<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dr. Mehmet SAYIN arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/dr-mehmet-sayin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/dr-mehmet-sayin/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 21 Jan 2022 14:11:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Dr. Mehmet SAYIN arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/dr-mehmet-sayin/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Âlemşümûl Bir Medeniyet Projesi</title>
		<link>https://hizmetten.com/alemsumul-bir-medeniyet-projesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 21 Jan 2022 14:11:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[#hocaefendi​ #fethullahgulen​]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Mehmet SAYIN]]></category>
		<category><![CDATA[Said-i Nursi Bediüzzaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23972</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Mehmet SAYIN Felâket ve helâket asrının mimar ve mühendisi tarafından gerçekleştirilecek olan “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin temelleri 14 asır önce Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından “Benim adım güneşin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/alemsumul-bir-medeniyet-projesi/">Âlemşümûl Bir Medeniyet Projesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mehmet SAYIN</strong></p>
<p>Felâket ve helâket asrının mimar ve mühendisi tarafından gerçekleştirilecek olan “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin temelleri 14 asır önce Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” beyanıyla atılmış ve bununla ümmetine bir gaye-i hayal, bir ufuk gösterilmiştir. Felâket ve helâket asrında kurulacak olan bu “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin mimarı ve mühendisi kimdi, harcı ve yol haritası neydi, usulu-üslubu ve stratejisi nasıldı? Bu makalede bunların üzerinde durmak, <strong>ilmel, aynel ve hakk-el-yakin olarak müşahede ettiğim bir hakikatı asrın idrâkine sunarak </strong>yani <strong>“tazimi lazım geleni tazim” </strong>etmek gerektiğine inanıyorum. Bir kelam-ı kibarda bu şöyle ifade edilmektedir: <strong>“Tazimi lazım geleni tahkir; tahkiri lazım geleni tazim küfürdür” </strong>yani övülmesi gerekeni övmemek, bir hakikatı örtmek ve hakkı sahibine vermemek zulümdür, hatta yerine göre küfürdür.</p>
<p>Okurlarımızdan bazıları apaçık güneş gibi ortada duranı izaha ne gerek var diye düşünebilirler ama son zamanlarda yaşadığım bir çok hadise bana gerçeğin böyle olmadığını gösterdi. İmam-ı Gazali gibi bir din büyüğü tarafından da kullanılan şu ifade her şeyi net bir şekilde ortaya koymaktadır: “Zuhurunun şiddetinden gaib” yani bir şey çok açıkta olsa eğer yeterli donanıma sahip değilseniz o sizin tarafınızdan görünmüyor. Güneşin son derece parlak olmasından dolayı nasıl ki güneşe bakanlar güneşi göremezler, aynen bunun gibi çok parlak olanlardaki bu açıklık onların görülmemesine sebep olur. Su içindeki balıkların suyun farkında olamamaları gibi. Ne zaman ki su çekilir ve balıklar susuz kalır ancak o zaman suyun değil malesef susuzluğun farkına varırlar ama iş işten geçmiş olur.</p>
<p>Peygamber Efendimiz (sav) tarafından “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” beyanı öylesine söylenmiş bir söz değildi. Hendek Savaşı esnasında hendek kazılırken sahabe efendilerimiz çok sert bir kayaya rastladılar. Ne kadar uğraştılarsa da kaya bir türlü parçalanmıyordu. Nihayet Peygamber Efendimiz (sav)’e haber verildi. “İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor… ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Çünkü her vuruşta bir müjde veriyordu: Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn1"><u>[1]</u></a> diye buyuruyordu.</p>
<p>Bu “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin hayata geçirilmesi için Efendimizden sonrada seferler ve hicretler devam etmiştir. Bu uğurda Eyyüb el-Ensâri Hazretleri Medine&#8217;den kalkıp İstanbul önlerine kadar gelip Bizans surlarının dibinde şehid olurken bir çok sahabe efendilerimizde bu gaye-i hayalle dünyanın dört bir yanına hicret etmiştir. Bu mesaj Osmanlının zayıflaması ve dağılmasıyla kısmende olsa bir yavaşlama yaşamıştır. Ancak hiç bir zaman durmamıştır.</p>
<p>Osmanlının yıkılışı sonrası, birinci ve ikinci dünya savaşlarıyla insanlık ciddi bir çalkantı geçirmiştir. Batı’da materyalizm ve kapitalizm baş gösterirken Doğu&#8217;da komünizm istilası başlamıştır. Bunca hengamenin içerisinde Anadolu’dan gür bir ses yükselmektedir, bu sesin sahibinin felâket ve helâket asrına karşı söyleyecekleri vardır. Her ne kadar bu ses susturulmaya çalışılsa da bu mümkün değildir. Çünkü bu sesin sahibi Bediüzzaman Hazretleridir. “Üstad rüyada Peygamber Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüyor ve O’ndan ilm-i Kur’ân talep eder. Peygamberimiz (sav) Ümmetimden sual sormamak şartıyla; Sana Kur’an ilmi verilecek”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn2"><u>[2]</u></a> diye buyuruyor.</p>
<p>Yine Bediüzzaman “Bir Cuma gecesinde nevm ile âlem-i misâle girdim. Biri geldi, dedi: “Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor.” Gittim, gördüm ki, münevver, emsalini dünyada görmediğim, Selef-i Salihînden ve a’sârın meb’uslarından her asrın meb’usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicap edip kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki: “Ey felâket, helâket asrının adamı, senin de reyin var. Fikrini beyan et!” Ayakta durup dedim:<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn3"><u>[3]</u></a> …. “Şu istikbal inkilâbâtı içinde en gür sedâ  İslâm’ın sedâsı olacaktır…”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn4"><u>[4]</u></a> Üstad Hazretleri bunu tüm dünyaya haykırıyordu.</p>
<p>Bunu demekle kalmıyor, Allah rızası istikametinde Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) adını güneşin doğup battığı her yere ulaştırmak için bir taraftan “Âlemşümûl Mimari”nin projesi olan Risale-i Nurları yazarken diğer taraftanda bu projenin kodlarını toprağın bağrına atıyordu. Aynı zamanda bambu yetiştiricisi bir bahçıvan gibi aktif sabır içerisinde insan yetiştirmeye çalışıyordu. Çünkü bu projenin stratejik ve statik olarak temellerini atacak ve inşasını yapıp hayata geçirecek bir mühendise ve hizmetçilere ihtiyaç vardı.</p>
<p>O genç mühendis, Erzurum&#8217;un Pasinler ilçesi Korucuk köyünde bir taraftan ebeveynlerinden ders okurken diğer taraftanda ilk mürşidi de diyebileceğimiz Hâce Muhammed Lütfi (Alvarlı Efe) Hazretlerinden istifaza etmektedir. Yaklaşık 28 yılda hemen hemen tüm kitaplarını okuyup vaaz ve sohbetlerini dinledikten sonra Hocaefendi hakkında bende oluşan kanaati de paylaşmak isterim. Katî kanaatim şudur ki: Hocaefendi (M. Fethullah Gülen) bu “Âlemşümûl Mimari”nin &#8216;<strong>stratejik mühendisi</strong>&#8216; ve içinde bulunduğu asrın da &#8216;<strong>gönül sultanı</strong>.&#8217; Yani gerçek anlamda “<strong>SÖZ SAHİBİ</strong>”dir. Burada benimle hemfikir olan dünyanın farklı yerlerinden üç-beş müslüman âlimin tespitlerine de yer vermek istiyorum.</p>
<p>Yeni Ümit ve Hira dergileri tarafından (11 Mayıs 2014) düzenlenen “İçtihad ve Kıyas Sempozyumu”nda konuşan Suudi Arabistan Ümmü’l-Kura Üniversitesi Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Şerif Hatim el-Avni: “Bazen olur ki kişi cüz’i meselelerde yapmış olduğu içtihatlarda muvaffak olabilir ve kendisinde içtihadın tüm mekanizmaları oluşmasa dahi bu konuda “<strong>müceddid”</strong> kabul edilir. Fethullah Gülen Hocaefendi burada külli kaidelere –ki bunlar İslâm&#8217;ın ve bütün bütün bir varlığın temel esaslarıdır. Bu esaslara tam riayet içerisinde tebliğ ve irşatta tecdide muvaffak olmuştur”.</p>
<p>Prof. Dr. Şerif Hatim el-Avni de yapmış olduğu tespitinde Hocaefendi’yi: “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin külli yani kamil manada bir “<strong>müceddidi”</strong> olarak vurguladığı anlaşılmaktadır”.</p>
<p>Yine aynı sempozyumda konuşan Lübnan İnsan-i Cedid Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Basim Hüseyin el-İtani de Hocaefendi’ye hitaben: “kendisini müceddidin haiz olması gerekli olan vasıflarla donanımlı biri olduğunu görüyorum ve onu “<strong>stratejik müceddit</strong>” olarak nitelemekteyim” diyordu.</p>
<p>Görüldüğü gibi Prof. Dr. Basim Hüseyin el-İtani de Hocaefendi’yi “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin “<strong>yenilikci stratejisti</strong>” olarak nitelendirilmektedir.</p>
<p>Aynı sempozyumda tebliğ sunan Ürdün Uluslararası Vasatiyye Platformu Başkanı, Prof. Dr. Mervan el- Fauri de Hocaefendi’nin şahsında hizmet insanları için “Sizler Türkiye’deki  İslâm&#8217;i binanın temel taşlarındansınız, bu büyük binanın yüksek direklerini ikame etmeye çalışanlarsınız. Sizler stratejik mimarlarsınız” diyordu.</p>
<p>Prof. Dr. Mervan el- Fauri’nin konuşmasından ve tespitlerinden de anlaşılacağı gibi Hocaefendi’nin ismini “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin <strong>“stratejik mimarları”</strong> arasında öne çıkarıyordu.</p>
<p>Bir hakkı teslim etme adına yine bu Sempozyumdaki konuşmacılardan biri olan Cezayir  İslâm Âlimleri Birliği Başkanı Prof. Dr. Abdurrezzak Gassum, bu terimi ben mütefekkir, müceddid, büyük üstad, mühendis Fethullah Gülen Hocaefendi’den duydum, evet kendileri bu <strong>“beyaz cihad” </strong>teriminin sahibidir.</p>
<p>İnsanları en güzel şekilde Allah’ın dinine çağırmadaki “<strong>güzel söz</strong>” ve Allah’ın hikmetine ve ümmetin meselelerine râm olmuş “<strong>kalem</strong>”dir. Zannımca böylesi güzel bir sözü ve kalemi tasvir edecek en güzel terim kandan, irinden, nefretten uzak olan <strong>“beyaz cihad” </strong>terimidir, diyordu.</p>
<p>Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi Prof. Dr. Abdurrezzak Gassum da Hocaefendi’yi “Âlemşümûl Medeniyet Projesi”nin mühendisi “<strong>müceddidi</strong>” olarak görüyordu.</p>
<p>Bediüzzaman Hazretleri, asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında;<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn5"><u>[5]</u></a> (miladi 19. Asr) durmuş ve kucağımdaki tohumları dünyanın dört bir yanına saçıyor ve “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır”(Tarihçe-i Hayat,s. 75) buyuruyor.</p>
<p>Bir taraftan bunları söylerken diğer taraftanda kıtalar arasında büyük iklim değişikliklerinin olduğunun da farkındaydı. Bu farklılık güney kutbunda yer yer +50 dereceyi bulurken, kuzey kutbunda -70 dereceye düşmektedir. Sıcaklığın -70 dereceye düştüğü Sibirya steplerinde bu tohumların neşvünema bulması için ılık bir iklime ihtiyaç duyulurken sıcaklığın +50 dereceye yükseldiği güney kutbunda yani Afrika’nın kavruk çölünde bu tohumların yetişebilmesi için nemli bir iklime ihtiyaç duyulmaktadır.</p>
<p>Buzullarda ve çöl ortamında yetişen soğuğa ve sıcağa dayanıklı bir çok bitki örtüsü vardı ancak Üstad Hazretlerin bahsettiği tohumlar dünyanın soğuk bölgelerinde sıcaklığın +4 dereceye ulaşmasıyla hayat bulabilirlerdi. Bu tohumların meyveye durması ve çiçek açması için soğuk bölgelerde +16 dereceye, güney kutbunda ise sıcaklığa bağlı olarak oransal neme ihtiyaç duyulmaktadır. Dünyanın soğuk bölgelerinin iklim ortamını +16 dereceye çıkaracak; sıcak bölgelerinde ise sıcaklığa bağlı olarak oransal nemi sağlayacak; bu şartların her ikisini aynı anda gerçekleştire bilecek sihirli bir iksire ihtiyaç vardı.</p>
<p>İşte o iksirin adı:  <strong>Gözyaşı </strong></p>
<p>Hocaefendi her ikisini birlikte gerçekleştirecek olan o sihirli iksiri daha genç yaşlarında, belki de neşet ettiği aile ortamı itibariyle çocukluk, hatta bebeklik yıllarında keşfetmişti. Kendi kaleme aldığı “gözyaşları” adlı şiirinde şu mısralara yer verecekti. “Ağla gözlerim ağla, ırmaklarda gün dönsün!/ Ağla, vâdiler Nil, dağlar &#8216;Tûr-i Sînâ&#8217; olsun!/ Ağla ki, İbrahim’i saran ateşler sönsün! / Ve yeşeren asâ ile sihirler bozulsun!” Çünkü; Hocaefendi bir vaazında gözyaşının menbaının bu dünyaya ait bir kaynak olmadığını, onun ötelere yani cennet pınarlarına ait olduğunu ifade ediyordu.</p>
<p>Soyadı, Gülen olan bu insan neden sürekli ağlamayı seçti? diye düşünürken önümü bir taraftan milli şairimiz, felâket ve helâket asrının bülbülü Mehmet Akif’in şu mısraları aydınlatırken “Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; / Dili yok kalbimin, ondan ne kadar dertliyim!” Bir yandan da çile şairimiz merhum Necip Fazıl’ın şu sözleri rehberlik ediyordu; “Ağlayın, su yükselsin! / Belki kurtulur gemi. / Anne, seccaden gelsin; / Bize dua et, emi!” Burada her iki şairimizin de vurguladığı dua ve gözyaşı Hocaefendi de gerçek anlamda kurtuluş için bir yaşam tarzı olarak tecessüm etmişti. Anadolu insanı bu manada Hocaefendi’yi “<strong>Gülen</strong>” olarak değilde “<strong>ağlayan</strong>” hoca olarak tanıyordu.</p>
<p>Hocaefendi’nin kendi ifadeleriyle “Hakk rahmetinin insan gözünde damla damla olmasıdır gözyaşları. Dilin, duygunun ve gönlün el ele, yüz yüze birleştiği, iç içe girdiği ânın çiçekleşmesi üzerinde jâledir gözyaşları&#8230; Cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpeler, göz damlalarının yanında toprak kadar aşağı ve değersiz kalır..! Heybet, korku, saygı ve sevgi gibi insanı duygulandıran, gönül tasını yakan ve kalpten sefil arzuları sıyırıp atan, ulvî hislerin çepeçevre ruhu sardığı ânın beyânıdır gözyaşları&#8230;”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn6"><u>[6]</u></a></p>
<p>Hocaefendi’nin gözyaşlarını cennet hûrilerinin kulaklarındaki küpelere benzetmesi de oldukça manidardır. Kadim edebiyat olarak bilinen, Divan Edebiyatında “gözyaşı” nisan yağmuruna benzetilmiş ve hûrilerin kulaklarına küpe olarak takılacak incilerin bu ayda oluştuğu tasvir edilmiştir. Rivayet odur ki nisan ayının 16’sında istiridye ve midyeler su üzerine çıkıp Allah’a dua edercesine kabuklarını el gibi açarlarmış. Açık ağızlarından karınlarına düşen yağmur damlası tuzlu suda yaşayan bu canlıya ıstırap vermeye başlayınca, bu sancıdan kurtulmak için bir sıvı salgılayarak onu koza gibi örermiş. Bu sıvılar zamanla katılaşarak inciyi oluştururmuş. Bu bağlamda Fuzûlî merhum çile çekmeden, gözyaşı dökmeden bu dünyada insanın “<strong>sızıntı</strong>”dan “<strong>çağlayan</strong>”a ulaşamayacağını ebr-i nisan&#8217;ı (nisan bulutlarını) misal göstererek dile getirir ve muhataplarına şöyle seslenir. Fuzûlî dehrden kâm almak olmaz olmadan giryân / Sadef su almayınca ebr-i nîsandan güher vermez. (Ey Fuzûlî, ağlamadan bu devranda saâdete erişmek mümkün değildir / Zira sedef de nisan bulutundan su almayınca inci vermez.) Bu beyitten de anlaşılacağı gibi Divan Edebiyatı şairlerinin irfan ufkuna göre inciler aşığın gözyaşlarıdır. Bakî  merhum bunu şu mısralarıyla dile getirmiştir; Bu bâzâr içre düşmez dâne-i eşküm gibi gevher / Gel ey cân riştesi şimden girü dürr-i Aden den geç! (Bu pazarda gözyaşlarımın tanesi gibi bir inci bulunmaz / Ey can ipliği gibi olan sevgili, gel bundan böyle Aden incisinden geç!)</p>
<p>Yer altı dünyasınının ünlülerinden -:) olan Nâfi merhumda bu durumu şöyle ifade etmiştir. Biri ağlamayınca biri gülmez âdet-i cârî / Zemînin rûyi gülmez ebr-i nîsân olmasa giryân. Günümüz Türkçesiyle söyleyecek olursak: Eskiden beri bilindiği üzere biri ağlamayınca, biri gülmez. Nisan bulutları ağlamasa, yeryüzü gülemez. Eğer Hocaefendi’nin gözyaşları olmasaydı, Bediüzzaman’ın ekmiş olduğu tohumlar da insanlık aleminde çiçek açmakta zorlanacaktı.</p>
<p>Hocaefendi yine bir çok konuşmasında, Anadolu erenlerinden olan Yunus’un şu mısralarına yer vermekteydi. “Sular gibi çağlasan / Eyyûb gibi ağlasan / Ciğergâhı dağlasan / ahvalini sormaz mı?”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn7"><u>[7]</u></a> Hocaefendi, bu ağlamaların karşılıksız kalmayacağını, Nebilerin ve Salihlerin hayatlarından çok iyi biliyordu.</p>
<p>Yine bir vaazında, Doktor İkbal’in Lahor meydanındaki hutbesinde Osmanlının  İslâm&#8217;a katkısından ve zaferinden bahsederken şu ifadelere yer veriyor: “Herkes hesapta; kendisine bir şey soruluyor. Bana orada Hazreti Rasûl-i Zîşân tarafından, “Doktor İkbal, bana ne getirdin!” denilirse şayet, derim ki Efendim, bir kâse içinde Sana Senin yolunda dökülen kanları takdim ediyorum. Bunu, cihanlara değiştirmem!” Hocaefendi aynı hutbesinde, Doktor İkbal’in şehit kanına karşılık günahlarına ağlamış insanların gözyaşlarını daha değerli buluyor ve eğer bana böyle bir fırsat verilirse “elimdeki o kâse ile gözyaşlarını arz eder ve derdim ki “Yâ Rasûlallah, Sana bir hediye ile gelemedim, mazur gör!.. Ama Senin için dökülen gözyaşlarıyla geldim!” diyordu.</p>
<p>Gözyaşı her zaman değerli olmuştur. Bir damla gözyaşı bazen milyonlarca sayfa kitaptan ve sözden daha etkilidir. Bir damlası cehennemin ateşini söndürebilecek güçtedir ve bir damlası firavunları ve ordularını devirecek kuvvettedir.</p>
<p>Gözyaşı tarihin her döneminde sevinç yada hüzün için çağlamıştır. Amasya Arkeoloji Müzesini gezerken oradaki rehber anlatmıştı ve bunu ilk kez duymuştum: “Değişik dönemlere ait farklı boyutlarda gözyaşı şişeleri vardı. Rivayet odur ki ölenin ardından ağlayanlar gözyaşlarını şişelere doldurur ve ölüyle beraber bir vefa göstergesi olarak toprağa gömerlermiş. Herkesin üzüntüsü gözyaşı şişesinin büyüklüğüne göre değişmekteymiş. O dönemlerde hasretlik çeken sevgililer özleminin boyutuna göre gözyaşlarını biriktirdikleri şişeleri birbirlerine verirlermiş.”</p>
<p>Gözyaşı, bir yandan zamanı bükerken diğer yandan mekanı ve sineyi genişletir, mesafeyi de kısaltırmış. Bundan olsa gerek Hazreti Âdem aleyhisselamın ve Havva annemizin gözyaşları, Adem babamızı ve Havva annemizi dünyada birbirine ve sonrasında da tekrar cennete kavuşturmuştur.</p>
<p>Gözyaşı, Hazreti Yunus (as) için denizde bir tahte’l-bahir (denizaltı) necat olurken çölde Hazreti İsmail (as) ve Hacer annemiz için zemzem olarak fışkırmıştır.</p>
<p>Hazreti Nuh (as)&#8217;ın gözyaşları zalimler için tufan, kendi kavmi için necat olurken diğer tarafta Hazreti İbrahim için berden selam olmuş ve göklere yükselen ateşin alevlerini cennet bahçelerine çevirmiştir.</p>
<p>Gözyaşı, bir taraftan Hazreti Yakup aleyhisselamı, iffet abidesi Hazreti Yusuf aleyhisselam ile fiili olarak kavuştururken aynı gözyaşı ikinci Yusuf diyebileceğimiz aynı edebin iffet abidesi Süleyman ibn-i Yesar’ı asırlar sonra Kabe’de ay ve güneşin karşılaşması gibi Hazreti Yusuf aleyhisselam ile buluşturmuştur.</p>
<p>Gözyaşı, Hazret-i Eyyüb (as) için bir zikir, bir şifa, bir sabır taşı olurken bir diğer taraftan İsa Nebi’nin nefesi gibi cansız cesetlere âb-ı hayat olmuştur.</p>
<p>Hazreti Musa (as)’ın gecelerin koynuna akıttığı gözyaşı yerde Kızıl Denizi yararken âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendiler efendisi iki cihan serveri Hazreti Muhammed (sav)’in insanlık için yerin bağrına akıttığı gözyaşı gökte Ay’ı ikiye ayırmıştır.</p>
<p>Hazreti Meryem Annemizin gözyaşları kundaktaki çocuğu (Hz. İsa) dile gelip iffet için zırh olurken paklardan pak olan Hazreti Aişe Validemizin gözyaşları ayet ayet olup semaları titretmişti.</p>
<p>Hazreti Ebu Bekir efendimizin gözyaşı hirada Efendimize çelikten kalkan olurken asırlar sonra merhum Hacı Kemal&#8217;in gözyaşları demir perdeyi eriten bir iksir olmuştur.</p>
<p>Üstad Hazretlerinin ve talebelerinin gözyaşları, küfür için kalkan, iman için nüve olurken Hocaefendi ve arkadaşlarının gözyaşları güneşin doğup battığı her yerde, nüveyi hüveye kavuşturmak için ab-ı hayat olmuştur.</p>
<p>Genç mühendis artık eğitimini tamamlamış ve icazetini almıştır. Üstadın hazırlamış olduğu projenin tüm detaylarına vakıftır. Üstad hazretlerinin analar diyarı mümbit Anadolu insanlarının sinesine atmış olduğu tohumlar bir ana şefkatinde ki Anadolu erenlerinin rahmet ikliminde kısa sürede neşvünema bulmuştur. Filizlenen bu tohumların fidan olması ve meyveye durması için artık zaman gelmiştir. “Mimarisi Muhammedî” olan bu projeyi hayata geçirmek için o genç mühendis (Hocaefendi) kolları sıvar. Allahın izniyle kısa bir süre içerisinde Anadolu’nun dört bir yanında rengarenk çiçekler açmaya başlar. Üstad Hazretlerinin dünyanın dört bir yanına atmış olduğu diğer tohumlarında neşvünema bulması yani Anadoluyu saran bu Muhammedî kokunun tüm dünyaya ulaşması için başta insan kaynağı olmak üzere maddi ve manevi bir kısım hazırlıklar yapılması gerekmektedir.</p>
<p>Anadolunun civanmert insanlarından bu kaynak sağlanmıştır. Zemin etüdünü tamamlayan ve statiğini sağlama alan genç mühendis, harcını hazırlamak ve temelleri atmak için kendi stratejisi içerisinde birleştirdiği kumunu ve çimentosunu gözyaşlarıyla karmaktadır.</p>
<p>Maddi olarak hazırlığını yapmış olan <strong>stratejik mühendis</strong>, bu çiçeklerin hayatını devam ettirmesi için ışık, su ve havanın da son derece önemli olduğunun farkındadır. Bunun için Türkiye başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında ışık evleri açıyor ve o evlere Anadolunun irfan havasını soluklamış insanlardan oluşan başta Kur’an, Sünnet ve mimarın külliyatı; yani Risale-i Nurlar olmak üzere ehli sünnet çizgisinde olan  İslâm&#8217;ın pak pınarlarından ab-ı hayat yudumlayan şakirtler yerleştiriyordu. Çünkü Bediüzzaman’ın ekmiş olduğu tohumlar toprağın altında kuluçka döneminde korunaklıydı ancak toprağın dışında onları bekleyen hayatın çetin şartları vardı ve bunun için bu ışık evler hazırlanmalıydı.</p>
<p>Hocaefendi’nin yıllarca akan gözyaşları artık meyveye durmuş ve yeni bir dünya kuruluyordu. Bu yeni dünyanın bestesi tüm dillerde ve gönüllerde birlikte söyleniyordu: “Gördüm nurlu geleceği rüyamda bir gece / Işıklar yağıyordu her yer sessizce / Âhenkle işleyen saat gibiydi / Bir bir silinip gitmişti karanlık geceler… / Her taraf gökler gibi pırıl pırıl / Yeni bir dünya kuruyorlardı … / Sevgi dili Türkçeyle buluşuyoruz / Hep birlikte yeni bir dünya kuruyoruz.”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn8"><u>[8]</u></a></p>
<p>Bu şarkı gökkuşağı gibi rengarenk yedi kıtada, yediden yetmişe dokunduğu her kalbe hayat oluyor, bir taraftan Afrika’nın çölünü nemlendirirken diğer bir yandan da Sibirya buzullarını eritiyordu. Hem Sibirya’nın buzullarında neşvünema bulan hem de Afrika’nın çölünde yeşeren o tohumlara bizâtihi şahitlik ettim.</p>
<p>Siz belkide bunların yüzlerce, binlercesine şahit olmuşsunuzdur ancak dilim döndüğünce sizlerle iki örnek paylaşmak istiyorum.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Sibirya taraflarından gelen bir gençle uzun yıllar aynı ortamda bulunma fırsatım olmuştu. Bu gencin hikayesi hatırımda kaldığı kadar şu şekildeydi; Üniversite okumak için Rusya’nın kuzeyindeki soğuk bir ülkeden gelecekti. Geleceği ülkedeki arkadaşlar bulunduğumuz ülkedeki arkadaşları telefonda arar ve bu gencin karşılanması için bindiği uçağın iniş saatini verirler (o zamanlar cep telefonları çok yaygın değildi.) Arkadaşlar bu delikanlıyı karşılamak için sabahın erken saatinde havaalanına giderler. Uçak iner ve havaalanından yolcular çıkmaya başlar. Arkadaşlar, nasıl olsa o bizi (Türk olduğumuz için) tanır diye ismini yazarak beklemek istemezler.</p>
<p>Genç, yolcular arasında çıkar ve bir köşede beklemeye başlar, abiler gelip beni burada bulurlar diye. Arkadaşlarında gözü hala içerden gelecek yolcularda. Son yolcu da çıkar ve bekledikleri gençle buluşamazlar. Ama ilerde bir köşede bekleyen yer yer de arkadaşlara doğru bakan bir delikanlı vardır. Arkadaşlar o delikanlıya doğru ilerlerler ve ismini sorarlar. İsmini söyleyince aradıkları delikanlıyı bulmuş olurlar. Delikanlıya sorarlar: “sen ilk çıkanlardan birisiydin ve geçtin oraya beklemeye başladın. Yer yer de bize doğru bakıyordun, neden yanımıza gelmedin? bunca zaman burda boşa beklememiş olduk” derler. Delikanlı “Ben sizin Türk olduğunuzu anladım, bir ara yanınıza gelmek istedim ama bizim abiler olduğunuzdan emin olamadım. Onun için burada beklemeye karar verdim” der. Arkadaşlar sorar: “bak burda bizden başka Türk yok, senin bunu anlamış olman gerekirdi”. Delikanlının cevabı tarihe not düşer. “Evet, sizin Türk olduğunuzu anlamıştım ama elleriniz cebinizdeydi. Ben düşündüm, bunlar bizim abilerimiz olsaydı elleri ceplerinde olmazdı. Çünkü ben bizim abileri hiç bir zaman elleri cebinde görmedim” der. Arkadaşlar mahçup bir ses tonuyla: “sabahın erken saatleri olduğu için hava soğuk ve ellerimiz üşüdüğünden dolayı cebimize sokmuştuk” derler.</p>
<p>Ama delikanlıyı ikna edemezler. Çünkü bu delikanlı Kuzey Rusya’dan geliyordu ve orası daha soğuktu. Onca soğuğa rağmen abilerinin, hocalarının ellerini cebinde görmemişti.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Sıcak bir yaz gününde yolum Afrika’ya düşmüştü, on günlük gezi boyunca beş farklı ülkeye uğradım. Her gittiğim yerde birbirinden ilginç onlarca olaya şahitlik ettim. Bazen ağladım, bazen güldüm! Orada Türk okullarını ziyaret etme fırsatım da olmuştu, hatta en son uğradığım ülkede bir okulun öğrenci yurdunun misafirhanesinde kalmıştım. Kaldığım o iki gün içinde oranın yerli öğrencileriyle tanışma imkanım olmuştu. O ülkede ezan günde altı kez okunuyordu. İlk defa böyle bir şeye şahitlik ediyordum. Gecenin bir yarısında yatsı ile sabah ezanı arasında okunan altıncı ezanın teheccüd namazı ezanı olduğunu öğrendim. Kaldığımız misafirhane yurdundaki öğrenciler gece teheccüd namazı için kalkıyor ve cemaatle teheccüdlerini kılıyorlardı. Bulunduğum süre içerisinde o gençlerle tanışma imkanım olmuştu. Bir kısmıyla azda olsa samimiyetimiz gelişmişti. Yurtlarının önünde kumdan bir saha vardı ve bu öğrenciler o kum sahada ayakkabısız futbol oynuyorlardı.</p>
<p>Yurdun ön giriş kısmında betonla yapılmış küçük bir alan ve bir kaç da merdiven basamağı vardı. O merdivenlerden aşağı adım attığınızda kumlara basıyor, hatta ayakkabılarınızın içine kum girdiğini hissediyorsunuz. Her taraf kumlarla dolu olduğu için artık ayakkabıları silme ihtiyacı bile duymaz olmuştum. Çünkü ayakkabıların rengi bile artık kum rengi olmuştu. Ancak seyahatın sonuna gelmiştim. Yurtta kalan öğrencilerle vedalaşmak ve resim çektirmek için yurdun önündeki o beton alana geçtik, etrafımda tanıştığım o öğrenciler vardı. Biz tam resim için poz verecektik ki kendi aralarında yerel dilde bir şeyler konuşan sağımdaki ve solumdaki iki öğrenci aynı anda yere eğildiler. Resim karesinde temiz çıkması için biri sağ ayakkabımın tozunu silerken, bir diğeri sol ayakkabımın tozunu siliyordu. Ellerinde bir bez veya peçete yoktu, avuç içleriyle siliyorlardı. Bir anda şok olmuştum, aniden eğildim ve kollarından tutarak onları kaldırmaya çalışırken gözyaşlarımın sıcak kuma düştüğünü ve kumu ıslattığını fark ettim.</p>
<p>O zaman şunu bir kez daha anlamıştım ki muhterem Hocaefendi’nin yıllarca çağlayarak akan gözyaşları Afrika’nın o kavruk toprağını nemlendirmişti ve Üstad hazretlerinin miladi 19. asrın minaresinin başından dünyanın dört bir yanına saçtığı tohumlar neşvünema bulmuş, hatta meyveye durmuştu. Tekrar hatırlayacak olursak Üstad hazretleri o gün muhataplarına hitap ederken nasıl seslenmişti: “Ey muhataplarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın (yani on üçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum; sûreten medenî ve dinde lâkayt ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camie dâvet ediyorum. İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!”<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn9"><u>[9]</u></a></p>
<p>Üstad hazretleri kendine itiraz mahiyetinde sorulan başka bir soruya cevap verirken de yine miladi 19. asrın minaresinin başından dünyanın dört bir yanına ektiği tohumlara hitap ediyor ve gelecekte neşvünema bulacak olan o çiçekleri şu ifadeleriyle müjdeliyordu:</p>
<p><strong>Sual:</strong> İfrat ediyorsun, hayali hakikat gösteriyorsun. Bizi de teçhil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak.</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte, ben de sizinle konuşmayacağım. Şu tarafa dönüyorum; müstakbeldeki insanlarla konuşacağım: “Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tâhir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler ve saireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız,<em> Sadakte</em> deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler.</p>
<p>Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizinle konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezartaşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz, bizi çağırınız. Mezarımızdan هَنِيئًا لَكُمْ(Ne Mutlu Size) sadâsını işiteceksiniz”.<a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftn10"><u>[10]</u></a></p>
<p>Makalenin başlığından da anlaşılacağı gibi (Felâket ve Helâket Asrının Mimarı, Mühendisi ve Gözyaşı) iki farklı konuyu tek bir makalede toparlamaya çalıştım. Çünkü bu mimarinin ilk başta hayata geçirilebilmesi ve sonrasında da devamı için ızdırap ve gözyaşı olmazsa olmazıdır. Tüm bu nedenlerden dolayı bu iki konuyu tek bir çalışmada toparlamayı hedefledim, umarım okurlarımızı çok yormamışızdır.</p>
<p><strong>Elhasıl,</strong> nisan yağmuru tanesi istiridyenin karnında, denizin dibinde zamanla nasıl inciye dönüşüyorsa; felâket ve helâket asrının mimarı olan Bediüzzaman Hazretlerinin, ızdırap sâdrının gönül bahçesinden dünyanın dört bir yanına, insanlığın bağrına serpmiş olduğu fikir tohumları; ‘Âlemşümûl Mimari’nin stratejik mühendisi ve içinde bulunduğu asrın gerçek anlamda “<strong>SÖZ SAHİBİ</strong>” olan Hocaefendi’nin ızdırar ve sabırla gecelerin sinesine akıttığı gözyaşları neticesinde ilk başlarda ’<strong>sızıntı</strong>’ya, zaman içerisinde de ‘<strong>çağlayan</strong>’a dönüşmüş ve dünyanın dört bir yanında, her bir kıtasında farklı renkte ve güzellikte bir<strong>İnci</strong>, zemininde bereketiyle adeta harman olmuş.</p>
<p><strong>Kaynakça: </strong></p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref1"><u>[1]</u></a><a href="http://www.herkul.org/tag/hendek" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.herkul.org/tag/hendek</u></a> -10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref2"><u>[2]</u></a> <a href="http://www.fikih.info/bediuzzamanin-soru-sormamasi-ne-anlama-geliyor" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.fikih.info/bediuzzamanin-soru-sormamasi-ne-anlama-geliyor</u></a> &#8211; 10.28.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref3"><u>[3]</u></a> <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/117%20-%2010.28.2019" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/117 </u></a>-10.28.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref4"><u>[4]</u></a> <a href="http://hikmet.net/su-istikbal-inkilabati-icinde-en-gur-seda-islamin-sedasi-olacaktir-sozunu-nasil-anlamaliyiz" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://hikmet.net/su-istikbal-inkilabati-icinde-en-gur-seda-islamin-sedasi-olacaktir-sozunu-nasil-anlamaliyiz</u></a> &#8211; 10.28.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref5"><u>[5]</u></a> <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/munazarat/ifade-i-meram-ve-uzunca-bir-mazeret/89" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/munazarat/ifade-i-meram-ve-uzunca-bir-mazeret/89</u></a> &#8211; 10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref6"><u>[6]</u></a><a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari</u></a> &#8211; 10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref7"><u>[7]</u></a> <a href="https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>https://fgulen.com/tr/fethullah-gulenin-butun-eserleri/cag-ve-nesil-serisi/fethullah-gulen-cag-ve-nesil/10728-fethullah-gulen-gozyaslari</u></a> &#8211; 10.30.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref8"><u>[8]</u></a> <a href="https://www.egitimhane.com/11-uluslararasi-turkce-olimpiyatlari-k155674-15.html" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>https://www.egitimhane.com/11-uluslararasi-turkce-olimpiyatlari-k155674-15.html</u></a> &#8211; 10.29.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref9"><u>[9]</u></a> <a href="http://www.erisale.com/?locale=tr&amp;bookId=14&amp;pageNo=111#content.tr.14.111" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.erisale.com/?locale=tr&amp;bookId=14&amp;pageNo=111#content.tr.14.111</u></a> &#8211; 10.30.2019</p>
<p><a href="https://www.patreon.com/posts/felaket-ve-ve-33543434/edit#_ftnref10"><u>[10]</u></a> <a href="http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/75" target="_blank" rel="nofollow noopener"><u>http://www.risaleinurenstitusu.org/kulliyat/tarihce-i-hayat/birinci-kisim-ilk-hayati/75</u></a> &#8211; 10.30.2019</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/alemsumul-bir-medeniyet-projesi/">Âlemşümûl Bir Medeniyet Projesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Okul Adam&#8217; anısına&#8230; Yurt Dışında Bir Okul Açma Serüveni</title>
		<link>https://hizmetten.com/okul-adam-anisina-yurt-disinda-bir-okul-acma-seruveni/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Jan 2022 17:59:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Mehmet SAYIN]]></category>
		<category><![CDATA[haci kemal erimez]]></category>
		<category><![CDATA[Okul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=23966</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dr. Mehmet SAYIN Amerika&#8217;daki altı aylık eğitim programımı tamamladıktan sonra geri döndüğüm ülkenin en büyük ikinci şehrinde bir okul açmak için görevlendirilmiştim. Gittiğim şehirde bir dil merkezi vardı. Okulun resmî&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/okul-adam-anisina-yurt-disinda-bir-okul-acma-seruveni/">&#8216;Okul Adam&#8217; anısına&#8230; Yurt Dışında Bir Okul Açma Serüveni</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dr. Mehmet SAYIN</strong></p>
<p>Amerika&#8217;daki altı aylık eğitim programımı tamamladıktan sonra geri döndüğüm ülkenin en büyük ikinci şehrinde bir okul açmak için görevlendirilmiştim. Gittiğim şehirde bir dil merkezi vardı. Okulun resmî işlemlerini yürütebilmek için dil merkezinde idareci olarak göreve başladım. İlk yaptığımız işlerden birisi şehrin millî eğitim müdürlüğüyle temasa geçmek oldu. Müdürlük görevini bir hanımefendi yürütüyordu. Görüşme esnasında hanımefendiye okul açma niyetimizi ilettik. Bu konuda birlikte çalışmak istediğimizi ifade ederek bize danışmanlık yapmasını teklif ettik. Hanımefendi; “Bunu bir süre düşüneyim size bilgi veririm.” dedi. Biz de müsaade isteyip ayrıldık. Bir hafta sonra hanımefendi; “Bu konuda ben size danışmanlık yapmak isterim ancak vali bey burada okul açmanıza sıcak bakmıyor. Bu nedenle şu an burada okul açmanız mümkün görünmüyor.” dedi. Tanışmak ve okul meselesini görüşmek için mektup yazarak vali beyden üç kez randevu istedik. Vali bey mektubun ikisine olumsuz cevap verirken üçüncü mektuba olumlu cevap verdi. Lakin randevu günü makamına gittiğimizde nedense bizimle görüşmek istemedi ve kapısından geri döndük. Bunun üzerine dil okulunu geliştirme ve genişletme kararı aldık. Şehrin en merkezi yerinde, valiliğin tam karşısında yeni bir bina kiraladık ve programa bilgisayar kursu ilave ettik. Camlarımız açıldığında neredeyse vali beyle karşılıklı selamlaşacak kadar yakın olmuştuk. Yeni dil merkezi şehrin prestijli bir yerindeydi ve sadece tabelası ile çok ciddi kursiyer çekti. Her yaştan insan bilgisayar programları ve dil öğrenmek için akın akın geliyorlardı. Artık o bina bize yetmez olmuştu. Merkez ofisi ve kayıt kabulü orada devam ettirmek şartıyla şehrin başka bir yerinde derslikler için daha geniş bir bina kiralamaya kadar verdik. Milli eğitim müdiresi hanımefendiye de derslikler için daha geniş bir bina aradığımızı, hatta ellerinde kullanmadıkları okul binası varsa onlardan birisini bile kiralayabileceğimizi söyledik. Müdire hanımefendi, ellerinde böyle bir bina olmadığını fakat yeni bir gelişme olursa bizi bilgilendireceğini söyledi. Bu şekilde bir süre bina aradık lakin uygun bir bina bulamadık. Araba kullanmayı Amerika’da otomatik vitesle öğrenmem nedeniyle ehliyetim olmasına rağmen manuel araba kullanmayı bilmiyordum. Bu problemi çözebilmek için bir ehliyet kursuna kayıt oldum. Haftanın belli günleri manuel arabalarla pratik yapacaktım. Yanıma orada üniversite okuyan öğrenci arkadaşlardan birisini de alarak kursa gittim. Kayıt olduğum kurstan bir eğitmen bizi kullanılmayan eski bir uçak fabrikasının uçuş pistine götürdü. Burada bana ders vermeye başladı. Birkaç saat zaman geçirdikten sonra piste yakın ,çok görkemli, son zamanlarda yapıldığı her halinden belli olan beş katlı, tam okul olacak bir bina gözümüze ilişti. Kurs bitince sürücüye bizi o binaya götürmesini söyledik. Adam “Oraya gidelim ama eğer randevunuz yoksa o binanın içine elimizi kolumuzu sallayarak girip gezemeyiz, güvenlik bizi içeri almaz; orası bölge mahkemesi.” dedi. “Olsun, binaya giremesek de en azından bahçesinde arabayla bir tur atıp çıkarız.” dedik. Beyefendi bizi binaya götürdü ancak adamın dediği gibi randevumuz olmadığı için güvenlik bizi içeri almadı. Binanın yakınına geldiğimizde gerçekten bir okul için dizayn edilmiş olduğunu gördük. Bina yepyeni ve her tarafı pırıl pırıldı. Bu binanın bizim olması için içimizden duamızı ettik ve oradan ayrıldık. Bina arayışlarımızı devam ettiriyorduk.</p>
<p>Bu olayın üstünden bir hafta geçmemişti ki bir gün millî eğitim müdiresi hanımefendi aradı ve “Müdür bey sizin işinize yarayacak bir bina buldum. Eğer mesai çıkışı müsaitseniz binanın sahibini arayayım gidip bugün binayı görelim.” dedi. “Tamam.” dedik. Mesai çıkışı millî eğitim müdürlüğünde buluştuk ve müdire hanımın arabasıyla gittik. Vara vara vardık ki bizim bir hafta önce bahçesinden döndüğümüz bina. Binaya yaklaşınca müdire hanımefendiye, “Biz geçen hafta bu binaya geldik ancak burası bölge mahkemesiymiş burayı bize vermezler.” dedik. Müdire hanımefendi gülümsedi; “Evet, doğru söylüyorsunuz burada bölge mahkemesi var; ancak mahkeme bir ay içinde buradan kendi binasına taşınıyor. Bu bina ise özel bir üniversitenin fakültesi için yapılmış bir bina. Yani bina devletin değil üniversitenin ve rektörlük tarafından kiraya çıkarıldı. Şu an üniversite yeterince öğrenci bulamadığı için üç beş yıllığına tüm binayı kiraya vermek istiyor. Bizi rektör bey karşılayacak; siz burada ne yapmak istediğinizi rektör beye anlatın” dedi. Rektör bey bizi karşıladı ve binayı gezdirdi. Burada ne yapmak istediğimizi anlattık. Rektör bey “Tamam fakat binanın beşinci katı üniversitenin misafirhanesi olarak dizayn edildi ve ben eşimle birlikte orada kalıyorum. Ayrıca kendim için de şehir merkezinde yeni bir konut yaptırıyorum.<br />
O konut tamamlanana kadar burada kalmak istiyorum; lakin onun tamamlanması birkaç yıl alabilir.” dedi. Biz de “Bina zaten yeterince büyük, hatta dördüncü katını da biz misafirhane olarak dizayn etmeyi düşünüyoruz. Hiç problem değil komşu oluruz. Sizin burada olmanız bizim için daha iyi olur. Bir şeyler danışmak istediğimizde bize hamilik edersiniz.” dedik ve birkaç hafta içinde anlaşmayı yapıp tüm binayı kiraladık. Bu sürede mahkeme de oradan taşındı ve binanın anahtarını bize teslim ettiler.</p>
<p>Bu arada çok sürpriz bir gelişme oldu. Vali bey bir parti kurarak mevcut iktidara karşı seçim hazırlıklarına başladı ve şehirden ayrılarak başkente taşındı. Yerine o zaman bizim yaşlarda daha geç bir vali atandı. Yeni vali geldikten sonra bir demet çiçek yaptırarak vali beye hem hoş geldiniz demek hem de kendimizi tanıtmak için randevu bile istemeden direkt makamına ziyarete gittik. Vali beyin sekreterine kendimizi tanıttık ve görüşmek istediğimizi ilettik. Sekreter hanım içeri girdi ve durumu vali beye iletti. Vali bey “Buyursun gelsinler.” demiş. Elimizde çiçeklerle makam odasına girdik. Vali bey bizi ayakta karşıladı. “Çiçek bayana getirilir ama ben sizin çiçeklerinizi kabul ediyorum.” dedi ve alıp masasına koydu. Oranın kültürüne göre bu tür ziyaretlerde bayanlara çiçek, makam sahibi erkek olunca da ona uygun bir hediye takdim edilirmiş. Vali bey, “Şehrimde sizin gibi güzel insanların olması beni çok mutlu etti.” diyerek bir yakınını kucaklar gibi boynuma sarıldı. Bir süre sohbet ettik ve yaptığımız faaliyetleri anlattık. Tekrar görüşmek üzere müsaade isteyip ayrıldık. Yeni valinin bu şekilde sıcak davranması okul açma konusunda bizi yeniden ümitlendirdi. Millî eğitim müdiresi hanımefendiyi yeniden ziyaret ettik ve okul açmak için yeni valilin fırsat olduğunu söyledik. Hanımefendi “Tamam birkaç gün bekleyin ben vali beye durumu ileteyim.” dedi. Birkaç gün sonra hanımefendi “Vali bey teklifinize sıcak bakıyor.” dedi.</p>
<p>Evet, binayı dil merkezi için kiralamıştık ama bina okul olmak için son derece müsaitti. Ancak maddi imkânlarımız okul açmak için yeterli değildi. Tüm imkânlarımızı ortaya koyduktan sonra her ay için artı beş bin dolara ihtiyacımız vardı. Eğitim kurumlarının şirket merkeziyle görüştük ancak “Aylık böyle bir para ayırmamız mümkün değil.” dediler. Biz de “Allah Kerim” diyerek beklemeye başladık. Binayı kiralayalı bir ay olmuştu ki Naci Tosun abi ziyaretimize geldi. Naci abi her yıl yaptığı gibi yine bir Orta Asya turuna çıkmıştı ve Türkiye’ye dönmeden önce en son bizim bulunduğumuz şehre, bizleri ziyarete gelmişti. Muhabbet esnasında “Burada iyi bir potansiyel var okul açmak istiyoruz ama bunun için yeterli kaynağımız yok. Eğer aylık beş bin dolar kadar takviye paramız olsa burada bir okul açabiliriz. Hatta şu an okul olabilecek bir de bina kiraladık.” dedik. Naci abi, “Hocam ben Türkiye’den Orta Asya ziyaretine çıkarken bir grup arkadaşlar “Abi size beş bin dolar versek bunu Orta Asya’da ihtiyaç olan bir okula verebilir misiniz? Bu paranın devamını da her ay göndermek istiyoruz.” demişti. Bu turda Orta Asya&#8217;da beş ülke gezdim, onlarca şehre uğradım ama o para hâlâ yanımda. Burası da ziyaret ettiğim son ülke ve siz de son şehirsiniz. Size bu parayı ve her ay devamını da gönderecek arkadaşların telefonunu vereyim. Onlara söylerim size aylık beş bin dolar göndersinler, okulu açın.” dedi. Bu heyecanla Naci abiye hemen kiraladığımız binayı gezdirdik. Naci abi binayı çok beğendi ve “Keşke imkân olsa da ilerisi için bu binayı satın alsanız.” dedi. Selim bir kalple duada bulundu ve oradan ayılıp Türkiye’ye döndü.</p>
<p>Bu gelişmeden sonra eğitim kurumlarının şirket merkezindeki yetkililere durumu anlattık ve okul açabileceğimizi söyledik. Onlar da çok mutlu oldular, ancak yeni bir okul açılabilmesi için Hocaefendi&#8217;nin görevlendirdiği bir heyetten izin alınması gerektiğini söylediler. Sebep olarak da, Hocaefendi “Bir süreliğine yeni okul açılmasın. Var olan okulların standartları iyileştirilsin. Yurt dışına gidecek yeterli sayıda öğretmen bulunmakta zorluk çekiliyor. Ancak bu karara rağmen yeni okul açılması elzem olan yerler olursa onlar durumu bir mektupla ilgili arkadaşlara değerlendirmeleri için bildirsinler.” diye buyurmuş. Yönetim kurulu başkanı hocamız da “Burada bir okulun açılması için bizden ziyade yereldeki insanların talepte bulunması uygun olur.” dedi. Yani bölge millî eğitim müdürlüğü burada bir okul açılmasına ihtiyaç var diye bir mektup yazabilirse yetkili mercilerin bu teklife sıcak bakacağını söyledi. Bu karardan sonra millî eğitim müdiresi hanımefendiyi ziyaret ettik ve durumu anlattık. O yıllarda ülkede enerji problemi vardı ve sık sık elektrikler kesiliyordu. O günkü ziyaretimizde de binada elektrikler yoktu ve müdire hanımın odası soğuktu. Hanımefendi üzerinde pardösü elleri cebinde oturuyordu. Durumu anlattıktan sonra mektup yazması için talebimizi ilettiğimizde; hanımefendi “Müdür bey siz benden mektup yazmamı istiyorsunuz ama şu an mektup yazacak durumda değiliz. Gördüğünüz gibi elektriklerimiz yok ve bilgisayarlar çalışmıyor. Bu soğukta benim de elim kalem tutacak durumda değil, siz ne istiyorsanız yazın ben imzalayayım.” dedi.<br />
Biz de “Acelesi yok elektrikler ne zaman gelirse o zaman yazabilirsiniz.” deyip müsaade istedik ve ayrıldık. O gün saat gece 11:00’e geliyordu bir anda telefon çaldı. Millî eğitim müdür yardımcısı beyefendi arıyordu ve “Müdür bey ev adresinizi söyleyebilir misiniz? Sizi ziyaret etmek istiyorum.” dedi. “Eğer acil bir şey yoksa yarın iş yerinde görüşelim, gecenin bu saatinde buraya kadar zahmet etmeyin.” dedim. “Yok, zahmet olmaz! Geç de olsa sizi görmek istiyorum.” dedi. Ev adresimizi verdik ve çıkıp apartmanın girişinde karşıladık. Bize bir zarf verdi “Umarım bu mektup işinizi görür.” dedi ve vedalaşıp ayrıldı. Eve çıkıp, zarfı açıp mektubu okuduk. Çok güzel, nezaketli bir dille mektup yazmışlar ve mektubu “Şehrimizde bir okul açılmasını istiyoruz.” diye bitirmişler.</p>
<p>Bu mektubu şirket merkezine ilettik ve şirket merkezi de gerekli yerlerle görüştükten sonra okul açılmasına müsaade edildiğini, resmiyetin sağlanması ve gerekli izinlerin alınması için girişimde bulunabileceğimizi söylediler. Milli eğitim müdiresi hanımefendiyi tekrar ziyaret ettik ve “Okulun açılması için izin geldi. Sizin de müsaadenizle okulu açma işlemlerine başlayabiliriz. Bunun için ne yapılması gerekiyorsa bizi yönlendirmesini talep ediyoruz.” dedik. Müdire hanım, “Tamam, size yardımcı olayım ancak yeni valiyle birlikte şehirdeki bir kısım müdürler de değişecek zannedersem; ben de bu değişecekler arasında olabilirim.” dedi.</p>
<p>Hanımefendinin dediği gibi kısa süre sonra emekliye sevk edildi ve yerine müdür yardımcılarından bir beyefendi atandı. Beyefendi de bizi yakından tanıyan bir isimdi. Makamına oturunca onu ziyaret ettik ve okul açma konusunda gelinen noktayı anlattık. O da “Eğer anlattığınız gibi vali bey tamam diyorsa problem yok.” dedi. Biz de birkaç hafta sonra vali beyi yeni taşındığımız dil merkezine davet ettik. Sağ olsun vali bey davetimize olumlu cevap verdi ve gelip bizi ziyaret etti. Görüşmeye şirket yönetim kurulu başkanı ve genel müdür beyefendiler de katıldılar. Vali bey beklenenden uzun kaldı ve sohbet derinleşince “Müsaadenizle bu binada okul açmak istiyoruz.” dedik. Okulu eğitim dönemine yetiştirebilmemiz ve öğrenci bulabilmemiz için iki ay gibi bir zamanımız olduğunu söyledik. Vali bey “Hiç problem değil, buradan çıkışta ben telefonla millî eğitim müdürüne yarın sizin onu ziyaret geleceğinizi söylerim. Siz yarın müdür beyi ziyaret edin ve ne yapılması gerekiyorsa size yardımcı olsun, Eylüle okulu yetiştirelim. Okula şehrimiz için önemli olan şu değerli tarihî şahsın ismini verelim. Bir taraftan resmî prosedürlerini takip ederken diğer taraftan da bu isimle okul açtığınızı ve öğrenci almak istediğinizi duyurabilirsiniz” dedi. Orada okulun ismini de belirledikten sonra, ertesi gün sabah millî eğim müdüründen randevu istedik.</p>
<p>Müdür bey saat 11:00 gibi randevu verdi. Tam o saatte müdürlüğe gittik. Ancak müdür bey makamında yoktu. Sekreter hanım müdür beyi valinin çağırdığını ve oraya gittiğini, bir saat sonra döneceğini, o gelene kadar beklememiz gerektiğini söyledi. Müdür beyin gelmesini bekledik. Geldikten sonra “Kusura bakmayın. Sizin okul işiyle ilgili vali bey yüz yüze görüşmek istedi. Okulunuz hayırlı olsun! Bir taraftan resmî işlemleri tamamlarken bir taraftan da öğrenci alımı için reklam vermeye başlayabilirsiniz. Çünkü zaman çok dar ve hızlı hareket etmezseniz bu saatten sonra öğrenci bulmak zor olabilir.” dedi. Hemen apar topar bir radyo reklamı hazırlayarak ön kayıtların başladığını ilan ettik. Ancak ortada ne eğitim için yeterli araç gereç ne de hoca var. Okul araç gereçleri parayla hallolacak işlerdi ama hoca bulmak çok da kolay değildi. Çünkü okulun eğitim dili İngilizce idi. Okulun tefrişatı için Türkiye&#8217;den bize aylık beş bin dolar gönderecek fedakâr insanları aradık ve sıra, masa, bilgisayarlar ve laboratuvar konusunda destek istedik. Sağ olsunlar “Hiç problem değil, ne lazımsa listenizi yapın; gelin halledelim.” dediler. İhtiyaç listesini çıkardık ve okul için gerekli olan araç gereçlerin hepsini alıp bir tıra yükleyerek on beş gün içinde getirdik. Okulu son derece modern bir şekilde donattık. Bu arada kuruluş resmiyetini de tamamladık. Bir taraftan öğrenci ön kayıtlarını bir taraftan da personel ve sözel dersleri verecek hocaları almak için iş ilanları verip başvuruları almaya başladık. İş alımları için yeterli başvuruya ulaşınca bir komisyon kurduk ve başvuru sahipleriyle görüşmek için mülakat günü belirledik. Daha üç beş adayla görüşmüştük ki Türkiye’den bir telefon aldım. Telefondaki yakınım abimin trafik kazasında vefat ettiğini söylüyordu. Maalesef ortada yapacak bir şey kalmamıştı. İşleri komisyona bırakarak abimin cenazesine yetişmek üzere Türkiye’ye gittim. Cenazeye katıldım ve birkaç gün sonra tekrar okula döndüm. Birinci dönem yoğunlaştırılmış İngilizce hazırlık vereceğimiz için çok branş hocası lazım olmadı. Yerelden birkaç İngilizce hocası takviyesi hazırlık problemi çözüldü. İkinci dönemki branş dersler için de dört saat uzaklıktaki başkentteki okullardan fedakâr öğretmen arkadaşlar gelip ders verdiler ve ilk yıl için eğitim kadrosunu bu şekilde tamamladık.</p>
<p>Okula birçok öğrenci başvurusu oldu ancak ilk yıl yirmişer kişilik üç sınıf almaya karar verdiğimiz için yapılan yerleştirme sınavları sonrası altmış öğrenci aldık. Herkes çocuğunu kayıt yaptırmak için sürekli baskı yapıyordu ama imkânımız daha fazlasını kaldıracak durumda değildi. Çocuğunu okula yakıt yaptıramayan bir anne çocuğumu buraya kayıt yaptırmadan okuldan ayrılmayacağım deyip de bayılıp yere düşünce sınıflara birer sıra daha ekleyerek sayıyı altmış üçe tamamlayarak kontenjanı kapattık. Okulların açılmasına birkaç hafta kala vali beyi ziyaret ettik ve eğitim için her şeyin hazır olduğunu söyledik. Bu habere vali bey çok sevindi ve “Var mı yapabileceğimiz başka bir şey?” dedi. Biz de dersler başladıktan on beş yirmi gün sonra resmî bir açılış yapmak ve bu açılış için Türkiye’den resmî heyet davet etmek istediğimizi söyledik. Ancak davet edeceğimiz bu insanların; millet vekilleri, valiler, belediye başkanları, kaymakamlar vs. olacağını ve bu insanların programa katılabilmesi için vali beyin resmî bir davetiye göndermesi gerektiğini ilettik. Vali bey “Kaç kişi davet edeceksiniz?” diye sordu. Kırk &#8211; elli arası olabileceğini söyledik. Vali bey “Hiç problem değil, kimlerin katılmasını istiyorsanız davet edin. Siz davetiyeleri isim isim hazırlayın ve sekretere bırakın; ben imzalarım.” dedi. Sağ olsun bize güvenerek verdiğimiz tüm davetiyeleri imzaladı. “Benden başka istediğiniz var mı?” diye sordu. Biz de “Bu insanlar protokol olduğu için burada kalacakları iki gün içinde ev sahipliği yapmanızı arzu ediyoruz.” dedik. İki gün süresince misafirleri yedirdi, içirdi, gezdirdi, konaklattı ve sürekli onlarla birlikte olmaya çalıştı. İkinci gün tören başladı ve resmî açılış konuşmasını yapmak için vali beyi kürsüye davet ettik. Vali bey kürsüye çıktı ve hepimizi şok eden şu sözlerle konuşmasına başladı: “Amerika’da bir insan başkan olduktan sonra, başkanlık süresi bitmiş olsa da o insana ölünceye kadar başkan diye hitap ederler. Siz de kürsüye beni davet ederken sayın Vali bey diye davet ettiniz; lakin şu an ben vali değilim. Bu gece çıkan başkanlık kararnamesiyle valiliğime son verildi. Ancak devir teslim yapılana kadar görevime devam edeceğim ve gelen konuklar burada bulundukları sürece benim misafirlerim olacak.” dedi.<br />
Okul açıldıktan beş altı ay sonra Türkiye’den aylık beş bin dolarla sponsorluk yapan değerli insanlar grup olarak ziyaretimize gelmişlerdi. Geldiklerinde okul binasını görünce onlar da çok beğendiler ve “Hocam eğer bina sahibi burayı satacaksa hemen satın alalım.” dediler. Biz de bina sahibine bu teklifi yaptık ve adam binayı bize satmaya karar verdi. Sponsor dostlara durumu bildirdik ve “Hocam haftaya gelin peşinat olarak şu kadar verelim, diğer kısmını da taksitle iki yıl içerisinde ödeyelim.” dediler. Peşinatı vererek binayı satın aldık ve tapuyu şirket üzerine kayıt ettirdik. Okul açılalı bir yıl ve binayı alalı altı ay olmuştu. Bir cuma günü bina sahibi bizim muhasebeciyi çağırarak “Müdür beye söyleyin satın alma sözleşmesini iptal etmek istiyorum, bu konuda ne yapılması gerekiyorsa siz çalışmanızı yapın.” demiş. Muhasebeci geldi ve “Bina sahibi satışın iptalini istiyor, bu konuda bana çalışma yapın diyor. Nasıl hareket edelim?” dedi. Anlaşmayı neden iptal etmek istediğini sorduğumda “Adama yakın çevresinden çok ciddi bir baskı varmış. “Siz binayı Türklere sattınız. Eğer para lazımsa biz iki katını verelim binayı Türklerden geri alın.” diyen ve adamın aklını karıştıran art niyetliler varmış. Böylesi güzel hizmetlere mâni olmak isteyen bu tür mikserler her toplumda, her zaman vardır ve var olmaya da devam edeceklerdir. Ama şunu hiçbir zaman unutmamak lazım ki “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez! ”</p>
<p>O gün okulun beşinci katında yaşayan bina sahibi balkona çıkmıştı ve iş çıkışı bana yukardan seslendi. “Müdür bey, muhasebecinize yapılması gerekenleri söyledim, umarım size durumu iletmiştir. Siz yapılması gereken hazırlıkları ona göre yapın.” dedi. Muhasebecinin getirdiği bu bilgiden dolayı zaten moralim bozulmuştu. “Biz anlaşmanın iptali konusunda herhangi bir şey düşünmüyoruz. Bu konuyu Pazartesi konuşuruz, size iyi akşamlar.” dedim ve moralim biraz daha bozulmuş şekilde eve gidip akşam yemeğini yemeden uyumak için yattım. Gece saat 10:00’da telefon sesine uyandım. Telefondaki ses “Hocam bina sahibi kalp krizi geçirdi ambulans çağırdılar. Sağlık ekibinin söylediğine göre kriz ciddiymiş adamı hastaneye kaldırdılar.” dedi. Ben de üzerimi giyinip arabayla okul yolu üzerinde olan hastaneye doğru yola çıktım. Okulun yakınına geldiğimde ambulansın tekrar okula doğru geldiğini gördüm ve ambulansı takip edip okula yöneldim. Sağlık ekipleri ambulanstan adamı sedyeyle çıkardılar ve öldüğünü söylediler. Adamı tekrar binanın beşinci katına çıkardılar; onların dini inançlarına ve törelerine göre ölünün yedi gün öldüğü yerde buz dolabından bir tabut içerisinde tutulması gerekiyormuş eş, dost ve yakınlarının taziyelerini aile fertlerine cenaze başında iletmesi için. Yedi gün de adamın cansız bedenini okulda misafir ettik. Adamın eşi ve iki oğlu vardı. Cenazeyi defnettikten üç beş gün sonra onları ziyaret ettik ve “Babanız bizimle ilgili size bir şeyler söylemiş miydi?” diye sorduk.</p>
<p>Oğullarından birisi; “Babam bu binanın satın alma işlemini iptal etmek istediğini söylemişti, müsait bir zamanınızda bunu sizinle konuşmak istiyoruz.” dedi. Biz de “Öyle bir şey düşünmüyoruz, ortada anlaşma var.” dedik. Oğulları da “Anlaşmayı iptal ederiz, zaten bize borcunuz olduğu için tapunun üzerinde ipotek olmalı. Paranızı geri öderiz ve tapuyu alırız.” dedi. “Bu konuyu sonra konuşalım. Okulun doğal gazını bağlatmak için birkaç ay önce babanızdan on bin dolar borç almıştık, babanız bahsetti mi?” diye sordum. “Böyle bir şeyden haberimiz yok” dediler. Eşi “Benim de haberim yok” dedi. “Bu parayı size en kısa zamanda ödeyeceğiz -ailecek buna çok şaşırdılar ve duygulandılar, ne de olsa on bin dolar o günün şartlarında çok büyük bir paraydı &#8211; ancak anlaşmayı iptal konusunu unutun.” dedik. Oğlunun birisi “Olmaz öyle şey! Babam da zaten anlaşmayı bozmak istiyordu. Binanın şu anki değeri de vereceğiniz paranın iki katı. Ödediğiniz parayı geri vermek ve tapumuzu almak istiyoruz.” dedi. Onlara bunun hukuken de mümkün olmadığını söyledik. Çünkü birkaç gün önce tapu kadastroya tapunun durumunu sorduğumuzda oradaki görevli tapunun üzerinde ipotek olmadığını ve tapunun tamamen okula ait olduğunu söyledi. O gün tapuyu bize hazırlayan memur yanlışlıkla tapu üzerindeki ipotek kaldırılmıştır seçeneğini işaretlemişti. Bu durumda “Size hiçbir borcumuz yoktur.” deyip olayı kapatabilirdik. Tapuyla ilgili bu bilgiye de sahip olan oğulları şok olmuştu. Onlara endişe etmemelerini, kalan borcumuzu ödeyeceğimizi ve onları mağdur etmeyeceğimizi söyledik. Tapunun bu halinden haberi olan onların da artık söyleyecek bir sözü kalmamıştı ve kalan paralarını da alarak bu işi tatlılıkla sonlandırdılar.</p>
<p>Not1: Rektör bey ve eşi ailecek bizi çok severlerdi. Yer yer oturur saatlerce sohbet ederdik. Özel günlerinde bizi hep davet ederlerdi. Biz de onu programlarımıza davet ederdik. O yaz Türkiye’de yapacağım düğünüm için ona da davetiye vermiştim. “Müdür bey düğününe katılamam ancak evlenip geldiğinde düğün hediyesi olarak Mercedes marka makam arabamı sana düğün hediyesi olarak vereceğim.” demişti. Ben de teşekkür ederek şahsıma böyle bir şey alamayacağımı ancak okula hediye ederse onu okul için kullanabileceğimi söylemiştim.</p>
<p>Rektör bey de, “Gördüğüm kadarıyla arabaya ihtiyacı olan okul değil sensin. Senin araban yok ve okula dolmuşla gelip gidiyorsun. Eşin gelince size araba lazım olur, sen bunu kabul et. Ben zaten kendime yeni bir makam arabası alacağım.” demişti. Ben de ısrarla şahsıma böyle bir şeyi kabul edemeyeceğimi ancak evlenip geldikten sonra araba alacağım zaman eğer satarsa paramla alabileceğimi söylemiştim. Bunu da o kabul etmemişti. Evlenip gelince hediye olarak gerçekten arabanın anahtarını getirdi ama tabii ki kabul etmedim.</p>
<p>Rektör beyin yanında hizmetlerini gören yaşlı bir beyefendi vardı ve biz ona amca derdik. Onun kızının gözlerinde ciddi bir problem varmış. Bir gün bize kızının durumunu anlattı ve uzun zamandır bir çare bulamadıklarını söyledi. Biz de ilgileneceğimizi söyledik. Türkiye&#8217;deki sağlıkçı tanıdıkları aradık ve durumu anlattık. Sağ olsunlar yardımcı oldular ve İstanbul’da bir göz hastanesini ayarladılar. Amcanın kızını oraya gönderdik ve geçirilen başarılı bir ameliyat sonucu Allah&#8217;ın takdiriyle iki gözü de açıldı. Adamın sevincine diyecek yoktu. Şehre yakın bir yerde büyük bir arsası varmış, “Eğer bir gün kızımın gözleri açılırsa o arsayı vesile olana hediye edeceğim.” diye adak adamış. Adam tapuyu alıp geldi ve “Müdür bey bu arsayı sana hediye etmek istiyorum. Yıllar önce böyle bir adakta bulunmuştum. Buna siz vesile oldunuz; alın bu tapuyu gidip sizin adınıza geçirelim. Şu an başka da verilecek bir şeyim yok.” dedi. Ben de amcaya böyle bir şeyi kabul edemeyeceğimi, yaptığım bu yardımı insanlık namına, Allah rızası içim yaptığımı söyledim. Adam çok duygulandı ve sarılıp ağladı!</p>
<p>Tüm güçlüklere rağmen binbir çabayla açılan bu okulları kapatmaya çalışanlar ne kadar bahtsız ve lanetli; onlara bu konuda destek verenler de ne kadar talihsiz ve nâdândırlar.</p>
<p>Bahtiyar Vahapzade&#8217;ye &#8220;şaiir nasıl yetişir?&#8221; diye sorarlar. Cevap muhteşem; “en sevdiğini elinden alacaksın, benim vatanımı elimden aldılar.” der.</p>
<p>Hikaye yazarı nasıl olunur diyenlere bende Vahapzade’den mülhem aynı cevabı vermek istiyorum. &#8220;En sevdiğini elinden alacaksın.&#8221; Bizim de okullarımızı elimizden aldılar.</p>
<p>Her ne kadar şiir yazıyor ve hikaye formatında hatıralar anlatıyor olsam da. İşin doğrusunu; Necip Fazıl Kısakürek’in de söylediği gibi: Ben “ne şairim, ne fıkra muharriri! Sadece, beyni zonk zonk sızlayanlardan biri!”</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-2477 aligncenter" src="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/03/haci-kemal-erimez-agabey-700x284.jpg" alt="" width="700" height="284" srcset="https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/03/haci-kemal-erimez-agabey-700x284.jpg 700w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/03/haci-kemal-erimez-agabey-600x243.jpg 600w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/03/haci-kemal-erimez-agabey-768x311.jpg 768w, https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2019/03/haci-kemal-erimez-agabey.jpg 950w" sizes="(max-width: 700px) 100vw, 700px" /></p>
<p><em>[ Bu makale; Türkiye içinde ve yurt dışında (özellikle Orta Asya)’da bir çok okulun açılışına vesile olmuş ve bu uğurda; maddi, manevi ve cismani olarak sahip olduğu her şeyini Allah rızası doğrultusunda harcamış ve 1997’de ruhunun ufkuna yürümüş “Okul Adam” rahmetli Hacı Kemal Erimez ağabeye ithaf edilmiştir. ]</em></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/okul-adam-anisina-yurt-disinda-bir-okul-acma-seruveni/">&#8216;Okul Adam&#8217; anısına&#8230; Yurt Dışında Bir Okul Açma Serüveni</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
