<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>evrim arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/evrim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/evrim/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 09 Oct 2024 12:49:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>evrim arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/evrim/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Evrimci ve Yaratılışçı Yaklaşımı Ele Alan Yepyeni Bir Youtube Kanalı: “Mucize mi Tesadüf mü”</title>
		<link>https://hizmetten.com/evrimci-ve-yaratilisci-yaklasimi-ele-alan-yepyeni-bir-youtube-kanali-mucize-mi-tesaduf-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Oct 2024 12:49:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Gündem]]></category>
		<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Hizmet HAreketi]]></category>
		<category><![CDATA[yaratılış]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=39465</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kâinatın ve yaşamın kökenlerine dair derinlemesine bir anlayış kazanmak isteyen izleyiciler için değerli bir kaynak olacak yeni bir YouTube kanalı hizmete açıldı. Prof. Dr. İrfan Yılmaz’ın katkılarıyla hazırlanan &#8220;Mucize mi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrimci-ve-yaratilisci-yaklasimi-ele-alan-yepyeni-bir-youtube-kanali-mucize-mi-tesaduf-mu/">Evrimci ve Yaratılışçı Yaklaşımı Ele Alan Yepyeni Bir Youtube Kanalı: “Mucize mi Tesadüf mü”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kâinatın ve yaşamın kökenlerine dair derinlemesine bir anlayış kazanmak isteyen izleyiciler için değerli bir kaynak olacak yeni bir YouTube kanalı hizmete açıldı. Prof. Dr. İrfan Yılmaz’ın katkılarıyla hazırlanan &#8220;Mucize mi Tesadüf mü&#8221; YouTube kanalı, yaratılıştaki mucizelerin bilimsel açıklamalarla nasıl örtüştüğünü gözler önüne seriyor ve izleyicileri düşünmeye sevk ediyor.</p>
<p>İlk hücrenin oluşumu, evrimci ve yaratılışçı görüş arasındaki farklılıklar, makro evrim kavramına eleştirel bir bakış ve ilk hücrenin oluşumunda gerekli olan şifrelerin kaynağı gibi derinlemesine bilgiler içeren &#8220;Mucize mi Tesadüf mü&#8221; kanalı, yaratılıştaki incelikleri ve Allah&#8217;ın kudretini bilimsel bir perspektiften sunmayı hedefliyor.</p>
<p>Yaratılıştaki mucizeleri ve Allah’ın kudretini bilimsel perspektiflerle sunmayı amaçlayan &#8220;Mucize mi Tesadüf mü&#8221; adlı yeni YouTube kanalı kısa sürede büyük ilgi gördü.  Kanalın içerikleri, 2000&#8217;li yılların başında DNA molekülündeki harflerin keşfi gibi bilimsel buluşlarla başlayarak, bu karmaşık şifrenin milyarlarca yıl öncesine dayanan kaynağına dair sorulara yanıt arıyor. Yaratılışın inceliklerini ve Allah’ın kudretini gözler önüne seren bu kanal, izleyicilerine derinlemesine bir anlayış sunuyor.</p>
<p><strong>Kanala aşağıdaki platformlardan ulaşabilirsiniz.</strong></p>
<p>https://www.youtube.com/@MucizemiTesadufmu/videos</p>
<p>X: @MucizeTesaduf</p>
<p>Instagram: @mucizemitesadufmu</p>
<div class="epyt-video-wrapper"><iframe  id="_ytid_19732"  width="1170" height="658"  data-origwidth="1170" data-origheight="658" src="https://www.youtube.com/embed/LtwKB_OMD6c?enablejsapi=1&#038;autoplay=0&#038;cc_load_policy=0&#038;cc_lang_pref=&#038;iv_load_policy=1&#038;loop=0&#038;rel=1&#038;fs=1&#038;playsinline=1&#038;autohide=2&#038;theme=dark&#038;color=red&#038;controls=1&#038;disablekb=0&#038;" class="__youtube_prefs__  epyt-is-override  no-lazyload" title="YouTube player"  allow="fullscreen; accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen data-no-lazy="1" data-skipgform_ajax_framebjll=""></iframe></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrimci-ve-yaratilisci-yaklasimi-ele-alan-yepyeni-bir-youtube-kanali-mucize-mi-tesaduf-mu/">Evrimci ve Yaratılışçı Yaklaşımı Ele Alan Yepyeni Bir Youtube Kanalı: “Mucize mi Tesadüf mü”</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>17. Yazı: Allah kâinatı evrim ile yaratmış olamaz mı?  &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/17-yazi-allah-kainati-evrim-ile-yaratmis-olamaz-mi-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Jun 2021 12:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20330</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı’da son onlu yıllarda ismine “teistik evrim” denilen yeni bir akım ortaya çıktı. Bu akımın amacı evrim ile dini uzlaştırmak. En temel iddiaları ise “Allah’ın kâinatı evrim ile yarattığıdır.” Teistik&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/17-yazi-allah-kainati-evrim-ile-yaratmis-olamaz-mi-dr-yuksel-cayiroglu/">17. Yazı: Allah kâinatı evrim ile yaratmış olamaz mı?  | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı’da son onlu yıllarda ismine “teistik evrim” denilen yeni bir akım ortaya çıktı. Bu akımın amacı evrim ile dini uzlaştırmak. En temel iddiaları ise “Allah’ın kâinatı evrim ile yarattığıdır.” Teistik evrimin öncülerinden biri olan Francis S. Collins bu görüşü şöyle açıklar:</p>
<p>“Uzayla ve zamanla sınırlanmamış olan Allah, evreni ve ona egemen olan tabiat yasalarını yaratmıştır. Bu kısır evreni canlılarla doldurmayı amaçlayan Allah, mikropları, bitkileri ve her türden canlıyı yaratmak için zarif evrim mekanizmasını seçmiştir. Daha da önemlisi O, akıllı, doğru ve yanlış bilgisine, özgür iradeye ve Kendisiyle paydaşlığa girme arzusuna sahip özel canlıları yaratmak için de aynı mekanizmayı seçmiştir… Bu görüş, bilimin bize doğayla ilgili öğrettiği her şeyle tamamen bağdaşmaktadır. Ayrıca bu dünyadaki büyük tek tanrılı dinlerle de tamamen uyumludur… Bu bağlamda teist evrim ya da BioLogos’u açık farkla bilimsel açıdan en tutarlı ve ruhsal olarak en tatmin edici seçenek olarak görüyorum. Bu yaklaşımın modası geçmez ve gelecekteki bilimsel buluşlarla çürütülemez. Entelektüel olarak katı bir yaklaşımdır ve birçok zor soruya yanıt verebildiği gibi bilim ile inancın birbirini sarsılmaz iki direk gibi güçlendirmesini sağlar.” (Collins, <i>The Language of God</i>, s. 200-206)</p>
<p>Batı’da savunulan bu düşünce tarzı yavaş yavaş İslâm dünyasında da yayılmaktadır. Teistik evrim görüşünü benimseyen bilim adamları, evrimcilerden farklı olarak ilk canlının Allah tarafından yaratıldığını savunurlar. Onlara göre bu ilk canlı Allah’ın onun mahiyetine koyduğu kabiliyetler sayesinde evrimleşmiş ve yeni türleri ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Bir çalışmada teistik evrimi savunan İslâm âlimlerinin durumu şöyle resmedilir:</p>
<p>“Bazıları İslâm adına evrim teorisine karşı çıkmanın, bu teoriyi benimseyen kimseleri dinden uzaklaştıracağı vehmiyle, hakikatte materyalist temeller üzerine oturtulmuş olan bu teoriyle mücadele etmek yerine, bu teoriyi İslâmîleştirmeye ve Kur’ânîleştirmeye çalışmışlar, bu teorinin Kur’ân’a, İslâm filozof veya âlimlerinin görüşlerine aykırı olmadığını iddia etmişlerdir. Böylece ateist evrimcilerin yanında bir de canlıların çeşitli oluşunun evrimleşme yoluyla olabileceğini hatta olduğunu iddia eden inançlı bir grup daha ortaya çıkmıştır. Bunlar canlıları Allah’ın yarattığını kabul ettikleri için yaratılışçı, öte yandan canlıların çeşitliliğinin evrimleşme yoluyla olduğunu savundukları için evrimcidirler. Bu anlayışa kısaca “evrimci yaratılış” da denmektedir.” (Veysel Güllüce, “Kur’ân Işığında Yaratılış Görüşünün Değerlendirilmesi”, <i>Yaratılış Kongresi</i>, s. 342)</p>
<p>Yakın dönemde yaşamış veya muasır olan İslâm âlimlerin büyük çoğunluğu İslâm’a aykırı olduğu gerekçesiyle evrimi reddeder. Çoğunluğu evrime ihtimal dahi vermez, onun hakkında konuşmayı veya çalışma yapmayı dahi gereksiz bulur. Fakat bazıları evrimin gerçek olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurarak biraz daha ihtiyatlı bir dil kullanmayı, hafif de olsa kapıyı evrime karşı aralık bırakmayı veya evrimcilerin bir kısım görüşlerine mümaşatta bulunmayı tercih eder. Bütün bunlarla birlikte evrim teorisi etrafında yapılan çalışmaların bir hayli az olduğunu da ifade etmek gerekir.</p>
<p>Diğer yandan Edip Yüksel, Mustafa İslâmoğlu, Mehmet Bayraktar, Süleyman Ateş, İsmail Yakıt, Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Cisr, Seyyid Ahmet Han, Muhammed Abduh, Fazlurrahman gibi evrimi kabul edenler de vardır. Mesela Süleyman Ateş şöyle der: “Hayatın, ilkel hücreden evrimleşe evrimleşe önce basit canlıların, sonra daha üstün yapılı canlıların ve en sonunda da insanın meydana geldiği, kesin kanıtlarla ortaya konmuştur. İnsanın maymundan türediği doğru değildir. Fakat insanlarla maymunlar müşterek bir kökten türemiş olabilirler.” (Süleyman Ateş, “Kur’ân-ı Kerim’e Göre Evrim Teorisi”, <i>Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi</i>, cilt: 20, s. 131)</p>
<p>Süleyman Ateş ve diğer ilahiyatçıların evrimi kabul etmelerinin en önemli sebebi, evrimin kesin bir bilimsel gerçek olduğunu düşünmeleri ve evrime aykırı olan Kur’ân âyetlerini de bu bakış açısıyla tevil etmeleridir. Ne var ki daha önce yapılan açıklamalarda da açıkça görüldüğü üzere bu, doğru bir tespit değildir.</p>
<p>Elbette Allah, murat buyurursa kâinatı evrimle de yaratabilir. Fakat burada önemli olan meseleyi zihnî ihtimaller üzerinden götürmek yerine, Allah’ın Yüce Kitabı’na bakmaktır. Sanki ortada hiçbir vahiy ve nas yokmuş gibi Allah’ın kâinatı evrimle mi evrimsiz mi yaratmış olduğunu konuşmak doğru bir metot olamaz. “Şöyle de olabilir, böyle de olabilir, şu da mümkündür, bu da mümkündür…” diyerek sürekli ihtimaller üzerinden mantık yürütmek ve tartışma yapmak bizi hiçbir neticeye götürmez. Güçlü kanıtlara yaslanmadığı sürece zihnî spekülasyonlar şahsi birer mülahaza olmaktan öte geçemez. Bu yüzden Allah’ın yaratma kanununu anlama adına yapılması gereken şey, öncelikle dönüp Kur’ân’a bakmak, sonra da ulemanın yorum ve tefsirlerine müracaat etmektir.</p>
<p>Daha sonraki yazılarımızda tek tek ilgili ayetleri ele alarak detaylı olarak izah edeceğimiz üzere Kur’ân’dan yola çıkarak teistik bir evrim görüşü geliştirmenin imkân ve ihtimali yoktur. Bunu yapmaya çalışanlar, Kur’ân âyetlerini kendi ön kabullerine göre tevil etmektedirler.</p>
<p>Teistik evrimi savunan ilahiyatçılar, evrimin önündeki tek engelin din olduğunu veya evrimin sadece dinî sebep ve endişelerle reddedildiğini zannediyorlar. Dolayısıyla da bilimi karşılarına almaktan korkuyorlar. Halbuki daha önceki yazılarımızda bilimsel delillerin de kesin olarak evrimin gerçekliğini göstermediğini, bu konuda ileri sürülen kanıtların ne kadar zayıf ve sübjektif olduğunu ve hatta yer yer çarpıtıldığını ortaya koymuştuk. Dolayısıyla Kur’an naslarından teistik evrim görüşü çıkarmak mümkün olmadığı gibi, ortada İslâm alimlerini açık nasları tevil etmeye mecbur bırakacak bilimsel gerçekler de yoktur. İslâmî düşünce açısından böyle bir şeyin olması zaten tahayyül edilemez. Zira teşri emirler Allah’tan geldiği gibi, tekvini emirleri yaratan ve kullarının emrine amade kılan da O’dur.</p>
<p>Bu sebeple bir kere daha tekrar edecek olursak, evrime karşı çıkmak demek, nedensellik ilkesine karşı çıkmak ve sebepleri görmezden gelmek demek değildir. Aynı şekilde evrime karşı çıkmak, hiçbir şekilde varlık ve canlı organizmalar hakkında araştırma yapmanın önünde bir engel olarak görülemez. Evrimi reddetmeyi, ilim düşmanlığıyla ve bağnazlıkla izaha kalkışmak ise asıl bağnazlıktır.</p>
<p>Bir çalışmada evrimci teizmi savunan İslâm âlimleri şöyle eleştirilir: “Evrimci teistlerin, evrimci biyoloji için ne yaptıkları ise oldukça basittir: ateist evrimci teorilere dayanan tüm bulguları ve önermeleri kabul edip onların içlerine Tanrı’yı koydular. Böylece kendi inançlarını bilim ile uyumlu hâle getirdiler. Aralarında Katolik Kilise’sinin ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin de bulunduğu hemen hemen bütün Hıristiyan mezhepler, yenilikçi Yahudilerin çok büyük bir kısmı, metinlerdeki yaratılış kıssalarını alegorik olarak yorumlamak suretiyle teist evrimi kabul etmektedirler. Bunlarla aynı gemiye binmek isteyen Müslümanlar da aynı şeyi yapmaktadırlar. Müslümanlar bunu yaparken de Kur’ân ve Kitab-ı Mukaddes arasındaki temel farklılıkları göz ardı ettikleri gibi Nebevî geleneği ve bin dört yüz yıllık İslâm ilim geleneğini paranteze almaktadırlar. Bu paranteze alınan gelenek, dünyada var olan çeşitli yaşam formlarının iyi bir açıklamasını veren Kur’ân’ın tanımlarına, Nebevî geleneğe, aralarında sahabenin de bulunduğu tefsir çalışmalarına, Müslüman bilgin, bilim adamı ve felsefecilerin derin düşüncelerine dayanmaktadır. ‘İslâmi teist evrimi’ desteklemek için, kaynaklardaki malzemeyi yetersiz ve seçici bir okumayla elde ettikleri bulgularla Müslümanlar ortaya bazı çabalar koymuşlardır.” (Muzaffer İkbal, “İslâmi Bakış Açısından Teistik Evrim”, <i>Tasarım ve Evrim</i>, s. 591)</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi de şu izahlarıyla her tür evrimci görüşe karşı bütün kapıları ardına kadar kapatır: “Her bir türün bir âdemi ve bir büyük pederi (yani ilk atası) olduğundan, silsilelerdeki tenasülden doğan bâtıl vehim, o âdemlerde ve ilk pederlerinde tevehhüm olunmaz. (Yani türlerin soy zincirinin ebedi olduğu vehmine kapılmamak gerekir. Her türün âdemlerini Allah yaratmıştır.) Evet, hikmet, jeoloji, zooloji ve botanik lisanı ile iki yüz bini geçen türlerin âdemleri hükmünde olan ilk başlangıçlarının her birinin müstakillen sonradan yaratıldığına şehadet ettiği gibi, mevhum ve itibarî olan kanunlar ve şuursuz olan tabiî sebepler ise: Bu kadar hayret veren silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve fertler denilen dehşet verici hadsiz harika makinanın sanat güzelliği içinde yaratılmasına kabiliyetsizlikleri cihetiyle her bir fert ve her bir tür, tek başlarına hikmet sahibi Yaradan’ın kudret elinden çıktığını ilân ve izhar ediyor. Evet, Sâni-i Zülcelâl, her şeyin alnına hudûs ve imkân damgasını koymuştur.” (Bediüzzaman, <i>Muhakemat</i>, s. 90)</p>
<p>Başka bir eserinde aynı konuyu şu ifadeleriyle izah eder: “Fenn-i hayvanât (zooloji), fenn-i nebâbât (botanik), iki yüz bini aşkın türün büyük peder ve âdemleri hükmünde olan başlangıçlarının her birinin hudûsuna (yaratılmasına, varlık kazanmasına) şehâdet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kanunlar, kör ve şuursuz olan tabii sebepler ise bu kadar hayret verici silsileler (zincirler) ve bu silsileleri teşkil eden ve “efrâd” denilen dehşet ve hayret verici ilahî makinelerin (canlı organizmaların) îcad ve inşasına kabiliyetlerinin olmaması cihetiyle her bir ferd, her bir tür müstakillen Sâni-i Hakîm’in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.” (Bediüzzaman, <i>Mesnevî-i Nûriye</i>, s. 234)</p>
<p>Fethullah Gülen Hocaefendi de Allah’ın kâinatı evrimle yaratmış olabileceği şeklindeki görüşün yanlışlığını şu şekilde ifade eder: “Darvin’in evrime ait düşünceleri ve evrim teorisi, hiçbir zaman Kur’ân âyetleriyle tevfik edilemeyecektir. Edilemeyecektir, zira o, hayatı birtakım sebeplerin tesadüfi neticesi olarak yorumlamaktadır. Hâlbuki ihya ve imâte (hayat verme ve hayatı alma), Allah’a ait iki fiildir. Her ikisi için de başlangıç itibarıyla birtakım maddî sebeplerden söz edilebilse de, netice, bilhassa hayat noktasında tamamen sebepler üstüdür. Hayatı vermede Cenâb-ı Allah’ın hiçbir sebebe bağlı olmayan, perdesiz icraatı söz konusudur. Dolayısıyla hayat hiçbir maddî sebeple izah edilemeyeceği için, ne Darvin teorisi teori olmaktan öte bir gerçektir, ne de onun Kur’ân âyetleri ve hadis-i şeriflerle tevfik ve telifi mümkün olabilecektir.” (Fethullah Gülen, <i>Yaratılış Gerçeği ve Evrim</i>, s. 15)</p>
<p>Netice itibarıyla teistik veya yaratılışçı evrim denilen yaklaşımın, ne bilimden ve genel kabul gören evrim teorisinden ne de dinî naslardan vize alabilmesi mümkün değildir. Bu yaklaşımın temelinde, evrimi, kesin ispatı yapılmış bilimsel bir kanun olarak görüp dinle bilimi çatıştırmama veya bilim dünyasında yaşanan çatışmanın tansiyonunu düşürme ya da evrimi kabul eden Müslümanları dinden soğutmama gibi gayeler vardır.</p>
<p>Bunlar, anlaşılabilir ve kısmen kabul edilebilir hedefler olsa da tablonun tamamını yansıtmaz. İslâm’ın yaratılışla ilgili görüşlerini objektif, tarafsız, bütüncül ve ilmî bir bakış açısıyla ele almaz. Evrimi kabul etmenin handikaplarını göz ardı eder. Kur’ân’ı ispatı yapılmamış hipotez ve kuramların arkasından koşturur. Murad-ı ilahiyi kavramak yerine, metne kendi anlayışını söyletir. Evrimin, bir kısım ateistik ve materyalistik izahlarını dolaylı yönden dinî düşüncenin içine dâhil eder. Bu yüzden Seyyid Hüseyin Nasr, teistik evrimin, Darwinci düşünceden daha kötü ve tehlikeli olduğunu ileri sürer. (Nidhal Guessoum, “Müslüman Yaratışçılık, <i>Evrim ve Tasarım</i>, s. 690)</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Allah’ın kâinatı evrimle yarattığına inanan bir insan dinden çıkar mı?” Bir insan, Kur’ân’ın bütün âyetlerine iman ettiği ve yaratmayı Allah’a vererek O’na şirk koşmadığı sürece dinden çıkmaz. Fakat Kur’ân âyetlerine yaklaşımına, onlardan hareketle ortaya koyduğu görüşlere ve yaratma hakkındaki yaklaşımına göre böyle bir insanın günah işlemesi, bid’at çıkarması veya dalalete düşmesi söz konusu olabilir. Burada iki yanlış söz konusudur: Birincisi, bilimin kriterlerine tam uymadan aceleyle evrimi doğru kabul etmek; ikincisi ise nasları, ispatlanmamış bir teori üzerinden zorlama yoruma tâbi tutmak.</p>
<p>Her ne olursa olsun Allah’ın varlığını, iman esaslarını ve Kur’an ayetlerini reddetmediği sürece evrimi savunduğu gerekçesiyle insanları tekfir etmek çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Evrim teorisini savunanları din düşmanı gibi görmek kesinlikle kabul edilemez. Bunların pek çoğunun bilim yaptığı, hakikati aradığı ve gerçek peşinde koştuğu unutulmamalıdır.  Fakat bunların pek çoğu kâinata küllî bakamadıklarından, metafizik izahlara kapalı yaşadıklarından, kâinattaki müthiş nizam ve gayeyi göremediklerinden ve bir kısmı itibarıyla ideolojilere kurban gittiklerinden ötürü ulaştıkları bilimsel gerçeklerin yorumunda hataya düşüyorlar.</p>
<p>Burada bir hususa daha dikkat çekmekte fayda var: Evrim, evrimdir. Bilim adamlarının tamamının evrimin tanımına, mahiyetine, hakikatine, gerçekleşme şekline ve mekanizmalarına dair ortak kabulleri vardır. Mesela Darwinizmi anlatan kitapların hiçbirisinde Yaratıcıya, yaratmaya, ruha, metafizik kabullere, mucizelere, tabiatüstü açıklamalara yer verilmez ve gerek duyulmaz. Çünkü onlara göre her şey tabiatın, maddenin, yasaların ve tesadüflerin işidir. Evrim konusundaki ihtilaf, sadece detaylardadır.</p>
<p>Bu sebeple evrime dinî bir libas giydirmek ve onu yaratmayla uzlaştırmaya çalışmak çok da mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım, evrimin en temel iddialarıyla çelişeceği için evrimi evrim olmaktan çıkarır. Eğer mesele Allah’ın yaratmasına verilerek izah ediliyorsa, canlı türlerinin kökenleri ve ortaya çıkışlarıyla ilgili farklı bir teori ortaya konuluyor demektir. Bunun adına artık evrim teorisi dememek gerekir.</p>
<p>Son olarak şunun altını çizmek istiyoruz: Evrim teorisi etrafında yapılan hararetli tartışmaların, şiddetli kavgaların önemli sebeplerinden birisi, kavram kargaşasıdır. Bazen evrim teorisi hakkında aynı düşüncelere sahip olan iki kişi bile, kullandıkları kavramlara farklı anlamlar yükledikleri için münakaşa yapıyorlar. Evrim teorisinin mahiyet ve hakikatinin tam olarak anlaşılmamış olması, evrimi kabul eden birinin gerçekte neyi kabul ettiğinin, reddeden birinin de neyi reddettiğinin yeterince belirgin olmaması uzlaşma ve anlaşmayı zorlaştırıyor.</p>
<p>Daha da ilginci, evrim teorisi etrafında görüş dile getiren insanların yer yer evrime farklı anlamlar yükledikleri görülüyor. Elbette herkesin düşünce ve ifade özgürlüğü vardır. Dilediği gibi düşünüp konuşabilir. Fakat bir buçuk asırdır tartışılan, bilimsel bir teori hüviyetine sokulan, belli bir noktaya getirilen ve etrafında devasa bir literatür oluşan bir meseleyle ilgili sübjektif yaklaşımlara çok da itibar edilmiyor.</p>
<p>Teistik evrim kavramı, evrimden çok daha kapalı ve belirsiz bir kavramdır. Evrim teorisini merak eden bir insan, konu etrafında yazılan eserleri okuduğunda, dile getirilen görüşleri ve yapılan izahları kabul etmese de anlayabilir. Fakat Allah’ın kâinatı evrimle yaratmış olmasının ne demek olduğu yeterince belirgin değildir. Teistik evrimi savunan araştırmacılar bugüne kadar birbirine zıt iki kavram olarak kullanılan “yaratma” ile “evrimi” uzlaştırmaya, bu ikisinin birlikte gerçekleşebileceğini izah etmeye çalışıyorlar. Fakat onların bu yaklaşımının klasik evrim görüşünden ne farkının olduğu, evrimleşme sürecinde Yaratıcı’nın nasıl bir “rolünün” ve “müdahalesinin” bulunduğu açık değildir.</p>
<p>Evrim teorisi, en temelde canlılar âlemindeki muazzam çeşitliliği izah getirme adına geliştirilen bir teoridir. “Nasıl oldu da milyonlarca tür canlı vücut buldu?” sorusuna tabiatın sınırları içinde kalarak aranan bir cevabın ürünüdür. Kendiliğinden oluşan bir canlının evrimleşerek bütün türleri oluşturduğunu savunan bir izah şeklidir. Bir kısım bilimsel yasaların ve biyolojik ilkelerin taraflı, şartlı ve yanlış yorumuna dayanan bir teoridir. Allah’ın varlığını, O’nun sonsuz ilim, kudret ve iradesini kabul eden ve dolayısıyla da bütün türlerin ilk örneklerinin anne-babasız bir şekilde O’nun tarafından yaratıldığına inanan bir mü’min açısından hiç de eldeki tek alternatif değildir.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/17-yazi-allah-kainati-evrim-ile-yaratmis-olamaz-mi-dr-yuksel-cayiroglu/">17. Yazı: Allah kâinatı evrim ile yaratmış olamaz mı?  | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15. Yazı: Evrimin dini ilgilendiren bir yönü var mıdır? &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/15-yazi-evrimin-dini-ilgilendiren-bir-yonu-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Jun 2021 10:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20152</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı araştırmacılar evrim teorisinin bilimsel bir mesele olduğu gerekçesiyle ilahiyatçıların bu alanda konuşmasının doğru olmadığını, bunun faydadan çok zarar getireceğini ileri sürer. Böyle bir yaklaşım kısmen doğru olsa da bunun&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/15-yazi-evrimin-dini-ilgilendiren-bir-yonu-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">15. Yazı: Evrimin dini ilgilendiren bir yönü var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı araştırmacılar evrim teorisinin bilimsel bir mesele olduğu gerekçesiyle ilahiyatçıların bu alanda konuşmasının doğru olmadığını, bunun faydadan çok zarar getireceğini ileri sürer. Böyle bir yaklaşım kısmen doğru olsa da bunun eksik ve yanlış yönleri vardır. Doğru olan yönü şudur: Gerçekten de evrim adı altında ele alınan meselelerin büyük çoğunluğu biyoloji, biyokimya, genetik, paleontoloji gibi disiplinleri ilgilendiren bilimsel meselelerdir. Bilimin diliyle ve bilimsel argümanlarla konuşan bilim adamlarının karşısına dinle çıkmanın, âyet ve hadislerle cevap vermeye çalışmanın usulen çok yanlış, strateji açısından da çok riskli bir hareket tarzı olduğunu ifade etmek gerekir.</p>
<p>İlahiyatçıların bu alanda konuşmalarının faydadan çok zarar getireceği meselesi de görecelidir. Birçok televizyon programında müşahede edildiği üzere gerçekten de konuşacakları mevzuun üzerine oturduğu bilimsel çerçeveden habersiz olan ilahiyatçılar, yorum, itiraz ve eleştirileriyle din-bilim çatışmasını körükleyebiliyor, daha da kötüsü çoklarının dinden soğumasına sebep olabiliyor. Fakat konu etrafında yapılan bilgili ve bilinçli konuşmalar için aynı şeyi söyleyemeyiz.</p>
<p>Evrimin, dini ilgilendirip ilgilendirmemesine gelince şunu söyleyebiliriz ki evrim teorisinin iddialarının önemli bir kısmı doğrudan dini de ilgilendirir. Çünkü bunların önemli bir kısmı hayatla, yaratmayla ve insanla ilgilidir. Yeryüzünde canlılığın tesadüfen başladığı, günümüzdeki canlı organizmaların tabiat dışı hiçbir müdahale olmaksızın bazı mekanizmalarla kendi kendine çoğaldığı ve çeşitlendiği, insanın maymunsu canlılardan geldiği gibi iddialar tabii ki de doğrudan dinin alanına girer. Daha da önemlisi bu tür izahlar dinin üzerinde durduğu en temel ilkelerle ters düştüğü ve evrim teorisi pek çok bilim adamı tarafından dinin alternatifi gibi takdim edildiği için, mutlaka dinden hareketle makul ve mukni cevapların verilmesi ve zihinlerdeki şüphelerin giderilmesi gerekir.</p>
<p>Bu konudaki bazı araştırmacılar da İslâm’ın evrim karşısında nötr bir tavır takındığını, evrimi ne reddettiğini ne de kabul ettiğini ifade ederler. Prof. Dr. Caner Taslaman’ın şu ifadeleri bu yaklaşımın güzel bir özetini sunar: “Canlıların ve insanın, evrim süreciyle veya birbirlerinden bağımsız olarak (evrimsiz) oluştuğu iddialarının hiçbiri İslâm ile çelişmez. Çünkü Kur’ân, Allah’ın canlı türlerini ve insanı yarattığını açıkça beyan etmiş olmasına karşın bu yaratmanın nasıl olduğunu anlatmamıştır. Bu yüzden ‘bir Müslüman evrimci olabilir’ ama bu iddia ‘bir Müslüman evrimci olmak zorundadır’ anlamını taşımaz.” (Taslaman, <i>Bir Müslüman Evrimci Olabilir mi</i>, s. 41)</p>
<p>Şu izah şeklinde de benzer bir yaklaşım dile getirilir: “Bir yandan İslâm ile diğer öğretiler arasında, bir yandan da İslâm ile biyolojik evrim arasında herhangi bir uyuşmazlık görülemez. İslâm, evrimi savunmadığı gibi, onu eleştirmez de. Kutsal kitapta, evrim veya onunla çatışacak alternatif bir süreç için açık bir değini yoktur. Aynı şekilde, evrimsel biyoloji de İslâmî inançları doğrulayan ya da onlarla çatışan bir şey ortaya koymaz veya Müslümanları çetrefilli teolojik sorunlara sevk etmez. Evrimin bilimsel olarak doğru olup olmamasının -veya evrim hakkındaki bir teorinin geçerli olup olmamasının- şu veya bu şekilde Müslümanın inancıyla ilgisi yoktur.” (Recep Alpyağ, <i>Evrim ve Tasarım</i>, s. 147)</p>
<p>Evrim ve din arasındaki gerilimi düşürme ve yaşanan çatışmaları hafifletme adına bu tür yaklaşımların nisbî bir faydası olsa da, Kur’ân ve Sünnet’in yaratılışla ilgili ortaya koyduğu izahlar açısından meseleye bakıldığında, bu tür tespitlere katılmanın hiç de kolay olmadığı görülür. Daha sonra bu konuyu âyet ve hadislerden getireceğimiz delillerle geniş olarak izah edeceğimiz için şimdilik buna girmiyoruz.</p>
<p>Son olarak bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Evrim hakkında konuşan din âlimlerinin kendi alanlarının dışına çıkmaları ve bilimsel konularda ahkâm kesmeleri ne kadar yanlışsa, evrimi savunan bilim adamlarının hiçbir somut ve ikna edici kanıt olmaksızın spekülasyona dayalı bilgilerle ve vahyi anlama metodolojisinden habersiz olarak ilk yaratılış ve türlerin ortaya çıkışı hakkında din namına kesin ve net hükümler vermeleri de en az bu kadar yanlıştır. Zira pozitif bilimde yöntem olduğu gibi nasları anlamada da bir yöntem vardır.</p>
<p><strong>EVRİM, DİN İÇİN BİR TEHDİT MİDİR?</strong></p>
<p>Hem evrim teorisinin temel iddiaları ve savunusu, hem büyük çoğunluğu itibarıyla evrimci bilim adamlarının dine karşı takındığı düşmanca tavır, hem de bir buçuk asırdır yaşanan acı tecrübeler açısından bu soruya yaklaşacak olursak, cevabı tahmin etmek hiç de güç olmayacaktır. Marx ve Engels’in evrim teorisini ideolojik amaçlarına alet etmeleri, Batılı biyologların önemli bir kesiminin ateist olması, bilimsel ahlâkla açıklanamayacak ölçüde evrimde ısrar edilmesi, evrim teorisi yüzünden çoklarının ateizme kayması, evrimci izahların ateist argümanların temelini oluşturması gibi olaylar bir tesadüf olarak görülemez.</p>
<p>Pek çok Darwinci de evrim teorisinin din karşıtı oluşunu, dine alternatif bir açıklama ortaya koyduğunu ve hatta dine büyük bir darbe indirdiğini hiç çekinmeden ifade etmişlerdir. Mesela en önce gelen ateist evrimcilerden biri olan Richard Dawkins’e göre, ateistlerin kendi tezlerini rasyonel ve entelektüel bir şekilde ortaya koyabilmelerinin dayanaklarını Darwin sağlamıştır. (Dawkins, <i>The Blind Watchmaker</i>, s. 6). Ona göre insanın varoluşu ve anlam arayışıyla ilgili derin soru ve sorgulamalara, bâtıl inançlara (yani dinlere) başvurmadan tutarlı ve inandırıcı cevaplar verebilmeyi mümkün hâle getiren kişi de Darwin’dir. (Dawkins, <i>The Selfish Gene</i>, s. 1)</p>
<p>Amerikalı felsefeci Daniel Dennet’in şu tespitleri de evrimin din üzerindeki yıkıcı tesirine işaret eder: “Darvinci teori, bilimsel bir teoridir ve gerçekten harikadır. Fakat mesele bu kadar basit değildir. Evrime şiddetle karşı çıkan yaratılışçılar bir konuda haklılar: Darwin’in tehlikeli fikri, en temel inançlarımızın dokusunu, birçok sofistike savunucunun henüz kendilerine bile itiraf edemedikleri bir şekilde çok daha derinden bozuyor.” (Dennet, <i>Darwin’s Dangerous Idea</i>, s. 18)</p>
<p>Darwinizm tarihinin öncülerinden William Provine’nin şu sözleri de aynı gerçeğin farklı bir ifadesidir: “Evrimsel biyolojinin yıkıcı sonuçları, örgütlü dinin varsayımlarının çok ötesine geçerek, insanların çoğunluğu tarafından kabul edilen ve biyolojik evrenin, insan ahlâkının ve biyolojik organizmaların görünür düzeninden sorumlu olan çok daha derin ve yaygın bir inanca etki eder.” (Robert T. Pennock, <i>Intelligent Design Creationism and Its Critics</i>, s. 69)</p>
<p>Kaliforniya Üniversitesi’nde ekoloji ve evrimsel biyoloji profesörü olan Michael R. Rose da, Darwin’in ortaya koyduğu evrim teorisinin din üzerindeki etkisini şu sözleriyle açıklamıştır: “Charles Darwin’in fikirleri, pek çok kişiyi, tüm canlıları Tanrı’ın yaratmadığına, bunun yerine canlı düzenin oluşumunun kör ve maddî nedensellik ilkesiyle açıklanacağına ikna etti. Genel halk için asıl önemli olan, (Darwin’den sonra) kendi türümüzün kökeninin de materyalist terimlerle açıklanabileceğinin kabul edilmesidir. Bu fikirler, birçok inanç krizine ve bazı dindarların Darwin’i yermesine yol açtı. Darwin’in kendisi de bir ateist olduğu için, Newton’dan farklı olarak, Batı Hıristiyan âleminin tüm yerleşik düzenine karşı çıktı. Neticede Darwin’in çalışması, Hıristiyanlığın, Batı’nın bilim düşüncesinin merkezinden kalkmasına yol açtı.” (Rose, <i>Darwin’s Spectre</i>, s. 203)</p>
<p>Bugüne kadar evrim teorisinin İslâm dünyasında karşılaştığı sert tepkinin sebebi de onun dinsizliğin savunusu gibi algılanmasıdır. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşayan ulemanın onun hakkındaki kanaatini şu cümle güzel özetler: “Darvinizm muhit-i İslâmiyette dinsizliğe doğru atılmış bir hatve, ilk ve geniş bir hatvedir.” (Reşat Macit, “Subhi Edhem’in Darwinizm Kitabı”, <i>Tasarım ve Evrim</i>, s. 453)</p>
<p>Bu açıdan evrimi tamamıyla bilimsel bir mesele olarak gören veya dinle arasını uzlaştırmaya çalışan ya da İslâm’dan ve İslâm tarihinden hareketle evrime dinî temeller arayan bilim adamlarının yaklaşımları her ne kadar iyi niyetli olsa da ilmi, mantıki ve realist değildir. Onların Darwinizm hakkındaki sübjektif kanaatleri gerçeği değiştirmeye yetmez. Neticede bir buçuk asırdır ortaya konulan ciddi bir literatür ve birikim vardır. Darwinizm denildiğinde herkesin zihninde canlanan tanımlar, izahlar, mekanizmalar ve sonuçlar vardır.</p>
<p>Nancy Pearcey, evrim düşüncesinin dinî inanışlarla mezcedilmesinin imkânsızlığını, “Ya Tanrı inancına ya da doğal seleksiyona sahip olabilirsiniz ama ikisine birden asla” sözüyle ifade etmiştir. Evrimci biyolog Ernst Mayr da, Darwinizmin gerçek özünün doğal seleksiyona dayandığını, bunun da ‘ilâhi müdahaleyle’ değil ancak doğal araçlarla gerçekleştiğini vurgulamıştır. (Lee Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 34-35)</p>
<p>Peki, evrim düşüncesini din açısından bu ölçüde tehlikeli kılan nedir? Çünkü evrim, kâinatın veya canlı varlıkların ortaya çıkışında hiçbir şekilde yaratmaya, tasarıma, hikmetli  ve şuurluca yaratılışa yer vermez. Her tür teolojik ve metafizik izahı itina ile teorisinin dışına iter. İdeolojiye dönüşen Darwinizmin tüm çabası ve hedefi, ilahî bir güce gerek kalmadan tabiatın kendi kendini yarattığını göstermekten ibarettir. Dolayısıyla ateizm, evrim teorisinin mantıksal, hatta zorunlu bir sonucudur. Evrim teorisini tabulaştıran ve ne pahasına olursa olsun savunan bilim adamlarının asıl ilgisi de onun bilimsel mahiyetinden ziyade, felsefi ve mantıksal sonuçlarına yöneliktir.</p>
<p>Evrimin sadece din değil, ahlâk açısından da önemli bir tehdit olduğu ifade edilmiştir. Çünkü canlılar dünyasına evrim açısından bakıldığında, insanın, ahlâklı olmak için hiçbir nedeni yoktur. Evrimciler, insanda var olan bütün ahlâkî davranışların kökenini hayvanlarda ararlar. Daha da kötüsü evrimin üzerine oturduğu doğal seleksiyonun işleyişi ve mantığı; fedakârlık, iyilik, yardımseverlik gibi ahlâkî değerlerin tam tersi neticelere işaret eder. “Doğal ayıklanma körü körüne ve amansız bir yarışmayla eşanlamlıdır: ‘İnsan, insanın kurdudur.’, doğadaki yaşam bir ‘gladyatör dövüşüdür.’ Böyle savlar izlenecek olursa, gerek doğal ayıklanmadan gerekse şansın hâkim olduğu ‘yansız’ bir evrimden, bir iyilikseverlik ve dostluk, hatta bir sevgi ahlâkının nasıl türeyebileceğini anlamak doğrusu güçtür.” (J. P. Cihangeux, P. Ricoeur, <i>Neden Nasıl Düşünürüz</i>, s. 173)</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/15-yazi-evrimin-dini-ilgilendiren-bir-yonu-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">15. Yazı: Evrimin dini ilgilendiren bir yönü var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>12. Yazı: Evrimin bilimselliği ve hakikati (2) &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/12-yazi-evrimin-bilimselligi-ve-hakikati-2-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2021 12:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19957</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Son yazımızda evrim teorisini bilimsel açıdan değerlendirmeye başlamış; bu çerçevede makro evrimin imkânını ve tesadüflerin canlı varlıkları ortaya çıkarabilme ihtimalini masaya yatırmıştık. Bu yazımızda ise evrimin kanıtlarını ve bilimsel&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/12-yazi-evrimin-bilimselligi-ve-hakikati-2-dr-yuksel-cayiroglu/">12. Yazı: Evrimin bilimselliği ve hakikati (2) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Son yazımızda evrim teorisini bilimsel açıdan değerlendirmeye başlamış; bu çerçevede makro evrimin imkânını ve tesadüflerin canlı varlıkları ortaya çıkarabilme ihtimalini masaya yatırmıştık. Bu yazımızda ise evrimin kanıtlarını ve bilimsel gücünü ele alacağız.</p>
<p><b>3: EVRİMİN KANITLARI NE KADAR GÜÇLÜDÜR?</b></p>
<p>“Büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir.” diye bir söz vardır. Evrimin iddiaları ölçüsünde büyük iddialara rastlamak çok zordur. Çünkü evrimciler, her tür metafiziksel açıklamayı reddederek, yeryüzünde hayatın tesadüfen başladığını ve evrimleşerek günümüzdeki bütün canlı türleri oluşturduğunu iddia ederler.</p>
<p>Şu açıklamalarda Darwin’in söylem ve iddialarının büyüklüğünü görebiliriz: “Bu önemli devrimin getirdiği sonuçlar, yüz elli yıl sonra bugün bile toplumlarımızca tam olarak özümsenebilmiş değildir. Kuramdan, inanç sistemleri ve etik açısından yapılabilecek çıkarımlar son derece büyük ve kapsamlıdır. Bu düpedüz, Tanrı’nın yaratmış olduğu sabit ve durağan bir dünyanın yerine, kozmik teleolojisi veya son hedefi bulunmayan, evrim halinde bir dünya koymaktır. Sınırsız insanmerkezciliğin defteri dürülmüş olmakta, ilahi bir ‘ereğe’ gönderme yapan her türlü ‘özcülük’ yerini tamamen maddesel doğal ayıklanma sürecini temel alan ‘popülasyoncu’ bir düşünce tarzına bırakmaktadır.” (J. P. Cihangeux, P. Ricoeur,<i> Neden Nasıl Düşünürüz</i>, s. 167)</p>
<p>Elbette böyle bir devrimin, böyle büyük bir iddianın ikna edici ve kabul edilebilir olması için ondan beklenen şey, “iki kere iki dört eder” katiyetinde kanıtlar sunmaktır. Peki, gerçekten evrim teorisinin gerçekliğini ortaya koyan kanıtlar böyle midir?</p>
<p>Evrimi savunan bilim adamları, evrimi şüphe götürmez bir gerçek olarak kabul ederler. Mesela Richard Dawkins şöyle der: “Evrim bir gerçektir. Makul şüphenin ötesinde, ciddi şüphenin ötesinde, aklı başında, bilgili, zeki şüphenin ötesinde, her türlü şüphenin ötesinde evrim bir gerçektir. Evrimin kanıtları, en az Soykırımın kanıtları kadar kuvvetlidir, hem de Soykırımın görgü tanıkları olduğunu dikkate alsak bile. Şempanzelerin kuzenleri olduğumuz, maymunların biraz daha uzak kuzenleri olduğumuz, yer domuzlarının ve denizineklerinin daha da uzak kuzenleri olduğumuz, muzların ve şalgamların çok daha uzak kuzenleri olduğumuz yalın gerçektir. Doğru olmak zorunda değildi, ama doğru. Bunu biliyoruz çünkü yükselen bir sel gibi akan kanıtlar evrimi destekliyor.” (Dawkins, <i>Yeryüzünün En Büyük Gösterisi</i>, s. 16)</p>
<p>Her ne kadar Dawkins “sel gibi akan kanıtlardan” bahsetse de, evrimi savunan bütün kitaplarda hemen hemen aynı resimler gösterilir, aynı örnekler verilir, aynı deneylerden bahsedilir. Şayet evrim gerçek olmuş olsaydı, şimdiye kadar trilyonlarca defa çok farklı şekillerde gerçekleşmiş olan böyle bir hâdisenin hem fosil kayıtlarında hem de yaşayan canlı formları üzerinde milyonlarca kanıtının olması gerekirdi. Yani evrimcilerin bu konudaki abartılı beyanlarının olgusal kanıtlarda bir karşılığı yoktur.</p>
<p>Kaldı ki onların kanıt olarak ortaya sürdükleri şeyler oldukça zayıf ve yetersizdir; ikna edicilikten ve inandırıcılıktan yoksundur. Daha önce de detaylı olarak üzerinde durulduğu üzere evrimcilerin delil olarak ileri sürdükleri Miller deneyi, Haeckel’in embriyo çizimleri, Archaeopteryx fosili, yavaş yavaş büyüyen at fosilleri, rengi değişen güve deneyleri, ispinoz kuşları, Lenski’nin bakterileri, maymunla insan arası geçiş formu olduğu ileri sürülen fosiller gibi şeylerin hepsine farklı yönlerden itirazlar getirilmiş, güçlü eleştiriler yöneltilmiştir. Chicago Üniversitesi’nden Jerry Coyne, Neo-Darwinist görüşün teorik temellerinin ve deneysel delillerinin zayıf olduğunu ifade etmiştir. (Behe, <i>Darwin’in Kara Kutusu</i>, s. 37)</p>
<p>Aynı şekilde Southampton Üniversitesi’nden fizyoloji ve biyokimya profesörü Gerald A. Kerkut, teoriyi tenkit eden <i>Implications of Evolution</i> başlıklı kitabında şu sonuca varmıştır: “Bütün canlı türlerini tek bir kaynaktan gelen evrime dayandırmak, her ne kadar cesur ve mantıklı bir girişim olarak görünse de, bugünün delilleriyle desteklenmeyen ve de erken gerçekleştirilmiş bir teşebbüstür.” (Jeremy Rifkin, <i>Darwinizm’in Çöküşü</i>, s. 86-87)</p>
<p>Ünlü paleontolog David Pilbeam da şu itirafta bulunmuştur: “Yayınlanan kitaplar şunu söylemeye çekiniyorlar ki, ben de dâhil olmak üzere, kuşaklar boyu insan evrimini araştıran kişiler karanlık içinde çırpınıyoruz. Elimizde olan bilgiler, teorilerimizi şekillendirmek için son derece güvenilmez ve yetersizdir. Geçmişteki teorilerimiz, elde olan gerçek bilgimizden çok, bizim o andaki ideolojimizi yansıtıyordu!” (Âdem Tatlı, “Evrimin Delili Olarak İleriye Sürülen Ara Formlar”, <i>Yaratılış Kongresi</i>, s. 759)</p>
<p>Evrimcilerin kitaplarında görülen “Şöyle evrimleşmiş olmalı, şununla ortak ata olduğu düşünülüyor, şununla aynı kökten geldiği varsayılıyor, şöyle evrimleştiği öngörülmektedir…” şeklindeki ihtimalli ifadeler de yine delillerin zayıflığının farklı bir ifadesidir. Evrimciler, “bilmiyoruz” demekten korkar ve geçmişe yönelik her olayı geniş hayal dünyalarını kullanarak kendi teorileri açısından kurgulamaya çalışırlar. Bugünden geriye bakarak ve zahiri bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hayvanların nasıl değiştiği, hangi hayvanın hangisinden geldiği hakkında tahminler yürütürler. Ancak bazı olayların nasıl olması gerektiği hakkında varsayımlar ortaya koymak bilimsel açıdan pek bir şey ifade etmez.</p>
<p>Kimsenin geçmiş asırlarda ne olup bittiğini gözlemleme şansı olmadığından ve günümüzde gözlemlenen gerçeklik de evrime yol vermediğinden, evrimciler teorilerini en temelde üç farklı kanıta dayandırırlar: (1) Canlılardaki benzerlikler (morfolojik, genetik ve embriyolojik), (2) Fosiller, (3) Tür içi değişim ve çeşitlilikle, türden türe değişimler arasında analoji kurmak. Evrim teorisinin kanıtlarını incelerken bunların hiçbirinin evrimi ispatlayan birer olgu olmadığını izah etmeye çalıştık.</p>
<p>Kısaca tekrar edecek olursak, benzerliklerden yola çıkarak ortak ataya ulaşmak sadece bir varsayımdır. Şimdiye kadar kesin olarak ara geçiş formu olduğu ispatlanan hiçbir fosil bulunamamıştır. Tür içi varyasyonların ortaya çıkmasıyla farklı türlerin oluşması tamamen ayrı hâdiseler olduğu için bu ikisi arasında analoji kurulamaz. Yani pire, deve yapılamaz. Sabit türlerdeki döngüsel küçük değişimleri ortaya çıkaran mekanizmaların, yeni hayvan türlerini de “yaratacağı” şeklinde indirgemeci ve genellemeci yaklaşımlar ileri sürülemez.</p>
<p>Ne var ki Stephen J. Gould’un şu ifadelerine bakılacak olursa evrimcilerin yaptığı tam olarak budur: “Sentetik evrim teorisinin savunucuları, tüm evrimin, doğal seçilim tarafından yönlendirilen küçük genetik değişimlerin birikmesinden kaynaklandığını; türler arası geçişi öngören makro evrimin ise popülasyonlar ve türler içinde meydana gelen olayların büyütülmesinden ve genelleştirilmesinden başka bir şey olmadığını iddia ederler.” (Gould, “Is a new and general theory of evolution emerging?”, <i>Evolution Now</i>, s. 131)</p>
<p>Darwinistler, türlerin farklı jeolojik devirlerde yeryüzü sahnesine çıkmasını da evrimin kanıtı olarak görürler. Mesela neden 500 milyon yaşında bir memeli ya da 100 milyon yaşında bir insan iskeleti bulamadığımızı sorarlar. (<i>Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği</i>, s. 81) Aslında onların bu tür yaklaşımları, ellerinde evrimi desteleyecek güçlü kanıtlar olmadığının ayrı bir delilidir. Zira sathi bir nazarla dahi bakıldığında, bunların ne kadar zayıf argümanlar olduğu hemen anlaşılır. Çünkü türlerin farklı zaman dilimlerinde yeryüzüne çıkmasını illa ki evrime bağlamak zorunda değiliz. Bunun pek çok sebebi olabilir. İnanan bir mü’min açısından en makul sebep, Allah’ın yeryüzü şartlarının hazır olmasına göre canlı türlerini yaratmasıdır.</p>
<p>Aslında evrimcilerin yaptığı şey, biyolojideki her gelişmeyi, her deneyi, her yeni keşfi Darwinci bir bakış açısıyla yorumlamak, sonra da bunları evrime delil olarak sunmaktır. Oysaki yaratmaya inanan bir mü’min açısından bunların her birinin farklı şekillerde yorumlanması pekâlâ mümkündür. İş yoruma kaldığında, ortaya birçok izah türü çıkacaktır. Önemli olan ortada tartışma götürmez olgusal dayanakların bulunup bulunmadığıdır. Buradan hareket edilecek olursa Darwinizm’in çelişkili görüşlerini kabullenmek için gereken inanç miktarının, bilimsel kanıtların ortaya koyduğu gerçeklere inanmak için gereken miktardan kat be kat fazla olduğu görülür. (Lee Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 379)</p>
<p>Darwinciler, genellikle kanıt talebinden veya kanıtlara yöneltilen itirazlardan rahatsız olur ve hemen bu teorinin bilim camiası içinde tartışmasız bir şekilde kabul gördüğünü öne sürerler. Bazen de “Bunu ben söylemiyorum, dünyanın en önde gelen otoriteleri söylüyor.” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. Daha doğrusu kanıtların ortaya çıkardığı boşluk ve zayıflıkları, otoritelere ve bilimin sihirli gücüne sığınarak telafi etmeye kalkarlar. Ne var ki bunun bilimsel bir tavır olmadığında şüphe yoktur. Bir konunun bilim camiası içinde gördüğü kabul ve rağbet ölçü alınarak geçmiş asırlara bakılırsa, çoğunluğun yanıldığı konuların listesinin nasıl uzayıp gittiği hayretle görülür. Zira bir zamanlar gerçekliğinden şüphe dahi edilmeyen nice teoriler vardır ki bugün tek bir savunucusu dahi kalmamıştır. Bu sebeple ortaya atılan bir hipotez veya teorinin doğruluğu açısından asıl önemli olan onun, hangi bilimsel kanıtlara yaslandığıdır.</p>
<p>Eldeki kanıtların zayıflığı karşısında evrim savunucularının sığındığı diğer bir kale de, şimdiye kadar teorilerinin yanlışlanamadığını öne sürmeleridir. Farklı bir ifadeyle onlara göre evrim teorisi, eldeki en iyi izah şeklidir. Dolayısıyla daha sağlam bir teori ortaya atılıncaya kadar, bilimsel olarak alınması gereken tavır, bu teorinin arkasında durmaktır. Hakikatin peşinde olan bir insan için önemli olan, ortaya atılan bir teorinin yanlışlanıp yanlışlanamadığı değil, ispat edilip edilemediğidir.</p>
<p>Bazı evrimciler ise delillerin yokluğunun, evrimleşmenin olmadığını göstermeyeceğini ifade ederek farklı bir mantık oyunu ortaya koyarlar. Gerçekten de bir şeyin delilinin olmaması, onun olmadığı anlamına gelmez. Fakat böyle bir durumda hiçbir kimsenin kalkıp da başkalarını onu kabul etmeye davet etmesi ve hele zorlaması asla söz konusu olamaz, olmamalıdır. Çünkü bu durumda onun olmasıyla olmaması eşit duruma gelir ki, dileyen dilediği tarafı tercih eder.</p>
<p>Evrimcilerin en çok başvurdukları taktiklerden biri de, kendi kuramlarının kesin olarak kanıtlanmamış olmasının, yaratıcı kuramın doğruluğunu gerektirmeyeceğini söylemeleridir. (<i>Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği</i>, s. 40) Onlar, her fırsatta tasarım ve yaratılışı savunan bilim adamlarının da güçlü kanıtlara sahip olmadığını dile getirirler. Yani yaratma fikrinin evrime üstün gelecek bir yönünün bulunmadığını ima ederler. Bazıları ise bilimin alanına girmediği gerekçesiyle yaratma üzerinde durma gereği dahi duymaz. Bütün bunlar da deney ve gözlemden başka bir metodu kabul etmeyen natüralist yöntemin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Hâlbuki yaratmanın doğru olduğunu gösteren şey, evrim fikrinin yanlışlığı değildir; vahiy bilgisidir. Nitekim vahyin bildirdiği ve bilimin yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikat bulunmaktadır.</p>
<p>Bu konuyu Jonathon Wells’in şu tespitiyle bitirelim: “Benim fikrime göre, Darwinci evrim iflas etmiştir. Darwinizm hakkındaki deliller sadece yetersiz olmakla kalmıyor, aynı zamanda sistematik olarak da çarpıtılmışlar. Çok uzak olmayan bir gelecekte, bilmiyorum belki yirmi, otuz yıl içerisinde, insanların geçmişe bakıp şaşkınlıkla, ‘Nasıl böyle bir şeye inanabilmişler!’ diyeceklerinden şüphem yok. Darwinizm bilim görüntüsü altında materyalist felsefeden ibarettir ve bu artık anlaşılmaya başlandı.” (Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 91)</p>
<p><b>4: EVRİM BİLİMSEL BİR GERÇEK MİDİR?</b></p>
<p>Evrimciler, teorilerinin bilimselliğine ve gerçekliğine kesin olarak inanır ve her fırsatta bunu ifade ederler. Mesela Francisco J. Ayala, evrimin dünyanın yuvarlaklığı, gezegenlerin hareketleri ve maddenin moleküler yapısı kadar kesin olduğunu söyler. Stephen J. Gould’a göre evrim sırf bir teori değil, belirlenmiş ve yerleşmiş bir gerçektir. Bu sebeple de evrim delillerinden haberdar olan aklıselim sahibi hiç kimse ona itirazda bulunamaz. Michael Ruse, her fırsatta evrimin tartışmasız bir gerçek olduğunu haykırır. Richard Dawkins aynı kesinlikte konuşur, evrimin dünyanın güneş etrafında dönmesi kadar kesin olduğunu savunur ve evrime karşı çıkanları “aptal” ve “cahil” olarak yaftalar. (Bkz. Alvin Palantinga, “İman ve Akıl Çatıştığında”, <i>Evrim ve Tasarım</i>, s.771-772)</p>
<p>Benzer iddialar Yeni Darwinci sentezin ulu çınarı kabul edilen Ernst Mayr, genetikçi Richard Lewontin, biyolog Julian Huxley gibi daha birçok evrimci tarafından dile getirilmiştir.</p>
<p>Evrimcilerin bu iddialarını bir kenara bıkarak, bilim felsefecilerinin bilimle ilgili yaptıkları tanımlar ile bir hipotez veya teorinin bilimsel kriterleri karşılaması için getirdikleri ölçüleri esas alacak olursak, durumun hiç de resmedildiği gibi olmadığını, evrim teorisinin bilimselliğini savunmanın hiç de kolay olmadığını görürüz. Çünkü evrim teorisi, yapısı ve mahiyeti itibarıyla tabiatta gözlemlenemediği gibi, laboratuvarda bir deneyin konusu da olamaz. Tekrarlanabilmeye ve test edilebilmeye açık değildir. Tümevarım ve olgusal yollarla elde edilmiş bir netice de değildir. Bilim adamlarına öngörüde bulunma imkânı vermez. Yanlışlanmaya da açık değildir. Yasaları yoktur. Kısaca Kuhn ve Popper gibi meşhur bilim felsefecileri tarafından ortaya konulan bilimsellik kriterlerinin hiçbirini karşılamaz.</p>
<p>Karl Popper, evrim teorisine her zaman ilgi duyduğunu ve ondan etkilendiğini, çoklarının da onu bir gerçek olarak kabul etmeye hazır olduklarını ifade ettikten sonra Darwinizm’in bilimsel statüsünü ele almış ve ulaştığı neticeyi şöyle özetlemiştir: “Darwinizm’in test edilebilir bir bilimsel teori değil, metafizik bir araştırma programı ve test edilebilir bilimsel teoriler için olası bir çerçeve olduğu sonucuna vardım.” (Popper, <i>Unended Quest-An Intellectual Autobiography</i>, s. 195)</p>
<p>Ünlü felsefeci Bernard Russell’ın tesbiti de buna yakındır: “Evrimcilik şu ya da bu biçim altında çağımızın ağır basan inancıdır. Siyasetimize ve yazınımıza egemen olduğu gibi felsefemize egemen olmakta da onlardan geri kalmaz… Evrimcilik, göstermeye çalışacağım gibi, gerek yöntemiyle gerekse ele aldığı sorunlarla gerçek bir bilim değildir.” (Russell, <i>Dış Dünya Üzerine Bilgimiz</i>, s. 18-19)</p>
<p>Prof. Dr. Caner Taslaman, evrim teorisinin niye bilimsel kriterleri karşılamadığını detaylı olarak şöyle açıklar: “Bilimsel kriterleri karşılayan bir teoriden beklenen en önemli özelliklerden biri, teorinin öngörülerde bulunabilmesidir. Oysa evrim teorisi ile hiçbir öngörüde bulunulamaz. Örneğin tamamen izole bir adaya kurbağa, kelebek, fare, timsah gibi birçok canlıyı alıp bıraktığımızı düşünelim. Evrim teorisine dayanarak bu canlılardan hangi tür bir canlının türeyeceğine dair bir iddiada bulunulamamaktadır. Hiç kimse bu canlılardan şu kadar yıl sonra at, şu kadar yıl sonra insan, şu kadar yıl sonra bir kuş oluşur diyemez. Bazıları cevap olarak, evrim çok uzun sürede oluştuğu için, böyle bir öngörünün gerçekleştirilemeyeceğini söyleyebilir. Bu savunma, evrim teorisinin yanlışlanamayacağının bir ifadesi olabilir ama diğer yandan evrim teorisinin doğrulanmasının da mümkün olmadığı -klasik bilimsel kriterleri karşılamadığı- anlamına gelir. Buradaki sorun aslında bundan da fazladır. Evrim teorisine dayanarak, adaya konulan canlılardan, bir milyon yıl sonra bir fil oluşacağı söylenirse, bu öngörü, gözlenerek doğrulanması mümkün olmayan bir niteliktedir; oysa evrim teorisine dayanarak gözlenmesi mümkün olmayan bu tip bir öngörüde bulunmak bile mümkün değildir. Çünkü evrim teorisinin yasaları yoktur ve matematiksel ifadeleri olan yasalar olmadan bir öngörüde bulunmak mümkün değildir. (Taslaman, <i>Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı</i>, s. 144)</p>
<p><i>Darwin’s God-Evolution and the Problem of Evil</i> (Darwin’in Tanrısı) kitabının yazarı Cornelius Hunter da bu kitabında Darwinizmin bilimsel olmadığını, bilim dışı savlara yaslandığını açıklamış, onun nasıl bir metafiziksel ön kabule dayandığını, Tanrı’yla ve dogmalarla ilişkili olduğunu göstermeye çalışmıştır.</p>
<p>British Natural History Museum’da çalışmış kıdemli bir fosilbilimci olan Colin Patterson’ın, 5 Kasım 1981’de Amerikan Tabiat Tarihi Müzesinin açılışında söylediği şu sözler oldukça ilginçtir: “Geçen yıl âniden bir şeyi kavradım. 20 yıldan fazla bir süredir evrim üzerine çalıştığımı düşünmüştüm. Bir sabah uyandım ve sanki gece bir şey olmuştu. Birden düşünmeye başladım. Bu evrim zırvası üzerine 20 yıldır çalışmaktaydım, ama bu konuda bildiğim tek bir şey bile yoktu. Bu kadar uzun bir süre yanlış yolda gidebileceğimi fark etmek tam bir şoktu… Bu salonda bulunan birçok insan sanırım itiraf edecektir ki eğer son birkaç yıl içinde bu konu hakkında düşünmüşseniz, evrimi bir bilgi olarak görme noktasından bir inanç olarak kabul etme noktasına gelmişsinizdir. Biliyorum ki bu düşünce benim için geçerli olduğu kadar birçoğunuz için de geçerlidir… Evrim sadece hiçbir bilgi taşımamakla kalmaz, bir bakıma bilgi karşıtlığını da bünyesinde bulundurur.” (Jeremy Rifkin, <i>Darwin’in Çöküşü</i>, s. 83)</p>
<p>Bütün bunlar da açıkça gösteriyor ki evrime karşı gelenler iddia edildiği gibi olgularla ve gerçeklerle savaşmadıkları gibi, evrim teorisi de Dünya’nın yuvarlak olması ve Güneş’in etrafında dönmesi gibi ispatlanmış kesin bir gerçek değildir. (<i>Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği</i>, s. 23) Evrim teorisi bilim değil, bilim felsefesidir. Çünkü bilimsel verilerin yorumuna dayanır. İçinde, ispatlanmamış ve ispatlanması da mümkün olmayan faraziyeler, spekülasyonlar ve hatta dogma ve inançlar barındırır. Bu sebeple bazı araştırmacılar evrim teorisinin, bilim derslerinde değil, bilim felsefesinde okutulması ve öğretilmesi gerektiğini savunurlar.</p>
<p>Bilimsel çalışmaların, bilim adamının önceden sahip olduğu kanaat ve inançlarından ayrılmasının hiç de kolay olmadığı sıklıkla ifade edilir. Evrim teorisi açısından bu iddianın doğruluğunda şüphe yoktur. Çünkü evrimciler, peşin hükümle araştırmaya başlar, bütün bilimsel bulguları kendi teorilerini destekleyecek şekilde yorumlar, abartır ve hatta bazen de çarpıtırlar. Evrime öyle güçlü bir inançları vardır ki teorilerinin bilimsel ve metodolojik bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini dahi düşünmezler. Kesin bilgi ile yorumu birbirinden ayırmaya da yanaşmazlar. İdeoloji, felsefe ve dinlerde bu tür tavırlar bir yere kadar kabul edilebilir olsa da, bilimsellik iddiasındaki bir meselenin bağnazlık ölçüsünde savunulması ve seküler bir din haline getirilmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir tavır değildir. Çünkü bu ölçüde taassubun yaşandığı bir konuda yeni kuram ve değerlendirmelere yer yoktur.</p>
<p>Phillip E. Johnson’ın evrimcilere yaptığı şu hatırlatmalar oldukça yerindedir: “Önemli konuları hesap dışı tutarak, muhaliflerle alay ederek ve halihazırda el üstünde tutulan teoremlerin lehinde ve aleyhindeki kanıtları öğrenmekten insanları men ederek bilimi savunamazsınız. Savunmayı hak eden bilim, kendi metotlarıyla eleştirilmekten korkmayan bilimdir. Bu metotlar, mantıklı savlama, açık ve kesin tanımlar, tekrarlanabilir deneyler ve tarafsız bilimsel sorgulamayla çözülecek tüm sorulara açık bir zihin. Bilimin gerçek metotlarından başka metotlarla kimi teoremleri ve kuramları savunabilirsiniz ama bu yolu tuttuğunuzda sonunda savunduğunuz şeyin bilim olmadığını görürsünüz.” (Johnson, <i>Evrim Duruşması</i>, s. 61)</p>
<p>(Devam edecek…)</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/12-yazi-evrimin-bilimselligi-ve-hakikati-2-dr-yuksel-cayiroglu/">12. Yazı: Evrimin bilimselliği ve hakikati (2) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrimin açıklayamadığı gerçekler (3) &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/evrimin-aciklayamadigi-gercekler-3-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 May 2021 14:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19782</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Son iki haftadır evrim teorisiyle izah edilmesi hiç de kolay olmayan meseleleri ele alıyoruz. Üzerinde durduğumuz alt başlıkların her biri, canlıların evrimleşerek meydana geldiklerini ileri süren tezin önünde duran&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrimin-aciklayamadigi-gercekler-3-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrimin açıklayamadığı gerçekler (3) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Son iki haftadır evrim teorisiyle izah edilmesi hiç de kolay olmayan meseleleri ele alıyoruz. Üzerinde durduğumuz alt başlıkların her biri, canlıların evrimleşerek meydana geldiklerini ileri süren tezin önünde duran önemli birer engel. Bu hafta kalan maddeleri izah ederek önümüzdeki hafta evrimin bilimselliği meselesini masaya yatırmak istiyoruz.</p>
<p><b>6: ENTROPİ (DÜZENSİZLİK) YASASI</b></p>
<p>Meselenin teknik izahını bir kenara bırakacak olursak kısaca entropi, tabiattaki düzensizliğin arttığını, bütün varlıkların zamanla yıprandığını ifade eder. Mesela canlılar yaşlanır ve ölür, arabalar paslanır, binalar yıpranır, taşlar aşınıp ufalanır. Tabiattaki bütün varlıklar zamanla dağılır, bozulur ve değişirler. Çürüyüp parçalanma er ya da geç her varlığı bekleyen mukadder sondur. Yani kâinattaki entropi (düzensizlik) tek yönlü olarak ve tersine döndürülmez bir tarzda sürekli artar. Buna Termodinamiğin İkinci Yasası da denir.</p>
<p>Entropi yasasının ifade ettiği mana, enerjinin sürekli olarak daha çok kullanılabilir bir formdan daha az kullanılabilir bir yapıya doğru değişmesidir. Bunun yol açacağı sonuç ise kâinattaki düzensizliğin her geçen gün artmaya devam etmesidir. Eğer bir yerde oluşan bir düzen söz konusu olsa bile mutlaka başka bir yerde daha büyük çapta bir düzensizlik ortaya çıkacaktır. Albert Einstein’a göre bu yasa, “bütün bilimlerin birinci kanunudur.”</p>
<p>Şu ifadeler entropi yasasının bilim adamları arasındaki genel kabulüne işaret eder: “En ünlü fizikçilere göre fiziğin en temel yasası olan entropi; başarılı bilimsel bir teori olmak için farklı bilim felsefecilerince ortaya konmuş olan gözlem ve deneye dayanma, yanlışlanabilme, öngörü yeteneği, başarılı matematiksel açıklama gibi kriterlerin hepsini karşılar.” (Taslaman, “Din Felsefesi Açısından Entropi Yasası”, <i>M.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi</i>, 30 (2006/1), s. 90)</p>
<p>Entropinin, evrimin önünde nasıl bir engel olduğu şöyle ifade edilir: “Kâinatta her şey, kendini minimum enerjiye ve maksimum düzensizliğe çekmek ister. Bu Termodinamiğin İkinci Kanunu olarak ifade edilir. Evrimcilerin iddiaları ise, bu ikinci kanuna terstir. Çünkü onlar, basitten mükemmele doğru bir gidişin olduğunu, basit yapılı canlılardan zamanla daha mükemmel ve yüksek yapılıların teşekkül ettiğini ileri sürerler. Hâlbuki bu entropi kanununa göre her şey komplekslikten basitliğe, karmaşıklıktan tekliğe doğru parçalanma ve gitme eğilimindedir.” (Âdem Atatlı, <i>Sorularla Evrim ve Yaratılış</i>, s. 59)</p>
<p>Modern yaratılışçı bilimin babası olarak kabul edilen Henry M. Morris’e göre evrimciler, bütün evreni kapsayan bu temel fizik kanununu yeterince önemsemez, mümkün olduğunca ondan söz etmez ve evrimi teşvik eden kitaplarında ona değinmezler. Bu ise yaratılışçılar açısından şaşkınlık verici bir durumdur. Bu konuda kendilerine soru yöneltildiğinde ve bir şeyler demek zorunda kaldıklarında da genellikle şu cevaplardan birini verirler:</p>
<p>(1) Termodinamiğin ikinci yasası canlı sistemlere uygulanamaz, (2) Termodinamik yalnızca istatistiksel bir ifadedir ve istisnaları mümkündür, (3) Belki İkinci Yasa eskiden işlemiyordu, (4) Belki evrenin başka bölgelerinde İkinci Yasa işlememektedir, (5) İkinci Yasa açık sistemlere uygulanmaz.</p>
<p>Morris, bu iddialara tek tek cevap verir, bunların akla ve bilime uygun olmadığını gösterir ve entropinin evrim modeli karşısında önemli bir sorun olarak durduğunu ifade eder. O, şöyle der: “Şimdi çok emin olarak, evrim olayının Termodinamiğin İkinci Yasası tarafından tümüyle olanaksız kılındığını söyleyebiliriz. Evrim modelinin bu İkinci Yasaya uydurulması olanaksızdır.” Morrise’e göre en temel tabiat yasaları karşısında evrimcileri yukarıdaki gerekçeleri öne sürmeye sevk eden sebep, evrimin sorgusuz sualsiz doğru olduğunu kabul etmeleridir. (Morris, <i>Bilimsel Yaratılışçılık</i>, s. 37-45)</p>
<p><b>7: CİNSİYET-ÇİFT VAROLUŞ</b></p>
<p>Evrimin önündeki en büyük bariyerlerden biri de canlılar dünyasındaki cinsiyettir. Farz edelim ki kendiliğinden bir canlı vücuda geldi, üremeye başladı ve uzun asırlar boyunca mutasyon ve doğal seçilim yoluyla farklı türleri meydana geldi. Her bir türün kusursuz, hatasız ve mükemmel yapıdaki dişi ve eril üyelerden oluşmasını ve bunların çiftleşebilmek için gerekli üreme organlarına sahip olmalarını tesadüflerle izaha çalışmak aklen kabul edilebilir bir ihtimal değildir.</p>
<p>Evrimi savunan bilim adamları arasında cinsiyetlerin neden ve nasıl evrimleştiği konusunda henüz kabul gören bir hipotez ve açıklama yoktur. Bazı evrimciler hiç bu konuya girmeyi istemez ve en fazla, “Bilim ileride bu sorunsalı çözecektir.” demekle yetinirler. Bir kısım tahmin ve öngörülerden yola çıkarak bu konuyu izah etmeye çalışan evrimciler olsa da, onların açıklamaları da tatmin edicilikten ve makuliyetten çok uzaktır.</p>
<p>Bölünerek çoğalma çok daha kolay olduğu hâlde tek hücreli canlıların niçin eşeyli üreyen canlılara evrildiği, bu evrimleşme sırasında niçin iki cinsiyetin ortaya çıktığı, çift varoluşun bütün türlerde kusursuz bir şekilde nasıl devam edip gittiği, bu iki cinsiyetin nasıl sürekli birlikte evrim geçirdiği, farklı cinsler arasındaki cazibe ve çekiciliğin nasıl ortaya çıktığı gibi yüzlerce soruya evrim içerisinde cevap aramanın hiçbir anlamı yoktur.</p>
<p><i>Nature</i> dergisinin fahri editörü John Maddox konuyla ilgili şöyle der: “En önemli soru cinsel üremenin ne zaman ve nasıl geliştiğidir. On yıllardır yapılan bütün tahminlere rağmen bunu bilmiyoruz.” (Antony Flew, <i>Yanılmışım Tanrı Varmış</i>, s. 111)</p>
<p>Bu sebepledir ki bazı araştırmacılar cinsiyetin ve çiftleşmenin modern evrim teorisi önündeki en büyük engellerden biri olduğunu ifade etmiş; cinsiyetin evrim için neden gerekli olduğunu anlamak için Darwinci olmayan açıklamalara ihtiyaç duyulduğunu ifade etmişlerdir. (Robber Wesson, <i>Beyond Natural Selection</i>, s. 139)</p>
<p><b>8: GÜNÜMÜZDE GÖZLENEN GERÇEKLİK</b></p>
<p>Richard Dawkins, evrim hakkında kanıt elde etmeyi şöyle bir analojiyle anlatır: “Bizler işlenen bir cinayetin ardından olay mahalline gelen dedektifler gibiyiz. Katilin davranışları çoktan tarihe karışmıştır. Dedektifin cinayete kendi gözleriyle tanık olma şansı yoktur. Dedektifin elinde olan, geride kalan izlerdir ve orada güvenilecek çokça şey vardır. Ayak izleri, parmak izleri (ve günümüzde DNA parmak izleri), kan lekeleri, mektuplar ve günlükler vardır.” (Dawkins, <i>Yeryüzünün En Büyük Gösterisi</i>, s. 22)</p>
<p>Theodosius Dobzhansky de evrime ait vakıaların bir kereye mahsus olduğunu, tekrar edilemeyeceğini ve geri dönüştürülemeyeceğini belirtirken aynı noktaya dikkat çeker. Ona göre evrimsel süreçlerin geriye dönüşümünü sağlamak, karada yaşayan bir omurgalıyı bir balığa dönüştürmek kadar imkânsızdır. (Dobzhansky, “On Methods of Evolutionary Biology and Anthropology”, <i>American Scientist</i>, volume: 46, s. 388)</p>
<p>Bu anlatıya göre evrim, geçmişin karanlık asırlarında olup bitmiş bir vakıadır. Evrimin gerçekliğini öğrenmek isteyen bilim adamlarının yapması gereken tek iş, onun arkada bıraktığı izleri takip etmektir.</p>
<p>Evrimcilerin bu yaklaşım ve bakış açısındaki boşlukları ve çelişkileri nasıl olup da fark etmediklerini anlamak mümkün değil! Şayet evrim, hem günümüzde yaşayan hem de nesli tükenen milyonlarca farklı türdeki canlıyı ortaya çıkaran tek gerçeklik ise, onun mekanizmalarının günümüzde de faaliyetini sürdürüyor; yani hâlihazırda yaşamını devam ettiren bütün canlı türlerinin evrimleşme süreçlerinin devam ediyor olması gerekir. Daha da önemlisi tıpkı fosil kayıtlarında olduğu gibi günümüzde yaşamlarını devam ettiren canlıların önemli bir kısmının da yeni türleri oluşturmak üzere yola çıkmış ara formlar olması gerekir.</p>
<p>Oysaki canlılar âleminde gezinen bir insan evrimleşmeye dair hiçbir kanıt ve hiçbir belirti göremez. Tam tersine, türler arasında aşılması imkânsız muazzam farklar bulunduğunu, her bir türün sahip olduğu doku, organ ve yapıların yerli yerinde olduğunu, organizmanın yaşamsal faaliyetlerini sürdürebilmesi adına hayatî işler gördüğünü, hiçbir türün kendi sınırlarını aşarak yeni bir oluşuma girmediğini müşahede eder.</p>
<p>Ramazan el-Buti, var olan gerçekliğin evrimi yalanladığını şu sözleriyle izah eder: “Gözlemlediğimiz gerçeklik, Darwin’in doğal seçilim ve güçlü olanın hayatta kalacağı yasası ile keskin bir karşıtlık içindedir. Geçirdiği çok çok uzun yıllara rağmen yerküresi, denizanasından maymuna, ondan insana kadar en güçlü, güçlü ve zayıf olan canlılarla hâlâ dolup taşmaktadır. Eğer bu yasa doğru olsaydı, onun en basit ve en açık muhtemel sonucu şu olurdu: Evrim süreci ve seçilimin ne kadar yavaş olduğuna bakmaksızın, canlıların tekâmülü en azından başlangıç noktasından biraz ileride olurdu. Oysaki bu başlangıç noktası çeşitli zayıf canlılarla kaynamakta ve hâlâ kendilerine has yaşam biçimini, tıpkı atalarının yaptığı gibi sürdürmektedirler.” (Bûtî, <i>Kübra’l-yakiniyyat</i>, s. 260)</p>
<p>Darwin’in takipçileri evrimin nasıl iş başında olduğunu ispatlamak için atla eşeğin çiftleşmesinden doğan katırı, bakterilerin antibiyotiklere karşı kazandığı direnci veya melezleme ve kültürleme ile yeni ırkların elde edilmesi gibi vakaları gösterirler. Ne var ki zaten bu gibi konular “evrim teorisi” başlığı altında yapılan tartışmaların mevzusu değildir. Evrimi reddedenler de türün kendi sınırları içerisinde farklı varyasyonların ortaya çıkabileceğini kabul eder. Katırın varlığı ise türleşmenin bir örneği olamaz. Çünkü katır zaten kısır olup, üreme kabiliyetine sahip bir hayvan değildir.</p>
<p>Öte yandan evrimciler, türleşmenin birkaç nesilde değil, süresi milyonlarca yılı bulacak çok uzun zaman dilimlerinde gerçekleşeceğini söyler. Fakat bu da oldukça tuzak bir ifade şeklidir. Çünkü farz-ı muhal bunu doğru kabul etsek bile, günümüzde evrimleşmenin gözlenemiyor olmasını açıklamış olmayız. Zira tarihin farklı dönemlerinde evrimleşmeye başlamış milyonlarca canlının evrimleşme süreçlerinin günümüzü de kapsaması gerekirdi. Zaten evrime karşı çıkan insanlar da, sıfır noktadan başlayıp bitişine kadar bir türün dönüşümünün gözlemlenemeyeceğini bilir. Sadece “Milyonlarca yıl önce başlamış ve hâlâ devam eden örnekler niye yok?” diye sorar.</p>
<p>Söz gelimi evrim bakış açısıyla insanı ele alacak olursak, zihnimize onlarca soru hücum eder. Geçmiş asırlarda yaşadığı iddia edilen homo’ların bir kısmı niye günümüzde varlığını sürdürmüyor? Evrimleşme homo sapiens’le durdu mu, yoksa devam mı ediyor? Durduysa niye durdu; devam ediyorsa bu evrimleşme mükemmele doğru mu ilerliyor, yoksa gerilemesi de mümkün mü? Maymun veya daha başka hayvan türleri içerisinde insan olmaya doğru yol alan canlılar var mı? Bilimin sınırları içerisinde bütün bu sorulara cevap vermenin imkânı yoktur.</p>
<p>Aslında bütün bunlar kitap satırlarında okunduğunda kulağa hoş gelebilen evrim senaryolarının gerçek hayatta hiçbir karşılığının olmadığını gösterir. Yani evrimin gerçekleştiğini gösteren ne gözlenmiş bir numune vardır ne de bizi bunu kabul etmeye zorlayan mantıkî bir zaruret söz konusudur. Tabi ki natüralist izahlar yegâne izah modeli kabul edilmediği ve materyalist gözlük takılmadığı sürece.</p>
<p><b>9: EVRİME KARŞI ÇIKAN BİLİM ADAMLARI</b></p>
<p>Darwin, teorisini ortaya attığı günden itibaren bilim camiasının önemli bir kısmını etkisi altına almış olsa da, o günden bugüne itiraz ve eleştirilerin ardı arkasının kesilmediği de bir gerçektir. Mesela<a href="http://www.dissentfromdarwin.org/"> www.dissentfromdarwin.org</a> isimli internet sitesinde “Hayatın karmaşıklığının açıklanması için kullanılan tabii seleksiyon ve tesadüfî mutasyon mekanizmalarının yeterlilikleri konusundaki iddialara şüpheyle yaklaşıyoruz. Darwin’in teorisi için delillerin dikkatli bir şekilde incelenmesi desteklenmelidir.” şeklindeki bir bildiriyle birlikte evrime karşı imza kampanyası başlatılmış ve dünyanın farklı yerlerinden 1200 civarında bilim adamı bu kampanyaya destek vermiştir. (İlgili siteden bilim adamlarının isimlerinin, branşlarının ve çalıştıkları kurum bilgilerinin yer aldığı liste indirilebilir)</p>
<p>Evrimciler de yer yer evrimin bilimsel olduğunu ifade etme adına benzer kampanyalar düzenliyor ve ortak bildiriler yayınlıyorlar. Mesela 2006 yılında 66 farklı ülkeden 68 bilim akademisinin iştirakiyle böyle bir bildiri yayınlanmıştır.</p>
<p>Aslında bilimsel olduğu ifade edilen bir meselenin bu tür yollarla insanlara benimsetilmeye, hatta dikte edilmeye çalışılması, onu bilimsel olmaktan çıkararak bir ideoloji hâline getirir. Dolayısıyla evrim aleyhinde düzenlenen imza kampanyaları onu reddetmek için makul bir sebep olmayacağı gibi, lehinde yapılanlar da onu ispatlamaz. Bilimsel bir konu ilmî yollarla ispat edilir, siyasetçi seçer gibi oy devşirerek  olmaz. Muhtemelen bilimsel bir meselenin doğruluğu veya yanlışlığı yönünde “oy kullanılmasının” veya “imza atılmasının” bilim tarihinde başka bir misali yoktur.</p>
<p>Bilimi ilgilendiren bir mesele hakkında yapılması gereken, fikir ve teorilerin bilimsel veri ve kanıtlarıyla ortaya konulması, değerlendirmenin de kamuoyuna bırakılmasıdır. Kanıtları güçlü bulan kişiler bunu kabul eder, zayıf bulanlar ise reddeder. İleri sürülen aykırı fikirler, yorum ve değerlendirmeler de bir şans olarak görülür ve teorinin daha da geliştirilmesinde veya değiştirilmesinde ya da terk edilmesinde dikkate alınır. Bilimde oylama olmaz, olmamalıdır. Böyle bir zihniyetin Galile’yi mahkûm eden Engizisyondan bir farkı yoktur. Ne var ki evrim konusu bilimin çok ötesine geçtiği, bazılarınca bir ideoloji, din ve hayat görüşü hâline getirildiği için, bu tür tuhaflıkların yaşanması da kaçınılmaz oluyor.</p>
<p>Bizim böyle bir başlık atmamızın ve evrim fikrine karşı çıkan çok sayıda saygın bilim adamının da bulunduğunu söylememizin tek amacı, evrim savunusunun bir propagandaya dönüştürülerek kamuoyunda yanlış bir algı oluşturulmasıdır. Evrim, bir taraftan tıpkı dünyanın yuvarlak olması gibi doğruluğu ispatlanmış bir yasa gibi sunuluyor, diğer yandan da evrimi ancak “dar kafalı dindarların” reddedeceği ileri sürülüyor. Tartışma programlarında evrimi reddeden tek bir bilim adamının dahi olmadığı söylenebiliyor.</p>
<p>Hâlbuki yukarıdaki imza kampanyası bile tek başına bu tür iddiaların ne kadar asılsız olduğunu ortaya koymaya yetecektir. Şayet evrim, yerçekimi kanunu veya suyun kaldırma kuvveti gibi kesin kanıtlarla ispatlanmış bilimsel bir gerçek olsaydı, bu kadar bilim adamının, kariyerini riske atma pahasına onun karşısında durması söz konusu olamazdı. Demek ki evrimin pozitif bilimin deney ve gözlem sınırlarını aşan, “yorum” ve “iman” gerektiren ayrı bir yönü var.</p>
<p>Kaldı ki evrimi kabul etmediği halde mahalle baskısından ötürü tarafsız görünmeyi tercih eden bilim adamlarının sayısı da az değildir. Everett C. Olson’un şu ifadeleri buna dikkat çeker: “Biyoloji ile meşgul olan yeni nesil arasında evrimle ilgili bugünkü düşüncelerimizin çoğuna katılmayan, bu konuyu çok önemsemeyen, çekişme ortamı doğurmanın fazla bir şey getirmeyeceğini düşünen, dolayısıyla da bu konularda fazla yazıp çizmeyen sessiz bir grup var. Bu sessiz kesimin nicelik ve niteliğini kestirmek elbette zordur. Ancak sayıların önemsiz olmadığında da şüphe yoktur.” (Olson, “Morphology, Paleontology, and Evolution”, <i>Evolution Afer Darwin</i>, 1/523)</p>
<p>Kısacası, ilk ortaya konulduğu günden itibaren her devirde evrimi kökten reddeden bilim adamları hep var olagelmiştir. Zannedildiği gibi evrim sadece dinî nedenlerle reddedilmediği gibi, ona karşı çıkanlar da sadece din adamları değildir. Bilakis bunlar arasında pek çok branşta uzmanlaşan önemli bilim adamları vardır. Özellikle son yarım asırdır Olson’un bahsettiği sessizlik bozulmuş, karşıt görüştekilerin sesi bir koroya dönüşmüş ve evrim teorisi aleyhine yazılan eserler büyük bir literatür oluşturmuştur.</p>
<p>Evrim teorisine yöneltilen kökten sorgulamalar her geçen gün daha da artmaktadır. Canlı organizmalar üzerinde yapılan araştırma ve keşifler ilerledikçe, evrim teorisinin önüne de çözümü mümkün olmayan büyük çaplı engeller çıkmaktadır. Hususiyle moleküler biyoloji, biyokimya ve genetik alanlarında sürdürülen araştırmalar, biyolojik yapıların kompleksliğini ve mükemmelliğini daha detaylı olarak önümüze sermekte, bu yapıların tesadüfler sonucu ortaya çıkmasının imkânsızlığını daha net göstermektedir.</p>
<p>Prof. Dr. İrfan Yılmaz, değişmeye başlayan tabloyu şu sözleriyle resmeder: “Darwinizm’e karşı geçmişte pek çok insan sadece dinî kaynaklara dayanan itirazlar öne sürerdi. Teorinin savunucuları ise, bugüne kadar bilimin kendi taraflarında olduğunu iddia ederlerdi. Oysa 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren elde edilen şaşırtıcı ilmî tespitler, tabloyu tersine çeviriyor. Bugün Darwin’e karşı itirazımız, bilmediklerimizden değil, bildiklerimizden kaynaklanıyor. Dogmatik düşünce yolunu seçenler ise artık Darwinistler. Biz onlara, canlılığın plânlı ve programlı yaratıldığını gösteren ilmî deliller sunuyoruz, onlar ise bunları, sadece felsefî ve ideolojik dünya görüşleri sebebiyle reddediyorlar.” (<i>110 Soruda Yaratılış ve Evrim Gerçeği</i>, s. 388)</p>
<p>Fransız Bilimler Akademisi’nin (French Academy of Sciences) eski başkanlığını ve 28 ciltlik meşhur Traité Zoologie eserinin editörlüğünü yapan biyolog Pierre P. Grassé, yaptığı şu değerlendirmede evrime “sahte bilim” demekten kaçınmamıştır: “Biyologlar, sosyologlar ve filozoflar arasında tutunmasına rağmen biyolojik evrimin doktrinleri objektif ve kapsamlı bir eleştiriye karşı koyamaz. Bu doktrinler ya gerçekle çatışmakta ya da ilgilendiği temel problemleri çözememektedir. Gizli-saklı varsayımların, ham, hatta yanlış dayanaklı sonuçların bazen iyi, bazen kötü kullanımıyla sahte bir bilim meydana getirildi. Bu sahte bilim, biyolojinin tam kalbine kök salmakta ve temel kavramların kesinliğinin kanıtlandığına -ki kanıtlanmamıştır- samimiyetle inanan birçok biyokimyacı ve biyoloğu yanlış yöne sürüklemektedir.” (Grasse, <i>Evolution of Living Organisms</i>, s. 202)</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrimin-aciklayamadigi-gercekler-3-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrimin açıklayamadığı gerçekler (3) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrimin açıklayamadığı gerçekler (8. yazı) &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/evrimin-aciklayamadigi-gercekler-8-yazi-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 May 2021 10:00:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19551</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bütün hayvan türlerinin müstakil olarak Allah tarafından yaratıldığını kabul eden, türler arası geçişin mümkün olmadığı görüşünde olan  ve dolayısıyla evrimi reddeden bilim adamları sadece evrimcilerin ileri sürdükleri kanıtların zayıflığını ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrimin-aciklayamadigi-gercekler-8-yazi-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrimin açıklayamadığı gerçekler (8. yazı) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bütün hayvan türlerinin müstakil olarak Allah tarafından yaratıldığını kabul eden, türler arası geçişin mümkün olmadığı görüşünde olan  ve dolayısıyla evrimi reddeden bilim adamları sadece evrimcilerin ileri sürdükleri kanıtların zayıflığını ve geçersizliğini göstermekle kalmamış; aynı zamanda evrim teorisiyle cevaplanması mümkün olmayan çok önemli kanıtlar üzerinde durmuş, bunların evrim teorisini geçersiz kılacağını ifade etmişlerdir. Evrime yöneltilen en güçlü itirazlar yaratılışı ve tasarımı savunan Batılı bilim adamlarından gelmiştir. Özellikle Amerika’da evrim aleyhine önemli çalışmalar yapılmış; “Creation Research Society”, “Bible Science Association”, “Institute for Creation Research” ve “Discovery Institute” gibi kurumlar aracılığıyla evrimcilere önemli cevaplar verilmiştir.</p>
<p>Evrim, hiçbir zaman Batı’daki ölçüde Müslümanlar arasında kabul görmediği ve geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmediği için, İslâm dünyasında evrime karşı yapılmış çalışmalar da oldukça sınırlıdır. Bunlar da büyük ölçüde Batılı çalışmalardan istifade edilerek hazırlanmıştır. Bazıları, Müslümanları, evrim aleyhine yapmış oldukları çalışmalarda, Hristiyan dünyanın üretmiş olduğu argümanları kullanmakla itham eder. Ne var ki böyle bir itham ve itirazın elle tutulur makul bir tarafı yoktur. Çünkü önemli olan, bir kanıtın kimin tarafından ortaya konulduğu değil; onun makuliyeti ve bilimsel değeridir.</p>
<p>Kimileri de yaratılışı savunan kanıtların yeterince bilimsel olmadığını, gözlem ve deney yoluyla ispat edilmesi mümkün olmayan argümanlardan oluştuğunu iddia ederler. Onların bu itirazlarının temel dayanağı, evrimi reddedenlerin alternatif olarak yaratmayı savunmalarıdır. Yaratma ise hiçbir zaman deney ve gözlem yoluyla kesin olarak ispat edilemez. Edilseydi, zaten bunun adı iman olmazdı. Çünkü herkes ister istemez Allah’ın varlığını kabul etmek zorunda kalırdı. Özellikle ilk yaratma, insanların şahit olmadığı gaybî bir mesele olduğu için, onun varlığı ancak vahiyle bilinebilir.</p>
<p>Aslında evrimcilerin büyük çoğunluğu kendi kanıtlarındaki zayıflıkların farkındadır. Fakat onlara göre “eldeki en iyi açıklama budur.” Tabi ki natüralist bilimin imkânları dâhilindeki en iyi açıklama. Yani evrimcileri, yaratılış etrafında dile getirilen argümanları reddetmeye sevk eden temel sebep, pozitivist ve natüralist metoda sıkı sıkıya bağlılıklarıdır.</p>
<p>Bununla birlikte aşağıdaki izahlarda da görüleceği üzere, yaratılış ve tasarımı savunanların ortaya koydukları argümanlar, evrimci argümanlara nazaran çok daha tutarlı, makul ve kabul edilebilirdir.</p>
<p><b>1: HAYATIN KÖKENİ</b></p>
<p>Bugüne kadar evrimcileri en çok zorlayan konu, hayatın kökeni olmuştur. Onlara göre canlılar âlemindeki bütün oluş ve değişimler tabiatın sınırları içinde izah edilmesi gerektiği için, ilk canlı varlığın da tabii güçlerin ve tesadüfün eseri olması gerekir. Evrimciler şimdiye kadar ilk canlı varlığın (biyogenez) nasıl oluştuğu etrafında birbirinden farklı çok sayıda hipotez ortaya atmış olsalar da olasılık ihtimalleri içerisinde bunların kabul edilebilmesi hiç de mümkün gözükmemektedir.</p>
<p>Evrimin en ateşli savunucularından biri olan Richard Dawkins bile bu konuda şunları yazar: “Evrimin başladığından beri nasıl işlediği konusunda pek çok şey biliyoruz, Darwin’in bildiklerinden çok daha fazlasını. Ama evrimin ilk olarak nasıl başladığı konusundaki bilgilerimiz Darwin’inkilerden pek fazla değil. Evrimin bu gezegende başladığı o tarihî olaya ışık tutan hiçbir kanıtımız yok. Bu olağanüstü nadirlikte bir olay olabilir. Yaşamın sadece bir kez ortaya çıkmış olması yeterlidir ve bildiğimiz kadarıyla gerçekten de bir kez çıktı.” (Dawkins, <i>Yeryüzünün En Büyük Gösterisi</i>, s. 376)</p>
<p>Evrimciler, canlı bir organizmanın kendi kendine oluşmasının mümkün olduğunu göstermek için birçok deney yapmış olsalar da her deneyle birlikte ümitleri biraz daha tükenmiştir. Rus biyokimyacı Alexander I. Oparin ile İngiliz biyokimyacı J. B. S. Halden canlılığın başlangıcını materyalist bir yaklaşımla izah etmeye çalışan ilk bilim adamlarıdır.</p>
<p>Onlardan sonra ise Stanley L. Miller ile Harold Urey tarafından Chicago Üniversitesi’nde yapılan deney meşhur olmuştur. Bu deneyde Miller ve Urey oluşturdukları düzenekte proteinlerin yapı taşı olan bazı aminoasitlerin kendi kendine oluştuğunu söylemiş ve uygun atmosferik koşullar sağlandığı takdirde bazı organik moleküllerin kendiliğinden ortaya çıkabileceğini iddia etmişlerdir. Ne var ki onların bu deneyine birçok itiraz yöneltilmiştir. İlk atmosferik koşulların Miller’in simülasyonuyla hiç alakasının olmadığı, Miller’in yanlış gaz karışımı kullandığı ileri sürülmüştür.</p>
<p>Kaldı ki kendi kendine aminoasitlerin oluştuğunu ispat etmek de ilk canlılık adına hiçbir şey ifade etmez. Aminoasitlerin varlığı, hücrenin meydana gelmesi adına olağanüstü karmaşık bir sürecin daha ilk basamağıdır. Yüzlerce doğru tür aminoasitin doğru bağlar ile doğru sırada ve doğru bir şekilde bir araya gelerek protein molekülünü oluşturması gerekir. Özel bir görev için hazırlanmış enzimler ve dizilimin şifresini veren DNA kodu olmaksızın bunun ihtimali yoktur. İşe yarar tek bir proteinin oluşma şansı 10<sup>165 </sup>olarak hesaplanmıştır.</p>
<p>Glaskow Üniversitesi’nden Alexander G. Cairns-Smith kendi kendine bir proteinin oluşma zorluğunu şöyle anlatır: “Beş milyar yıl önce bütün dünya tamamen aminoasit dolu olsaydı ve üzerinde başka hiçbir şey bulunmasaydı ve dünyanın tarihi boyunca bu aminoasitler her saniyede 10 birleşme yapsaydı bile, tek bir protein molekülünün, mesela sadece bir insülin molekülünün tesadüfen meydana gelme ihtimali, sıfıra yakın derecede düşük olurdu.” (Sarsılmaz, <i>Yaratılış Gerçeği</i>, s. 367)</p>
<p>Ne var ki tek bir proteinin ortaya çıkması da canlılık adına hiçbir şey ifade etmez. Ardından aynı süreçlerle farklı vazifeleri görecek farklı yapılarda yüzlerce proteinin meydana gelmesi ve bunların her birinin hücrede rol alacak özel bir yapı ve biçime sahip organelleri oluşturması gerekir. Günümüzde bilinen en küçük hücre dahi 600 civarında proteine sahiptir.</p>
<p>Fakat bu da yeterli değildir. Çünkü hücrenin meydana gelebilmesi için nükeotitlerden meydana gelen DNA ve RNA’ya ihtiyaç vardır. Her bir nükleotit, bir fosfat, beş karbonlu bir şeker ve bir azotlu organik bazdan oluşur. DNA’nın meydana gelmesi için milyonlarca nükleotitin yine uygun ve ölçülü bir şekilde bir araya gelmesine ihtiyaç vardır. Hücre içerisindeki organeller oluştuktan sonra hücrenin dış dünyadan müstakil bir yapı hâline gelebilmesi için oldukça özel bir yapıya sahip bir zarla çevrilmesi gerekir ki bunu sağlayan da yağlardır. Problem bir şekilde tesadüfen bir hücrenin oluşmasıyla da bitmiyor. Bu hücrenin dış etkilerden korunmasına, beslenmesine, enerji elde etmesine, çoğalmasına ihtiyaç vardır.</p>
<p>Yani belirli atomlar belirli sayılarda bir araya gelerek aynı anda aminoasit, şeker, yağ ve nükleotit gibi molekülleri oluşturacak, bunlar yine tesadüfen belirli sayı ve ölçülerde bir araya gelerek çok daha kompleks molekülleri oluşturacak, bunlar da bir araya gelerek âdeta kendi içerisinde büyük bir fabrika gibi çalışan, içinde harika bir işleyiş ve düzenin bulunduğu hücreyi oluşturacaklar. İşin tuhaf tarafı her biri ayrı bir imkânsızlığı içeren binlerce tesadüf aynı anda, aynı zamanda ve aynı mekânda gerçekleşecektir.</p>
<p>Kısacası bir hücrenin ortaya çıkabilmesi için binlerce (atomlar açısından meseleye bakarsak milyarlarca) doğru parçanın, doğru bir şekilde, doğru bir zamanda, doğru bir yerde bir araya gelmeleri gerekir ki aklı başında hiçbir kimsenin bunu muhtemel görmesi mümkün değildir. Amerikalı jeofizikçi Harold J. Morowitz’e göre tamamen doğru moleküllerin bulunduğu bir okyanus içinde en basit bir hücre yapmak için gerekli olan ihtimal 10<sup>399.999.866</sup>’da birdir. (Sarsılmaz, <i>Yaratılış Gerçeği</i>, s. 364) Matematikçilerin 10<sup>50</sup> üzeri rakamları imkânsız kategorisinde değerlendirdiğini ifade etmek gerekir.</p>
<p>John Lennox, 10<sup>40</sup> sayısının ifade ettiği olasılığın gerçekleşme şansını şöyle bir misalle anlatır: Bütün Amerika kıtasını bozuk parayla kaplayıp bunu (380.000 km uzaklıktaki) Ay’a kadar bir sütun şeklinde yükseltin, aynı şeyi eş büyüklükteki bir milyar tane kıta için daha yapın. Bir bozuk parayı alın ve kırmızıya boyadıktan sonra bu milyarlarca sütundan birinin içine koyun. Sonra da gözü bağlı bir arkadaşınıza onu bulmasını söyleyin. Bulma ihtimali, buradaki ihtimale (10<sup>40</sup>‘ta 1’e) ancak o zaman eşit olacaktır. (Lennox, <i>Aramızda Kalsın Tanrı Var</i>, s. 96)</p>
<p>Bırakalım hiçbir canlılık eserinin olmadığı bir zaman diliminde milyarlarca belirli cins atomun bir araya gelerek molekülleri ve hücreyi oluşturmasını; günümüzde her çeşit organik molekülü diğer canlılardan temin etme şansı olmasına ve her tür teknik ve teknolojik imkân bulunmasına rağmen yine de bilim adamlarının bir hücre yapmaktan aciz olduklarını ifade etmek gerekir. Yani evrimcilerin bizden beklediği, günümüzün son teknoloji bilgisayarlarıyla donattıkları laboratuvarlarda üretemedikleri canlıyı, akıl ve şuurdan yoksun tabiatın ürettiğine inanmamızdır.</p>
<p>Fred Hoyle, Miller-Urey deneyinin, yaşamın başlangıcını kanıtlamaktan çok uzak olduğunu, kompleks canlı varlıkların ortaya çıkışındaki büyük sıçramanın nasıl gerçekleştiğine dair hiçbir kanıt bulunmadığını ve kendi fikrine göre bundan sonra da bulunamayacağını ifade ettikten sonra bunun zorluğunu şöyle bir misalle anlatır: Ona göre kendiliğinden canlılığın meydan gelme şansı, tüm parçaları birbirinden dağınık bir şekilde bir hurdalıkta bulunan Boeing 747’nin, avluda esen bir kasırgayla monte edilerek uçmaya hazır hâle gelme ihtimalinden bile çok küçüktür. (Hoyle, <i>The Intelligent of the Universe</i>, s. 18-19)</p>
<p>Yaşamın kökeni üzerine araştırmalar yapan biyokimyacı Klaus Dose da, uzun yıllardır bu alanda yapılan deneylerin çözüm getirmekten ziyade problemin ne kadar büyük olduğunun farkına varılmasına yol açtığını ifade eder. Ona göre bu alanda ortaya konulan teoriler ve yapılan deneyler üzerine yürütülen büyük tartışmalar ya bir çıkmaza saplanmakta ya da bilginin yetersiz olduğu itirafı ile neticelenmektedir. (Dose, “The Origin of Life”, <i>Interdisciplinary Science Reviews</i>, 1988, volume: 13, s. 348)</p>
<p>İnsan genom projesine başkanlık yapmış olan genetikçi Francis Collins de kendini kopyalayabilen organizmaların ilk defa nasıl ortaya çıktığını sorduktan sonra, “Dürüst olmak gerekirse henüz bunu bilmiyoruz.” demiş, ardından da şu andaki hiçbir hipotezin hayatın başlangıcını izah edemediğini, yapılan olasılık hesaplarının imkânsıza yakın sonuçlar vermeye devam ettiğini itiraf etmiştir. (Collins, <i>The Language of God</i>, s. 90)</p>
<p><i>The Mystery of Life’s Orgin</i> isimli eserin yazarı Profesör Walter Bradley, kendisiyle yapılan bir röportajda şunları söylemiştir: “Bilimin, hayatın nasıl başladığına dair en ufak bir fikri bile yok. Sanırım hayatın natüralistik bir biçimde ortaya çıktığına inananlar, mantıken bir akıllı tasarımcının olduğunu çıkarsayanlara nazaran çok daha fazla imanlarıyla hareket ediyorlar.” DNA’nın moleküler yapısını keşfeden Nobel ödüllü biyokimyacı Francis Crick ise hayatın kökeninin bir mucize olarak görünmeye devam ettiğini belirtmiştir. (Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 58-59)</p>
<p>İlk canlının maddî sebeplerle ortaya çıkışının izah edilemeyeceğini gören bazı evrimciler, canlılığın dünyaya bir meteor vasıtasıyla uzaydan geldiğini iddia etmişlerdir. Ne var ki bu sefer de uzayda canlılığın nasıl başladığı sorusu gündeme gelecektir. Biyogenezin maddi süreçlerle açıklanamayacağını gören bazı evrimciler ise, “Olanın olasılığı olmaz.” diyerek bu konu üzerinde konuşmanın gereksiz olacağını ileri sürerler. Onlara göre nasıl olduysa olmuş ve canlılık yeryüzünde meydana gelmiştir. Bunun izahını yapmak bilimin işi olmamalıdır.</p>
<p>Evrimcilerin işinin zorluğu sadece tek bir hücrenin oluşumunu izah etmekle de sınırlı değildir. Farklı özelliklere sahip milyonlarca/milyarlarca hücrenin bir araya gelerek dokuları, organları, sistemleri ve mükemmel canlı organizmalarını ortaya çıkarması gerekiyor. Kaldı ki burada söz konusu olan tek bir canlı organizma da değildir. Aralarında müthiş bir dengenin, iş bölümünün, yardımlaşmanın söz konusu olduğu milyonlarca farklı canlı türü söz konusudur. Bütün bu süreçlerin meydana gelmesini ne maddeyle ne tesadüflerle ne de tabiat yasalarıyla izah etmenin aklen mümkün bir tarafı yoktur.</p>
<p>Evrimciler, bir canlının kendi kendine oluşabileceğini akla yaklaştırmak için sürekli canlıyla cansız varlıklar arasındaki farkın sanıldığı kadar da büyük olmadığını anlatmaya çalışırlar. Mesela şu ifadelere bakalım: “Canlı ile cansız arasındaki tek fark, bu etiketleme farkıdır. Bilimsel temelde ise hiçbir farkları yoktur; sadece biz de bu tanıma uygun bir varlık olduğumuz için, “canlılık” tanımı bize özel anlamlar ifade etmektedir. Doğa açısından ise bir anlamı bulunmamaktadır… Her ne zaman oluşmuş olurlarsa olsunlar, günümüzde değerleri aşırı miktarda abartılan bu genetik materyalin tamamen doğal süreçlerle var olabileceği bilinmelidir.” (Bakırcı, <i>Evrim Kuramı ve Mekanizmaları</i>, s. 72)</p>
<p>Oysaki moleküler biyolojideki gelişmelerle birlikte hücrenin baş döndürücü muhteşem yapısı çok daha iyi keşfedilmiş, canlılık dediğimiz şeyin sanıldığı kadar basit olmadığı çok daha iyi anlaşılmıştır.</p>
<p>Sözün özü şu anda bilim adamları yaşamın nasıl başladığını bilmedikleri gibi, nasıl başlayabileceği noktasında da üzerinde ittifak edilmiş hipotezlere sahip değillerdir. Bunun sebebini şu âyet-i kerime çok güzel açıklar: <i>“Ben onları göklerin ve yerin yaratılışına tanık etmediğim gibi, kendi yaratılışlarına da şahit kılmadım.”</i> (Kehf sûresi, 18/51)</p>
<p>Nobel ödüllü biyokimyacı Albert Szent-Gyorgyi’nin ifadesiyle süre ne kadar uzun olursa olsun, rastgele dizilen tuğlalar hiçbir zaman bir şato veya tapınak inşa edemez. Taştan tuğladan yapılmış bir binadan bin kat daha kompleks ve daha mükemmel olan bir hücrenin şuursuz atomların rastgele bir araya gelmesiyle oluşacağını iddia etmek ancak aklı gözüne inmiş materyalist bilim adamlarının iddia edeceği bir tez olabilir.</p>
<p><b>2: İNDİRGENEMEZ KOMPLEKSLİK</b></p>
<p>İndirgenemez komplekslik (irreducible complexity) kavramı mikrobiyolog Michael Behe ile ön plana çıkmıştır. İlk defa 1996 yılında neşredilen <i>Darwin’s Black Box-The Biochemical Challenge To Evolution</i> isimli eser, içerdiği kanıtlar ve entelektüel gücü itibarıyla evrim teorisine en ciddi meydan okumalardan biridir. Bu yüzden eser, yayınlandıktan kısa bir süre sonra bilim dünyasında ciddi yankı yapmış ve çok satanlar arasında yerini almıştır. Behe’nin bu çalışması <i>National Review</i> dergisi tarafından 20. yüzyılın en iyi yüz kitap listesinde yerini almıştır. (https://www.nationalreview.com/1999/05/non-fiction-100/)</p>
<p>İndirgenemez komplekslik, birbiriyle uyumlu farklı bileşenlerden oluşan temel bir sistemin, onu oluşturan parçalardan birinin çıkarılması durumunda bütünüyle işlevini yitirecek olmasını ifade eder. Behe, bu durumu fare kapanıyla misallendirir. Ona göre tahta platform, yay, yakalayıcı, metal çubuk gibi parçalardan oluşan fare kapanının işlevsel olabilmesi için bütün bu parçaların eksiksiz olarak bir arada bulunması ve uyumlu bir şekilde birbirine monte edilmiş olması gerekir. Bunlardan birinin bile eksik olması durumunda kapan çalışmaz.</p>
<p>Behe’ye göre hücre ve onun içerisinde yer alan biyolojik sistemler/moleküler makinalar insan eliyle yapılmış sistemlere nazaran çok daha kompleks yapılardır. Bunların vazife ve fonksiyonlarını yerine getirebilmeleri için sistemi oluşturan bütün parçalarının eksiksiz bir şekilde aynı anda mevcut olmaları, sırasıyla ve doğru bir şekilde bir araya gelmeleri gerekir. Behe şu ifadeleriyle birbirine bağlı moleküler makinaların evrim teorisiyle meydana gelemeyeceğini, yani küçük değişimlerle adım adım oluşamayacağını ifade eder:</p>
<p>“Eksiltilemez karmaşıklıktaki bir sistem, daha ilkel bir sistemin küçük, başarılı değişimleri ile doğrudan meydana gelemez. Çünkü değişime önayak olan bu başlangıç sisteminin eksik parçaları nedeniyle, fonksiyonunu devam ettirmesi mümkün değildir. Eksiltilemez karmaşıklıktaki kompleks bir biyolojik sistem, Darwinci evrime karşı güçlü bir meydan okumadır. Doğal seleksiyon, daha önceden çalışır hâlde olan sistemleri seçeceği için, eğer bir biyolojik sistem aşama aşama gelişemiyor ve fonksiyonunu gerçekleştiremiyorsa, bu durumda bütün bir ünite olarak oluşmuş olması gerekir. Bu durumda doğal seleksiyonun bir anlamı da olmayacaktır.” (Behe, <i>Darwin’in Kara Kutusu</i>, s. 48)</p>
<p>Behe, moleküler sistemlerin nasıl basitleştirilemez ve eksiltilemez karmaşık yapılar olduğunu, dolayısıyla evrimleşerek oluşamayacaklarını hücredeki tüycükler, bakteri kamçısı ve kanın pıhtılaşması gibi müşahhas örnekler üzerinden detaylı bir şekilde izah eder. Mesela kanın doğru zamanda ve doğru yerde pıhtılaşması için birbirinden bağımsız çok sayıda proteinin ortak bir çalışma yürütmesine ihtiyaç vardır. Bunlardan herhangi birinin eksilmesi veya zarar görmesi sistemin işleyişini durduracaktır.</p>
<p>Bir motor gibi vazife gören ve dönerek bakterinin suda hareket etmesini sağlayan bakteri kamçısı da oldukça kompleks bir yapıya sahiptir. Kürek, pervane ve motor olmak üzere üç temel parçadan oluşur. Bu parçaların her biri de belirli tip yüzlerce proteinin uygun bir şekilde birbirine bağlanmasıyla meydana gelir. Bu parçalardan birinin eksikliği dahi sistemi dumura uğratır. Dolayısıyla böyle bir sistemin evrimleşerek adım adım oluşması mümkün değildir.</p>
<p>Moleküler biyoloji sayesinde hücrenin yapısı aydınlatıldıkça bilim adamları, daha önce hayal bile edemeyecekleri nasıl karmaşık ve mükemmel bir sistemle karşı karşıya olduklarını daha iyi anlıyorlar. Zira içindeki organellerin her biri ayrı birer moleküler makine olan hücre, nakil sistemleri, üretim hatları, enerji santralleri, rafineleri, genetik bilgi bankası ve savunma mekanizmalarıyla en büyük şehirlerden bile daha kompleks bir yapıya sahiptir. İçerisinde saniyede üç bin kimyevi reaksiyon meydana gelir. Böyle muhteşem bir yapının düzen ve ahenginin bozulmadan uzun bir zaman içerisinde farklı parçaların kademe kademe bir araya gelmesiyle oluşabileceğini hayal etmek dahi mümkün değildir.</p>
<p>Behe bu durumu şöyle tasvir eder: “Biyokimyanın gelişmesiyle, aslında evrim teorisinin kesinlikle açıklayamadığı bir dünya ortaya çıkmıştır. Hücre içindeki iplikçikler, görme, kan pıhtılaşması, hücre içi nakil gibi pek çok sistem biyokimyasal dünyanın ince ince donatılmış, birbiriyle bağlantılı parçalardan oluşan kimyasal mekanizmaları içerdiğini göstermektedir. Bu gelişmelerle, evrim teorisinin mikrobiyolojik düzeyde hiçbir dayanağı kalmamıştır.” (<i>Darwin’in Kara Kutusu</i>, s. 5)</p>
<p>Filozof Anthony Flew, 50 yıl boyunca ateist olarak yaşadıktan sonra dine dönüşünün sebebini biyologların DNA araştırmalarına bağlar ve şöyle devam eder: “Bu araştırmalar, hayatın ortaya çıkması için gereken düzenlemelerdeki olağanüstü komplekslilik nedeniyle bu işin içinde zekânın olması gerektiğini ispatlamışlardır.” Aynı şekilde kozmolog Allan Sandage, 50 yaşında dine dönüşünü şöyle izah eder: “Dünya, her bir sistemi ile ve bu sistemlerin aralarındaki bağlantılar ile sadece tesadüfe hamledilemeyecek kadar komplekstir. Her bir organizmada hayatın varlığının tüm o düzeniyle en güzel şekilde oluşturulduğuna ikna oldum.” (Lennox, <i>Aramızda Kalsın Tanrı Var</i>, s. 242)</p>
<p>İndirgenemez komplekslik sadece hücre seviyesinde ele alınacak bir mesele değildir; gözün yapısından, midenin gıdaları sindirme faaliyetine, kalbin kan pompalamasından böbreklerin kanı süzmesine, dolaşım sisteminden solunum sistemine kadar bütün doku, organ ve sistemleri aynı şekilde kompleks birer biyolojik makine olarak görebiliriz. Darwin, <i>Türlerin Kökeni</i>’nde, “Çok sayıda, ardışık ve küçük değişikliklerle oluşamayacak bileşik bir organın varlığı gösterilebilseydi, teorim kesinlikle çökerdi.” demiştir. (s. 216)</p>
<p>Günümüzde pek çok bilim adamı tarafından, hücredeki en küçük biyolojik makinelerin bile Darwin’in bahsettiği şekilde evrimleşerek tesadüfen meydana gelemeyeceği gösterilmiştir. Michael Behe, dünya kütüphanelerinin katalogları ve bilgisayar arşivleri üzerinde yaptığı araştırmalar neticesinde, karmaşık biyokimyasal sistemlerin evrimleşme sonucu nasıl oluştuğunu açıklayan herhangi bir eser ve çalışmaya rastlamadığını ifade etmiştir. (s. 183)</p>
<p>(<i>Devam edecek…</i>)</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrimin-aciklayamadigi-gercekler-8-yazi-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrimin açıklayamadığı gerçekler (8. yazı) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrim teorisinin kanıtları (5. Yazı) &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/evrim-teorisinin-kanitlari-5-yazi-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 May 2021 10:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19248</guid>

					<description><![CDATA[<p>Charles Darwin’in evrim teorisini ispatlama adına en fazla üzerinde durduğu delil, canlılar arasındaki benzerliklerdir. O gün için henüz DNA yapısı bilinmediği ve genetik bilimi ortaya çıkmadığı için, Darwin daha ziyade&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrim-teorisinin-kanitlari-5-yazi-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrim teorisinin kanıtları (5. Yazı) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Charles Darwin’in evrim teorisini ispatlama adına en fazla üzerinde durduğu delil, canlılar arasındaki benzerliklerdir. O gün için henüz DNA yapısı bilinmediği ve genetik bilimi ortaya çıkmadığı için, Darwin daha ziyade anatomik ve morfolojik benzerlikler üzerinde durmuştur. Ona göre çeşitli türler arasında görülen sayısız benzerlikler ayrı ayrı kazanılmış olamayacağına göre, bunların varlığı ortak atanın birliğine delalet eder (Darwin, <i>İnsanın Türeyişi</i>, s. 255). Genetik bilimindeki ilerlemelerden sonra ise evrim teorisinin delili olarak canlılar arasındaki genetik yakınlıklar da kullanılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Evrim teorisini ispatladığı iddia edilen diğer bir delil ise fosillerdir. Aslında fosillerin delil olarak kullanılmasının sebebi de onların yaşayan canlılarla olan benzerlikleridir. Yani fosillerdeki homolojiden yola çıkılarak bir kısım tahminler yapabilmektir. Darwin döneminden itibaren fosillerin varlığı bilinse de o gün için günümüzde elde edilen fosillerin henüz çok az bir kısmı sınıflandırılmıştı. Bu sebeple Darwin, fosiller üzerinde çok fazla durmamıştır. Fakat sonraki dönemlerde yeni bulunan fosiller sürekli evrimin ispatı adına öne sürülmüş ve canlılar arasındaki ara formların bulunduğu iddia edilmiştir.</p>
<p>Bunların dışında varlıktaki eksik ve kusurlar, insan ve hayvanlarda bulunduğu iddia edilen körelmiş organlar, embriyolardaki benzerlikler, DNA’nın içinde bulunduğu öne sürülen “hurda genler” de Darwinistlere göre evrimin varlığının kanıtları arasındadır. Sırayla bunları ele alarak evrime delil olup olamayacaklarını değerlendireceğiz.</p>
<p><b>1: CANLILAR ARASI BENZERLİKLER (HOMOLOJİ)</b></p>
<p>Darwin’in ilk dikkatini çeken şey, canlılar dünyasındaki baş döndürücü çeşitlilik ile farklı canlı formları arasındaki benzerliklerdir. Daha sonraki evrimciler de teorilerini ispatlama ve kanıtların sayısını artırma adına sürekli canlılar arasında daha çok benzerlik bulmaya çalışmışlardır. Çünkü onların anlayışına göre, yeryüzündeki canlılar arasındaki benzerliklerin tek mantıklı açıklaması, bunların aynı kökten gelmeleri ve birbirinden türemiş akrabalar olmalarıdır. İki tür arasındaki benzerlik derecesi ne kadar artarsa, bunların ortak ataya yakınlıkları da o kadar fazla olur. Çünkü bu benzerliklerin kaynağı, ortak atadan veraset yoluyla kendilerine aktarılan benzer genlerdir.</p>
<p>Mesela Rechard Dawkins şu ifadeleriyle insan ve yarasa iskeleti arasındaki benzerliği evrime bağlar: “Yarasa iskeletine bir bakın. Sizce de buradaki her kemiğin, insan iskeletinde tanımlanabilir bir karşılığının olması çok etkileyici değil mi? Tanımlanabilirdir, çünkü kemiklerin birbirine bağlanışları belli bir sıradadır. Sadece oranları farklıdır. Yarasanın elleri oldukça büyüktür ama kimse bizim parmaklarımızla, kanatlardaki o uzun kemiklerin arasındaki benzerliği fark etmekte sorun yaşamayacaktır. İnsan eli ve yarasa kanadı açıkça aynı şeyin iki farklı versiyonudur. Bu tip bir benzerlik için kullanılan teknik terim ‘kökendeşlik (homoloji)’ dir. Paylaşılan ortak atanın elleri (ve iskeletin geri kalanı) alınmış, farklı nesiller boyunca, kısım kısım, farklı yönlerde ve miktarlarda çekilerek ya da sıkıştırılarak aktarılmıştır,” (Dawkins, <i>Yeryüzünün En Büyük Gösterisi</i>, s. 263).</p>
<p>İnsanla maymunun aynı ortak atadan geldikleri yönündeki iddianın kaynağı da bu iki tür arasındaki benzerliklerdir. Maymunların diğer canlılara nazaran daha akıllı olmaları, dış görünüşlerinin ve kemik yapılarının insana yakın olması, insan DNA’sı ile benzerliklerinin çok yüksek olması (yüzde 96 ile yüzde 98 arası), birbirine yakın kromozomlara sahip olmaları, benzer protein ve hemoglobin yapılarının bulunması, her iki türün de bünyelerinde C vitamini üretemiyor olmaları, bu iki türün birbirine en yakın kuzenler olduğu noktasında evrimcilere teorilerini ispat için yeterli gelmektedir.</p>
<p>Bununla birlikte, benzerlikten yola çıkılarak yapılan bu izahlar basit bir mantıkla dahi ele alınsa, bunların, zan ve tahminden öteye geçemeyeceği ve bir ispat vasıtası olarak kullanılamayacağı anlaşılacaktır. Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Bakıldığında bütün binaların çimento, kum, demir, tuğla gibi neredeyse aynı maddelerden yapıldığı ve kapısı, penceresi, duvarları ve çatısıyla aralarında büyük benzerliklerin bulunduğu görülür. Buradan yola çıkarak bunların birbirinden geldiği söylenebilir mi? Veya otomobilleri düşünelim. Neredeyse bütün otomobillerin yapımında benzer malzemeler kullanılır ve onlarda benzer yapı ve sistemler bulunur. Hatta görünüşleri de birbirine oldukça benzerdir. Fakat buradan yola çıkarak aklı başında hiç kimse otomobillerin birbirinden türediği şeklinde bir netice çıkarmaz. Bilakis binaların da evlerin de birbirine benzemesini, onları tasarlayan kimselerle açıklarız.</p>
<p>Evet, canlılar arasındaki benzerlikler gün gibi ortadadır. Kimsenin bunu inkâr etmesi mümkün değildir. Bütün canlılar neredeyse aynı atom ve moleküllerden, benzer protein ve hücrelerden, et ve kemikten oluşur. Aralarında önemli farklar olsa da canlıların çoğunda göz, kulak, burun gibi uzuvlar, solunum, dolaşım ve sindirim gibi sistemler mevcuttur. Pek çok hayvanın iskelet ve kas yapıları, gebelik ve emzirme süreleri, doku ve organ şekilleri arasında da önemli benzerlikler vardır. Canlılar âleminden yavaş yavaş filumlara, sınıflara, takımlara, familyalara, cins ve türlere indiğimizde aradaki benzerlikler önemli oranda artmaya başlar. Zaten canlıların bu tür sınıflara ayrılmasının sebebi de yapı benzerlikleridir.</p>
<p>Peki, benzer yapılara sahip olan türlerin aynı ortak atadan geldiklerini nasıl biliyoruz? Tek başına benzerliklerin kendisi evrimin kesin kanıtı olabilir mi? Ya da şöyle soralım: Biz benzerliklerden yola çıkarak mı evrimi ispatlıyoruz; yoksa evrimi kabul ettiğimiz için mi kendimizce bir kısım homolojiler belirliyoruz? Burada da hem gizli bir totoloji göze çarpıyor, hem de iki bilinmeyeni birbiriyle açıklamaya çalışma şeklinde bir kısır döngü meydana geliyor.</p>
<p>Bu durum birçok felsefecinin ve biyoloğun dikkatinden kaçmamış ve eleştiriye yol açmıştır. Mesela filozof Ronald Brady evrimle ilgili şöyle der: “Açıklamamızı, açıklanması gerekli durumun tanımına dönüştürdüğümüzde, bilimsel bir hipotezden ziyade bir inancı ifade etmiş oluruz. Açıklamamızın doğruluğuna o kadar kanaat getirmişizdir ki, tanımımızı, açıklanması gerekli durumdan ayırmaya gerek bile görmeyiz. Bu tarzdaki dogmatik yaklaşımlar bilim alanından uzaklaştırılmalıdır,” (Taslaman, <i>Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı</i>, s. 174).</p>
<p>Canlılar arasındaki yapı benzerliklerini izah etmenin gerçekten evrimden başka yolu yok mudur? Gerçekten bütün yollar evrime mi çıkar? Elbette böyle değildir. Canlılar arasındaki yapı benzerliklerini her şeyi bilen ve her şeye kadir olan bir yüce Kudret’in yaratmasıyla izah etmenin ne mahzuru var? Nitekim Allah’a inanan çok sayıda bilim adamı, bu benzerliklerin sebebini Yaratıcı birliğiyle açıklar. Yüce Yaratıcı bütün canlıları aynı hammaddeden, aynı kanunlarla, aynı ilâhî plâna göre yaratmıştır (Mustafa Mahmud, <i>Hıvârun mea sadîki’l-mülhid</i>, s. 124).</p>
<p>Buna, bütün canlıların aynı yeryüzünde yaşamasını, aynı besin kaynaklarını kullanmasını, aynı havayı teneffüs etmesini de ekleyebiliriz. Hatta canlıların, hayatta kalmak, çoğalmak, enerji kullanmak ve hareket etmek gibi ortak vasıfları da vardır.</p>
<p>Biyolog Tim M. Berra, şu ifadeleriyle benzerlikten yola çıkarak evrimi savunmanın mantıksızlığına dikkat çeker: “Eğer 1953 model ve 54 model iki Corvette’i yan yana koyarsanız, sonra 54 ve 55 model ikisini yan yana koyarsanız ve bu şekilde devam ederseniz göreceksiniz ki ortada tartışılmaz bir değişerek türeme mevcuttur.” Phillip Johnson, onun bu yaklaşımını şöyle değerlendirir: “Gelmek istediğim nokta şu; Berra aslında farkında olmadan bir şeyi anlatıyordu, benzer formların birbirini takip etmesinin izahı, onların kendisinde aranmaz. Bir mekanizmaya ihtiyaç vardır. Sözgelimi Corvettelerde bu mekanizma insanın üretimidir,” (Lee Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 73-74).</p>
<p>Peki, o hâlde canlılardaki benzerliğin mekanizması nedir? Genler mi? Benzer süreçlerden geçerek dünyaya gelmeleri mi? Kök birlikteliği mi? Asıl açıklanması gereken sorun budur. Çünkü benzerliğin bizatihi kendisi bizi kesin bir neticeye götürmez. Evrimcilerin de henüz bu mekanizma sorununu çözdükleri söylenemez. Fakat inançlı bir insan açısından sorunun çözümü bellidir: Varlıklardaki belli noktalardaki  benzerliğin yanında her birinin kendine özel özelliklere sahip olması, bütün bunları bilen ve yaratan bir Yaratıcı’yı gösterir.  Bütün türleri var eden Yüce Yaratıcı hepsinin üzerine Kendi mührünü vurmuştur. Tek bir Yaratıcıya vermeden canlılar arasındaki benzerlikleri de, benzerlik içindeki farklılıkları da izah etmek mümkün değildir.</p>
<p>Elbette Allah, her canlı türüne, hatta bir türdeki bütün üyelere ayrı ayrı şekiller, muhtelif yapılar verebilirdi. Fakat bu takdirde ne besin zinciri, ne canlılar arasında yardımlaşma ve dayanışma, ne de yakınlaşma ve kaynaşma meydana gelmezdi. Böyle bir dünyada yaşamak hiç de kolay olmazdı. Yüce Allah, bunun gibi pek çok hikmete binaen canlılar arasında önemli benzerlikler var etmiştir.</p>
<p>Diğer taraftan, evrim teorisi ele alınırken sadece benzerliklerden hareket edilip farklılıkların yeterince ele alınmadığını da belirtmek gerekir. Oysaki değil bütünüyle ayrı yapı ve organların, zahiren birbirine benzediği düşünülenler dahi detaylı bir incelemeye tâbi tutulduğunda, aralarında nasıl önemli farklar olduğu ortaya çıkmaktadır. En basitinden, dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insanın hiç birinin yüzü ve parmak izi diğeriyle aynı değildir. Ayrıca şekil benzerlikleri bulunan çoğu organın da, tamamıyla birbirinden farklı vazife ve fonksiyonlar gördüğü unutulmamalıdır.</p>
<p>Sözün özü, peşinen evrim teorisinin doğruluğu kabul edilmediği sürece, biyolojik varlıklar arasındaki benzerliklerden yola çıkarak onların birbirinden evrimleştikleri şeklinde bir neticeye ulaşmak, ilmî ve mantıkî bir temele dayandırılamaz.</p>
<p><b>2: GENETİK YAKINLIK (MOLEKÜLER BENZERLİKLER)</b></p>
<p>Evrimcilerin iddiasına göre moleküler biyolojideki gelişmelerle birlikte canlıların ortak özelliklere sahip olduğu daha net görülmüş; daha doğrusu anatomik ve fizyolojik benzerliklerin genetik ve moleküler düzeyde de söz konusu olduğu saptanmıştır. Evrimci biyologlara göre, protein yapılarındaki, DNA’daki nükleotid bazların diziliminden oluşan genetik koddaki veya kromozom sayılarındaki benzerlikler ancak ortak atadan gelen genlerle açıklanabilir.</p>
<p>Mesela Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin yaptığı çalışmada şu bilgilere yer verilir: “Ortak atadan türeyiş temel ilkesi, çağdaş biyokimyada ve moleküler biyolojide yaşanan buluşlarla daha da sağlamlaşmaktadır. Nükleotid dizilerini aminoasit dizilerine çeviren şifre tüm canlılarda temelde aynıdır. Dahası, tüm canlıların proteinleri değişmeksizin aynı aminoasitten oluşurlar. Bu kompozisyon ve işlev birliği en farklı organizmaların bile aynı tek atadan türediğine güçlü bir kanıt oluşturur,” (<i>Bilim ve Yaratışçılık</i>, s. 17).</p>
<p>Richard Dawkins de kendinden gayet emin bir şekilde şöyle der: “Bugün biz bu gezegendeki tüm canlıların tek bir atadan türediklerinden oldukça eminiz. Bunun kanıtı, genetik kodun hayvan, bitki, mantar, bakteri, arke ve virüsler için ortak ve özdeş olmasıdır… Sanırım genetik kodları incelenmiş tüm canlıların tek bir ortak atadan türemiş oldukları kesindir. Çeşitli yaşam biçimlerinin altında yatan üst seviye programlar ne kadar ayrıntılı ve farklı olurlarsa olsunlar özünde hepsi aynı makine diliyle yazılmıştır,” (Dawkins, <i>Yeryüzündeki En Büyük Gösteri</i>, s. 369).</p>
<p>Ne var ki genetikçi Steve Jones, <i>The Language of the Genes</i> isimli eserinde insan ve maymun genlerindeki büyük benzerliğe rağmen, bu iki türün birbiri arasındaki muazzam farklara dikkat çeker. Maymun genlerinin %98,4 insanla benzer olmasının, ne onu yüzde 98,4 oranında insan yaptığı ne de insanı bu oranda maymun yaptığı üzerinde durur. Beyinleri, davranışları, konuşma becerisi sayesinde insanların diğer hayvanlardan ayrıldığını, insan beyninin tipik bir maymuna oranla beş kat daha büyük olduğunu ifade eder.</p>
<p>Demek ki yüzdelik üzerinden ifade edildiğinde gen sayılarında küçük gibi görünen fark, fenotipte (gözlemlenebilen özelliklerde) büyük farklara yol açabiliyor. Çünkü insan vücudundaki gen sayılarını düşündüğümüzde, yüzde ikilik fark bile milyonlarca genetik bilginin farklı olması anlamına geliyor.</p>
<p>Sıradan bir insan dahi maymun ve insan genleri arasındaki büyük benzerliğe rağmen bu iki tür arasındaki muazzam farkları görebilir. Demek ki canlı organizmaların biyolojik yapıları sadece genlerle açıklanamaz. Biyologlar da, organizmada gerçekleşen bütün faaliyetleri genlerle izah etmenin sağlıklı bir yöntem olmadığı üzerinde dururlar. Nitekim City University of New York’ta görev yapan Barry Commoner “Unravelling the DNA Myth” isimli makalesinde detaylı bir şekilde hayat için DNA’dan daha fazla şeyler gerektiğine ve insan olmak için genlerin sağladığı cevaptan daha fazlasına ihtiyaç duyulduğuna, vücutta gerçekleşen biyolojik faaliyetlerde proteinlerin önemli rol aldığına dikkat çekmiştir. (<a href="https://www.ratical.org/co-globalize/UnrvlDNAmyth.pdf">https://www.ratical.org/co-globalize/UnrvlDNAmyth.pdf</a>)</p>
<p>Bir önceki başlıkta da izah edildiği üzere bütün canlılarda DNA sarmalının dört çeşit nükleotid bazdan oluşması veya bütün proteinlerin 22 adet aminoasitin farklı kombinasyonlar kurmasıyla meydana gelmesi, evrensel ortak ataya delalet etmek zorunda değildir. Genetik bilgideki veya kromozom sayılarındaki yakınlıktan yola çıkarak ortak atalar bulma çabası da şartlanmışlığın evrimcileri mecbur bıraktığı bir neticedir.</p>
<p>Bir kütüphaneye giren kimse, binlerce, belki milyonlarca kitapla karşılaşır. Bunların her birinin konusu, manası ve mahiyeti farklı olsa da nihayetinde hepsi 29 harfle yazılmıştır; yani aynı malzemeden üretilmiştir. Hatta harflerin de ötesinde bu kitaplarda binlerce ortak kelime vardır. Kelimelerin de ötesinde benzer ifade kalıplarına veya cümlelere rastlamak da mümkündür. Bütün bunları görmemize ve bilmemize rağmen kalkıp da bu kitapların kendi kendine tek bir kaynaktan türediğini iddia etmeyiz. Bilakis her bir kitabın akıl ve şuur sahibi bir müellif tarafından yazıldığını düşünürüz. Morfolojik ve anatomik benzerliklerde olduğu gibi moleküler seviyedeki benzerlikler de bize ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcının birliğini gösterir. Zira O, aynı harfleri kullanarak birbirinden farklı milyonlarca farklı tür, milyarlarca farklı canlı organizma yaratmıştır.</p>
<p>Önümüzdeki hafta evrim teorisinin kanıtlarını ele almaya devam edeceğiz.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrim-teorisinin-kanitlari-5-yazi-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrim teorisinin kanıtları (5. Yazı) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrim teorisinin mekanizmaları (2) &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/evrim-teorisinin-mekanizmalari-2-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 16:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19245</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Geçen haftaki yazımızda evrim teorisinin mekanizmalarını değerlendirmeye başlamış ve sonradan kazanılan özelliklerin devri ile doğal seleksiyon üzerinde durmuştuk. Bu hafta ise evrimleşmenin mekanizmaları olarak gösterilen diğer maddeleri ele alacağız.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrim-teorisinin-mekanizmalari-2-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrim teorisinin mekanizmaları (2) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Geçen haftaki yazımızda evrim teorisinin mekanizmalarını değerlendirmeye başlamış ve sonradan kazanılan özelliklerin devri ile doğal seleksiyon üzerinde durmuştuk. Bu hafta ise evrimleşmenin mekanizmaları olarak gösterilen diğer maddeleri ele alacağız.</p>
<p><b>3. ADAPTASYON</b></p>
<p>Tabii seleksiyon ile adaptasyon arasında oldukça yakın bir ilişki vardır, bu ikisi birlikte iş görür. Adaptasyon, canlıların içinde yaşadıkları ortama başarılı bir şekilde uyum sağlayabilmeleri için geçirmiş oldukları yapısal veya fizyolojik değişimlerdir. Farklı bir ifadeyle o, çevreyle sıkı bir ilişki içinde olan biyolojik yapıların, değişen çevre koşullarına verdikleri bir cevaptır. Canlı organizmalar adaptasyon sayesinde, hem hayatta kalma şanslarını artırmış hem de türün yok olma ihtimalini azaltmış olurlar. Dağ tepelerinde yaşamaya başlayan insanların zamanla renklerinin koyulaşması ve kandaki alyuvarlar sayısının artması adaptasyona misal olarak verilebilir.</p>
<p>Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların, içinde yaşadıkları ortamla oldukça uyumlu organlara, sistemlere ve özelliklere sahip oldukları görülür. Evrimciler bu durumu adaptasyonla açıklar. Yani onlara göre tek bir ortak atadan çoğalarak gelen her bir tür, içinde yaşadığı fizikî şartlara uygun vücut yapıları geliştirmiştir. Mesela ısı kaybetmeleri gerektiği için çöl tilkilerinin kulakları ve kuyrukları uzamış, yırtıcılardan kaçmaları gerektiği için otçul memeliler hızlı birer koşucu olmuş, çöllerde yaşayan develer kum fırtınalarından korunmak için kulak ve burun kılları geliştirmiş, kutup ayıları hayatta kalabilmek için diğer ayılara nispetle daha fazla yağa sahip olmuştur.</p>
<p>Ne var ki Allah’a inanan bir insan açısından bunun farklı bir izahı vardır. Farklı coğrafi ortamlarda yaşayan canlılara, hayatta kalabilmeleri için sahip olmaları gereken en elverişli organları ve sistemleri veren ne tabiattır ne de canlının kendisi. Bunlar adaptasyonla sonradan ortaya çıkmış şeyler değildir. Adaptasyon canlı organizmalarda kısmi bir kısım değişikliklere yol açsa da hiçbir zaman onlara yepyeni yapılar veremez. Bilakis bunları var eden Allah’tır. Her bir türe, kendi ortamına ayak uydurabilecek özellikler yaratılıştan verilmiştir ki bu da ilahî hikmet ve rahmetin önemli bir tezahürüdür. Eğer adaptasyonu sağlayacak genler Yaratıcı tarafından onun DNA’sına konulmasaydı, yeni çevresel koşullara ayak uyduramaz ve yok olurdu.</p>
<p>Türlerin içinde yaşadıkları ortamlara adapte olabilecek yapılara sahip bir şekilde yaratıldıklarını reddeden evrimciler, bu yapıların uzun zaman içinde kademe kademe oluştuğunu iddia ederler. Ne var ki herhangi bir türe mensup olan üyelerin, hayatta kalabilmek için ihtiyaç duydukları en uygun yapıya sahip oluncaya kadar nasıl ayakta kaldığının bir izahı yapılamaz. Her bir canlının bulunduğu ortama en iyi şekilde adapte olduğunu gören evrimciler, bunu hemen evrime verseler de, geçmiş asırlar boyunca bunun nasıl gerçekleştiğini çözemezler.</p>
<p>Evrimciler, adaptasyonun bizzat kendisini evrim olarak gördükleri gibi, doğal seleksiyon ve adaptasyonla meydana gelen değişimin yavaş yavaş türü başka bir türe dönüştüreceğini de iddia ederler. Oysaki somut hiçbir kanıt ve gözleme dayanmayan bu tür izahların varsayımdan öte bilimsel bir değeri yoktur. Çünkü tıpkı tabii seleksiyon gibi adaptasyon da türün ortak gen havuzundaki bilgiyi değiştiremez; onda herhangi bir artışa veya eksilmeye yol açamaz. Sadece canlının genetik sisteminde var olan bilgiyi kullanır; gen frekanslarını değiştirir, genler arasında yeni kombinasyonlar meydana getirir, canlının fenotipinde (dış görünüşünde) etkisi görülmeyen çekinik karakterleri, dominant hâle getirir veya epigenetik faktörleri devreye sokar.</p>
<p>Yani adaptasyon neticesinde canlının kazandığı yeni özellikler, aslında onun genotipinde mevcut olan potansiyelin açığa çıkmasından başka bir şey değildir. Adaptasyonun kendine özel sınırları vardır. Bu sınırları da onun genetik bilgisi belirler. Dolayısıyla adaptasyondan yola çıkarak bir türün başka bir türe dönüşeceğini savunmanın hiçbir tutarlı ve bilimsel açıklaması yoktur.</p>
<p>Gözlemlenen gerçeklik de bize bu iddianın tam aksini söylemektedir. Mesela günümüzde dünyanın farklı coğrafyalarında yaşayan insan topluluklarının her birinin yüz şekillerinin, kafataslarının, boylarının, renklerinin vs. birbirinden oldukça farklı olduğu görülür. Çevresel koşullar onlar üzerinde etkili olmuştur. Fakat onların hiçbirisini insan olmaktan çıkararak başka bir türe dönüştürmemiştir. Görünen o ki, evrimciler de evrimi reddedenler de canlı bünyelerde meydana gelen değişim gerçeğini kabul ederler. Bütün ihtilaf, bunun sınırlarını tespitte ortaya çıkar.</p>
<p>Son olarak evrimi ispatlamak için bu konuda sıkça verilen misallerden biri olan güveler (kelebekler) üzerinde duralım. Kettlewell’in güveler üzerinde yaptığı deney, her tartışmada evrimin kesin deliliymiş gibi öne sürülür ve neredeyse bütün biyoloji kitaplarında buna yer verilir. Kettlewell, İngiltere’de sanayinin kirlettiği bölgelerde koyu renkli güvelerin açık renkli olanlara nazaran daha fazla ürediğini tespit eder. Bunun sebebi ise açık renklilerin, kendilerini yiyen kuşlara daha kolay boy hedefi olmalarıdır. Koyu renklilerin, değişen çevre koşulları nedeniyle fark edilmesi kolay olmadığı için hayatta kalma ve üreme şansları da daha fazla olur. Dolayısıyla zamanla kelebek popülasyonunun renkleri koyulaşır.</p>
<p>Söz konusu deney doğru olabilir ve güvelerin renklerinde yaşanan bu değişim bir çeşit “evrim” olarak da isimlendirilebilir. Zaten kimsenin buna itirazı olmayacaktır. Fakat buradan yola çıkarak türlerin kökeni üzerine tahminde bulunulduğu veya bir türün başka bir türe dönüşebileceği iddia edildiği anda ihtilaf başlayacaktır. Çünkü söz konusu olay, en fazla türün kendi varlığını devam ettirmek için çevreye uyum sağlayabilme kabiliyetine sahip olduğuna delil olur. Unutmamak gerekir ki endüstri devriminden önce de hem beyaz hem siyah güveler zaten vardı. Adaptasyon neticesinde bunlardan birinin baskın duruma gelmesiyle güve popülasyonunun ortak gen havuzunda bulunan genetik bilgide bir değişme olmamıştır.</p>
<p>Kaldı ki moleküler biyoloji uzmanı Jonathan Wells, <i>Icons of Evolution</i> isimli eserinde, bu kelebek hikâyesinin gerçekleri yansıtmadığını, tam bir bilimsel skandal niteliğine sahip olduğunu uzun uzun anlatmıştır. Fakat biz bunun üzerinde durmayacağız (bkz. s. 137-159).</p>
<p><b>4. İZOLASYON (GENETİK SÜRÜKLENME, COĞRAFİ YALITIM)</b></p>
<p>Mevcut türlerden yeni tür canlıların oluşmasının diğer bir mekanizması olarak izolasyon gösterilir. Farklı izolasyon türlerinden bahsedilse de bunların en bilineni coğrafi izolasyondur. Bu, kısaca şöyle gerçekleşir. Herhangi bir türe ait popülasyondan ayrılan küçük bir grup, kendi aralarında çiftleşmeye ve üremeye başlar. Bunlar her ne kadar belirli bir türün üyeleri olsalar da geldikleri türün sadece bir bölümünü temsil ederler. Mensup oldukları popülasyonun gen havuzundaki bütün özellikleri taşımazlar. Yani genetik çeşitliliğin azalmasıyla birlikte genetik kombinasyonlar da sınırlanmış olur.</p>
<p>Büyük havuzdan ayrılan bu grupta hangi özellikler hâkim ve baskınsa, bunlar tekrar etmeye, buna karşılık bazı özellikler de daha az görülmeye ve zamanla kaybolmaya başlar. Nesilden nesile hep aynı özelliklerin tekrarlanmasıyla birlikte, bir süre sonra tür içinde yeni varyasyonlar (ırklar, alt türler) oluşur.</p>
<p>Evrimciler buradan yola çıkarak, bu tür küçük ölçekli mikro değişimlerin, uzun zaman dilimleri boyunca tekrar etmesi sonucunda büyük ölçekli makro değişimleri ortaya çıkarabileceğini, yani yeni hayvan türlerinin oluşabileceğini iddia ederler. Hatta onlara göre coğrafi izolasyon, türleşmeye sebep olan en güçlü bariyerlerden biridir (Çağrı Mert Bakırcı, <i>Evrim Kuramı ve Mekanizmaları</i>, s. 136).</p>
<p>Ne var ki onların bu iddiası da hiçbir gözlem ve deneyle ispatlanmış değildir. Görünen gerçekliğin abartılı bir yorumundan ibarettir.</p>
<p>Görüldüğü gibi burada da meydana gelen değişiklikler yine türün temsil ettiği ortak gen havuzunun taşıdığı kapasiteyle sınırlıdır. Zira tabiatta genetik bilgiye eklemede bulunacak bir mekanizma mevcut değildir. Bu sebeple genetik sürüklenme neticesinde oluşan yeni varyantlar, yine mensup olduğu türün temel özelliklerini korurlar. Koyunsa koyun olarak, köpekse köpek olarak, kuşsa kuş olarak kalırlar. Yeni organlar veya yeni vücut yapıları meydana gelmez. Çünkü bunun için yeni genetik kod dizilerine ihtiyaç vardır ki bu da izolasyonun ortaya çıkarabileceği bir şey değildir.</p>
<p>İzolasyon sonucu meydana gelen olay ise sadece gen frekanslarının değişmesi, var olan genlerin yeniden karılıp düzenlenmesidir; yeni genlerin oluşması değil. Bırakalım yeni genetik bilginin ortaya çıkmasını, aslında genetik sürüklenme, ortak gen havuzunda mevcut bulunan genetik bilgide kayba sebep olan bir olaydır. Buradan yola çıkarak canlılar âlemindeki çeşitliliği izah etmeye çalışmak, gerçeklik dünyasında karşılığı bulunmayan ancak zihnî bir senaryo olabilir.</p>
<p><b>5. MUTASYONLAR (DNA’DAKİ KOPYALAMA HATALARI)</b></p>
<p>Şimdiye kadar ele aldığımız evrim mekanizmaları içerisinde yeni gen dizilimlerinin, yani yeni genetik bilgilerin ortaya çıkmasını sağlayan tek mekanizma mutasyonlardır. Darwin, mutasyon üzerinde durmamıştır. Çünkü Darwin zamanında bu bilinmiyordu. 1900’lü yılların başından itibaren mutasyonların varlığı ve oluşumu hakkında bilgi sahibi olunmuştur. Mutasyonların evrim teorisine eklenmesi ve evrimsel süreçlerin açıklanmasında önemli bir rol üstlenmesiyle birlikte Neo-Darwinizm dönemi başlamıştır.</p>
<p>Darwinistler, mutasyonlar yoluyla genetik çeşitlilik oluşacağını, doğal seleksiyonla da bunların uygun olanlarının seçilip eleneceğini, yavaş yavaş biriken ve elenen mutasyonların uzun zaman içerisinde yeni türleri ortaya çıkaracağını iddia ederler. Özellikle doğal seleksiyon, adaptasyon ve genetik sürüklenme gibi mekanizmaların büyük evrimsel süreçler üretebileceğinden ümidini kesen bilim adamları, bütün ümitlerini mutasyonlara bağlamış ve bu konuya aşırı vurguda bulunmuşlardır.</p>
<p>Ne var ki hiçbir akıl, şuur, plan ve hedeften söz edemeyeceğimiz, DNA’nın bölünmesi esnasında tamamıyla rastgele gerçekleşen ve büyük çoğunluğu itibarıyla zararlı ve öldürücü olan mutasyonları, evrim için elverişli bir mekanizma kabul etme de evrimcilerin zorlama tevil ve yorumlarından bir diğeridir.</p>
<p>Evrimi savunan bilim adamlarının, mutasyonlarla evrim arasındaki ilişkiyi gösterme adına sürekli gündeme getirdikleri örnek, bakterilerdir. Bütün evrim kitaplarında bakterilerin zamanla antibiyotiklere karşı dirençli hâle gelmeleri, evrimin en büyük delillerinden (!) biri olarak takdim edilir. Özellikle Richard Lenski ve arkadaşlarının uzun yıllar boyunca E. coli bakterisi üzerinde yaptıkları deney çok meşhurdur. Deney için bakterilerin seçilmesinin en önemli sebebi, çok hızlı bölünmeleridir (20 dk). “Lenski deneyi” yazılarak basit bir Google aramasıyla deneyin bütün detaylarına ulaşılabilir.</p>
<p>Güya bu deney vesilesiyle bilim insanları evrimi laboratuvar ortamında kendi gözleriyle görme şansını elde etmişlerdi. Çünkü 1988 yılında başlayan deneyde kullanılan bakteriler, 2014 yılına gelindiğinde 60 bininci neslini vermiş ve evrimleşmişlerdi! Çünkü üreme hızları, hücre hacimleri, glikozu ve sitrat moleküllerini sindirebilme özellikleri değişmişti. Bazı bilim adamları her ne kadar bakteri hücresinde meydana gelen bu değişiklikleri, “evrim” olarak isimlendirse de  en nihayetinde elimizdeki bakteri, yine bakteridir. Değil başka bir canlıya, farklı yeni bir bakteri türüne dahi dönüşmemiştir. Bakteriyolog Alan H. Linton da bakteriyoloji biliminde 150 yıldır devam etmekte olan çalışmalarda, bir bakterinin başka bir bakteri türüne dönüştüğünü gösteren hiçbir delil bulunamadığını açıkça ifade etmiştir.</p>
<p>Dolayısıyla bu tür deneylerden yola çıkarak, mutasyonları, var olan bütün canlı türlerinin oluşum mekanizması olarak sunmanın, yani rastgele oluşan mutasyonlar neticesinde balığın amfibi’ye, amfibi’nin sürüngene, sürüngenin kuşa dönüşeceğini iddia etmenin hiçbir makul ve bilimsel yönü olamaz.</p>
<p>Öte yandan tek hücreli bir canlıda meydana gelen ve sadece etkisi tek bir hücreyle sınırlı kalan bir değişimden yola çıkarak, çok daha kompleks yapılara sahip olan çok hücreli hayvanlarda meydana gelen mutasyonların organizmada köklü ve büyük çaplı değişiklikler yapacağını, yeni organları ve anatomik yapıları ortaya çıkaracağını, solunum ve dolaşım sistemlerini değiştireceğini ileri sürmek varsayımdan öte geçmez.</p>
<p>İster genlerdeki kopyalama hatalarından kaynaklanan nokta mutasyonlar olsun, isterse DNA parçasının bütününü içine alan kromozom mutasyonu olsun, genetik yapıda meydana gelen bu tür değişimlerin birikerek uzun zaman dilimi içerisinde mükemmel işleyen kompleks yapıları ortaya çıkaracağını beklemenin, bilimsel bir dayanağı yoktur. Bir kitapta yer alan bazı harflerin veya kelimelerin rastgele değişmesiyle mantıklı ve planlı yazılmış yeni bir kitap ortaya çıkması beklenemez.</p>
<p>Şimdiye kadar mutasyon neticesinde milyonlarca kez bozuk, kusurlu ve hastalıklı organ ve yapılar görülmüş olsa da bunun aksi müşahede edilmemiştir. Çünkü müthiş bir denge ve düzenin hâkim olduğu bir sistemde meydana gelen gelişigüzel müdahaleler, onu daha mükemmel bir yapı hâline getirmez; bilakis dengesizlik ve bozukluklar ortaya çıkarır. Nitekim X-ışınlarıyla mutasyon hızı 15 bin kez artırılarak uzun yıllar boyunca Drosophila melanogaster ismi verilen meyve sineği üzerinde yapılan deneyler de başarısızlıkla sonuçlanmış, başka tür bir sinek elde edilemediği gibi var olanlarda da anormallikler ve sakatlıklar oluşmuştur.</p>
<p>Bu durumu genetikçi Gordon Taylor şöyle ifade eder: “Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi ispatlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Fakat hâlâ bir türün hatta tek bir enzimin dahi ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller” (Taylor, <i>The Great Evolution Mystery</i>, s. 48).</p>
<p>Biyokimyacı Michael Pitman’ın şu ifadeleri de aynı başarısızlığa dikkat çeker: “Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyonlara maruz bıraktı. Peki sonuçta insan yapımı bir evrim ortaya çıktı mı? Maalesef hayır. Genetikçilerin ürettikleri canavarlardan sadece çok azı beslendikleri şişelerin dışında yaşamlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler ya sakat kaldılar ya da kısır oldular” (Pitman, <i>Adam and Evolution</i>, s. 70).</p>
<p>Bu itibarladır ki ne gerçek dünyada ne de laboratuvar ortamında gözlenemeyen imkânsız ihtimallere bel bağlamak, bilimsellik olarak isimlendirilemez.</p>
<p>Sürekli mikro evrimden misaller vererek, “Bu oluyorsa daha büyüğü de olur.” mantığıyla makro evrimi (türleşmeyi) de mümkün görmek, kıyas-ı fasittir, önyargılı bir çıkarımdır. Çünkü değişimin sınırları vardır, canlı organizmalar ancak kendi sınırları içinde değişebilirler. Genetik bilgide gerçekleşen rastgele değişimlerin ve doğal seleksiyonla bunların seçiminin, uzun süreler içinde çevremizde gördüğümüz canlıların mükemmel yapılarını ortaya çıkarmasını hayal etmek dahi kolay değildir.</p>
<p>Evrimcilerin iddia ettiği üzere sudan çıkan bir deniz canlısının karada yaşayabilmesi veya denize giren bir kara memelisinin suda yaşamaya adapte olabilmesi için genetik, anatomik ve fizyolojik yapılarında milyonlarca mutasyonun sıralı, kontrollü, dengeli ve planlı bir şekilde meydana gelerek yepyeni dokular, organlar ve sistemler meydana getirmesi gerekir ki ihtimal hesapları içerisinde böyle bir olayın gerçekleşmesi imkânsızdır.</p>
<p>Prof. Dr. İrfan Yılmaz bu imkânsızlığı şu benzetmeyle anlatmıştır: “1930 model çok basit bir otomobil, makineli tüfekle kurşun yağmuruna tutulduğunda, mermilerin otomobilde yapacağı tesirle, basit otomobilin 2007 model bir Mercedes’e dönüşmesi ne kadar mümkünse, bir hayvanın da maruz kalacağı yıkıcı mutasyonlarla, düzenli çalışan yeni bir sisteme, nesil veren başka bir hayvana dönüşmesi o kadar mümkündür” (Arif Sarsılmaz, <i>110 Soruda Yaratılış ve Evrim Tartışması</i>, s. 68).</p>
<p>O hâlde mutasyonların canlı organizmalarda bir kısım değişikliklere sebebiyet vereceğini kabul etsek de, bunların zamanla birikerek evrimi gerçekleştirmesi ve yeni türler meydana getirmesi mümkün değildir. Mutasyonlar ne yüzgeçleri ayağa, ne solungaçları akciğere, ne dinozorları kuşa, ne de primatları insana dönüştürebilir. Bırakalım bu tür köklü ve büyük çaptaki değişimleri, şimdiye kadar mutasyonlar yoluyla fonksiyonları bozulmadan bir türe ait üyelerin, küçük bir organlarının bile başka bir organa dönüştüğü gözlenmemiştir.</p>
<p>Özellikle bazı canlılara has olan muhteşem sistemleri ve özel yapıları ne mutasyonlarla ne de natürel seleksiyonla açıklamanın imkân ve ihtimali yoktur. Bombardıman böceğinin düşmanlarına karşı yakıcı sıvı fışkırttığı, ateş böceğinin ışık ürettiği, yarasaların radar olarak kullandığı, ipekböceğinin ipek salgıladığı, leylek ve yılanbalığı gibi hayvanların uzun göçler yapabildiği, örümceğin ağ ördüğü, arının bal yaptığı, sülüğün pıhtılaştırmadan kan emdiği, kuşların çok iyi tasarlanmış yuvalar yaptığı akıl almaz sistemlerin, gelişigüzel meydana gelen mutasyonlarla yavaş yavaş, kademe kademe ortaya çıkmasını beklemenin hiçbir makuliyeti yoktur.</p>
<p>Darwinistlerin, bu tip hayvan davranışlarını evrimle izah noktasında tam bir acziyet yaşadıklarını ifade etmek gerekir. İnce bir sanatın, müthiş bir şuurun, detaylı bir planlamanın bulunduğu aşikâr olan bu tür hayvan davranışlarını izah etme adına “içgüdü” diye bir isim vermek hiçbir şeyi halletmez. Önemli olan, bunun nasıl ve niçin meydana geldiğini açıklayabilmektir. Bu da evrimci mantığın üstesinden gelebileceği bir iş değildir.</p>
<p>Aslında problemin çözümü oldukça basittir; arıya vahyettiğini bildiren Yüce Allah (Nahl sûresi, 68), bütün hayvanlara da hayatlarını nasıl sürdürmeleri gerektiğini ilham etmiş, onlar da sevk-i ilâhî ile kendileri, yavruları ve türleri açısından en elverişli davranış kalıplarını ustaca yerine getirmektedirler.</p>
<p><strong>6. ANİ SIÇRAMALAR</strong></p>
<p>Evrimi ispat etme adına savundukları mekanizma ve kanıtların ikna edici olmadığının farkına varan evrimciler hemen yeni kuramlarını ve argümanlarını devreye sokuyorlar. Tabiatta görülen baş döndürücü canlı çeşitliliğinin ve mükemmel biyolojik mekanizmaların tesadüfi mutasyonların bir araya gelmesiyle açıklanamayacağının farkına varan ve ara tür fosillerinin yokluğunu gören Niles Eldredge, Stephen Jay Gould, Otto Schindewolf ve Richard Goldschmidt gibi meşhur Neo-Darwinciler (aralarında görüş farkları olsa da) “sıçramalı evrim” kuramını ortaya atmışlardır.</p>
<p>Bu kurama göre bir kattan diğerine çıkmak için tek tek merdivenler tırmanılmayacak, bunun yerine asansör vasıtasıyla hızlıca çıkılacaktır. Onlar, Darwin tarafından ortaya atılan “yavaş ve tedrici değişmeyle evrimleşme” hipotezinin gerçekleşmesinin zorluğu karşısında, yeni bir hipotez geliştirmiş ve mesela sürüngen yumurtasından kuş çıkması gibi, canlıların geçirecekleri büyük mutasyonlarla bir anda üst türe sıçrayıvereceğini iddia etmişlerdir.</p>
<p>Ne var ki onların bu görüşüne en büyük itirazlar ve en sert eleştiriler yine Darwinistlerden gelmiştir. Bir kitabında Richard Dawkins onları şu sözlerle eleştirir: “Eldredge ve Gould derinden yüzeyseller. Sanatsal, edebi bir tavırla çok etkileyici konuşuyorlar ama ciddi bir evrim anlayışı yerleştirecek hiçbir şey yapmıyorlar ve günümüz yaratılışçılarına, Amerikan eğitimi ve ders kitabı basımını altüst etme amacıyla yaptıkları rahatsız edecek denli başarılı mücadelelerinde düzmece bir yardım ve rahatlık sağlayabiliyorlar” (Dawkins<i>, Kör Saatçi</i>, s. 309).</p>
<p>Onlara yöneltilen sert eleştirilerin sebebi, bir problemi çözme adına ortaya attıkları kuramın, çözdüğü düşünülen problemden çok daha büyük problemler ortaya çıkarmasıdır. Genetik bilimiyle uğraşan bilim adamları, böyle ani değişimlerin imkânsız olduğunu ifade etmişlerdir. Aslında onların savundukları şey, tam olarak bir mucizenin gerçekleşmesidir ki bu da evrimcilerin ortaya attıkları iddiaları ispatlamada nasıl bir acziyet içerisine düştüklerinin, nasıl çıkmaz bir sokağa girdiklerinin farklı bir yansımasıdır.</p>
<p>Bunların yanında “Bencil Gen Kuramı”, “Kısıl Kraliçe Kuramı” gibi daha başka teorilerden de bahsedilir. Fakat evrimciler arasında yeterince meşhur olmayan ve kabul edilmeyen bu gibi kuramlar da önceki zikredilenlerden daha ikna edici değildir. Görünen o ki evrimcilere göre kuramlar, mekanizmalar, ispat vasıtaları değişse de değişmeyen ve değişmemesi gereken bir gerçek vardır: Canlıların evrimleşerek meydana geldikleri gerçeği.</p>
<p>Önümüzdeki hafta evrim teorisini ispatlamak için öne sürülen kanıtların gerçeklik değeri üzerinde duracağız.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrim-teorisinin-mekanizmalari-2-dr-yuksel-cayiroglu/">Evrim teorisinin mekanizmaları (2) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrim fikrini savunan söz de bilim adamlarına bir demet soru? &#124; Zekeriya Çiçek</title>
		<link>https://hizmetten.com/evrim-fikrini-savunan-soz-de-bilim-adamlarina-bir-demet-soru-zekeriya-cicek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Jan 2021 11:00:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Çiçek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16525</guid>

					<description><![CDATA[<p>         “Farz-ı muhal” bir canlının tesadüfen oluştuğunu kabul edelim. O zaman bilim adına ortaya çıkanların şu sorulara cevap bulması gerekir. Evet, evrim fikrini savunan söz de bilim adamlarına bir demet&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrim-fikrini-savunan-soz-de-bilim-adamlarina-bir-demet-soru-zekeriya-cicek/">Evrim fikrini savunan söz de bilim adamlarına bir demet soru? | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>         “Farz-ı muhal” bir canlının tesadüfen oluştuğunu kabul edelim. O zaman bilim adına ortaya çıkanların şu sorulara cevap bulması gerekir.</strong> <strong>Evet, evrim fikrini savunan söz de bilim adamlarına bir demet soru bombardımanı</strong></p>
<p>(Farz-ı muhal: Her hangi bir şeyin olamayacağının kesinlikle bilindiği halde olmuş gibi varsaymak demektir.)</p>
<ol>
<li>Neden İlkel atmosferde sadece Metan, Amonyak, Hidrojen, Su buharı gibi maddeler bulunsun ki?</li>
<li>Bu atom ve molekül filtrasyonunu seçilimini yapan irade nedir?</li>
<li>Varsayalım ki, bu atomlar seçilmiş olsalar bile, bu moleküllerin atomları olan karbon, hidrojen, oksijen ve azot nereden zuhur etmiştir?</li>
<li>Ayrıca zamanla adı geçen ve her geçen gün sayıları artan elementler nereden ve nasıl bir şekilde ortaya çıkmıştır?</li>
<li>Atomların belli kimyasal kurallar çerçevesinde biraya getirilmesi atomlar arası elektron alış verişi ya da ortaklaşa elektron kullanılması nasıl gerçekleşmiştir?</li>
<li>Atomlar birbirini tanıma iradesine sahip olmadığı halde kovalent ya da iyonik bağları oluşturma kabiliyetini nereden almıştır?</li>
<li>Ayrıca atomların orbital denen bölümlerindeki elektron konfrigasyonunu tanzim eden böylece atomlar arasında da ayırt edici özellikleri yerleştiren güç nedir?</li>
<li>Bir de her şeyin erkekli dişili olarak birbirini tamamlayıcı tarzda meydana getirildiği düşünüldüğünde + (artı) veya – (eksi) yüklerden birisinin olmaması durumunda da neler olabileceğinin çok iyi bilinmesi gerektiğini nasıl izah edilebilir?</li>
</ol>
<p>Evrimciler boşlukları sıçramalar veya geriye doğru evrim diyerek ile izah etmeye çalışıyorlar. İlk başlangıcı olmayan bir varlıkta nasıl bir sıçrama olabilir? Bunun açıklanması gerekir.</p>
<p>Ayrıca Avrupa’da yerin metrelerce derinliğinde, yeryüzünün ilkel şartlarını oluşturduğunu zanneden bilim adamları dünyadan absorbe edilmiş gaz vb maddelerle deneyler yapmaya çalışıyorlar. Bir gariplik yok mu?</p>
<p><strong>          </strong></p>
<p><strong>        Bir maddenin kendi kendine var olamayacağını bilen insanoğlu sayısız miktardaki atomlara akıl, irade ve şuur vermeyecek kadar da onurlu ve şerefli olmalıdır.</strong></p>
<p>İlk organik canlı öncülü olduğu kabul edilen koeservatlar eğer bir protein yumağı ise amino asit içerirler. Halbuki, mevcut yaklaşık yirmi çeşit amino asitin içerisinde öyle amino asitler var ki bir birini nötralize ederek etkisizleştirirler.</p>
<p>Böyle protein yapıtaşlarından nasıl düzenli bir protein zuhur edebilir?</p>
<p>Bir proteinin sentezi için mutlaka bir biyolojik katalizör olmalı değil midir?</p>
<p>Biyolojik katalizör denen enzimlerin kendisi de bir protein olduğuna göre, o zaman bir ilk öncül proteinin sentezi içinde başka bir proteine ihtiyaç duyulur ki, bu silsile bir yerde durması gerekmez mi?</p>
<p>Heterotrof hipotezine göre ilk atmosferde oksijen yoktu ama amonyak vardı deniyor. Hâlbuki günümüz kimyası amonyağı ancak azotlu organik bileşikleri oksijenle yakarak elde edebiliyor.</p>
<p>O ilk atmosferde oksijen ve azotlu organik maddeler olmadan amonyak nasıl meydana gelmiştir?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir de bu atomların birleşerek oluşturduğu varsayılan moleküllerin bir araya gelmesi için gerekli enerjinin ve iradenin kaynağı nedir?</p>
<p>Deniliyor ki, “İlk atmosferdeki gazların moleküler bağları sıcaklık, ultraviole ışınları, şimşek etkisiyle koparılarak ilk organik moleküller meydana gelmiştir.”</p>
<p>Peki, bu enerjiler (ultraviole ışınları, şimşek) nereden ve hangi kaynaktan ortaya çıkmıştır?</p>
<p>Sürtünerek bu yüksek enerjiyi oluşturacak rüzgâr vb gibi hava zerrelerinin kaynağı nedir rüzgârın kaynağı nedir?</p>
<p>Güneşten kopan binlerce derecelik yüksek kalorili kütlelerin soğutularak yoğunlaştırılmasından bahsediliyor. Bu soğutma için gerekli soğuğun kaynağı nereden zuhur etmiştir? ( Zira soğutulan bir kazan dolusu kaynar su da değildir ki!)</p>
<p>Bir ocağın bile altını birazcık fazla açınca tavasındaki yumurtayı yakan evrim tutkunu insancıklar, bu dengeli enerji dağılımını nasıl ile açıklayabilirler?</p>
<p>Unutmayalım ki, burada bir yumurta pişirilmiyor. İlk canlı (hayat belirtisi olan) oluşumundan hatta evrim fikrine göre mevcut milyonlarca canlı türünün atası olan tek hücreli çok basit bir canlıdan bahsediliyor(!)</p>
<p>Bir proteinde hayat belirtisinin kaynağı nedir?</p>
<p>Moleküller ölü ve diride aynı özelliktedir. Peki, o zaman ölüm ile yaşamın arasındaki farkın kaynağı olan şey nedir ve nereden zuhur etmektedir? Can veya ruhun kaynağı nedir? Ölü insanın tüm molekülleri aynan durduğu halde neden insan konuşamıyor, göremiyor?</p>
<p>Meraklısına, bilim adamlarının tahminleri neticesinde dünyamızda on milyonlarca canlı türünün olabileceği ileri sürülmektedir. Günümüze kadar da yaklaşık dört-beş milyon canlı çeşidinin taksonomiye yazıldığını hatırlatalım. Bu kadar canlı türünün bu karmakarışık ve tesadüflerle örülü ağından çıkarmak mümkün müdür?</p>
<p>Bir ile milyonlar aynıdır. Gücü ve kudreti sonsuz olan Allah’a (cc)</p>
<p><strong>           Ve tam burada dikkatten kaçırılmaması gereken önemli, ama çok önemli bir tespit yapalım.</strong></p>
<p>Artık kabul edilmektedir ki “evrim fikri” günümüzde hayatın oluşumundan öte bir “inanç sistemi “ yani “din” olarak düşünülmelidir. O da semavi dinlerin bütününü inkârla başlayan bir din.  Zira evrim, semavi dinlerin ortak noktası olan “yaratılış hakikatine” muhalefet için materyalist (ateizmin temelini oluşturan ve her şeyi madde ile açıklamaya çalışan fikir akımı) bir düşünceden kaynaklanan ve varlığın “tesadüfen, kendi kendine oluştuğunu” destekler.</p>
<p>Hâlbuki: “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir, göz ise manada kördür.” (Risale-i Nur)</p>
<p>Bir ilk var oluşu açıklamayan evrim, masum birçok insanın da aklını karıştırarak insan gibi mükerrem bir varlığın kökenini acuze ve binlerce yıldır zerre kadar değişime uğramayan bir hayvana (maymuna) dayandırmaktan çekinmez.</p>
<p>Böylece insanı üstün bir varlık değil de –haşa!- tam bir hayvan olarak görecek ve hayvanlarla ilgili olan davranışları insanlara da uyarlayarak insanı kullukla serfiraz olmaktan güya kurtaracaktır.</p>
<p>Hâlbuki insan:</p>
<p>Aklıyla iyiyi kötüden ayıran, teknolojiyle dünyayı saran; seven, sevilen ve dağların bile kaldıramayacağı sorumluluklarla muvazzaf bir yüce varlıktır. ( Kitaptaki “İnsan” konusuna bakılabilir)</p>
<h3><strong>Hizmetten | Zekeriya Çiçek</strong></h3>
<p><a href="https://hizmetten.com/evrim-fikrini-savunan-soz-de-bilim-adamlarina-bir-demet-soru-zekeriya-cicek/">Evrim fikrini savunan söz de bilim adamlarına bir demet soru? | Zekeriya Çiçek</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
