217;adır; bir şem&#8217;a ki, Allah yaka, üflemekle sönmez.</p>
<p>Hadiste sözü edilen &#8216;cemaat&#8217; hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Buhârî, bir yerde: &#8220;Bunlar, Şam ehlidir.&#8221;<sup>[26]</sup> diyor. Çünkü, onun yetiştiği dönemde Şam, ilmin merkeziydi. Hilâfet, vâkıa Şam&#8217;dan Bağdat&#8217;a taşınmıştı ama, Şam ondan sonra da, uzun asırlar merkez olma hususiyetini devam ettirmişti. Evzâî, Leys b. Sa&#8217;d ve İmam Malik gibi âlimler, talebelerini Şam&#8217;a gönderiyor, bunlar da orada ümerânın etrafını alıp, ilim neşrediyorlardı. Bazıları, bu hadisteki &#8216;cemaat&#8217;ten kastın muhaddisler olduğunu, bazıları da müfessirler olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Maamafih, bu &#8216;cemaat&#8217;i belli bir gruba ve zamana hasretmemek, mânâya daha uygun olsa gerek. Her zaman bulunmuştur bu cemaat. Bir zaman Şam&#8217;da.. bir zaman başka bir yerde.. bir zaman Ömer İbn Abdülaziz&#8217;in etrafında.. bir zaman İmam Gazzâlî Hazretleri&#8217;nin çevresinde bir zaman İmam Rabbânî&#8217;nin, bir zaman Mevlâna Halid-i Bağdâdî&#8217;nin ve bir zaman da bir başkasının arkasında bulunmuştur ve bulunmaya da devam edecektir.</p>
<p><strong>g. Uykudan Kalkınca Elleri Yıkamak</strong></p>
<p>Anlamayan veya mânâsına vâkıf olamayanlar tarafından tekzip edilen bir diğer hadis-i şerif de şudur:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>إِذَا اسْتَيْقَظَ أَحَدُكُمْ مِنْ نَوْمِهِ فَلاَ يُدْخِلْ يَدَهُ فِي اْلإِنَاءِ حَتَّى يَغْسِلَهَا ثَلاَثَ مَرَّاتٍ، فَإِنَّ أَحَدَكُمْ لاَ يَدْرِي أَيْنَ بَاتَتْ يَدُهُ، أَوْ أَيْنَ كَانَتْ تَطُوفُ يَدُهُ</strong></p>
<p><em>&#8220;Sizden biriniz, uykusundan uyandığı zaman elini üç kere yıkasın ve yıkamadan elini (yiyecek veya içecek kabına) daldırmasın. Çünkü o, geceleyin elinin nerelerde gezip dolaştığını bilemez.&#8221;</em><sup>[27]</sup></p>
<p>&#8220;İnsan, elinin gezip dolaştığı yerleri bilmez mi?&#8221; diye, <em>Fecru&#8217;l-İslâm, Duha&#8217;l-İslâm, Zuhru&#8217;l-İslâm</em> kitaplarının sahibi Ahmed Emin, bu hadisi alaya alır.. Ebû Reyye de onunla alay eder ve bunların üstadı müsteşrik Goldziher de. İnsan, geceleyin elinin nerelerde gezdiğini bilir mi gerçekten? Bence bu hadis-i şerifte, yukarıdaki benzerleri gibi zamanları aşan bir beyan ve hıfzıssıhha adına bir mucizedir; ve mühim hakikatleri ifade etmektedir.</p>
<p>İnsanın alerjisi olur, kaşıntısı olur ve geceleyin bilmeden bazı yerlerini kaşıyabilir. Yine bugün, tırnak altında milyonlarca mikrobun barındığı, tıbbın bildiği gerçeklerdendir. Öyleyse, bedenini kaşıyan ve buradaki mikropları eline bulaştıran veya tırnak altlarına yerleşmesine sebep olan bir insan, sabah ellerini yıkamadan yemeğe oturur, elini yemek veya su kabına daldırırsa, şurasına-burasına bulaşan mikropların vücuduna girmesine sebep olmayacak mıdır?</p>
<p>Şimdi, ümmetin öteden beri telakkî bi&#8217;l-kabulle karşıladığı ve ilmî tespitlere de ters düşmeyen; ters düşmek bir yana, onlarla mütesânit olan böyle bir haber veya tembihi, bir kısım müsteşrikler veya onların İslâm dünyasındaki takipçileri müstağriplerin hoşlanmadıkları sahabiler rivayet ediyor diye, ya da onların yaşadığı dönemde, ilmî seviye henüz o noktaya ulaşmadığı için hadisi tekzibe kalkışmaları ancak kendilerini utandıracak bir davranıştır.</p>
<p><strong>h. Miraçta Hz. Musa ile Mülâkat</strong></p>
<p>Tekzibine çalışılan hadislerden biri de, miraçta Resûlullah Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetine günde 50 vakit namaz farz olmuşken, Hz. Musa&#8217;nın, irşad ve ikazıyla, bunun beş vakte indirilmiş olmasıdır.<sup>[28]</sup> Bu hadisi, Buhârî ve Müslim gibi en sahih kaynaklar rivayet etmektedir.</p>
<p>Evvelâ, bu bir mülâkattır, müracaat değildir. Kaldı ki, Peygamberimiz&#8217;in Hz. Musa&#8217;ya müracaatının da, yadırganacak bir yanı yoktur. Bir kere Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yeni miraca çıkıyor; Hz. Musa (aleyhisselâm) ise, çoktan o âlemlerin tavusu olmuş bir nebi. İkinci olarak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) edeb timsalidir; hem Allah&#8217;a karşı tavrında hem de Hz. Musa&#8217;ya karşı tavrında. Ayrıca, O hep ümmeti hakkında yüsr (kolaylık) yolunu araştırmış ve ona vesileler aramıştır. Hz. Musa ile mülâkatı da böyle bir vesile olarak değerlendirmiş olabilir. Sonra, bu bir müracaatsa, O&#8217;nun Hz. Musa&#8217;ya müracaatının, İsrailoğulları veya Yahudi kavmi nazarında umumî havayı yumuşatıcı olması bakımından taşıdığı psiko-sosyolojik durum da çok önemlidir.</p>
<p>Bundan başka Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün peygamberleri tasdikle gelmiştir. Bu kabîl muhtevasıyla böyle bir mülâkat, bu yüce mânâyı ifade bakımından çok önemlidir. Evet, O&#8217;nun peygamberleri kabulü âdeta dâsitâniydi. O kendisinin, önceki peygamberlerden üstün görülmesine ve önceki peygamberlerin -hâşâ- hafife alınmasına asla izin vermemişti. Hatta bir defasında bir sahabinin Hz. Musa&#8217;nın kadrine gadrettiğini görünce O, hemen müdahale edip: <em>&#8220;Beni Musa b. İmrân&#8217;a tercih etmeyin. Zira, ben onu mahşer gününde Arş&#8217;ın kavâimine tutunmuş olarak göreceğim.&#8221;</em> buyurmuştur.<sup>[29]</sup> Burada da hak çizgisi mahfuz, böyle bir kadir bilirlik, dolayısıyla da yumuşatma söz konusu olabilir.</p>
<p>Sonra, biz mekânın bütün buudlarını tam olarak bilemiyoruz. Dolayısıyla bazı hâdiseler hangi buudda cereyan ediyor, ondan da habersiziz. Meselâ, yine Ahmed İbn Hanbel, Müslim ve İbn Mâce gibi sahih hadis kaynaklarının rivayet ettiği ve Hıristiyanken Müslüman olan Temîmü&#8217;d-Dârî&#8217;nin, bilmediği bir adada gördüğü son derece kıllı bir yaratığı (Cessâse) ve mağaradaki, kendisini &#8220;Deccal&#8221; olarak takdim eden bir insan azmanını anlatan hadis-i şerifi<sup>[30]</sup> &#8220;Temîmü&#8217;d-Dârî Hıristiyandı; bunu Hıristiyanlıktan getirmiştir.&#8221; veya &#8220;Böyle bir şey mümkün değildir.&#8221; diye hemen inkâr yoluna mı gitmek gerek? Bu hadisi, en azından, bazılarının trans hâlinde gördükleri bazı şeyler kabîlinden anlayamaz mıyız? (Öyle anlayalım demiyorum.) Kaldı ki, Temîmü&#8217;d-Dârî&#8217;nin bu hâdiseyi, hangi mekân buudunda gördüğünü de bilmiyoruz.</p>
<p>Yine, Hz. İsa&#8217;nın -keyfiyeti ne olursa olsun- nüzulüyle alâkalı pek çok hadis var;<sup>[31]</sup> bütün bunlara Hıristiyanlar tarafından uydurulmuş gözüyle mi bakacağız? Hz. İsa (aleyhisselâm), peygamberliğine iman ettiğimiz ve Efendimiz&#8217;in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de geleceğini müjdelemiş olduğu ulü&#8217;l-azm peygamberlerden değil midir? O da bizim peygamberimizdir; Hz. İbrahim, Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman, Hz. Musa gibi.</p>
<p>Denizler altında, telepati yoluyla yapılan konuşmaları, ruh çağırmayı, insanların uyutulmasını, telefonla hipnoz hâdisesini kabul edip de zikrettiğimiz hadisleri -ki hangi buud ve keyfiyette cereyan etmiş olursa olsun- Allâme Kadı Iyaz&#8217;ın <em>Şifâ</em>&#8216;sından ve Ebû Nuaym İsbehânî&#8217;nin <em>Delâil</em>&#8216;ine, ondan da İbn Kesîr&#8217;in <em>Şemâil</em>&#8216;ine kadar bütün şemâil kitaplarının kaydettiği &#8220;şakk-ı sadr&#8221; (Efendimiz&#8217;in göğsünün yarılması) hâdisesini akıl ve pozitif ilimlere göre izah edemiyoruz diye inkâr mı edeceğiz?</p>
<p>Evet, sahih hadisleri inkârla sünneti yıkmaya çalışanlar, zannediyorum, yıkamayacakları bu şeyi yıkma kuruntularıyla harap olup gidecekler; ama, sünnet ebedlere kadar dimdik ayakta kalacaktır&#8230;</p>
<p><span class="notice">[1] Suyûtî, Tedrîbü&#8217;r-râvî, 1/278; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ, 1/33.<br />
[2] Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ, 1/36.<br />
[3] Aliyyülkârî, el-Masnû&#8217;, 1/45; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ, 1/44.<br />
[4] Aliyyülkârî, el-Masnû&#8217;, 1/204; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ, 2/454.<br />
[5] Aliyyülkârî, el-Masnû&#8217;, 1/78; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ, 1/341.<br />
[6] Müslim, tahâret 1; Tirmizî, daavât 86.<br />
[7] İbn Adiyy, el-Kâmil, 7/147; Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ; 1/356-357.<br />
[8] Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ, 2/421.<br />
[9] Aclûnî, Keşfü&#8217;l-hafâ, 1/154.<br />
[10] Tirmizî, ilim 19; Ebû Dâvûd, ilim 1.<br />
[11] Buhârî, tefsir (48) 3; büyû 50; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/174; Dârimî, mukaddime 2.<br />
[12] Hüseyin el-Cisr, Risale-i hamîdiye (Türkçe tercümesi) s. 52-94.<br />
[13] Bediüzzaman, Muhâkemât, s. 56.<br />
[14] Buhârî, savm 55; edeb 84; Müslim, savm 182.<br />
[15] Buhârî, istiska 3; fedâilü&#8217;l-ashab 11.<br />
[16] Buhârî, cuma 35, istiska 6, 14, menakıb 25; Müslim, istiska 8; Ebû Dâvûd, istiska 2.<br />
[17] Buhârî, icâre 12; Müslim, zikir 100.<br />
[18] Tirmizî, daavât 118; İbn Mâce, ikâme 189.<br />
[19] el-Hâkim, el-Müstedrek, 1/707.<br />
[20] Buhârî, vudû 33; Müslim, tahâret 90-91; Tirmizî, tahâret 68; Ebû Dâvûd, tahâret 37; Nesâî, tahâret 50; İbn Mâce, tahâret 31; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/245, 253, 460.<br />
[21] Serahsî, el-Mebsût 1/48; Kâsânî, Bedâiu&#8217;s-sanâi&#8217; 1/64; Merğînânî, el-Hidâye, 1/23.<br />
[22] Buhârî, tıb 58; bedü&#8217;l-halk 17; Ebû Dâvûd, et&#8217;ime 48; Nesâî, el-fera&#8217; ve&#8217;l-atîra 11; İbn Mâce, tıb 31; Dârimî, et&#8217;ime 12; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/229, 246.<br />
[23] Buhârî, fazlu&#8217;s-salâti fî mescidi Mekke ve&#8217;l-Medine 1, 6; savm 67; cezâü&#8217;s-sayd 26; Müslim, hac 511.<br />
[24] Buhârî, fazlu&#8217;s-salâti fî mescidi Mekke ve&#8217;l-Medine 1; Müslim, hac 510; Tirmizî, mevâkît 126; Nesâî, menâsik 124; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/333.<br />
[25] Buhârî, i&#8217;tisam 10; tevhid 29; Müslim, imâre 170. (Lafız Müslim&#8217;den)<br />
[26] Buhârî, tevhid 29.<br />
[27] Buhârî, vudû 26; Müslim, tahâret 87-88; Ebû Dâvûd, tahâret 50; Tirmizî, tahâret 19. (Lafız Ebû Dâvûd&#8217;dan)<br />
[28] Buhârî, salât 1; Müslim, iman 263; Tirmizî, salât 45; Nesâî, salât 1.<br />
[29] Buhârî, rikâk 43; tevhid 31; husûmât 1; enbiyâ, 31; Müslim, fedâil 160.<br />
[30] Müslim, fiten 119; Ebû Dâvûd, melâhim 15; İbn Mâce, fiten 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/373, 374, 413.<br />
[31] Bkz.: Buhârî, büyû 102; enbiyâ 49; Müslim, iman 242-247; Ebû Dâvûd, melâhim 14; Tirmizî, fiten 21, 54; İbn Mâce, fiten 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/240, 394, 538; 4/6-7.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/bazi-mevzu-hadisler-ve-gunumuzde-mevzu-damgasi-vurulan-sahih-hadislere-misaller/">Bazı Mevzû Hadisler Ve Günümüzde Mevzû Damgası Vurulan Sahih Hadislere Misaller</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahih Hadis (2) &#124; Prof. Dr. Ayhan Tekineş</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahih-hadis-2-prof-dr-ayhan-tekines/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Oct 2020 12:00:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ayhan Tekineş Prof. Dr.]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13293</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sahih Hadis&#8217;in Ana kriterleri Kaynak:Wiseinstute</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahih-hadis-2-prof-dr-ayhan-tekines/">Sahih Hadis (2) | Prof. Dr. Ayhan Tekineş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3>Sahih Hadis&#8217;in Ana kriterleri</h3>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_92694"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/sDJGUBLtluY?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><strong>Kaynak:Wiseinstute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahih-hadis-2-prof-dr-ayhan-tekines/">Sahih Hadis (2) | Prof. Dr. Ayhan Tekineş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahih Hadis &#124; Prof. Dr. Ayhan Tekineş</title>
		<link>https://hizmetten.com/sahih-hadis-prof-dr-ayhan-tekines/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2020 16:00:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Ayhan tekineş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13292</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sahih Hadis ne demektir? Hadis rivayeti deyince ne anlaşılmalıdır? Hadis&#8217;te &#8216;Altın Silsile&#8217; dendiğinde ne kastedilir? Kaynak:Wiseinstute</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahih-hadis-prof-dr-ayhan-tekines/">Sahih Hadis | Prof. Dr. Ayhan Tekineş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sahih Hadis ne demektir?</p>
<p>Hadis rivayeti deyince ne anlaşılmalıdır?</p>
<p>Hadis&#8217;te &#8216;Altın Silsile&#8217; dendiğinde ne kastedilir?</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_85918"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/rwG4ZXybjWc?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><strong>Kaynak:Wiseinstute</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sahih-hadis-prof-dr-ayhan-tekines/">Sahih Hadis | Prof. Dr. Ayhan Tekineş</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatımıza yön veren dört hadis-3 &#124; Mithat Tayyar</title>
		<link>https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-dort-hadis-3/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2020 16:30:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Mithat TAYYAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12145</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımıza yön veren hadisler serisinde dördüncü ve son hadisle yazımıza devam edelim.  Dördüncü Hadis: ‘Kişinin, malayani (boş, anlamsız ve faydasız) şeyleri terk etmesi, İslam’ının güzelliğindendir.’ İslam insanın hayatını ahiret odaklı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-dort-hadis-3/">Hayatımıza yön veren dört hadis-3 | Mithat Tayyar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hayatımıza yön veren hadisler serisinde dördüncü ve son hadisle yazımıza devam edelim.</p>
<p><strong> </strong><strong>Dördüncü Hadis</strong>: ‘Kişinin, malayani (boş, anlamsız ve faydasız) şeyleri terk etmesi, İslam’ının güzelliğindendir.’</p>
<p>İslam insanın hayatını ahiret odaklı tanzim eder ve düzenler. Dolayısıyla meşgul olduğunda, onu hedeflerinden, ahiret yörüngeli bir yaşamdan uzaklaştıracak şeylerden uzak durmasını ister. İnsan fiillerinde olduğu gibi sözlerinde de malayani işlerden uzak durmalı. Peygamber Efendimiz bununla alakalı: ‘Sizden birisi Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanıyorsa ya hayır konuşsun ya da sussun.’ (Tirmizi, Kıyamet 51) tavsiyesinde bulunarak kişinin boş konuşmalardan, boş sözlerden uzak durmasını ister.</p>
<p>Şayet bu fiil davranışlarla ilgili ise, bu davranışın şahsi isteklerimize göre değil de İslamiyet’in ilke ve düsturlarına göre düzenlenmesine veya İslam&#8217;a uygun akli hükümlerle düzenlenmesini ister. Kişi bu prensipler doğrultusunda davranış sergilerse kendisine, çevresine ve topluma faydalı davranışlar ortaya koymuş olur. Kişiye, çevresine veya topluma faydası olmayan davranışlar ise, yani biraz önceki saydıklarım dışındaki davranışlar ise boş davranışlar olarak adlandırılır. Tabiatın korunması için üzerimize düşen vazifeler ile alakalı davranışları da bu faydalı davranışlar çerçevesinde sayabiliriz.</p>
<p>Boş işlerle sürekli uğraşan insanlar, hayatlarının merkezine boş işleri koydukları için faydalı işler yapmaya vakit bulamazlar. Bu hadisi okuyunca aklıma hep bir kavanoz ve iki fincan hikayesi geliyor.</p>
<p>Meşhurdur, anlatılır: Bir profesör bir gün ders anlatmak istediği sınıfa elinde birkaç pinpon topu, biraz kum ve çakıl taşı ile birlikte girer ve öğrencilerle hiç konuşmadan direk masasına gider. Sonrasında kavanozun içine pinpon toplarını yerleştirir ve ağzına kadar doldurur. Sonra öğrencilere sorar:  ‘Kavanoz şu anda doldu mu? Karşısında bulunan öğrencilerden ‘Evet doldu’ diye bir tepki gelince de bu defa elinde bulunan küçük çakıl tanelerini kavanozun içine boşaltır ve sonrasında pinpon toplarından geriye kalan yerleri de çakıl taşları doldurur. Bunun üzerine sınıfa tekrar sorar: ‘Şimdi doldu mu?’ ‘Evet doldu.’ derler ve son olarak yanında bulunan kumları da kavanozun içine doldurur. Öğrenciler, bu defa tamamen dolmuştur diye düşünürken profesör içlerinden birisine gidip iki tane kahve almasını söyler. Öğrenci bir koşu gidip kantinden aldığı kahvelerle gelir. Profesör, eline aldığı kahve bardaklarını olduğu gibi kavanozun içine boşaltır ve kavanozda hiç boş yer kalmamıştır. Bu defa son kez, ‘Peki şimdi kavanoz doldu mu?’ dediğinde sınıf hep birlikte biraz da tedirgin ‘Evet doldu.’ derler. Sonrasında profesör bunların ne anlama geldiğini izah eder. Bizim hayatımızda ana gayelerimiz vardır. Önce bunları yapmazsak hayatımız sıkıntıya uğrar. Burada bulunan tenis topları, hayatımızda en çok değer verdiğimiz, kendimizle, ailemizle, akrabalarımıza olan ilişkilerimizdir. İkinci olarak koyduğum çakıl taşları ise işimiz, evimiz, arabamız gibi ikinci derecedeki önem verdiğimiz şeylerdir. Kumlar ise hayatımızda boşa geçirdiğimiz vakitlerdir. Profesör sözünü bitirdikten sonra sınıftaki talebelerden biri, ‘Hocam peki kahve ne içindi.’ deyince; ‘’Ben de şimdi bu soruyu sormanızı bekliyordum. Kahveler de her ne kadar vaktim yok deseniz de her zaman dostlarınız için bir fincan kahve içecek kadar vaktiniz olduğudur.’ demiş.  Bu sebeple hiç kimse ‘Dostumla bir fincan kahve içecek vaktim yok’ demesin. İnsan ne kadar vaktim yok derse desin mutlaka bir vakti vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bizler de bu hikâyede anlatıldığı gibi ahiret yörüngeli işlerimizi hayatımızın merkezine koymalı, sonra dünyevi işlerimizi bunun etrafında örgüleyerek düzenlemeliyiz. Ve İnşirah sûresinde ‘O halde bir işi bitirince hemen bir diğerine koyul.’ buyrulduğu üzere vaktimizi çok iyi değerlendirmeliyiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan devamlı boş iş yaparsa, boş iş insanı yorar. Sonuçta beynimizin bir kapasitesi var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan yorulursa bu defa faydalı işler yapmaya fırsat bulamaz. Bazen çocuklarımız eline bir cep telefonu, bir oyun tableti alırlar da sonrasında, siz ders çalış dediğinizde kendilerini yorgun hissederler. Yorulmuş beyne siz bir şey yaptıramazsınız. Şimdilerde devamlı bilgi çağındayız, teknoloji çağındayız, her şeye çok hızlı ulaşıyoruz gibi ifadeler kullanıyoruz. Fakat şurada hata yapmamak lazım.  Unutmayalım araba ne kadar kaliteli olursa olsun, yollar ne kadar güzel olursa olsun, eğer şoför sarhoşsa hedefine gidemez ve ulaşmak istediği yere asla ulaşamaz. Önce şoförü ayıltmak lazım, sarhoşluktan kurtarmak lazım. Şimdilerde insanlarda müthiş bir dağınıklık var. Kafaların içi devamlı dolu ve sürekli boş şeylerle meşgul. Evet bizler önce şoförün sarhoşluğunu gidermeliyiz, sonra güzel bir hedef belirlemeliyiz. Aksi takdirde çocuğundan büyüğüne herkes bu girdabın içinde kalacak ve beyinler daima yorulmuş olarak hedeflerinden uzaklaşmış olacaklar. İşte bizler, bizi hedeflerimizden uzaklaştıracak her türlü malayani, faydasız, boş işten uzak durmalıyız.</p>
<p><em>Mithat Tayyar’ın <a href="https://www.youtube.com/channel/UCi2Z4OQdGu778dLQAASUXNg/videos" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Youtube kanalına </a>  ulaşmak için tıklayınız.</em></p>
<p><strong>Hizmetten | Mithat Tayyar</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-dort-hadis-3/">Hayatımıza yön veren dört hadis-3 | Mithat Tayyar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatımıza yön veren hadisler-2 &#124; Mithat Tayyar</title>
		<link>https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-hadisler-2-mithat-tayyar/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2020 16:00:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Mithat TAYYAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11765</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gelelim ikinci hadisimize: 2. Hadis: “Şurası muhakkak ki, helaller apaçık bellidir, haramlar da apaçık bellidir. Bu ikisi arasında ise insanların çoğunun hükmünü bilmediği şüpheli şeyler vardır. Artık kim bu şüpheli&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-hadisler-2-mithat-tayyar/">Hayatımıza yön veren hadisler-2 | Mithat Tayyar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gelelim ikinci hadisimize:<br />
2. Hadis: “Şurası muhakkak ki, helaller apaçık bellidir, haramlar da apaçık bellidir. Bu ikisi arasında ise insanların çoğunun hükmünü bilmediği şüpheli şeyler vardır. Artık kim bu şüpheli alandan kaçınırsa, dinini de, ırzını da temiz tutmuş olur. Kim de şüpheli alana girerse harama girmiş olur. Tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğun sınırlarını ihlal etmesi yakındır. Şunu bilin ki, her melikin bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası vardır ki, eğer o müstakim olursa cesedin tamamı müstakim olur; eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası, kalbtir.” (Ebu Davud, Büyü 3)</p>
<p>Bizler yaşamımızda helal olanları biliyoruz. Bu alan oldukça geniştir. Bediüzzaman hazretlerinin güzel bir ifadesi vardır: ‘’Helal keyfe kafidir.’’ diye. Hayatta mutlu olmak istiyorsanız, keyif almak istiyorsanız zaten helallerin sınırları çok geniş. Madem ki helaller çok geniş, peki neden insanlara yasaklar ve haramlar daha çokmuş gibi geliyor? Çünkü insanlar İslam’ı öğrenirken önce yasakları ve sınırlarını öğreniyorlar. Bu şekilde haram dışındaki bütün alanlarda rahatça gezelim diye&#8230; Tabii bu arada habire haramlar karşısına gelince zannediyor ki haram olan şeyler çok fazla. Helallerin çokluğunu basit bir şekilde bir örnekle açıklayayım. Türkiye&#8217;de satılan sıvı içeceklerin sadece %5 alkollü. Bunun dışında satılan ürünlerin %95&#8217;i ise Alkollü olmayan ürünler. Kur’an alkolü yasaklıyor. Fakat insanlar çabuk para kazanmak veya başka sebeplerle harama ve çabuk kazanmaya yönleniyorlar. Halbuki bir insan %95’lik kısımdaki helal ürünleri satarak zengin olabilir. Ama bir çok insan %5 gibi değişik ürünlere yönelerek oradan zengin olmaya çalışıyor. Yani siz zengin olmak istiyorsanız, zengin olmak için %95’lik kısım yeter. Yüzde 5&#8217;e girmenize gerek yok.</p>
<p>Evet helaller bellidir, haramlar bellidir, kurallar belirlenmiş. Bir insan kurallara uyarak yaşadığında genel itibariyle mutlu olur. Bazen kurala uymak zor gelebilir. Fakat hayat kurtarıcıdır. Mesela trafikte yolda gittiğinizi düşünün. Size hız sınırı koymuşlar. Hız sınırına uymadığınız takdirde kaza yapma ihtimali çok yüksektir. Hayatınızı korumak istiyorsanız bu kurallara uymak zorundasınız.</p>
<p>Şüpheli şeylere gelince, o uçurumun kenarında gezinmek gibidir. Her an düşme tehlikesi vardır. Bu sebeple şüpheli şeylerin etrafından dolanıp yolunuza devam etmeniz gerekir. Bu şekilde yasak olma ihtimali olan durumlara girmekten uzak durarak hakkın rızasını elde etmiş oluruz.</p>
<p>3. Hadis: “Ameller, davranışlar ancak niyetlere göredir. Herkesin niyeti ne ise eline geçecek odur. Kimin hicreti Allah ve Resûlünün rızası ve hoşnutlukları içinse onun hicreti Allah ve Resûlü’nedir. Kim de ulaşmak istediği dünyalık bir hedef veya nikahlanacağı bir kadından ötürü hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye göredir.” (Ebu Davud, Talak, 11)</p>
<p>Allah katında davranışların değerlendirilmesi, kişinin kalbinde bulunan niyetine göredir. Allah Resulü, bir savaş esnasındayken kendisine, Kuzman adındaki birinin çok cesurca savaştığı bildirilince onun cehennemlik olduğunu söylemiş. Bunun üzerine Ebu Hureyre, bu adamı takip etmiş ve Kuzman’ın yara aldığını görmüş. Yaralarının acısına dayanamayan Kuzman intihar etmeden önce kendisine ‘’Çok cesurca savaştın, dini çok iyi savundun.’’ diyenlere, ‘’Ben kavmimi savunmak için savaştım.’’ cevabını vermiş. Sonrada intihar etmiş. Yani niyet Allah rızası olmayınca mükafatını da görememiş. Ebu Hureyre bunun üzerine tekbir getirerek Allah Resulünün yanına gitmiş ve durumu anlatarak bir kere daha onun peygamberliğine şahitlik etmiş… (Buhari, Cihad 77). Kuzman, hem Allah için savaşmamış hem de inanan bir insana yakışmayacak şekilde intihar etmiş. Evet niyet hayır olmayınca akıbette hayır olmamış.<br />
Bu hadisin detaylı anlatımı için aşağıdaki ‘’İyi düşünmek sevap mı?’’ isimli linkteki videoyu izleyebilirsiniz.</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_27043"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/pfHg0B4lLDU?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p>4. Hadisi, inşallah bir sonraki yazımızda ele alacağız…</p>
<p><strong>Hizmetten | Mithat Tayyar</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-hadisler-2-mithat-tayyar/">Hayatımıza yön veren hadisler-2 | Mithat Tayyar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatımıza Yön Veren Dört Hadis-1 &#124; Mithat Tayyar</title>
		<link>https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-dort-hadis-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jun 2020 16:00:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Mithat TAYYAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11518</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir bina yaparken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. İlk önce zemin etüdü yapılır. Sağlam çıkarsa binaya güçlü bir temel atılır. Ardından binayı taşıyacak mukavemetli kolonlar dikilir. Sonrasında ise tuğla, sıva,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-dort-hadis-1/">Hayatımıza Yön Veren Dört Hadis-1 | Mithat Tayyar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir bina yaparken dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. İlk önce zemin etüdü yapılır. Sağlam çıkarsa binaya güçlü bir temel atılır. Ardından binayı taşıyacak mukavemetli kolonlar dikilir. Sonrasında ise tuğla, sıva, boya vs. gibi tali meseleler yapılır. Evin boyasının rengi çok önemli bir mesele değildir ama kolonları sağlam olmazsa bina çöker. İşte bunun gibi dinimizi yaşarken de bir onu ayakta tutan temel kurallar, bir de ikinci veya üçüncü derecede önemli hususlar vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dini yaşamada meşhur hadisçilerden Ebu Davut hazretleri şöyle söylüyor: 500 bin hadis topladım. Bunların arasından seçtigim 4800 hadisi kitabıma koydum. Yine bunların içinden seçtigim dört hadis var ki, kim bunları hayatında uygulasa dini yaşama adına bu ona yeter.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hadislerden ilki şudur:</p>
<ol>
<li>Sizden birisi kendisi için sevip istediğini, kardeşi için de istemedikçe tam bir mümin olamaz.</li>
</ol>
<p>Bu hadis, karakter eğitimi açısından oldukça önemli bir hadistir. İnsanda varolan bencilliği yok eder. Bu hadisin zıddı bencillik ve egoizmdir. Bu hadisi, üzerine empati duygusunu da koyarak, hayatınızın her alanında deneyimleyebilirsiniz. Mesela bir işte çalışırken, evlenirken, cenazede, bebeğiniz olduğunda, ev araba vesaire aldığınızda, kısacası her alanda. Şu an korona virüsü sebebiyle ekonomi kötüleştiği için biz bu alana yönelip hadisi bu alanda bir örnekle açıklayalım.</p>
<p>Hayatta insanlar öncelikli olarak kendi menfaatini düşünürler. Özellikle yöneticiler kendi kazancına ve işlerinin yolunda gitmesine odaklanır ve oldukça bencildirler. Hele işler kötüye gidiyorsa  ilk yaptıkları şey işçi çıkarmak olur. 1950’lerde Almanya’da Volkswagen firması ekonomik problemler sebebiyle durumu oldukça kötüleşir. Üretimleri düşer, gelirleri azalır. İşçi çıkarmak veya maaşları düşürmekle karşı karşıya kalırlar. Bencillik etmezler ve bunun için çözüm aramaya başlarlar ama bulamazlar. Bunun üzerine firma yöneticileri, işçi sendikasını çağırırlar ve bu durum hakkında işçilerle görüşerek bir çözüm sunmalarını isterler. Sendika, işçilerle görüşür ve bir süre sonra firma yetkililerine şöyle bir çözüm sunar:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>‘‘Biz sizin işçi çıkarmanızı istemiyoruz ama bu şekilde maaşları normal düzende verirseniz zarar edeceğinizi görüyoruz. Biz de firmanın sahibi olsaydık maaşları düşürmek yada işçi çıkarmak isterdik. Ama biz iki tarafıda rahatlatacak  bir çözüm bulduk. Bu sebeple şöyle yapalım. Bizler şu an fabrikada haftada yedi gün çalışıyoruz. Çalışma günümüzü beş güne düşürelim ve hafta sonları çalışmayalım. Sizde bizi beş gün üzerinden ücretlendirin. Böylece hem hiç kimse işten çıkmamış olur, hem de ücretler makul ve ödenecek bir seviyeye düşmüş olur.‘‘ derler. Firma yöneticileri bu teklife çok sevinir ve karşılıklı anlaşırlar. İşte bu olay karşılıklı olarak patronların ve işçilerin kendisi için istediğini kardeşi içinde istemesine güzel bir örnektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, patronlar işçi çıkarmak zorunda kaldıklarında işçilerinin ailesini de düşünmeli. İşçilerde patronlarını düşünerek işlerini sağlam yapmalı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İyilik, iyilik doğurur. Bizler başkalarının daima iyiliğini düşünmeliyiz. Allah Resulü şöyle buyuruyor: “Bir Müslüman, yanında bulunmayan bir din kardeşi için dua ederse, mutlaka (yanında bulunan) melek ona, aynı şeyler sana da verilsin diye dua eder.” (Müslim, Zikir 86; Ebû Dâvûd, Vitir 29) Kendimiz için istediğimizi başkası içinde istemek bize bir şey kaybettirmez. İslam bizi daima pozitif düşünceye, olumlu düşünceye yönlendirir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evet, kişi kendisi için istediğini başkası içinde istemeli. Siz düğün yaptığınızda, nasıl dostlarınızın sizin düğününüze gelmesini, size hediye getirmesini istiyorsanız, siz de dostlarınızın düğünlerine gitmeli ve onları mutlu etmelisiniz. Aynı şekilde onları önemsemeli, çocukları doğduğunda, hastalıkta, cenazede onlarla beraber olmalısınız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu hadisi bir de dinimizi anlatma yoluyla ele alarak bitirelim. Allah’a binlerce kere şükürler olsun ki bizler müslümanız. Peki ya müslüman olmasaydık, müslüman olanların bize nasıl davranmasını isterdik. Tembellikleri, dini gerçek manada yaşama ve yayma gayretlerinin olmaması sebebiyle bize İslam’ı ulaştırmakta gecikselerdi ve huzuru mahşerde onlarla karşılaşsaydık onlara ne derdik. Başkasının yerine koyun kendinizi, gerçek dini bulamamanın verdiği sıkıntılarla hep hafakanlar içinde gezen ve rahmet deryasına giremeyenlerin yerine. Evet, bizler kendimiz için istediğimiz cenneti başkaları için de isteyelim. Himmetimizi âli tutalım ve biraz daha gayret edelim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_64346"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/N5cZSGI-vg8?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><em>Mithat Tayyar&#8217;ın konu ile ilgili sohbetlerine kendi  <a href="https://www.youtube.com/watch?v=N5cZSGI-vg8" target="_blank" rel="noopener noreferrer">Youtube kanalından</a> da ulaşabilirsiniz.</em></p>
<p>Haftaya  devam edeceğiz&#8230;</p>
<p><strong>Yorum: Mithat Tayyar</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/hayatimiza-yon-veren-dort-hadis-1/">Hayatımıza Yön Veren Dört Hadis-1 | Mithat Tayyar</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âyet ve Hadîslerin Aydınlatıcı Tayfları Altında Kader</title>
		<link>https://hizmetten.com/ayet-ve-hadislerin-aydinlatici-tayflari-altinda-kader/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 May 2020 06:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[ayet]]></category>
		<category><![CDATA[hadis]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=9827</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kader meselesi, ancak aşağıda zikredeceğimiz âyet ve hadîslerin ışığı altında ele alınır ve işlenirse Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat anlayışına uygunluk sağlanmış olur. Yoksa ya itizalî ya da cebrî düşüncelere kaymaktan kurtulamayız.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ayet-ve-hadislerin-aydinlatici-tayflari-altinda-kader/">Âyet ve Hadîslerin Aydınlatıcı Tayfları Altında Kader</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kader meselesi, ancak aşağıda zikredeceğimiz âyet ve hadîslerin ışığı altında ele alınır ve işlenirse Ehl-i Sünnet ve&#8217;l-Cemaat anlayışına uygunluk sağlanmış olur. Yoksa ya itizalî ya da cebrî düşüncelere kaymaktan kurtulamayız. Onun için bu bölümde mevzû ile alâkalı âyet ve hadîsleri ele alıp tahlil etmeyi düşünüyoruz.</p>
<p>Bir âyette Allah (cc) şöyle buyuruyor:</p>
<p><strong>مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ فِي اْلأَرْضِ وَلاَ فِي أَنْفُسِكُمْ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ أَنْ نَبْرَأَهَا إِنَّ ذَلِكَ عَلَى اللهِ يَسِيرٌ</strong> &#8220;Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki Biz onu yaratmadan önce o bir kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah&#8217;a kolaydır.&#8221; (Hadid, 57/22)</p>
<p>Gökten, yerden ve nefsinizden size, ne zaman ve nasıl bir musibet isabet ederse etsin, o musibet gök, yer ve nefsiniz yaratılmadan evvel takdir ve tayin edilmiştir. Evet, her şey önceden yazılıp çizilmiştir ve olanların hepsi bu tesbit çizgisi içinde cereyan etmektedir.</p>
<p>Mes&#8217;eleye bu şekilde inanma, bu şekilde yaklaşma Muhammedî yolda yürümenin gereğidir. İnhiraflar ise, inhirafın büyüklüğüne, küçüklüğüne göre sapıklık ve dalâlettir.</p>
<p>Kader meselesine delâlet eden âyetlere kitabımızın başında işaret etmiştik. Şimdi onları tefsir eden birçok hadîs-i şeriften birkaç tanesini aktarmak istiyoruz:</p>
<p><strong>1.</strong> Abdullah b. Amr b. As rivayet ediyor: Efendimiz şöyle buyurdular:</p>
<p><strong>كَتَبَ اللهُ مَقَادِيرَ الْخَلْقِ قَبْلَ اَنْ يَخْلُقَ السَّمَوَاتِ وَاْلأَرْضِ بِخَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ وَعَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ</strong> &#8220;Allah, gökleri ve yeri yaratmadan ellibin sene evvel mahlukatın kaderlerini tayin ve tesbit etmiştir. Ve arşı su üzerindeydi.&#8221;<sup>[1]</sup></p>
<p>Bu ellibin sene, hangi zaman kıstaslarına göredir, bilemiyoruz. Belki de dünyamıza ait zaman ölçüsüne vurulursa bu elli bin sene de olabilir. Elli milyon sene de&#8230; Hatta kesretten kinaye de söylemiş olabilir.. kesin birşey söyleyemiyoruz.</p>
<p>Gök ve yer yaratılmadan, göklerin ve yerin semeresi beşer halkedilmeden ellibin sene önce meşhergâh-ı âlemde teşhir edilecek olan her şey tayin ve tesbit edilmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Hadîsin devamında &#8220;&#8230; ve arşı mâ üzerindeydi&#8221; denilmektedir ki, bu mes&#8217;elenin derinlemesine tahlilini bir başka eserimizde yaptığımız için burada onu söz konusu etmeyeceğiz. &#8220;Mâ&#8221; belki birçok muhaddisin dediği gibi &#8220;Amâ&#8221; maddesidir. Belki de &#8220;Esir&#8221;dir. Allah&#8217;ın arşı, atomların, partiküllerin asıl maddesi olan esir üzerindeydi. Belki varlıklar o zaman esirî vücudlarıyla vardılar. Bunu bilmemiz hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü biz de, babamız Âdem de henüz yoktu. Kâinat da yoktu. Hilkatin semasında henüz bir şimşek bile çakmamıştı.</p>
<p><strong>2.</strong> Ubâde b. Sâmit vefat edeceği ân etrafında toplanan çocuklarına şunları anlatıyordu:</p>
<p>&#8220;Evladcığım, sen, sana gelecek şeyler gelmeden evvel tayin ve tesbit edildiğini ve sonra da hiç şaşırmadan sana geldiğini kabul etmedikten sonra îmanın tadını tatmış olamazsın. (Vicdanında îmanın zevkine ulaşmış olamazsın. Îmandan matlup neticeyi elde edemez ve zevk-i ruhânîyi duyamazsın.) Ben Resûl-ü Ekrem Aleyhisselam&#8217;dan işittim. Buyurdular ki, &#8220;Allah&#8217;ın ilk yarattığı kalemdir. Allah, kalemi yaratır yaratmaz ona &#8220;Yaz&#8221; emrini verdi. Kalem &#8220;Ey Rabbim neyi yazayım?&#8221; dedi. Cenâb-ı Hak &#8220;Kıyamete kadar olan her şeyin kaderlerini yaz!&#8221; buyurdu. Ve sonra Allah Resûlü sözlerine şöyle devam etti: Kim bunun aksine bir iman üzerine ölürse benden değildir!&#8221; (Onun intisab-ı Muhammediyesi ve İslâm&#8217;la ilgisi yoktur).&#8221;<sup>[2]</sup></p>
<p>İşte Ubâde b. Sâmit, ölümle burun buruna geldiği bu son ânında, evlatlarına bu mes&#8217;eleyi anlatıyor ve onlara kadere îmanı sanki bir emanet gibi teslim ediyordu.</p>
<p><strong>3.</strong> Yine yukarıdaki âyeti îzah ve tefsir eder mahiyette Abdullah b. Abbas&#8217;ın rivayet ettiği şu hadîs de meselemize ışık tutması bakımından çok mühimdir: (Abdullah b. Abbas, Allah Resûlü&#8217;nün terkisinde bulunuyordu). Efendimiz ona hitaben şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Ey delikanlı, sana birşeyler öğreteceğim! Allah&#8217;ın emir ve nehiylerini gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah&#8217;ın hakkına riayet et ki, O&#8217;nu karşında bulasın. İstediğini sadece Allah&#8217;tan iste. Yardım dilediğin zaman da sadece O&#8217;ndan yardım dile. Kat&#8217;iyen bil ki, bütün insanlar toplanıp sana bir yardımda bulunmak isteseler, Allah&#8217;ın senin için yazdığının dışında bir yardımda bulunamazlar. Ve yine bütün insanlar sana zarar vermek için bir araya gelseler, Allah&#8217;ın senin aleyhine yazdığının ötesinde hiçbir şey yapamazlar. Zira artık kalemler kaldırılmış, sahifeler kurumuştur.&#8221;<sup>[3]</sup> Yani: Allah&#8217;ın hakkına riayet et ki, ilerisi için birşeyler göndermiş olasın. İstediğin zaman sadece Allah&#8217;tan iste. Başkasına boyun büküp bel kırma. Başkasının karşısında serfüru etme, başkasına müracaatta bulunma. Çünkü senin işini halledecek sadece Allah&#8217;tır. Öyle ise isterken O&#8217;ndan iste. Zira kimden istersen iste, neticede senin istediğini sana Allah verecektir. Öyleyse aradaki vesile ve vâsıtalara takılıp kalma. Bütün aracıları ortadan çıkar. Hem söz olarak, hem de fiil olarak bunu böyle yap.. ve bil ki, bütün vesile ve vasıtalar da aynen senin gibi âcizdirler. Senin her türlü arzu ve isteğini yaratmaya muktedir olan bir tek zât vardır, O da Allah&#8217;tır. Zira göklerin ve yerin anahtarı O&#8217;nun elindedir. Takdir ve tayin eden O&#8217;dur. Yaratan O&#8217;dur. Mes&#8217;ud eden, hüzne boğan yine O&#8217;dur. İstediğini aziz, istediğini zelil kılar. Bütün insanlar sana hayırda bulunmak için birbiriyle yarışsalar, ve içinde bulunduğun kötü durumdan seni kurtarmaya çalışsalar; sana yapacakları iyilik hiç şüphesiz Allah&#8217;ın takdiri çerçevesinde olacaktır. Yapılmak istenen kötülüklerin durumu da aynıdır. Zira, kalem yazacağını yazmış, sahifeler de kurumuştur. Yani bundan öte onlarda zerre kadar bir değişiklik söz konusu değildir.</p>
<p>Efendimiz, &#8220;Hıbrü&#8217;l-Ümme&#8221;, ümmetin allâmesi Hz. Abdullah b. Abbas&#8217;a, cevâmi&#8217;ül-kelim kabul edilen bu sözleriyle kadere ait en derin mes&#8217;eleleri talim buyuruyor. Müntehinin kader anlayışı işte bu olmalıdır.</p>
<p>Evet, kader vicdanî ve hâlî bir mes&#8217;eledir. İnsan, bütün bu anlatılanların gerçeğini ve hakikatini vicdanında duyacak ve dolacaktır.</p>
<p>Denilebilir ki, Efendimiz&#8217;in en çok tahşidat yaptığı mes&#8217;elelerden biri kader mevzûudur. Ve bu hadîslerden ekserisi Kütüb-ü Sitte&#8217;de mevcuddur. Onun için de kader meselesi üzerinde ne kadar durulursa yeridir ve lüzumludur.</p>
<p>Mecûsiler iki ayrı kuvvete inanıyorlardı; hayır ve şer. Bunlar (haşa), Cenâb-ı Hakk&#8217;la şeytanı birbiriyle kavga ettiriyorlar ve birbirlerinin işlerine müdahele etmediklerine inanıyorlardı.</p>
<p>İslâm bu düşüncenin tamamen karşısındadır. Ve bu tür zihniyetlere cihad ilân etmiştir. Biz, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın zâtında şeriki olmadığı gibi fiillerinde de şeriki olmadığına inanıyoruz. Rabb O&#8217;dur; mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Sultan birdir; güç ve kuvvet O&#8217;nun elindedir.</p>
<p>Sabah ve akşam onar defa okunması sünnet olan şu cümleler bize apaçık bu hakikati anlatmaktadır:</p>
<p><strong>لاَ اِلَهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيءٍ قَدِيرٌ</strong> &#8220;Allah&#8217;tan başka ilah yoktur. O tekdir, şeriki yoktur. Mülk O&#8217;nundur. Hamd O&#8217;na mahsustur. O her şeye kâdirdir.&#8221;<sup>[4]</sup></p>
<p>Biz bu ifâdede, tevhid-i ulûhiyet, tevhid-i sıfat ve tevhid-i ef&#8217;âl hakikatlerini görüyor ve öğreniyoruz. Her şeyi Bir&#8217;e irca etme çok mühim bir mes&#8217;eledir ve bu bizim îman anlayışımızın özünü teşkil etmektedir.</p>
<p><strong>4.</strong> İsterseniz bu hususu Hz. Ali&#8217;nin (ra) rivayet ettiği şu hadîs-i şerifin aydınlık ikliminde takip edelim:</p>
<p>Allah Resûlü bir sahabînin defni münasebetiyle Bakî-ı Garkad&#8217;da mahzun ve mükedder duruyordu. Elinde asası vardı. Oldukça mahzun ve biz de etrafına halelenmiş yüzündeki gam çizgilerini anlamaya çalışıyorduk. Elindeki asa ile yerde bazı şekiller çiziyordu. (Derin bir düşünceye dalmış insanın durumu tasvir ediliyor). Ve bu arada mübârek dudaklarından şu sözler döküldü:</p>
<p><strong>مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ وَمَا مِنْ نَفْسٍ مَنْفُوسَةٍ إِلاَّ مَكَانُهَا مِنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ</strong> &#8220;İçinizde hiçbir ferd yoktur ki Allah onun âkıbetini cennet veya cehennem olarak tayin buyurmuş olmasın!&#8221;</p>
<p>Bu sözü dinleyen sahabî hayretle sordu: &#8220;Ya Resûlallah! Madem ki durum dediğiniz gibidir, niçin amel ediyor, niçin çalışıyoruz?&#8221;</p>
<p>Şöyle cevap verdiler:</p>
<p><strong>إِعْمَلُوا فَكُلٌّ مُيَسَّرٌ لِمَا خُلِقَ لَهُ أَمَّا أَهْلُ السَّعَادَةِ فَيُيَسَّرُونَ لَعَمَلِ أَهْلِ السَّعَادَةِ وَأَمَّا أَهْلُ الشَّقَاوَةِ فَيُيَسَّرُونَ لَعَمَلِ أَهْلِ الشَّقَاوَةِ</strong> &#8220;Amel edin, herkes için ne yaratılmışsa, kendisine o yönde bir kolaylık vardır. Yani kim saadet ehlinden ise, o yöne doğru yürür ve kim de şekâvet ehlinden ise yürüyüp gideceği yön o taraftır.&#8221;</p>
<p>Ve ardından da şu âyetleri okudular:</p>
<p dir="rtl"><strong>فَأَمَّا مَنْ أَعْطَى وَاتَّقَى * وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى * وَأَمَّا مَنْ بَخِلَ وَاسْتَغْنَى * وَكَذَّبَ بِالْحُسْنَى * فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْعُسْرَى</strong></p>
<p><strong>a.</strong> &#8220;Ama kim (varını) Allah yolunda harcar ve Allah&#8217;dan korkar.. ve en güzel kelimeyi (Lâ ilâhe illallah) tasdik ederse, Biz ona en kolay yolu hazırlarız.&#8221;</p>
<p><strong>b.</strong> &#8220;Ama kim de cimrilik eder ve (Allah&#8217;a karşı) müstağni davranır ve güzeller güzeli kelimeyi (tevhid) yalanlarsa, Biz de onu çetin bir yola zorlarız&#8221; (Leyl, 92/5-10)</p>
<p>Evet, cennet için yaratılmış olan bir insan ibadet neşvesi içinde bulunacaktır. Menhiyyata karşı içinde bir tiksinti duyacaktır. Onun için mescide giden yol çok kolaylaşacak, meyhaneye götüren yol da gırtlağına oturmuş gibi zorlaşacaktır.</p>
<p>Amel edin, herkes ne için yaratılmışsa onun yolundadır. Cennetin yolu mescidden ve Resûlullah&#8217;ın (sav) arkasında yürümekten geçer. Alnı secde görmeyene, kalbini ve vicdanını Hakk&#8217;a makes yapmayan bir insanın cennet yolunda olduğu söylenemez.</p>
<p>Eğer insan saadet ehlindense, işin neticesinde saadet ehlinin amelini işler ve saadet ehlinden olur. Ve yine insan netice itibarıyla şekavet ehlindense, er-geç onlara ait amel işler ve şekavet ehlinden olur.</p>
<p>Onun içindir ki Allah Resûlü sabah-akşam şu duâyı okurlardı:</p>
<p><strong>اَللَّهُمَّ أَحْسِنْ عَاقِبَتَنَا فِي اْلأُمُورِ كُلِّهَا وَاَجِرْنَا مِنْ خِزْيِِ الدُّنْيَا وَعَذَابِ اْلآخِرَةِ</strong> &#8220;Allah&#8217;ım, bütün işlerimizde akıbetimizi hayırlı kıl. Bizi dünyada rezil olmaktan, ahirette de azap çekmekten koru.&#8221;<sup>[5]</sup></p>
<p>Allah Resûlü yukarıdaki ifadelerine Leyl sûresinin 5-10&#8217;nuncu âyetlerini delil getiriyor. Ve bu âyetler mânâ olarak bizlere şunları hatırlatıyor:</p>
<p>Kim malını ve canını hak yolunda harcar, her şeyini o yolda feda eder, takva dairesine girer, Allah&#8217;ın kanunlarından istifade eder, yani her zaman kalbi saygıyla dolar taşar.. Allah&#8217;ın himayesine dehâlet eder, gerçek kurtuluşu Allah&#8217;ta bilir ve bulur.. böylece her işinde Allah&#8217;a güvenir, dayanırsa.. sonra Esmâ-i Hüsnâ&#8217;yı tasdik eder, ve inanılması gereken her şeyi doğrularsa; Biz de ona doğru yolu kolaylaştırır ve onu çağlayan bir çay gibi akar hale getirerek hedefine ulaştırırız. Artık o, öyle namaz kılar, öyle oruç tutar, öyle hacca gider, öyle cihad yapar ki, bu işin neşvesine akıl erdiremeyenler bakar da ona ya hayran olur veya &#8220;deli&#8221; derler. Evet artık onun ölümü istihkarı bir destan, yemeyi-içmeyi ve şahsî zevkleri terketmesi akıl üstü bir efsane gibi görülmeye başlar ve onun cömertliği bir nağme gibi dillerde dolaşır durur. Zira Allah iyiye giden yolu ona kolaylaştırmıştır.</p>
<p>Durum aksi olursa, yani insan cimri kesilir ve hiç kimseye birşey vermezse, böyle bilmelidir ki, vermeyene verilmez. Verirse Allah da ona verir. Neyi verir? Hüsnâyı, güzel âkıbeti&#8230; Ama kim vermez, hem de müstağnî davranırsa; yani diğerinin ittika edip Cenâb-ı Hakk&#8217;ın himayesine girmesine mukabil bu kendinde bir varlık hissedip müstağnî davranır Karun gibi, &#8220;Bütün bunlar bana benim ilmim sayesinde verildi&#8221; der, camiye gitmeyi gericilik sayar ve camiye gidenleri hor ve hakir görür, hüsnâyı da tekzip eder, o Esmâ ile müsemma olan Cenâb-ı Hakk&#8217;ı yalanlar, Esmâ-i Hüsnâ&#8217;nın nokta-i mihrakiyesi olan Resûl-ü Ekrem&#8217;i (sav) kabul etmez, Esma-i İlâhî&#8217;nin cilvelerinin ezelî bir tercümesi olan Kur&#8217;ân&#8217;ı tanımazsa, Biz de onu zora koşarız. Belki bazen o da dinî bir hayatın içinde bulunur. Fakat kıldığı namazı gırtlağı sıkılıyor gibi kılar, sabah namazına kalkarken tembel tembel, uyuşuk uyuşuk kalkar ve döşekten bir türlü ayrılmak istemez. Zamanla cemaatı da, ibadeti de terk eder. Başka bir âyetin ifade ettiği gibi, dinî bir teklifle karşılaştığında ölüm baygınlığına bürünür, bakışları bulanır ve söylenenin aksine sürüklenir. En ufak dinî teklifler karşısında dahi bir bezginlik ve bir tedirginlik gösterir. Çünkü o zora koşulmuştur. Ağır bir yük altında tepeye tırmanıyor gibi bir tavır sergilemektedir..</p>
<p><strong>سَاُرْهِقُهُ صَعُوداً </strong>&#8220;Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım..&#8221; (Müddessir, 74/17)</p>
<p>Evet, insanların kimisi bir kömür damarı bulmuş ve durmadan o kanalda kömür aramakta, kimisi gümüş, kimisi bakır, kimisi de altın&#8230; Ve niceleri de var ki kanalizasyonlarda dolaşmaktadır.</p>
<p>Kalbi sağlam tutmak, sıdkı bütün olmak, teveccühü tam etmek, Allah için vermek, bekleneni Allah&#8217;tan beklemek, Esmâ&#8217;yı tasdik etmek, Allah&#8217;a karşı istiğnâ göstermemek, kendi cılız iradesine ve kendi zayıf ilmine itimat etmemek, her şeyi Allah&#8217;tan bilmek ve başını O&#8217;nun eşiğine koymak, evet bütün bunlar yolu kolaylaştıracak hususlardır. Aksini yapmak ise, yolu sarpa sardırmak ve aşılmaz bir yokuş haline getirmek demektir.</p>
<p>Yukarıda zikrettiğimiz hadîsin râvisi Hz. Ali diyor ki: &#8220;Sahabe, Efendimiz&#8217;den bunları duyduktan sonra öyle derin bir ibadet anlayış ve şuuruna erdiler ki, ibadet için paçaları sıvadılar ve gece-gündüz Allah&#8217;a ibadete koyuldular.&#8221; Demek hepsi de ben hangi yoldaysam neticede oraya varacağım, diye düşünüyordu..</p>
<p>İşte sahabenin kader anlayışı buydu. Kadere îman onlarda tembelliğe değil, aksine daha çok çalışmaya sebebiyet veriyordu.</p>
<p>Evet onlar: &#8220;Biz hangi yolda yürüyorsak, demek ki, o yolun neticesi bizler için takdir edilmiştir&#8221; diye düşünüyor ve durmadan o yolun nihayetine erebilmek için gayret gösteriyorlardı.</p>
<p>Öyle ise, vay haline cami yolunda olmayanların, secdesiz başların, Allah&#8217;ın yolunu bırakıp başka yolların ardına düşenlerin! Ve yine öyle ise vay haline, bayramı puthanede, orucu demhanede, iftarı meyhanede olanların!.. Gittikleri yol sarpa sarmıştır. Neticesi ise &#8220;Sakar&#8221;dır. (Müddessir, 74/26-30)</p>
<p>Allah&#8217;a hamdolsun ki bize İslâm yolunu kolaylaştırdı. Şebnemler gibi bizi cami denen yapraklar üzerine yerleştirdi, kalbimizi güneşler güneşinden gelen şualara makes eyledi. Hz. Muhammed Aleyhisselam&#8217;a bağlılık nimetiyle bizi serfiraz kıldı. O&#8217;ndan bu nimetlerinin ikmâl ve itmamını talep ve niyaz ediyoruz..!</p>
<p><strong>5.</strong> Abdullah b. Amr b. As rivayet ediyor: &#8220;Bir gün Allah Resûlü elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi.</p>
<p>-Bu kitaplar nedir, biliyor musunuz? diye sordu.</p>
<p>-Hayır bilmiyoruz. Haber verirsen biliriz Ya Resûlallah! dedik. Şöyle buyurdular:</p>
<p>-Bu sağ elimdeki kitap, cennet ehli olanların isimlerinin yazılı olduğu kitaptır. Burada onların, babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır.&#8221;</p>
<p>(Burada Allah Resûlü konuşmayı kesti. Yani kitapta, o insanın kabilesi nereye kadar uzanıyorsa hepsi yazılıdır. Melekler o insanın ismini hiç şaşırmadan tesbit edebilecektir. Çünkü en küçük teferruata kadar o kitapta tesbit yapılmıştır&#8230;). Devam eder:</p>
<p>&#8220;Bu sol elimdeki kitaba gelince onda da bütün cehennem ehlinin isim listesi vardır. Onlar da orada baba ve kabile isimleriyle kaydedilmiştir&#8230; Bu her iki kitaptaki isimler ebedî olarak ne artar ne de eksilir.&#8221;</p>
<p>Allah Resûlü böyle deyince sahabi sordu: &#8220;Ya Rasulallah! Madem ki iş neticelenmiş, kitaplar dürülmüş, kalem kaldırılmış biz niçin amel ediyoruz?&#8221;</p>
<p>Efendimiz şu cevabı verdi: &#8220;İstikametten ve itidalden ayrılmayın. Cennet ehlinden olan hayatı boyunca ne yapmış olursa olsun, cennet ehline ait ameli işlemeden defteri kapanmayacaktır.&#8221;</p>
<p>Ve Allah Resûlü sözlerine şöyle devam buyurdular: &#8220;Eğer kişi cehennem ehliyse, daha önce ne yapmış olursa olsun, cehennem ehline ait bir amel işler ve defteri öyle kapanır.&#8221;<sup>[6]</sup></p>
<p>Yaşadığım bir hâdise ile bunu tenvir etmeye çalışayım: Sevdiğim bir insanın ölümüne yakın başında bulunmuştum. Siroz onu kıskıvrak yakalamış ve yatağa sermişti. Dili de büyümüştü ve ağzında dönmüyordu. Fakat onun dili durmadan kıpırdıyor ve birşeyler söylüyordu. Kulağımı ona verdim ve dinledim.. sanki diline bedel kalbi &#8220;Lâ ilahe illallah&#8221; diyordu.</p>
<p>Temiz ve nezih bir hayat yaşamıştı. O esnada gurbetteydi. Ona şehadet kazandıracak bir hastalığa düçar olmuştu. Son anında sevdiği, ağzı dualı insanlar yanındaydı. Sanki Cenâb-ı Hak, onu cennet ehli kılmak için bütün şartları hazırlamıştı.</p>
<p>Zaten hacca gitmiş ve orada hastalanmıştı. Türkiye&#8217;ye döndüğünde yakınlarının yüzünü göremeden İzmir&#8217;de hastahaneye yatırılmıştı. Zahiren mağduriyet içindeydi; ama çok büyük bir kazanç onu bekliyordu. (Ben şahsen, zahir hali itibarıyla, onun imanına şehadet ederim&#8230; Ahirette de onun imanına şehadet etmeye hazırım.. tabiî o fırsatı verirlerse) Eğer kişi cennet ehliyse, Allah onun son amelini cennet ehlinin ameli kılacak ve amel defterini öyle kapatacaktır. Ama, durum bunun aksine ise, netice de aksine olacaktır. Cenâb-ı Hak, bizi kötü yolun encamından muhafaza buyursun ve bizleri cennet ehlinin amellerine muvaffak eylesin.. teçhiz buyursun. (Amin!)</p>
<p>İnsan iradesi ile Cenâb-ı Hakk&#8217;ın yaratması hususuna, yukarıda kısaca temas etmiştik. İrade dediğimiz şey keyfiyeti bizce meçhul, izafî bir varlık. Bu mânâdaki irade Allah&#8217;ın yaratmasına şart-ı âdi kılınmış ve bu yönüyle de o bir değer ve kıymet kazanmıştır. Ama iradenin, meydana gelen fiillerde fonksiyonu nedir? İşte bu husus hiçbir zaman tam ve kesin hatlarıyla tesbit edilememektedir. Anladığımız ve tesbit ettiğimiz husus şudur: Allah (cc) bizi iyi amellerimizle cennete, kötülüklerimiz neticesinde de (Allah korusun) cehenneme sevkedecektir. Ebrar cennete ehil hâle gelirken, füccar da kendi iradeleriyle cehenneme müstehak olacaklardır. (İnfitar, 82/13-14) Ama bu noktada insan ne yapar? İnsanın, iyi ve kötü şeyler üzerinde müdahalesi ne kadardır? Yaratan Allah olduğuna göre, insanın sebebiyet vermesine hangi ölçüde itibar edilir? Bütün bunların bilinmesini biz, &#8220;Allamü&#8217;l-Guyûb&#8221; olan Allah&#8217;a havale etmek zorundayız&#8230;</p>
<p>Sebkat etmiş bir kitap vardır. Ve bu kitabet meselesi çeşitli devir ve dönemlerde değişik şekillerde yapılmıştır. Semavat ve arz yaratılmadan önce umumi bir plân tesbit edilmiştir. Daha sonra da ferdlere ait plânlar bu umumi kitaptan istinsah edilmiş ve ferdlerin kaderleri olarak boyunlarına asılmıştır. Biz kendimizi ve iradelerimizi eşya ve hâdiselerin dışında düşünemeyiz. Öyle ise &#8220;kader&#8221; denince biz de irade ve isteklerimiz de o dairede çalkalanıp duran eşya ve hâdiselerin içinde bulunuyoruz.. ve bu hâdiseler içinde bizimle alâkalı işler, bizim iradelerimizle irtibatlı olarak meydana gelmektedir. O iradeye biz bir ölçü koyamıyoruz; ama varlığından da şüphe etmiyoruz. İşte, bizim irademizin de dahil olduğu her şeye, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın manzar-ı a&#8217;lâdan bakması, başlangıç ve neticeyi hâl gibi görüp bilmesi bir kaderdir. Ve böyle bir kader anlayışında ne cebrin ne de Mutezilî düşüncenin yeri yoktur. Yani, irademizi alâkadar eden bütün fiiller, aynen bizim irademizle hiçbir yakınlığı olmayan diğer fiiller gibi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hak tarafından bilinip, takdir ve tayin edilmiştir. Ama iradî fiillerde, -çapı ne olursa olsun- mutlaka irade veya meyelan hesaba katılmış ve yapılan takdirler ona göre yapılmıştır.</p>
<p>Allah&#8217;ın çeşitli kitabetleri var, dedik. Kader kaleminin (Levh-i Mahfuz)a yazıp kaydettiği şeyleri, daha sonra ellerinde kalem, mükerrem melekler istinsah etmektedirler. Meleklerin yazdıkları bu kitaplar, her ferdin boynuna idamlık yaftası gibi asılmakta, yani henüz işleyeceklerini işlemeden evvel bütün sergüzeşt-i hayatları bu kitaplarda mevcud bulunmaktadır. Nerede, nasıl ve ne yapılacaksa, her şey orada yazılıdır. Ancak bu yazılma, insan iradesi hariç tutularak yapılmamıştır. Belki bütün orada yazılı bulunan fiilleri insanlar, kendi iradeleriyle yapacaklardır. Sonra da insanların yaptıklarını melekler tekrar yazacaklardır<sup>[7]</sup> ve bu iki kitap yan yana getirildiğinde birbirinin aynı olacaktır. İlmi her şeyi kuşatan Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bu muhit ilmiyle yazdığı kitap, daha sonra meleklerin yazdığı kitapla elbette tenakuz içinde olmayacaktır. Çünkü birinci yazılan kitap, biz ne yapacaksak, daha önceden bilindiği için öyle yazılmıştır. İkinci kitap ise bizler o işleri yaparken yazılmıştır. Her iki kitap da, en küçük bir harf değişikliği söz konusu olmaksızın aynıdır. Bu husus üzerinde ısrarla duruyoruz ki, herhangi bir yanlış anlamaya sebebiyet vermiş olmayalım.</p>
<p>Bu kitabetin bir yönü, ruhlar âleminde, misal âleminde veya zerreler âleminde bizden söz ve misak almak suretiyle yapılmıştır. Biz bu kitabet ve yazılışın akislerini devamlı surette vicdanımızda duyarız. Allah (cc) zaman üstü bir hükmü tescil buyurmak istemiştir. Biz de bu hükmü &#8220;Belâ&#8221; diyerek cevaplamışızdır.</p>
<p>Ayet bize bu kaderî kitabeti anlatıyor:</p>
<p dir="rtl"><strong>وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَأَشْهَدَهُمْ عَلَى أَنْفُسِهِمْ أَلَسْتَ بِرَبِّكُمْ قَالُواْ بَلَى شَهِدْنَا أَنْ تَقُولُواْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ * أَوْ تَقُولُواْ إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِن قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ</strong></p>
<p>&#8220;Rabbin insanoğlunun sulbünden soyunu alıp devam ettirmiş, onlara &#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; demiş ve buna kendilerini şâhid tutmuştu. Onlar da: &#8220;Evet, şahidiz&#8221; demişlerdi; ta, kıyâmet günü, &#8220;Bizim bundan haberimiz yoktu&#8221; demeyesiniz veya &#8220;Daha önce atalarımız Allah&#8217;a ortak koşmuşlardı, biz de onlardan sonra gelen bir soyuz, bizi, her işi boş olanların yaptıklarından ötürü yok eder misin?&#8221; dememeniz için (böyle yaptık). (Araf, 7/172-173)</p>
<p>Hani o zamanı hatırlayın ki, Rabbiniz, insanoğlundan bir söz almıştı. Halbuki insanoğlu o sırada babalarının sulbünde, sırtında ve babalarının kromozomlarında genler halinde yaşıyorlardı. Veya insanoğlu o devrede, ruhlar âlemindeki seyahatini sürdürüyordu. Daha henüz sperm âlemine, zerreler âlemine intikal etmemişlerdi. Belki de bu söz ve misak alış, sperm bir tohum gibi rahm-i mâdere ekildiği ve orada her safhasıyla cenin teşekkül etmeye başladığı zaman, meleğin üflemesiyle olmaktadır. İnsanın mutlaka uğramak zorunda olduğu bu menzillerden birinde veya teker teker her birinde böyle bir söz alma-verme gerçeği bahis mevzûu olabilir ve bunun insandaki şahidi de vicdandır.</p>
<p>Ayette &#8220;Rabbin&#8221; denmesi ve burada özellikle &#8220;Rab&#8221; kelimesinin zikredilmesi çeşitli mânâları telmih içindir.</p>
<p>Seni terbiye eden, kemale doğru sevkeden, esir maddesinden atomlarını, atomlarından moleküllerini, moleküllerinden büyük mürekkepleri, hususiyle seni meydana getiren; anneden yumurtayı, babadan spermi halk eden.. ve sana, perde perde karanlıklar içinde yetişmen için zemin hazırlayan; havasız bir muhitte annenin solunumuyla sana hava aldıran, annenin aldığı besinlerle seni besleyen.. ve vücudunun artıklarını yine annenin kanıyla dışarıya atan; belli bir devreden sonra seni hayvanlardan ayırıp A&#8217;lâ-yı İlliyîn yoluna sevk eden.. ve hayvanları fıtratlarının hudutları içinde bırakan.. ve bunların verasında umumî terbiyesiyle sana miraç yaptıran, maddî ve manevî olgunluğa medar olsun diye İslâmî akidelerle kalbini mamur kılan; salih ameller ile de zâhir ve batınını nurlandıran; sana Hz. Muhammed Aleyhisselam&#8217;a giden yolu gösterip O&#8217;nun terbiyesi altına girmeni temin eden; bunlardan da öte, sana O&#8217;nun zılli altında arşiyeler çizmeyi ihsan buyurup seni velayetin doruk noktasına çıkaran ve böylece seni terbiye etmek suretiyle sana Rabb olduğunu gösteren Allah, daha işin başında senden söz aldı. Ve seni kendi nefsine şâhid tuttu. &#8220;Siz şâhid misiniz?&#8221; dedi.</p>
<p>Benim Rab olduğuma, bu karmakarışık işleri Benden başkasının yapamayacağına, mebde ve münteha arasındaki dengeyi Benim kurup benim koruduğuma, toprak gibi kesif bir maddeden, insan gibi, melekleri çok geride bırakabilecek cennet sakinlerini ancak Benim yaratacağıma şâhid misiniz?</p>
<p>Yani, kendinize şöyle tepeden tırnağa bir bakıverin. Benden başkası sizi yaratabilir mi? Benden başkası size parmak karıştırabilir mi? Bu kemali, bu ahsen-i takvim kıvamını size Benden başkası verebilir mi? Şu yüzünüze bir bakıverin. Avuç içi kadar küçücük bir yere milyarlarca insanı birbirinden ayıracak alâmet-i fârikalar yerleştirilmiştir. Böyle bir mucizeye Benden başka kim güç yetirebilir? Milyarlarca insanın parmak izleri birbirinden ayrıdır. Bunu birbirinden tefrik edip ayırmaya Benden başka kimin gücü yetebilir?</p>
<p>İşte Allah (cc) evvela kendisinin Rab olduğunu hatırlattıktan sonra, insanları buna şâhid tutuyor ve <strong>اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ </strong>&#8220;Ben sizin Rabbiniz değil miyim?&#8221; (A&#8217;râf, 7/172) diye soruyor.</p>
<p>Bu soruya muhatap olan bir kimse, ister ruh, ister zerreler, ister sperm, ister anne karnında teşekkül etme devresindeki cenin ve isterse esirî madde olsun, <strong>بَلَى </strong>&#8220;Belâ-Evet Rabbimiz&#8217;sin&#8221; (A&#8217;râf, 7/172) diye cevap veriyor.</p>
<p>Evet, bizi terbiye eden, bizi kemale erdiren ve bize hakkıyla Rab olan Sensin ve biz buna şehadet ediyoruz&#8230;</p>
<p>Ve işte bu şehadetin kitabeti yapılıyor ve vicdanda hiç silinmeyecek bir şekilde yazılıyor. Allah Resûlü:</p>
<p><strong>كُلُّ مَوْلُودٍ يُولَدُ عَلَى الْفِطْرَةِ ثُمَّ اَبَوَاهُ يُهَوِّدَانِهِ اَوْ يُنَصِّرَانِهِ اَوْ يُمَجِّسَانِهِ</strong> &#8220;Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra ana babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.&#8221;<sup>[8]</sup> diyerek bu kitabete işaret buyurmuştur.</p>
<p>Her çocuk fıtrat üzere, vicdanında Allah&#8217;a iman etmeye müsait olarak doğar. O bu haliyle üzerine hiçbir yazı yazılmamış tertemiz bir kağıt gibidir. Üzerine en baş döndürücü şiirler yazılmaya hazır ve en mübarek bir kitabete de müstaittir&#8230;</p>
<p>O böyle doğar ama, ya sonra ne olur? Anası, babası, amcası, dayısı, evet en yakın daireden en uzak daireye kadar ona tesir edenler, onu Yahudileştirir, Hristiyanlaştırır veya Mecusileştirirler. Meseleyi günümüze göre ifadelendirecek olursak; komünistleştirir, masonlaştırır, kapitalistleştirir&#8230; Yani onu Allah&#8217;ın dininin dışında birçok yollara sokar ve kirletirler.</p>
<p>Her selim fıtrat, vicdanında bu şehadetin sesini duyar. Bu misak, varlığın hangi safhasında olursa olsun, onu her zaman ruhumuzun derinliklerinde hissederiz. Onun için biz, Rabbimiz&#8217;i bize tarif eden dört küllî esastan biri olarak vicdanı sayıyor ve vicdanı tek başına Cenab-ı Hakk&#8217;ın varlığına delillerden biri kabul ediyoruz.</p>
<p>Kainat bir kitaptır; bize Allah&#8217;ı anlatır.<br />
Kur&#8217;ân bir kitaptır; bize Allah&#8217;ı anlatır.<br />
Peygamberimiz bir kitaptır; konuşan bir delil olarak bize Allah&#8217;ı anlatır.</p>
<p>Ama bir de sessiz bir kitap var; Kant gibi, Bergson gibi filozofların; kitapların, düşüncelerin, tabiatın verasında Allah&#8217;ı bilmeyi ona bağladıkları, sessiz, derin, yalan söylemeyen bir kitap: Vicdan. Elest bezminde, dudağı &#8220;Belâ&#8221; şerbetiyle ıslanan bu şahid, Allah&#8217;ın varlığına öyle bir delildir ki, esasen onu yakalayabilen için artık başka hiçbir delile ihtiyaç yoktur. Vicdan ki, Allah&#8217;tan başka hiçbir şey ile tatmini mümkün değildir. Vicdan ki, bulmak mânâsına gelir ve ancak Allah&#8217;ı bulduğu zaman huzura erer. Ve işte her doğan çocuk dünyaya böyle bir şâhid ile gelir.</p>
<p>Biz,<strong> مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ </strong>&#8220;Nefsini bilen, Rabb&#8217;ini bilen de odur.&#8221;<sup>[9]</sup> ifadesini bu şekilde anlamaya meyyalız. Vicdanının dilinden anlayan da Rabb&#8217;ini tanıyan da o dur.</p>
<p>&#8220;Maveradan bekliyorken bir haber,<br />
Perde kalktı öyle gördüm ben beni&#8221;</p>
<p>mısralarında doruk noktaya ulaşan bu düşünce, Niyâzi Mısrî&#8217;nin:</p>
<p>&#8220;Ben taşrada arar iken<br />
O can içinde can imiş&#8221;</p>
<p>düşüncesiyle âdeta sistemleştirilmiştir. Ve milyonlarca evliya da işte bu sırlı kitabın rehberliğinde nice uçsuz bucaksız yollar katetmişlerdir.</p>
<p>Ben, dışta dolaşıyordum.. başı açık, yalınayak hayallerle hep O&#8217;nu arıyordum. Mâvera perdesi kalkınca, her şeyin düğüm düğüm benim vicdanımda meknî olduğunu müşahede ettim.</p>
<p>Latife-i Rabbaniyenin bu büyük rüknü, her müşkili çözen hüviyetiyle, kalbimize doğduğu zaman orada Cennetin cilve cilve açıldığını bizzat görürüz. Orada temessül eden şeyin tecelli-i hazret olduğunu anlarız. Günden güne orada cehennemden ve cehenneme sebep olan fiillerden nefretin kabardığını, vicdanın bir rehber gibi elimizden tuttuğunu ve bütün kevn ü mekanları, onlarda hasıl olan mânâları gözümüzün önüne seriyor gibi olduğunu hissederiz.</p>
<p>Evet her insan, dünyaya gelirken, kendisini böyle zirvelere ulaştıracak bir rehberle dünyaya gelir. Ama maddeye inhimak eden ve Allah&#8217;ı, laboratuarda arayan nâdân, vicdanının sesine kulak tıkadığı, onu hiç çalıştırmadığı, hatta körelttiği, paslandırdığı için bu rehberi gerçek yüzüyle tanıyamayacak ve bu rehberden faydalanılması gereken ölçüde faydalanamayacaktır.</p>
<p>Elest bezmi, birçok hadis-i şerifte de ele alınıp izah edilir. Bilhassa, 30&#8217;a yakın sahabinin -ki, içlerinde Hz. Ali, Ebû Said el-Hudrî, Süraka b. Malik, Hz. Aişe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Amr gibi seçkin sahabîler de vardır- rivayet ettikleri şu hadis, yukarıda zikrettiğimiz âyetin tefsirini şöyle yapar: &#8220;Allah (cc), Adem&#8217;in sırtını sıvazlayıverdi. Bütün Adem zürriyeti döküldü. Ve Allah (cc) onlardan misak aldı.&#8221;<sup>[10]</sup></p>
<p><strong>6.</strong>Yine aynı kadronun rivayet ettiği başka bir hadiste Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:</p>
<p><strong>الشَّقِيُّ مَنْ شَقِيَ فِي بَطْنِ اُمِّهِ وَالسَّعِيدُ مَنْ سَعِدَ فِي بَطْنِهَا</strong> &#8220;Şakî daha annesinin karnında iken şakîdir, saîd de daha annesinin karnında iken saîddir.&#8221;<sup>[11]</sup></p>
<p>Evet, Marks, daha annesinin karnında iken, &#8220;beşeri idlal edecek, beşer suretinde bir şeytandır&#8221; damgasını yemiştir. 20. asırda bize ışık tutan Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Nedvî ve emsali; Türkiye&#8217;de de adıyla sanıyla, yoluyla yöntemiyle bu işi temsil eden Büyük Rehber gibi daha niceleri tâ annelerinin karnındayken saîd damgasıyla şereflendirilmişlerdir.</p>
<p>Evet, saîd ve şakî daha annelerinin karnında iken tesbit edilir. Ama bu kitabet ve yazılış, o insanın iradesi, o insanın kini, nefreti veya tam tersine şefkat ve mürüvveti hesaba katılmadan yapılmaz.</p>
<p><strong>7.</strong> Ve yine &#8220;müttefekun aleyh&#8221; bir hadiste, Efendimiz, Hz. Adem ile Hz. Musa arasında cereyan eden bir konuşmayı bize şu şekilde nakleder. Nakledilen bu hâdise, kitabet meselesini izah etmesi bakımından mevzumuzla yakından alâkalıdır:</p>
<p>&#8220;Hz. Adem ile Hz. Musa (as) Efendilerimiz karşılaştılar, yüz yüze geldiler. (Bu karşılaşma misal âlemine ait bir tablodur) Hz. Musa (as), Hz. Adem&#8217;e dedi ki: Sen bizim babamız Adem&#8217;sin. Bizi haybet ve hüsrana uğrattın; cennetten çıkmamıza sebep oldun!&#8221;</p>
<p>Bunun üzerine Hz. Adem ona şu karşılığı verdi: &#8220;Sen ki Musa&#8217;sın. Allah seni seçti, üstün kıldı ve sana Tevrat&#8217;ı verdi. Buna rağmen sen beni, ben yaratılmadan kırk sene evvel hakkımda verilmiş olan bir hükümden dolayı mı kınıyorsun?!&#8221;</p>
<p>Allah Resûlü sözünün burasında durdu ve üç defa &#8220;Adem, Musa&#8217;ya galebe çaldı&#8221;<sup>[12]</sup> buyurdu..</p>
<p>Adem&#8217;in Musa&#8217;ya galebe çalması hususunu selef öteden beri bir hayli izah ve tefsire tâbi tutmuşlardır. Söylenenlerin hülasası şudur:</p>
<p>-Hz. Adem, Musa&#8217;nın babası olduğu için galebe Hz. Adem&#8217;e verildi.</p>
<p>-Hz. Adem ile Hz. Musa ayrı şeriatların sahibidir. Birine göre suç olan diğerine göre suç olmayabilir. Onun için Hz. Adem galebe çalmıştır.</p>
<p>-Cennet teklif yeri değildir. Dünya ise teklif yeridir. Hz. Adem cennette mükellef değildi. Halbuki Hz. Musa dünyaya ait bir prensiple konuştu. Onun için de Hz. Adem galip kabul edildi.</p>
<p>-Hz. Adem, hayır ve şerrin Allah&#8217;tan olduğunu anlatmak istedi ki; doğrusu da budur. Onun için galip sayıldı&#8230;<sup>[13]</sup> vs.</p>
<p>Bütün bu tevcihler mizan ve ölçüye gelir cinsten şeyler değildir. Ancak biz selefe olan saygımızdan dolayı bu sözlerin kritiğini yapmayacağız. Fakat Efendimiz&#8217;in mübarek beyanlarındaki ince bir hikmete işaret etmeden de geçemeyeceğiz.</p>
<p>Bir kere bu hadîs, bizlere kadere ait sırlı bir meseleyi anlatıyor. Her şeyin kitabeti, daha o şeyler olmadan önce yapılmıştır.</p>
<p>İkinci olarak, Hz. Adem&#8217;in söyledikleriyle, Hz. Musa&#8217;nın söylediklerinin bir mukayesesini yapıyor ve ardından da Hz. Adem&#8217;in galebesine işaret ediyor.</p>
<p>Efendimiz, &#8220;Âdem, Musa&#8217;ya galebe çaldı&#8221; derken Hz. Musa&#8217;nın düşüncesinin yanlış olduğunu söylemiş olmuyor. Belki Hz. Adem&#8217;in görüşünün daha şümullü olduğuna dikkati çekiyor.</p>
<p>Kaderde iki yön vardır. Birincisi, her şeyin Cenâb-ı Hak tarafından bilinip tespit edildiği, tayin ve takdirlerinin yapıldığı yöndür ki bu, kaderin Cenâb-ı Hakk&#8217;a bakan yönüdür. İkincisi ise insan iradesini ilgilendiren yöndür.</p>
<p>İşte Hz. Musa, Hz. Adem&#8217;in cennetten çıkarılması hâdisesini, kaderin sadece insan iradesini ilgilendiren yönünü esas alarak değerlendirmiş ve söylediklerini bu açıdan söylemişti. Halbuki Hz. Adem meseleye hem Cenâb-ı Hakk&#8217;ın tesbit ve takdiri açısından hem de kulun iradesi açısından bakmış ve bir yönüyle makam-ı cem&#8217;e göre konuşmuştu. Meseleye böyle bakması sebebiyle de bu mevzuda Hz. Adem, Hz. Musa&#8217;ya üstün gelmişti.</p>
<p>İnsan iradesi, haricî vücudu olmamasına rağmen, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın yaratmasına bir şart olması dolayısıyla işlenen hatalara mercidir.</p>
<p><strong>مَا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ</strong> &#8220;Sana isabet eden bütün hayırlar Allah&#8217;tan; bütün şerler ise senin nefsindendir&#8221; (Nisa, 4/79) âyeti bize bu ölçüyü veriyor. Fakat meselenin diğer tarafında da &#8220;Meşîet-i İlahî&#8221; vardır. İnsan Allah&#8217;ın dilediğinden başka hiçbir şey dileyemez. İşte:<strong> وَمَا تَشَاؤنَ اِلاَّ أَنْ يَشَاءَ اللهُ </strong>&#8220;Siz ancak Allah&#8217;ın dilediğini dileyebilirsiniz&#8221; (İnsan,76/30) âyeti de bize bu dersi vermektedir.</p>
<p>Allah öyle bir Hâkim-i Mutlak&#8217;tır ki, bütün iradeleri ters yüz eder ve kendi vereceği hükmü verir.</p>
<p>Sizin irade dediğiniz şey, bir kaşık sudan ibarettir ki, ancak ummana katıldığı zaman neye yaradığı ortaya çıkar. Zâtında o bir hiçtir. Ama Allah (cc) cihanı bu hiç üzerine kurmuştur. O zaman da bu hiç olan irade cihan kadar bir kıymet kazanmıştır.</p>
<p>Kader meselesine böyle ihatalı bakmak gerekir. Bu bakış cem&#8217; makamını temsil eden bir bakış keyfiyetidir.</p>
<p>Şu âyetler bu da&#8217;vayı tenvir eder mahiyettedir:</p>
<p><strong>كَلاَّ إِنَّهُ تَذْكِرَةٌ * فَمَنْ شَاءَ ذَكَرَهُ * وَمَا يَذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يَشَاءَ اللهُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ الْمَغْفِرَةِ</strong> &#8220;Hayır, şüphesiz bu Kur&#8217;ân bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır. Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha layıktır ve bağışlamaya da daha ehildir.&#8221; (Müddessir, 74/54-56)</p>
<p>İmam Gazali, &#8220;Ben yapmıyorum; fakat diliyorum&#8221; diyenlere şu cevabı verir: &#8220;Peki, dilemeyi veren kim?&#8221;</p>
<p>Biz mükellefiz, iş yapıyor gibiyiz. Fakat bu mükellefiyetimizin sınırını ancak bize bu mükellefiyeti veren Allah bilir.</p>
<p>O bize, hayır ve şerre medar olabilecek birşey vermiş. Ama bu şey, yüz müdür, astar mıdır belli değil&#8230;</p>
<p>Ama görülüyor ki, bu şey üzerinde göz kamaştırıcı atlaslar dokunuyor ve bu şeye sahip olana krallık taçları takılıyor. Evet, bu şey bir yönüyle hiçbir şey, bir yönüyle de çok şey&#8230; Böyle düşünmek düşüncede cem&#8217;in gereğidir. Mes&#8217;eleyi her iki yönüyle ele alan kader mevzuunu cem&#8217; etmiştir. Mes&#8217;eleyi bu şekliyle ele almayanlar ise ya Cebrî ya da Mutezilî olmuştur.</p>
<p>Sebkat etmiş bir kitap vardır. Keyfiyeti bizce meçhul olan bu kitabın yanında, bir de yine keyfiyeti bizce meçhul boynumuza takılmış bir kitap daha vardır. Hayrı da şerri de yaratan Allah&#8217;tır. Fakat O&#8217;nun hayra rızası var, şerre rızası yoktur. Şerri isteyen insandır. Allah insanın şer işlemesini istemez. Fakat insan şerri isteyince, O da yaratır.</p>
<p><strong>8.</strong> İsterseniz şimdi de bu hususu müşahhaslaştıracak bazı misaller arzedelim:</p>
<p><strong>إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللهِ حَصَبُ جَهَنَّمَ أَنْتُمْ لَهَا وَارِدُونَ</strong> &#8220;Siz ve Allah&#8217;tan başka taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız, oraya gireceksiniz.&#8221; (Enbiya, 21/98)</p>
<p>Bu âyet nazil olunca müşriklerin beyni döndü. Çünkü âyet onlara hitaben şöyle diyordu: Siz ve ululadığınız bütün putlarınız, muvaffakiyetler isnad ettiğiniz ve böylece şımartıp şişirdiğiniz ne kadar toteminiz varsa hepsi, cehennem yakıtından başka birşey değildir.</p>
<p>Bu ifadeler doğrudan doğruya, müşriklerin Kâbe&#8217;yi dolduran 360 putunu birden hedef alıyordu. Oysa ki bu putlar onların şeref ve namuslarıydı. Kur&#8217;ân, onları cehennem ateşiyle tehdid ediyordu. Suskun davranamazlardı. Muhakkak bu tehdide ve meydan okumaya karşı birşeyler demeleri gerekiyordu. Fakat çaresiz idiler. Çünkü kendilerinde Kûr&#8217;an&#8217;a cevap verecek güç bulamıyorlardı.</p>
<p>Daha sonra akıllarına İbn-i Zibe&#8217;ra geldi. İkna gücü çok kuvvetli olan bu kuru mantık insanını, Allah Resûlü&#8217;ne gönderdiler. Sıkı sıkı da tenbih ettiler; &#8220;muhakkak O&#8217;nu susturmalısın, şeref ve namusumuz senin elinde&#8221; dediler.</p>
<p>Zavallı İbn Zibe&#8217;ra, aklınca mantık oyunu yapacaktı. Allah Resûlü&#8217;ne hitaben &#8220;Sen, &#8216;putlarınız ve siz cehennemin yakıtısınız&#8217; derken bütün putları mı kasdettin?&#8221; diye sordu. Allah Resûlü &#8220;Evet&#8221; cevabını verdi. Bunun üzerine İbn-i Zibe&#8217;ra sözüne şöyle devam etti: &#8220;O zaman, Hristiyanlar Hz. İsa&#8217;ya, Yahudiler Hz. Üzeyr&#8217;e Allah&#8217;ın oğlu diyor ve onlara mabud nazarıyla bakıyorlar. Ayrıca meleklere Allah&#8217;ın kızları diyenler var. Şimdi senin dediğine göre onlar da mı cehenneme gidecekler?&#8221;</p>
<p>O aklınca Allah Resûlü&#8217;nü ilzam edip susturmak istiyordu. Ancak ona cevap olarak derhal şu âyet nazil oldu:</p>
<p><strong>إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُم مِنَّا الْحُسْنَى أُوْلَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَ</strong> &#8220;Yaptıklarına karşılık katımızdan kendileri için (hüsnâ), iyi şeyler yazılmış olanlar, işte onlar cehennemden uzak tutulanlardır.&#8221; (Enbiya, 21/101)</p>
<p>Eteklerini dünyanın tozuna toprağına bulaştırmamış o insanlar cehennemden uzaktırlar. Allah&#8217;a kulluktan göz açıp kapayıncaya kadar dahi gafil olmayan melekler cehennemden uzaktırlar.</p>
<p>Evet, Nefha-i İlâhî olarak &#8220;Ruhullah&#8221; ünvanıyla dünyaya gelen, beşere hayat üfleyip, ölü gönülleri dirilten Hz. Mesih ve Allah&#8217;ın yüce bir nebisi olan Hz. Üzeyr ezel-ebed arasındaki mesafe kadar cehennemden uzaktırlar&#8230;</p>
<p>Onlar hakkında yanlış itikat ve yanlış düşüncelere sapanlar sadece kendi başlarını yiyeceklerdir. Çünkü nebiler ve melekler, haklarında (hüsna) iyi akıbet hükmü sebkat etmiş seçkinlerdir. Ve zaten meselenin bizim mevzumuzla alâkalı yönü de âyetteki bu ifadedir.</p>
<p><strong>9.</strong> Abdurrahman b. Avf anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Bir defasında bayılmış ve kendimden geçmiştim. Birden, vaziyet ve durumları dehşet veren iki şahıs yanımda görünüverdi. Elimden tutup beni bir tarafa doğru sürüklemeye başladılar. &#8220;Beni nereye götürüyorsunuz?&#8221; diye sordum. &#8220;Aziz ve emin olan Zât&#8217;ın huzuruna götürüyoruz, hesap vereceksin!&#8221; dediler. Onlar beni bu vaziyette götürürlerken birden karşıdan bir adam çıkageldi. Onlara beni kasdederek &#8220;Bunu nereye götürüyorsunuz?&#8221; diye sordu. Ona da aynı cevabı vererek &#8220;Aziz ve Emin olana götürüyoruz&#8221; dediler. O, &#8220;Hayır onu götüremezsiniz. Çünkü o daha annesinin karnında iken hakkında hüsna sebkat etmiş bir kişidir. O Aziz ve Emin&#8217;in huzuruna çıkarılmaz&#8221; dedi. Bunun üzerine ayıldım..&#8221;</p>
<p>Efendimiz, -ileride tafsilatıyla izah etmeye çalışacağımız- bir hadîslerinde: &#8220;Kulun cehenneme girmesine bir karış kalır; fakat, kitap sebkat ettiği için cennet ehlinin amelini işler ve cennete gider&#8221;<sup>[14]</sup> buyurarak Abdurrahman b. Avf&#8217;ın anlattığı hâdiseye ışık tutar. Zaten Abdurrahman b. Avf cennetle müjdelenmiş on kişiden biriydi. Bizim burada üzerinde durduğumuz husus ise, kitabın sebkat etmesi meselesidir.</p>
<p><strong>10.</strong> Amir b. Sa&#8217;d, babası Sa&#8217;d b. Ebi Vakkas ile alâkalı bir hâdiseyi bize şöyle naklediyor:</p>
<p>Babam, Kûfe sokaklarından birinden geçerken bir kısım insanların, bir insanın başına toplanıp onu dinlediklerini görür. Merak edip yanlarına varır. Bakar ki, adam durmadan, Hz. Ali&#8217;ye, Zübeyr b. Avvam&#8217;a ve Talha b. Ubeydullah&#8217;a (ra) sövüp sayıyor. Tabiî yanındakiler de durmuş onu dinliyorlar. Babam, adama: &#8220;Sesini kesiyor musun, yoksa beddua edeyim mi?&#8221; der. Adam, küstahlaşır ve &#8220;yoksa beni tehdid mi ediyorsun?&#8221; karşılığını verir.</p>
<p>Babam canı çok sıkılmış olduğu hâlde oradan ayrılır. Sonra eve gelerek abdest alır ve iki rekat namaz kılar. Namazdan sonra da ellerini kaldırır ve şöyle dua eder:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, biraz evvel konuşan adamın sövüp saydığı bu insanlar, eğer haklarında &#8220;hüsna&#8221; sebkat etmiş insanlarsa, Sen bir delil ve âlamet göster. Tâ ki böyle insanların aleyhine ulu orta konuşmalar olmasın. Diğerleri de bundan ibret alsın!&#8221;</p>
<p>Daha aradan iki dakika geçmemişti ki, nereden çıktığı bilinmeyen bir deve cemaata doğru ilerledi. Birden, o konuşup duran adamın üzerine saldırdı. Duyanlar sadece acı bir feryad duyabildiler. Biraz sonra adam, paramparça, cansız, yerde yatıyordu. Herkes, olup bitenlerin şokuyla: &#8220;Ya Eba İshak! Ya Eba İshak!&#8221; diyerek Hz. Sa&#8217;d&#8217;ın evine koşmaya başladılar. O ise herhalde &#8220;iyi mi ettim, kötü mü ettim?&#8221; diye düşünüyordu.</p>
<p>Onlar hakkında hüsnâ sebkat etmişti. Hz. Ali hakkında, Haydar-ı Kerrar, Şâh-ı Merdân, Damad-ı Nebi denmiş ve hakkında güzel hüküm verilmişti.</p>
<p>Hz. Talha, Uhud&#8217;da kırık koluyla Allah Resûlü&#8217;nü müdafaa etmiş ve Allah Resûlü&#8217;nün &#8220;Talha&#8217;nın imdadına koşun&#8221;<sup>[15]</sup> iltifatına mazhar olmuştu.</p>
<p>Hz. Zübeyr, &#8220;Her nebinin bir havarisi vardır. Benim havarim ise Zübeyr b. Avvam&#8217;dır&#8221;<sup>[16]</sup> denilerek Allah Resûlü tarafından havariliği bütün cihana ilan edilen bir yiğitti.</p>
<p>Ya bunlar hakkında duyduğu kötü sözlere dayanamayıp dua eden Sa&#8217;d b. Ebi Vakkas, o da Allah Rasulünün dayısının oğluydu. Allah Resûlü, Uhud&#8217;da ona ok atmasını söylerken &#8220;At, anam babam sana feda olsun&#8221;<sup>[17]</sup> demişti. Yaptığı her dua mutlaka kabul oluyordu. Onun için herkes Sa&#8217;d&#8217;ın bedduasından tir tir titrerdi.<sup>[18]</sup> İşte bunların hepsi, haklarında hüsnâ sebkat etmiş insanlardı.</p>
<p>Yani, kapıyı çalmadan rahmet kapısından içeriye girecek, İlâhî iltifatın eteklerini öpecek, dudakları o bezm ile mütebessim cennete alınacaklardı.</p>
<p>İnsan ne yaparsa yapsın, daha önce kendisi için yazılandan öte birşey yapamayacaktır. Ancak bu yazma, onu yapmaya mecbur kılan bir haricî zorlama olarak değerlendirilmemelidir. Yukarıda da ısrarla söylediğimiz gibi, Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle kulun ne yapacağını önceden bildiği için, kader defterini ona göre yazmıştır. Haklarında hüsna ve güzel netice hükmü verilenler için de durum daha farklı değildir. Allah (cc), onların iradeleriyle yapacakları güzel ve iyi işleri bildiği için onlar hakkında böyle güzel bir neticeyi tayin ve takdir buyurmuştur. Çünkü O, Allâm&#8217;ül-Guyûb&#8217;dur. Bütün gizli-âşikâr her şeyi sadece O bilir. Hem de O, varlık henüz yaratılmadan önce bilir. Ve bildiğini kader defterinde yazdıklarıyla gösterir. Sonra da kul, teker teker Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bildiği üzere işleyeceklerini işler. Bunları da melekler amel defterlerine kaydederler. Her iki defter de birbirinin aynısı olarak tecelli eder. Cenâb-ı Hak, bizleri de haklarında hüsnâ sebkat etmiş kulları zümresine ilhak eylesin! (Âmin).</p>
<hr />
<p>[1] Müslim, Kader, 16<br />
[2] Ebû Davûd, Sünnet, 16<br />
[3] Tirmizi, Kıyâmet, 59; Müsned, I, 293, 303/307<br />
[4] Buharî, Tehaccüd, 21; Ezan, 155<br />
[5] Ahmed bin Hanbel, IV, 181<br />
[6] Tirmizi, Kader 8; Ahmed b.Hanbel, II, 167<br />
[7] Kehf, 18/49; Câsiye 45/29; Kâf, 50/18; İnfitar, 82/11-12<br />
[8] Buharî, Cenâiz 93; Ebû Dâvûd, Sünnet 17; Tirmizî, Kader 5<br />
[9] Keşfu&#8217;l-Hafâ, II, 343-44, 4. Bs. Beyrut 1405/1985<br />
[10] Müsned, I, 272<br />
[11] Heysemî, Mema&#8217;u&#8217;z-Zevâid, VIII, 193<br />
[12] Buharî, Tefsir (20) 1,30 Kader 11, Enbiya 31, Tevhid 37; Müslim, Kader, 13<br />
[13] Nevevî, Müslim Şerhi, XVI, 440-42<br />
[14] Buharî, Kader, 1; Muslim, Kader 1<br />
[15] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-Nihâye, IV, 33-34<br />
[16] Buharî, Cihâd, 40,41,135; Fedailu&#8217;s-Sahâbe 13; Magazi 29; Müslim, Fedailu&#8217;s-Sahâbe 48<br />
[17] Buharî, Cihâd, 80; Müslim, Fezâilu&#8217;s-Sahâbe 41,42<br />
[18] Tirmizî, Menâkıb, 26</p>
<p><time datetime="2006-06-05">05 Haziran 2006</time>. Kategori <a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/iman/fethullah-gulen-kader">Kader</a> M.Fethullah Gülen</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/ayet-ve-hadislerin-aydinlatici-tayflari-altinda-kader/">Âyet ve Hadîslerin Aydınlatıcı Tayfları Altında Kader</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
