<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr.Yüksel Çayıroğlu arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/dr-yuksel-cayiroglu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/dr-yuksel-cayiroglu/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 20:57:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Dr.Yüksel Çayıroğlu arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/dr-yuksel-cayiroglu/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>21. Yazı: Evrim teorisi hakkında son sözler &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/21-yazi-evrim-teorisi-hakkinda-son-sozler-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Jul 2021 14:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20723</guid>

					<description><![CDATA[<p>Daha önceki yazılarımızda detaylı olarak ortaya konulan izahlardan anlaşılacağı üzere evrim teorisi ne kesin kanıt ve bulgularla ispat edilmiş bilimsel bir gerçektir, ne makul ve rasyonel temelleri olan bir açıklama&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/21-yazi-evrim-teorisi-hakkinda-son-sozler-dr-yuksel-cayiroglu/">21. Yazı: Evrim teorisi hakkında son sözler | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önceki yazılarımızda detaylı olarak ortaya konulan izahlardan anlaşılacağı üzere evrim teorisi ne kesin kanıt ve bulgularla ispat edilmiş bilimsel bir gerçektir, ne makul ve rasyonel temelleri olan bir açıklama şeklidir, ne de dinî argümanlara dayanan meşru bir teoridir. Her ne kadar evrimciler, gözlem ve deneye dayalı bir kısım olgulardan, tabiat yasalarından ve biyolojik ilkelerden yola çıksalar da, bunların yorumundan hareketle ortaya koydukları evrim teorisinin olgusal ve bilimsel bir yönü yoktur. Burada bahsettiğimiz evrimin makro evrim, yani bir türün başka bir türe dönüşmesi anlamındaki büyük değişiklikler olduğunu bir kere daha hatırlatmakta fayda var. Zira mikro evrim denilen tür içi çeşitlilik ve zenginliğin oluşması zaten gözlemlenebilen ve Allah’ın canlı varlıkların DNA’sına koymuş olduğu bir gerçektir.</p>
<div class="6ar7nhG7"></div>
<p>Darwinistlerin en büyük dayanakları, bilimsel kanıtlardan ziyade evrim teorisine duydukları sarsılmaz inanç ve kabulleridir. Mesela medya programlarında evrime yöneltilen itirazlar karşısında onu savunan Darwinistler hemen bilim adamlarının bu konudaki genel kabulüne ve konu etrafında yapılan bilimsel çalışmaların çokluğuna atıfta bulunurlar. Zira onların anlayışına göre dünyada bu kadar genel kabul görmüş bir teori elbette doğru olmalıdır. Hem doğru olmasa, on binlerce bilim adamı bugüne kadar evrimi destekleyici akademik çalışmalar yaparlar mıydı?</p>
<p>Oysaki onların unuttukları bir gerçek vardır: Aristotales’in fikirleri ve bilimsel kabulleri uzun asırlar boyunca Batı’da tartışmasız gerçek kabul edilmişti. Hatta Galileo gibi bilim adamlarının yargılanmalarının ve cezalandırılmalarının sebebi de ona zıt şeyler söylemeleriydi. Aynı şekilde Kepler’in, Kopernik’in ve hatta Newton’un ortaya attıkları teoriler de ilk zamanlar bilim adamları arasında tartışmasız birer gerçekti. Ne var ki bunların ömürleri sınırlı olmuş, bilim dünyasındaki yeni gelişmelerle hepsi yerlerini bir bir yenilerine terk etmiştir. Bu sebeple bir teoriyi savunanların sayısından ziyade, asıl önemli olan, ortaya koydukları iddia ve kanıtların gerçekle ilişkisi, tutarlılığı, makuliyeti ve bilimsel gücüdür. Evrim teorisi ise bütün bu açılardan objektif ve yeterli desteğe sahip değildir.</p>
<p>Bazı Müslüman âlimlerin iddia ettikleri üzere Darwinizm, bütünüyle dinden ayrı müstakil bir konu değildir. Çünkü onun en temel iddiaları doğrudan yaratılışla ilgilidir. Evrimciler sadece gözlemledikleri gerçekler üzerinde durmaz, var olan canlı organizmaları ve onlardaki değişim ve dönüşümleri incelemekle yetinmez, bunlardan hareketle bütün canlı türlerinin ortaya çıkışıyla ilgili varsayımlar ortaya atarlar. İşte dinle çelişen de bilim adamlarının gözlem ve deney yoluyla elde ettikleri veriler değildir; bilakis bunlar üzerinden geliştirdikleri felsefedir, varsayımlardır. Dolayısıyla buradan yola çıkarak din-bilim çatışması ortaya atmanın makul bir gerekçesi yoktur. Eğer bir çatışma varsa bu, pozitivist ve natüralist temellere dayalı biyoloji felsefesiyle din arasındadır.</p>
<p>Evrimci Müslümanların, Kur’ân ve Sünnet’ten yola çıkarak evrime delil arama çabalarının da neticesiz olduğunu görmüş olduk. Zira İslâm’da evrim teorisini destekleyen tek bir nas dahi yoktur. Evrimin İslam’a uygun olduğunu iddia edenlerin yaptıkları, nasları zahiri anlamlarının dışına çıkararak zorlama tevillerle onlara istediklerini söyletmektir. Bunun ise meşru bir metot olduğu söylenemez. Çünkü nasların tefsirinde asıl olan, hakiki manayı vermeye mani bir delil, bir karine olmadıkça mecazi yorumlara gitmemek, hakikî manalarını esas almaktır. Aksi takdirde herkes her istediğini Kur’an’a mâl etmeye kalkışır. Evrim teorisinin dinden vize alması mümkün değildir.</p>
<p>Kur’ân ve Sünnet’te evrimin meşruiyetini gösteren bir delil bulunmadığı gibi, tam tersine evrimi çürüten onlarca delil vardır. Başta Hz. Âdem’in yaratılışı olmak üzere Kur’ân’ın yaratılışla ilgili âyetlerinin tamamı evrim teorisinin iddialarını reddeder. Çünkü Kur’ân’a göre canlı cansız bütün varlıkları yaratan Allah’tır. Tabii süreçlerin, sebeplerin, rastlantıların yaratmada bir tesiri yoktur. Onlar, Allah’ın icraat ve tasarruflarının önünde sadece birer perdedir. Özellikle Hz. Âdem’in yaratılışının oldukça detaylı bir şekilde anlatıldığı âyetler, evrimi kökten reddeder.</p>
<p>Evrimcilere göre, “yaratılışçılar” tarafından ortaya konulan yaratma teorisi, üzerinde durulmayı dahi hak etmez. Çünkü bu, gözlemlenemeyen, laboratuvara sokulamayan, test edilemeyen, tekrarlanamayan ve yanlışlanamayan teolojik ve metafizik bir izahtır. Dolayısıyla da bilimsel yönteme zıttır. Bugünün bilimsel metodunda vahiy bilgisine yer yoktur. Ne var ki bu, son birkaç asırdır materyalist felsefenin bilim dünyasına armağan ettiği sakat bir anlayış ve yanlış bir metottur. 19. yüzyıla kadar ne Doğu ne de Batı dünyasında böyle bir metot kullanılmamıştır. Dolayısıyla bilim dünyasının natüralist anlayışı devam ettirme konusundaki ısrarlarını bilim ahlakı ve hakikat arayışı açısından tasvip etmek mümkün değildir.</p>
<p>Bu konuda yapılan şu değerlendirmeler oldukça yerindedir: “Bizim bir “Yaratılış Modeli” ortaya koyma gibi bir mecburiyetimiz ve ihtiyacımız yoktur. Zira yaratılış, sebep-netice bağlantıları gibi perdelerin ardında gizlenmiş bir mucizedir. Mucizeleri ise normal tabiat kanunları sınırları içinde izah etmemiz mümkün değildir. Diğer taraftan, “Yaratılış Modeli” adı altında, herhangi bir sistem veya mekanizma ortaya koyabilmemiz için, mantıken bizim Yaratıcımız kadar ilim ve kudretimizin olması gerekir. Zira hayat verme veya yaratma gibi benzersiz bir fiili yapacak olanın da, benzersiz olması gerekir. Hâlbuki sonsuz bir ilim ve kudret gibi sıfatlar ancak Allah’a mahsustur. İnsan olarak bizler yaratılışa şahit olmadığımız gibi, böyle bir mucizeyi anlamaktan da âciz durumdayız.” (Arif Sarsılmaz<i>, Evrim Tartışması</i>, s. 110)</p>
<p>Her şeye rağmen günümüz dünyasında evrim reddedilecekse, doğrudan İslâm adına reddedilmemelidir. Bilakis bu konuda öncelikle ilmî metotlar ve rasyonel düşünce kullanılmalıdır. Son birkaç asırdır Batı dünyasında tavan yapan din-bilim çatışmasını alevlendirmeme adına en uygun yöntem budur. Fakat birilerinin dinden evrime delil bulmaya çalıştığı veya evrimi ateizm savunusunun güçlü bir argümanı olarak takdim ettiği bir yerde sessiz kalmak da doğru olmaz. Çünkü bunun zararı, diğerinden daha büyüktür.</p>
<p>Evrimi savunan bilim adamları, kendi teorilerini kabul ettirmek için ne kadar etkileyici hikâyeler ortaya koyarsa koysunlar, ne kadar büyük bir propaganda yürütürlerse yürütsünler, kanaatimizce hâkim paradigmanın tesirinden sıyrılarak doğru sorular sorabilen ve kendisine dikte edilen fikirlere eleştirel bakabilen bir insan açısından evrimin kabul edilmesi hiç de kolay değildir. Özellikle de akıl ve şuurdan yoksun olan tabiatın, maddenin ve tesadüflerin kendi kendine yapabilecekleri işlerin sınırlı olduğunu, bunların hiçbir şekilde mükemmel bir tasarım, harikulade bir düzen ve oldukça hassas dengeler gerektiren canlı organizmaların ortaya çıkması üzerinde etkisinin olamayacağını fark eden biri, kendisine anlatılan hikâyeyi baştan sonra yeniden gözden geçirme zorunluluğunu hissedecektir.</p>
<p>Öyle inanıyoruz ki bilim adamları din ve bilimi kesin hatlarla birbirinden ayırmaktan vazgeçerek teşri ve tekvini emirleri birlikte okumaya başladıkları zaman, ilahî vahyin bilime engel değil destek olduğunu görecek, Kur’ân âyetlerine insafla ve önyargısız yaklaştıkları takdirde onun kendileri için nasıl yol gösterici olduğunu fark edecek, onun sayesinde yeni bakış açıları kazanacak ve farklı ufuklara açılacaklardır. Bilemiyoruz belki de uzun asırlardır birbirinden ayrı düşmüş bilim ve dinin yeniden barışması, uzlaşması ve iş birliği yapması insanlık adına çok önemli açılımlara vesile olacaktır.</p>
<p>Canlı cansız bütün varlığa Allah’ın sanatları olarak bakabilen bilim adamları en azından araştırma ve çalışmalarına doğru bir yerden ve doğru bir bakış açısıyla başlayacak ve böylece evrim gibi hipotezleri ispatlama yolunda zamanlarını ve enerjilerini israf etmeyeceklerdir. Canlılığın ilk defa yeryüzünde nasıl başladığı gibi çözümü mümkün olmayan, daha doğrusu naslarda zaten cevabı bulunan meseleler arkasında ömür tüketmeyecek, himmetlerini acil çözüm bekleyen çok daha önemli sorunlara yoğunlaştıracaklardır. Allah’ın abes bir fiil işlemeyeceğinin, kâinatta gereksiz ve hikmetsiz bir şey olmadığının bilinciyle, varlık ve olayların dilini çözmeye, onların arkasında saklı bulunan hikmetleri ve sırları bulmaya çalışacaklardır. Dünyanın ve canlı varlıkların; maddenin ve tesadüflerin insafına bırakılmadığını bilecek, Allah’ın kayyumiyetini, hıfz u riayetini her zaman üzerlerinde hissedecek ve dolayısıyla çalışmalarını çok daha güven ve huzur içerisinde sürdüreceklerdir.</p>
<p>Son olarak buraya kadar evrim teorisi etrafında yaptığımız değerlendirme ve eleştirilerin genel bir özetini sunmak istersek şunları söyleyebiliriz:</p>
<p>Evrim…</p>
<p>Bazı bilimsel gerçeklerin maksadını aşar bir tarzda yanlış ve yanıltıcı bir yorumudur.</p>
<p>İkna edici kanıtlardan yoksun seküler bir dünya görüşüdür.</p>
<p>Madde ile manayı, ruh ile cesedi, akıl ile kalbi birbirinden ayıran indirgemeci bir yaklaşımdır.</p>
<p>Önce iman edilip sonra delil aranılan kanıtlanmamış bir hipotezdir.</p>
<p>Cevapsız sorular karşısında zamanın sihirli gücüne sığınılan mesnetsiz bir kurgudur.</p>
<p>Yaratılışa dair can alıcı sorular karşısında geleceğe bel bağlanan gizemli bir bilmecedir.</p>
<p>Alternatifsizliğin araştırmacıları mecbur bıraktığı spekülasyonlar yumağıdır.</p>
<p>İspatı adına ortaya konulan bütün hummalı çalışmalara rağmen bir türlü etrafındaki muğlaklığın ve şüphelerin giderilemediği netameli bir kavramdır.</p>
<p>Boşlukları ve çelişkileri geniş hayal dünyasıyla doldurulan etkileyici bir hikâyedir.</p>
<p>Bilimsellik zırhıyla bütün soru ve sorgulamalara kapalı tutulan mukaddes bir tabudur.</p>
<p>Natüralist anlayışın bilim adamlarını mecbur bıraktığı makul olmayan bir açıklama biçimidir.</p>
<p>Bilimin, bilim adamlarının ve bilimsel çalışmaların otoritesiyle kabul ettirilmeye çalışılan bir tezdir.</p>
<p>Metafizik açıklamalardan kaçmanın ustaca ve kurnazca bir yoludur.</p>
<p>“Eldeki en iyi açıklama bu” denilerek müteselli olunan bir teoridir.</p>
<p>İkna edici delillerden ziyade varsayımlara dayalı bir ön kabuldür.</p>
<p>Madde, yasa ve tesadüfe kaldıramayacağı kadar yük yükleyen pozitivist bir izah denemesidir.</p>
<p>Hayatın başlangıcını ve biyolojik çeşitliliği izah etme adına ortaya atılmış iddialar bütünüdür.</p>
<p>Kesin bilimsel gerçeklerden dahi daha fazla savunma ihtiyacı duyulan modern bir dogmadır.</p>
<p>Emprik bilim maskesi ardına saklanmış materyalist bir felsefedir.</p>
<p>Bilimsel teorilerde aranan sıkı şartlar kendisinden esirgenen seküler bir inançtır.</p>
<p>Natüralist bakış açısının tabiat yasalarını nasıl çarpıttığının güzel bir örneğidir.</p>
<p>Söz kendisine geldiğinde savunanların da reddedenlerin de kolay kolay taassuptan kurtulamadığı büyük bir mücadele alanıdır.</p>
<p>Yaratıcı fikrini reddeden ateistlerin başlıca dayanağı ve en güvenli sığınağıdır.</p>
<p>Bir nefha-i ilâhî olan insanın müstesna konumunu biyolojik bir canlı seviyesine düşüren yaklaşım şeklidir.</p>
<p>Ön kabulleri ispatlama derdiyle sapla samanın birbirine karıştırıldığı bir ideolojidir.</p>
<p>İlâhî dinlere, selim akla, müşahedeye ve vakıaya zıt bir izah şeklidir.</p>
<p>Bütün metafizik izahları reddeden ve her şeyi maddede arayan bilimin, kaçınılmaz bir sonucudur.</p>
<p>Objektif bilimsel çalışmalar karşısında her geçen gün kan kaybeden yıkılmaya yüz tutmuş bir akımdır.</p>
<p>Bilimi mutlaklaştırmanın ne tür açmazlara sebep olacağını gösteren ibretlik bir tecrübedir.</p>
<p>Aleyhteki her tür delilin/açıklamanın ya inkâr edildiği ya da görmezden gelindiği bir tür saplantıdır.</p>
<p>Karşı tarafı ikna etme adına yer yer bilimsel ahlâkın dahi hiçe sayıldığı bitmeyen bir kavgadır.</p>
<p>Kanıt bulma adına nice emeğin ve zamanın israf edildiği yaman bir aldatmacadır.</p>
<p>Test edilmesi ve gözlenmesi mümkün olmasa da sıkı sıkıya bağlı kalınan örtük bir dindir.</p>
<p>“Büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir” sözünün kötü bir örneğidir.</p>
<p>Tabiattaki baş döndürücü nizam ve intizamı tesadüfi fiziksel süreçlerle izah etmeye çalışan bir faraziyedir.</p>
<p>Karışık terminoloji ve teknik terimlerle şüphelerin üzeri örtülmeye çalışılan tılsımlı bir güçtür.</p>
<p>Metodolojik ve bilimsel bir süzgeçten geçirilmeyen, geçirilmesi de mümkün olmayan salt bir tasavvurdur.</p>
<p>Veri ve olguların, evrimi tümüyle kabul edilmiş bir gerçekmiş gibi gösterecek şekilde kurgulandığı bir mugalatadır.</p>
<p>Mikro evrimi gösteren bilimsel kanıtlardan yola çıkarak makro evrimin gerçekliğine inanılan gerçekliğin bir kısmının abartılmış hâlidir.</p>
<p>Onca laboratuvar deneyine rağmen kendi kendine varoluşun ve türleşmenin bir türlü ispat edilemediği peşin bir yargıdır.</p>
<p>Değil inkâr edenlerin, kuşkusunu dile getirme cüreti gösterenlerin dahi “cahil”, “ahmak” ve “yobaz” olmakla yaftalandığı bir çeşit “turnusol testidir”.</p>
<p>Kuramlar, izahlar, kanıtlar, mekanizmalar, yorumlar değişse de kendisinin asla değişmeyeceği peşinen kabul edilen modern bir dayatmadır.</p>
<p>DNA’daki devasa bilginin, muazzam akıl gücünün ve insan bilincinin ortaya çıkışını genlerle, hücreyle yani maddeyle izah etmeye çalışan yetersiz bir yorumdur.</p>
<p>Cansızdan canlının, kaostan düzenin, kör tesadüflerden mükemmelliğin ortaya çıktığını savunan zorlama bir savdır.</p>
<p>Bilimin yanı sıra felsefe, din, ideoloji ve hatta siyasetin rol aldığı anlaşılması zor modern bir sentezdir.</p>
<p>Uzun bir geçmişin arkasında bıraktığı izler ve ipuçları üzerinde akıl yürütülerek elde edilen bir kanıdır.</p>
<p>Daha baştan kendini metafizik izahlara kapattığı için, canlı âlemdeki baş döndürücü çeşitliliğin kaynağını maddenin sınırlı dünyasında arayan bilimsel faaliyetler toplamıdır.</p>
<p>Akılsız ve şuursuz tabiatın dâhiyane seçimler yapabileceğine, tesadüfi gerçekleşen mutasyonların mükemmel canlılar oluşturabileceğine inanılan modern bir mittir.</p>
<p>Olasılık hesaplarını ve bilimsel verileri hiçe sayma pahasına -alternatifsizlikten ötürü- biyogenezin varlığından bahseden tarihsel bir öyküdür.</p>
<p>En başta maymun olmak üzere yeryüzündeki bütün canlıların; insanın farklı yakınlıklarda kuzenleri olduğunu öne süren uçuk bir izah şeklidir.</p>
<p>Ara formaların yokluğundan ötürü kurgulanan evrim ağacının bir türlü tamamlanamadığı hayali bir mekanizmadır.</p>
<p>Canlı vücutlarındaki indirgenemez kompleksliğin ve eksiltilemez karmaşıklığın kendisi yoluyla izahı mümkün olmayan düzmece bir senaryodur.</p>
<p>Boşlukları tesadüflerle ve faraziyelerle doldurulan öngörülemez olaylar bütünüdür.</p>
<p>530 milyon yıl önce dünyanın yaşına nispeten çok kısa bir sürede ortaya çıktığı tespit edilen canlıların varlığını (Kambriyan patlaması) izahta yetersiz kalan zayıf bir kuramdır.</p>
<p>Asıl gücünü pozitivist ve natüralist ön kabullerden alan bilimsel bir hokkabazlıktır.</p>
<p>Evrim ağacı çizimleriyle, embriyo resimleriyle, rengi değişen güvelerle, mutasyon geçiren bakterilerle, Miller deneyleriyle vs. çoklarının ikna edildiği bir algı çalışmasıdır.</p>
<p>Bilimsel olmadığı gerekçesiyle Yaratıcı fikrinin daha baştan denklem dışı bırakıldığı fakat her tür spekülasyonun rahatlıkla denkleme dâhil edilebildiği tuhaf bir yöntemdir.</p>
<p>Canlılar arasındaki genetik benzerlikleri, Yaratıcının ve içinde yaşanılan tabiatın birliğiyle izah etme yerine “evrensel ortak ata”ya bağlayan hayali bir ağaçtır.</p>
<p>Uğruna nicelerinin kariyerinden, işinden, itibarından edildiği güya bilimselliğin başlıca simgelerinden biridir.</p>
<p>Yeryüzündeki bütün canlıların nasıl olup da çift yaratıldığını, niçin tamamının dişi ve erkekten oluştuğunu mantıklı bir şekilde izah etmekten aciz kalan peşin bir hükümdür.</p>
<p>Ateist, pozitivist, natüralist ve materyalistler için makul ve bilimsel bir teori gözükse de, meseleye akıl, vahiy ve bilim penceresinden bakanlar için sadece materyalist felsefenin bilimsel bir dayanağıdır.</p>
<p>Muhtemelen kıyamete kadar sürecek olan insanoğlunun en büyük imtihanlarından biridir.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/21-yazi-evrim-teorisi-hakkinda-son-sozler-dr-yuksel-cayiroglu/">21. Yazı: Evrim teorisi hakkında son sözler | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>20. Yazı: Kur’ân’da hayvan türlerinin yaratılışıyla ilgili bilgi var mıdır? &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/20-yazi-kuranda-hayvan-turlerinin-yaratilisiyla-ilgili-bilgi-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Jun 2021 14:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20632</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. Âdem’in yaratmasında olduğu gibi yeryüzündeki bütün canlı varlıkların yaratılışlarında da yegâne söz sahibi olan Allah’tır. İnsanın bilemediği, test edemediği ilk yaratılış hakkında en güvenli bilgi kaynağı vahiydir. Pek çok&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/20-yazi-kuranda-hayvan-turlerinin-yaratilisiyla-ilgili-bilgi-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">20. Yazı: Kur’ân’da hayvan türlerinin yaratılışıyla ilgili bilgi var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Âdem’in yaratmasında olduğu gibi yeryüzündeki bütün canlı varlıkların yaratılışlarında da yegâne söz sahibi olan Allah’tır. İnsanın bilemediği, test edemediği ilk yaratılış hakkında en güvenli bilgi kaynağı vahiydir. Pek çok âyet-i kerimede farklı cins ve türden hayvanların yaratılışlarının doğrudan Allah’a ait olduğuna dikkat çekilir. Yaratılıştan bahseden hiçbir âyette evrim üzerinde durulmaz.</p>
<div class="GdRL0aiN"></div>
<p>Mesela kâinattaki yaratılışa dair detaylı bilgilerin verildiği şu âyet-i kerimede yeryüzündeki canlı varlıkları yaratan ve yayanın Allah olduğu vurgulanır:<i> “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten âyetler vardır.”</i> (Bakara sûresi, 2/164)</p>
<p>Benzer ifadeler Lokman sûresinde de tekrar edilir: <i>“O gökleri, gördüğünüz gibi direksiz yarattı. Yere de sizi sarsmaması için ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik.”</i> (Lokman sûresi, 31/10)</p>
<p>Şu âyet-i kerimelerde de yeryüzünde hareket hâlinde bulunan tüm canlıları yaratan ve çoğaltanın Allah olduğu vurgulanır: <i>“Gökleri ve yeri yaratması ve oraları her türlü canlı ile doldurması, O’nun (kudretinin ve hikmetinin) delillerindendir.”</i> (Şûrâ sûresi, 42/29) <i>“Siz insanların yaratılışınızda ve Allah’ın dünyanın her tarafında yaydığı canlılarda kesin bilgiye ulaşıp gerçekleri tasdik edecek kimseler için deliller vardır.”</i> (Câsiye sûresi, 45/4)</p>
<p>Şu âyet-i kerimede ise insanların dışındaki canlıların da ümmetlerden, yani kendilerine göre özellikleri olan müstakil cins ve türlerden oluştuklarına dikkat çekilir: <i>“Yeryüzünde hiç bir canlı ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki sizin gibi ümmetler olmasın.”</i> (En’âm sûresi, 6/38) Peygamber Efendimiz (s.a.s) de bir hadislerinde köpeklerin (Ebû Dâvud, <i>Edâhî</i> 22), başka bir rivayette ise karıncaların müstakil bir ümmet olduklarını ifade buyurmuştur. (Müslim, <i>Selâm</i> 148) Bu âyet ve hadisler de yeryüzündeki bütün canlı türlerinin Allah tarfından müstakil bir sınıf olarak yaratıldıklarına delalet eder.</p>
<p>Nûr sûresinde geçen şu âyet-i kerimede de her bir canlının bizzat Allah tarafından yaratıldığı ifade buyrularak farklı canlı çeşitlerine dikkat çekilir: <i>“Allah her canlıyı sudan yarattı: Kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır. Çünkü Allah her şeye kadirdir.”</i> (Nûr sûresi, 24/45)</p>
<p>Bu âyet, insanın balık, kuş, sürüngen ve maymun yoluyla evrim geçirerek mükemmelleştiğini iddia edenlere bir cevap niteliğindedir. Zira bu âyete göre Allah insana, sürüngenlere ve kuşlara ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız birer yaratma bahşetmiş ve her bir türü kendi içinde mükemmel bir şekilde yaratmıştır. (Musa Kazım Yılmaz, “Kur’ân’a Göre İnsanın Yaratılış Mucizesi”, <i>Yaratılış Kongresi</i>, s. 520)</p>
<p>Bütün bunların yanında Kur’ân’ın örümcek, arı, deve, sinek, at, eşek, davar, inek gibi farklı farklı hayvanların yaratılışına dikkat çekmesi, her canlı türünü çift yarattığını beyan etmesi, bütün canlı varlıkların Allah tarafından rızıklandırıldığını ifade etmesi, Allah’ın her şeyi belli bir ölçü ve düzen içerisinde yarattığını bildirmesi, yaratmanın halaka, ebdea, enşee, ceale, zerae, savvara, berae ve fatara gibi aralarında nüans bulunan çok farklı fiillerle ifade edilmesi de yaratmanın bütünüyle Allah tarafından gerçekleştirildiğini, Allah’ın azamet ve büyüklüğüne delalet ettiğini ve maddenin, sebeplerin ve tesadüfün bunda bir tesirinin olmadığını gösterir.</p>
<p>Kur’an niçin yaratma üzerinde durur?</p>
<p>Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Kur’ân’da, bütün zaman ve kâinatı kuşatan şekliyle yaratmanın istisnasız bir şekilde Allah’a ait olduğu belirtilir. Birçok âyette farklı vesilelerle yaratılış üzerinde durulur, yaratmadaki sanat ve mükemmelliğe dikkat çekilir ve her fırsatta yaratmanın sadece Allah’a has bir fiil olduğu beyan edilir. Zira hakkıyla inanabilmek, yegâne Yaratıcının ancak Allah olduğu gerçeğinin anlaşılmasına bağlıdır. Sebepler, yaratmanın önünde sadece birer perdedir. Kur’ân, sürekli bu perdenin arkasında işleyen ilahî tecellilere dikkatleri çeker.</p>
<p>Mesela اللهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ buyrularak, zerreden galaksilere kadar büyük küçük her şeyin bizzat Allah tarafından yaratıldığı bir çok âyet-i kerimede takrar tekrar vurgulanır. (Ra’d sûresi, 13/16; Zümer sûresi, 39/62; Mü’min sûresi, 40/62; En’âm sûresi, 6/102)</p>
<p>Allah Resûlü’ne ilk inen şu âyetlerde Cenab-ı Hak, Kendisini “Yaratıcı” sıfatıyla tanıtır: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ خَلَقَ الإِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ <i>“Yaratan Rabbinin adıyla oku, O, insanı alâk’tan (aşılanmış bir yumurtadan) yarattı.”</i> (Alâk sûresi, 96/1-2)</p>
<p>Rûm sûresinde yer alan şu âyette ise Allah’ın yaratma fiilindeki mutlak irade ve kudretine dikkat çekilir: يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَهُوَ الْعَلِيمُ الْقَدِيرُ <i>“O dilediğini yaratır. Her şeyi bilen, her şeye kadir olan, yalnız O’dur.”</i> (Rûm sûresi, 30/54)</p>
<p>Başka bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulur: أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ بَل لاَ يُوقِنُونَ <i>“Onlar bir Yaratan olmaksızın (kendiliğinden ve tesadüfen mi) yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye ulaşmaya gitmezler.”</i> (Tûr sûresi, 52/35-36) Bu âyetlerde yokluktan bir şeyin var olamayacağı, şuursuz maddenin ve kör tesadüflerin yaratmada hiçbir dahlinin bulunmadığı, gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki bütün varlıkları yaratanın ancak Allah olduğu beliğ bir üslûpla ifade edilir.</p>
<p>Vâkıa sûresinde yer alan şu âyet-i kerimelerde aynı şekilde yaratma ve var etmenin mutlak anlamda Allah’a ait fiiller olduğu çok net ifade edilir: <i>“Sizi yaratan Biz’iz, hâlâ bu gerçeği ikrar ve tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi düşünsenize o akıttığınız meniyi! Onu yaratıp insan hâline getiren siz misiniz, yoksa Biz miyiz? Aranızda ölümü Biz takdir ettik. Sizi yok edip yerinize benzerlerinizi getirmeyi ve sizi bilemeyeceğiniz bir biçimde ve vasıfta yaratmayı dilersek, Bize mâni olacak hiçbir güç yoktur. Siz ilk yaratmayı pek iyi biliyorsunuz, artık düşünüp ibret almanız gerekmez mi?”</i> (Vâkıa sûresi, 56/57-62)</p>
<p>Cenab-ı Hak bir çok âyette yaratmanın Kendine mahsus bir fiil olduğu üzerinde dursa da, yaratılışın keyfiyeti, Kur’ân’da detaylarıyla ele alınan müstakil bir konu değildir. Yaratılış konusu genellikle Allah’ın varlığını ve öldükten sonra dirilmeyi ispat için kullanılan fer’i bir meseledir. İnsanın, canlı ve cansız varlıkların yaratılış ve niteliklerinin anlatıldığı âyetlerin asıl amacı, Allah’ın ilim, irade ve kudretinin üstünlüğünü göstermek, yaratma ve var etmenin ancak Allah’a has bir fiil olduğunu vurgulamak, O’nun ibadete lâyık tek İlâh olduğunu açıklamak, esma-i ilâhiyenin varlık âlemindeki baş döndürücü tecellilerine dikkat çekmek, kullarına ihsan ettiği nimetlerin bolluğunu hatırlatmak, onları şükür ve kulluğa teşvik etmek gibi hikmetlerdir.</p>
<p>Bununla birlikte Kur’ân’ın yaratılışla ilgili âyetlerinin çok önemli bilimsel hakikatlere işaret ettiğinde, nazarları varlık ve tabiata çekerek Müslümanları araştırmaya sevk ettiğinde, bilimsel merakları celb ederek insanlığın önüne ulaşılması gereken büyük hedefler koyduğunda da şüphe yoktur.</p>
<p>Burada şunu da belirtmek gerekir ki Allah’ın pek çok yaratma çeşidi vardır. Bunlardan biri  yokluktan âni ve def’î yaratma demek olan ibda’dır. <i>“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca: ‘Ol’ demesidir; o da hemen oluverir.”</i> (Yâsin sûresi, 36/82); <i>“Bizim (olmasını dilediğimiz bir şey için) emrimiz sadece bir kere, hem de göz açıp kapama gibi pek hızlıdır.”</i> (Kamer sûresi, 54/50) âyetlerinde bu yaratma çeşidinden bahsedilir.</p>
<p>Bir diğer yaratması ise yeryüzünde bulunan maddelerin yeniden terkip edilmesiyle meydana gelen tedrici (merhaleler şeklindeki) yaratmadır. Buna da inşa denir. Hz. Âdem’in farklı maddelerden tedrici olarak yaratılmasını veya semaların altın günde yaratılmasını buna misal verebiliriz. Cenab-ı Hak, fevri yaratmasıyla güç ve kudretinin nihayetsizliğine, tedrici yaratmayla ise âdetullahın nasıl gerçekleştiğine dikkat çeker. Allah’ın yaratması ibda’, ber’, zer’, fatr, sun’, inşâ’, ihdâs, îcâd, tasvîr, tekvîn, ihtirâ ve ca’l gibi daha başka kavramlarla da ifade edilir ki bunların her biri yaratmanın farklı boyutlarına işaret eder.</p>
<p><strong>Kâinatın ve canlı varlıkların yaratılışında mükemmellik var mıdır?</strong></p>
<p>Evrim teorisinin, Kur’ân âyetlerine muhalif düştüğü önemli noktalardan birisi de kâinat ve canlı varlıkları eksik, kusurlu ve düzensiz görmesidir. Hâlbuki Kur’ân pek çok âyetiyle kâinattaki bütün varlıkların hassas bir denge, müthiş bir düzen ve fevkalade bir mükemmellik içerisinde yaratıldıklarını haber verir. Evrimcilerin zannettiği üzere en küçüğünden en büyüğüne kadar canlı organizmalar kademe kademe basitten kompleks varlıklar hâline gelmemiştir. Hiçbir canlı varlık, başlangıçta kusurlu olup, eksikliklerin sonraki safhalarda tamamlanmasıyla yavaş yavaş değişerek bugünkü şeklini kazanmış değildir. Bilakis bunlar başlangıçta kompleks ve mükemmel yapılara sahip olarak yaratılmışlardır.</p>
<p>Buna delalet eden pek çok âyet-i kerime vardır. Mesela, <i>“Yedi kat göğü birbiriyle tam uyum içinde yaratan O’dur. Rahman’ın yaratmasında hiçbir nizamsızlık göremezsin. Gözünü çevir de bak: Herhangi bir kusur görebilir misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir de bak, gözün bir kusur bulamadığından, eli boş ve bitkin geri döner.”</i> (Mülk sûresi, 67/3-4) âyetleri varlıktaki kusursuzluğa ve mükemmelliğe dikkat çeker.</p>
<p>Aynı şekilde şu âyetler de Allah’ın yaratmasındaki kemali, güzelliği ve sağlamlığı gösterir: <i>“O her şeyi, en mükemmel, en güzel surette yaratandır.”</i> (Secde sûresi, 32/7); <i>“Hiç üzerlerindeki göğe bakmazlar mı? Bakıp da Bizim onu nasıl sağlamca bina ettiğimizi, onda en ufak bir çatlaklık, dengesizlik olmadığını düşünmezler mi?”</i> (Kâf sûresi, 50/6); <i>“İşte bu, her şeyi mükemmel ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır.”</i> (Neml sûresi, 27/88)</p>
<p>Şu âyette de insanın fiziksel ve anatomik yapısındaki harikulade güzelliğe dikkat çekilir: <i>“Allah o yüce Zattır ki sizin için yeryüzünü yerleşme yeri, göğü de kubbeli bir çatı yapmış, size sûret verip sûretlerinizi de en güzel şekilde yaratmış ve sizi helâl hoş nimetlerle rızıklandırmıştır. İşte Rabbiniz Allah budur. Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir.”</i> (Mü’min sûresi, 40/64)</p>
<p>Şu âyetler de varlıktaki yaratılışın, nizamın, yasaların değişmediğini, varlık âleminin bidayetinden nihayetine kadar aynı kaldığını gösterir: <i>“Allah’ın nizamında/âdetinde asla bir değişiklik bulamazsın.”</i> (Ahzâb sûresi, 33/62); <i>“Allah’ın yaratışında değişme yoktur.”</i> (Rûm sûresi, 30/30)</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursî, şu yaklaşımıyla kâinattaki güzelliği ikiye ayırır: “Her şeyde, hatta en çirkin görünen şeylerde bile hakiki bir güzellik tarafı vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hâdise ya bizzat güzeldir; buna “hüsn-ü bizzat” (zâtına ait güzellik) denir. Ya da neticeleri yönüyle güzeldir, buna da “hüsn-ü bilgayr” (dolaylı güzellik) denir. Bir kısım hadiseler var ki, görünüşte çirkin ve karmakarışıktır. Fakat o görünen perdenin arkasında gayet parlak güzellikler ve intizam bulunur.”</p>
<p>Daha sonra hüsn-ü bilgayr dediği güzelliklere şu misalleri verir: “Mesela insan, Fâtır’ın kudretinin büyük mucizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları zararlı, mânâsız görür. Hâlbuki onlar, ot ve ağaç türlerinin dikenlerle donatılmış kahramanlarıdır. Mesela, atmacanın serçelere musallat olması, görünüşte rahmete uygun düşmez. Hâlbuki serçenin kabiliyeti bu şekilde gelişir. Mesela, karın yağmasının pek soğuk ve tatsız olduğu düşünülür. Hâlbuki onun soğuk, tatsız perdesi altında o kadar sıcak gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilemez.”</p>
<p>İnsanların, varlık ve olayların arkasına gizlenen saklı güzellikleri niçin göremeyip yanlış hükümlere vardıklarını da şöyle açıklar: “Fakat insan, hem görünüşe aldandığından hem de bencil olduğundan, dış yüzlerine bakıp bu hadiselerin çirkinliğine hükmeder. Sadece kendini düşündüğünden, yalnız kendine bakan neticeleriyle değerlendirerek onların şer olduğu hükmüne varır. Hâlbuki eşyanın insana ait gayesi bir ise Sâni’inin isimlerine ait gayeleri binlercedir.” (Bediüzaman, <i>Sözler</i>, s. 244)</p>
<p>Yukarıdaki âyetlerden ve Bediüzzaman’ın bu izahlarından da anlaşılacağı üzere canlı cansız bütün varlıklar mükemmel, ölçülü ve en güzel bir surette dünya sahnesinde yerlerini almışlardır. Bu da evrimcilerin iddialarının aleyhine bir delildir. Çünkü onlara göre canlı organizmaların gelişmesi evrimsel mekanizmalar sayesinde kademeli bir şekilde gerçekleşmiştir.</p>
<p>Kur’ân şöyle buyurur: <i>“Rabbimiz her şeyi yaratan, sonra da onu yaratılış gayesine uygun yola koyandır.”</i> (Tâhâ sûresi, 20/50) Allah, yarattığı her varlığı içinde bulunduğu şartlarda hayatını devam ettirecek bir donanımla yaratmıştır. Yoksa onlar, bu fizikî özelliklerini evrimleşerek elde etmiş değillerdir.</p>
<p>Ayrıca evrimciler, akıllarını mutlak ölçü olarak aldıkları, varlığın tasarımında kendilerini mühendis gibi gördükleri, değerlendirmelerinde indirgemecilik ve sathilikten kurtulamadıkları için, inceledikleri canlı organizmaların yapısında birçok kusur ve eksiklik olduğunu iddia ederler. Aslında gelişen bilim sayesinde bir zamanlar gereksiz veya hatalı görülen nice organ ve yapının gerçekte nasıl işlevsel ve faydalı oldukları anlaşılmış olsa da evrimciler acele hüküm vermeyi terk etmezler.</p>
<p>Allah, şu âyetiyle dünyanın gezilip görülmesini, yaratmadaki mucizevi güzelliklerin fark edilip bunlardan ibret alınmasını emreder: <i>“De ki: “Dünyayı gezin dolaşın da, Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını anlamaya çalışın. Sonra, Allah tekrar yaratmayı da ölümden sonra diriltmeyi de gerçekleştirecektir. Allah elbette her şeye kadirdir.”</i> (Ankebut sûresi, 29/20)</p>
<p>Şayet evrimcilerin iddia ettikleri gibi, kâinat evrimle yaratılmış, canlı varlıklar mutasyon ve tabii seleksiyon sayesinde ortaya çıkmış olsalardı, Allah böyle bir emir vermezdi. Zira bu takdirde canlılar dünyasında görülen bütün ihtişam ve güzellik tabiatın ve tesadüflerin bir eseri olmuş olurdu.</p>
<p><strong>Yaratmanın mahiyet ve keyfiyeti akılla anlaşılabilir mi?</strong></p>
<p>Daha önce de ifade edildiği üzere en temelde Allah’ın iki tür yaratması vardır. Bunlardan biri, yoktan yaratma, diğeri ise var olan maddelere yeni bir şekil ve yapı kazandırma şeklinde gerçekleşir. İnsan aklı, var olan maddelerin bir araya getirilerek ve farklı terkiplere tâbi tutularak yeni varlıkların oluşmasını anlasa da; yoktan var etmeyi anlayamaz. Hiçlikten, ademden yeni varlıklar yaratmanın keyfiyet ve hakikati hakkında hiçbir fikir yürütemez.</p>
<p>Bu yüzden Cenab-ı Hak, yaratmanın keyfiyet ve hakikatini akla yaklaştırmak için sürekli sebeplere dikkat çeker. Kudret ve iradesinin nihayetsizliğini ve yaratmasındaki harikulâde kolaylık ve sürati gösterme adına “Ol” demesiyle bir şeyin hemen vücuda gelivereceğini beyan buyursa da, çoğu âyette yaratmanın hep sebepler dairesinde anlatıldığı görülür. Mesela gökleri ve yerleri “duhan”dan, insanı topraktan, canlıları sudan yarattığını beyan buyurur. Çünkü dünya, daru’l-hikmettir. Allah, âdeti gereği burada her şeyi sebeplere bağlamıştır.</p>
<p>Aslında bir damla sudan yaratılan her insan, her canlı varlık bir mucize olsa da, insan sebep-sonuç münasebeti içerisinde gerçekleşen olayları âdiyattan (sıradan) görür. Onlardaki mucizevi yönü yeterince kavrayamaz. Ülfet ve ünsiyete yenik düşer. Hatta yaratmayı anlayamayan ve kabul etmeyen bazı insanlar, öldükten sonra dirilmeyi de reddeder. Bu sebepledir ki Cenab-ı Hak, insanların yaratma fiilini anlayabilmeleri adına peygamberleri eliyle sebepleri kaldırarak mucizeler gösterir ve Yüce Kitabında da bunları bize nakleder.</p>
<p>Mesela Hz. İsa, çamurdan kuşlar yapıp Allah’ın izniyle onlara hayat verir. (Âl-i İmran sûresi, 3/49) Hz. İbrahim’in, parça parça yapıp her bir parçasını ayrı bir dağ başına bıraktığı kuşlar, çağrısıyla birlikte tekrar uçarak ona gelirler. (Bakara sûresi, 2/260) Hz. Musa’nın yere attığı asası bir anda canlı bir yılan oluverir ve hareket etmeye başlar. (Tâhâ sûresi, 20/20) Ölen bir insana, kesilen sığırdan alınan bir parçayla vurulunca tekrar hayata döner. (Bakara sûresi, 2/73) Ölümden sonra insanların nasıl dirilteceğini merak eden biri yüz sene ölü bırakıldıktan sonra tekrar diriltilir. (Bakara sûresi, 2/259)</p>
<p>Allah, bütün bu misallerle canlıları nasıl yarattığına dair bizlere ipuçları verir. Evrimcilerin iddia ettiği gibi insanın, insan olabilmesi için milyonlarca sene evrim geçirmesine ihtiyaç yoktur. Çünkü Yaratan, Allah’tır ve O’nun kudreti mutlaktır, sonsuzdur, sınırsızdır. Değil milyonlarca, milyarlarca sene de geçse ilahî bir fiil olmaksızın en küçük bir canlının dahi kendi kendine vücuda gelmesi mümkün değildir. Şu âyet de buna işaret eder: <i>“İyi bilesiniz ki yaratmak da, emretmek yetkisi de Allah’a mahsustur. Rabbülâlemin olan Allah ne yücedir!”</i> (A’raf sûresi, 7/54)</p>
<p>Bu sebeple bütün varlıkların ilk türlerini anne-baba olmaksızın yeryüzündeki element ve bileşiklerden Allah yarattığı gibi, onların yavrularını da bir damla sudan Allah yaratmaya devam etmektedir. Öldükten, çürüyüp dağıldıktan sonra bütün insanları yeniden kabirlerinden dirilterek mahşer meydanında toplayacak olan da Allah’tır. Çünkü yaratma fiili bütünüyle O’na mahsustur, bu konuda hiçbir sebep O’na ortak olamaz.</p>
<p><strong>Kur’ân’a göre insanın maymunsu canlılardan gelme ihtimali var mıdır?</strong></p>
<p>Evrim teorisinin en çok tepkiye sebep olan iddiası, insanın maymundan veya maymunsu canlılardan geldiğidir. Teistik evrimi savunan bazı Müslümanlar da, bazı kavimlerin maymuna çevrildiğini anlatan âyetleri bu iddialarına delil getirirler. Gerçekten de iki âyette bazı insan topluluklarının aşağılık maymunlara (Bakara sûresi, 2/65; A’raf sûresi, 7/166), bir âyette de maymun ve domuzlara çevrildiği anlatılır (Mâide sûresi, 5/60).</p>
<p>Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki burada maymundan insana bir dönüşüm değil, insandan maymuna bir dönüşümden bahsedilir. Yani evrimcilerin savundukları iddiaların tam tersi bir durum söz konusudur. İkinci olarak, buradaki “mesh” (maymuna döndürme), Allah tarafından verilen bir ceza çeşididir. Üçüncü olarak, cezalandırılan insanların suret ve şekil olarak maymun olup olmadıkları müfessirler arasında ihtilaflıdır. Zira bazılarına göre bu âyetlerde bahsedilen mesh, manevi bir hâdisedir. Yani söz konusu toplulukların ahlâk ve karakter itibarıyla maymunlaşmalarından bahsedilir. Dolayısıyla bu âyetlerden yola çıkarak evrime delil çıkarılamaz.</p>
<p>Öte yandan Kur’ân’ın insana verdiği konum ve değer açısından meseleye bakıldığında da onun balık, sürüngen ve maymun gibi hayvanlardan evrimleşmesinin asla söz konusu olamayacağı anlaşılır. Çünkü Kur’ân, birçok âyette insanın nasıl müstesna bir varlık olduğunu anlatmak suretiyle onunla hayvanlar arasını kesin hatlarla ayırmıştır.</p>
<p>Kur’ân’da insanla ilgili verilen şu bilgiler onun bu müstesna konumuna dikkat çeker: İnsan, mükerrem, yani çok şerefli, izzetli ve saygıdeğer bir varlıktır. (İsrâ sûresi, 17/70) Ahsen-i takvim üzere (en güzel ve en mükemmel bir biçimde) yaratılmıştır. (Tîn sûresi, 95/4) Yeryüzünün halifesi (hükümdarı) kılınmıştır. (Neml sûresi, 27/62) Allah, bütün varlığı ona musahhar kılmış, yani onun istifadesine sunmuş ve emrine vermiştir. (İbrahim sûresi, 14/32-34) Allah, ilk insanı “iki eliyle” yarattığını ve ona kendi ruhundan üflediğini bildirmek suretiyle onun yaratılışındaki eşsizliği ve özel statüyü vurgulamıştır. (Sâd sûresi, 38/72-75) Melekleri kendisine secde ettirmiştir. (Bakara sûresi, 2/34) Ona akıl, şuur ve irade vermiş, eşyanın isimlerini ve hakikatini öğretmiş ve onu beyan kabiliyetiyle donatmıştır. Dağların taşımaktan imtina ettiği emanetini insana yüklemiştir. (Ahzab sûresi, 33/72)</p>
<p>Bunca nimetlerle donatılan bir varlığı, hayvanların bir devamı olarak gören bir anlayış, kesinlikle Kur’ân’la telif edilemez. Evrimcilerin iddia ettiği üzere insanın ne maymunlarla bir akrabalığı vardır, ne de köpeklerle. Hiçbir hayvan, hiçbir canlı türü insanın kuzeni değildir. Çünkü o, hayvanlardan ayrı müstakil bir varlık olarak yaratılmıştır. İnsanın, Kur’ân’ın iki farklı âyetinde “hâsiîn (aşağılık)” olarak nitelediği bir hayvandan geldiğini veya onunla aynı ortak ataya sahip olduğunu iddia etmek, ona karşı yapılmış en büyük saygısızlık ve en büyük hakarettir. Hatta böyle bir anlayış, bir açıdan nefha-i ilâhî ve eşref-i mahlûkat olan insanı, hayvan derekesine düşürmek demektir.</p>
<p>Şu âyet-i kerimelerde, insanın sahip olduğu yapı, şekil ve suretin bizzat Allah tarafından ona verildiği, Allah’ın irade ve tercihiyle belirlendiği açıkça beyan edilir: <i>“Ey insan, nedir seni o kerim Rabbin hakkında aldatan? O değil mi seni yaratan, bütün vücud sistemini düzenleyen ve sana dengeli bir hilkat veren, Ve seni dilediği bir surette terkip eden?”</i> (İnfitâr sûresi, 82/6-8)</p>
<p>Dolayısıyla insan, kör ve şuursuz evrimsel mekanizmaların tesadüf zincirleri içerisinde ortaya çıkardığı, maymunsu varlıklardan gelen sıradan ve basit bir varlık değil; bizzat ilâhî irade, ilâhî ilim ve ilâhî kudret tarafından mükemmel ve müstesna bir şekilde yaratılan bir yeryüzü halifesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/20-yazi-kuranda-hayvan-turlerinin-yaratilisiyla-ilgili-bilgi-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">20. Yazı: Kur’ân’da hayvan türlerinin yaratılışıyla ilgili bilgi var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>19. Yazı: Hz. Âdem’in ilk insan oluşuna Kur’ân’da delil var mıdır? &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/19-yazi-hz-ademin-ilk-insan-olusuna-kuranda-delil-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Jun 2021 14:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20553</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’ân’a göre evrimin mümkün olup olmadığını anlamanın en başta gelen yolu, Hz. Âdem’in yaratılışını anlatan naslara yoğunlaşarak, onun ilk insan olarak mı yoksa önceki varlıkların bir devamı olarak mı takdim&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/19-yazi-hz-ademin-ilk-insan-olusuna-kuranda-delil-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">19. Yazı: Hz. Âdem’in ilk insan oluşuna Kur’ân’da delil var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kur’ân’a göre evrimin mümkün olup olmadığını anlamanın en başta gelen yolu, Hz. Âdem’in yaratılışını anlatan naslara yoğunlaşarak, onun ilk insan olarak mı yoksa önceki varlıkların bir devamı olarak mı takdim edildiğine bakmaktır.</p>
<p>Öncelikle şu hususun altını çizmekte fayda var: Hz. Âdem’in yaratılış kıssası, Kur’ân’ın farklı sûrelerinde zikredilen, en çok üzerinde durulan ve en detaylı anlatılan kıssalardan biridir. Kur’ân’ın, Hz. Âdem’in yaratılışı hakkında verdiği bilgiler bir bütün olarak göz önünde bulundurulduğunda, onun ilk insan olduğunda ve topraktan yaratıldığında hiç bir şüphe bulunmadığı açıkça görülecektir. Buna karşılık Hz. Âdem kıssasına yer verilen onlarca âyette, onun yeryüzünde yaşayan hominidlerden veya maymunsu canlılardan evrimleştiğine dair değil açık bir beyan, ima ve işaret dahi bulunmaz.</p>
<p>Konuyla ilgili nasları verip bunların açıklamalarını yaptığımızda, insanlığın Hz. Âdem’den başladığına yönelik tespitin, şüpheye mahal kalmayacak ölçüde açık olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>a) Hz. Âdem’in Yaratıldığı Madde</strong></p>
<p>Farklı âyetlerde, Hz. Âdem’in yaratıldığı madde, değişik terimlerle ifade edilmiştir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: Türab (toprak), mâ (su), tîn (çamur), sülâle min tîn (süzme çamur), tîn lâzib (yapışkan çamur), hamein mesnûn (şekillendirilmiş balçık), salsâl (kurumuş çamur), salsalin ke’l-fehhâr (pişirilmiş çamur). Kullanılan bu farklı kelimeler, yaratılış sürecinin farklı aşamalarına işarette bulunur. Yani bütün bunlar aslında aynı maddenin farklı aşamalardaki durumunu tanımlar. (Detaylı bilgi için bkz. Fahruddin er-Râzî, <i>Mefâtîhu’l-gayb</i>, 8/243-244)</p>
<p>Konuyla ilgili âyetler ilk olarak bize mükemmel bir varlık olan insanın, nasıl basit maddelerden yaratıldığını ifade eder. Özellikle inkârcıların nazarlarını su, toprak ve çamur gibi son derece önemsiz ve değersiz maddelere çevirerek, bunların bir canlı vücuda getirmede tek başlarına bir tesirlerinin olamayacağını düşündürür. Böylece Allah’ın irade ve kudretinin üstünlüğüne, yaratmasındaki büyüklük ve ihtişama, O’nun emriyle en basit sebeplerin dahi nasıl muhteşem varlıkları meydana getirebileceğine dikkat çekilir. Ayrıca insana, biyolojik kökenini hatırlatarak, onu tevazu ve mahviyete; Allah’ın nimetlerini hatırlatarak da onu şükür ve ibadete davet eder.</p>
<p>Hz. Âdem’in yaratılış aşamalarıyla, insanın anne karnında geçirdiği aşamalar arasında ciddi bir benzerlik vardır. Allah, Hz. Âdem’i hiçbir ham madde ve süreç olmaksızın yokluktan bir anda da yaratabilirdi. Çünkü birçok âyette bildirildiği üzere O, bir şeyi yaratmayı murat buyurduğunda “Ol!” der ve o da oluverir. (Bakara sûresi, 2/117) Fakat Allah’ın yaratması her zaman yokluktan varlığa çıkarma şeklinde olmaz. Bazen de var olan maddelere yeni bir şekil ve kıvam vererek yaratır. İşte Hz. Âdem’in yaratılması da bu şekilde gerçekleşmiştir. Hiç şüphesiz insanoğlunun, sebeplere riayet etme adına bu ilahî fiilden çıkaracağı önemli dersler vardır.</p>
<p>Hz. Âdem’in yaratıldığı madde üzerinde duran âyetlerin konumuz açısından asıl önemi, ilk insanın topraktan yaratılmasının ayrıntılı bir şekilde tasvir edilmesine rağmen, hiçbir şekilde evrime imada bulunulmamış olmasıdır. Bu sebeple İslâm Ansiklopedisinin konuyla ilgili yaptığı şu izah önemlidir: “Âdem’in herhangi bir başka canlıdan tekâmül sûretiyle değil, topraktan ve tamamıyla bağımsız bir canlı türün ilk atası, yeryüzünde, öteki bütün canlı ve cansız varlıkların aksine, yükümlü ve sorumlu tutulan ve bunun için gerekli mânevî, ahlâkî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olarak yaratıldığı, tartışmaya yer vermeyecek şekilde açıklanmıştır. Bu sebepledir ki insanın yaratılışının bu özel yanını bütünüyle reddederek onu bayağı canlılar seviyesine indiren teorileri İslâm inançları ile bağdaştırmak mümkün değildir.” (Süleyman Hayri Bolay, “Âdem”, DİA, 1/358-363)</p>
<p><strong>b) Hz. İsa ve Hz. Âdem’in Yaratılışlarındaki Benzerlik</strong></p>
<p>Âl-i İmrân sûresinde geçen şu âyet de Hz. Âdem’in anne-babasız bir şekilde yaratıldığını sarih olarak beyan eder: <i>“Allah yanında İsa’nın durumu, aynen Âdem’in durumu gibidir. Allah Âdem’i topraktan yaratıp ‘ol’ dedi, o da derhal oluverdi.”</i> (3/59)</p>
<p>Bu âyetin nüzul sebebi hakkında şu bilgiler verilir: “Necran heyetiyle Hz. Peygamber arasında Hıristiyanların inanç esasları konusunda bir tartışma cereyan etmiş, bu tartışma sırasında heyettekilerden kimi Hz. İsa’dan “Tanrı’nın oğlu” kimi de “üçün üçüncüsü” şeklinde söz etmişlerdi. Burada, Hz. İsa’nın bir insan olduğuna ve ilâhî iradenin bu yönde olduğu bilindikten sonra onun babasız dünyaya gelmesinin yadırganacak bir husus olmaktan çıkması gerektiğine, Hz. Âdem örneğine değinilerek dikkat çekilmektedir.” (<i>Kur’ân Yolu</i>, 1/586)</p>
<p>Bu âyette Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelişini dillerine dolayan veya aklen mümkün görmeyen kişilere Hz. Âdem misal gösterilir. Hz. Âdem’in hem anasız hem de babasız dünyaya geldiği kabul edildiği takdirde, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesini kabul etmek çok daha kolay hale gelecektir. Nesefi, âyeti şöyle yorumlar: “O, Âdem’i topraktan herhangi bir ana babanın aracılığı olmaksızın yarattı. İsa’da da durum böyledir. Hem ana hem de baba olmaksızın dünyaya gelmek, bir baba olmadan dünyaya gelmekten daha garip ve mucizedir. Garip bir şey daha garip bir şeyle kıyaslanmıştır ki muhalifler için kesin bir delil olsun ve onların şüphelerini kökünden kesip atsın.” (Nesefî, <i>Medârikü’t-tenzîl</i>, 1/260)</p>
<p>Hz. Âdem’in ilk insan olması ise başta semavî din mensupları olmak üzere insanlığın büyük çoğunluğu tarafından kabul edilen bir gerçektir. Böyle olmasaydı Kur’ân, Hz. İsa’nın mucizevi yaratılışını insanlara kabul ettirmek için Hz. Âdem’i misal vermez, yani bilinmeyen bir gerçeği başka bir bilinmeyenle açıklamaya çalışmazdı. Darwin’e kadar insanlık Hz. Âdem’i “baba” olarak tanımış ve bu yüzden ona insanlığın babası manasına “ebu’l-beşer” demişlerdir. Darwin’den sonra ise insanlığın babası olarak maymunsu varlıklar gösterilmeye başlanmıştır.</p>
<p>Bu âyet, evrimi reddeden en önemli naslardan biridir. Çünkü burada Hz. İsa gibi Hz. Âdem’in de mucize eseri dünyaya getirildiği açıkça beyan edilir. Şayet Hz. Âdem’in kendisinden geldiği anne-babası ve ataları bulunsaydı, onun Hz. İsa ile kıyaslanması tamamıyla anlamsız hâle gelirdi. Hâlbuki âyetin anlatmak istediği mana şudur: Âdem’i anne-babasız yaratan Allah, İsa’yı da sadece babasız yaratmıştır. Ne diye bunu inkâr ediyorsunuz?</p>
<p>Öte yandan Allah, Hz. İsa ile insanlığa ilk yaratılışı bir kere daha hatırlatmış, kudretinin üstünlüğünü ve yaratma fiili için sebeplere ihtiyaç duymadığını göstermiştir.</p>
<p><strong>c) Hz. Âdem’e Ruhundan Üflemesi</strong></p>
<p>Üç farklı âyet-i kerimede nefha-i ilâhîden bahsedilir. Bunların ilki şu âyettir: <i>“Hani Rabbin meleklere, ‘Ben, demişti, kuru çamurdan, şekillenmiş bir çamurdan bir beşer yaratacağım. Bu itibarla, Ben onu düzenlediğim, insan şekline koyduğum ve içine ruhumdan üflediğim zaman, derhal onun önünde secdeye kapanınız.”</i> (Hicr sûresi, 15/28-29)</p>
<p>İkinci âyet-i kerime şöyledir: <i>“(Allah), yarattığı her şeyi güzel ve muhkem yapıp, insanı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun neslini, önemsiz bir suyun özünden (meni) üretti. Sonra ona en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi ve sizin için kulaklar, gözler, gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz!”</i> (Secde sûresi, 32/7-9)</p>
<p>Üçüncü âyet ise şu şekildedir: <i>“Bir vakit Rabbin meleklere, ‘Ben, çamurdan bir beşer yaratacağım. Onu iyice biçimlendirip ona Ruhumdan üfleyince, hep birden ona (inkıyad) secdesi ediniz.’ Meleklerin hepsi secde ettiler. Lâkin İblis secde etmedi. O kibirlendi ve kâfirlerden oldu. Allah buyurdu: ‘İblis! Benim ellerimle yarattığım mahlûkuma neden secde etmedin? Gururlandın mı, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun?”</i> (Sâd sûresi, 38/71-75)</p>
<p>Bu âyetlerde Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Âdem’i çamurdan yarattıktan sonra ona ruhundan üflediğini bildirilmesi de onun ilk insan olduğunu gösterir. Çünkü müfessirlerin de belirttiği üzere bu ibareden anlaşılan açık ve öncelikli mana, inorganik maddelerden yaratılan insana ruhun verilmesi, yani onun cansız bir varlıktan canlıya döndürülmesidir. Cenab-ı Hakk’ın ruhu kendine nispet etmesinin birinci sebebi, yaratmanın ve hayat vermenin sadece Allah’a has olduğunu beyan etmek, ikinci olarak da insanoğlunu şereflendirmektir (izafet-i teşrif). Bu tıpkı beytullah (Allah’ın evi), nâkatullah (Allah’ın devesi) veya halîfetullah (Allah’ın halifesi) demek gibidir. (Ebu Hayyân, <i>el-Bahru’l-muhtît</i>, 6/476-477)</p>
<p>Ayrıca Secde sûresindeki âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak, “<i>İnsanı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun neslini, önemsiz bir suyun özünden (meni) üretti.</i>” buyurmak suretiyle, Hz. Âdem’le diğer insanların yaratılışını net olarak birbirinden ayırmış, Hz. Âdem’i topraktan, onun neslini ise insanlarca önemsiz görülen bir sudan, yani spermle yumurtanın birleşmesinden yarattığını haber vermiştir. (Taberî, <i>Câmiu’l-beyân</i>, 20/172)</p>
<p>Şu âyet-i kerimede de Hz. Âdem ile diğer insanlar arasındaki yaratılış farkına işaret edilir: <i>“Konuşma esnasında arkadaşı bu şahsa şöyle dedi: ‘Ne o, yoksa sen, senin aslını topraktan, sonra da bir damla meniden yaratan, bilahare de seni böyle tam mükemmel bir insan şekline getiren Rabbini mi inkâr ediyorsun?”</i> (Kehf sûresi, 18/37; Ayrıca bkz. Mü’min sûresi, 40/67; Hac sûresi, 22/4) Müfessirlere göre topraktan yaratılan Hz. Âdem, nutfeden yaratılan ise onun neslidir. Diğer bir yoruma göre ise ayet-i kerime her bir insanın aslının da topraktan geldiğine işaret eder.</p>
<p>Secde sûresinde geçen, <i>“Sizin için kulaklar, gözler, gönüller var etti.”</i> ifadesi de, bütün bu organların ilk yaratılışla birlikte oluştuğunu gösterir. Şayet insan, maymundan veya maymunsu daha başka canlılardan gelmiş olsaydı, Cenab-ı Hakk’ın böyle bir makamda bu organları zikretmesi uygun düşmezdi. Çünkü zaten diğer hayvanlar da bu gibi organlara sahip bulunuyorlardı.</p>
<p>Burada <i>“İnsanın yaratmasına başladı.”</i> ifadesi de dikkat çekicidir. İlk insanın öncüsünün olmadığına işaret eder. Aynı şekilde ilk âyette geçen, <i>“Ben, kuru çamurdan, şekillenmiş bir çamurdan bir beşer yaratacağım.”</i> ifadesi de o güne kadar yeryüzünde beşer adına bir varlığın bulunmadığını, Allah’ın ilk insanı yaratacağını ve onu da daha başka canlıların sülbunden değil, topraktan var edeceğini açıkça ortaya koyar. Her iki âyet-i kerime de Hz. Âdem’in menşeinin sürüngen, kuş, maymun gibi herhangi bir hayvana veya daha başka bir insansı varlığa dayanmadığını, bilakis onun herhangi bir anne-baba olmaksızın doğrudan inorganik maddelerden süzülen bir özden yaratıldığını ve sonrasında da Allah tarafından kendisine canlılık verildiğini şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte izah eder.</p>
<p>Sâd sûresinde geçen, <i>“Benim ellerimle yarattığım mahlûkuma neden secde etmedin?”</i> ifadesi de üzerinde durulmaya değer. Zira Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i “iki eliyle” yarattığını beyan etmek suretiyle onu bizzat kendisinin yoktan var ettiğini vurgulamıştır. Beydâvî, Cenab-ı Hakk’ın “İki elimle yarattım” ifadesini şöyle açıklar: “Onu, anne-baba gibi herhangi bir vasıta olmaksızın doğrudan kendim yarattım. İki elden söz edilmesi ise Âdem’in yaratılışındaki ek çabayı ve diğer varlıkların yaratılışından farklı ve benzersiz olmayı ifade etmek içindir.” (Beydavî, <i>Evnâru’t-tenzîl</i>, 5/34)</p>
<p><strong>d) İnsanlığın Tek Bir Anne-Babadan Gelmesi</strong></p>
<p>Birçok âyet-i kerimede insanlığın tek bir anne-babadan geldiğinin belirtilmesi de, insanoğlunun yarı maymun yarı insan diyebileceğimiz hominidlerden gelmediğinin ayrı bir delilidir. Konuyla ilgili âyet-i kerimeler şu şekildedir:</p>
<p><i>“Ey insanlar! Sizi bir tek kişiden yaratan ve ondan da eşini yaratıp o ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının.”</i> (Nisâ sûresi, 4/1)</p>
<p><i>“O’dur ki sizi bir tek candan yarattı ve bundan da, gönlü kendisine ısınsın diye eşini inşa etti.”</i> (A’râf sûresi, 7/189)</p>
<p><i>“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık.” </i>(Hucurât sûresi, 49/13)</p>
<p><i>“O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri: Sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra dünyaya yayılmış beşeriyet haline geldiniz.”</i> (Rûm sûresi, 30/20)</p>
<p><i>“İnsanı bir parça sudan yaratıp, soy ve evlilik bağından oluşan bir sülale hâline getiren de O’dur. Senin Rabbin her şeye kadirdir.”</i> (Furkan sûresi, 25/54)</p>
<p>Bütün insanlığın kendisinden geldiği “ortak atanın” ilk iki âyette “tek bir nefis”, üçüncü âyette “tek bir erkek ile kadın çifti”, dördüncü âyette “toprak”, beşinci âyette de sudan yaratılan bir beşer olduğu belirtilmiştir. Aslında dört ifade tarzı da bütün insanlığın ilk erkek ve ilk kadın olan Âdem ile Havva’dan geldiğine işaret etmektedir. Yani evrimcilerin iddia ettiği gibi insanlık yeryüzünde yaşayan farklı hominidlerin sulbünden değil; kendisi topraktan eşi de ondan yaratılan Âdem ile Havva’dan gelmektedir. Burada geçen “tek bir nefis” ifadesi, açıkça atalar silsilesini reddetmektedir. Dolayısıyla Hz. Âdem ve Hz. Havva, farklı canlıların evrimleşmeleri neticesinde ortaya çıkan bir teselsül ve zincirin halkaları değil; başlı başına yaratılmış müstakil bir nevin ilk örnekleridir.</p>
<p><strong>e) Hz. Âdem’in Cennet’te Yaratılması</strong></p>
<p>Hz. Âdem’in yaratılış süreci ve şekliyle ilgili verilen bilgiler bunlarla sınırlı değildir. Bunların yanı sıra âyetlerde daha birçok detaya yer verilir. Bunlardan biri de Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın Cennet’te yaratıldıklarını bildiren âyetlerdir. Mesela Bakara sûresinde şöyle buyrulur: <i>“Ve dedik ki: Âdem! Eşinle birlikte Cennet’e yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.”</i> (Bakara sûresi, 2/35) Benzer ifadeler A’raf sûresine de tekrar edilir. (A’raf sûresi, 7/19)</p>
<p>Bazıları âyetlerde zikredilen Cennet’in, “dünyada bulunan bir bahçe” olduğunu iddia etmişlerse de, bu görüş ulemanın genel kabulüne mazhar olmamıştır. Cumhura göre Hz. Âdem’in yaratıldığı madde yeryüzünden alınmış olsa da (Tâhâ sûresi, 20/55), onun yaratıldığı ve ilk ikâmet ettiği yer Cennet olmuştur. Tâhâ sûresinde Hz. Âdem’e hitap eden şu âyetler de bu kanaati güçlendirmektedir: <i>“Sen Cennet’te asla açlık çekmeyecek, asla çıplak kalmayacaksın. Orada asla susuzluk çekmeyecek ve güneşin kavurucu sıcağına maruz kalmayacaksın.”</i> (Tâhâ sûresi, 20/118-119) Acıkmama ve susamama gibi özellikler dünyanın mahiyetine terstir.</p>
<p>Hadis kitaplarında da Hz. Âdem’in Cennet’te yaratıldığını gösteren rivayetler vardır. Mesela Buhari ve Müslim’de geçen Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Musa ile Hz. Âdem, berzahî vücutlarıyla karşılaştığı ve selâmlaştıklarında, ülü’l-azm bir peygamber olan Hz. Musa kemal-i hikmetle Hz. Âdem’e, <i>“Ey Âdem, sen ki bizim atamızsın. Fakat bizi Cennet’ten çıkartmak suretiyle bize mahrumiyet yaşattın!”</i> der. Bunun üzerine Hz. Âdem ona şöyle cevap verir: <i>“Yâ Musa! Allah’ın, kelamı ile seçkin kıldığı bir kimsesin. Allah senin için eliyle (Tevrat’ı) yazdı. Öyle iken sen, Allah’ın beni yaratmasından kırk sene evvel üzerime takdir buyurduğu bir işten dolayı mı beni kınıyorsun?”</i> (Buhârî, <i>tefsîru sûre</i> (20) 3; Müslim, <i>kader</i> 13)</p>
<p>Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın Cennet’te yaratılmış ve oraya yerleştirilmiş olmaları bütünüyle evrimci görüşleri boşa çıkarır.</p>
<p><strong>f) Meleklerin Secdesi ve Şeytanın İtirazı</strong></p>
<p>Allah, bütün meleklere ve şeytana Hz. Âdem’e secde etmelerini emretmesine rağmen, şeytan bu emre uymamış ve bunun gerekçesini de şöyle izah etmiştir: <i>“Allah buyurdu: “Söyle bakayım, Sana emrettiğim hâlde, secde etmene mâni nedir?” İblis: “Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.”</i> (A’raf sûresi, 7/12)</p>
<p>İsrâ sûresinde de şeytanın öne sürdüğü mazeret benzer ifadelerle nakledilir: <i>“Bir zaman meleklere, ‘Âdem’e secde edin!’ dedik, onlar da hemen secdeye kapandılar. Yalnız İblis secde etmeyip, ‘Çamurdan yarattığın kimseye secde mi ederim!’ dedi.”</i> (İsrâ sûresi, 17/61)</p>
<p>Âyetlerde açıkça ifade edildiği üzere İblis’in Hz. Âdem’e secde etmemesinin sebebi, onun doğrudan topraktan yaratılmış olmasıdır. Şayet insan, maymunsu hayvanlardan yaratılmış veya başka canlı safhalarından geçmiş olsaydı, böyle bir pozisyonda İblis mutlaka secde emrine karşı gelmesinin mazereti olarak bunları da dile getirirdi. Çünkü onun asıl maksadı, kendisinin üstünlüğünü dile getirmekti. İblis’in öne sürdüğü tek mazeretin Hz. Âdem’in topraktan yaratılmış olması da Kur’ân’ın hiçbir şekilde evrim düşüncesine kapı aralamadığının ayrı bir delilidir.</p>
<p><strong>g) Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın Yalnızlığı</strong></p>
<p>Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin karşısında onları yürüdükleri yoldan alıkoymaya çalışan müşrik ve kâfirlerin zikredildiği görülür. Bunun yanında bir de peygamberlere iman eden ve sahip çıkan inanmışlardan söz edilir. Hz. Âdem kıssasında ise oğulları dışında ne onun davasına sahip çıkan ne de onunla mücadele eden bir insan grubundan bahsedilir. Hz. Âdem’le uğraşan tek varlık şeytandır. Bu da Hz. Âdem’le birlikte başka insanların mevcut olmadığını gösterir.</p>
<p>İlk işlenen cinayet kıssasında kardeşi Habil’i öldüren Kabil’in onun cesedini ne yapacağını bilememesi ve Allah tarafından gönderilen bir kargadan bunu öğrenmesi de onun daha önce hiçbir ceset görmediğine ve defin olayına şahit olmadığına delalet eder. (Mâide sûresi, 5/30-31)</p>
<p>Aynı şekilde Hz. Âdem’e Cennet’e girmesi, oradaki nimetlerden istifade etmesi ve yasak olan ağaca yaklaşmaması gibi konularda hitapta bulunulurken hep müsenna (iki kişiye hitap) sigası kullanılır; hiçbir zaman çoğul bir siga kullanılmaz. Bu da aynı şekilde Hz. Âdem ile Havva’nın yanında başka birisinin bulunmadığını gösterir.</p>
<p><strong>h) Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi</strong></p>
<p>Bakara sûresinde, <i>“Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti.”</i> (Bakara sûresi, 2/31) buyrulurken, Rahman sûresinde de şöyle buyrulur: <i>“Rahman, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.”</i> (Rahmân sûresi, 55/1-4)</p>
<p>Bu âyetler de ilk yaratılan insana eşyanın isimlerinin, bu isimlerin delalet ettiği ilimlerin ve konuşma kabiliyetinin Allah tarafından öğretildiğini ve ilk insanın bunlarla mücehhez/donanımlı bir şekilde yaratıldığını gösterir. Dolayısıyla insanın, binlerce yıl içerisinde evrimleşe evrimleşe dil, konuşma, ilim gibi kabiliyetleri elde etmediğini, bilakis bunların ilk yaratılan insanla birlikte mevcut olduğunu bildirir. Allah Teâlâ, ilk insanı öğrenme ve konuşma kabiliyetiyle donatmıştır.</p>
<p><strong>i) Hadislerde Hz. Adem’in Yaratılışı</strong></p>
<p>Kur’ân âyetlerinin yanı sıra birçok hadis-i şerifte de Hz. Âdem’le ve onun yaratılış kıssasıyla ilgili bilgiler verilmiştir. Hadislerde geçen ifadelerin de genel itibarıyla âyetlerde bildirilenlerin tekid ve tafsilinden ibaret olduğu görülür. Yani âyetlerde olduğu gibi hadis-i şeriflerde de Hz. Âdem insanlığın ilk babası olarak takdim edilir ve hiçbir şekilde onun başka canlılardan geldiği yönünde bir ifade yer almaz.</p>
<p>Mesela Allah Resûlü (s.a.s), Mekke’nin fethi günü verdiği bir hutbede şöyle buyurmuştur: <i>“İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır, Âdem ise topraktan yaratılmıştır.”</i> (Tirmizî, <i>Menâkıb</i> 74)</p>
<p>Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin, Ebû Musa el-Eş’arî’den rivayet ettikleri şu hadiste ise mesele daha detaylı anlatılır: <i>“Allah, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir miktar topraktan yarattı. Bu sebeple Âdemoğulları (renk ve tabiat yönünden) yeryüzü kadar değişik şekillerde vücuda geldiler. Onlardan kimi kızıl, kimi beyaz, kimi siyah, kimi de bunların karışımı (melez), kimi yumuşak, kimi sert, kimi kötü, kimi de iyi huylu olarak (dünyaya) geldi.”</i> (Ebû Dâvûd, <i>Sünnet</i> 16; Tirmizî, <i>Tefsîr</i> 1-2)</p>
<p>Başka bir hadiste ise Hz. Âdem’in bir nefha-i ilahî olduğu, yani Allah’ın kendi ruhundan üflemesiyle onun hayat bulduğu belirtilir: <i>“Allah, Âdem’e Kendi ruhundan nefhettiği zaman Âdem aksırıverdi. Ve arkasından, ‘El-hamdülillâhi Rabbilâlemin!’ dedi. Allah da ona, ‘Yerhamukellah!’ diye mukabelede bulundu.”</i> (İbn Hibban, <i>Sahih</i>, 14/36)</p>
<p>Müslim’de geçen diğer bir hadiste de yine Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasına işaret edilir: <i>“Melekler nurdan yaratıldılar. Cinler yalın ateşten (alevden) yaratıldılar. Âdem ise (Kur’ân’da) size anlatılandan (topraktan) yaratıldı.”</i> (Müslim, <i>Zühd ve Rekâik</i> 60)</p>
<p><strong>NETİCE</strong></p>
<p>Görüldüğü gibi Kur’ân ve Sünnet, Hz. Âdem’in yaratılışıyla ilgili oldukça detaylı bilgiler verir. Şayet o, ortak atalardan gelen bir varlık olsaydı, yani Allah insanı evrimle yaratmış olsaydı, Kur’ân mutlaka buna da işarette bulunurdu. Hatta işarette bulunmakla da kalmaz, böyle önemli bir olayı defalarca zikrederdi. Fakat âyetlerin hiçbirinde böyle bir konuda en küçük bir ima dahi yer almaz. Bilakis Kur’ân, ilk insanın varlık sahasına çıkışının Âdem ve Havva ile olduğunu pek çok ayette vurgular.</p>
<p>Evrimi kabul eden birisinin, burada zikredilen onlarca âyeti hakiki manalarının dışına çıkarmaksızın ve onları mecazi, iş’arî ve bâtınî manalarla tevile tâbi tutmaksızın onu savunması mümkün değildir. Ne var ki bir delil ve karineye dayanmaksızın âyetleri bu şekilde yorumlamak meşru bir tefsir metodu olarak kabul edilemez. Bu tür bir yaklaşım ile herkes Kur’an’a istediğini söyletmeye kalkışır. Lafzın manasında, hakikatten mecaze gidebilmek için karine ve alaka gerekir. Usûl-i fıkıh ilminde bunun kuralları verilir. Söz konusu durumda hakikatten mecaza geçebilmek için yeterli karine ve alaka yoktur. (Bkz. Ferhat Koca, “Mecaz”, <i>DİA</i>)</p>
<p>Netice itibarıyla Hz. Âdem’in yaratılış keyfiyetiyle ilgili verilen bilgilerin her biri evrimin karşısında önemli bir engel olarak durur ve ona geçit vermez. Bütün âyetler, ilk insanın yaratılışının, yani insanlığın başlangıcının, anne-baba gibi bütün vasıtaları devre dışı bırakarak tamamen mucizevi bir keyfiyette gerçekleştiğini anlatır. Hz. Âdem’in, daha önce yaşadığı iddia edilen maymunsu varlıklardan evrimleşerek insana dönüştüğüne dair Kur’ân’da hiçbir delil olmadığı gibi, bunun aksini gösteren onlarca âyet vardır.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/19-yazi-hz-ademin-ilk-insan-olusuna-kuranda-delil-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">19. Yazı: Hz. Âdem’in ilk insan oluşuna Kur’ân’da delil var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>18. Yazı: Evrime delil gösterilen âyetlerin değerlendirmesi &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/18-yazi-evrime-delil-gosterilen-ayetlerin-degerlendirmesi-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Jun 2021 13:00:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20375</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı araştırmacılar, Kur’ân’daki evrime ters yaratılış âyetlerini zahiri manalarının dışına çıkararak tevile tâbi tutmakla kalmaz, bir de zorlama yorumlarla Kur’ân’dan evrim teorisi çıkarmaya çalışırlar. Delil getirdikleri bazı âyetlerle Kur’ân’ın da&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/18-yazi-evrime-delil-gosterilen-ayetlerin-degerlendirmesi-dr-yuksel-cayiroglu/">18. Yazı: Evrime delil gösterilen âyetlerin değerlendirmesi | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı araştırmacılar, Kur’ân’daki evrime ters yaratılış âyetlerini zahiri manalarının dışına çıkararak tevile tâbi tutmakla kalmaz, bir de zorlama yorumlarla Kur’ân’dan evrim teorisi çıkarmaya çalışırlar. Delil getirdikleri bazı âyetlerle Kur’ân’ın da evrimi desteklediğini iddia ederler. Bambaşka konulardan bahseden âyetlerden dahi zorlama yorumlarla evrimci manalar çıkarmaya çalışırlar.</p>
<p>Evrimle alakası kurulan çok sayıda âyet vardır. Fakat biz bunların tamamını vermeyeceğiz. Çünkü bunların birçoğunun evrimle uzaktan yakından alakası yoktur. Biz, daha ziyade en çok atıf yapılan ve nispeten evrimle alakası kurulabilecek âyetler üzerinde duracağız.</p>
<p><strong>a) İnsan Sûresinin İlk Âyeti</strong></p>
<p>هَلْ أَتَى عَلَى الإِنْسَانِ حِينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا <i>“Dehrin akışı içinde insanın üzerinden öyle zaman geçti ki, o dönemde onun adı bile anılmazdı.”</i> (İnsan sûresi, 76/1)</p>
<p>Bazı ilahiyatçılar, “hînun mine’d-dehr” ifadesini “uzun bir zaman dilimi” şeklinde tercüme eder, bu uzun zaman dilimini, maymunsu canlıların evrimleşmesi sonucu ilk insan ortaya çıkıncaya kadar geçen zaman olarak açıklar ve dolayısıyla bu âyeti evrimin başlıca delillerinden biri olarak gösterirler. Ne var ki böyle bir izah şekli ne âyette zikredilen kelimelerin anlamlarına, ne âyetin bir bütün olarak ifade ettiği manaya, ne de siyak-sibak bütünlüğüne uygundur. Aşağıdaki izahlarda da görüleceği üzere âyetin evrimle hiçbir alakası yoktur.</p>
<p>İlk olarak “hînun mine’d-dehr” tabirinin “uzun bir zaman dilimi” olarak tercüme edilmesi doğru değildir. Maalesef bazı meallerde de aynı tercüme hatasını görmek mümkündür. Dehr lafzının ilk manası “mutlak zaman” demektir. (DİA, “Dehriyye”) وَقَالُوا مَا هِيَ إِلاَّ حَيَاتُنَا الدُّنْيَا نَمُوتُ وَنَحْيَا وَمَا يُهْلِكُنَا إِلاَّ الدَّهْرُ <i>“Hayat, sadece bu dünyada yaşadığımız hayattan ibarettir: Ölürüz, yaşarız. Bizi yalnız dehr helâk eder.”</i> (Câsiye, 45/24) âyetiyle, لاَ تَسُبُّوا الدَّهْرَ <i>“Dehr’e sövmeyin.”</i> hadisinde de dehr mutlak olarak zaman (veya zamanın akışı) anlamında kullanılmıştır.</p>
<p>Gerçi dehr dünya için kullanıldığında, onun yaratılışından yok oluşuna kadar geçen süreyi kapsar. “Dehru fulân” denildiğinde de bir insanın hayat süresini kapsar. Demek ki mutlak olarak zaman ve zamanın akışı anlamına gelen dehr kelimesi, kullanıldığı yere göre anlam kazanır. (Râgıb el-İsfehânî, <i>Müfredâtü’l-Kur’ân</i>, s. 319)</p>
<p>Kaldı ki âyet-i kerimede insan üzerinden geçen zaman “dehr” de değildir, dehr’den bir hîn’dir. Hîn lafzı ise hiçbir şekilde “uzun bir zaman dilimine” delalet etmez. Mesela Bakara sûresi 36, Âraf sûresi 24 ve Yunus sûresi 98’inci âyetlerde geçen “ilâ hîn”in manası “belirlenmiş bir süreye kadar” demektir. Hûd sûresi 5, Yusuf sûresi 35, Mü’minun sûresi 25, Rum sûresi 17 ve Zümer sûresi 42’inci âyetlerinde ise “hîn” lafzının belirli bir müddeti kapsadığı ve bunun çok da uzun bir zaman olmadığı oldukça açıktır. Dolayısıyla âyetin ifade ettiği mana, insan üzerinden “belirli bir zamanın” geçmiş olduğudur; bu zaman diliminin ne kadar uzun veya kısa olduğunu bilmiyoruz.</p>
<p>Öte yandan “ale’l-insân” lafzından anlaşılacağı üzere âyette ifade edilen bu zaman dilimi hayvanın, maymunun veya maymunsu daha başka canlıların değil, bizzat insanın üzerinden geçmiştir. Arapça’da “insan” denildiğinde bundan anlaşılan mana bellidir. Evrimcilerin anlayışına göre âyette geçen, “hînum mine’d-dehr” ibaresini, “ilk canlının oluşumundan insanın oluşumuna kadar geçen süre” olarak aldığımızda, bu süre insanın değil çeşit çeşit canlıların üzerinden geçmiş olur ki bu mana âyetin açık lafzına ters düşer. Çünkü âyet, henüz zikre değer bir varlık olarak görülmese de, insan üzerinden geçen bir zaman diliminden bahsetmektedir.</p>
<p>Bir sonraki âyet-i kerimede bunun hangi zaman dilimi olabileceğine işaret vardır: <i>“Biz insanı katışık bir meniden yarattık. Onu denemek istiyoruz; bu sebeple de kendisini işiten ve gören bir varlık yaptık.”</i> (İnsan sûresi, 76/2) Allahu a’lem, âyette zikredilen zaman dilimi, insanın anne karnında geçirdiği veya henüz anne karnına düşmeden element ve molekül hâlde tabiatta yer aldığı süredir. Gerek anne karnına düşmeden gerekse anne karnına düştükten sonra gerçekten de onun bir ismi yoktur ve henüz o, zikre değer bir varlık değildir. Çünkü onun bidayeti sadece elementlerden veya bir damla sudan ibarettir. Anne karnına düşüp üzerinden haftalar, aylar geçtikçe yavaş yavaş “nutfe, alaka, mudga, kemik, et” (Mü’minûn sûresi, 14) safhalarından geçerek insan olma seviyesine doğru ilerler. Dolayısıyla evrimcilerin çıkardığı mana, âyetin siyakına da uygun değildir. (Bkz. Kurtubi, <i>el-Câmi</i>, 19/78)</p>
<p>Farz-ı muhal âyette geçen ifadeyi “çok uzun bir zaman dilimi” olarak anlasak bile yine de burada evrime işarette bulunulduğu iddia edilemez. Bu takdirde âyet, insan cinsinin evrenin yaratılışından çok sonra yaratıldığına ve bu uzun zaman dilimi boyunca, insanın biyolojik varlığı itibarıyla ne isminden ne de cisminden söz edilmediğine, onun sadece ilmî vücut olarak Allah’ın ilminde ve kader planında var oluşuna işaret etmiş olur. Hasan-ı Basri de bu âyetten yola çıkarak Allah’ın altı günde (devirde) karada ve denizdeki her şeyi yarattığını, Âdem’in yaratılışını ise sona bıraktığını ifade etmiştir.</p>
<p>Son olarak müfessirlerin bir çoğunun âyette geçen “insan” lafzını Hz. Âdem, insan üzerinden geçen süreyi de Hz. Âdem’in topraktan yaratılış aşaması olarak anladığını ifade etmek gerekir. Hz. Âdem’in çamurdan yaratıldıktan sonra kendisine ruh üfleninceye kadar kırk veya yüz yirmi yıl çamur hâlinde beklediği şeklinde bilgiler nakledilmiştir. (Bkz. Mustafa Öztürk, <i>Kur’ân ve Yaratılış</i>, s. 229)</p>
<p>Aslında İnsan sûresindeki ilk iki âyetin asıl maksadı, insana varlık sahasına çıkmadan önceki hiçliğini ve yokluğunu hatırlatmak, sonrasında da Allah’ın onu tek bir damla sudan nasıl yarattığına ve onu nimetleriyle nasıl serfiraz kıldığına işaret etmek suretiyle onun ders ve ibret almasını sağlamak ve onu şükre yöneltmektir. Meryem sûresindeki şu âyet de insanın dünyaya gelmeden önce mevcudiyetinin dahi bulunmadığını ve onun Allah tarafından varlık âlemine çıkarıldığını gösterir: <i>“O insan hiç düşünmüyor mu ki, o hiçbir şey değilken Biz onu yaratıp var ettik?”</i> (19/67)</p>
<p><strong>b) Nûh Sûresinin 14. Âyeti</strong></p>
<p>مَا لَكُمْ لاَ تَرْجُونَ لِلَّهِ وَقَارًا وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا <i>“Neden acaba siz, sizi tavırdan tavıra yaratan Allah’ın büyüklüğünü kabul etmiyorsunuz?”</i> (Nuh sûresi, 71/13-14)</p>
<p>İslâm açısından evrimin meşruiyetini savunan araştırmacıların en çok atıf yaptıkları âyetlerden biri de budur. Mesela Edip Yüksel 14. âyete, “Oysa sizi evrimler hâlinde yaratan O’dur.” şeklinde meal verir. Evrimciler âyette geçen “etvârâ” lafzını, “evrim merhalelerinden geçirerek” şeklinde yorumlar. Arapça’da evrimin karşılığı olarak kullanılan “tatavvur” kelimesinin âyette yer alan “tavır-etvâr” lafzıyla aynı kökten türemesini de buna delil gösterirler. Dolayısıyla onlara göre âyetin anlatmak istediği mana, Allah’ın, insanı, farklı canlıların kademe kademe evrimleşmesi neticesinde yarattığıdır.</p>
<p>Hâlbuki bütün müfessirlerin ittifakıyla âyette bahsedilen yaratma aşamaları, bir nutfeden (spermden) başlayan embriyonun, tam bir insan hüviyetini elde edinceye kadar anne karnında geçirdiği süreçlerdir. Nitekim başka bir âyette bu yaratılış aşamaları daha detaylı olarak şöyle açıklanır: <i>“Şu bir gerçektir ki Biz insanı süzme çamurdan yaratırız. Sonra onu nutfe (sperm) hâlinde sağlam bir yere yerleştiririz. Sonra nutfeyi (rahim cidarına) yapışan bir hücreye, bunu da mudgaya, yani bir çiğnem et görünümündeki varlığa, mudgayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah’ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!”</i> (Mü’minûn sûresi, 23/12-14)</p>
<p>Elmalılı Hamdi Yazır, şu izahlarıyla bu yaratılış aşamalarının inorganik maddelerden başlayıp tam bir insan şeklini kazanıncaya kadar nasıl devam ettiğine dikkat çeker: “Burada insan yaratılışının ferden ve cem’an geçirmiş olduğu tekâmül mertebelerine işaret buyurulmuştur ki, Ebussuud’un yazdığı üzere önce inorganik hâlde, sonra gıdalar hâlinde, sonra karışımlar hâlinde, sonra nutfe (sperm) hâlinde, sonra alaka (rahim cidarına yapışan hücre) hâlinde, sonra mudğa (et parçası) hâlinde, sonra izam (kemikler) ve lühum (etler) hâlinde, sonra da bambaşka bir hilkatte inşa etmiştir.” (Elmalılı, <i>Hak Dini Kur’ân Dili</i>, 8/269)</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri de bu âyeti şöyle yorumlar: “İnsan vücudu, hâlden hâle girdikçe hayret verici ve muntazam değişimler geçiriyor. Onun spermden kan pıhtısına, kan pıhtısından bir çiğnem ete, ardından ete-kemiğe, daha sonra da insan suretine dönüşmesi, gayet ince kanunların neticesidir. O safhalardan her birinde öyle hususi kanunlar, belli kaideler ve birbirini izleyen öyle hareketler vardır ki, ardındaki kasd, irade ve hikmetin cilvelerini cam gibi apaçık gösterir. İşte insan vücudunu bu şekilde yapan Hakîm Yaratıcı, onu her sene bir elbise gibi değiştirir. O vücudun değiştirilmesi ve hayatının devamı için bozulup dağılan kısımların yerini dolduracak ve orada çalışacak yeni zerrelerin gelmesini sağlayan bir terkibe ihtiyaç vardır. İşte o beden hücreleri düzenli, ilahî bir kanunla öldüğünden, yine Cenâb-ı Hakk’ın muntazam bir kanunuyla tamir için rızıkları olan latif bir maddeyi isterler. Bedendeki uzuvların ayrı ayrı ihtiyaçları ölçüsünde, rızkın gerçek sahibi Allah da hususi bir kanunla onu bölüştürüp dağıtır.” (Bediüzzaman, <i>Sözler</i>, s. 569)</p>
<p><strong>c) Nûh Sûresi 17. Âyet</strong></p>
<p>وَاللَّهُ أَنبَتَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا <i>“Allah sizi yerden nebat bitirircesine bitirip yetiştirdi.”</i> (Nûh sûresi, 71/17)</p>
<p>Evrimci Müslümanların, kendi görüşlerine dayanak olarak kullandıkları âyetlerden biri de budur. Onlara göre bu âyet, canlılığın insandan önceki evresinin bitkiler olduğunu, insanın nebati hayata sahip bir dönem geçirdiğini ve bitkiler âlemiyle bir akrabalığının söz konusu olduğunu söyler. Yani insanın, nebatî ve hayvanî etaplardan geçerek aşama aşama yaratıldığına işaret eder. Dolayısıyla da evrimin Kur’ânî delillerinden birini oluşturur. (Bkz. Abdülmecit Okcu, “Kur’ân ve Evrim Açısından Canlıların Oluşumu, <i>Ekev Akademi Dergisi</i>, 2013, sayı: 56, s. 165)</p>
<p>Oysaki bu âyetin de evrim teorisiyle uzaktan yakından bir alakası yoktur. Cenab-ı Hak, pek çok âyet-i kerimede olduğu gibi burada da ya Hz. Âdem’in ya da bütün insanların topraktan yaratıldığını ifade buyuruyor. Her iki manayı anlamak da mümkündür. Bir sonraki âyet-i kerime bu manayı tekit eder: <i>“Sonra sizi tekrar oraya gönderip, yine sizi oradan çıkaracaktır.”</i> Yani Allah, insanı ölümle birlikte tekrar yarattığı toprağa iade edeceğini ve ardından onu topraktan ikinci kez çıkaracağını ifade buyuruyor.</p>
<p>Bu âyetlerin bir benzeri de Tâhâ sûresinde geçer: <i>“Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.”</i> (Tâhâ sûresi, 20/55) Aynı şekilde Hûd sûresindeki şu âyet-i kerimede de insanın yerden yaratıldığı anlatılır: <i>“Sizi topraktan yetiştirip yaratan, sizi orada yaşatan O’dur.”</i> (Hûd sûresi, 11/61)</p>
<p>Nûh sûresindeki “enbete (yetiştirdi, bitirdi)” fiili yerine bu iki âyette “halaka (yarattı)” ve “enşee (inşa etti, yarattı)” filleri kullanılmıştır. Esasında tefsirciler enbete fiiline de yaratma manasını vermişlerdir. Burada enbete fiilinin tercih edilmesinin sebebi, yaratmanın güzelliğine ve kemaline dikkat çekmektir.</p>
<p>Âyetin sonunda geçen “nebâtâ” ifadesi için iki farklı mana verilmiştir. Bazıları bunun “inbâtâ” manasına delalet eden bir mef’ul-ü mutlak (fiilin manasına kuvvet kazandıran bir mef’ul) olduğunu belirtmiş, bazıları da “bitki” manası vermiştir. Bu ifadeyi, Hz. Meryem’in yaratılışını anlatan, وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا <i>“Rabbi onu pek güzel bir tarzda yetiştirdi.”</i> (Âl-i İmrân sûresi, 3/37) âyetiyle birlikte düşünecek olursak, burada bir bitkiden değil, yaratmanın güzelliğinden bahsedildiğinin açık olduğu görülür. Çünkü Hz. Meryem’in bitkiden insana evrimleşmediği kesindir.</p>
<p><strong>d) Kasas Sûresi 68. Âyet</strong></p>
<p>وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَيَخْتَارُ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ سُبْحَانَ اللهِ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ <i>“Senin Rabbin dilediğini yaratır, dilediğini seçer. Onların ise seçme hakları yoktur. Allah, onların uydurdukları şeriklerden münezzehtir, yücedir.”</i> (Kasas sûresi, 28/68)</p>
<p>Evrimciler bu âyette geçen “seçme” ile doğal seleksiyon arasında bir irtibat kurar ve seleksiyonun Kur’ânî bir tabir olduğunu söylerler. Fakat onlara göre bu seçimi yapan tabiat değil, Allah’tır. Yani canlılar, doğal bir seçimle değil, ilahî bir seçimle evrimleşmektedir. Bazıları ise doğal seçilimi kabul eder ve bunu Allah’ın tabiata koyduğu bir yasa olarak görür.</p>
<p>Evrimciler bu âyetin yanı sıra Fâtır sûresinde geçen şu âyeti de doğal seleksiyona delil getirirler: <i>“Hamd, gökleri ve yeri yaratan, ikişer, üçer ve dörder kanatlı melekleri elçiler kılan Allah’ındır; O, yaratmada dilediği arttırmayı yapar. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.”</i> (Fâtır sûresi, 35/1) Evrimcilere göre bu âyette Allah’ın yaratmada dilediğini arttırmasının anlamı da canlıların evrimleşmesiyle ilgilidir.</p>
<p>Kasas sûresinde geçen âyetin sebeb-i nüzulü olarak Velid b. Muğire’nin şu sözü gösterilir: <i>“Bu Kur’ân’ın, iki şehrin birindeki büyük bir adama indirilmesi gerekmez miydi?” </i>(Zuhruf sûresi, 43/31) Yüce Allah, bu âyet-i kerimede Velid b. Muğire ve onunla aynı düşüncede olan müşriklerin göz ardı ettikleri bir gerçeğe dikkat çekiyor: O da peygamber seçiminin tamamıyla Allah’ın elinde olmasıdır. Zalim yöneticiler ve despotlar değişik makam ve mevkileri ele geçirebilir ve bunları haksızca diledikleri kişilere verebilirler. Fakat nübüvvet tamamıyla Allah’ın takdirindedir. Allah dilediğini yarattığı gibi, dilediklerini de -mutlak bir ilim ve hikmete binaen- peygamber seçer. Kimsenin bu konuda O’na ortak olma şansı ve yetkisi yoktur.</p>
<p>Fâtır sûresinde yer alan, Allah’ın yaratmada dilediği arttırmayı yapması şeklinde meal verilen يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ مَا يَشَاءُ lafzı da çok geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Ali Bulaç, ilgili âyetin tefsirinde şu bilgileri verir: “Ayetin mutlak olduğunu söyleyen Zemahşeri, ‘Yaratılıştaki her artış buna dâhildir.’ der. Endamlı boy, orantılı yüz, vücut bütünlüğü, güç, iyi çalışan akıl, sağlam görüş-sağduyu, cesaret, müsamaha/hoşgörü, geniş yürek, ufku açık zihin, etkili üslup, akıcı dil, pratik zekâ vs. Kısaca şanı Yüce Allah dilediğinde yarattığı bütün nimetleri, lütuf ve ihsanları, maddi ve tabii zenginlikleri, refah ve mutluluğu, güvenlik ve özgürlüğü, adalet ve ahlâkî erdemleri arttırır, bunları birer rahmet olarak varlıkların ve insanların üstüne yayar.” (Ali Bulaç, <i>Kur’ân Dersleri</i>, 4/533)</p>
<p>Bütün bu manaları bir kenara bırakarak, delilsiz ve mesnetsiz bir şekilde söz konusu âyetlerden evrim teorisi çıkarmaya çalışmak fazlasıyla zorlama yorumlardır.</p>
<p><strong>e) Bakara Sûresi 30. Âyet</strong></p>
<p>وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ <i>“Hani Rabbin, Meleklere, ‘Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim.’ demişti. Onlar da, ‘Biz seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin?’ dediler. (Allah) ‘Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim.’ dedi.”</i> (Bakara sûresi, 2/30)</p>
<p>Evrimi kabul edenlerin evrime delil sadedinde zikrettikleri diğer bir âyet de budur. Onlara göre meleklerin, “<i>Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi var edeceksin?” </i>demelerinin sebebi, Hz. Âdem’in vahşi atalarının yani hominid denilen insansı yaratıkların yeryüzünde yaptıkları bozgunculuk ve fesattır. Yani evrimcilere göre bu âyet, Hz. Âdem’den önce yeryüzünde yaşayan insansı varlıklara işaret eder. Güya melekler, onların hayatlarını bildikleri için, Hz. Âdem’in de onlar gibi olacağından endişe etmişlerdir.</p>
<p>Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki “bozgunculuk yapma” ve “kan dökme” gibi yıkıcı fiiller, Hz. Âdem’den önce yaşamış ve henüz yeterince evrimleşememiş yarı vahşî varlıklara mahsus değildir. Zira insanoğlu Hz. Âdem’den bu yana meleklerin endişesini haklı çıkarak dünya kadar zulüm ve vahşetler işlemiştir. Hatta günümüzde yaşayan insanların hayatına bakıldığında da fitne, fesat, bozgunculuk, cinayet, soykırım ve işkence gibi insanlık dışı bütün kötü fiillerin hâlâ devam edip gittiği görülür. İnsanlığın onca ilerlemesi ve medenileşmesi de maalesef onun tahrip edici yönünü değiştirememiştir. Dolayısıyla fesat sadece maymunsu veya insansı varlıklara değil, bilakis insana has bir özelliktir.</p>
<p>Burada, meleklerin insanoğlunun bu negatif özelliklerini nasıl bildikleri şeklinde bir soru akla gelebilir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki icaz, yani az kelimeyle çok şey anlatma Kur’ân âyetlerinin genel bir özelliğidir. Pek çok Kur’ân kıssası anlatılırken konunun özü açısından çok da önemli olmayan detayların atlandığı ve bunların insan zihnine havale edildiği görülür. Dolayısıyla bu kıssada da Allah’la melekler arasında geçen daha başka konuşmalar olabilir. Allah, meleklere, insanoğlunun yapacağı zulüm ve fesadı bildirmiş ve bunu işiten melekler de şaşkınlıkla yukarıdaki soruyu sormuş olabilirler.</p>
<p>Nitekim İbn Kesir’in, İbn Abbas ve İbn Mes’ud gibi sahabenin önde gelenlerinden naklettiği şu rivayette meleklerin, yeryüzünde yaratılacak varlık hakkında önceden bilgilendirildikleri anlaşılmaktadır: <i>“Allah, meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dedi.’ Melekler de, ‘Ey Rabbimiz bu halife ne olacak?’ dediler. Bunun üzerine Allah şöyle cevap verdi: Onun yeryüzünde fesat çıkaran, birbirini kıskanan ve birbirini öldüren evlâtları olacak.”</i> (İbn Kesir, <i>Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm</i>, 1/217-218)</p>
<p><i>Kur’ân Yolu</i> tefsirinde şöyle bir ihtimal üzerinde de durulur: “Âdem’in yaratılışını müşahede etmişler, onun maddî ve mânevî özelliklerini görüp bilmişler ve bu özellikleri taşıyan bir varlığın hem iyi hem kötü işler yapabileceğini, onun yapısından ve tabiatından çıkarmışlar, buna dayanarak sorularını sormuşlardır.” (1/104)</p>
<p>Müfessirlerin bu konuda üzerinde durdukları diğer bir açıklama da, Hz. Âdem’den önce yeryüzünde cinlerin yaşadığı ve meleklerin de onlar hakkında elde ettikleri bilgiden yola çıkarak böyle bir soru sorduklarıdır. Hicr sûresinde geçen şu ayet-i kerime de cinlerin insanlardan daha önce yaratıldıklarını gösterir: <i>“Andolsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Cinleri de (insanlardan) daha önce, zehirli ateşten yaratmıştık.”</i> (Hicr sûresi, 15/26-27)</p>
<p>İbn Atıyye, İbn Abbas’tan şöyle bir nakilde bulunur: “Âdemoğlundan önce yeryüzünde cinler vardı. Orada fesat çıkardılar, kan döktüler. Allah da onların üzerinde meleklerden bir taife gönderdi. Melekler onları öldürmeye başladılar. Kalanlar dağ başlarına, denizlerdeki adalara kaçtılar. Onlardan sonra Âdem ve nesli onların yerine geçti.” (İbn Atıyye, <i>el-Muharraru’l-vecîz</i>, 1/117)</p>
<p>Bu konuda üzerinde durulan diğer bir ihtimal de meleklerin insanoğlunun yeryüzünde işleyecekleri kötülükler hakkındaki bilgiyi Levh-i Mahfuz’dan öğrendikleri şeklindedir. Zira, <i>“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”</i> (Hadid sûresi, 57/22); <i>“Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta yer almasın.” </i>(Neml sûresi, 27/75); <i>“Biz her şeyi, apaçık bir kitapta tespit edip korumuşuz.”</i> (Yâsin sûresi, 36/12) âyetlerinin de açıkça beyan ettiği üzere, insanoğlu yaratılmadan önce onunla ilgili bütün bilgiler Levh-i Mahfuz’da kaydedilmiştir.</p>
<p>Allah’ın, <i>“Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim.” </i>sözünden anlaşılan mana da o güne kadar yeryüzünde böyle bir canlının bulunmadığıdır. Meleklerin, bu olayı hayretle karşılayıp hikmetini anlamaya çalışmaları da o güne kadar insan türü hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olmadıklarını göstermektedir. Sırf meleklerin bu sorusundan yola çıkarak, âyette geçen Allah’ın halife yaratma fiilini, insanın maymunsu canlılardan evrimleşmesi şeklinde tevil etmek delilden yoksun bir yorumdur.</p>
<p><strong>f) İnsanoğlunun Hilafeti</strong></p>
<p>Evrimciler yukarıda geçen Bakara sûresindeki âyette ve daha başka âyetlerde (En’âm sûresi, 6/165, A’râf sûresi, 7/69, Yunus sûresi, 10/14; Sa’d sûresi, 38/26;) Hz. Âdem ve insan türü için kullanılan “halife” lafzından da kendi teorileri adına pay çıkarır ve insanoğlunun hominidlerin halifesi olarak yaratıldığını iddia ederler. Ne var ki insanın hilafet sahibi olması, sürekli medih ve minnet makamında zikredilir. Bu, insanoğlu için büyük bir şeref kaynağı olarak takdim edilir. Maymunsu canlıların halifesi olmayı, aklı başında hiç kimse bir övgü ve şeref vesilesi olarak görmeyecektir. Bu sebeple insan, maymunsu varlıkların değil, Allah’ın halifesidir. O, yeryüzünde, Allah adına tasarrufta bulunacak bir varlıktır.</p>
<p>Görüldüğü üzere buradaki hilafetten kastedilen mana, sadece bir başkasının yerine geçerek onun halefi olma değildir; bilakis yeryüzünde egemen olma ve hüküm sürme yetkisine sahip olmadır. İslâm Ansiklopedisinde de Hz. Âdem’in halife olması şöyle izah edilir: “Daha tutarlı ve genel kabul gören bir görüşe göre bu kelime, ‘daha önceki bir insan topluluğunun halefi, onların yerini alan’ mânasında değil, ‘Allah’ın vekili, yeryüzünde O’nun hükümlerini yaşatan, uygulayan, dünyayı imar, insanları idare ve terbiye eden, dünyadaki diğer bütün canlılardan üstün olan, onları emri altına alan’ anlamında kullanılmıştır.” (<i>DİA</i>, “Âdem”)</p>
<p>Hâsıl-ı kelam insanın halife olarak yaratılmasıyla evrim teorisi arasında bağ kurmanın hiçbir meşru temeli yoktur.</p>
<p>Önümüzdeki hafta Hz. Âdem’in yaratışını anlatan ayetleri ele alacak ve bunların evrim teorisi açısından ne mana ifade ettiği üzerinde duracağız.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/18-yazi-evrime-delil-gosterilen-ayetlerin-degerlendirmesi-dr-yuksel-cayiroglu/">18. Yazı: Evrime delil gösterilen âyetlerin değerlendirmesi | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>17. Yazı: Allah kâinatı evrim ile yaratmış olamaz mı?  &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/17-yazi-allah-kainati-evrim-ile-yaratmis-olamaz-mi-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Jun 2021 12:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20330</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı’da son onlu yıllarda ismine “teistik evrim” denilen yeni bir akım ortaya çıktı. Bu akımın amacı evrim ile dini uzlaştırmak. En temel iddiaları ise “Allah’ın kâinatı evrim ile yarattığıdır.” Teistik&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/17-yazi-allah-kainati-evrim-ile-yaratmis-olamaz-mi-dr-yuksel-cayiroglu/">17. Yazı: Allah kâinatı evrim ile yaratmış olamaz mı?  | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Batı’da son onlu yıllarda ismine “teistik evrim” denilen yeni bir akım ortaya çıktı. Bu akımın amacı evrim ile dini uzlaştırmak. En temel iddiaları ise “Allah’ın kâinatı evrim ile yarattığıdır.” Teistik evrimin öncülerinden biri olan Francis S. Collins bu görüşü şöyle açıklar:</p>
<p>“Uzayla ve zamanla sınırlanmamış olan Allah, evreni ve ona egemen olan tabiat yasalarını yaratmıştır. Bu kısır evreni canlılarla doldurmayı amaçlayan Allah, mikropları, bitkileri ve her türden canlıyı yaratmak için zarif evrim mekanizmasını seçmiştir. Daha da önemlisi O, akıllı, doğru ve yanlış bilgisine, özgür iradeye ve Kendisiyle paydaşlığa girme arzusuna sahip özel canlıları yaratmak için de aynı mekanizmayı seçmiştir… Bu görüş, bilimin bize doğayla ilgili öğrettiği her şeyle tamamen bağdaşmaktadır. Ayrıca bu dünyadaki büyük tek tanrılı dinlerle de tamamen uyumludur… Bu bağlamda teist evrim ya da BioLogos’u açık farkla bilimsel açıdan en tutarlı ve ruhsal olarak en tatmin edici seçenek olarak görüyorum. Bu yaklaşımın modası geçmez ve gelecekteki bilimsel buluşlarla çürütülemez. Entelektüel olarak katı bir yaklaşımdır ve birçok zor soruya yanıt verebildiği gibi bilim ile inancın birbirini sarsılmaz iki direk gibi güçlendirmesini sağlar.” (Collins, <i>The Language of God</i>, s. 200-206)</p>
<p>Batı’da savunulan bu düşünce tarzı yavaş yavaş İslâm dünyasında da yayılmaktadır. Teistik evrim görüşünü benimseyen bilim adamları, evrimcilerden farklı olarak ilk canlının Allah tarafından yaratıldığını savunurlar. Onlara göre bu ilk canlı Allah’ın onun mahiyetine koyduğu kabiliyetler sayesinde evrimleşmiş ve yeni türleri ortaya çıkarmıştır.</p>
<p>Bir çalışmada teistik evrimi savunan İslâm âlimlerinin durumu şöyle resmedilir:</p>
<p>“Bazıları İslâm adına evrim teorisine karşı çıkmanın, bu teoriyi benimseyen kimseleri dinden uzaklaştıracağı vehmiyle, hakikatte materyalist temeller üzerine oturtulmuş olan bu teoriyle mücadele etmek yerine, bu teoriyi İslâmîleştirmeye ve Kur’ânîleştirmeye çalışmışlar, bu teorinin Kur’ân’a, İslâm filozof veya âlimlerinin görüşlerine aykırı olmadığını iddia etmişlerdir. Böylece ateist evrimcilerin yanında bir de canlıların çeşitli oluşunun evrimleşme yoluyla olabileceğini hatta olduğunu iddia eden inançlı bir grup daha ortaya çıkmıştır. Bunlar canlıları Allah’ın yarattığını kabul ettikleri için yaratılışçı, öte yandan canlıların çeşitliliğinin evrimleşme yoluyla olduğunu savundukları için evrimcidirler. Bu anlayışa kısaca “evrimci yaratılış” da denmektedir.” (Veysel Güllüce, “Kur’ân Işığında Yaratılış Görüşünün Değerlendirilmesi”, <i>Yaratılış Kongresi</i>, s. 342)</p>
<p>Yakın dönemde yaşamış veya muasır olan İslâm âlimlerin büyük çoğunluğu İslâm’a aykırı olduğu gerekçesiyle evrimi reddeder. Çoğunluğu evrime ihtimal dahi vermez, onun hakkında konuşmayı veya çalışma yapmayı dahi gereksiz bulur. Fakat bazıları evrimin gerçek olabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurarak biraz daha ihtiyatlı bir dil kullanmayı, hafif de olsa kapıyı evrime karşı aralık bırakmayı veya evrimcilerin bir kısım görüşlerine mümaşatta bulunmayı tercih eder. Bütün bunlarla birlikte evrim teorisi etrafında yapılan çalışmaların bir hayli az olduğunu da ifade etmek gerekir.</p>
<p>Diğer yandan Edip Yüksel, Mustafa İslâmoğlu, Mehmet Bayraktar, Süleyman Ateş, İsmail Yakıt, Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyin Cisr, Seyyid Ahmet Han, Muhammed Abduh, Fazlurrahman gibi evrimi kabul edenler de vardır. Mesela Süleyman Ateş şöyle der: “Hayatın, ilkel hücreden evrimleşe evrimleşe önce basit canlıların, sonra daha üstün yapılı canlıların ve en sonunda da insanın meydana geldiği, kesin kanıtlarla ortaya konmuştur. İnsanın maymundan türediği doğru değildir. Fakat insanlarla maymunlar müşterek bir kökten türemiş olabilirler.” (Süleyman Ateş, “Kur’ân-ı Kerim’e Göre Evrim Teorisi”, <i>Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi</i>, cilt: 20, s. 131)</p>
<p>Süleyman Ateş ve diğer ilahiyatçıların evrimi kabul etmelerinin en önemli sebebi, evrimin kesin bir bilimsel gerçek olduğunu düşünmeleri ve evrime aykırı olan Kur’ân âyetlerini de bu bakış açısıyla tevil etmeleridir. Ne var ki daha önce yapılan açıklamalarda da açıkça görüldüğü üzere bu, doğru bir tespit değildir.</p>
<p>Elbette Allah, murat buyurursa kâinatı evrimle de yaratabilir. Fakat burada önemli olan meseleyi zihnî ihtimaller üzerinden götürmek yerine, Allah’ın Yüce Kitabı’na bakmaktır. Sanki ortada hiçbir vahiy ve nas yokmuş gibi Allah’ın kâinatı evrimle mi evrimsiz mi yaratmış olduğunu konuşmak doğru bir metot olamaz. “Şöyle de olabilir, böyle de olabilir, şu da mümkündür, bu da mümkündür…” diyerek sürekli ihtimaller üzerinden mantık yürütmek ve tartışma yapmak bizi hiçbir neticeye götürmez. Güçlü kanıtlara yaslanmadığı sürece zihnî spekülasyonlar şahsi birer mülahaza olmaktan öte geçemez. Bu yüzden Allah’ın yaratma kanununu anlama adına yapılması gereken şey, öncelikle dönüp Kur’ân’a bakmak, sonra da ulemanın yorum ve tefsirlerine müracaat etmektir.</p>
<p>Daha sonraki yazılarımızda tek tek ilgili ayetleri ele alarak detaylı olarak izah edeceğimiz üzere Kur’ân’dan yola çıkarak teistik bir evrim görüşü geliştirmenin imkân ve ihtimali yoktur. Bunu yapmaya çalışanlar, Kur’ân âyetlerini kendi ön kabullerine göre tevil etmektedirler.</p>
<p>Teistik evrimi savunan ilahiyatçılar, evrimin önündeki tek engelin din olduğunu veya evrimin sadece dinî sebep ve endişelerle reddedildiğini zannediyorlar. Dolayısıyla da bilimi karşılarına almaktan korkuyorlar. Halbuki daha önceki yazılarımızda bilimsel delillerin de kesin olarak evrimin gerçekliğini göstermediğini, bu konuda ileri sürülen kanıtların ne kadar zayıf ve sübjektif olduğunu ve hatta yer yer çarpıtıldığını ortaya koymuştuk. Dolayısıyla Kur’an naslarından teistik evrim görüşü çıkarmak mümkün olmadığı gibi, ortada İslâm alimlerini açık nasları tevil etmeye mecbur bırakacak bilimsel gerçekler de yoktur. İslâmî düşünce açısından böyle bir şeyin olması zaten tahayyül edilemez. Zira teşri emirler Allah’tan geldiği gibi, tekvini emirleri yaratan ve kullarının emrine amade kılan da O’dur.</p>
<p>Bu sebeple bir kere daha tekrar edecek olursak, evrime karşı çıkmak demek, nedensellik ilkesine karşı çıkmak ve sebepleri görmezden gelmek demek değildir. Aynı şekilde evrime karşı çıkmak, hiçbir şekilde varlık ve canlı organizmalar hakkında araştırma yapmanın önünde bir engel olarak görülemez. Evrimi reddetmeyi, ilim düşmanlığıyla ve bağnazlıkla izaha kalkışmak ise asıl bağnazlıktır.</p>
<p>Bir çalışmada evrimci teizmi savunan İslâm âlimleri şöyle eleştirilir: “Evrimci teistlerin, evrimci biyoloji için ne yaptıkları ise oldukça basittir: ateist evrimci teorilere dayanan tüm bulguları ve önermeleri kabul edip onların içlerine Tanrı’yı koydular. Böylece kendi inançlarını bilim ile uyumlu hâle getirdiler. Aralarında Katolik Kilise’sinin ve Doğu Ortodoks Kilisesi’nin de bulunduğu hemen hemen bütün Hıristiyan mezhepler, yenilikçi Yahudilerin çok büyük bir kısmı, metinlerdeki yaratılış kıssalarını alegorik olarak yorumlamak suretiyle teist evrimi kabul etmektedirler. Bunlarla aynı gemiye binmek isteyen Müslümanlar da aynı şeyi yapmaktadırlar. Müslümanlar bunu yaparken de Kur’ân ve Kitab-ı Mukaddes arasındaki temel farklılıkları göz ardı ettikleri gibi Nebevî geleneği ve bin dört yüz yıllık İslâm ilim geleneğini paranteze almaktadırlar. Bu paranteze alınan gelenek, dünyada var olan çeşitli yaşam formlarının iyi bir açıklamasını veren Kur’ân’ın tanımlarına, Nebevî geleneğe, aralarında sahabenin de bulunduğu tefsir çalışmalarına, Müslüman bilgin, bilim adamı ve felsefecilerin derin düşüncelerine dayanmaktadır. ‘İslâmi teist evrimi’ desteklemek için, kaynaklardaki malzemeyi yetersiz ve seçici bir okumayla elde ettikleri bulgularla Müslümanlar ortaya bazı çabalar koymuşlardır.” (Muzaffer İkbal, “İslâmi Bakış Açısından Teistik Evrim”, <i>Tasarım ve Evrim</i>, s. 591)</p>
<p>Bediüzzaman Said Nursi de şu izahlarıyla her tür evrimci görüşe karşı bütün kapıları ardına kadar kapatır: “Her bir türün bir âdemi ve bir büyük pederi (yani ilk atası) olduğundan, silsilelerdeki tenasülden doğan bâtıl vehim, o âdemlerde ve ilk pederlerinde tevehhüm olunmaz. (Yani türlerin soy zincirinin ebedi olduğu vehmine kapılmamak gerekir. Her türün âdemlerini Allah yaratmıştır.) Evet, hikmet, jeoloji, zooloji ve botanik lisanı ile iki yüz bini geçen türlerin âdemleri hükmünde olan ilk başlangıçlarının her birinin müstakillen sonradan yaratıldığına şehadet ettiği gibi, mevhum ve itibarî olan kanunlar ve şuursuz olan tabiî sebepler ise: Bu kadar hayret veren silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve fertler denilen dehşet verici hadsiz harika makinanın sanat güzelliği içinde yaratılmasına kabiliyetsizlikleri cihetiyle her bir fert ve her bir tür, tek başlarına hikmet sahibi Yaradan’ın kudret elinden çıktığını ilân ve izhar ediyor. Evet, Sâni-i Zülcelâl, her şeyin alnına hudûs ve imkân damgasını koymuştur.” (Bediüzzaman, <i>Muhakemat</i>, s. 90)</p>
<p>Başka bir eserinde aynı konuyu şu ifadeleriyle izah eder: “Fenn-i hayvanât (zooloji), fenn-i nebâbât (botanik), iki yüz bini aşkın türün büyük peder ve âdemleri hükmünde olan başlangıçlarının her birinin hudûsuna (yaratılmasına, varlık kazanmasına) şehâdet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kanunlar, kör ve şuursuz olan tabii sebepler ise bu kadar hayret verici silsileler (zincirler) ve bu silsileleri teşkil eden ve “efrâd” denilen dehşet ve hayret verici ilahî makinelerin (canlı organizmaların) îcad ve inşasına kabiliyetlerinin olmaması cihetiyle her bir ferd, her bir tür müstakillen Sâni-i Hakîm’in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.” (Bediüzzaman, <i>Mesnevî-i Nûriye</i>, s. 234)</p>
<p>Fethullah Gülen Hocaefendi de Allah’ın kâinatı evrimle yaratmış olabileceği şeklindeki görüşün yanlışlığını şu şekilde ifade eder: “Darvin’in evrime ait düşünceleri ve evrim teorisi, hiçbir zaman Kur’ân âyetleriyle tevfik edilemeyecektir. Edilemeyecektir, zira o, hayatı birtakım sebeplerin tesadüfi neticesi olarak yorumlamaktadır. Hâlbuki ihya ve imâte (hayat verme ve hayatı alma), Allah’a ait iki fiildir. Her ikisi için de başlangıç itibarıyla birtakım maddî sebeplerden söz edilebilse de, netice, bilhassa hayat noktasında tamamen sebepler üstüdür. Hayatı vermede Cenâb-ı Allah’ın hiçbir sebebe bağlı olmayan, perdesiz icraatı söz konusudur. Dolayısıyla hayat hiçbir maddî sebeple izah edilemeyeceği için, ne Darvin teorisi teori olmaktan öte bir gerçektir, ne de onun Kur’ân âyetleri ve hadis-i şeriflerle tevfik ve telifi mümkün olabilecektir.” (Fethullah Gülen, <i>Yaratılış Gerçeği ve Evrim</i>, s. 15)</p>
<p>Netice itibarıyla teistik veya yaratılışçı evrim denilen yaklaşımın, ne bilimden ve genel kabul gören evrim teorisinden ne de dinî naslardan vize alabilmesi mümkün değildir. Bu yaklaşımın temelinde, evrimi, kesin ispatı yapılmış bilimsel bir kanun olarak görüp dinle bilimi çatıştırmama veya bilim dünyasında yaşanan çatışmanın tansiyonunu düşürme ya da evrimi kabul eden Müslümanları dinden soğutmama gibi gayeler vardır.</p>
<p>Bunlar, anlaşılabilir ve kısmen kabul edilebilir hedefler olsa da tablonun tamamını yansıtmaz. İslâm’ın yaratılışla ilgili görüşlerini objektif, tarafsız, bütüncül ve ilmî bir bakış açısıyla ele almaz. Evrimi kabul etmenin handikaplarını göz ardı eder. Kur’ân’ı ispatı yapılmamış hipotez ve kuramların arkasından koşturur. Murad-ı ilahiyi kavramak yerine, metne kendi anlayışını söyletir. Evrimin, bir kısım ateistik ve materyalistik izahlarını dolaylı yönden dinî düşüncenin içine dâhil eder. Bu yüzden Seyyid Hüseyin Nasr, teistik evrimin, Darwinci düşünceden daha kötü ve tehlikeli olduğunu ileri sürer. (Nidhal Guessoum, “Müslüman Yaratışçılık, <i>Evrim ve Tasarım</i>, s. 690)</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Allah’ın kâinatı evrimle yarattığına inanan bir insan dinden çıkar mı?” Bir insan, Kur’ân’ın bütün âyetlerine iman ettiği ve yaratmayı Allah’a vererek O’na şirk koşmadığı sürece dinden çıkmaz. Fakat Kur’ân âyetlerine yaklaşımına, onlardan hareketle ortaya koyduğu görüşlere ve yaratma hakkındaki yaklaşımına göre böyle bir insanın günah işlemesi, bid’at çıkarması veya dalalete düşmesi söz konusu olabilir. Burada iki yanlış söz konusudur: Birincisi, bilimin kriterlerine tam uymadan aceleyle evrimi doğru kabul etmek; ikincisi ise nasları, ispatlanmamış bir teori üzerinden zorlama yoruma tâbi tutmak.</p>
<p>Her ne olursa olsun Allah’ın varlığını, iman esaslarını ve Kur’an ayetlerini reddetmediği sürece evrimi savunduğu gerekçesiyle insanları tekfir etmek çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Evrim teorisini savunanları din düşmanı gibi görmek kesinlikle kabul edilemez. Bunların pek çoğunun bilim yaptığı, hakikati aradığı ve gerçek peşinde koştuğu unutulmamalıdır.  Fakat bunların pek çoğu kâinata küllî bakamadıklarından, metafizik izahlara kapalı yaşadıklarından, kâinattaki müthiş nizam ve gayeyi göremediklerinden ve bir kısmı itibarıyla ideolojilere kurban gittiklerinden ötürü ulaştıkları bilimsel gerçeklerin yorumunda hataya düşüyorlar.</p>
<p>Burada bir hususa daha dikkat çekmekte fayda var: Evrim, evrimdir. Bilim adamlarının tamamının evrimin tanımına, mahiyetine, hakikatine, gerçekleşme şekline ve mekanizmalarına dair ortak kabulleri vardır. Mesela Darwinizmi anlatan kitapların hiçbirisinde Yaratıcıya, yaratmaya, ruha, metafizik kabullere, mucizelere, tabiatüstü açıklamalara yer verilmez ve gerek duyulmaz. Çünkü onlara göre her şey tabiatın, maddenin, yasaların ve tesadüflerin işidir. Evrim konusundaki ihtilaf, sadece detaylardadır.</p>
<p>Bu sebeple evrime dinî bir libas giydirmek ve onu yaratmayla uzlaştırmaya çalışmak çok da mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım, evrimin en temel iddialarıyla çelişeceği için evrimi evrim olmaktan çıkarır. Eğer mesele Allah’ın yaratmasına verilerek izah ediliyorsa, canlı türlerinin kökenleri ve ortaya çıkışlarıyla ilgili farklı bir teori ortaya konuluyor demektir. Bunun adına artık evrim teorisi dememek gerekir.</p>
<p>Son olarak şunun altını çizmek istiyoruz: Evrim teorisi etrafında yapılan hararetli tartışmaların, şiddetli kavgaların önemli sebeplerinden birisi, kavram kargaşasıdır. Bazen evrim teorisi hakkında aynı düşüncelere sahip olan iki kişi bile, kullandıkları kavramlara farklı anlamlar yükledikleri için münakaşa yapıyorlar. Evrim teorisinin mahiyet ve hakikatinin tam olarak anlaşılmamış olması, evrimi kabul eden birinin gerçekte neyi kabul ettiğinin, reddeden birinin de neyi reddettiğinin yeterince belirgin olmaması uzlaşma ve anlaşmayı zorlaştırıyor.</p>
<p>Daha da ilginci, evrim teorisi etrafında görüş dile getiren insanların yer yer evrime farklı anlamlar yükledikleri görülüyor. Elbette herkesin düşünce ve ifade özgürlüğü vardır. Dilediği gibi düşünüp konuşabilir. Fakat bir buçuk asırdır tartışılan, bilimsel bir teori hüviyetine sokulan, belli bir noktaya getirilen ve etrafında devasa bir literatür oluşan bir meseleyle ilgili sübjektif yaklaşımlara çok da itibar edilmiyor.</p>
<p>Teistik evrim kavramı, evrimden çok daha kapalı ve belirsiz bir kavramdır. Evrim teorisini merak eden bir insan, konu etrafında yazılan eserleri okuduğunda, dile getirilen görüşleri ve yapılan izahları kabul etmese de anlayabilir. Fakat Allah’ın kâinatı evrimle yaratmış olmasının ne demek olduğu yeterince belirgin değildir. Teistik evrimi savunan araştırmacılar bugüne kadar birbirine zıt iki kavram olarak kullanılan “yaratma” ile “evrimi” uzlaştırmaya, bu ikisinin birlikte gerçekleşebileceğini izah etmeye çalışıyorlar. Fakat onların bu yaklaşımının klasik evrim görüşünden ne farkının olduğu, evrimleşme sürecinde Yaratıcı’nın nasıl bir “rolünün” ve “müdahalesinin” bulunduğu açık değildir.</p>
<p>Evrim teorisi, en temelde canlılar âlemindeki muazzam çeşitliliği izah getirme adına geliştirilen bir teoridir. “Nasıl oldu da milyonlarca tür canlı vücut buldu?” sorusuna tabiatın sınırları içinde kalarak aranan bir cevabın ürünüdür. Kendiliğinden oluşan bir canlının evrimleşerek bütün türleri oluşturduğunu savunan bir izah şeklidir. Bir kısım bilimsel yasaların ve biyolojik ilkelerin taraflı, şartlı ve yanlış yorumuna dayanan bir teoridir. Allah’ın varlığını, O’nun sonsuz ilim, kudret ve iradesini kabul eden ve dolayısıyla da bütün türlerin ilk örneklerinin anne-babasız bir şekilde O’nun tarafından yaratıldığına inanan bir mü’min açısından hiç de eldeki tek alternatif değildir.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/17-yazi-allah-kainati-evrim-ile-yaratmis-olamaz-mi-dr-yuksel-cayiroglu/">17. Yazı: Allah kâinatı evrim ile yaratmış olamaz mı?  | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>16. Yazı: İslâm tarihinde evrimci âlimler var mıdır? &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/16-yazi-islam-tarihinde-evrimci-alimler-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Jun 2021 10:00:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20239</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evrim teorisini kabul eden ve İslâm’da ona aykırı bir hüküm bulunmadığını iddia eden modern araştırmacılar, bu görüşlerini seleften bazı âlimlere dayandırır ve İslâm tarihinden verdikleri örneklerle evrimin ilk defa İslâm&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/16-yazi-islam-tarihinde-evrimci-alimler-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">16. Yazı: İslâm tarihinde evrimci âlimler var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Evrim teorisini kabul eden ve İslâm’da ona aykırı bir hüküm bulunmadığını iddia eden modern araştırmacılar, bu görüşlerini seleften bazı âlimlere dayandırır ve İslâm tarihinden verdikleri örneklerle evrimin ilk defa İslâm kültür havzasında ortaya çıktığını savunurlar. Mesela <em>İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi</em> ismiyle bir kitap kaleme alan Prof. Dr. Mehmet Bayraktar şöyle der: “Gerçek manada bir evrim düşüncesi ilk defa 9. yüzyılda İslâm kültüründe doğmuş ve müteakip yıllarda geliştirilerek çeşitli şekiller almıştır. Hatta Batı kültüründe evrimci düşüncenin doğuşunun sebebi de İslâm kültüründeki bu evrim düşüncesidir.” (s. 16)</p>
<p>Bu konuda verilen örnekleri ve ileri sürülen iddiaları çok genel hatlarıyla şu şekilde özetleyebiliriz: İlk evrimci düşünceler, “kumun” ve “zuhur” teorileri adı altında mutezili bir âlim olan Nazzam (ö. 219/835) tarafından ortaya atılmıştır. Nazzam’a göre Allah, bütün türlerin özü ve nüvesi mahiyetinde olan ve onlara ait bütün hususiyetleri bi’l-kuvve kendinde barındıran ilk canlı varlığı yaratmış, sonrasında da bütün ana türler birbirinden bağımsız olarak bu ilk çekirdek varlıktan ortaya çıkmıştır. Nazzam, hiçbir ana türün değişerek yeni bir tür oluşturacağını kabul etmez, yani türlerin sabitliği fikrini savunur. Dolayısıyla ona göre insan da hayvan türlerinin evrimleşmesi sonucunda dünyaya gelmemiştir. (Mehmet Bayraktar, <em>İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi</em>, s. 40-47)</p>
<p>Evrimin öncüsü olarak gösterilen diğer bir İslâm âlimi de Câhız’dır (ö. 255/869). Nazzam’ın talebesi olan ve üç yüz civarında eserinin yanında yedi ciltlik bir biyoloji ansiklopedisi de (<em>Kitâbü’l-hayavân</em>) yazmış olan Cahız, hocasından aldığı evrimci görüşleri daha da geliştirmiştir. O da canlı türlerinin oluşumunu hocası gibi Allah’ın çekirdek mahiyetinde yarattığı ilk canlı varlığa bağlar. Fakat o, hocasından farklı olarak canlı türlerinin zamanla değişiklik geçirerek yeni türler oluşturabileceğini kabul eder. Fakat Cahız’a göre bu değişiklik, tabii seleksiyon ve mutasyon gibi mekanizmalarla değil, Allah’ın yaratmasıyla ortaya çıkar. Cahız, buna benzer görüşlerinden ötürü meşhur Ehl-i Sünnet kelamcıları tarafından materyalist ve dehri olmakla suçlanmıştır. (Ahmet Özdemir, “Kur’ân ve Bazı İslâm Âlimleri Açısından Yaratılış ve Evrimci Görüş”, <em>Bitlis İslâmiyat Dergisi</em>, Haziran 2020, s. 68-69)</p>
<p>Evrimci İslâm âlimleri zikredilirken, Farabî (ö. 338/950), Birûnî (ö. 453/1061) ve İbn Tufeyl’e (ö. 581/1185) de yer verilir ve bunların bazı görüşleriyle Darwinizm arasında bir kısım irtibatlar kurulur. Ne var ki bunların hiçbiri, açıkça bir türün başka bir türe dönüşebileceğini ifade etmemiştir. Bilakis yaratmanın ancak Allah’a mahsus olduğunu belirtmişler ve türlerin sabitliğine kail olmuşlardır.</p>
<p>Cansız varlıklardan bitkilere, bitkilerden hayvanlara, onlardan da insana kadar yeryüzünde mevcut olan varlık hiyerarşisi üzerinde duran bir kısım İslâm filozoflarıyla İslâm ahlakçılarının da evrimi kabul ettikleri ileri sürülür ve İhvanüs’s-sava, İbn Miskeveyh, İbn Haldun, Nasiruddin et-Tusi, Kazvini, Kınalızade Ali Efendi, Molla Sadra, Erzurumlu İsmail Hakkı gibi bir dizi âlimin ismine yer verilir. Hatta Râgıb el-İsfehanî, İbnü’l-Heysem, el-Kazvinî, Sadruddin Şîrâzî, Mevlânâ ve İbn Arabî gibi daha birçok İslâm âliminin isimleri zikredilir. (Bkz. İsmail Yakıt, “Darwin’den Önce İslâm Düşünürlerinde Evrimle İlgili Fikirler”, <em>Felseve Arkivi</em>, 1984, sayı: 24, s. 101-122; Muhammed Hasan, <em>el-İnsân beyne’l-halki ve’t-tatavvur</em>, s. 42-58)</p>
<p>İsmi geçen âlimlerin tek tek görüşlerinin ele alınıp detaylı bir şekilde incelenmesi müstakil çalışmaları gerektirir. İslâm ulemasının evrime delil olarak gösterilen görüşlerinin, evrim teorisi açısından çok genel bir değerlendirmesini yapacak olursak şunları söyleyebiliriz:</p>
<p>İslâm tarihindeki evrimciler olarak gösterilen ulemanın görüşleri ile Darwin tarafından ortaya konulan evrim teorisi arasında, yüzeysel ve kısmi benzerliklerin ötesinde bir bağ kurmak mümkün değildir. Konu etrafında yapılan çalışmalar incelendiğinde, İslâm âlimleri tarafından öne sürülen görüşlerle Darwin tarafından ortaya konulan teori arasında çok büyük farklar olduğu görülür.</p>
<p>En başta şunu ifade etmek gerekir ki, Darwin’in ana hedefi, yeryüzünde görülen bütün türlerin kökenine dair natüralist ve pozitivist bir izah getirebilmektir. Hâlbuki İslâm ulemasının kâinat veya canlı türleri hakkında yaptıkları bütün izahların merkezinde hep Allah vardır. İlk canlılık, Allah’ın yaratmasıyla başladığı gibi, bütün türler de O’nun yaratmasıyla oluşmuştur. Cahız’ın dışında hiçbir İslâm âlimi açıkça bir canlı türünün başka bir türe dönüşebileceğini iddia etmemiştir. Şu önemli noktayı da ilave etmeliyiz ki konu etrafındaki açıklamaları çok net olmayan Cahız, bu dönüşümün de Allah’ın fiil ve eseri olarak vücut bulduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Cahızın konuyla ilgili fikirlerini araştıran bilim tarihçisi Profesör Gillian Beer’in şu tespitleri önemlidir: “Cahız’ın Darwin’den bin yıl önce evrim üzerine yazmış ve doğal seçilimi keşfetmiş olduğunu ileri süren kimi tarihçiler yanılgıya düşmüşlerdir. Cahız’ın anlamaya çalıştığı şey dünyanın nasıl meydana geldiği veya türlerin nasıl oluştuğu değildi. Her şeyi Tanrı’nın yarattığına ve bunu en mükemmel biçimiyle yapmış olduğuna inanıyordu. İlahi yaratımı ve dahiyane tasarımı doğru kabul ediyordu. Ona göre başka bir açıklama düşünülemezdi.” (Gillian Beer, <em>Darwin’in Hayaletleri</em>, s. 93)</p>
<p>Nitekim Câhız, <em>Kitâbu’l-hayavân</em> isimli kitabını yazma amacını şöyle açıklar: “Akıl sahibi her kişi, Allah’ın yarattığı her şeyin bir amacı olduğunu ve Allah’ın yarattıklarını kaderlerine terk etmediğini; atladığı, alamet-i farikasından yoksun, karmaşa içinde ya da korumasız bıraktığı hiçbir şey olmadığını; eşi benzeri olmayan öngörülerinde asla yanılgıya düşmediğini ve ne kurduğu düzenin herhangi bir detayının, ne bilgeliğin güzelliğinin ne de güçlü kanıtların görkeminin onu yanılttığını bilecektir. Tüm bu etkinlik bitten ve kelebekten yedi gök küreye ve dünyanın yedi iklimine kadar her şeyi kapsamaktadır.” (Gillian Beer, <em>Darwin’in Hayaletleri</em>, s. 98)</p>
<p>İslâm âlimleri, canlı varlıklar ve yaratılış etrafında ortaya koydukları açıklamalarla Allah’ın vaz etmiş olduğu kanunlara dikkat çekmiş; mesela tabiatta ve canlı organizmalarda gözlemlenen değişim ve tekâmül üzerinde durmuş; bu değişime sebep olan çevre şartları, yiyecekler, iklim ve atmosfer gibi faktörleri ele almışlardır. Bazılarının evrime benzeyen görüşlerinin merkezinde ise Allah’ın ilk varlığı ve türlerin ilk üyelerini yoktan var etmesi fakat daha sonraki yaratmaları bir vesile ve sebep ile gerçekleştirdiğini izah etme maksadı vardır. Kimileri de bütün varlığın aynı özden yaratıldığına dikkat çekmiştir.</p>
<p>Evrim şeklinde anlaşılan veya evrimle alakası kurulan bir kısım görüşlerin maksadı ise kâinattaki atom ve moleküllerin nasıl bir devir-daim içerisinde olduğunu, nasıl hâlden hâle geçtiğini, Allah’ın aynı cins maddelerden nasıl olup da muazzam çeşitlilikte varlıklar yarattığını göstermektir. Mesela cansız durumdaki atom ve moleküller sürekli canlı organizmaların yapı taşlarında kullanılmakta, bitkileri hayvanlar yemekte, hayvanları da insanlar. Bir açıdan bitkiler hayvanlara, hayvanlar da insanlara dönüşmekte. Element ve moleküller farklı kademelerden geçerek insan vücudunda yer almakta.</p>
<p>İbn Arabi ve Mevlânâ gibi zatlara ait olan ve evrim olarak takdim edilen bazı görüşler ise insanın; psikolojik, ruhî ve manevî değişim ve terakkisiyle ilgilidir. Onlar, insanın, ahlâkî ve manevî açıdan terakki ve tedenni edebileceği mertebelere dikkat çekmiş; yapacağı kötülük ve fenalıklarla insanın bitki ve hayvanların hayat seviyesine düşebileceğini, iyilik ve hayırlarıyla da melekî seviyeye çıkabileceğini ifade etmişlerdir.</p>
<p>İbn Miskeveyh, İbn Haldun ve Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi şahıslar ise silsilevi yaratılış düzeninden bahsetmiş, yaratılıştaki birlik, bütünlük ve hiyerarşiyi göstermek istemişlerdir. Kainattaki yaratılışın nasıl basitten başlayarak kompleks varlıklara doğru sıralandığını açıklamış, farklı varlık cinsleri arasındaki üstünlükten bahsetmiş, yani bir yönüyle Allah’ın yaratmadaki âdet ve sünnetine dikkat çekmişlerdir. İnsanın, diğer varlıklar arasındaki müstesna konumuna işarette bulunmuşlardır.</p>
<p>Her ne kadar cansız varlıklar arasındaki mercanın en düşük hayat seviyesindeki bitkilere, hurmanın en düşük hayat seviyesindeki hayvanlara, at, fil ve maymun gibi bir kısım hayvanların da zekâ ve kabiliyet açısından bir kısım insanlara yakınlığından bahsetseler de, ne bunların “ara türler” olduğunu ne de birbirine dönüştüğünü söylemişlerdir. “Varlık mertebelerini” veya “küllî varlık zincirini” açıklama adına kullanılan bu tür ifadelerden evrim görüşü çıkarmak oldukça abartılı, aşırı ve yanlış bir yorumdur. Onların benzerlikler üzerinden yaptıkları yakınlık yorumlarını evrim teorisini destekler şeklinde yorumlamak bilimsel bir yaklaşım değildir. Onlar da zaten böyle bir iddiada bulunmamışlardır.</p>
<p>Cahız, Nazzam, Farabi ve İbn Haldun gibi İslam âlimlerinin konu etrafındaki görüşlerinin incelendiği akademik bir makalede şu değerlendirmelere yer verilir: “Bu görüşlerin, modern evrim görüşüyle uzaktan bir alakasının olmadığı kesindir. Burada kademeli olarak canlılar arasındaki özellik farkından bahsedilmektedir. Canlıların kademeli ve birikimli bir evrimsel sürecin ürünleri olduğunu değil; aksine statik, değişmez, son halleriyle mükemmel yaratılışları ileri sürülmektedir… Evrim konusunda, özellikle Müslüman bilim adamları tarafından evrimi savunma pozisyonunun ortaya çıkması, aynı mana ve mefhumların ve aynı kelimelerin farklı kimseler tarafından değişik manalarda kullanılmasından kaynaklanmaktadır… İslam âlimlerinin evrim diye bir problemi yoktur. Çünkü onların çalışmaları incelendiğinde, kâinatın oluşumunun ve canlıların yaratılmasının Yüce Allah tarafından gerçekleştirildiğinin çok iyi ifade edildiği görülür.” (Ahmet Özdemir, “Kur’ân ve Bazı İslâm Âlimleri Açısından Yaratılış ve Evrimci Görüş”, <em>Bitlis İslâmiyat Dergisi</em>, Haziran 2020, s. 61-76)</p>
<p>Bu tür konularda sebeplere aşırı vurgu yapan, Kur’ân’da ortaya konulan yaratma düşüncesine ters açıklamalar ileri süren âlimlerin sert tepkiyle karşılaştığını, onlar hakkında reddiyeler yazıldığını ve hatta tekfire gidildiğini de hatırlatmak gerekir. Bu tür düşüncelerin ortaya atılmasında Yunan felsefesi ciddi etkili olmuştur. İslâmcı evrime misal olarak verilen görüşler, delilden yoksun oldukları için hiçbir zaman İslâm düşüncesi ve kültürü içerisinde ana bir akım hâline gelmemiş, genelin nazarında meşruiyet kazanamamıştır. Bütün türlerin Allah tarafından ve müstakil olarak yaratıldığı konusunda Sünni kelamcılar arasında bir ihtilaf yoktur.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/16-yazi-islam-tarihinde-evrimci-alimler-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">16. Yazı: İslâm tarihinde evrimci âlimler var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>15. Yazı: Evrimin dini ilgilendiren bir yönü var mıdır? &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/15-yazi-evrimin-dini-ilgilendiren-bir-yonu-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Jun 2021 10:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20152</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı araştırmacılar evrim teorisinin bilimsel bir mesele olduğu gerekçesiyle ilahiyatçıların bu alanda konuşmasının doğru olmadığını, bunun faydadan çok zarar getireceğini ileri sürer. Böyle bir yaklaşım kısmen doğru olsa da bunun&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/15-yazi-evrimin-dini-ilgilendiren-bir-yonu-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">15. Yazı: Evrimin dini ilgilendiren bir yönü var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bazı araştırmacılar evrim teorisinin bilimsel bir mesele olduğu gerekçesiyle ilahiyatçıların bu alanda konuşmasının doğru olmadığını, bunun faydadan çok zarar getireceğini ileri sürer. Böyle bir yaklaşım kısmen doğru olsa da bunun eksik ve yanlış yönleri vardır. Doğru olan yönü şudur: Gerçekten de evrim adı altında ele alınan meselelerin büyük çoğunluğu biyoloji, biyokimya, genetik, paleontoloji gibi disiplinleri ilgilendiren bilimsel meselelerdir. Bilimin diliyle ve bilimsel argümanlarla konuşan bilim adamlarının karşısına dinle çıkmanın, âyet ve hadislerle cevap vermeye çalışmanın usulen çok yanlış, strateji açısından da çok riskli bir hareket tarzı olduğunu ifade etmek gerekir.</p>
<p>İlahiyatçıların bu alanda konuşmalarının faydadan çok zarar getireceği meselesi de görecelidir. Birçok televizyon programında müşahede edildiği üzere gerçekten de konuşacakları mevzuun üzerine oturduğu bilimsel çerçeveden habersiz olan ilahiyatçılar, yorum, itiraz ve eleştirileriyle din-bilim çatışmasını körükleyebiliyor, daha da kötüsü çoklarının dinden soğumasına sebep olabiliyor. Fakat konu etrafında yapılan bilgili ve bilinçli konuşmalar için aynı şeyi söyleyemeyiz.</p>
<p>Evrimin, dini ilgilendirip ilgilendirmemesine gelince şunu söyleyebiliriz ki evrim teorisinin iddialarının önemli bir kısmı doğrudan dini de ilgilendirir. Çünkü bunların önemli bir kısmı hayatla, yaratmayla ve insanla ilgilidir. Yeryüzünde canlılığın tesadüfen başladığı, günümüzdeki canlı organizmaların tabiat dışı hiçbir müdahale olmaksızın bazı mekanizmalarla kendi kendine çoğaldığı ve çeşitlendiği, insanın maymunsu canlılardan geldiği gibi iddialar tabii ki de doğrudan dinin alanına girer. Daha da önemlisi bu tür izahlar dinin üzerinde durduğu en temel ilkelerle ters düştüğü ve evrim teorisi pek çok bilim adamı tarafından dinin alternatifi gibi takdim edildiği için, mutlaka dinden hareketle makul ve mukni cevapların verilmesi ve zihinlerdeki şüphelerin giderilmesi gerekir.</p>
<p>Bu konudaki bazı araştırmacılar da İslâm’ın evrim karşısında nötr bir tavır takındığını, evrimi ne reddettiğini ne de kabul ettiğini ifade ederler. Prof. Dr. Caner Taslaman’ın şu ifadeleri bu yaklaşımın güzel bir özetini sunar: “Canlıların ve insanın, evrim süreciyle veya birbirlerinden bağımsız olarak (evrimsiz) oluştuğu iddialarının hiçbiri İslâm ile çelişmez. Çünkü Kur’ân, Allah’ın canlı türlerini ve insanı yarattığını açıkça beyan etmiş olmasına karşın bu yaratmanın nasıl olduğunu anlatmamıştır. Bu yüzden ‘bir Müslüman evrimci olabilir’ ama bu iddia ‘bir Müslüman evrimci olmak zorundadır’ anlamını taşımaz.” (Taslaman, <i>Bir Müslüman Evrimci Olabilir mi</i>, s. 41)</p>
<p>Şu izah şeklinde de benzer bir yaklaşım dile getirilir: “Bir yandan İslâm ile diğer öğretiler arasında, bir yandan da İslâm ile biyolojik evrim arasında herhangi bir uyuşmazlık görülemez. İslâm, evrimi savunmadığı gibi, onu eleştirmez de. Kutsal kitapta, evrim veya onunla çatışacak alternatif bir süreç için açık bir değini yoktur. Aynı şekilde, evrimsel biyoloji de İslâmî inançları doğrulayan ya da onlarla çatışan bir şey ortaya koymaz veya Müslümanları çetrefilli teolojik sorunlara sevk etmez. Evrimin bilimsel olarak doğru olup olmamasının -veya evrim hakkındaki bir teorinin geçerli olup olmamasının- şu veya bu şekilde Müslümanın inancıyla ilgisi yoktur.” (Recep Alpyağ, <i>Evrim ve Tasarım</i>, s. 147)</p>
<p>Evrim ve din arasındaki gerilimi düşürme ve yaşanan çatışmaları hafifletme adına bu tür yaklaşımların nisbî bir faydası olsa da, Kur’ân ve Sünnet’in yaratılışla ilgili ortaya koyduğu izahlar açısından meseleye bakıldığında, bu tür tespitlere katılmanın hiç de kolay olmadığı görülür. Daha sonra bu konuyu âyet ve hadislerden getireceğimiz delillerle geniş olarak izah edeceğimiz için şimdilik buna girmiyoruz.</p>
<p>Son olarak bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Evrim hakkında konuşan din âlimlerinin kendi alanlarının dışına çıkmaları ve bilimsel konularda ahkâm kesmeleri ne kadar yanlışsa, evrimi savunan bilim adamlarının hiçbir somut ve ikna edici kanıt olmaksızın spekülasyona dayalı bilgilerle ve vahyi anlama metodolojisinden habersiz olarak ilk yaratılış ve türlerin ortaya çıkışı hakkında din namına kesin ve net hükümler vermeleri de en az bu kadar yanlıştır. Zira pozitif bilimde yöntem olduğu gibi nasları anlamada da bir yöntem vardır.</p>
<p><strong>EVRİM, DİN İÇİN BİR TEHDİT MİDİR?</strong></p>
<p>Hem evrim teorisinin temel iddiaları ve savunusu, hem büyük çoğunluğu itibarıyla evrimci bilim adamlarının dine karşı takındığı düşmanca tavır, hem de bir buçuk asırdır yaşanan acı tecrübeler açısından bu soruya yaklaşacak olursak, cevabı tahmin etmek hiç de güç olmayacaktır. Marx ve Engels’in evrim teorisini ideolojik amaçlarına alet etmeleri, Batılı biyologların önemli bir kesiminin ateist olması, bilimsel ahlâkla açıklanamayacak ölçüde evrimde ısrar edilmesi, evrim teorisi yüzünden çoklarının ateizme kayması, evrimci izahların ateist argümanların temelini oluşturması gibi olaylar bir tesadüf olarak görülemez.</p>
<p>Pek çok Darwinci de evrim teorisinin din karşıtı oluşunu, dine alternatif bir açıklama ortaya koyduğunu ve hatta dine büyük bir darbe indirdiğini hiç çekinmeden ifade etmişlerdir. Mesela en önce gelen ateist evrimcilerden biri olan Richard Dawkins’e göre, ateistlerin kendi tezlerini rasyonel ve entelektüel bir şekilde ortaya koyabilmelerinin dayanaklarını Darwin sağlamıştır. (Dawkins, <i>The Blind Watchmaker</i>, s. 6). Ona göre insanın varoluşu ve anlam arayışıyla ilgili derin soru ve sorgulamalara, bâtıl inançlara (yani dinlere) başvurmadan tutarlı ve inandırıcı cevaplar verebilmeyi mümkün hâle getiren kişi de Darwin’dir. (Dawkins, <i>The Selfish Gene</i>, s. 1)</p>
<p>Amerikalı felsefeci Daniel Dennet’in şu tespitleri de evrimin din üzerindeki yıkıcı tesirine işaret eder: “Darvinci teori, bilimsel bir teoridir ve gerçekten harikadır. Fakat mesele bu kadar basit değildir. Evrime şiddetle karşı çıkan yaratılışçılar bir konuda haklılar: Darwin’in tehlikeli fikri, en temel inançlarımızın dokusunu, birçok sofistike savunucunun henüz kendilerine bile itiraf edemedikleri bir şekilde çok daha derinden bozuyor.” (Dennet, <i>Darwin’s Dangerous Idea</i>, s. 18)</p>
<p>Darwinizm tarihinin öncülerinden William Provine’nin şu sözleri de aynı gerçeğin farklı bir ifadesidir: “Evrimsel biyolojinin yıkıcı sonuçları, örgütlü dinin varsayımlarının çok ötesine geçerek, insanların çoğunluğu tarafından kabul edilen ve biyolojik evrenin, insan ahlâkının ve biyolojik organizmaların görünür düzeninden sorumlu olan çok daha derin ve yaygın bir inanca etki eder.” (Robert T. Pennock, <i>Intelligent Design Creationism and Its Critics</i>, s. 69)</p>
<p>Kaliforniya Üniversitesi’nde ekoloji ve evrimsel biyoloji profesörü olan Michael R. Rose da, Darwin’in ortaya koyduğu evrim teorisinin din üzerindeki etkisini şu sözleriyle açıklamıştır: “Charles Darwin’in fikirleri, pek çok kişiyi, tüm canlıları Tanrı’ın yaratmadığına, bunun yerine canlı düzenin oluşumunun kör ve maddî nedensellik ilkesiyle açıklanacağına ikna etti. Genel halk için asıl önemli olan, (Darwin’den sonra) kendi türümüzün kökeninin de materyalist terimlerle açıklanabileceğinin kabul edilmesidir. Bu fikirler, birçok inanç krizine ve bazı dindarların Darwin’i yermesine yol açtı. Darwin’in kendisi de bir ateist olduğu için, Newton’dan farklı olarak, Batı Hıristiyan âleminin tüm yerleşik düzenine karşı çıktı. Neticede Darwin’in çalışması, Hıristiyanlığın, Batı’nın bilim düşüncesinin merkezinden kalkmasına yol açtı.” (Rose, <i>Darwin’s Spectre</i>, s. 203)</p>
<p>Bugüne kadar evrim teorisinin İslâm dünyasında karşılaştığı sert tepkinin sebebi de onun dinsizliğin savunusu gibi algılanmasıdır. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yaşayan ulemanın onun hakkındaki kanaatini şu cümle güzel özetler: “Darvinizm muhit-i İslâmiyette dinsizliğe doğru atılmış bir hatve, ilk ve geniş bir hatvedir.” (Reşat Macit, “Subhi Edhem’in Darwinizm Kitabı”, <i>Tasarım ve Evrim</i>, s. 453)</p>
<p>Bu açıdan evrimi tamamıyla bilimsel bir mesele olarak gören veya dinle arasını uzlaştırmaya çalışan ya da İslâm’dan ve İslâm tarihinden hareketle evrime dinî temeller arayan bilim adamlarının yaklaşımları her ne kadar iyi niyetli olsa da ilmi, mantıki ve realist değildir. Onların Darwinizm hakkındaki sübjektif kanaatleri gerçeği değiştirmeye yetmez. Neticede bir buçuk asırdır ortaya konulan ciddi bir literatür ve birikim vardır. Darwinizm denildiğinde herkesin zihninde canlanan tanımlar, izahlar, mekanizmalar ve sonuçlar vardır.</p>
<p>Nancy Pearcey, evrim düşüncesinin dinî inanışlarla mezcedilmesinin imkânsızlığını, “Ya Tanrı inancına ya da doğal seleksiyona sahip olabilirsiniz ama ikisine birden asla” sözüyle ifade etmiştir. Evrimci biyolog Ernst Mayr da, Darwinizmin gerçek özünün doğal seleksiyona dayandığını, bunun da ‘ilâhi müdahaleyle’ değil ancak doğal araçlarla gerçekleştiğini vurgulamıştır. (Lee Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 34-35)</p>
<p>Peki, evrim düşüncesini din açısından bu ölçüde tehlikeli kılan nedir? Çünkü evrim, kâinatın veya canlı varlıkların ortaya çıkışında hiçbir şekilde yaratmaya, tasarıma, hikmetli  ve şuurluca yaratılışa yer vermez. Her tür teolojik ve metafizik izahı itina ile teorisinin dışına iter. İdeolojiye dönüşen Darwinizmin tüm çabası ve hedefi, ilahî bir güce gerek kalmadan tabiatın kendi kendini yarattığını göstermekten ibarettir. Dolayısıyla ateizm, evrim teorisinin mantıksal, hatta zorunlu bir sonucudur. Evrim teorisini tabulaştıran ve ne pahasına olursa olsun savunan bilim adamlarının asıl ilgisi de onun bilimsel mahiyetinden ziyade, felsefi ve mantıksal sonuçlarına yöneliktir.</p>
<p>Evrimin sadece din değil, ahlâk açısından da önemli bir tehdit olduğu ifade edilmiştir. Çünkü canlılar dünyasına evrim açısından bakıldığında, insanın, ahlâklı olmak için hiçbir nedeni yoktur. Evrimciler, insanda var olan bütün ahlâkî davranışların kökenini hayvanlarda ararlar. Daha da kötüsü evrimin üzerine oturduğu doğal seleksiyonun işleyişi ve mantığı; fedakârlık, iyilik, yardımseverlik gibi ahlâkî değerlerin tam tersi neticelere işaret eder. “Doğal ayıklanma körü körüne ve amansız bir yarışmayla eşanlamlıdır: ‘İnsan, insanın kurdudur.’, doğadaki yaşam bir ‘gladyatör dövüşüdür.’ Böyle savlar izlenecek olursa, gerek doğal ayıklanmadan gerekse şansın hâkim olduğu ‘yansız’ bir evrimden, bir iyilikseverlik ve dostluk, hatta bir sevgi ahlâkının nasıl türeyebileceğini anlamak doğrusu güçtür.” (J. P. Cihangeux, P. Ricoeur, <i>Neden Nasıl Düşünürüz</i>, s. 173)</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/15-yazi-evrimin-dini-ilgilendiren-bir-yonu-var-midir-dr-yuksel-cayiroglu/">15. Yazı: Evrimin dini ilgilendiren bir yönü var mıdır? | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>14. Yazı: Din ve evrim teorisi &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/14-yazi-din-ve-evrim-teorisi-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 07 Jun 2021 10:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20077</guid>

					<description><![CDATA[<p>Daha önceki yazılarımızda evrimin bilimsel ve felsefi yönü üzerinde durmaya çalıştık. Fakat bir ilahiyatçı olarak bizi ilgilendiren asıl konu, Kur’ân ve Sünnet’in canlı varlıkların yaratılışlarıyla ilgili nasıl bir izah getirdiği,&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/14-yazi-din-ve-evrim-teorisi-dr-yuksel-cayiroglu/">14. Yazı: Din ve evrim teorisi | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Daha önceki yazılarımızda evrimin bilimsel ve felsefi yönü üzerinde durmaya çalıştık. Fakat bir ilahiyatçı olarak bizi ilgilendiren asıl konu, Kur’ân ve Sünnet’in canlı varlıkların yaratılışlarıyla ilgili nasıl bir izah getirdiği, evrim teorisinin lehinde veya aleyhinde bir kanıt içerip içermediğidir. Ne var ki bilimsel ve felsefi yönü irdelenmeden doğrudan dinden hareketle evrim teorisini ele almanın ve ona dair bir kısım itirazlar yöneltmenin çok ciddi handikapları vardır. Böyle bir yaklaşım, özellikle evrimi, kanıtlanmış bilimsel bir gerçek olarak gören insanlar nazarında din-bilim çatışmasını akla getirmekte ve onları bu ikisi arasında bir tercihe zorlamaktadır.</p>
<p>Daha da önemlisi, evrim teorisi hakkında yeterli bilgisi olmayan bazı ilahiyatçılar, evrime karşı çıkacağım diye bilim dünyasında varlığı kesin olarak ispatlanmış yasa ve olguları reddedebiliyorlar ki bu da onların makul açıklamalarını ve yerinde tespitlerini dahi değersiz hâle getiriyor. Bazıları da Batılı akademik çevrelerde evrimin elde ettiği prestijli konuma bakarak, onun kanıtlanmış bir bilimsel hakikat olduğunu zannediyor ve kendi akıllarınca din-bilim çatışmasına sebep olmamak için oldukça tekellüflü tevillerle naslardan evrim teorisi çıkarmaya çalışıyorlar. Siyak-sibak bütünlüğü içerisinde Kur’ân’ın ne söylediğini anlamaya gayret etmek yerine, keyfî ve indî yorumlarıyla âyetlerin manasını zihinlerindeki hazır şablonlara uyduruyorlar.</p>
<p>Aşağıda yapacağımız detaylı izahlarda da açıkça görüleceği üzere Kur’ân ve Sünnet’ten evrim teorisi çıkarmanın imkân ve ihtimali yoktur. Kur’ân, pek çok âyet-i kerimede bir taraftan bütün safhalarıyla yaratmanın istisnasız ancak Allah’a mahsus bir fiil olduğunu vurgulayarak sebep ve tesadüflerin tesirini reddederken, diğer yandan da konu etrafındaki detaylı açıklamalarıyla evrim teorisinin iddialarının doğru olmadığını net olarak ortaya koymaktadır.</p>
<p>Doğrudan konuya girmeden evvel bazı hususları açıklığa kavuşturmak istiyoruz.</p>
<p><b>DİN VE BİLİM BİRBİRİYLE ÇATIŞIR MI?</b></p>
<p>Kur’an ve Sünnet perspektifinden bakan bir mü’min açısından din ile bilimin, ilgilendikleri alanların hiçbir noktasında çatışma yaşaması söz konusu olamaz. Çünkü bilimin çalışma alanı olan kâinat kitabı ile dinin temel dayanağı olan Kur’ân’ın her ikisi de Allah’ın âyetlerini ihtiva eder. Dini oluşturan teşrii emirler Allah’ın kelam sıfatından gelirken, bilimlerin çalışma sahası olan tekvini emirler de O’nun ilim ve kudret sıfatlarından gelir. Kur’ân’ı gönderen de, kâinatı yaratan da Allah olduğuna göre, aynı kaynaktan gelen bu iki gerçeklik nasıl olur da birbiriyle çatışır?</p>
<p>Eğer bir çatışma varsa, burada iki ihtimal vardır: Ya Kur’ân âyetleri ya da tekvinî emirler yanlış anlaşılıyordur. Yani bu, gerçek bir çatışma değil; bizim algı ve anlayışımıza bağlı olan zahiri bir çatışmadır. Bu durumda yapılması gereken dinî ve bilimsel bilginin bir kere daha gözden geçirilmesidir. Fakat din ile bilimin arasını uzlaştırma düşüncesiyle dinin ruhuna dokunmamaya, âyetleri tahrif sayılabilecek tekellüflü yorumlara başvurmamaya ve bilimi dine koltuk değneği yapmamaya dikkat edilmelidir.</p>
<p>Özellikle müteşabih denilen ve manası kısmen veya tamamen kapalı ve belirsiz olan âyetler yorumlanırken kesin yargılardan ve iddialı ifadelerden uzak durulmalıdır. Âyetlerin genişliği daraltılmamalı, bir yorum ortaya konulurken bunun muhtemel yorumlardan sadece biri olabileceği mutlaka belirtilmelidir. Âyetlerin bilimsel tefsiri yapılırken her zaman ihtiyatlı bir dil tercih edilmeli, ileriki bir zamanda bilimsel görüşün değişebileceği hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. Yoksa bilimsel gelişmeler esas alınarak âyetler buna göre tevil ve tefsir edilirse, bilimsel teorilerin değişmesi karşısında âyetlerin sıhhatinin sorgulamasına kapı aralanmış olur.</p>
<p>Allah’tan gelen vahyin sıhhatine kesin olarak iman eden bir mü’minin, bilimsel gelişmelerden korkmasına veya bilimin dini zayıflatacağından endişe etmesine gerek yoktur. Çünkü, <i>“İleride onlara âyetlerimizi gerek dış dünyada, gerek kendi öz varlıklarında göstereceğiz; ta ki Kur’ân’ın Allah tarafından gelen gerçeğin ta kendisi olduğu onlar tarafından da iyice anlaşılacak.”</i> (Fussılet sûresi, 41/53) âyetinin de işaret ettiği üzere bilim ilerledikçe Kur’ân daha iyi anlaşılacak, bilim ulaştığı her burçta ilahî beyanın dalgalandığını müşahede edecektir.</p>
<p>Bir Müslüman için okumak, araştırmak, bilim yapmak korkulması değil, teşvik edilmesi gereken meselelerdir. Zira bunlar bütünüyle dinden bağımsız faaliyetler olarak görülemez. Çünkü Allah’ın teşri âyetlerini okuyup anlamak bir mü’minin vazifesi olduğu gibi, tekvini âyetlerini araştırma, anlamaya çalışma ve onlardan insanlık adına faydalı ürünler devşirme de onun sorumlulukları cümlesindendir. Pek çok Kur’ân âyetinin mü’minlere, kâinat kitabı üzerinde tefekkürde bulunmayı emretmesi ve sürekli akletmeyi teşvik etmesi de bunu gösterir. Mesela bir âyette şöyle buyrulur: <i>“Dünyayı gezin dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını anlamaya çalışın.”</i> (Ankebût sûresi, 29/20)</p>
<p>Bunun yanında Kur’ân’ın, bilenlerin bilmeyenlerden üstün olacağına işaret etmesi (Zümer sûresi, 39/9), Allah’tan en çok âlimlerin korkacağını beyan buyurması (Fâtır sûresi, 35/28), Allah’tan ilim talep etmeyi (Tâhâ sûresi, 20/114) ve bilmediğimiz konuları bilenlere sormayı tavsiye etmesi (Nahl sûresi, 16/43), savaşa çıkılırken dahi bir grubun ilim öğrenmek üzere geride kalmasını emretmesi ve Allah’ın iman edenlerle ilim sahiplerinin derecelerini yükselteceğini bildirmesi de (Tevbe Sûresi, 9/122) ilme, öğrenmeye, araştırmaya verdiği önemi gösterir.</p>
<p>Aynı şekilde yüzlerce hadis-i şerifte de yoğun olarak ilim üzerinde durulur ve mü’minler buna teşvik edilir. Misal olması açısından şunları zikredebiliriz: <i>“Âlimin âbide olan üstünlüğü, Benim, ümmetimin en alt seviyedeki bir ferdine olan üstünlüğüm gibidir.”</i> (Tirmizî, <i>İlim</i> 19) <i>“Kim ilim tahsil etmek için bir yola girerse, Allah o kişiye Cennet’in yolunu kolaylaştırır.”</i> (Müslim, <i>Zikr</i> 39) <i>“Âlimler, peygamberlerin varisleridir.”</i> (Ebû Dâvûd, <i>İlim</i> 1) <i>“İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.”</i> (Tirmizî, <i>İlim</i> 2)</p>
<p>Bu sebepledir ki mü’min ilimden korkmaz, cehaletten medet ummaz; tam tersine bir hadiste ifade buyrulduğu üzere ölünceye kadar ömrünü ilim yolunda geçirir. Bir taraftan vahiy bilgisini elde etmeye, diğer yandan da varlık kitabını okumaya çalışır. Zira o bilir ki bu iki kitap birbirini şerh eder.</p>
<p>Dolayısıyla din ile bilim arasındaki ilişki ne bazılarının zannettiği üzere çelişkidir (conflict) ne de bağımsızlık (independence); bilakis uyumdur (consistence). Aynı kaynaktan gelen teşri ve tekvini âyetlerin birbiriyle çatışacağını veya birbirinden tamamıyla bağımsız iki gerçeklik alanı oluşturacağını düşünmek makul değildir. İşin doğrusu bunlar arasında uyum ve birlikteliğin olduğunu ifade etmektir. Hatta uyumun da ötesinde bu iki disiplinin birbirini desteklediğini ve tamamladığını söylemek daha doğru olacaktır.</p>
<p>Din ile bilimin arasını uzlaştırma adına önemli çabalarıyla bilinen İbn Rüşd de hikmet (felsefe ve bilim) ile dini iki samimi arkadaş ve sütkardeş olarak tanımlamıştır. (İbn Rüşd, <i>Fasulü’l-makâl</i>, s. 30) Bediüzzaman’ın şu ifadeleri de din-bilim arasında çatışma olamayacağını anlatır: “Köle efendisine, hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir. Hâlbuki İslâmiyet, bilimlerin seyyid ve mürşidi, ulûm-u hakikiyenin de reis ve pederidir.” (Bediüzzaman, <i>Muhakemat</i>, s. 5)</p>
<p>Din ve bilimin birbirini tamamladığı yönündeki ifadeye özellikle dikkat edilmelidir. Zira daha önceki yazılarda da kısaca temas edildiği üzere, insan hayatında bilimin elinin uzanmadığı, onun ilgi sahasına girmeyen, dahası çözüm getiremeyeceği alanlar vardır. Bilim, bizim nasıl yaşamamız gerektiği konusunda yönlendirmede bulunamaz. Nereden gelip nereye gittiğimizi söyleyemez. Hayatın anlamı ve varoluş gayemize yönelik izahlar yapamaz. Ahlâk ve faziletin kaynağını açıklayamadığı gibi, niçin ahlâklı olmamız gerektiği konusunda da bir gerekçe sunamaz.</p>
<p>Bilakis onun vazifesi, tekvini emirleri okumak, varlığın sırlarını çözmek, tabiata hâkim olan yasaları bulup çıkarmaktır. Fakat bilimsel araştırmalarla elde edilen verilerin doğru yorumlanması ve onlardan doğru neticeler çıkarılması konusunda da yine dinî bakış açısına ihtiyaç vardır. Zira insan, varlık ve Allah arasındaki ilişki yerli yerine konulmayınca, bilimsel bulguların isabetli yorumlanması çok zordur. Bu ilişki ve dengenin nasıl kurulacağını bize öğreten yegâne hakikat ise vahiy bilgisidir.</p>
<p>Aynı şekilde hangi maksatla bilim yapacağımızı, teknolojiyi nasıl ve nerede kullanacağımızı da bilim bize öğretmez, öğretemez. Günümüzde de bu gibi konularda bilim adamlarının tercihlerini belirleyen bilimin bizzat kendisi değildir; bilakis felsefe, ideoloji ve hayat görüşleridir. Dolayısıyla bir dine inanmak ve bir Yaratıcının varlığını kabul etmek hiçbir şekilde bilimsel araştırmalardan vazgeçmek anlamına gelmez; bilakis onlara yön verir, anlam katar, motivasyon sağlar.</p>
<p>Rousseau’nun sorduğu şu sorular gerçekten üzerinde düşünmeye değerdir: “Bilimsel araştırmalarda ne tehlikeler, ne çıkmaz yollar vardır! Hakikate ulaşmak için, ondan gelecek hayırdan bin kere daha zararlı nice hatalardan geçmek lazım gelir! Bu işte zararlı olduğumuz meydanda. Çünkü yanlış, sonsuz şekillere girebilir; doğru ise yalnız bir türlü olur. Zaten hakikati gerçekten ve yürekten arayan nerede? En iyi niyetlerle yola çıksak bile, bulduğumuz şeyin doğru olduğundan nasıl emin olabiliriz? Bütün bu karışık duygularımız arasında, doğruyu kestirecek olan kriter ne olacak? İşimiz rast gidip sonunda hakikati bulsak bile onu hayır yolunda kullanmasını bilecek miyiz?” (Rousseau, <i>İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk</i>, s. 28-29)</p>
<p>Kısacası, doğayı, hayatı, canlı varlıkları anlama ve anlamlandırma çabası tek başına bilimin üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Burada mutlaka teolojik açıklamalara ihtiyaç vardır. Bilim kendi yöntemi, yasaları ve disiplinleriyle tabiatı didik didik etmeli, canlı ve cansız varlıkların dilini çözme adına bütün imkânlarını kullanmalı fakat insan, varlık ve Allah hakkında bütüncül açıklamalar ortaya koymak için vahiy bilgisinden istifade etmesini bilmelidir.</p>
<p>Öte yandan Batılıların gördükleri veya vehmettikleri çatışmanın din ile bilim arasında değil; din ile pozitivizm ve materyalizm arasında cereyan ettiğini de vurgulamak gerekir. Günümüzde yaşanan problemin asıl sebebi, modern bilimin materyalist felsefeyle pozitivist yöntem üzerinde gelişmesi ve bütün çalışmalarını bu bakış açısıyla sürdürülmesidir. Ne var ki bu, bilimin bizatihi kendisi olarak görülemez, sadece onun farklı tezahürlerinden biridir. Nitekim günümüzde cılız da olsa inançlı bilim adamları tarafından alternatif yöntemler, araştırmalar, değerlendirmeler ortaya çıkmaya başlamıştır.</p>
<p>Evrim teorisinin din-bilim çatışması ekseninde götürülmesinin sebebi de, bilimin onu desteklemesine rağmen dinlerin reddettiğinin iddia edilmesidir. İşte burada öncelikle “Hangi bilim?” sorusunu sormak, arkasından da evrimin gerçekten bilimsel delillerinin bulunup bulunmadığını araştırmak önem arz ediyor. Buraya kadar yapılan izahlardan da anlaşılacağı üzere evrim hiç de güçlü kanıtlarla ispatlanmış bilimsel bir gerçek değildir. Dolayısıyla dinin, evrim teorisiyle çatışması, bilimle çatışması demek değildir. Evrimle bilimi özdeşleştirmek bir önyargının ve varsayımın sonucudur. Daha sonra ele alacağımız konular okunurken bu hususun hiçbir zaman akıldan çıkarılmaması gerekir.</p>
<p><b>DİNÎ İNANÇ BİLİMSEL ÇALIŞMANIN ÖNÜNDE ENGEL MİDİR?</b></p>
<p>Bazılarının zannettiğinin aksine bir insanın Allah’a inanması, bütün varlığın onun tarafından yaratıldığını düşünmesi hiçbir şekilde bilimsel çalışmaların önünde engel oluşturmaz. Bazılarını böyle yanlış bir kanaate sevk eden en önemli sebep, Hıristiyan Ortaçağ’da Kilise babaları ile bilim adamları arasında yaşanan gerginlik ve çatışmadır. Ne var ki bunun sebebi din değildir. Bunun birinci sebebi, İncil’in ve Hristiyanlığın tahrif edilmiş ve aslından uzaklaştırılmış olması, ikinci sebebi de dinî, siyasi ve iktisadi gücü ele geçiren Kilise’nin halka karşı baskı kurması, dini yorumlamada taassup göstermesi, akıl ve bilime karşı düşmanca tavır alması gibi farklı şekillerde tezahür eden yanlış tutumlarıdır.</p>
<p>Ateist bilim adamları, Allah’ı kabul etmenin ve her şeyi O’nun yarattığına inanmanın bilimin gerilemesine ve hatta ölümüne sebep olmasından korkarlar. Kendi tarihî tecrübeleri açısından bütünüyle haksız da sayılmazlar. Çünkü onların bilimsel devrimlerinin altında yatan faktörlerden biri de Kilise karşısında kazandıkları zaferdir. Fakat İslâm tarihinde yaşanan tecrübeler açısından meseleye baktığımızda söz konusu endişe ve korkuların ne kadar yersiz olduğunu net olarak görebiliriz. Çünkü İslâm dünyasında din ile bilimin gelişmesi hep birbirine paralel bir şekilde gerçekleşmiştir. En güçlü İslâm âlimleri ile en güçlü bilim adamları aynı dönemde yetişmiştir.</p>
<p>İslâm’ın ilk beş asrına bakıldığında bir taraftan fıkıh, hadis, tefsir ve akaid gibi dinî ilimlerde devasa kametlerin yetiştiği ve ölümsüz eserlerin kaleme alındığı; diğer yandan da matematik, tıp, astronomi ve coğrafya gibi farklı bilimsel disiplinlerde baş döndürücü gelişmelerin yaşandığı ve keşiflerin yapıldığı görülür. Yani İslâm’ın özellikle üçüncü, dördüncü ve beşinci asırlarında dinî ve pozitif bilimlerde gözlemlenen olağanüstü canlılık ve dinamizm dinin, bilimsel çalışmalar önünde engel olabileceği şeklindeki iddialara verilmiş en büyük cevaptır.</p>
<p>Aslında son birkaç yüzyılı istisna edecek olursak, Batı’da yetişen en meşhur ilim adamları da, dindarlığı ve Allah’a imanı hiçbir şekilde bilimin önünde engel olarak görmemişlerdir. Zira Francis Bacon, Galileo, Kepler, Kopernik, Pascal, Boyle, Newton, Mendel, Pasteur, Kelvin, Decartes, Kant gibi en meşhur ilim adamları hep dindar Hristiyanlar arasından çıkmıştır.</p>
<p>Kilisenin tasallut ve baskıları neticesinde bilim adamlarıyla Kilise babaları arasında yaşanan çatışmalar ayrı bir mevzudur. Fakat bu bilim adamlarının hiçbir zaman Allah inancıyla ve metafizik kabullerle bir problemleri olmamıştır. İnançları, bilimsel araştırma yapmalarının önünde bir engel oluşturmamıştır. Engel olma bir yana, imanları onlar için teşvik edici bir güç ve ilham kaynağı olmuştur. Bunlar bir taraftan bilimsel çalışmalarına devam ederken, diğer yandan da imanın ispatı, önemi ve gücü üzerinde durmuşlardır. Hatta bilimin verilerini imanî bakış açısıyla yorumlamış, bunları imanı ispat adına kullanmışlardır. İmanlarını açığa vurmaktan hiçbir zaman utanmamış, korkmamışlardır.</p>
<p>Mesela Bacon’un din-bilim ilişkisine bakışı şudur: “Tanrı bize kendini tanıtmak için iki kitap sunmuştur; kâinat kitabı ve Kutsal Kitap. Kim tam anlamıyla yetişmiş olmak istiyorsa bu iki kitaba birlikte çalışmalıdır.” Kepler ise motivasyon kaynağını şöyle izah etmiştir: “Dış dünyadaki bütün araştırmaların ana amacı, Tanrı’nın bize matematiksel bir dille vahyetmiş olduğu aklî düzeni keşfetmektir. Bu aynı zamanda Tanrı’nın bize yüklediği bir sorumluluktur.” (Lennox, <i>Aramızda Kalsın Tanrı Var</i>, s. 27)</p>
<p>Dinî inançların ve metafizik düşüncelerin, bilimsel çalışmalara engel olması bir yana onları motive edici bir etkisinin olduğunu ve onlara anlam kazandırdığını ifade etmiştik. Bunun yanında imanın diğer önemli bir faydası da bilim adamlarını hapsoldukları fizikî dünyanın dar kalıplarından kurtararak onların önüne çok daha geniş bir dünya açmasıdır. Dahası, onları sabit fikirlerden ve dar görüşlerden kurtardığını da söyleyebiliriz.</p>
<p>Öte yandan materyalist bakış açısının bir neticesi olarak hiçbir plan ve gayenin bulunmadığı, maddenin ve tesadüflerin bir ürünü olarak görülen varlık âlemini incelemektense, müthiş bir düzen ve ince bir tasarımın bulunduğu düşünülen varlığı incelemek çok daha kolay olacak ve bilim adamlarını çok daha tutarlı, mantıklı ve verimli neticelere ulaştıracaktır.</p>
<p>Varlığı, mutlak bir ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcının eseri olarak kabul eden ve bu gözle inceleyen bilim adamlarının gördükleri ve bulduklarıyla, onu şuursuz maddenin ve kör tesadüflerin ürünü olarak kabul eden bilim adamlarının elde ettikleri arasında muazzam farklar olacaktır. Selimiye Camiini tabiatın bir eseri olarak kabul edip inceleyen bir sanatçıyla, onun Mimar Sinan’ın eseri olduğunu kabul edip inceleyen bir sanatçının ulaşacakları sonuçlar ve yorumlar aynı olamaz.</p>
<p>Asıl hedefleri hakikati araştırmak ve bulmak olan bilim adamlarının çalışmalarını sadece tabiat içinde kalarak sürdürmek zorunda olduklarını düşünmeleri ve kendilerini maddeyle sınırlamaları, daha baştan hakikate indirilmiş büyük bir darbedir. Çünkü hakikat, maddeyle sınırlandırılamayacak kadar engindir, geniştir. Fizikî dünyanın içinde kalarak gerçeklerin doğru ve bütüncül bir resmini çizebilmek mümkün değildir. Materyalistik ve mekanistik izahların ulaşabileceği bir sınır vardır. Bilim felsefecisi Stephen Meyer’in ifadesiyle söyleyecek olursak, bilim adamının vazifesi en iyi natüralistik izahın peşinde olmak değil, aksine en iyi izahın peşinde olmaktır. (Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 330)</p>
<p>Son olarak insanın fıtratı icabı sürekli bir anlam ve manevi tatmin arayışında olduğunu hatırlatmak gerekir. Son asırda dinin toplumdaki gücünü önemli ölçüde yitirmesiyle seküler ideolojiler ve izm’ler bu ihtiyacı karşılamak için alternatif olarak sunuldu. Hatta bilimin kendisi seküler bir din veya kutsal bir dogma hâline getirildi. Fakat böyle bir tablo, insanlık açısından hiç de güzel neticeler ortaya çıkarmadı. Başıboş, gayesiz, ümitsiz ve yapayalnız kalmış fertlerden oluşan ruhsuz toplumlar meydana getirdi.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/14-yazi-din-ve-evrim-teorisi-dr-yuksel-cayiroglu/">14. Yazı: Din ve evrim teorisi | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>13. Yazı: Evrimin makuliyeti  &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/13-yazi-evrimin-makuliyeti-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Jun 2021 12:00:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=20026</guid>

					<description><![CDATA[<p>Natüralizmin sınırlarında kalmayı bilimsel bir zorunluluk olarak gören bilim adamları, “doğaüstü bir müdahaleyi” bilimsel ve rasyonel görmezler. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun, tabiatta gördükleri bütün oluşumları, yine tabiatın içinde&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/13-yazi-evrimin-makuliyeti-dr-yuksel-cayiroglu/">13. Yazı: Evrimin makuliyeti  | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Natüralizmin sınırlarında kalmayı bilimsel bir zorunluluk olarak gören bilim adamları, “doğaüstü bir müdahaleyi” bilimsel ve rasyonel görmezler. Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun, tabiatta gördükleri bütün oluşumları, yine tabiatın içinde kalarak izah etmek zorunda olduklarını düşünür ve öyle yaparlar. Bu, bağlı kalınan metodolojinin bilim adamlarını mecbur bıraktığı peşin bir yargıdan başka bir şey değildir. Darwinistleri, makuliyetten yoksun olmasına, getirdiği izahlardaki tutarsızlıklara ve mantıksal kurgusundaki boşluklara bakmaksızın teorilerine sıkı sıkıya bağlı kalmaya sevk eden sebep de budur.</p>
<p>İnsan, evrimcilerin kendisine anlattığı etkileyici hikâyeyi bir kenara bırakarak, şartlanmamış bir zihinle yeryüzündeki hayatın, tek hücreli bir canlıdan başlayarak evrim yoluyla gelişimini hayal dünyasında canlandırmaya çalıştığında, bunun ikna edicilikten ne kadar uzak olduğunu kolaylıkla fark edecektir. Tek hücreli bir bakteriyle insan arasında, evrimin kapatamayacağı muazzam bir fark olduğunu veya denizden çıkan bir balığın ayaklanarak kara hayvanı hâline gelmesindeki imkânsızlığı rahatlıkla görecektir. Sürüngenlerin kanatlanarak kuş olup uçmalarını hayal dünyası bile almayacaktır. Her birisi olağanüstü becerilere sahip bin bir çeşit hayvanın, kör ve şuursuz doğa yasalarının ve maddi süreçlerin rastgele müdahaleleriyle ortaya çıkamayacağını akıl ve mantığı tasdik edecektir.</p>
<p>Dahası büyük ve kompleks olan şeylerin kendi kendine küçük ve basit olanlardan çıkmayacağı aklen müsellem olan bir gerçektir. Mantığın gereğine göre cüzlerde bulunmayan özellik ve kabiliyetler külde de olamaz. Bir şey kendinde bulunmayan özellikleri bir başkasına veremez. Cansızdan hayat, maddeden ruh, kaostan düzen, yokluktan varlık, tesadüften mükemmellik, akılsız olandan bilgi çıkmaz. Tesadüfün meydana getirdiği “eserlerle”, zekânın meydana getirdikleri arasında hemen anlaşılacak derecede büyük farklar vardır. Fakat evrim, bu söylediklerimizin zıddı şeyleri iddia eder. İşte tam bu yüzden evrim, akıl ve mantığın sınırlarını zorlayan bir teoridir.</p>
<p>Evrim teorisi açısından şu soruların da mantıklı bir cevabını bulma imkânı yoktur: Denizde yaşayan bir hayvan, kendisi için en uygun yaşam ortamını bırakarak gıda, solunum, barınak ve çevreye uyum gibi pek çok noktada bin bir zorlukla karşılaşacağı farklı bir ortamda (karada) yaşamayı niye tercih eder? Karada yaşayan balinalar nasıl bir ihtiyacın neticesi olarak denizde yaşamaya karar verdiler? Dinozorların uçma ihtiyacı nereden akıllarına geldi veya nasıl bir faktör bunu tetikledi de zamanla kanatları oluşmaya ve vücutları değişmeye başladı? Zamanında uçabilen deve kuşu ve penguen gibi hayvanlar nasıl bir ihtiyacın neticesinde uçmaktan ve kanatlarını kullanmaktan vazgeçtiler de zamanla kanatları körelmeye başladı?</p>
<p>Montreal Üniversitesi’nden psikiyatrist Karl Stern de önyargılarımızdan sıyrılmamızı ve Darwinci iddianın değerini şöyle bir düşünmemizi ister. Ona göre bu teorinin iddiası şudur: “Bir zamanlar dünyanın sıcaklık düzeyi karbon atomlarıyla oksijenin, nitrojen-hidrojen karışımıyla birleşmesi için uygun hâle geldi; gelişigüzel oluşumlardan da hayatın oluşması için en uygun yapı olan moleküller ortaya çıktı. Sonra uzunca bir zaman geçti ve doğal seleksiyon devrine gelindi. Nihayet, sevgiyle nefreti, doğruyla yanlışı ayırt edebilen, Dante gibi şiir yazabilen, Mozart gibi beste yapabilen, Leonardo gibi resim çizebilen bir varlık ortaya çıktı. Böyle bir evren oluşumuna inanmak çılgınlıktır. Burada çılgın kelimesini hakaret anlamında değil, kendi teknik anlamında, yani psikotik anlamda kullanıyorum. Gerçekten böyle bir görüş birçok bakımdan şizofrenik düşünceyle paralellik arz etmektedir.” (Jeremy Rifkin, <i>Darwin’in Çöküşü</i>, s. 84)</p>
<p>Aslında evrim teorisinin geniş halk kesimleri arasında kolay bir şekilde taraftar bulamamasının önemli bir sebebi dinî inançlar ise, ikinci sebebi de insanların evrimleşmeyi akıl ve mantıklarına sığdıramamalarıdır. Zira 2008 yılında ABD’de yapılmış bir ankete göre, insanoğlunun bir yaratma söz konusu olmaksızın, daha az gelişmiş yaşam biçimlerinden milyonlarca yılda gelişmesini kabul edenlerin oranı sadece %14’de kalmıştır. (Dawkins, <i>Yeryüzünün En Büyük Gösterisi</i>, s. 387)</p>
<p>Özellikle hazır cevaplarla yetinmeyip düşünen ve sorgulayan insanlar açısından evrim teorisi tam bir açmaz ve çıkmazdır. Çünkü sorulan soruların çoğu cevapsız kalır. Verilen cevaplar hiçbir zaman, anlaşılır ve basit cevaplar olmaz. Bir Yaratıcı fikrini kabul etmek ve müşahede edilen harikulâde canlıların O’nun tarafından yaratıldığına inanmak evrime göre bin kat daha ikna edicidir, çok daha akla yatkındır.</p>
<p>Aslında evrimciler, akla ve bilime aykırı buldukları Yaratıcı fikrinden kaçarken, farkında olmadan maddeye, atoma veya yasalara ilahî bir güç atfediyorlar. Yaratılış teorisinden yani mucizeden kaçsalar da, öne sürdükleri iddialar iç içe birçok mucizeyi ihtiva ediyor. Canlılar dünyasında gözlemlenen muhteşem sanatların ve akıl almaz kabiliyetlerin tabiatın bir eseri olduğunu vehmediyorlar. Hakikat arayışını sadece deney ve gözleme indirgedikleri için, kâinattaki her tür oluşumu da bu zaviyeden çözmeye çalışıyorlar. Yani yağmurdan kaçarken doluya tutuluyorlar.</p>
<p>Hâlbuki natüralist ve materyalist izahlarla yetinmek, aklın önemli bir yanını atıl bırakma demektir. Zira akıl, her zaman görünenden görünmeyene gidebilir, gözlemlediği gerçeklik üzerinden kıyas ve çıkarımlarda bulunabilir, doğru öncüllerden hareket ettiği takdirde bilinmeyenleri bilinir hâle getirebilir. Aslında eserden müessire gitme, günlük hayatta hemen herkesin yaptığı basit bir akıl yürütmedir. Bir kitabı gören insan, kâtibi hatırlamadan edemez. İnce sanatlarla yapılmış harika yapıları inceleyen herkes sanatkârın büyüklüğünü düşünür. Canlılar dünyasındaki ihtişam, sanat ve mükemmelliği görüp de “Sanatkârı” ve “Tasarımcıyı” düşünmemek aklın alacağı bir iş değildir.</p>
<p>Uzay bilimci Werner von Braun’un ifadesiyle söyleyecek olursak, “Bir bilim adamının kâinatın var oluşunun ardında yatan mükemmel zekâyı inkâr etmesi, en az bir teoloğun bilimsel gelişmelere sırtını çevirmesi kadar mantıksızdır.” (Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 371) İşte bu sebeple şunu diyebiliriz ki, hiçbir inancı benimsemese bile, akıl, mantık ve muhakemesini kullanan bir insanın, Darwinizmi kabul etmesi kolay kolay mümkün değildir.</p>
<p><b>EVRİMDE NİYE BU KADAR ISRAR EDİLİYOR?</b></p>
<p>Kanıtlarının zayıflığına, bilimsellik kriterlerini yeterince karşılamamasına ve makuliyetten yoksun olmasına rağmen evrim teorisinin canhıraşane savunulmasının sebebi ne olabilir? Bir bilim adamı nasıl bir saikle, “Bilim biraz da evrimdir. Evrime sahip çıkmak bilime sahip çıkmaktır.” şeklinde bir cümle kurabilir. Bilim adamlarını, evrimi, biyolojinin ve hatta bütün bilimlerin temeli gibi göstermeye sevk eden motivasyonun kaynağı nedir? Evrimin; “kanıtların da, olguların da, bilimin de ötesinde bir gerçek” olarak savunulmasını nereye koyabiliriz? Bir bilim adamı savunduğu bir teoremin eleştirilmesinden niye aşırı bir rahatsızlık duyar? En nihayetinde bilimsel bir mesele olması gereken evrim teorisi nasıl oluyor da kabul edenler ve reddedenler arasında büyük tartışma ve kavgaların fitilini ateşleyebiliyor?</p>
<p><strong>a) Din Karşıtlığı</strong></p>
<p>Bunlar gerçekten sorulmaya değer sorulardır. Fakat daha baştan belirtmek gerekir ki bunlara bilim mantığı ve bilim ahlâkı içerisinde cevap bulmanın imkânı yoktur. Bilakis bu tür soruların cevabı, metafizikte yani inançlarda, ideolojilerde ve dünya görüşünde gizlidir. Maalesef evrim ortaya çıktığı günden bu yana din karşıtlığının en somut adresi olmuş ve en güvenli limanı olarak vazife görmüştür. Bazı bilim adamları açısından o, yaratılışı, dini ve Allah’ı inkâr etmenin rasyonel temellerini sağlamıştır.</p>
<p>Evrim konusu bir şekilde hem ateizm-teizm hem de din-bilim çatışmasının merkezine yerleşmiştir. Bu da meselenin ideolojiye dönüşmesinde oldukça etkili olmuştur. Kesin bir kategorik ayrıma gitmeden çok genel hatlarıyla ifade edecek olursak, evrimin ateşli savunucularının çoğunluğunu ateistler oluştururken, evrim aleyhine üretilen literatürün tamamına yakını da inançlı bilim adamlarının eserleridir. Dolayısıyla ister istemez evrimin varlığı veya yokluğu tartışmaları, çok defa ispat-ı ulûhiyet veya inkâr-ı ulûhiyet fikrine kaymakta veya bu tür imaları ihtiva etmektedir. Hatta evrim, yer yer Allah’ı inkârın bir dayanağı olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple her tür inanç ve metafizik düşünceden sıyrılarak evrim teorisine yaklaşmak ve bu alanda çalışmalar yapmak sanıldığından çok daha zordur.</p>
<p><strong>b) Din-Bilim Çatışması</strong></p>
<p>Bu zorluğun önemli bir sebebi de çok defa meselenin din-bilim çatışması ekseninde götürülmesidir. Ortaçağ boyunca Kilisenin akıl ve bilim karşıtı tavırlarının da etkisiyle, dine karşı mesafeli duran bilim adamları, evrim savunusunu âdeta bilim taraftarlığı, aydınlanma ve ilericilik; evrim karşıtlığını ise gericilik, yobazlık ve bilim düşmanlığı gibi kavramlarla özdeşleştirmişlerdir. Pek çok bilim insanında gözlemlenen körü körüne evrim taraftarlığının önemli bir sebebi, bilim dünyasında oluşturulan bu suni algının güçlü tesiridir.</p>
<p>İslâm tarihinde hiçbir zaman bir problem olarak kendini hissettirmemiş olsa da, son iki üçü asırdır Batı’da yoğun olarak yaşanan din-bilim çatışması, bilimin aşırı yüceltilmesine ve bir tabu haline getirilmesine yol açmıştır. Çoğu bilim adamı, içindeki inanma ve bir varlığa bağlanma ihtiyacını bilimle tatmin etmeye çalışmıştır. Sanki bilim gelip dinin koltuğuna oturmuş ve dinden beklenen sadakat ve imanı da temsil etmeye başlamıştır. Evrimin bütün bilimlerin temeli gibi gösterilmesiyle birlikte bilime duyulan sonsuz güven ve bağlılık evrime gösterilmeye başlanmıştır.</p>
<p><strong>c) Bilimsel Yobazlık</strong></p>
<p>Aleyhteki her tür açıklama ve kanıtı küçümseyecek ve dikkate almayacak ölçüde evrime duyulan bağlılığın diğer bir sebebi de 19. yüzyılda bilim dünyasını etkisi altına alan pozitivist felsefedir. Onlar vahiy bilgisini reddederek canlı varlıkların, hayatın ve kâinatın açıklamasını sadece tabii faktörlerle sınırladıklarından, evrimi kabul etmekten başka ellerinde bir alternatif kalmamaktadır. Çünkü evrimi reddettikleri anda karşılarına çıkacak tek alternatif bütün canlı türlerinin Allah tarafından yaratılmış olduğunu kabuldür. Bu da evrimcilere göre konuyu bilimsel araştırma sahasının dışına çıkarma demektir. Natüralistler dinî bilgiyi itina ile bilimin alanından uzak tutmaya çalışırlar. Bilimsel araştırmaların sonucu Allah’a varsa da onların ön yargıları ve peşin hükümleri bunu itiraf ve kabulden kaçınır. Onlara göre natüralist temellere dayalı en kötü teori dahi, vahiy bilgisine yaslanan en iyi teoriden daha makbuldür. Evrim üzerindeki gereksiz ve aşırı ısrarın bir sebebi de budur.</p>
<p>Allah’a inanan bir insan açısından çoğu sorunun cevabı bellidir. O, hiçbir zaman tabiatta görülen tüm bitki ve hayvan türlerinin nasıl meydana çıktığını ve nereden geldiğini düşünmez. Çünkü vahiy bilgisi sayesinde bunun cevabını bilir. Bunların tamamının Allah tarafından yaratıldığına inanır. Fakat inançsız biri açısından işler hiç de kolay değildir. O, canlılığın dünyada nasıl başladığına, bütün türlerin nasıl oluştuğuna tabiatın sınırlarını aşmadan pozitivist yöntemlerle cevap bulmak zorundadır. İşte bu cevabı da evrim teorisinden bekler. Evrim teorisini reddettiği anda oluşacak boşluğu çok iyi bildiğinden, kolay kolay buna yanaşmaz. Bu da onu evrimi destekleyen en küçük delillere dahi sıkı sıkıya sarılmaya, fakat aleyhteki muazzam kanıtları görmezden gelmeye sevk eder. Ne var ki tek kelimeyle bunun adı “bilimsel yobazlıktır.” Çünkü bilim adamına düşen vazife, delilleri yönlendirmek değil, delillerin götürdüğü yere gitmektir.</p>
<p><b>EVRİM NASIL BU KADAR TARAFTAR BULUYOR?</b></p>
<p>Günümüzde akademi camiasının önemli bir kısmının evrimi kabul ettiği ifade ediliyor.  Özellikle Avrupa devletlerinde yaşayan halkın kabaca yüzde elliden fazlası canlılar âlemindeki çeşitliliğin evrimleşmeyle gerçekleştiğine inanıyor. Bazı ülkelerde bu oran çok daha yukarılarda. Müslüman ülkelerde evrime inananların oranları Batıya nispetle oldukça düşük olsa da, göz ardı edilemeyecek kadar da yüksek. Peki, hiçbir kesin kanıt üzerine oturmayan ve varlığı ispatlanamamış böyle bir teoriyi kabul edenlerin oranı niçin bu kadar yüksektir?</p>
<p>Bu sorunun cevabı bir öncekiyle irtibatlıdır. Dolayısıyla orada ortaya konulan izahlar burada da geçerlidir. Fakat buna ilave olarak bazı hususların üzerinde durmak istiyoruz.</p>
<p><strong>a) Otoriteye İtaat</strong></p>
<p>Evrimin, gerek akademik dünyada gerekse halk kesimleri arasında belli ölçüde kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri, otoriteye itaattir. Çoğu bilim adamı, konu hakkında yaptığı derin ve detaylı araştırmalar neticesinde eldeki kanıt ve olgulara bakarak evrime ikna olmuş değildir. Aslında pek çok bilimsel meselenin durumu da bundan farklı değildir. Biz, okuduğumuz, öğrendiğimiz bilimsel kanunları ve teorileri, bizzat tecrübe edip doğruluğuna kani olduğumuz için değil, bilimsel otoritelere güvendiğimiz için kabul ederiz. Şimdiye kadar çoğumuz dünyanın ne kendi etrafındaki ne de Güneş etrafındaki dönüşünü gözlemlemişizdir. Fakat konu hakkında şahsi deneyimimiz olup olmadığına bakmaksızın bunları kabul etmekte tereddüt etmeyiz. Çünkü güvendiğimiz otoriterler bize bunu söylemektedir.</p>
<p>Bilim alanında yapılan çalışmalarda da otoriteye güvenmeden yol almanın imkânı yoktur. Çünkü herkesin her şeyi bizzat gözlem ve deney yaparak test etmesi çok zordur. Mesela bir doktora, verdiği ilaçların faydasını nereden bildiğini soracak olursanız, size bu alanda yazılmış bir kısım bilimsel kitapları referans verecektir, yani sizi otoritelere havale edecektir. Canlıların dünyasında yaşanan değişim ve gelişimlerle ilgili edinilen bilgiler de bundan farklı değildir. Bilim adamları, konunun uzmanlarının görüşüne dayanırlar. Özellikle Darwin’den sonra ortaya çıkan literatürün ortaya koyduğu açıklamalar, büyük oranda evrim etrafında döner. Fakat son onlu yıllarda tablonun yavaş yavaş değişmeye başladığını da ifade etmek gerekir.</p>
<p><strong>b) Bilimsellik Vurgusu</strong></p>
<p>Günümüzde bilimin tarihte hiç olmadığı kadar yüceltilmesinin bir neticesi olarak “bilimsellik kisvesine” bürünen her iddia ve açıklama inanılmaz bir güç kazanır ve çoğu durumda sorgusuz sualsiz kabul edilir. Evrim teorisinin de bir buçuk asırdır neredeyse bütün biyoloji kitaplarında tartışmasız tek gerçek olarak öğretilmesi, etrafında on binlerce akademik çalışma yapılması, çoklarınca onun kabul edilmesinin önemli sebeplerinden biri olsa gerektir.  Tabii böyle bir durumda da pek çok kimse “bilime” karşı çıkan bir insan konumuna düşmemek için kolay kolay kendini riske atmak istememektedir.</p>
<p><strong>c) Sistematik Propaganda</strong></p>
<p>Evrimi geniş kitlelere kabul ettirebilme adına yürütülen sistematik propagandayı da unutmamak gerekir. Evet, yanlış duymadınız propaganda. Medya, okullar, ders kitapları ve süreli yayınlar bu konudaki en kullanışlı propaganda araçlarıdır. Mesela bulunmuş bir fosilin evrime delil olduğu öne sürülüyorsa, bu hemen gazete ve televizyonlarda ballandıra ballandıra anlatılır. Evrim ağacı, embriyo çizimleri, fosil resimleriyle süslenen ders kitaplarında, evrim teorisi, öğrencilere tek gerçek gibi sunulur. Büyüleyici evrim hikâyesiyle bir kere aşılanan çocukların, gerçekleri görüp kabullenmesi çok zordur. Çocuklar doğru bilgi ile zaman içinde rehabilite edilebilir.</p>
<p><strong>d) Felsefe ve İdeolojiler</strong></p>
<p>Bunların yanı sıra son yüzyıllarda dinin etkisinin yavaş yavaş zayıflaması, on yedinci yüzyıldan itibaren deizmin yükselişe geçmesi, bilimlerin felsefe ve metafizikle arasının açılması, ilerlemecilik fikrinin ortaya çıkışı, bilim dünyasına Kartezyen düşüncenin hâkim olması, kötülük problemine ve nedensellik ilkesine tatmin edici cevapların bulunamaması gibi daha başka faktörler üzerinde de durulabilir. Yani Darwinci görüşün yayılması, biraz da ortaya çıktığı zamanın felsefe ve ideolojileriyle uyumunda aranmalıdır.</p>
<p>Martin Lings, evrim teorisinin, felsefi ilerlemecilik fikrinin biyoloji alanına uygulanmasının bir meyvesi olduğunu şu sözleriyle izah eder: “Evrim ve ilerlemecilik teorileri, oyun kartlarından yapılmış bir evin temeline yerleştirilen birbiri üzerine yaslanmış iki karta benzetilebilir. Eğer bunlar bir birbirini desteklemeselerdi, her ikisi de çökerdi, yani modern dünyaya hâkim bu görünüm yıkılırdı. On dokuzuncu yüzyılda Avrupalı insanlar ilerleme konusunda ikna olmasalardı, evrim fikri ne bilim adamları ne de ‘sıradan insanlar’ tarafından kabul edilirdi. Oysa bu yüzyılda evrimcilik, tüm görünümler karşısında bir ilerlemenin garantisi olarak hizmet etti.” (Lings, “Signs of the times”, <i>Studies in Comparative Religion</i>, 1970, volume: 4)</p>
<p><strong>e) Diğer Faktörler</strong></p>
<p>İnançlı bilim adamlarının kendi tezlerini destekleyecek veya evrimin gerçek yüzünü ortaya koyacak güçlü çalışmalar yapamamış olmalarının da bu konuda önemli bir etken olduğunu unutmamak gerekir. Evrim teorisinin bazılarınca kabul edilmesinin sosyal, siyasal ve iktisadî şartlarla da irtibatlı olduğunu hatırlatıp geçelim. Kısacası evrimci görüşlerin yaygınlığının sebebi, bilimsel kanıtların ikna edici gücüne dayanmaz, bilakis bunun altında harici faktörler vardır.</p>
<p>Önümüzdeki haftadan itibaren “din ve evrim” ilişkisini ele almaya, evrim teorisinin ve yaratmanın Kur’ân âyetlerindeki karşılığını incelemeye başlayacağız.</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/13-yazi-evrimin-makuliyeti-dr-yuksel-cayiroglu/">13. Yazı: Evrimin makuliyeti  | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>12. Yazı: Evrimin bilimselliği ve hakikati (2) &#124; Dr. Yüksel Çayıroğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/12-yazi-evrimin-bilimselligi-ve-hakikati-2-dr-yuksel-cayiroglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2021 12:00:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Dr.Yüksel Çayıroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[evrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=19957</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Son yazımızda evrim teorisini bilimsel açıdan değerlendirmeye başlamış; bu çerçevede makro evrimin imkânını ve tesadüflerin canlı varlıkları ortaya çıkarabilme ihtimalini masaya yatırmıştık. Bu yazımızda ise evrimin kanıtlarını ve bilimsel&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/12-yazi-evrimin-bilimselligi-ve-hakikati-2-dr-yuksel-cayiroglu/">12. Yazı: Evrimin bilimselliği ve hakikati (2) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Son yazımızda evrim teorisini bilimsel açıdan değerlendirmeye başlamış; bu çerçevede makro evrimin imkânını ve tesadüflerin canlı varlıkları ortaya çıkarabilme ihtimalini masaya yatırmıştık. Bu yazımızda ise evrimin kanıtlarını ve bilimsel gücünü ele alacağız.</p>
<p><b>3: EVRİMİN KANITLARI NE KADAR GÜÇLÜDÜR?</b></p>
<p>“Büyük iddialar büyük kanıtlar gerektirir.” diye bir söz vardır. Evrimin iddiaları ölçüsünde büyük iddialara rastlamak çok zordur. Çünkü evrimciler, her tür metafiziksel açıklamayı reddederek, yeryüzünde hayatın tesadüfen başladığını ve evrimleşerek günümüzdeki bütün canlı türleri oluşturduğunu iddia ederler.</p>
<p>Şu açıklamalarda Darwin’in söylem ve iddialarının büyüklüğünü görebiliriz: “Bu önemli devrimin getirdiği sonuçlar, yüz elli yıl sonra bugün bile toplumlarımızca tam olarak özümsenebilmiş değildir. Kuramdan, inanç sistemleri ve etik açısından yapılabilecek çıkarımlar son derece büyük ve kapsamlıdır. Bu düpedüz, Tanrı’nın yaratmış olduğu sabit ve durağan bir dünyanın yerine, kozmik teleolojisi veya son hedefi bulunmayan, evrim halinde bir dünya koymaktır. Sınırsız insanmerkezciliğin defteri dürülmüş olmakta, ilahi bir ‘ereğe’ gönderme yapan her türlü ‘özcülük’ yerini tamamen maddesel doğal ayıklanma sürecini temel alan ‘popülasyoncu’ bir düşünce tarzına bırakmaktadır.” (J. P. Cihangeux, P. Ricoeur,<i> Neden Nasıl Düşünürüz</i>, s. 167)</p>
<p>Elbette böyle bir devrimin, böyle büyük bir iddianın ikna edici ve kabul edilebilir olması için ondan beklenen şey, “iki kere iki dört eder” katiyetinde kanıtlar sunmaktır. Peki, gerçekten evrim teorisinin gerçekliğini ortaya koyan kanıtlar böyle midir?</p>
<p>Evrimi savunan bilim adamları, evrimi şüphe götürmez bir gerçek olarak kabul ederler. Mesela Richard Dawkins şöyle der: “Evrim bir gerçektir. Makul şüphenin ötesinde, ciddi şüphenin ötesinde, aklı başında, bilgili, zeki şüphenin ötesinde, her türlü şüphenin ötesinde evrim bir gerçektir. Evrimin kanıtları, en az Soykırımın kanıtları kadar kuvvetlidir, hem de Soykırımın görgü tanıkları olduğunu dikkate alsak bile. Şempanzelerin kuzenleri olduğumuz, maymunların biraz daha uzak kuzenleri olduğumuz, yer domuzlarının ve denizineklerinin daha da uzak kuzenleri olduğumuz, muzların ve şalgamların çok daha uzak kuzenleri olduğumuz yalın gerçektir. Doğru olmak zorunda değildi, ama doğru. Bunu biliyoruz çünkü yükselen bir sel gibi akan kanıtlar evrimi destekliyor.” (Dawkins, <i>Yeryüzünün En Büyük Gösterisi</i>, s. 16)</p>
<p>Her ne kadar Dawkins “sel gibi akan kanıtlardan” bahsetse de, evrimi savunan bütün kitaplarda hemen hemen aynı resimler gösterilir, aynı örnekler verilir, aynı deneylerden bahsedilir. Şayet evrim gerçek olmuş olsaydı, şimdiye kadar trilyonlarca defa çok farklı şekillerde gerçekleşmiş olan böyle bir hâdisenin hem fosil kayıtlarında hem de yaşayan canlı formları üzerinde milyonlarca kanıtının olması gerekirdi. Yani evrimcilerin bu konudaki abartılı beyanlarının olgusal kanıtlarda bir karşılığı yoktur.</p>
<p>Kaldı ki onların kanıt olarak ortaya sürdükleri şeyler oldukça zayıf ve yetersizdir; ikna edicilikten ve inandırıcılıktan yoksundur. Daha önce de detaylı olarak üzerinde durulduğu üzere evrimcilerin delil olarak ileri sürdükleri Miller deneyi, Haeckel’in embriyo çizimleri, Archaeopteryx fosili, yavaş yavaş büyüyen at fosilleri, rengi değişen güve deneyleri, ispinoz kuşları, Lenski’nin bakterileri, maymunla insan arası geçiş formu olduğu ileri sürülen fosiller gibi şeylerin hepsine farklı yönlerden itirazlar getirilmiş, güçlü eleştiriler yöneltilmiştir. Chicago Üniversitesi’nden Jerry Coyne, Neo-Darwinist görüşün teorik temellerinin ve deneysel delillerinin zayıf olduğunu ifade etmiştir. (Behe, <i>Darwin’in Kara Kutusu</i>, s. 37)</p>
<p>Aynı şekilde Southampton Üniversitesi’nden fizyoloji ve biyokimya profesörü Gerald A. Kerkut, teoriyi tenkit eden <i>Implications of Evolution</i> başlıklı kitabında şu sonuca varmıştır: “Bütün canlı türlerini tek bir kaynaktan gelen evrime dayandırmak, her ne kadar cesur ve mantıklı bir girişim olarak görünse de, bugünün delilleriyle desteklenmeyen ve de erken gerçekleştirilmiş bir teşebbüstür.” (Jeremy Rifkin, <i>Darwinizm’in Çöküşü</i>, s. 86-87)</p>
<p>Ünlü paleontolog David Pilbeam da şu itirafta bulunmuştur: “Yayınlanan kitaplar şunu söylemeye çekiniyorlar ki, ben de dâhil olmak üzere, kuşaklar boyu insan evrimini araştıran kişiler karanlık içinde çırpınıyoruz. Elimizde olan bilgiler, teorilerimizi şekillendirmek için son derece güvenilmez ve yetersizdir. Geçmişteki teorilerimiz, elde olan gerçek bilgimizden çok, bizim o andaki ideolojimizi yansıtıyordu!” (Âdem Tatlı, “Evrimin Delili Olarak İleriye Sürülen Ara Formlar”, <i>Yaratılış Kongresi</i>, s. 759)</p>
<p>Evrimcilerin kitaplarında görülen “Şöyle evrimleşmiş olmalı, şununla ortak ata olduğu düşünülüyor, şununla aynı kökten geldiği varsayılıyor, şöyle evrimleştiği öngörülmektedir…” şeklindeki ihtimalli ifadeler de yine delillerin zayıflığının farklı bir ifadesidir. Evrimciler, “bilmiyoruz” demekten korkar ve geçmişe yönelik her olayı geniş hayal dünyalarını kullanarak kendi teorileri açısından kurgulamaya çalışırlar. Bugünden geriye bakarak ve zahiri bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hayvanların nasıl değiştiği, hangi hayvanın hangisinden geldiği hakkında tahminler yürütürler. Ancak bazı olayların nasıl olması gerektiği hakkında varsayımlar ortaya koymak bilimsel açıdan pek bir şey ifade etmez.</p>
<p>Kimsenin geçmiş asırlarda ne olup bittiğini gözlemleme şansı olmadığından ve günümüzde gözlemlenen gerçeklik de evrime yol vermediğinden, evrimciler teorilerini en temelde üç farklı kanıta dayandırırlar: (1) Canlılardaki benzerlikler (morfolojik, genetik ve embriyolojik), (2) Fosiller, (3) Tür içi değişim ve çeşitlilikle, türden türe değişimler arasında analoji kurmak. Evrim teorisinin kanıtlarını incelerken bunların hiçbirinin evrimi ispatlayan birer olgu olmadığını izah etmeye çalıştık.</p>
<p>Kısaca tekrar edecek olursak, benzerliklerden yola çıkarak ortak ataya ulaşmak sadece bir varsayımdır. Şimdiye kadar kesin olarak ara geçiş formu olduğu ispatlanan hiçbir fosil bulunamamıştır. Tür içi varyasyonların ortaya çıkmasıyla farklı türlerin oluşması tamamen ayrı hâdiseler olduğu için bu ikisi arasında analoji kurulamaz. Yani pire, deve yapılamaz. Sabit türlerdeki döngüsel küçük değişimleri ortaya çıkaran mekanizmaların, yeni hayvan türlerini de “yaratacağı” şeklinde indirgemeci ve genellemeci yaklaşımlar ileri sürülemez.</p>
<p>Ne var ki Stephen J. Gould’un şu ifadelerine bakılacak olursa evrimcilerin yaptığı tam olarak budur: “Sentetik evrim teorisinin savunucuları, tüm evrimin, doğal seçilim tarafından yönlendirilen küçük genetik değişimlerin birikmesinden kaynaklandığını; türler arası geçişi öngören makro evrimin ise popülasyonlar ve türler içinde meydana gelen olayların büyütülmesinden ve genelleştirilmesinden başka bir şey olmadığını iddia ederler.” (Gould, “Is a new and general theory of evolution emerging?”, <i>Evolution Now</i>, s. 131)</p>
<p>Darwinistler, türlerin farklı jeolojik devirlerde yeryüzü sahnesine çıkmasını da evrimin kanıtı olarak görürler. Mesela neden 500 milyon yaşında bir memeli ya da 100 milyon yaşında bir insan iskeleti bulamadığımızı sorarlar. (<i>Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği</i>, s. 81) Aslında onların bu tür yaklaşımları, ellerinde evrimi desteleyecek güçlü kanıtlar olmadığının ayrı bir delilidir. Zira sathi bir nazarla dahi bakıldığında, bunların ne kadar zayıf argümanlar olduğu hemen anlaşılır. Çünkü türlerin farklı zaman dilimlerinde yeryüzüne çıkmasını illa ki evrime bağlamak zorunda değiliz. Bunun pek çok sebebi olabilir. İnanan bir mü’min açısından en makul sebep, Allah’ın yeryüzü şartlarının hazır olmasına göre canlı türlerini yaratmasıdır.</p>
<p>Aslında evrimcilerin yaptığı şey, biyolojideki her gelişmeyi, her deneyi, her yeni keşfi Darwinci bir bakış açısıyla yorumlamak, sonra da bunları evrime delil olarak sunmaktır. Oysaki yaratmaya inanan bir mü’min açısından bunların her birinin farklı şekillerde yorumlanması pekâlâ mümkündür. İş yoruma kaldığında, ortaya birçok izah türü çıkacaktır. Önemli olan ortada tartışma götürmez olgusal dayanakların bulunup bulunmadığıdır. Buradan hareket edilecek olursa Darwinizm’in çelişkili görüşlerini kabullenmek için gereken inanç miktarının, bilimsel kanıtların ortaya koyduğu gerçeklere inanmak için gereken miktardan kat be kat fazla olduğu görülür. (Lee Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 379)</p>
<p>Darwinciler, genellikle kanıt talebinden veya kanıtlara yöneltilen itirazlardan rahatsız olur ve hemen bu teorinin bilim camiası içinde tartışmasız bir şekilde kabul gördüğünü öne sürerler. Bazen de “Bunu ben söylemiyorum, dünyanın en önde gelen otoriteleri söylüyor.” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışırlar. Daha doğrusu kanıtların ortaya çıkardığı boşluk ve zayıflıkları, otoritelere ve bilimin sihirli gücüne sığınarak telafi etmeye kalkarlar. Ne var ki bunun bilimsel bir tavır olmadığında şüphe yoktur. Bir konunun bilim camiası içinde gördüğü kabul ve rağbet ölçü alınarak geçmiş asırlara bakılırsa, çoğunluğun yanıldığı konuların listesinin nasıl uzayıp gittiği hayretle görülür. Zira bir zamanlar gerçekliğinden şüphe dahi edilmeyen nice teoriler vardır ki bugün tek bir savunucusu dahi kalmamıştır. Bu sebeple ortaya atılan bir hipotez veya teorinin doğruluğu açısından asıl önemli olan onun, hangi bilimsel kanıtlara yaslandığıdır.</p>
<p>Eldeki kanıtların zayıflığı karşısında evrim savunucularının sığındığı diğer bir kale de, şimdiye kadar teorilerinin yanlışlanamadığını öne sürmeleridir. Farklı bir ifadeyle onlara göre evrim teorisi, eldeki en iyi izah şeklidir. Dolayısıyla daha sağlam bir teori ortaya atılıncaya kadar, bilimsel olarak alınması gereken tavır, bu teorinin arkasında durmaktır. Hakikatin peşinde olan bir insan için önemli olan, ortaya atılan bir teorinin yanlışlanıp yanlışlanamadığı değil, ispat edilip edilemediğidir.</p>
<p>Bazı evrimciler ise delillerin yokluğunun, evrimleşmenin olmadığını göstermeyeceğini ifade ederek farklı bir mantık oyunu ortaya koyarlar. Gerçekten de bir şeyin delilinin olmaması, onun olmadığı anlamına gelmez. Fakat böyle bir durumda hiçbir kimsenin kalkıp da başkalarını onu kabul etmeye davet etmesi ve hele zorlaması asla söz konusu olamaz, olmamalıdır. Çünkü bu durumda onun olmasıyla olmaması eşit duruma gelir ki, dileyen dilediği tarafı tercih eder.</p>
<p>Evrimcilerin en çok başvurdukları taktiklerden biri de, kendi kuramlarının kesin olarak kanıtlanmamış olmasının, yaratıcı kuramın doğruluğunu gerektirmeyeceğini söylemeleridir. (<i>Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği</i>, s. 40) Onlar, her fırsatta tasarım ve yaratılışı savunan bilim adamlarının da güçlü kanıtlara sahip olmadığını dile getirirler. Yani yaratma fikrinin evrime üstün gelecek bir yönünün bulunmadığını ima ederler. Bazıları ise bilimin alanına girmediği gerekçesiyle yaratma üzerinde durma gereği dahi duymaz. Bütün bunlar da deney ve gözlemden başka bir metodu kabul etmeyen natüralist yöntemin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Hâlbuki yaratmanın doğru olduğunu gösteren şey, evrim fikrinin yanlışlığı değildir; vahiy bilgisidir. Nitekim vahyin bildirdiği ve bilimin yeni yeni keşfettiği pek çok ilmî hakikat bulunmaktadır.</p>
<p>Bu konuyu Jonathon Wells’in şu tespitiyle bitirelim: “Benim fikrime göre, Darwinci evrim iflas etmiştir. Darwinizm hakkındaki deliller sadece yetersiz olmakla kalmıyor, aynı zamanda sistematik olarak da çarpıtılmışlar. Çok uzak olmayan bir gelecekte, bilmiyorum belki yirmi, otuz yıl içerisinde, insanların geçmişe bakıp şaşkınlıkla, ‘Nasıl böyle bir şeye inanabilmişler!’ diyeceklerinden şüphem yok. Darwinizm bilim görüntüsü altında materyalist felsefeden ibarettir ve bu artık anlaşılmaya başlandı.” (Strobel, <i>Hani Tanrı Ölmüştü</i>, s. 91)</p>
<p><b>4: EVRİM BİLİMSEL BİR GERÇEK MİDİR?</b></p>
<p>Evrimciler, teorilerinin bilimselliğine ve gerçekliğine kesin olarak inanır ve her fırsatta bunu ifade ederler. Mesela Francisco J. Ayala, evrimin dünyanın yuvarlaklığı, gezegenlerin hareketleri ve maddenin moleküler yapısı kadar kesin olduğunu söyler. Stephen J. Gould’a göre evrim sırf bir teori değil, belirlenmiş ve yerleşmiş bir gerçektir. Bu sebeple de evrim delillerinden haberdar olan aklıselim sahibi hiç kimse ona itirazda bulunamaz. Michael Ruse, her fırsatta evrimin tartışmasız bir gerçek olduğunu haykırır. Richard Dawkins aynı kesinlikte konuşur, evrimin dünyanın güneş etrafında dönmesi kadar kesin olduğunu savunur ve evrime karşı çıkanları “aptal” ve “cahil” olarak yaftalar. (Bkz. Alvin Palantinga, “İman ve Akıl Çatıştığında”, <i>Evrim ve Tasarım</i>, s.771-772)</p>
<p>Benzer iddialar Yeni Darwinci sentezin ulu çınarı kabul edilen Ernst Mayr, genetikçi Richard Lewontin, biyolog Julian Huxley gibi daha birçok evrimci tarafından dile getirilmiştir.</p>
<p>Evrimcilerin bu iddialarını bir kenara bıkarak, bilim felsefecilerinin bilimle ilgili yaptıkları tanımlar ile bir hipotez veya teorinin bilimsel kriterleri karşılaması için getirdikleri ölçüleri esas alacak olursak, durumun hiç de resmedildiği gibi olmadığını, evrim teorisinin bilimselliğini savunmanın hiç de kolay olmadığını görürüz. Çünkü evrim teorisi, yapısı ve mahiyeti itibarıyla tabiatta gözlemlenemediği gibi, laboratuvarda bir deneyin konusu da olamaz. Tekrarlanabilmeye ve test edilebilmeye açık değildir. Tümevarım ve olgusal yollarla elde edilmiş bir netice de değildir. Bilim adamlarına öngörüde bulunma imkânı vermez. Yanlışlanmaya da açık değildir. Yasaları yoktur. Kısaca Kuhn ve Popper gibi meşhur bilim felsefecileri tarafından ortaya konulan bilimsellik kriterlerinin hiçbirini karşılamaz.</p>
<p>Karl Popper, evrim teorisine her zaman ilgi duyduğunu ve ondan etkilendiğini, çoklarının da onu bir gerçek olarak kabul etmeye hazır olduklarını ifade ettikten sonra Darwinizm’in bilimsel statüsünü ele almış ve ulaştığı neticeyi şöyle özetlemiştir: “Darwinizm’in test edilebilir bir bilimsel teori değil, metafizik bir araştırma programı ve test edilebilir bilimsel teoriler için olası bir çerçeve olduğu sonucuna vardım.” (Popper, <i>Unended Quest-An Intellectual Autobiography</i>, s. 195)</p>
<p>Ünlü felsefeci Bernard Russell’ın tesbiti de buna yakındır: “Evrimcilik şu ya da bu biçim altında çağımızın ağır basan inancıdır. Siyasetimize ve yazınımıza egemen olduğu gibi felsefemize egemen olmakta da onlardan geri kalmaz… Evrimcilik, göstermeye çalışacağım gibi, gerek yöntemiyle gerekse ele aldığı sorunlarla gerçek bir bilim değildir.” (Russell, <i>Dış Dünya Üzerine Bilgimiz</i>, s. 18-19)</p>
<p>Prof. Dr. Caner Taslaman, evrim teorisinin niye bilimsel kriterleri karşılamadığını detaylı olarak şöyle açıklar: “Bilimsel kriterleri karşılayan bir teoriden beklenen en önemli özelliklerden biri, teorinin öngörülerde bulunabilmesidir. Oysa evrim teorisi ile hiçbir öngörüde bulunulamaz. Örneğin tamamen izole bir adaya kurbağa, kelebek, fare, timsah gibi birçok canlıyı alıp bıraktığımızı düşünelim. Evrim teorisine dayanarak bu canlılardan hangi tür bir canlının türeyeceğine dair bir iddiada bulunulamamaktadır. Hiç kimse bu canlılardan şu kadar yıl sonra at, şu kadar yıl sonra insan, şu kadar yıl sonra bir kuş oluşur diyemez. Bazıları cevap olarak, evrim çok uzun sürede oluştuğu için, böyle bir öngörünün gerçekleştirilemeyeceğini söyleyebilir. Bu savunma, evrim teorisinin yanlışlanamayacağının bir ifadesi olabilir ama diğer yandan evrim teorisinin doğrulanmasının da mümkün olmadığı -klasik bilimsel kriterleri karşılamadığı- anlamına gelir. Buradaki sorun aslında bundan da fazladır. Evrim teorisine dayanarak, adaya konulan canlılardan, bir milyon yıl sonra bir fil oluşacağı söylenirse, bu öngörü, gözlenerek doğrulanması mümkün olmayan bir niteliktedir; oysa evrim teorisine dayanarak gözlenmesi mümkün olmayan bu tip bir öngörüde bulunmak bile mümkün değildir. Çünkü evrim teorisinin yasaları yoktur ve matematiksel ifadeleri olan yasalar olmadan bir öngörüde bulunmak mümkün değildir. (Taslaman, <i>Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı</i>, s. 144)</p>
<p><i>Darwin’s God-Evolution and the Problem of Evil</i> (Darwin’in Tanrısı) kitabının yazarı Cornelius Hunter da bu kitabında Darwinizmin bilimsel olmadığını, bilim dışı savlara yaslandığını açıklamış, onun nasıl bir metafiziksel ön kabule dayandığını, Tanrı’yla ve dogmalarla ilişkili olduğunu göstermeye çalışmıştır.</p>
<p>British Natural History Museum’da çalışmış kıdemli bir fosilbilimci olan Colin Patterson’ın, 5 Kasım 1981’de Amerikan Tabiat Tarihi Müzesinin açılışında söylediği şu sözler oldukça ilginçtir: “Geçen yıl âniden bir şeyi kavradım. 20 yıldan fazla bir süredir evrim üzerine çalıştığımı düşünmüştüm. Bir sabah uyandım ve sanki gece bir şey olmuştu. Birden düşünmeye başladım. Bu evrim zırvası üzerine 20 yıldır çalışmaktaydım, ama bu konuda bildiğim tek bir şey bile yoktu. Bu kadar uzun bir süre yanlış yolda gidebileceğimi fark etmek tam bir şoktu… Bu salonda bulunan birçok insan sanırım itiraf edecektir ki eğer son birkaç yıl içinde bu konu hakkında düşünmüşseniz, evrimi bir bilgi olarak görme noktasından bir inanç olarak kabul etme noktasına gelmişsinizdir. Biliyorum ki bu düşünce benim için geçerli olduğu kadar birçoğunuz için de geçerlidir… Evrim sadece hiçbir bilgi taşımamakla kalmaz, bir bakıma bilgi karşıtlığını da bünyesinde bulundurur.” (Jeremy Rifkin, <i>Darwin’in Çöküşü</i>, s. 83)</p>
<p>Bütün bunlar da açıkça gösteriyor ki evrime karşı gelenler iddia edildiği gibi olgularla ve gerçeklerle savaşmadıkları gibi, evrim teorisi de Dünya’nın yuvarlak olması ve Güneş’in etrafında dönmesi gibi ispatlanmış kesin bir gerçek değildir. (<i>Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği</i>, s. 23) Evrim teorisi bilim değil, bilim felsefesidir. Çünkü bilimsel verilerin yorumuna dayanır. İçinde, ispatlanmamış ve ispatlanması da mümkün olmayan faraziyeler, spekülasyonlar ve hatta dogma ve inançlar barındırır. Bu sebeple bazı araştırmacılar evrim teorisinin, bilim derslerinde değil, bilim felsefesinde okutulması ve öğretilmesi gerektiğini savunurlar.</p>
<p>Bilimsel çalışmaların, bilim adamının önceden sahip olduğu kanaat ve inançlarından ayrılmasının hiç de kolay olmadığı sıklıkla ifade edilir. Evrim teorisi açısından bu iddianın doğruluğunda şüphe yoktur. Çünkü evrimciler, peşin hükümle araştırmaya başlar, bütün bilimsel bulguları kendi teorilerini destekleyecek şekilde yorumlar, abartır ve hatta bazen de çarpıtırlar. Evrime öyle güçlü bir inançları vardır ki teorilerinin bilimsel ve metodolojik bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini dahi düşünmezler. Kesin bilgi ile yorumu birbirinden ayırmaya da yanaşmazlar. İdeoloji, felsefe ve dinlerde bu tür tavırlar bir yere kadar kabul edilebilir olsa da, bilimsellik iddiasındaki bir meselenin bağnazlık ölçüsünde savunulması ve seküler bir din haline getirilmesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir tavır değildir. Çünkü bu ölçüde taassubun yaşandığı bir konuda yeni kuram ve değerlendirmelere yer yoktur.</p>
<p>Phillip E. Johnson’ın evrimcilere yaptığı şu hatırlatmalar oldukça yerindedir: “Önemli konuları hesap dışı tutarak, muhaliflerle alay ederek ve halihazırda el üstünde tutulan teoremlerin lehinde ve aleyhindeki kanıtları öğrenmekten insanları men ederek bilimi savunamazsınız. Savunmayı hak eden bilim, kendi metotlarıyla eleştirilmekten korkmayan bilimdir. Bu metotlar, mantıklı savlama, açık ve kesin tanımlar, tekrarlanabilir deneyler ve tarafsız bilimsel sorgulamayla çözülecek tüm sorulara açık bir zihin. Bilimin gerçek metotlarından başka metotlarla kimi teoremleri ve kuramları savunabilirsiniz ama bu yolu tuttuğunuzda sonunda savunduğunuz şeyin bilim olmadığını görürsünüz.” (Johnson, <i>Evrim Duruşması</i>, s. 61)</p>
<p>(Devam edecek…)</p>
<p><strong>Kaynak: Dr. Yüksel Çayıroğlu | Tr724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/12-yazi-evrimin-bilimselligi-ve-hakikati-2-dr-yuksel-cayiroglu/">12. Yazı: Evrimin bilimselliği ve hakikati (2) | Dr. Yüksel Çayıroğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
