<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gayb arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/gayb/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/gayb/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 06 Jan 2021 20:01:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Gayb arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/gayb/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Gaybı Bilmek</title>
		<link>https://hizmetten.com/gaybi-bilmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Jan 2021 07:09:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15977</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Bir kısım büyük zatlar, hicrî 1400 yılının, İslâm âlemi için mühim hâdiselere gebe olduğunu, 1500 yılına ulaşılmayacağını, bunun için Müslümanların hazırlıklı ve dikkatli olmaları gerektiğini söylüyorlar. Bu doğru mudur? Cevap: Evliyaullahın,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/gaybi-bilmek/">Gaybı Bilmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span> Bir kısım büyük zatlar, hicrî 1400 yılının, İslâm âlemi için mühim hâdiselere gebe olduğunu, 1500 yılına ulaşılmayacağını, bunun için Müslümanların hazırlıklı ve dikkatli olmaları gerektiğini söylüyorlar. Bu doğru mudur?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Evliyaullahın, Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle, bir kısım emarelere istinaden ileriye mâtuf bazı haberler vermeleri öteden beri hep olagelmiştir. Kütüphanemde bulunan, iki yüz sene evvel yazılmış bir divanda, Ankara’nın pâyitaht olacağını anlatan bir şiir vardır; orada remizlerle, başında “A” harfi olacak, sonra şu harf olacak, sonra şu harf olacak, pâyitaht İstanbul’dan gidecek ve orada kurulacak deniyor. Dahası, o işin tarihine dair emareler de vardır.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Hâlbuki âyet ve hadislerde böyle bir bilgi yoktur. Fakat kalb, vahye mazhar olduğu gibi ilhama da mazhardır. Dolayısıyla ilhama mazhar olan insanlar gayba dair bir kısım haberleri Allah’ın (celle celâluhu) bildirmesiyle bilebilirler. Hiç kimse kendi kendine gaybı bilemez. Bazı Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat uleması böyle bir iddia sahibinin küfrüne hükmetmişlerdir.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Bazı kimseler, Allah’ın bir kısım emarelerle bildirmesiyle hâdiseleri televizyon ekranından seyrediyor gibi sırasıyla haber vermişlerdir ki, tarih boyunca o haberlerin pek çoğunun gerçekleştiği hep görülmüştür.</p>
<p>Bununla beraber bazı kimseler Kur’an-ı Kerim’den ya da bazı hadislerden, dünyanın geriye kalan ömrüyle alâkalı, ebced hesabına dayanan bazı istihraçlarda bulunarak, <span class="arabic">لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ أُمَّتِى ظَاهِرِينَ حَتَّى يَأْتِيَهُمْ أَمْرُ اللهِ وَهُمْ ظَاهِرُونَ</span> “Ümmetimden bir taife, kıyamet kopuncaya kadar hak ve hakikate sahip çıkacaktır.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> sahih hadisinden bir kısım hükümler çıkarmışlardır ki, bunlara kat’i nazarıyla bakılmamakla beraber yabana da atılmaması gerekir.</p>
<p>Şu husus da iyi bilinmelidir ki, ihsan-ı ilâhî, insanlardaki nankörlüklerle bazen inkıtaa uğradığı gibi, musibetler de –insanların güzel bir teveccühü sayesinde– gelirken yolda kalabilirler. Meselâ Cenâb-ı Hak Ninova halkına musibet takdir etmiş, bunu da halkın başında bulunan Yunus’a (aleyhisselâm) haber vermişti. Hazreti Yunus, kavmi içinde kalıp bu belâya maruz kalmak istemediğinden dolayı, kendi içtihadı neticesinde oradan ayrılarak bir gemiye binmiş, daha sonra gemidekiler tarafından denize atılmış ve bir balık tarafından yutulmuştu. Bu, onun hakkındaki rivayetlerin hulâsasıdır.</p>
<p>Peygamberleri ayrılınca, Ninovalılarda kendilerine büyük bir musibetin geleceği kanaati hâkim olmuş ve bunun üzerine toplanıp el ele vererek günlerce Allah’a istiğfar ve tazarruda bulunmuşlardı. Onların bu küllî teveccühü üzerine Cenâb-ı Hak bir bulut mahiyetinde onları çepeçevre saran musibeti bertaraf etmiş ve ufuklarını açmıştı. Yunus (aleyhisselâm) böylece, ümmetine takdir olunan belânın geri çevrildiği tek peygamber olma şerefiyle serfiraz oldu. Evet, kendilerine belâ gelmiş de geriye çevrilmiş tek cemaat Ninova halkıdır.</p>
<p>Bu meseleyi teyit eden sahih bir hadis-i şerifte Efendimiz ashab-ı kirama, “(Siz şu şartları hâiz olarak yaşarsanız) hilâfet yetmiş küsur sene devam edecektir.” buyurmuş,<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> aradan belli bir zaman geçtikten sonra da, “Hilâfet benden sonra otuz senedir.” demişlerdir.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Demek ki daha sonra kendisine onların o şartlara riayet edemeyecekleri, dolayısıyla da hilâfetin yetmiş değil otuz sene süreceği bildirilmişti. Cenâb-ı Hak “kaza”sını bazen “atâ”sıyla bozar ve verdiği hükmü infaz buyurmaz. Bu durum, fâil-i muhtar olan Cenâb-ı Hakk’ın ihtiyarının tezahürüdür.</p>
<p>Yine Buhârî ve Müslim’de yer alan sahih bir hadiste anlatıldığına göre, Hazreti Âdem (aleyhisselâm), evlatları arasında Hazreti Dâvûd’u (aleyhisselâm) çok muhteşem bir konumda görür. Hazreti Dâvûd’un ledünniyatı, yeryüzünde hilâfetin mazhariyeti olması cihetiyleydi. O, yeryüzünde Allah’ın iltifatının maddî-mânevî temsilcisiydi ve çok önemli bir verasete sahipti. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) dışında nebiler arasında böyle bir durumu ihraz eden ya yoktur ya da çok azdır. Hazreti Âdem, bu ihtişam içinde gördüğü Hazreti Dâvûd’un ömrünün ne kadar olduğunu sorar; atmış sene olduğunu öğrenince o kadar ömrü ona az bularak, “Ya Rabbi! İzin verirsen ben ömrümden kırk seneyi Dâvûd’a vermek istiyorum.” der. Allah da Hazreti Dâvûd’a kırk sene ömür ilâve eder. Sonra Azrail (aleyhisselâm) Hazreti Âdem’in ruhunu almaya geldiğinde “Benim daha kırk senem yok muydu?” diye sorar. Azrail de “Sen onu Dâvûd’a vermiştin.” buyurur.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Görüldüğü üzere Cenâb-ı Allah, Hazreti Âdem’in duasını kabul etmiş ve atâsıyla Hazreti Dâvûd’un ömrünü kırk sene uzatmıştır. Biz buna esrar-ı ilâhiye içinde atâ-i ilâhî diyoruz.</p>
<p>Bundan senelerce evvel bir kısım ehl-i istihraç, “Bu sene Ramazan-ı Şerif’te bir fereç (baskı ve sıkıntılardan kurtulma) bekliyoruz.” dediler. Daha sonra bunlardan birine neden fereç gelmediği sorulunca, “Camilere bid’atlar girdiği için fereç gelirken geriye gitti.” dedi. Demek ki ihsan-ı ilâhî bazen bizim nankörlüğümüzle geri dönebiliyor.</p>
<p>Bilinmesi gereken bir diğer husus da makro âlemle normo âlem arasındaki sıkı münasebettir. Mesela, güneşin etrafındaki gezegenler filan şu kadar senede farklı bir keyfiyet göstermişlerse buna paralel olarak hayat-ı içtimaiyede de bir kısım gelişmeler değişik hüviyette arz-ı dîdâr edegelmiştir. Makro âlemin sırlarına vâkıf bir kısım ehl-i tahkik, içtimaî hayata dair haberleri, “Allahu a’lem” (Allah en doğrusunu bilir) demek kaydıyla dile getirebilir.</p>
<p>oruda temas edilen hususa gelecek olursak, bugün küfür artık kendi devrini tamamlamıştır. Küfrü temsil edenler arasında huzursuzluklar baş göstermiş, mâbud edindikleri objeler birer birer yıkılmaya başlamıştır. Bu şartlar muvacehesinde Cenâb-ı Hakk’ın, İslâmiyet’i insanların kalbine koymak suretiyle mü’minlere bir fütuhat ihsan etmesi mümkündür. Biz ister ve dua edersek, Cenâb-ı Hak da lütfeder.</p>
<p>Soruda geçen “Mü’minler dikkatli olmalıdır.” ifadesinden anlaşılan şey, çok dua, tevbe ve istiğfar etmek, paçaları sıvayıp köylere, kentlere kadar gidip Allah’ı ve Resûlullah’ı anlatmak olmalıdır. Bana göre de eğer dâhilde sürtüşme olmazsa Cenâb-ı Hak her an bize gerçek keyfiyetiyle Müslümanlığı lütfeder. Bize gelecek olan fetih bir gün yoldan geriye dönerse kat’iyen bilinmelidir ki bu, birtakım sabit fikirlerle hareket eden, nefsini seven, hodgâm bir kısım politikacıların cemaat-i İslâmiye arasında meydana getirdikleri sürtüşmeden ötürüdür. Eğer İslâmiyetin gerçek keyfiyetiyle insanların gönüllerinde taht kurmak üzere gelişini görmek istiyorsak, nefse muhabbetle değil, Hakk’a muhabbetle hareket etmeli, kusur ve kabahatimizi yüzümüze karşı söyleyen insanlarla bile iş yapmalıyız. Bizi pohpohlayan, omuzlarında gezdiren riyakârlarla beraber olursak kendimiz battığımız gibi İslâmiyet’i de batırırız.</p>
<hr />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftnref1" name="_ftn1">[1] </a>Müştak Baba, Divan-ı Müştak Efendi, s. 29.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftnref2" name="_ftn2">[2] </a>Bkz. İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr 4/243.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftnref3" name="_ftn3">[3] </a>Buhârî, i’tisâm 10; Müslim, imâret 171.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ebû Dâvûd, el-fiten ve’l-melâhim 1; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/395; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 19/213.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Ebû Dâvûd, sünnet 9; Tirmizî, fiten 48; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 5/220, 221.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Tirmizî, tefsîru sûre (7) 3; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 11/263-264, 12/8-9; İbn Hibbân, es-Sahîh 14/41.</p>
<div class="fastsocialshare_container fastsocialshare-align-center">
<div class="fastsocialshare-subcontainer">
<div class="fastsocialshare-share-fbl fastsocialshare-button">
<div class="fb-like fb_iframe_widget" data-href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/gaybi-bilmek" data-layout="button" data-width="100" data-action="recommend" data-show-faces="false" data-share="false"><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://hizmetten.com/gaybi-bilmek/">Gaybı Bilmek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler</title>
		<link>https://hizmetten.com/uzak-istikbal-ait-olan-gaybi-haberler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Dec 2020 07:00:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimizsav]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15519</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. Vehen (Dünya Sevgisi – Ölümden Korkma) Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber vermişti. İşte bunlardan biri: يُوشِكُ اْلأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى اْلأَكَلَةُ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uzak-istikbal-ait-olan-gaybi-haberler/">Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>1. Vehen (Dünya Sevgisi – Ölümden Korkma)</em></strong></p>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) günümüze çok yakın hâdiselerden de haber vermişti. İşte bunlardan biri:</p>
<p dir="rtl" align="center">يُوشِكُ اْلأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى اْلأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا فَقَالَ قَائِلٌ: وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَومَئِذٍ؟ قَالَ: بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ، وَلَيَنْـزِعَنَّ اللّٰهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمُ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِِفَنَّ اللّٰهُ فِي قُلُوبِكُمُ الْوَهَنَ. فَقَالَ قَائِلٌ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَا الْوَهَنُ؟ قَالَ: حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَّةُ الْمَوْتِ</p>
<p><em>&#8220;Ümmetler, milletler, insanların birbirlerini sofraya davet etmeleri gibi birbirlerini sizin üzerinize davet edecek ve üzerinize üşüşecekler.&#8221; Birisi sordu: &#8220;Bizim azlığımızdan mı?&#8221; Allah Resûlü: &#8220;Hayır, aksine siz o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürüklediği çer çöp gibi.. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı duydukları korkuyu kaldıracak ve sizin kalbinize de &#8216;vehen&#8217; atacak&#8221;</em> dedi. Yine birisi sordu<em>: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Resûlü, vehen nedir?&#8221;</em> Cevap verdi: <em>&#8220;Ölüme karşı isteksizlik ve dünya sevgisi!&#8221;</em><sup>[1]</sup></p>
<p>Bu ifadelerden, ilk bakışta şu mânâları anlıyoruz: Bir gün gelecek, milletler yığın yığın üzerimize çullanacaklar. Sofrada yemeği taksim eder gibi, yeraltı-yerüstü servetimizi aralarında paylaşacaklar. Evet, bütün yeraltı ve yerüstü servetlerimize el koyacak ve gözümüzün içine baka baka âdeta sofralarımızı yağmalayacaklar. Evet biz, lokmayı hazırlayıp önlerine koyacağız, onlar da doymak bilmeyen bir iştiha ile önlerine konan şeyleri yutacaklar.</p>
<p>Bütün bunlar niçin olacak? Çünkü o zaman biz, artık köklü bir ağaç değiliz de ondan. Hatta selin sürüklediği çer çöp gibiyiz de onun için. Evet, bizim mizaç, meşrep, hizip ve anlayış farklılığı ile birbirimizi yiyip bitirmemize karşılık, onlar dünyevî hasis menfaatler etrafında birleşti, bütünleşti ve bizleri sindirdiler. Önceleri onlar bizden korkuyorlardı. Çünkü biz, onların ölümden kaçtıkları gibi ölümün üzerine gidiyor ve dünyayı istihkar ediyorduk. Hâlbuki şimdi biz ölümden kaçıyor ve dünyayı da onlardan daha çok seviyoruz. Onlar da bizim bu zaafımızı işleterek, bizi en can alıcı yerimizden vuruyorlar.</p>
<p>İlk bakışta haçlı seferlerini hatırlatan bu hadisin, biraz daha derin düşünülürse çok daha yakın bir tarihte cereyan eden hâdiselere de işaret ettiği açıkça görülecektir.</p>
<p>Raif Karadağ &#8220;Petrol Fırtınası&#8221; adında bir kitap yazdı. Daha sonra o fırtınayı çıkaranlar tarafından da öldürüldü. Çünkü o kitapta 19. ve 20. asır Türk insanının mâkus tali&#8217;i ve gadr u efgânı, mütecavizlerin de &#8220;hayhuy&#8221;u vardı.</p>
<p>Devlet-i Âliye&#8217;nin –ben ona imparatorluk denmesinin karşısındayım. Çünkü o devlet bir imparatorluk değildi. Sahabe ve tâbiîn devrinden sonra, gelmiş geçmiş en muhteşem bir devletti ki, dense dense ona &#8220;Devlet-i Âliye&#8221; denir– üzerine nasıl bir sofra gibi üşüşülmüştü.! Bütün dertleri, bu geniş ve bâkir toprakların yeraltı-yerüstü zenginliklerini elde edebilmekten ibaretti. Tarih boyu cereyan eden açık haçlı hareketlerinin en ağırı, bu kapalı küfür tecavüzü yanında yine hafif kalırdı. Evet, birbirlerini bir sofraya çağırır gibi çağırmış ve bir ülkenin bütün varlığını aralarında paylaşmışlardı&#8230;</p>
<p>Hz. Osman ve Hz. Ali&#8217;yi (radıyallâhu anhumâ) o devrin hıyanet çarkını çeviren bir zihniyet arkadan vurmuş, Asr-ı Saadet&#8217;i kana boyamıştı; Âl-i Osman&#8217;ı da onların torunları arkadan vurdu ve İslâm dünyasını başsız bıraktılar.</p>
<p>Hazırlanmış ve donatılmış bir sofraya koşuyor gibi üzerimize üşüştü ve Âkif&#8217;in ifadesiyle: &#8220;Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ!&#8221; bir araya gelerek Devlet-i Âliye&#8217;yi talan ettiler&#8230;</p>
<p>Bir kısım saldırganlar bir zamanlar bize belli bir zihniyetle saldırmıştı ve bu, o günün bağnaz Avrupalısının saldırısıydı. İğfal edilmiş bu zavallı yığınlar, akıllarınca Hz. Meryem&#8217;in merkadini kurtarmaya geliyorlardı. Hâlbuki bizim nazarımızda Hz. Meryem onların düşündüklerinden de, inandıklarından da daha faziletliydi. Çünkü biz onun, Cennet&#8217;te Efendimiz&#8217;e zevce olacağına inanıyor ve ona mü&#8217;minlerin anası gözüyle bakıyorduk.<sup>[2]</sup> Aynı zamanda eğer Hz. Meryem hayatta olsaydı, onu da rahatsız edecek olan, onların bâtıl ve köhne düşüncelerine karşı onun gerçek hakikatinin müdafileriydik&#8230;</p>
<p>Demek istediğim şudur: Allah Resûlü&#8217;nün mevzua esas aldığımız hadislerinde işaret buyurdukları bu köhne zihniyetin neticesi, hazırlanan haçlı seferleri değildir; belki yakın tarihte bütün dehşetiyle gördüğümüz ve hâlâ görmekte olduğumuz, korkunç bir küfür ittifakıdır ki, henüz İslâm âlemi onlara sofra olmaktan kurtulabilmiş değildir. Görüldüğü gibi, on dört asır evvel söylenenler, bugün, kelimesi kelimesine tahakkuk etmekte, görülmekte ve yaşanmaktadır.</p>
<p><strong><em>2. Komünizm Fitnesi</em></strong></p>
<p>İbn Ömer anlatıyor: &#8220;Allah Resûlü, bir gün şark tarafına dönerek&#8221;: أَلاَ إِنَّ الْفِتْنَةَ هَاهُنَا مِنْ حَيْثُ يَطْلُعُ قَرْنُ الشَّيْطَانِ <em>&#8220;Dikkat edin fitne bu taraftan, şeytan çağının yayıldığı yerden zuhur edecektir.&#8221;</em> buyurdular.<sup>[3]</sup></p>
<p>Çok kuvvetli bir ihtimal ile bu hadisleriyle Efendimiz, günümüzde, garbın zalim ve kâfirlerine alternatif olarak şarkta zuhur edecek olan fitneye işaret buyurmaktadırlar.</p>
<p>Metinde geçen قَرْن kelimesi boynuz mânâsına geldiği gibi çağ ve asır mânâsına da gelir. Onun için bu kelimeye &#8220;boynuz&#8221; mânâsından ziyade &#8220;çağ&#8221; ve &#8220;asır&#8221; mânâlarını vermek daha muvafıktır. قَرْنُ الشَّيْطَانِ &#8220;Şeytan Çağı&#8221; demektir ki Asr-ı Saadet&#8217;in mukabilidir. İnkâr-ı ulûhiyet esası üzerine kurulmuş ateist, ibâhiyeci ve dünden bugüne, şeytanın, nefs-i emmare vasıtasıyla insana fısıldamaya çalıştığı bütün fenalıkların birden hayata geçirilmesi sistemi. Kapitalizmin nesebi gayr-i sahih evlâdı bu ürpertici sistem, günümüzde can çekişiyor olmasına rağmen hâlâ yeryüzünde, din, diyanet, mukaddesat, tarih ve hatta demokrasi düşmanlığının rakip kabul etmez şampiyonluğunu sürdürmekte ve bir korkulu rüya olmaya devam etmektedir ki;<sup>[4]</sup> zannediyorum Allah Resûlü de bütün efradı içinde, bilhassa bu sistemin hâkim olduğu döneme &#8220;Şeytan Çağı&#8221; diyor. Ve bu çağla gelen cihanşümul krizlere karşı ümmetini uyarıyor.</p>
<p><strong><em>3. Fırat&#8217;taki Hazine</em></strong></p>
<p>Yine buyuruyor: يُوشِكُ الْفُرَاتُ أَنْ يَحْسِرَ عَنْ كَنْـزٍ مِنْ ذَهَبٍ (أَوْ جَبَلٍ مِنْ ذَهَبٍ) فَمَنْ حَضَرَهُ فَلاَ يَأْخُذْ مِنْهُ شَيْئاً<em> &#8220;İhtimal Fırat&#8217;ın suyu çekilir; ve altın&#8217;dan bir dağ zuhur eder. Kim orada bulunursa bir şey almasın.&#8221;</em><sup>[5]</sup></p>
<p>Bugüne dek Fırat&#8217;ın başında dünya kadar katliamlar meydana geldi. Yakın tarihten başlayacak olursak, Fırat&#8217;a yakın yerde Irak ve İran savaşı oldu. 1958&#8217;de yine Fırat&#8217;a yakın bir yerde çok ciddî kıyım yapılarak Allah Resûlü&#8217;nün torunları katledildi.. ancak, yukarıdaki hadisten, bu iki hâdiseyi çıkarmak uygun olmasa gerek. Belki, daha sonra olması muhtemel bazı hâdiselere işaret aramak daha uygun olur:</p>
<p>Meselâ: Fırat&#8217;ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de &#8220;altın&#8221; sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat&#8217;ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca, toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin de bulunması mümkündür. Fakat ne olursa olsun o bölgenin, İslâm âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatılmasında şüphe yoktur. Bunlar bugün zuhur etmiş şeyler değil; ileride zuhur edecek hâdiselerdir.. ve o günleri gören insanlar, Allah Resûlü&#8217;ne bir kere daha bütün kalbleriyle &#8220;Sadakte – Doğru söyledin!&#8221; diyecek ve imanlarını yenileyeceklerdir.</p>
<p><strong><em>4. İseviyetin Tasaffisi</em></strong></p>
<p>İki Cihan Serveri, İseviyetin tasaffi ederek Muhammedî ruhla bütünleşeceğini söylemektedir. Evet, o gün, inkârın temsilcileri, inananları derdest ettikleri esnada, gök kuvvetini elinde tutanlar, Allah&#8217;ın yardımıyla Müslümanların mâkus tali&#8217;ini bir kere daha değiştirecek ve ilhadın burnu bir kere daha kırılacak.. cihanşümul bu boğuşmada her taraf cenazelerle dolacak ve yeryüzünü dolduran bu cenazeleri de kartallar taşıyacaktır.<sup>[6]</sup> Bu kartalların belli bir müesseseye işareti ne kadar mânidardır!</p>
<p><strong><em>5. Tarımdaki Islahlar</em></strong></p>
<p>Tarım sahasında ıslahat yapılacak. Yapılan bu ıslahat sayesinde yirmi kişinin ancak yiyebileceği narlar olacak, bir nar kabuğunun altında bir insan gölgelenebilecek.<sup>[7]</sup> Yine buğday taneleri de, o denli büyük olacak. Bunlar bizim şu anda görmediğimiz; fakat ileride muhakkak görülecek hususlardır. Bunlar görülecek ve: &#8220;Sen, Allah&#8217;ın Resûlü&#8217;sün!&#8221; denilerek Allah Resûlü&#8217;ne olan bağlılık yenilenecek ve kuvvet kazanacaktır. Çünkü asırlar O&#8217;nu doğrulamakta ve bütün dedikleri bir bir gün yüzüne çıkmaktadır.</p>
<p>Bizler meşîme&#8217;nden doğacak ferdâya hayranız. O öyle bir ferdâdır ki, ondan başka ışık yok..! O bir sönse, hayat artık ebedî leyl-i yeldâdır. Âkif, ruhun şâd olsun!</p>
<p><strong><em>6. Günümüzdeki Dengesizlikler</em></strong></p>
<p>Biz yine günümüze bakan işaretlere dönelim. Allah Resûlü buyuruyor: إِنَّ بَيْنَ يَدَيِ السَّاعَةِ تَسْلِيمَ الْخَاصَّةِ وَفُشُوَّ التِّجَارَةِ حَتَّى تُعِينَ الْمَرْأَةُ زَوْجَهَا عَلَى التِّجَارَةِ، وَقَطْعَ اْلأَرْحَامِ وَشَهَادَةَ الزُّورِ وَكِتْمَانَ شَهَادَةِ الْحَقِّ وَظُهُورَ الْقَلَمِ<em> &#8220;Kıyamete yakın hususî selâmlaşma (yani selâm vermede şahıs belirleme) olur, ticaret revaç bulur. O kadar ki kadın kocasına ticarette yardımcı olur. Sıla-i rahim kesilir. Yalan yere şahitlik yapılırken hak yere şehadet ketmedilir. Kalem teşvik görür.&#8221;</em><sup>[8]</sup></p>
<p>Bu hadis, hiçbir tevil ve tefsire tâbi tutulmadan günümüzü bütün çıplaklığı ile ele vermektedir.</p>
<p>Ticaret revaç bulur. Öyle revaç bulur ki, milyarlık, trilyonluk yatırımlar yapılır. Sadece reklâm için milyonlar, milyarlar harcanır. Ve çoğu kere kadın, ticarette reklâm aracı olarak kullanılır. Bazen de kadın doğrudan ticaretin içine girer ve çarşıda-pazarda, panayırda-fuarda, reklâmı kendilerinden reklâmcılar olarak dolaşır. Bu sözlerimizle sakın ticaretin aleyhinde bulunduğum zannedilmesin; ben sadece Efendimiz&#8217;in verdiği haberin doğruluğuna işaret etmek istiyorum.</p>
<p>Sıla-i rahim koparılacak. Anne-baba ve yakın akraba hakları ayaklar altına alınıp çiğnenecek. Ana-baba yaşlanıp işe yaramaz hâle gelince, yani tam şefkat ve ilgiye muhtaç oldukları bir devrede, huzur evlerine gönderilecek ve bu yaşlı insanlar evlerinde yitirdikleri huzuru, orada bulmaya çalışacak.. Cenâb-ı Hak kendinden sonra en büyük hakkı onlara vermesine rağmen O&#8217;nun bu emri dinlenmeyecek ve onlara karşı, en vahşi barbarlara rahmet okutacak en küstahça muameleler reva görülecek. (Anlatılanlar, günümüze uyuyor mu, uymuyor mu, bunu sizin idrakinize ve irfanınıza havale etmekle yetineceğim.)</p>
<p>Kalem teşvik görecek, matbaalar harıl harıl çalışacak; gazete, dergi ve kitaplar basacak. Kitap ve yayınevleri, durmadan kitap ve ansiklopedi neşredecekler, kütüphanelerin rafları binlerce çeşit kitapla dolup taşacak. Yazmak bir meslek hâline gelecek ve yazarlık revaç bulacak.</p>
<p>Yalan yere şehadet, ortalığı saracak ve doğru şahitliğe kimse yanaşmayacak. Cemiyet, âdeta bir yalan fabrikası hâline gelecek ve hayat büyük ölçüde yalan, hıyanet ve aldatma yörüngeli olacak&#8230;</p>
<p>Mesele o kadar açık ve seçik olarak ifade ediliyor ki, burada bazılarının aklına &#8220;Acaba bu sözler hakikaten Efendimiz&#8217;e ait midir?&#8221; diye bir tereddüt gelebilir.</p>
<p>Cevap gayet basittir: Bu sözler, en az on üç asır evvel tedvin edilmiş olan hadis kitaplarında mevcuttur. Eğer bu sözleri Allah Resûlü söylemediyse, ya kim söylemiştir? Kendisinden bu kadar asır sonra meydana gelecek hâdiseleri, gözle görürcesine kim ifade edebilir? Hem, eğer bu sözler Efendimiz&#8217;e ait değilse, bu sözlerin sahibinde de, en az Efendimiz kadar bir nurlu bakış olması gerekmez mi? Tarihte Allah Resûlü&#8217;ne denk bir ikinci insan var mıdır ki, bu sözler ona isnat edilsin. Hayır; gaybe ait bu ifadeler, Allah Resûlü&#8217;ne aittir. Rabbi, O&#8217;na öğretmiş, O da bize haber vermiştir. Evet, günümüzde zuhur eden bu hâdiseler, Allah Resûlü&#8217;nün, sözlerinde ne kadar doğru olduğunu apaçık göstermektedir.</p>
<p><strong><em>7. İlmin Yaygınlaşması</em></strong></p>
<p>Bir hadis-i kudsîde Efendimiz, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bir buyruğunu şöyle intikal ettirir: أَبُثُّ الْعِلْمَ فِي آخِرِ الزَّمَانِ حَتَّى يَعْلَمَهُ الرَّجُلُ وَالْمَرْأَةُ وَالْعَبْدُ وَالْحُرُّ وَالصَّغِيرُ وَالْكَبِيرُ<em> &#8220;Ahir zamanda ilmi öyle bir neşredeceğim ki, erkek de öğrenecek kadın da. Hür de öğrenecek, köle de. Küçük de öğrenecek büyük de.&#8221;</em><sup>[9]</sup></p>
<p>Her seviyede açılan okullarda, her sınıf insan, ilmi öğrenecek ve âdeta bu mevzuda birbirleriyle yarışır hâle gelecekler. Günümüzde açılan bunca okul, kurulan bunca üniversite ve dünya çapında yaygınlaştırılan ilim ve iletişim araçlarının bu mevzuda seferber edilmesi gösteriyor ki; Allah Resûlü, Rabbinden rivayetle söylediği bu sözünde, ilim ve bilim çağına işaret buyurmakta ve bu mevzudaki gelişmeler de O&#8217;nu doğrulamaktadır. Sanki kurulan her ilim müessesesi hâl diliyle, Allah Resûlü&#8217;ne hitaben: &#8220;Sen, doğru sözlüsün!&#8221; demektedir. Zaten ilim asıl mecrasına döndürülebildiğinde, ilimler bunu bizzat söyleyecektir..!</p>
<p><strong><em>8. Kur&#8217;ân&#8217;dan Kaçış</em></strong></p>
<p>Ve yine Allah Resûlü günümüze tam uyan bir hadislerinde: لاَ تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُجْعَلَ كِتَابُ اللّٰهِ عَاراً وَيَكُونَ اْلإِسْلاَمُ غَرِيباً<em> &#8220;Kur&#8217;ân bir utanma mevzuu ve İslâm da garip olmadıkça kıyamet kopmaz.&#8221; </em>buyuruyorlar.<sup>[10]</sup></p>
<p>Kâfir küfrünü açıkça ilan ederken, Müslüman Müslüman­lı­ğı­nı sanki utanılacak bir şeymiş gibi utanarak, sıkılarak söyleyecektir. Onlar, kendi düşünce ve kendi neşriyatlarını otobüste, uçakta ve daha başka yerlerde açıkça reklâm etmelerine karşılık, Müslümanlar, Kur&#8217;ân&#8217;ını açıp okuyamayacaklar. Öyle bir psikolojik baskı altında kalacaklar ki, zâhiren bir yasak konulmasa da o baskı altında Kur&#8217;ân yanlısı olmayı ar edip saklayacaklar.</p>
<p>Şimdi bu gerçeği inkâr etmeye imkân var mı? Evet, günümüzde Müslümanın yaşadığı dramlardan birisi de bu değil mi? İslâm, her şeyiyle garip hâle gelmedi mi?</p>
<p>Acınacak durumumuzun tasvirini, daha fazla uzatmadan noktalayalım. Bütün bunları Allah Resûlü, hem de asırlarca evvel aynen olacağı şekliyle haber verdi.. ve verilen haberler de, mevsimi gelince, en küçük teferruatına kadar vuku bulup Allah Resûlü&#8217;nü tasdik etti. Bilmem, bütün bunlar, dönüp yeniden O Zât&#8217;a biat etmemize yetmiyor mu..?</p>
<p><strong><em>9. Zaman Mefhumu</em></strong></p>
<p>Başka bir hadislerinde de, kıyamet alâmeti olarak, Kur&#8217;ân&#8217;ın utanılacak bir mevzu hâline getirileceğini anlattığı yerde Allah Resûlü, hadisin devamında: <em>&#8220;Zaman ve mesafelerde yaklaşma olmadıkça kıyamet kopmaz.&#8221; </em>buyurmaktadır.<sup>[11]</sup></p>
<p>Hadiste geçen &#8220;tekarub&#8221; kelimesi, iki şeyin birbirine yaklaşması, demektir. Bununla da Allah Resûlü, hem zamanın izafiliğine, hem de o devreye göre çok uzun zamanda yapılan şeylerin, daha kısa zamanda yapılabileceğine işarette bulunmuştur. Sanayi ve teknolojideki inkılâplarla, hemen her sahada korkunç sürat çağına girildiği artık çocukların bile bedîhî saydığı şeylerdendir. İşte, hadis-i şerifte buna işaret buyrulduğu gibi, bugünün –artık mesafeleri iyice kısaltan– süratli vasıtalarına da işaret edilmektedir. Ayrıca, astronomi ve astrofizikle meşgul olanların anlayabileceği bir meseleye de burada parmak basılmaktadır. Yeryüzü, zamanla elips şeklini almaktadır. Bu değişiklik, zaman üzerine de tesir edecek ve biz farkına varmadan, saatlerimizde, dünyanın durumunda değişikliğe tesirli olabilecektir!</p>
<p>Benim bu hadisten anladığım bir başka mânâ daha var, o da şudur: Zamanın itibarî bir vücudu vardır. Fakat nerede olursa olsun zaman yine zamandır. Meselâ, Boğa burcuna gidiniz ve oradan kırk milyon ışık hızı ötede, saniyede yüz elli bin kilometre hızla uzaklaşan bir nebülöza bakınız; çok farklı zamanlara şahit olacaksınız. Işık hızının yarısı süratinde uzaklaşan bir nebülözda da bu birim bir zaman ölçüsüdür; nispetler mahfuz, daha aşağıdaki seviyedekiler için de&#8230;</p>
<p>Evet, bir gün beşer güneş sisteminin dışına çıkma imkânı bulursa, herhâlde şu andaki zaman anlayışı orada tamamen alt üst olacaktır.</p>
<p>İşte sırlı ve sihirli iki kelime ile, ileride bizim zaman anlayışımızla ve çok daha başka zaman ölçülerinin hepsine birden Allah Resûlü &#8220;tekarub-u zaman&#8221; ifadesiyle işaret ediyor.</p>
<p>Şimdi soruyoruz: Acaba bu sözler, bir beşer sözü olabilir mi? Zaman ve mekân, kudret elinde evrilip çevrilen Zât&#8217;tan başka bu hakikatleri kim bilebilir? Rica ederim, bunlar, ümmî bir Zât&#8217;ın, ümmî bir devirde bilebileceği şeyler midir? Elbette hayır. Fakat O&#8217;na bütün bunları bildiren Allah&#8217;tır. O, sadece Cenâb-ı Hakk&#8217;ın kendine bildirdiklerini haber vermiştir.</p>
<p>Günler, aylar, yıllar ve asırlar geçiyor. İlim ve teknik, dev adımlarla ilerliyor, neticede varılan hedefte, Allah Resûlü&#8217;nün o meseleyle alâkalı asırlarca önce görüp bildirdiği hakikate ulaşıyor ve ilim adamı, bu mevzuda hayranlığını gizleyemiyor, bütün gönlünün coşkunluğuyla Allah Resûlü&#8217;nü tasdik edip: &#8220;Sen doğrunun ta kendisisin yâ Resûlallah!&#8221; diyor.</p>
<p><strong><em>10. Faizin Yaygınlaşması</em></strong></p>
<p>Bir gün, faiz sistemi alabildiğine yaygınlaşacak ve bizzat faiz yemeyene dahi onun tozu toprağı bulaşacaktır. İşte günümüzün en büyük illetlerinden biri olan ve her gün o korkunç buudlarıyla daha da yaygınlaşan bu maraza, Allah Resûlü şu hadisleriyle işaret buyurmaktadır: لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ لاَ يَبْقَى مِنْهُمْ أَحَدٌ إِلاَّ آكِلُ الرِّبَا فَمَنْ لَمْ يَأْكُلْ أَصَابَهُ مِنْ غُبَارِهِ<em> &#8220;İnsanlar üzerine öyle günler gelecek ki, faiz yemeyen hiç kimse kalmayacak. Yemeyene dahi tozu toprağı bulaşacak.&#8221;</em><sup>[12]</sup></p>
<p>Hadiste iki hususa dikkat çekiliyor:</p>
<p dir="ltr"><strong>Birincisi:</strong> Devletin bütün parası, faiz çanağı içinde kaynadığından, bankalarla banka olmayan müesseseler müşterek hareket ettiğinden; insan ne kadar hassas davranırsa davransın, muhakkak hayatı kuşatan bu sârî illetten nasibini alacaktır. Yani onun üzerine de bir şeyler sıçrayacaktır. Ancak bu durumda insan, sadece niyetiyle kurtulabilecek ve niyeti onun sığınağı olacaktır.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Arapça&#8217;da toza toprağa bulanmanın ayrı bir mânâsı daha vardır. Bir kısım kimseler, faiz yiyecekler, yemeyenler de onun tozuna toprağına maruz kalacaklardır. Kapitalist zümre, faizle servetlerini nemalandırıp, inkişaf ettirirken, proletarya sınıfını da aynı seviyede sefilleştirecek ve bu iki sınıf arasındaki amansız bir mücadele, cemiyeti toza toprağa, yani kargaşaya boğacak ve bir gün herkesi rahatsız edecek seviyeye ulaşacaktır.</p>
<p>Zannediyorum bunların hepsi olmuştur ve olmaktadır. Günümüz insanı her iki yönüyle de hadisin işaret ettiği bu hususları bütün çirkinliğiyle müşâhede etmektedir. Ve yine günümüzde artık faize –dolaylı ve direkt– bulaşmayan bir ticarî kuruluş yok gibidir. Dünya çapında bütün ticaret, bu anlayışın çarkları arasında dönüp durmaktadır ve bütün dünyada faiz muamelesi tıpkı bir mal mübadelesi, bir para alışverişi gibi kabul edilmektedir.</p>
<p>İki Cihan Serveri, günümüz insanının maruz kaldığı faiz krizine çok önceden ümmetinin dikkatini çekmiş ve uyanık davranmalarını, faiz bataklığına düşmemelerini tenbih etmişti ama, gel gör ki, bugün bütün İslâm âlemi gırtlağına kadar faiz bataklığı içinde çırpınıp duruyor ve henüz bu çirkef içinden sıyrılıp çıkma mevzuunda da herhangi bir gayreti yok gibi&#8230; Hâlbuki İslâm, faize karşı harp ilan eden bir dindir.<sup>[13]</sup></p>
<p>Keşke Müslümanlar, Kur&#8217;ân&#8217;ın bu mevzudaki tehditkâr ifadelerinin hiç olmazsa bir kısmını anlayabilselerdi, bugün birer faizzede olarak dünyanın en derbeder milletleri arasında bulunmayacaklardı!..</p>
<p><strong><em>11. Mü&#8217;minin Gizleneceği Zaman</em></strong></p>
<p>Yine günümüzü tablolaştıran bir başka hadis: يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَسْتَخْفِي الْمُؤْمِنُ فِيهِمْ كَمَا يَسْتَخْفِي الْمُنَافِقُ فِيكُمُ الْيَوْمَ Yani: <em>&#8220;İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o günün mü&#8217;mini, onların arasında gizlenecek, aynen bugün münafığın sizin içinizde gizlendiği gibi&#8230;&#8221;</em><sup>[14]</sup></p>
<p>O devrede münafık nasıl davranıyordu? Kendisini hissettirmemek için hangi çarelere başvuruyordu; aynen mü&#8217;min de onun gibi davranmak, kendini gizlemek, ibadetlerini gizli gizli yapmak ve bu şekilde bulunduğu yeri korumaya çalışmak zorunda kalacaktır.. yoksa onu iflah etmeyeceklerdir. Bu şerr-i mütegallibe, inançlı ve iffetli mü&#8217;minleri bağrında barındırmak istemeyecektir. İş yerleri ve devlet kademelerinin bazı kesimleri, onlara tamamen kapalı tutulacak ve onlar cemiyet içinde hor ve hakir görülecektir.</p>
<p>Başka bir hadis de aynı hususu takviye eder mahiyettedir: <em>&#8220;Fitneler olacak. O gün kişi namazından dolayı ayıplanacak. Aynen zina eden bir kadının bugün ayıplandığı gibi.&#8221;</em><sup>[15]</sup></p>
<p>Tabiî ki hadiste zina eden kadının ayıplanmasına teşbih, o günün anlayışı baz alınarak yapılmıştır. Hâlbuki günümüzde, hususiyle de bazı yörelerde o bir meslek sayılmaktadır.</p>
<p>Evet, eğer belli bir dönemde gelip geçenler sayılmazsa, namazından dolayı insanların horlandığı, ayıp bir iş yapmış gibi suçlandığı ve şer güçlerin hâkimiyeti altında inim inim inlediği günler de gelecek ve mü&#8217;min, bu afeti de, gizlenmek suretiyle geçiştirecektir.</p>
<p><strong><em>12. Tâlekan&#8217;da Petrol</em></strong></p>
<p>Allah Resûlü buyuruyor:</p>
<p dir="rtl" align="center">وَيْحاً لِلطَّالَقَانِ! فَإِنَّ ِللّٰهِ فِيهِ كُنُوزاً لَيْسَتْ مِنْ ذَهَبٍ وَلاَ فِضَّةٍ</p>
<p>Arapça&#8217;da &#8220;Veyh&#8221; buruk bir tebessüme benzer müjdeler için kullanılır. Hz. Ammar&#8217;ın şehit edileceğini bildirdiği zaman da, Allah Resûlü aynı tabiri kullanmış ve وَيْحَكَ يَا عَمَّارُ demişti.<sup>[16]</sup></p>
<p>&#8220;Tâlekan&#8221; ise, Kazvin&#8217;de petrol yatakları bol bir mıntıkanın adıdır. Hadiste, Efendimiz meal olarak: <em>&#8220;Müjde Tâlekan&#8217;a! Orada Allah&#8217;ın gümüş ve altın cinsinden olmayan hazineleri var.&#8221;</em> demişlerdir.<sup>[17]</sup></p>
<p>İleride oralarda daha başka madenler de bulunabilir. Bulunan şey, uranyum veya elmas yatakları da olabilir. Ve bunlar neticeyi değiştirmez. Efendimiz, altın ve gümüş cinsinden olmayan bir hazineden bahsetmektedir.. ve günümüzde bunlar ortaya çıkmış durumdadır. Demek ki Tâlekan&#8217;da çıkan petrol dahi, Allah Resûlü&#8217;nü tasdik etmekte ve O&#8217;nun doğruluğunu haykırmakta&#8230;</p>
<p><strong><em>13. Ehl-i Kitab&#8217;a İttiba</em></strong></p>
<p>İslâm âlemi, kendinden evvelki ümmetleri, yani Hıristiyan ve Yahudi­leri, adım adım, karış karış takip ve taklit edecek; hatta onlardan biri başını bir keler deliğine soksa Müslümanlar da onları aynen takip edip başlarını oraya sokacaklar. Aleyhissâlatü Vesselâm Efendimiz bu hususu, şu veciz ifadeleriyle beyan buyurmaktadırlar:</p>
<p dir="rtl" align="center">لَتَتَّبِعُنَّ سُنَنَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ شِبْراً بِشِبْرٍ وَذِرَاعاً بِذِرَاعٍ حَتَّى لَوْ دَخَلُوا فِي جُحْرِ ضَبٍّ لَاتَّبَعْتُمُوهُمْ. قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللّٰهِ! آلْيَهُودَ وَالنَّصَارَى؟ قَالَ: فَمَنْ؟</p>
<p><em>&#8220;Sizden evvelkileri öyle takip ve taklit edeceksiniz ki, karış karış, kulaç kulaç onların ardından gideceksiniz. Hatta onlar başlarını bir keler deliğine soksalar, siz de aynı şeyi yapacaksınız.&#8221;</em></p>
<p>Sahabe &#8220;Sizden evvelkiler&#8221; cümlesinden kasdolunanın Hıristiyan ve Yahudiler mi olduğunu soruyor. Allah Resûlü: <em>&#8220;Başka kim olabilir ki!?&#8221;</em> mânâsına فَمَنْ buyuruyorlar.<sup>[18]</sup></p>
<p>Bugün bizim ve bütün İslâm dünyasının durumu meydanda.. hemen hepimiz şahsiyetini kaybetmiş ve bir kimlik bunalımıyla inlemekteyiz. Hâlimiz, hadisin ifadesiyle, iki sürü arasında gelip giden şaşkın koyundan farksız. Bir zaman başka devletleri yıkan, bitiren ve tüketen bütün olumsuz şeyler, bugün ahtapot gibi dört bir yandan bizi sarmış durumda. Biz de taklit sersemliği ile bu ölüm ağını, yenilik ve medeniyetin turnikeleri sanıyoruz. Evet, dünyanın hiçbir devrinde, hiçbir millet, bizim Batıyı taklidimiz ölçüsünde, taklidi bir tutku hâline getirmemiştir. Bugün Batı dünyasında meydana gelen her yenilik, hiç parola sorulmadan bizde aynen kabul görüyor ve kabul ediş süratinde birçok Batılı ülkeyi bile geride bırakıyoruz. Hâlbuki Allah Resûlü, en küçük hususlarda ve teferruat gibi görünen meselelerde dahi onlara muhalefet ediyordu.</p>
<p>Ne var ki konu o olmadığı için o kapıyı açmak istemiyoruz.</p>
<p>Şimdi bizim üzerinde durmak istediğimiz husus, bütün bu olacak hâdiseleri Allah Resûlü&#8217;nün hem de asırlarca önce haber vermesi ve mevsimi gelince de bunların zuhurudur. Evet, her hâdise, O&#8217;nun dilinde bir tebşir ve inzar şeklinde tecellî eder. Vakt-i merhûnu (belirlenmiş zaman) gelince de fasih bir lisan kesilir ve O&#8217;nun sıdkına şehadet eder.</p>
<p><span class="notice">[1] Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/359; 5/278.<br />
[2] Taberânî, el-Mu&#8217;cemu&#8217;l-kebîr, 6/52; 8/258.<br />
[3] Buhârî, fiten 16; Müslim, fiten 45-50.<br />
[4] Bu yorum, 1989 yılında yapılmıştır.<br />
[5] Buhârî, fiten 24; Müslim, fiten 30-32.<br />
[6] Müslim, fiten 110; Tirmizî, fiten 59.<br />
[7] Müslim, fiten 110; Tirmizî, fiten 59.<br />
[8] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/407-408, 419-420; Buhârî, el-Edebü&#8217;l-müfred, s. 360; Hâkim, el-Müstedrek, 4/98.<br />
[9] Dârimî, mukaddime 27; Ebû Nuaym, Hilyetü&#8217;l-evliyâ, 6/100.<br />
[10] İbn Ebi&#8217;d-Dünya, el-Ukûbat, s. 216.<br />
[11] Heysemî, Mecmeu&#8217;z-zevâid, 7/324.<br />
[12] Ebû Dâvûd, büyû 3; Nesâî, büyû 2; İbn Mâce, ticârât 58.<br />
[13] يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ * فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَإِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُءُوسُ أَمْوَالِكُمْ لاَ تَظْلِمُونَ وَلاَ تُظْلَمُونَ &#8220;Ey inananlar, Allah&#8217;tan korkun, eğer gerçek mü&#8217;minlerseniz faizden kalan mevcut alacaklarınızı bırakın. Eğer böyle yapmazsanız, o hâlde Allah ve Resûlü&#8217;nden bir harb (ilan edilmiş) bulunduğunu bilin. Tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Ne haksızlık edersiniz, ne de haksızlığa uğratılırsınız.&#8221; (Bakara sûresi, 2/278, 279).<br />
[14] Taberânî, Müsnedü&#8217;ş-şâmiyyîn, 1/148.<br />
[15] Ali el-Müttakî, Kenzü&#8217;l-ummâl, 11/180. (Nuaym b. Hammâd ve Taberânî&#8217;den naklen)<br />
[16] Buhârî, salât 63; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/5.<br />
[17] Ali el-Müttakî, Kenzü&#8217;l-ummâl, 14/591. (Ebû Ganm el-Kûfî&#8217;den naklen)<br />
[18] Buhârî, enbiyâ 50; Müslim, ilim 6.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/uzak-istikbal-ait-olan-gaybi-haberler/">Uzak İstikbal Ait Olan Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstikbale Ait Olan Gaybî Haberler</title>
		<link>https://hizmetten.com/istikbale-ait-olan-gaybi-haberler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2020 06:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[İstikbal]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14324</guid>

					<description><![CDATA[<p>A. Yakın Zamanda Buhârî ve Müslim, Hz. Üsame&#8217;den naklediyor; (Üsame, Zeyd b. Hârise&#8217;nin oğludur. Allah Resûlü, Üsa­me&#8217;yi çok sever ve yanından ayırmazdı. Hz. Hasan veya Hüseyin&#8217;i bir dizine oturtursa, çok&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/istikbale-ait-olan-gaybi-haberler/">İstikbale Ait Olan Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>A. Yakın Zamanda</em></strong></p>
<p>Buhârî ve Müslim, Hz. Üsame&#8217;den naklediyor;</p>
<p>(Üsame, Zeyd b. Hârise&#8217;nin oğludur. Allah Resûlü, Üsa­me&#8217;yi çok sever ve yanından ayırmazdı. Hz. Hasan veya Hüseyin&#8217;i bir dizine oturtursa, çok defa öbür dizine de Üsame&#8217;yi oturturdu. Bir defasında hepsini birden kastederek: <em>&#8220;Allahım! Bunlara merhamet et. Çünkü ben de bunlara şefkat ediyorum.&#8221; </em>diye dua etmişti.<sup>[1]</sup> Hayat-ı seniyyelerinin sonuna doğru Bizans&#8217;a karşı hazırladığı ordunun başına onu kumandan tayin etmiş ve senelerce önce babasının şehit düştüğü o topraklarda, Allah düşmanlarına hadlerini bildirme vazifesini ona tevdi etmişti.<sup>[2]</sup> Ancak, Efendimiz&#8217;in sıhhî durumunun ağırlaştığını gören Üsame, orduyu durdurmuş ve Allah Resûlü&#8217;nün vefatına kadar hareket ettirmemişti.<sup>[3]</sup>)</p>
<p>İşte bu Üsame (radıyallâhu anh) diyor ki: &#8220;Bir gün Allah Resûlü&#8217;yle beraber bulunuyordum. O gün Efendiler Efendisi, Medine&#8217;nin yüksek binalarından birinin damına çıkmış, etrafı seyrediyordu. Bir ara:</p>
<p><strong>إِنِّي لَأَرَى مَوَاقِعَ الْفِتَنِ خِلاَلَ بُيُوتِكُمْ كَمَوَاقِعِ الْقَطْرِ </strong><em>&#8220;Şu anda evlerinizin arasında yağmur gibi fitnelerin dökülmekte olduğunu görüyorum.&#8221; </em>buyurdular.<sup>[4]</sup></p>
<p>O böyle deyip aramızdan ayrıldı.. O&#8217;nun arkasından sokaklar fitne seylâplarıyla inledi. Evet, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallâhu anhüm) hep bu fitnelerin kurbanı olarak şehit edildiler. Sanki fitneler de belâ ve musibetlerin diliyle Allah Resûlü&#8217;ne &#8220;Sadakte!&#8221; diyorlardı&#8230;</p>
<p><em><strong>1. Fitneler</strong></em></p>
<p>Hz. Ömer (radıyallâhu anh), hayatında hep bu fitnelerin zuhurundan korkuyordu. Bir defasında mescitte kalabalık bir insan topluluğu ile otururken sordu: &#8220;Allah Resûlü&#8217;nün haber verdiği fitneleri duyup da, haber verecek biri var mı?&#8221; Huzeyfe: &#8220;Ben varım.&#8221; deyince, Hz. Ömer: &#8220;Sen cesur bir adamsın, söyle.&#8221; dedi ve o da: &#8220;Kişinin fitnesi ailesinde, malında, nefsinde, çocuğunda ve komşusundadır. Bunlara da oruç, namaz, sadaka, emr-i bi&#8217;l-mâruf nehy-i ani&#8217;l-münker keffaret olur.&#8221; dedi. Ömer: &#8220;Hayır, ben bunları sormuyorum. Deniz dalgaları gibi dalgalanacak fitneleri soruyorum.&#8221; dedi.</p>
<p>Huzeyfe: &#8220;Yâ Ömer! Onların seninle hiçbir alâkası yok. Seninle onlar arasında kapalı bir kapı var.&#8221; dedi. Hz. Ömer daha sonra: &#8220;Bu kapı açılacak mı, kırılacak mı?&#8221; diye sordu. Huzeyfe: &#8220;Kırılacak.&#8221; dedi. Hz. Ömer sarsıldı, dudaklarından titrek bir sesle şu cümleler döküldü: &#8220;Öyleyse bu kapı, bir daha kapanmayacak.&#8221;</p>
<p>Daha sonra sahabe sordu: &#8220;Acaba Ömer bu kapının kendisi olduğunu biliyor muydu?&#8221; Huzeyfe cevap verdi: &#8220;Evet, dünkü geceyi bildiği gibi biliyordu.&#8221; <sup>[5]</sup></p>
<p>Evet, biliyordu ki, ben gidince Ümmet-i Muhammed&#8217;in vahdetiyle alâkalı kapalı bulunan kapılar açılacak, fitne ve fesat alıp yürüyecek.. ümmet içinde çeşitli anlayışlar, muhtelif akım ve cereyanlar zuhur edecek&#8230;</p>
<p>Ömer, bunu biliyordu; çünkü bu olacakları haber veren sadık ve masdûk olan İki Cihan Serveri Hz. Muhammed Mustafa&#8217;ydı (sallallâhu aleyhi ve sellem).</p>
<p>Ve günü gelince denilenler aynen zuhur etti. Ömer, hain bir İranlı tarafından hançerlendi. Ömer&#8217;in hançerlendiği aynı gün, İslâm vahdeti de bağrından derin bir yara aldı. Hasım dünya hedefini çok iyi seçmiş ve insafsız avcı okunu tam hedefine isabet ettirmişti. Evet, onun vefatıyla fitneler âdeta sel oldu aktı ve İslâm âlemini istila etti. Elbette bu bir yönüyle hicrandı, ızdıraptı; fakat diğer yönüyle de hâdiseler diliyle tıpkı gökte, yıldızlardan &#8220;Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah&#8221; yazmak derecesinde bir delil ve burhandı&#8230;</p>
<p><strong><em>2. Muzafferiyet</em></strong></p>
<p>Buhârî&#8217;de ve Ebû Dâvûd&#8217;un Sünen&#8217;inde de Habbâb b. Eret&#8217;in (radıyallâhu anh) anlattığı şu hâdiseye şahit oluyoruz. Şimdi ondan dinlediklerimizi hulâsa edelim:</p>
<p>&#8220;Sıkıntılı bir dönemde Allah Resûlü, örtüsünü başına almış Kâbe&#8217;nin gölgesinde oturuyordu. Kim bilir yine hangi hakarete maruz kalmıştı.? O öyle bir dönemdi ki, bütün cahiliye âdetleri birer silah gibi Müslümanların aleyhine kullanılıyordu. Ben, o devrede henüz hürriyetine kavuşamamış bir insandım. Sahibimin ve diğer Mekke büyüklerinin bana reva gördükleri cefa ve işkence artık dayanamayacağım kerteye ulaşmıştı. Allah Resûlü&#8217;nü böyle yalnız görünce yanına yaklaştım ve: Yâ Resûlallah! Dua edip Cenâb‑ı Hak&#8217;tan nusret ve yardım dilemez misin? dedim.&#8221; –Allah Resûlü&#8217;nün hemen ellerini açıp dua edeceğini düşünüyordu.. bir de Kureyş&#8217;e beddua etse diye bekliyordu..– Fakat Resûlullah, şunları söyledi:</p>
<p><em>&#8220;Allah&#8217;a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkence gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kimse San&#8217;â&#8217;dan Hadramût&#8217;a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.&#8221;</em><sup>[6]</sup></p>
<p>Ve Efendimiz&#8217;den benzer bir rivayette bulunan Hz. Adiy b. Hâtim, Allah Resûlü&#8217;nün olacağını haber verdiği bu hâdiseleri bizzat gözleriyle gördüğünü söylüyor.<sup>[7]</sup></p>
<p><strong><em>3. &#8220;İlk Kavuşan Sen Olacaksın&#8221;</em></strong></p>
<p>Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), irtihaline sebep olan rahatsızlık günlerinden birinde, incelerden ince, oturuşu-kalkışı ve derin bakışlarıyla aynen kendisine benzeyen Hz. Fatıma Anamız&#8217;ı (radıyallâhu anhâ) yanına çağırdı ve eğilip onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Hz. Fatıma öyle ağladı, öyle figan etti ki, onun feryadının şiddetinden herkes irkildi. Biraz sonra yine Allah Resûlü, onun kulağına bir şeyler fısıldadı. Bu sefer de öyle sevindi ki, onu görenler kendisine Cennet&#8217;in bütün kapılarından girme davetiyesi geldi zannederdi.. aslında ona göre öyleydi de. Evet, böyle bir beşaşet ve sürur izhar etmişti.</p>
<p>Bu hâdise Hz. Âişe Validemiz&#8217;in (radıyallâhu anhâ) gözünden kaçmadı. Biraz sonra ona bunun sebebini sordu; fakat Fatıma Validemiz; &#8220;Bu, Allah Resûlü&#8217;ne ait bir sırdır.&#8221; dedi ve bir şey söylemedi. Hz. Âişe, Efendimiz&#8217;in vefatından sonra tekrar sorunca, Fatıma Anamız şöyle cevap verdi: &#8220;Birinci defada kendisinin vefat edeceğini söylemiş; onun için ağlamıştım. (Evet, öyle ağladı, vefat-ı Nebi onu öyle feryada boğdu ki, o gün dudaklarından dökülen şu mısralar cihanı ağlatacak kadar rikkat vericidir:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>مَاذَا عَلَيَّ مَنْ شَمَّ تُـرْبَةَ أَحْمَدَا    أَلاَ يَشُمُّ مَدَى الزَّمَـانِ غَوَالِيَا</strong></p>
<p dir="rtl" align="center"><strong> صُبَّتْ عَلَيَّ مَصَائِبُ لَوْ أَنَّهَا    صُبَّتْ عَلَى اْلأَيَّامِ عُدْنَ لَيَالِيَا</strong></p>
<p>&#8216;Hz. Muhammed&#8217;in mezarının toprağını koklayan bir insana, başka koku aramaya ne lüzum var? Üzerime öyle musibetler döküldü ki, eğer onlar günler üzerine dökülseydi, günler hep gece olurdu.&#8217;<sup>[8]</sup>)</p>
<p>İkinci defa ise bana, ailesi içinde kendisine en erken kavuşacak insanın ben olacağımı müjde etti.. ve işte onun için de sevindim.&#8221;<sup>[9]</sup></p>
<p>Altı ay sonra o da babasına kavuşmuştu..<sup>[10]</sup> ve Hz. Fatıma&#8217;nın bu vefatı da Allah Resûlü&#8217;nü tasdik ediyor ve sanki O&#8217;na &#8220;Sadakte!&#8221; diyordu.</p>
<p><strong><em>4. Sulh</em></strong></p>
<p>Kütüb-i Sitte ricalinin ekseriyetinin rivayet ettiği bir hadiste Allah Resûlü bir gün hutbede Hz. Hasan&#8217;a işaretle şöyle demişti:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>إِنَّ ابْنِي هَذَا سَيِّدٌ، وَلَعَلَّ اللّٰهَ أَنْ يُصْلِحَ بِهِ بَيْنَ فِئَتَينِ عَظِيمَتَيْنِ مِنَ الْمُسْلِمِينَ</strong></p>
<p><em>&#8220;Bu benim evlâdım Hasan, o seyyittir. Allah (celle celâluhu) onunla iki büyük cemaati birbiriyle sulh ettirecektir.&#8221;</em><sup>[11]</sup></p>
<p>Evet o, kerîm oğlu kerîmdir. Allah Resûlü&#8217;nün evlâdıdır.. efendidir. Birgün kendisine tevdi edilen hilâfet ve saltanatı, sadece ümmet arasında tefrikaya sebebiyet vermemek için terk edecek ve nasıl bir seyyit oğlu seyyit olduğunu gösterecektir. Aradan yirmibeş-otuz sene geçmemişti ki, Allah Resûlü&#8217;nün dedikleri bir bir zuhur etti.. Hz. Ali&#8217;den sonra Emeviler karşılarında Hz. Hasan&#8217;ı buldular. Ancak bu sulh ve sükûn insanı, bütün haklarından feragat ettiğini ilan ederek birbirine girmek üzere olan iki İslâm ordusunun arasını sulha bağladı ve korkunç bir fitneyi muvakkaten dahi olsa önledi.<sup>[12]</sup> Şair ne güzel söyler:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong> كَرِيمُ بْنُ كَرِيمِ بْنِ كَرِيمِ              وَجَدُّهُ خَيْرُ الْأَنَامِ</strong></p>
<p>&#8220;O (Hasan) kerîm oğlu kerîmdir. Nasıl olmasın ki, onun dedesi insanların en hayırlısı ve varlığın mâbihi&#8217;l-iftiharıdır.&#8221;</p>
<p>Efendimiz, ona ait bu hâdiseyi haber verdiğinde, Hz. Hasan, henüz küçük bir çocuktu. Belki o gün Allah Resûlü&#8217;nün nelere işaret ettiğini dahi anlamamıştı. Yani o, Allah Resûlü, böyle söyledi diye bu işi yapmış değildi. Belki Allah Resûlü, onun öyle yapacağını bildiği için bu sözü söylemişti. Evet, Hz. Hasan da, dedesini tasdik ediyor ve seneler sonra O&#8217;na: &#8220;Sen doğru söylüyorsun.&#8221; mânâsına &#8220;Sadakte!&#8221; diyordu.</p>
<p><strong><em>5. Bir Asır Yaşayacak</em></strong></p>
<p>Abdullah b. Büsr&#8217;ün başına mübarek ellerini koyarak: <em>&#8220;Bu çocuk tam bir asır yaşayacak.&#8221;</em> buyuruyor ve ilave ediyorlar: <em>&#8220;Yüzündeki şu sevimsiz siğiller de gidecek.&#8221;</em></p>
<p>Diyorlar ki: &#8220;O zat, tam yüz sene yaşadı ve yüzündeki siğiller de kaybolmuştu.&#8221;<sup>[13]</sup></p>
<p>Allah Resûlü nasıl ki <strong>وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَى </strong><sup>14</sup> sırrınca her an bir evvelki hâlinden daha mükemmele doğru yükseliyor ve daima bir sonraki hâline göre bir önceki durumunu eksik buluyor ve bundan dolayı da günde yüz defa istiğfar ediyordu;<sup>[15]</sup> aynen öyle de, her geçen gün ümmeti, O&#8217;nu anlama ve tanımada bir adım daha ilerliyor ve O&#8217;nun istikbale ait verdiği haberlerin tahakkuk edişi karşısında imanı biraz daha artıyor ve O&#8217;na hitaben &#8220;Sen Resûlullah&#8217;sın.&#8221; diyorlar.</p>
<p><strong><em>B. Yakın İstikbal</em></strong></p>
<p>Zamanlama açısından yukarıda verdiğimiz misallerden Allah Resû­lü&#8217;nün yaşadığı devreye daha uzak ve bizim yaşadığımız devrelere daha yakın, hatta içinde bulunduğumuz asra bakan ve bizden sonraki asırlarda tahakkuk etmesi beklenen nice misaller vardır; şimdi de bir nebze onlar üzerinde duralım:</p>
<p><strong><em>1. Hendek&#8217;te Verdiği Haberler</em></strong></p>
<p>Hemen hemen bütün hadis ve siyer kitapları sahabeden şu hâdiseyi naklederler: &#8220;Hendek kazılıyordu. Büyükçe bir kaya vardı ki bütün gayretimize rağmen bir türlü onu yerinden sökmeye muvaffak olamamıştık. Efendimiz de bizimle beraber, hendek kazıyordu. Hatta bizlerin kuvve-i mâneviyesini takviye için ara sıra:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ   فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ</strong></p>
<p><em>&#8220;Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîni bağışla.&#8221;</em><sup>[16]</sup>diyor ve sahabe O&#8217;nun bu sözleriyle coşuyor:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَينَا         وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا</strong></p>
<p dir="rtl" align="center"><strong> فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا             وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا</strong></p>
<p>&#8220;Allahım, Sen olmasaydın biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.&#8221; diyerek mukabele ediyorlardı.<sup>[17]</sup></p>
<p>Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Resûlü&#8217;ne söylerlerdi. Bu büyük kayanın durumunu da O&#8217;na haber verdiler. Manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını taşa indirdikçe ondan kıvılcımlar çıkıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Resûlü&#8217;nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta şunları söylüyordu: <em>&#8220;Bana şu anda Bizans&#8217;ın anahtarları verildi. İran&#8217;ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum&#8230; Bana Yemen&#8217;in anahtarları verildi. Şu anda bulunduğum yerden San&#8217;â&#8217;nın kapılarını görüyorum.&#8221;</em><sup>[18]</sup></p>
<p>Aradan birkaç sene geçiyor; Allah (celle celâluhu), Sa&#8217;d b. Ebî Vakkas ve Halid b. Velid gibi büyük kumandanların kılıcıyla oraların fethini Müslümanlara müyesser kılıyor ve bütün bu yerlerin anahtarları Allah Resûlü&#8217;nün şahs-ı mânevîsine teslim ediliyor. Bu da, O&#8217;nun doğruluğunu ayrı bir tasdiktir. Zaten tasdik etmemeleri de mümkün değildi; zira O, doğruluğu temsil için gelmişti. Farzımuhal, eğer böyle &#8220;Olacak.&#8221; dediği şeyler, aslında vuku bulmayacak dahi olsalardı, Allah (celle celâluhu), Habîbini yalancı çıkarmamak için onları yine olduracaktı.</p>
<p>Nasıl olmasın ki, sahabenin meşhurlarından Berâ b. Mâlik (radıyallâhu anh) için bile<strong> لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللّٰهِ لَأَبَرَّهُ </strong><em>&#8220;Eğer herhangi bir meselede yemin etse, Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz.&#8221;</em> denilmişti.<sup>[19]</sup> Yani Berâ Hazretleri eğer hiç olmayacak bir şeye, olsun diye yemin etseydi, Allah onu olduracaktı. Hakikaten de, sahabe muharebelerde onu öne sürüyor ve âdeta onunla galibiyetlerini garantilemeye çalışıyorlardı.<sup>[20]</sup> Şimdi, sahabeden birine Cenâb-ı Hak böyle bir hususiyet verir de Habîbine vermez mi? Şu kadar var ki O, görüp de söylüyordu. Zira Allah (celle celâluhu) O&#8217;na bildiriyor, O da biliyordu&#8230;</p>
<p><strong><em>2. Emniyet ve Zenginlik Müjdesi</em></strong></p>
<p>Adiy b. Hâtim anlatıyor. (Adiy, Hâtem-i Tâî&#8217;nin oğludur. Önceleri hıristiyandı. Aradı ve Allah Resûlü&#8217;nü buldu; buldu ve kurtuldu.) Bu şanlı sahabi şöyle diyor: &#8220;Bir gün Allah Resûlü&#8217;nün huzurunda fakirlikten, yoksulluktan ve eşkıyanın talanından bahsediliyordu. Buyurdular ki: <em>&#8216;Gün gelecek Hîre&#8217;den Kâbe&#8217;ye kadar bir kadın, tek başına yolculuk yapacak ve Allah&#8217;tan başka hiçbir şeyden korkmayacaktır.&#8217;</em></p>
<p>Adiy diyor ki: Bunları dinlerken; hayret içindeydim. &#8216;Tay&#8217; kabilesinin eşkıyaları varken, diyordum kendi kendime, bu nasıl mümkün olabilecek? Devam ettiler: <em>&#8216;Bir gün gelecek, Kisra&#8217;nın hazineleri sizin aranızda pay edilecek.&#8217;</em> Sordum: Yâ Resûlallah! İran Kisrasının hazineleri mi? <em>&#8216;Evet, İran Kisrasının hazineleri.&#8217;</em> buyurdular. Hayretim daha da artmıştı. –Çünkü bu sözlerin söylendiği devrede İran, en debdebeli günlerini yaşıyordu– ve yine devam ettiler: <em>&#8216;Öyle bir gün gelecek ki, o gün insan elinde zekâtıyla dolaşacak da zekâtını verecek kimse bulamayacak.&#8217; </em>Ben, diyor Adiy: Bunların ilk ikisini gördüm, ömrüm olursa üçüncüyü de göreceğim.&#8221;<sup>[21]</sup></p>
<p>Adiy, bu üçüncü devri göremeyecekti. Fakat gün geldi, o devri görenler de oldu: Ömer b. Abdülaziz devrinde, Allah Resûlü&#8217;nün dediği hakikat aynen yaşandı.<sup>[22]</sup> Şu anda Türkiye hudutları gibi otuz ülkeyi içine alan o büyük devlet, gelir dağılımı bakımından öyle bir düzeye çıkmıştı ki, fakir denen tek bir fert kalmamıştı. Zannediyorum bugün &#8220;Amerika ve bazı Batı ülkelerinde mevcut hayat standardı, o devreyle kıyas kabul edilemeyecek kadar düşüktür.&#8221; desek mübalâğa etmiş olmayız. Hem bugünkü devletlerin zengin olanlarında gelir dağılımı o kadar dengesizdir ki, çok müreffeh hayat yaşayan fertlerin yanında, izbelerde yaşayanlar da vardır. Hâlbuki o dönemde böyle bir dengesizlik de ortadan kaldırılmıştı.</p>
<p><strong><em>3. Ammar&#8217;ın Şehadeti</em></strong></p>
<p>Mescid-i Nebi yapılıyor. Herkes harıl harıl çalışıyor. Kimi kerpiç yapıyor, kimi de taşıyordu.. tabiî Allah Resûlü de çalışanlar arasında.. evet O da sırtında kerpiç taşıyor. Ammar, bir aralık Allah Resûlü&#8217;nün yanına geldi.. sırtında da iki kerpiç vardı.. herhâlde naz makamında &#8220;Yâ Resûlallah! Bana iki kerpiç yüklediler.&#8221; dedi. Allah Resûlü tebessüm buyurdu ve onun yüzündeki tozu-toprağı mübarek elleriyle silerken de tam otuz sene sonra başına gelecek bir ciğersûz hâdiseyi,<strong> وَيْحَكَ! تَقْتُلُكَ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ </strong> (veya<strong> أَبْشِرْ! تَقْتُلُكَ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ </strong><sup>23</sup>) diyerek, Hz. Ali&#8217;ye başkaldıran bir bâgî cemaat tarafından şehit edileceğini haber verdi ve onu uyardı.<sup>[24]</sup></p>
<p>Evet, Sıffîn&#8217;de Ammar, Hz. Ali tarafındaydı ve o savaşta bu büyük sahabi şehit düşmüştü. Hatta Hz. Ali taraftarları, bunu karşı tarafın haksızlığına delil getirerek onlara &#8220;Siz bâgîsiniz.&#8221; demişlerdi.<sup>[25]</sup> Evet, gerçi Sıffîn&#8217;de Hz. Ammar&#8217;ın kanı dökülüyordu; ancak yere düşen her bir kan damlası âdeta, Allah Resûlü&#8217;ne hitaben &#8220;Sadakte!&#8221; doğru söyledin, diyordu.</p>
<p>Evet, aziz okuyucu! Allah bildirmezse, insan bunları nasıl bilebilir? Bugün kurgu filmlerde bazı kehanetlerde bulunuyorlar. Bunlar o kadar zor değil, çünkü mukaddimeleri, başlangıçları var.. biraz hâdiseleri terkip etme kabiliyetiyle, bu türlü meselelerde tahmin yürütülebilir. Hâlbuki Efendimiz&#8217;in gaybdan haber verdiği hususların hiçbirinde başlangıç ve mukaddimât adına bir nokta dahi mevcut değildi. Bu itibarla O&#8217;nun söylediklerinin onda birini bile, deha çapında müthiş bir karîhaya sahip herhangi bir insanın söylemesi imkânsızdır. Zira bu gibi meseleler aklın hudutlarını ve bizleri aşan meselelerdir.. yani gayb gözü açık olmadan veya vahiyle müeyyet bulunmadan, bu gibi hususları bilmenin imkânı yoktur. Öyleyse, Allah Resûlü kendiliğinden değil; Allah&#8217;ın bildirmesiyle biliyor, söyledikleri de hep doğru çıkıyordu&#8230;</p>
<p><strong><em>4. Din Adına Dinsiz Bir Kavim</em></strong></p>
<p>Bir gün ganimeti taksim etmiş, orada duruyordu ki, birden, burnu basık, gözleri çukur ve elmacık kemikleri çıkık bir adam çıkageldi. Belki de ileride çıkacak bir topluluğu, o gün için o zat temsil ediyordu. Edepsizce Allah Resûlü&#8217;ne şöyle hitap etti: &#8220;Bu taksim adaletli olmadı, âdil ol!&#8221; Evet, belki de münafıktı; münafıktı ki, Allah Resûlü&#8217;ne böyle hitap edebiliyordu. Allah Resûlü: <strong>وَمَنْ يَعْدِلْ إِذَا لَمْ أَعْدِلْ؟ لَقَدْ خِبْتُ وَخَسِرْتُ إِنْ لَمْ أَعْدِلْ </strong><em>&#8220;Ben de adaletli davranmazsam kim adaletli davranabilir ki? Eğer âdil olmazsam haybet ve hüsrana uğradım, demektir.&#8221;</em> buyurdu.<sup>[26]</sup> Cümledeki ت harflerini muhatap sıgasına göre okursak; o zaman da: <em>&#8220;Siz, haybet ve hüsrana uğradınız demektir.&#8221;</em> mânâsına gelir.</p>
<p>Bununla Allah Resûlü şunu anlatmak istemektedir: Eğer bir peygamber âdil değilse o insanlar adaleti kimden öğrenecekler? Adaletin olmadığı bir zeminde ise insanlar, haybet ve hüsrandadır. Öyle ise siz de haybet ve hüsrandasınız demektir. Bir de, eğer ben âdil değilsem, kaybetmiş sayılırım. Hâlbuki Allah (celle celâluhu) beni peygamber olarak gönderdi. Demek ki ben kaybetmedim.. o hâlde ben âdilim.</p>
<p>Hz. Ömer (radıyallâhu anh), Allah Resûlü&#8217;ne karşı nasıl konuşulacağını bilmeyen bu küstaha haddini bildirmek için izin ister: &#8220;Bırak, şu münafığın kellesini uçurayım!&#8221; der. Ancak Allah Resûlü müsaade etmez ve orada mübarek dudaklarından gayba ait şu sözler dökülür:</p>
<p><em>&#8220;İleride bir kavim zuhur edecek. Ablak yüzlü, basık burunlu ve çekik gözleri çukuruna girmiş bu kavim, Kur&#8217;ân okuduğunda kendi okuyuşunuzu küçük görürsünüz. Ancak okudukları gırtlaklarından aşağıya inmez. Okun yaydan fırladığı gibi, dinden çıkarlar, hatta, bunlardan birinin kolunda büyükçe bir et beni vardır.&#8221;</em><sup>[27]</sup></p>
<p>Seneler hızla geçer. Sanki Allah Resûlü&#8217;nü tasdik için günler birbiriyle yarışmaktadır: Nehrivan&#8217;da Hz. Ali bütün Haricîleri kılıçtan geçirir. Tam Allah Resûlü&#8217;nün tarif ettiği şekilde bir insan getirilir ve Hz. Ali&#8217;ye müjde verilir. Demek ki dinden çıkarak, dine karşı kavga verecek insanlar bunlardır.<sup>[28]</sup></p>
<p>Zayıf bir hadiste Efendimiz, Hz. Ali&#8217;ye hitaben: <em>&#8220;Ben Kur&#8217;ân&#8217;ın tenzili için savaştım, sen de tevili için kavga vereceksin.&#8221;</em><sup>[29]</sup> buyurmuştur. Yani Kur&#8217;ân nazil olmaya başlayınca bütün insanlar bana karşı koydu; ben de bunlarla mücadele ettim. Ve bir gün gelecek, Kur&#8217;ân&#8217;ı yanlış tevil ve tefsir edenler olacak, sen de onlara karşı kavga vereceksin. Mevsimi gelince o da olmuş, Hz. Ali (radıyallâhu anh) Haricîlere karşı kavga vermiş; okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkan bu insanlarla mücadelede bulunmuştur.</p>
<p>Evet, sanki bu burnu basık, elmacık kemikleri çıkık adam, Allah Resûlü&#8217;nü tasdik için yaratılmış gibiydi. Öyle ki, onun bu menfî hâli, müsbet mânâda Allah Resûlü&#8217;nü doğruluyordu. Tabiî, şeytanın, bir mü&#8217;mine musallat olmasıyla, mü&#8217;minin ona karşı verdiği kavgada onun sevap kazanmasına mukabil, şeytanın hayır adına bir şey kazanmaması gibi, bu adam da o şekilde öldürülüp Allah Resûlü&#8217;nü tasdike vesile olmakla beraber, hiçbir şey elde edemeyecektir. Evet, gerçi biz, onun o çirkin sima kitabında, Allah Resûlü&#8217;nün doğruluğunu okumaktayız; ama bu ona hiçbir şey kazandırmamakta. Zira o bu mevzuda sadece tali&#8217;siz bir vasıta&#8230;</p>
<p><strong><em>5. Gemilerle Sefer ve Ümmü Haram</em></strong></p>
<p>Ümmü Harâm binti Milhan, bir rivayete göre Allah Resûlü&#8217;nün sütten teyzesi, diğer bir rivayete göre ise, annesinin yakın akrabası olması sebebiyle teyzesi mesabesindedir. Allah Resûlü onun evine teklifsiz girer çıkar ve bazen de orada istirahat buyururlardı. Bir defasında yine istirahat için yatmışlardı. Tebessümle kalktılar; Ümmü Harâm binti Milhan sordu: &#8220;Yâ Resûlallah, niçin tebessüm ediyorsunuz?&#8221; Buyurdular ki, <em>&#8220;Ümmetimden bir topluluğun melikler gibi gemilerle cihada çıktıklarını gördüm.&#8221;</em> Kadın, &#8220;Dua etmez misin, ben de onlardan olayım.&#8221; deyince, Allah Resûlü: <em>&#8220;Sen onlardansın.&#8221;</em> ferman ettiler. Tekrar istirahata çekildiler. Biraz sonra yine aynı şekilde tebessüm ederek uyanıp Ümmü Harâm&#8217;a aynı sözleri söylediler. O da yine: &#8220;Dua etmez misiniz onlardan olayım.&#8221; dedi. Efendimiz: <em>&#8220;Sen evvelkiler arasında olacaksın.&#8221;</em> dediler.</p>
<p>Seneler geçer. Ümmü Harâm, kocası Ubâde b. Sâmit ile beraber Kıbrıs seferine çıkar ve orada bineğinden düşerek vefat eder. <sup>[30]</sup></p>
<p>O günden bugüne de Müslümanlar, onların kabirlerini ziyaret ediyor, başlarında gözyaşı döküyor. Tabiî dökülen her damla göz yaşı, aynı zamanda Allah Resûlü&#8217;nü tasdik mânâsını taşıyor. Çünkü Allah Resûlü gaybî bir haberde bulunmuş ve bu haber milimi milimine doğru çıkmıştır. Bu doğruluğa Kıbrıs, Kıbrıs tarihi ve onların oradaki merkadi tekzip edilmez bir şahittir.</p>
<p>Evet, Allah Resûlü&#8217;nün dedikleri, mevsimi gelince bir bir zuhur ediyor, biz de bunları tarih aynasında müşâhede ile O&#8217;na şehadetimizi yeniliyor ve her defasında da, vücudumuzu meydana getiren atomlar sayısınca &#8220;Doğru söyledin yâ Resûlallah!&#8221; diyoruz.</p>
<p>Evet, belki bizim ifadelerimiz, bunu anlatmaya yeterli değil; fakat her mü&#8217;minin vicdanında duyduğu ses öyle gürül gürül ki, duymazdan gelmek, bu sesi inkâr etmek imkânsız gibi&#8230;</p>
<p><strong><em>6. Benû Kantûrâ</em></strong></p>
<p>İslâm âlemine musallat olacak bir milletten bahisle de Allah Resûlü şöyle buyurur:<strong> فَإِذَا كَانَ آخِرُ الزَّمَانِ جَاءَ بَنُو قَنْطُورَاءَ عِرَاضُ الْوُجُوهِ صِغَارُ اْلأَعْيُنِ ذُلْفُ اْلأُنُوفِ </strong><em> &#8220;Ahir zamanda Benû Kantûrâ zuhur edecektir. Bunlar ablak yüzlü, küçük gözlü ve basık burunludurlar.&#8221;</em><sup>[31]</sup></p>
<p>Bazı tarih kitapları, bunların Moğollar olduğunu söyler. Zaten Allah Resûlü&#8217;nün tarifi içinde İslâm âleminin başına gelen iki büyük ve dehşetli tasallut vardır: Bunlardan biri Endülüs&#8217;te, Ferdinand tasallutudur ki, bu her yönüyle tam bir barbarlık içinde cereyan etmiş; insanlar öldürülmüş, kütüphaneler tahrip edilmiş ve kitaplar da yakılmıştır. İkincisi ise Moğol felaketidir. Onlar da Mısır, Suriye ve Anadolu&#8217;da ne kadar kültür merkezi varsa hepsini yerle bir etmiş, her tarafı harabeye çevirmiş, sonra da çekip gitmişlerdir.</p>
<p>Allah Resûlü ümmetinin kaderiyle çok alâkadar olduğundan bu gibi haberlerle onların dikkatini çekiyor ve âdeta diyordu ki; Ümmet-i Muhammed cezalandırılmayı hak ettiğinde Allah (celle celâluhu), onlara karşı tedip unsuru olarak zalimleri kullanır. Evet, zalim, Allah&#8217;ın kılıcıdır. Önce onunla intikam alır; sonra da döner ondan intikam alır. Yani zalim de zulmünde pâyidâr olmaz; ancak evvelâ Allah (celle celâluhu) bu zalimleri Müslümanların üzerine musallat eder. Sonra da tutar onları sarsar ve yerin dibine batırır.</p>
<p>İşte böyle bir suiakıbetten sakınmaları için, o şefkat âbidesi Allah Resûlü, ümmetini ikaz ediyor, Allah&#8217;ın gazabını celbedici hareketlerden kaçınmalarını tavsiye sadedinde başlarına gelecek belâ ve musibetleri, hem de o hâdiselerin tasvirini yaparak haber veriyor.. evet, verdiği bu haberler, kendisinden tam altı-yedi asır sonra meydana gelmekle O&#8217;nun hak resûl olduğunu ilân etmektedir&#8230;</p>
<p><strong><em>7. İstanbul&#8217;un Fethi</em></strong></p>
<p>İstanbul fethedilecektir. O günkü adıyla &#8220;Konstantiniye&#8221; muhakkak Müslümanların eline geçecektir. Hâkim, <em>Müstedrek</em>&#8216;inde Allah Resûlü&#8217;nün bu haberini naklederken, bu muciznüma ihbarı: <strong>لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ اْلأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ </strong><em>&#8220;Konstantiniye elbet bir gün fetholunacaktır; onu fetheden asker ne güzel askerdir; ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır.&#8221;</em> cümleleriyle verir.<sup>[32]</sup></p>
<p>Hemen her devrin büyük kumandanları ve cihangir bahadırları, hem de ta sahabe devrinde başlayarak, bu kutlu habere mâsadak olmak için defalarca İstanbul&#8217;a kadar gelmiş ve geriye dönmüşlerdir. İşte Ebû Eyyub el-Ensârî de o gelip dönenlerden geriye kalmış, İstanbul&#8217;un bağrında, İstanbul&#8217;un gerçek değeri bir inci gibidir. Ben burada herkesin malumu olan bazı hususları tekrar etmekten hem sıkılıyor, hem de zaman israfı sayıyorum ama, yine de hicap duya duya bir iki hususu arz etmeden geçemeyeceğim:</p>
<p>İstanbul fethedildiği gün surlara çıkıp, sancağını diken Ulubatlı Hasan, sıradan bir nefer değildi; o Enderun&#8217;da yetişmiş bir zabitti ve aynı zamanda Fatih&#8217;in ders arkadaşıydı.</p>
<p>O devrede onlar birkaç kişiydiler. İstanbul&#8217;un ilk kadısı Hızır Çelebi, Ulubatlı Hasan ve bir de cihan fatihi Muhammed Han Hazretleri bunlardan sadece üçü. Beraber okumuş, beraber yetişmiş ve aynı ders halkasında talebelik yapmışlardı.</p>
<p>Ulubatlı, surlar aşıldığı gün vücudu bitevî delik deşik olması pahasına, surlara çıkmış ve pek çok yara bere içinde olmasına rağmen bayrağı surlara dikmeye muvaffak olmuştu. Bir müddet sonra da Fatih bu levendin başı ucundaydı. Ulubatlı son anlarını yaşıyordu. Dudağındaki tebessüm Fatih&#8217;i hayrete düşürmüştü. Sordu: &#8220;Niçin tebessüm ediyorsun?&#8221; Cevap verdi: &#8220;Biraz evvel buraları Allah Resûlü teftiş ediyordu. O&#8217;nun gül cemalini gördüm. Sürûrum bundandır..&#8221;</p>
<p>Dokuz asır evvel haber vermişti. Dokuz asır sonra da orayı fethedecek ordunun içinde bulunuyordu. Ben de, buna itimaden, hep diyorum ve hep diyeceğim: &#8220;Üç-dört kişi dahi olsa, samimî bir kalble, dine hizmet için bir araya gelseler; muhakkak Allah Resûlü&#8217;nün ruhaniyâtı orada hazır olacak, onları ve orayı şereflendirecektir.&#8221;</p>
<p>İşte, İstanbul&#8217;un fethi de sıdkın diğer şahitleri misillü Allah Resûlü&#8217;nün doğruluğunu gösteren delillerden biri olduğu gibi, Ebû Eyyub el-Ensarî de bu şehadetin inandırıcı ayrı bir şahidiydi; zira orasının fethedileceğini ilk duyanlardan birisi de oydu.. ve onun içindi ki, ta Medine&#8217;den kalkıp gelmiş ve cesedinin İstanbul&#8217;a defnedilmesini vasiyet etmişti.<sup>[33]</sup></p>
<p><span class="notice">[1] Buhârî, edeb 22, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/205.<br />
[2] Buhârî, megâzî 87; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 6/304-305.<br />
[3] İbn Sa&#8217;d, et-Tabakâtü&#8217;l-kübrâ, 2/249; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 6/304-305.<br />
[4] Buhârî, fezâilü&#8217;l-Medine 8; Müslim, fiten 9.<br />
[5] Buhârî, mevâkîtü&#8217;s-salât 4; savm 3; Müslim, fiten 26-27.<br />
[6] Buhârî, menâkıb 25; menâkıbü&#8217;l-ensar 29; ikrâh 1; Ebû Dâvûd, cihad 97.<br />
[7] Buhârî, menâkıb 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/257.<br />
[8] Zehebî, Siyeru a&#8217;lâmi&#8217;n-nübelâ, 2/134.<br />
[9] Buhârî, megâzî 83; Müslim, fezâilû&#8217;s-sahabe 98, 99.<br />
[10] Buhârî, megâzî 38; Müslim, cihad 52.<br />
[11] Buhârî, sulh 9; Tirmizî, menâkıb 30.<br />
[12] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 8/41; İbn Hacer, el-İsâbe, 2/72.<br />
[13] Taberânî, Müsnedü&#8217;ş-şâmiyyîn, 2/17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/189; Bezzâr, el-Müsned, 8/431-432; Hâkim, el-Müstedrek, 4/545.<br />
[14] Duhâ sûresi, 93/4.<br />
[15] Bkz.: Buhârî, daavât 3; Müslim, zikr 41-42.<br />
[16] Buhârî, megâzî 29; menâkıbü&#8217;l-ensar 9; Müslim, cihad 126-129.<br />
[17] Buhârî, megâzî 29; Müslim, cihad 123-125.<br />
[18] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/303; Nesâî, es-Sünenü&#8217;l-kübrâ, 5/269; İbn Kesîr, el-Bidaye ve&#8217;n-nihâye, 4/116.<br />
[19] Tirmizî, menâkıb 54. (Hadiste zikri geçen sahabi, Enes b. Mâlik&#8217;in baba-bir kardeşi olan Berâ b. Mâlik&#8217;tir.)<br />
[20] Hâkim, el-Müstedrek, 3/331; Beyhakî, Şuabü&#8217;l-iman, 7/331; İbn Hacer, el-İsâbe, 1/281.<br />
[21] Buhârî, menâkıb 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/257.<br />
[22] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 6/194; İbn Hacer, Fethu&#8217;l-Bârî, 13/87.<br />
[23] Tirmizî, menâkıb 34.<br />
[24] İbn Hişâm, es-Sîratü&#8217;n-nebeviyye, 3/25; İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 3/217.<br />
[25] İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-nihâye, 7/267.<br />
[26] Buhârî, edeb 95; menâkıb 25; Müslim, zekât 142; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/56.<br />
[27] Buhârî, edeb 95; menâkıb 25; Müslim, zekât 142-148. (Hâdise, bütün teferruatıyla Müslim&#8217;in rivayetlerinde geçmektedir.)<br />
[28] Buhârî, edeb 95; Müslim, zekât 148; İbn Kesîr, el-Bidaye ve&#8217;n-nihâye, 7/290.<br />
[29] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/82; Ebû Ya&#8217;lâ, el-Müsned, 2/341; Hâkim, el-Müstedrek, 3/132.<br />
[30] Buhârî, cihad 3, 8; Müslim, imâre 160-162.<br />
[31] Buhârî, cihad 95, 96; Ebû Dâvûd, melâhim 9-10.<br />
[32] Hâkim, el-Müstedrek, 4/468. Ayrıca bkz.: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/335; Taberânî, el-Mu&#8217;cemu&#8217;l-kebîr, 2/38.<br />
[33] İbn Hacer, el-İsâbe, 1/405.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/istikbale-ait-olan-gaybi-haberler/">İstikbale Ait Olan Gaybî Haberler</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sıdk Açısından Gayb Meselesi</title>
		<link>https://hizmetten.com/sidk-acisindan-gayb-meselesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 17 Oct 2020 06:00:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=14278</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Gayb&#8221; kelimesi, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele alınır: وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sidk-acisindan-gayb-meselesi/">Sıdk Açısından Gayb Meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Gayb&#8221; kelimesi, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de çeşitli âyetlerde değişik şekilleriyle ele alınır:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لاَ يَعْلَمُهَا إِلاَّ هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ إِلاَّ يَعْلَمُهَا وَلاَ حَبَّةٍ فِي ظُلُمَاتِ اْلأَرْضِ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ إِلاَّ فِي كِتَابٍ مُبِينٍ</strong></p>
<p><em>&#8220;Gaybın anahtarları Allah&#8217;ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O&#8217;nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir dane, yaş-kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.&#8221; </em><sup>[1]</sup></p>
<p>Bu âyette, &#8220;gayb&#8221;ın tamamen Allah&#8217;ın (celle celâluhu) nezd-i ulûhiyetinde olduğu dile getirilmekte ve O&#8217;ndan başkasının –Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) de dahil– gaybı bilemeyeceği söylenmektedir.</p>
<p>Ve zaten Allah (celle celâluhu) Efendimiz&#8217;i şöyle konuşturmuyor mu?</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>قُلْ لاَ أَقُولُ لَكُمْ عِنْدِي خَزَآئِنُ اللّٰهِ وَلاَ أَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلاَ أَقُولُ لَكُمْ إِنِّي مَلَكٌ إِنْ أَتَّبِعُ إِلاَّ مَا يُوحَى إِلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ أَفَلاَ تَتَفَكَّرُونَ</strong></p>
<p><em>&#8220;De ki: &#8216;Ben size Allah&#8217;ın hazineleri yanımdadır.&#8217; demiyorum. Gaybı da bilmem. Size &#8216;Ben bir meleğim.&#8217; de demiyorum. Ben, bana vahyolunan Kur&#8217;ân&#8217;dan başkasına uymam. &#8216;De ki: Körle gören bir olur mu?&#8217; Siz hiç düşünmez misiniz?&#8221;</em><sup>[2]</sup></p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>قُلْ لاَ أَمْلِكُ لِنَفْسِي نَفْعاً وَلاَ ضَرّاً إِلاَّ مَا شَاءَ اللّٰهُ وَلَوْ كُنْتُ أَعْلَمُ الْغَيْبَ لاَسْتَكْثَرْتُ مِنَ الْخَيْرِ وَمَا مَسَّنِيَ السُّوءُ إِنْ أَنَا إِلاَّ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ</strong></p>
<p><em>&#8220;De ki: Ben Allah&#8217;ın dilediğinden başka, kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, elbette daha çok hayır yapmak isterdim, bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanabilecek bir kavim için uyarıcı ve müjdeleyiciyim.&#8221;</em><sup>[3]</sup></p>
<p>Cin sûresinde ise şöyle denmektedir:</p>
<p dir="rtl" align="center"><strong>عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلَى غَيْبِهِ أَحَداً # إِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ فَإِنَّهُ يَسْلُكُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ رَصَداً # لِيَعْلَمَ أَنْ قَدْ أَبْلَغُوا رِسَالَاتِ رَبِّهِمْ وَأَحَاطَ بِمَا لَدَيْهِمْ وَأَحْصَى كُلَّ شَيْءٍ عَدَداً</strong></p>
<p><em>&#8220;O bütün gaybı bilir. Gayba kimseyi muttali kılmaz, ancak dilediği peygamberler bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve ardından gözcüler salar ki, böylece onların (peygamberlerin) Rabbilerinin gönderdiklerini hakkıyla tebliğ ettiklerini bilsin. (Allah) onların nezdinde olup bitenleri çepeçevre kuşatmış ve her şeyi bir bir saymış (kaydetmiş)tir.&#8221;</em><sup>[4]</sup></p>
<p>Şimdi bu âyetlerin ışığı altında şöyle bir tahlil yapabiliriz: &#8220;Allah Resûlü, mutlak olarak gaybı biliyordu.&#8221; demek, bir ifrat; &#8220;Bilmiyordu.&#8221; demek de bir tefrittir. O kendi olarak gaybı bilmezdi. Ancak Allah&#8217;ın bildirmesiyle öyle bir bilirdi ve bilmişti ki, bir ekranın başında durmuş da, kıyamete kadar zuhur edecek bütün hâdiseleri, ana hatlarıyla ve temel esaslarıyla şerh edip insanlığın gözünün önüne sermişti.</p>
<p>Bizim üzerinde hassasiyetle durmak istediğimiz mesele de işte budur. O, kendiliğinden bir şey söylemiyordu; söyledikleri hep vahiy ve Cenâb-ı Hakk&#8217;ın bildirdikleriydi. Bildiren Allah (celle celâluhu) olduktan sonra sadece peygamberler ve Peygamberimiz değil, ümmet arasında bir kısım yetişkin kimseler dahi, keramet olarak gayba muttali olabilirler. Nitekim Allah Resûlü: <em>&#8220;Benim ümmetim arasında bir kısım mülhemûn vardır.&#8221;</em><sup>[5]</sup> buyururlar ki, Allah&#8217;ın (celle celâluhu) ilhamına mazhar insanlar demektir.</p>
<p>Bu cümleden olarak; minberde hutbe okurken, günlerce uzaklıktaki bir mesafede savaşan İslâm ordusunun, dağ tarafından düşman askerlerince kuşatıldığını gören Hz. Ömer, ordu kumandanı Sâriye&#8217;ye hitaben: &#8220;Yâ Sâriye! Dağ tarafına!&#8221; diye üç defa bağırması, Sâriye&#8217;nin de bu sesi duyarak kuşatmayı yarması..<sup>[6]</sup> Muhyiddin b. Arabî gibi zatların, asırlarca sonra olacak hâdiselere aynen işaretlerde bulunması.. Mevlâna, İmam Rabbânî ve Müştak Efendi gibi yüzlerce zatın gelecekle alâkalı ihbarda bulunması.. bulunurken de Allah Resûlü&#8217;ne yürekten bağlılık göstermeleri ve mazhar oldukları bütün vâridâtın Mişkât-ı Muhammedî&#8217;den süzülüp geldiğini itirafları, O Zât&#8217;ın –Allah&#8217;ın izniyle– ne kadar gayba açık olduğunu gösterir.</p>
<p>Evet, O&#8217;nun yetiştirdikleri böyle ilhamlara mazhar ve ilâhî esintilerle hüşyâr olur da bu çapta gayba muttali kılınırlarsa, bütün ümmeti bir kefeye konsa hepsine birden ağır basacak olan İki Cihan Serveri&#8217;nin<sup>[7]</sup> bir mucize olarak gayba muttali olması niçin uzak görülsün ki?..</p>
<p>Muteber hadis kitaplarında zikredilen, Efendimiz&#8217;in bu kabîl üç yüze yakın mucizesi var ki, verdiği gaybî haberlerin büyük bir kısmı aynen çıkmış, diğerleri de çıkma vaktini beklemektedir. Biz burada bunların hepsini nakledecek değiliz. Sadece, fikir verme bakımından birkaç misalle iktifa etmeyi düşünüyoruz ki; bu misalleri de üç ana grupta toplamak mümkündür:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Kendi devrine ait verdiği gaybî haberler.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Uzak ve yakın istikbale ait söylediği sözler.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Sehl-i mümteni üslûpla ifade buyurduğu; ancak ilimlerin inkişafıyla daha sonra hakikati anlaşılabilen mucizevî beyanlar&#8230;</p>
<p><span class="notice">[1] En&#8217;âm sûresi, 6/59.<br />
[2] En&#8217;âm sûresi, 6/50.<br />
[3] A&#8217;râf sûresi, 7/188.<br />
[4] Cin sûresi, 72/26-28.<br />
[5] Kurtubî, el-Câmi&#8217; li ahkâmi&#8217;l-Kur&#8217;ân, 13/174; İbn Hacer, Mukaddimetü Fethi&#8217;l-Bârî, s. 103; Fethu&#8217;l-Bârî, 6/516; Gazzâlî, İhyâu ulûmi&#8217;d-din, 3/24. Ayrıca bkz.: Buhârî, enbiyâ 54; Müslim, fezâilü&#8217;s-sahabe 23.<br />
[6] Taberî, Tarihu&#8217;l-ümem ve&#8217;l-mülûk, 2/553-554; Beyhakî, el-İtikad, s. 314.<br />
[7] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/76; Dârimî, mukaddime 3.</span></p>
<p><strong>Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/sidk-acisindan-gayb-meselesi/">Sıdk Açısından Gayb Meselesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
