<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>enaniyet arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/enaniyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/enaniyet/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:18:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>enaniyet arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/enaniyet/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Enaniyet öyle bir Allah belası ki! &#124; M.Fethullah Gülen Hocaefendi</title>
		<link>https://hizmetten.com/enaniyet-oyle-bir-allah-belasi-ki-m-fethullah-gulen-hocaefendi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Jun 2022 07:51:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[enaniyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=26274</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cenâb-ı Hak, Hazreti Adem’i yaratacağı zaman, melekler, istifsar (işin aslını sorup öğrenme, meselenin açıklanmasını isteme) niyetiyle “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın (ca’l edeceksin)?” (Bakara, 2/30)&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/enaniyet-oyle-bir-allah-belasi-ki-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Enaniyet öyle bir Allah belası ki! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Cenâb-ı Hak, Hazreti Adem’i yaratacağı zaman, melekler, istifsar (işin aslını sorup öğrenme, meselenin açıklanmasını isteme) niyetiyle “Yeryüzünde kan dökecek ve fesat çıkaracak bir mahlûk mu yaratacaksın (ca’l edeceksin)?” (Bakara, 2/30) diye suâl tevcih etmişlerdi. İşin aslını ve Hakk’ın hikmetini öğrenince ise, سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) demiş ve Hazreti Adem’e secde emrini yerine getirmekte bir an bile tereddüt etmemişlerdi. *Haddizatında bu secde Allah’a (celle celâluhu) yapılıyordu. Kâbe mihrap olarak önümüze konduğu gibi, o zaman meleklerin önüne de Hazreti Âdem (aleyhisselâm) konmuştu. Burada secde, Allah’ın isimlerinin en câmi aynası olan insanda odaklaşan esmâ-i ilâhiyeye ve hilâfet unvanlı o büyük mânâya müteveccihen oluyordu. Şeytan ise bu hassas dönemde virajı alamamış ve uçurumdan aşağıya yuvarlanmıştı. Emre itaatteki inceliği anlaması lazım gelen yerde, “Ben çamurdan yarattığına hiç secde eder miyim? Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten O’nu topraktan yarattın.” (A’râf, 7/12) demişti. Bu, küstahlık ve bir su-i edepti ki, ondaki kibir, haset ve hazımsızlığa delâlet etmekteydi. Belli ki şeytanın içinde bir hastalık vardı da Hazreti Âdem’e (aleyhisselâm) secde bahane olmuş ve bununla şeytanın küfrü açığa çıkmıştı. Kibrine takılan Şeytan hak ve hakikati bile bile inkar etti; çağlar boyu onun tuzağına düşenler de!..</p>
<p>*Şeytan emre itaatteki inceliği anlamadığından fahre, gurura, kibre, enaniyete kapıldı. Kendi enaniyet gayyasında boğuldu. Her devirde enaniyet gayyasında boğulanlar gibi… Firavunlar gibi, Şeddadlar gibi, Nemrutlar gibi, Tiranlar gibi… Onlar enaniyet gayyasında, ziftinde boğuldukları gibi Şeytan da boğuldu gitti ama manen öldü. Öyle ki, hak ve hakikati bildiği halde “Öldükten sonra diriltilecekleri Gün’e kadar bana süre tanı!” (A’raf, 7/14) dedi ve insanları yoldan çıkarma kasdıyla mühlet istedi.</p>
<p>*Demek enaniyet öyle bir Allah belası ki, İblis hakikati gördüğü halde, yine de gelip gelip ona takılıyor. Çünkü o enaniyetin menfur meşcereliğinde kibir neşv ü nema buluyor, gurur neşv ü nema buluyor, müşarün bilbenan olma (parmakla gösterilme) mülahazası neşv ü nema buluyor, takdir edilme mülahazası neşv ü nema buluyor, herkes tarafından alkışlanma mülahazası neşv ü nema buluyor, rahat etme mülahazası neşv ü nema buluyor, saray mülahazası neşv ü nema buluyor… Enaniyet dediğimiz, Allah belası böyle bir meşcerelik!..</p>
<p>*Şeytan gerçekleri gördüğü halde “Bana fırsat ver, uğraşayım bunlarla!” dediği gibi, bugün de bir kısım insanlar bütün hakikat önlerinde olduğu halde bakıyorlar ama göremiyorlar. Görüyor gibi oluyorlar ama değerlendiremiyorlar. Nur’a “zulmet” diyorlar. Ruh-u Revan-i Muhammedi’nin şehbal açmasına, kendilerine karşı açılmış bir bayrak nazarıyla bakıyorlar. O’nun mübarek namının yükseltilmesini, kendi kadir ve kıymetlerini yere çalma şeklinde yorumluyorlar. Bakın aynı körlük Amnofis devrinde, Ramses devrinde, Hitler devrinde, Stalin devrinde, Lenin devrinde, Jul Sezar devrinde devam ettiği gibi, bütün çağlar boyu da hep devam edegelmiştir. Allah, bu bakıp da göremeyen insanların gözlerini açsın!..</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/enaniyet-oyle-bir-allah-belasi-ki-m-fethullah-gulen-hocaefendi/">Enaniyet öyle bir Allah belası ki! | M.Fethullah Gülen Hocaefendi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Enâniyet veya Egoizm</title>
		<link>https://hizmetten.com/enaniyet-veya-egoizm/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Oct 2021 06:00:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[Ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[egoizm]]></category>
		<category><![CDATA[enaniyet]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=22758</guid>

					<description><![CDATA[<p>nâniyet, değişik kullanım şekilleriyle &#8220;ben&#8221; mânâsına gelen &#8220;ene&#8221;den türetilmiş bir kelime.. insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâları yanında, ona, varlık, eşyâ ve hâdiseler hakkında tefrik, temyiz, okuma ve değerlendirme imkânı da&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/enaniyet-veya-egoizm/">Enâniyet veya Egoizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>nâniyet, değişik kullanım şekilleriyle &#8220;ben&#8221; mânâsına gelen &#8220;ene&#8221;den türetilmiş bir kelime.. insanın kendisi, özü, şahsiyeti mânâları yanında, ona, varlık, eşyâ ve hâdiseler hakkında tefrik, temyiz, okuma ve değerlendirme imkânı da veren &#8220;ene&#8221;; aynı zamanda bilme, inanma ve bu çerçevedeki ferdî ve içtimaî sorumluluklar karşısında insanı bir muhatap durumuna yükselten unsurdur. Ene&#8217;yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaikı ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî&#8217;ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşyâ ve esrâr-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede &#8220;ene&#8221; -ben ve ego da diyebilirsiniz- insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve &#8220;Kenz-i Mahfî&#8221;nin lisan-ı fasîhi olur.</p>
<p>Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için &#8220;ene&#8221; öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice herkülleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hânümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır. O, imanla doğru okunmadığı, mahiyetine acz u fakr esaslarına göre bakılmadığı veya kendini kendine mâlik saydığı, sayıp aynadaki sureti hakikat sandığı durumlarda kibre girmiş, gurur mırıldanmış, bencillikle gürlemiş, kini, nefreti ve hiddetiyle hayvanları aratmamış, şehevânî istekleriyle hep bohemler gibi yaşamış, çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslerden kurtulamamış ve kendi kendinin meshûru olmuş, çeşit çeşit illetlerle mâlûl bir özürlü; şahsî hazlarından gayrı bir şey düşünmeyen/düşünemeyen hodbîn bir gurur âbidesidir. Kendini güçlü hissettiği ve fırsat da yakaladığı zamanlarda, gözünü kırpmadan herkesi ezip geçen bir tiran bozması, hak ve hürriyetler konusunda saygısız bir nemrut ve Allah, Peygamber tanımayan bir nankördür. Zayıf ve güçsüz olduğu ya da ihtiyaçlarla kıvrandığı durumlarda ise o, kapıkulu saydığı kimselerin bile ayaklarına kapanacak kadar zelillerden zelil zavallının tekidir.</p>
<p>Aksine o, Allah&#8217;a imanla tenevvür edip acz u fakrını kavradığı, beden ve cismâniyetin uydusu olmaktan sıyrılıp kalbî ve ruhî hayat ufkuna yöneldiği, şevk u şükürle şahlanıp Hak rızasına kilitlendiği takdirde de âdeta müzekkâ bir ruha dönüşür ve öteki yanı itibarıyla bütün fena huyların menşei olmasına mukabil bu derinliği açısından güzel ahlâkın (mehâsin-i ahlâk) en temel unsuru hâline gelir.</p>
<p>Şimdiye kadar pek çok mutasavvıf ve kelâmcı, bazen &#8220;ene&#8221; unvanıyla, bazen de &#8220;nefis&#8221; namıyla bu konu üzerinde durmuş ve önemli açıklamalarda bulunmuşlardır. Mevzuun tafsilatını onlara havale ederek, burada birkaç cümle ile de olsa Üstad Bediüzzaman&#8217;ın bu hususla alâkalı mülâhazalarına temas etmek istiyorum:</p>
<p>O, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;deki emanet hakikatinin<a title="ref1" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#1" name="ref1"><sup>(1)</sup></a> pek çok yönlerinden birinin de &#8220;ene=ego&#8221; olduğunu ifade sadedinde; &#8220;ene&#8221;nin Âdem (aleyhisselâm) zamanından günümüze kadar insanlık âleminin etrafında dal-budak salmış hem nuranî bir Tûbâ-i Cennet hem de müthiş bir Zakkum-u Cehennem çekirdeği mahiyetinde olduğunu vurgular ve ona bu iki âlemin de kapılarını açacak bir anahtar nazarıyla bakar. Ona göre &#8220;ene&#8221;nin bu birbirinden ayrı derinliklerinin temsilcileri ve bu temsilcilerin teşkil ettikleri cereyanlar da vardır. Bunlardan biri silsile-i nübüvvet cereyanı, diğeri de diyaneti kabul etmeyen felsefe akımıdır. Din tanımayan ve diyanete baş kaldıran felsefî cereyan/cereyanlar bir zakkum ağacı gibi çevrelerine her zaman şirk ve dalâlet zulmetleri neşretmiş ve insanlığın ufkunu karartmışlardır. Onlardan, aklı biricik esas kabul edenlerin dünyasında dehriyyûn, maddiyyûn ve tabiiyyûn&#8230; gibi kimseler yetişmiş ve bunlar saf yığınların baştan çıkarılmalarına sebebiyet vermişlerdir. Kuvvet ve şiddeti öne çıkaranların atmosferinde Nemrut&#8217;lar, Şeddad&#8217;lar, Firavun&#8217;lar boy atıp gelişmiş ve kitlelere kan kusturmuşlardır. Hayatı, cismânî ve bedenî arzulara, isteklere bağlı götürenlerin çizgisinde insanın süflî hislerini gıcıklayan tanrıçaları, totemleri ve putlarıyla bohemliğe açık ruhların başlarını döndürmüş ve yığınları akla-hayale gelmedik sapıklıklara sürüklemişlerdir.</p>
<p>Nübüvvet cereyanına gelince o, &#8220;kuvve-i akliye&#8221; dalında enbiyâ, mürselîn, evliyâ ve sıddîkîn meyvelerini yetiştirmiş; &#8220;kuvve-i dâfia&#8221; dalında âdil hakimleri, melek gibi melikleri semere vermiş; &#8220;kuvve-i câzibe&#8221; dalında da suret ve sîret güzellikleriyle serfiraz ismet kahramanlarının gelişmesine ortam hazırlamıştır. Bu açıdan, peygamberlik ufku itibarıyla &#8220;ene&#8221;nin bir kulluk unvanı ve esrâr-ı ulûhiyetin de bir aynası olduğunu söylemek mümkündür. Öyle ki, bu yörüngede &#8220;ene&#8221; kendini bir abd bilir, Yaratan&#8217;ın hizmetinde olduğunu düşünür; O&#8217;na karşı hâlisâne kulluğa yönelir ve hemen her zaman O&#8217;nu hoşnut etme arkasından koşar. Aklına aldanıp nefsine yenik düşenler, güzeli, çirkini birbirine karıştırıp egoyu sabit bir hakikat şeklinde mütalâa edenler, dolayısıyla da, Hakk&#8217;a kul olacaklarına değişik mâlihulyalara dalarak cismânî hazlarından başka bir şey düşünmeyenler, varlık ve hâdiselere insanca bakıp onu muhteva enginliğiyle duyamayanlar, duyamayıp kendi bencilliklerinin darlığında heba olup gidenler egoizm gayyaları içinde boğuladursunlar, &#8220;ene&#8221;deki sırrı anlayanlar yürürler Hakk&#8217;ın inayet gölgesinde O&#8217;nun rıza ufkuna doğru&#8230;</p>
<p>&#8220;Ene&#8221;nin olumsuz yanıyla alâkalı bir derinlik sayılan Frenkçe &#8220;egoizm&#8221; de dediğimiz &#8220;enâniyet&#8221;, kendine düşkünlük, yalnız kendini düşünme, her faaliyetini bir kısım şahsî çıkarlara bağlı götürme, her işi bencillik mülâhazasıyla ele alma ve o mülâhaza ile bitirme de diyeceğimiz bir ruh hastalığının unvanıdır. Böyle bir karakter, başkalarından söz edildiği, onlara teveccühte bulunulduğu hemen her yerde feveran eder, kıskançlıklara girer -üzerinde durulabilir- hırsla kıvranır; hızını alamaz gıybete, iftiraya başvurur ve &#8220;onlar&#8221; dediği kimseleri karalamak için elinden gelen her mel&#8217;aneti irtikâp eder.</p>
<p>Bazı kimselerde, bunun bir iki adım daha ötesinde, kendini mutlak üstün ve eşsiz görme, hatta kendine &#8220;gaye insan&#8221; nazarıyla bakma, aptalca hüsnüzan ve teveccühlere takılarak bir görüntü sergileyebilmek için maskaralık diyebileceğimiz fantezilere girme ve &#8220;ben&#8221; merkezli bir dünya kurarak kendini anlatma, meziyetlerini sayıp dökme cinneti söz konusudur ki, bunu da muzaaf enâniyet anlamında &#8220;egosantrizm&#8221; sözcüğüyle ifadelendirebiliriz. Böyleleri her hâdiseyi kendi bakış açılarına göre yorumlar, herhangi bir konuyu, onun enginliği ve derinliği çerçevesinde değil de, kendi egoizminin darlığı içinde ele alır, değerlendirir; sonra da, kendince çıkardığı hükümleri başkalarına da dayatmaya çalışır. Aslında, bu tipler kendi heva ve heveslerine öylesine kilitlidirler ki, kendilerinden başkasını görmez/göremez, kendi hülyaları dışında hiçbir şey bilmez, bilmek de istemez; kimseyi sevmez ve hayırla da yâd etmezler. Kendilerini insanî fazilet ve meziyetlerin merkezine oturttukları için her zaman redd-i müdahale hissiyle gergin ve kavgaya hazır bir hâlleri vardır. Hele bunların arasında nefsine âşık ve taparcasına ona bağlı bir kısım narsisler bulunmaktadır ki, bunlar tıpkı çocuklar gibi, gördükleri her nesneye sahip olmak ve başkalarına ait şeyleri elde etmek için sık sık onlarla kavgaya tutuşur ve mütemâdi hır-gür çıkarırlar.</p>
<p>Böylelerinde hiç mi hiç içtimaî sorumluluk hissi gelişmemiştir; onlar, hemen her zaman heva ve heveslerine göre hareket ederler. Olabildiğine kibirli ve gururludurlar; herkesi hafife alır ve âleme tepeden bakarlar. Bir de bu hasta ruhlar, çevrelerindeki saf yığınlar tarafından alkışlanıyor, ferdî bencillikleri herhangi bir cemaate mensubiyetle besleniyorsa -buna &#8220;cemaat enâniyeti&#8221; de denebilir- daha bir derinleşir, nemrutlaşır ve akla-hayale gelmedik fenalıklara sebebiyet verebilirler. Firavun böyle bir ruh haletiyle <em>&#8220;Ben sizin en yüce rabbinizim.&#8221;</em><a title="ref2" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#2" name="ref2"><sup>(2)</sup></a> sözleriyle hırlamış, bir başkası<em> &#8220;Ben de ihya eder ve öldürürüm.&#8221;</em><a title="ref3" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#3" name="ref3"><sup>(3)</sup></a> deme cür&#8217;etinde bulunmuş; bir diğeri ise <em>&#8220;Ben bu serveti kendi imkân ve kendi bilgimle elde ettim.&#8221;</em><a title="ref4" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#4" name="ref4"><sup>(4)</sup></a> hezeyanlarıyla gürlemiştir. Günümüzde çokça bulunduğu gibi, kimileri de mânâ âleminin devasa kametlerinin dahi telâffuz etmediği/edemediği &#8220;Ben Mehdiyim.&#8221;, &#8220;Ben Mesihim.&#8221;, &#8220;Ben kutbum, kutb-u irşadım&#8221;, &#8220;Ben gavsım&#8221;&#8230; türünden saçmalıklarda bulunmuş; sürekli ben merkezliliğin karakteristik hırıltılarıyla kibrini, ucbunu, fahrini, makam sevdasını ve nefis muhabbetini seslendirmiş ve kulluğun esası olan acz u fakr, tevazu, mahviyet ve hacâlet&#8230; gibi hususlardan habersiz cahil kitleleri iğfal etmişlerdir.</p>
<p>Aslında bunlardaki sefalet ve ruh sukutuna sebebiyet veren hep aynı şeylerdir: Şeriat mantığından habersizlik, mütemerrid nefs-i emmârenin güdümünde bulunma, şöhretperestlik ve bohemce yaşama arzusu&#8230; gel gör ki, bu zelil insanlar, her zaman kendilerini farklı yaratılmış gibi görüp gösterir ve çevrelerine birer misyon insanı olduklarını empoze etmeye çalışırlar. Böyleleri herkesi sıradan, hor ve hakir varlıklar sayar ve onların da bir şeyler yapabileceklerini kat&#8217;iyen kabul etmezler. Hele bir de etraflarında bu duyguyu sık sık tetikleyen bir kısım müdâhinler varsa -ki her zaman var olmuştur- bunlar öylesine bir büyüklük hissine kapılırlar ki, herhalde bu ölçüdeki bir enâniyeti ifade için &#8220;mük&#8217;ap bencillik&#8221; sözü bile yetmeyecektir. Zannediyorum böylelerinin hâline en uygun isim &#8220;megalomani&#8221; olacaktır.</p>
<p>Pöhpöhe açık ve alkışa teşne bu tiplerin sapık hislerine, aldanmış yandaşlarının iddiaları da inzimam edince ortaya en tipik bir narsis çıkar. Sever kendini Allah&#8217;ı gerçekten sevenlerin sevdiği kadar.. tapar hevasına putperestlerin tanrıçalarına taptığı seviyede.. yanında Peygamber&#8217;den bahsedildiğinde dahi rahatsızlık duyar; &#8220;O&#8217;nun temsilcisi ve izdüşümüyüm.&#8221; gibi hezeyanlarla -kendi inanmasa da- çevresini bir kısım muğlak ve müphem şeylere inandırmaya çalışır. Bütün hareket ve faaliyetlerinde hep takdir ve tebcil beklentisi içindedir. Damlasının derya, zerresinin güneş gösterilmesini arzu eder. Dahası, etrafını kendisine karşı çok derin bir medyuniyet içinde görmek ister; ister ve herkesin her şeyine gözünü dikerek, meşru ve gayri meşru bütün arzularının yerine getirilmesi beklentisine girer. Bekledikleri gerçekleşmeyince de çevresini yakar-yıkar, şuna-buna gönül koyar, en yakınlarını bile vefasızlıkla suçlar ve altından kalkılamayacak, is&#8217;âf edilemeyecek hak iddialarında bulunur. Zaten başkalarıyla da her zaman kavga içindedir; hasetle kıvranır durur.. gıybetle, iftira ile boşalır.. kinle, nefretle sürekli hafakanlar yaşar; &#8220;Ne kendi eyler rahat ne halka verir huzur.&#8221; (Anonim) Yıkılıp gitse de cihandan mirasçıları onu kabre kadar götürür.</p>
<div class="important"><a title="1" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#ref1" name="1">[1]</a> Ahzâb sûresi, 33/72<br />
<a title="2" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#ref2" name="2">[2]</a> Nâziat sûresi, 79/24<br />
<a title="3" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#ref3" name="3">[3]</a> Bakara sûresi, 2/258<br />
<a title="4" href="https://fgulen.com/tr/eserleri/sukutun-cigliklari/enaniyet-veya-egoizm#ref4" name="4">[4]</a> Kasas sûresi, 28/78</div>
<div></div>
<div><strong>Kaynak:M.Fethullah Gülen / Sükutun Çığlıkları</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/enaniyet-veya-egoizm/">Enâniyet veya Egoizm</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kulluktaki zaafiyet ve kabaran enaniyet</title>
		<link>https://hizmetten.com/kulluktaki-zaafiyet-ve-kabaran-enaniyet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Mar 2021 07:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[enaniyet]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Zaafiyet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17582</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Enaniyet ve benliğin kuvvet bulmasının en önemli sebeplerinden biri olarak ubûdiyet zaafiyetine vurguda bulunuluyor. Ubûdiyet zaafiyetiyle enaniyetin kuvvet bulması arasında nasıl bir ilişki vardır? Cevap:Arapça “a-b-d” kökünden türeyen ubûdiyet,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kulluktaki-zaafiyet-ve-kabaran-enaniyet/">Kulluktaki zaafiyet ve kabaran enaniyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em class="bold2">Soru: Enaniyet ve benliğin kuvvet bulmasının en önemli sebeplerinden biri olarak ubûdiyet zaafiyetine vurguda bulunuluyor. Ubûdiyet zaafiyetiyle enaniyetin kuvvet bulması arasında nasıl bir ilişki vardır?</em></p>
<p><em class="bold2">Cevap:</em>Arapça “a-b-d” kökünden türeyen ubûdiyet, insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı sorumluluklarını yerine getirip kulluk şuuru içinde olması demektir. İbadet de aynı kökten gelir; ancak bu iki kelime arasında bazı mânâ farklılıkları vardır. Kısaca ifade edecek olursak ibadet; imana ait nazarî bilgilerin belli bir disiplin ve sistem içinde amelîye dönüşmesinin ad ve unvanıdır. Ubûdiyet ise insanın, hayatını kulluk şuuru içinde yaşaması demektir. Başka bir ifadeyle ibadet; emredildiği şekliyle kulluk sorumluluklarının yerine getirilmesi; ubûdiyet ise kullukta derinleşe derinleşe hayatın ihsan mülahazası içinde, hep O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşanması mânâsına gelir.</p>
<p>İbadetlerini vicdanında derinlemesine duyarak yerine getiren, temrin yapa yapa kullukta derinleşen, ubûdiyet mülahazasına kilitli bir kul başka kulluklardan sıyrılmış olur. Zaten başkalarına kulluktan sıyrılmanın tek yolu, Allah’a hakikî mânâda kul olmaktan geçer. O’na kul olmayanlar ise mahlûkatın sayısınca değişik güç ve kuvvet sahiplerine, totem, ikon ve putlara kul, köle olur.</p>
<p>Esasında kendisine karşı ibadet edilmeye layık olan tek varlık Allah’tır (celle celâluhû). Tasavvuftaki ifadesiyle O, Mâbud-u Mutlak ve Maksûd-u bi’l-İstihkak’tır. Yani ibadet edip hayatımızın her anında O’na karşı kulluk şuuruyla hareket etmemiz O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Farklı bir ifadeyle Allah, Allah olduğu için maksuttur; Allah, Allah olduğu için mahbuptur ve Allah, Allah olduğu için mâbuttur. Dolayısıyla hiçbir şekilde hakkı olmadığı ve layık bulunmadığı hâlde değişik inhiraf ve sapıklıklar neticesinde kendisine tapılan totem, mit, ikon, put gibi şeyler apaçık küfür ve dalalettir. Mâbud-u Hakikî ise tektir, o da Allah’tır (celle celâluhû).</p>
<p>İşte böyle bir ubûdiyet mülahazasına kilitli kul, Allah’tan başka hiç kimse karşısında bel kırmayı, boyun bükmeyi, baş eğmeyi düşünmediği gibi, kendisini de hiçbir zaman diğer insanlardan üstün ve farklı görmez, kul olmaktan öte kendine bir yer ve konum belirlemez. O, her zaman kendisinin Mâbud-u Mutlak karşısında boynu tasmalı, kulağı küpeli ve ayağı prangalı bir köle olduğunun idrakindedir. Böyle birisi nefsini, enaniyetini ve benliğini kulluk potası içinde erittiğinden, mazhar olduğu bütün güzellikleri ve elde ettiği bütün başarıları da hep O’na bağlar. Belki nefsinin aldatmasıyla bazen boyunu aşkın muvaffakiyetler karşısında bir baş dönmesi, bir bakış bulanması yaşayabilir; ama o, hemen her zaman ruhunda mündemiç bulunan ubûdiyet duygusuyla, içinde kabarabilecek bu tür menfi duyguları baskı altına alır.</p>
<h3>Ters orantı</h3>
<p>Görüldüğü gibi kulluktaki derinleşme ile enaniyet ve benliğin kuvvetlenmesi arasında makûsen mütenasip (ters orantılı) bir durum vardır. Yani bir insan, Allah’a karşı kullukta ne kadar derinleşirse, nefis, enaniyet ve bencilliğine karşı o kadar temkinli davranıp içindeki menfi duyguları o ölçüde kontrol altına alabilir. Allah’a ubûdiyetten uzak duran kişi ise, kulluktan uzaklaşmanın derecesine göre bencilleşir, egoist ve hatta egosantrist olur. Çünkü o, kendini kendine hatırlatacak kulluk vazifesinden uzak bulunduğundan zamanla kim olduğunu unutur da elde ettiği bütün başarıları kendine mâl eder. Hatta başkalarının yaptığı güzel işlerin bile bir yönüyle kendisiyle irtibatlandırılmasını arzu eder. Dolayısıyla başarı, alkış ve takdirler bir girdap gibi sürekli onu kendi içine doğru çeker.</p>
<p>Hâlbuki Hak karşısında el pençe divan duran, hayatının her karesini böyle bir şuurla geçiren insan kim olduğunu hiçbir zaman unutmaz. O her zaman, boynu tasmalı, ayağı prangalı, âciz, zayıf, fâni bir varlık olduğu şuuruyla hareket eder; böyle bir acz u fakr duygusu onda ibadet ve ubûdiyet için sürekli “Daha yok mu?” arzusunu tetikler. Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, isterse her gün bin rekât namaz kılsın, yine de onun ağzından, sürekli “Allah’ım! Sana hakkıyla ibadet yapamadım! Ey her şeyden daha açık daha seçik bilinen Zât! Seni hakkıyla bilemedim. Bilseydim zaten erir giderdim. Ey şükür hakkı olan Allah’ım! Sana hakkıyla şükredemedim.” cümleleri dökülür. Zira böyle bir kul bilir ki, yapmış olduğu ibadetler, mazhar olduğu nimetlerin yanında bir hiç hükmündedir.</p>
<h3>Sınırsız nimetler sonsuz şükür ister</h3>
<p>Hakikaten bir insanın, cansız görülen varlıklar seviyesinde kalmayıp hayata mazhar olması, bitki ve hayvan değil de şuurlu bir varlık mazhariyetine ermesi, bunun da ötesinde Allah’ı bilip tanıması, iman gibi sırlı bir anahtarla ebediyetin kapılarını açma fırsatını elde etmesi, Cennet’e liyakat yolunu takip etmesi öyle büyük nimetlerdir ki, bunların dünyada bir bedeli yoktur. Bu sonsuz nimetleri ihsan eden ise, Cenâb-ı Hak’tır.</p>
<p>Eğer bir insan bütün bu nimetlerin farkında olur, O’na teveccüh eder, kullukta derinleşir, “hel min mezid/dahası yok mu” kahramanı kesilir, sürekli mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyakını artırmaya çalışırsa, Allah da lütuf ve keremiyle onu enaniyet ve bencillik girdabından kurtarır. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle;</p>
<blockquote><p>Sen Mevlâ’yı seven de<br />
Mevlâ seni sevmez mi?</p>
<p>Rızasına iven de<br />
Hak rızasın vermez mi?</p>
<p>Sen Hakk’ın kapısında<br />
Canlar feda eylesen</p>
<p>Emrince hizmet etsen<br />
Allah ecrin vermez mi?</p></blockquote>
<p>Aslında Allah (celle celâluhû), bin bir hâdise ile her an bize kendini ifade buyuruyor. Buna mukabil biz de, bu hâdiseleri sistemli ve disiplinli bir tefekkürle, dikkat ve teyakkuzla takip etmeye çalışır, ayrı ayrı kareleri yan yana getirerek bütününün birden ifade ettiği mânâyı anlamaya çabalar ve farklı farklı yollar araştırarak hep O’na yürüme gayreti içinde olursak, O da bizi yarı yolda bırakmayacaktır. Zira O, bugüne kadar kendisine yürüyen hiç kimseyi yolda bırakmamıştır.</p>
<h3>Enaniyet çağında ubûdiyet iksiri</h3>
<p>Tarih boyu gündüzler geceleri, geceler gündüzleri takip edip durmuştur. Kimi zaman toprak semaya inat; sema, “gözlerin kuruması murat” demiş, zemin bir baştan bir başa çöle dönmüştür. Ama kimi zaman da semadan sağanak sağanak rahmet yağmış, yer yediveren, yedi yüz veren başaklara beşiklik etmiştir. Evet, kimi zaman aydınlık karanlığa galebe çalmış, karanlık ise iyice büzüşmüştür. Ruhanilerin ve meleklerin atmosferi, şeytanların atmosferini hâkimiyet altına almış, farklı bir ifadeyle melekûtî durum, mülkî durum üzerinde hâkimiyet tesis etmiştir. Devr-i risalet-penahiyi bu aydınlık dönemlere birinci derecede örnek gösterebilirsiniz. O dönemde, âdeta şeytanların gezecekleri, oturup kalkacakları, yiyip içecekleri, yatacakları vs. müsait bir zemin ve atmosfer kalmamıştır. Daha sonraki dönemlerde de buna benzer parlak dönemler olmuştur.</p>
<p>Günümüzde de vücudunun bütün zerreleriyle Allah’a kul olduğunu duyan, hisseden, ihsaslarını aşkın ihtisaslarıyla sürekli O’nunla beraber olduğu şuuruyla yaşayan insanların sayısı az değildir. Zaten öyle olmasaydı, bu arz, yörüngesinde durmazdı. Zira Allah (celle celâluhû) kendisine halis kulluk yapan insanların adesesiyle yeryüzüne bakar; bizim gibi mücrim, günahkâr, düşe kalka yürüyen insanları da mânen görkemli olan o insanların hürmetine bağışlar; onların yüzü suyu hürmetine kâinata bir ömür daha biçer ve onlar hatırına onu yerle bir etmez.</p>
<p>Her ne kadar günümüz enaniyet çağı olsa da, inşallah ibadet ve ubûdiyet adına güzel bir dönem başlamıştır. Zaten karanlığın son noktası, aydınlığın başlamasına işaret eder. Şafaktan evvel ufukta bir kararma olur. Fakat bu, son kararmadır. Tabir caizse, gecenin kendisine has hususiyetlerinin son kez püskürmesi demektir. Evet, son hıncıyla karanlıklar bir kere daha bütün ufku sararlar; fakat bir de bakarsınız, arkadan bir fecr-i kâzip zuhur eder. O, her ne kadar yalancı bir fecir olsa da, aynı zamanda fecr-i sâdıkın en doğru şahididir. Zira o, şimdiye kadar hiç yanıltmamış, ne zaman fecr-i kâzip doğmuşsa kısa bir zaman sonra ardından fecr-i sâdık zuhur etmiştir.</p>
<p>Hâsılı, enaniyet çağında bile olsa insan, Cenâb-ı Hakk’a karşı ibadet ve ubûdiyette ne kadar derinleşirse, enaniyet o ölçüde ondan elini eteğini çekecek ve bencilliğin alanı yavaş yavaş daralacaktır. Nasıl ki, ışık dairesi genişledikçe zulmet dairesi daralıyor; aynen öyle de, ubûdiyetle enaniyet arasında böyle bir zıtlık vardır. Birisi, diğerinin rağmına gelişir. Bir insan ubûdiyette ne kadar derinleşirse, o ölçüde enaniyette sığlaşır. Zamanla o insan her şeyi kudret-i ilâhiyeye bağlar, ortaya koyduğu başarıların kıymetini ise, O’nun rıza ve teveccühünün bulunup bulunmamasına göre değerlendirir ve neticede enaniyet ve benlik itibarıyla tamamen erir, kendini görmez olur, hep O’nu söyler, gezdiği her yerde O’nu haykırır.</p>
<p><strong>Kaynak: Buhranlı Günler Ve Ümit Atlasımız / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kulluktaki-zaafiyet-ve-kabaran-enaniyet/">Kulluktaki zaafiyet ve kabaran enaniyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nezahet-i lisaniye &#124; Kırık Testi</title>
		<link>https://hizmetten.com/nezahet-i-lisaniye-kirik-testi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mizan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jun 2020 14:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[enaniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kırık Testi]]></category>
		<category><![CDATA[nezahet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=11436</guid>

					<description><![CDATA[<p>Enaniyetlerin çok ileriye gittiği, sürekli olumsuz hâdiselerin deşelendiği ve herkesin birbirine dil uzattığı bir dönemde, iman ve Kur’ân hizmetine baş koymuş adanmışlara düşen vazife, insanları, her zamankinden daha fazla sevgi&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/nezahet-i-lisaniye-kirik-testi/">Nezahet-i lisaniye | Kırık Testi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Enaniyetlerin çok ileriye gittiği, sürekli olumsuz hâdiselerin deşelendiği ve herkesin birbirine dil uzattığı bir dönemde, iman ve Kur’ân hizmetine baş koymuş adanmışlara düşen vazife, insanları, her zamankinden daha fazla sevgi ve hoşgörüyle kucaklamaktır.  Eğer onlar da aynıyla mukabelede bulunmak suretiyle bu tür olumsuzluklara iştirak ederlerse hem kendi toplumlarına, hem de topyekûn insanlığa büyük bir kötülük yapmış olurlar.</p>
<p>İnsan olmamız hasebiyle, can yakıcı bazı hâdiseler karşısında öfkeye kapılabilir; hiddet ve şiddetimize yenik düşebiliriz. Hatta yer yer, sınır tanımayan bir kısım zalim ve mütecavizlere karşı içimizde kin ve nefret duyguları belirebilir. Fakat irademizin hakkını vererek bunları bastırmasını bilmeli ve bu kötü duyguların su yüzüne çıkmasına müsaade etmemeliyiz. Hatta elimizden geliyorsa manevî hazım sistemimizle onları eritip yok etmeliyiz. Magmalar gibi kabarıp gelen öfkemizi bastırabildiğimiz takdirde hem ibadet sevabı kazanır hem de toplumdaki ayrışma ve çatışmaları büyütmemiş oluruz.</p>
<p>Maalesef günümüzde hakaret etme, başkalarına naseza nabeca sözler etme moda hâline geldi. Herkesin dili sert, üslubu kırıcı. Ne var ki birileri bunu hak etmiş olsa bile, onlara karşı kötü sözler söylemenin hiçbir faydası yoktur; bilakis zararı vardır. Sövüp sayma sevap olmadığı gibi, insan için bir fazilet de değildir. Hazreti Zekeriya’yı testere ile ikiye biçen, Hazreti Yahya’yı şehit eden zalimlere karşı “Allah belanızı versin!” demenin ibadet olduğuna ve insana sevap kazandıracağına dair ne Kur’ân-ı Kerim’de ne de Sünnet-i Sahiha’da yarım kelimelik bir şey yoktur.</p>
<p>Keşke, kötülüğe kilitlenmiş insanları bile vicdan enginliği ile kucaklayabilsek ve onlar hakkında da iyilik dileğinde bulunabilsek! Mesela desek ki, “Allah’ım bize kötülük yapan insanların kalblerine iman, İslâm ve ihsan mevzuunda inşirah bahşeyle! Onları hidayet eyle!” Bence bu, insanca bir tavır, insanca bir düşünce, insanca bir davranıştır. İnsanca davranmak varken, diğerine tevessül etmemek lazım. Birisinin size bir boynuz atması, bir çifte vurması insanca tavırlar değildir. Fakat bu tür durumlarda siz de karşı tarafa boynuzla, çifteyle karşılık verirseniz, siz de insanlığınızın dışına çıkmış olursunuz. Hâlbuki Kur’ân ve Sünnet baştan sona mü’minleri, insanca tavır ve davranışlarda bulunmaya sevk ve teşvik ediyor.</p>
<p><strong>   <span class="arabaslik">Peygamberimizin Muamelesi</span></strong></p>
<p>İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), oğlu İbrahim, Osman İbn-i Maz’un gibi zatların vefatına ağladığını hadis kitaplarından okuyoruz. Fakat bunların hiçbirisi Hazreti Hamza’nın şehit edilmesi kadar onu sarsmamıştır. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud meydanında, canından çok sevdiği amcası Hazreti Hamza’nın her tarafı kesilmiş ve doğranmış bedenini görünce çok gözyaşı dökmüştür. Fakat buna rağmen ne Hazreti Hamza’nın bağrına mızrağını saplayan Vahşi’ye, ne buna sebebiyet veren Hind’e, ne de Ebu Süfyan’a karşı kin ve nefret duymamıştır. O Vahşi ki daha sonra sahabe safları arasına katılmış, mevsimi gelince de Hz. Ebû Bekir’in, yalancı peygamber Müseylime’ye karşı oluşturduğu ordunun içinde yer almış ve bu defa da mızrağını onun bağrına saplamıştır.</p>
<p>Eğer Nebiyy-i Ekrem, Vahşi’ye karşı tavır alsa ve aleyhinde sözler sarf etseydi, büyük ihtimalle o İslâm’la şerefyâb olamayacak, Yemame’de kahramanca mücadele veremeyecekti. Aynı şekilde Nebiyy-i Ekrem’in o engin şefkat, merhamet ve müsamahasını görmeselerdi, Benî Ümeyye ailesinin fertleri de İslamiyet’e giremeyecekti.</p>
<p>Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), müsamahası, şefkati ve affediciliği sadece amcasının katillerine yönelik değildi. O, Mekke hayatı boyunca kendisine her türlü kötülüğü yapan, âdeta içtiği suyu, yediği yemeği haram eden, bulunduğu yerde kendisine yaşama hak ve imkânları tanımayan, hakkında ölüm fermanları çıkaran, Mekke’yi terk edip gittikten sonra dahi yeni hicret yurdunda kendisini rahat bırakmayan Mekke müşriklerini de affetmişti. Mekke fethini müteakip herkes O’nun etrafını sarmıştı. Fakat sinelerde, daha önce işledikleri cürümlerin cezasına çarptırılma korkusu olduğu da muhakkaktı. “Acaba yaptığımız işkence ve zulümlere mukabele-i bi’l-misilde bulunur mu?” endişesi vardı. Ne var ki Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), <em>“Bugün size ayıplama ve kınama yoktur. Gidin! Hepiniz serbestsiniz!”</em>(Yûsuf sûresi, 12/92) mukabelesinde bulunmuştu. (İbn Hişâm, <em>es-Sîratü’n-nebeviyye</em> 5/74; el-Beyhakî, <em>es-Sünenü’l-kübrâ</em>9/118)</p>
<p>Bu nasıl bir civanmertlikti! Yıllarca kendilerinden her türlü eza ve cefayı gördüğü kimselere hiçbir şey dememişti. Onların yaptıkları kötülükleri mesele yapmamıştı. Onları cezalandırma yoluna gitmemişti. Hatta onları mahcup etmeme adına bunların sözünü dahi etmemişti. Çoktan pişman olmuş ve af beklentisi içine girmiş insanlara karşı büyük bir civanmertlik sergilemişti. Esasında bu, O’nun ilâhî ahlâkla ahlâklanmasının bir göstergesiydi.</p>
<p>Evet, tekrar edecek olursak, ona buna hakaret etmenin hiç kimseye bir faydası yoktur. Bu tür sözler, var olan olumsuzluklara yenilerini ekler. Kısır bir dairenin oluşmasını sağlar. Kur’ân-ı Kerim, <span class="AR">وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ</span> <em>“Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakaret etmesinler.”</em> (En’âm sûresi, 6/108) buyuruyor. Kur’ân, Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, İbn Ebî Muayt, Velid İbn-i Muğire gibi Mekke müşriklerinin tapa geldikleri Lat’a, Menat’a, Uzza’ya, İsaf’a vs. sövülmesini yasaklıyor. Putlara karşı, “Allah sizi yerin dibine batırsın, kahretsin!” demeyin diyor. Neden? Çünkü kalkar onlar da sizin inandığınız Allah’a karşı naseza nabeca sözler söylerler.</p>
<p>Bu sebeple bir mü’min kötü sözlerle ağzını, dilini, kalbini kirletmemeli; başkalarının tepkisini üzerine çekmemelidir. Bilakis kendi değerlerini mükemmel bir şekilde temsil etmek suretiyle problemleri halletmeye çalışmalıdır. Her zaman tekrar ettiğimiz bir sözü bir kere daha hatırlatayım. Hâl ile halledilmedik hiçbir mesele yoktur. Asıl olan temsildir, güzel örnek olmadır.</p>
<p><strong>   <span class="arabaslik">İncinsek de İncitmeyelim!</span></strong></p>
<p>Aleyhimde yazıp çizenlerle, sürekli bana kötülük yapanlarla ilgili Allah’tan dileğim hep şu oldu: Cenâb-ı Hak bir gün onları karşıma çıkarsın ve bana da iyilik yapma fırsatı versin. Mesela yoldan geçerken bakayım birinin arabası bozulmuş, durup onu kendi arabama alayım ve gideceği yere götüreyim. Kur’ân’ın tavsiye ettiği ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunayım. Bu, günümüzde en çok muhtaç olduğumuz şeylerden birisidir. İnşallah cevr ile, tahkir ile kimsenin canını yakmayız. Hatırımızı kırsalar da biz kimsenin hatırını kırmayız. İncinsek de incitmeyiz. Çünkü günümüzde gönüllerin yıkılmaya değil, yapılmaya ihtiyacı var.</p>
<p>Aslında zalim ve mütekebbirler sövülmekten ziyade acınmayı hak ediyorlar. İnsan, ahiretteki hâllerini düşününce onlara acıyor. Haccac’a, Şimir’e, Lü’lü’ye, İbn Mülcem’e sövülür mü yoksa acınır mı? Zannediyorum ahirette de onların rahmetten mahrumiyetlerini görseniz, vicdanınız harekete geçecek ve içiniz “cız” edecektir.</p>
<p>İnsan, iradesinin hakkını vermeli, düşmanlık duygusunun içine girmesine meydan vermemelidir. Kin ve nefret bir kere gelip insanın korteksine oturursa, bir daha onu yerinden söküp atmak çok zor olabilir. Nöronları bu tür olumsuz duygularla kirlenmiş bir insan sürekli kötülük düşünür. O, aklıyla hareket ettiğini zannetse de çoğu zaman bu kötü duyguların kendisine pompaladığı duygularla hareket eder. Halbuki Kur’ân’a gönül vermiş insanlara düşen vazife, akıl, mantık ve muhakemeleriyle hareket etmek; kalb, ruh ve vicdanın ferah feza iklimlerinde dolaşmaktır.</p>
<p>Bu sebeple, yaşanan olumsuz hâdiselerin bizi birer nefret ve kin insanı hâline getirmesine müsaade etmemeliyiz. Gelecek nesillere kin ve öfke emanet etmemeliyiz. Nefrete bağlı bir kimlik inşası yanlışlığına girmemeliyiz. Bilakis sevgi ve saygıya bağlı bir kimlik inşasını esas almalıyız. Birileri hata yapabilir, zulmedebilir, gadredebilir. Tarih-i tekerrürler devr-i daimi içinde bu tür kötülüklerin sayısız örneği vardır. Fakat biz, aynı hataları yapmamalıyız. Onlar kendi günlerini ve tali’lerini karartsalar da biz kendi günlerimizi ve geleceğimizi karartmamalıyız.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Kaynak: Herkul.org</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/nezahet-i-lisaniye-kirik-testi/">Nezahet-i lisaniye | Kırık Testi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
