<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>cizlavet.com arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/cizlavet-com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/cizlavet-com/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Oct 2023 21:09:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>cizlavet.com arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/cizlavet-com/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>CANLI &#124; Şimdi yazmanın tam zamanı! Konuğumuz Cizlavet.com platformu&#8230;</title>
		<link>https://hizmetten.com/canli-simdi-yazmanin-tam-zamani/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2021 13:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Cızlavet]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16967</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Yaz dostum&#8221;&#8230;Hayallerimizi, yaşadığımız acıları, zulümleri&#8230;Yaz dostum hikayemizi&#8230; Hizmetten.com You Tube kanalımızın bu haftaki konuğu Cizlavet.com Kültür ve Sanat Platformu. Yazıları, şiirleri ve eserleri ile tarihe not düşen yepyeni bir soluk.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/canli-simdi-yazmanin-tam-zamani/">CANLI | Şimdi yazmanın tam zamanı! Konuğumuz Cizlavet.com platformu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Yaz dostum&#8221;&#8230;Hayallerimizi, yaşadığımız acıları, zulümleri&#8230;Yaz dostum hikayemizi&#8230;<br />
Hizmetten.com You Tube kanalımızın bu haftaki konuğu Cizlavet.com Kültür ve Sanat Platformu.<br />
Yazıları, şiirleri ve eserleri ile tarihe not düşen yepyeni bir soluk.</p>
<p>Barış Cem Kaya moderatörlüğünde gerçekleştirilecek CANLI yayınımızın konukları Gökhan Bozkuş, Derya Hekim ve Nazif Özarslan&#8230;<br />
Hem Cizlavet&#8217;i konuşacağız hem de bamtelimize dokunan şiir ve hikayeleri dinleyeceğiz.</p>
<p>Programımızı kaçırmayın.</p>
<p><strong>13 Şubat 2021 Cumartesi </strong><br />
19.30 Avrupa<br />
19.30 Nijerya<br />
21.30 Türkiye<br />
13.30 Newyork</p>
<p><iframe src="https://www.youtube.com/embed/l5BeY7L2fZY" width="853" height="480" frameborder="0" allowfullscreen="allowfullscreen"></iframe></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/canli-simdi-yazmanin-tam-zamani/">CANLI | Şimdi yazmanın tam zamanı! Konuğumuz Cizlavet.com platformu&#8230;</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Omuzdaki Yük &#124; Tesnim</title>
		<link>https://hizmetten.com/omuzdaki-yuk-tesnim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Oct 2020 15:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13143</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aldı kalemi kağıdı eline, bahçedeki çardağa oturdu. Yazmaktı niyeti ; kendini, onu, onları, uçan kuşu, eylülle gelen sonbaharı, sararan yaprağı , baharla tomurcuklanan dalları, suyu çekilen dereyi , balonu patlayan&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/omuzdaki-yuk-tesnim/">Omuzdaki Yük | Tesnim</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Aldı kalemi kağıdı eline, bahçedeki çardağa oturdu. Yazmaktı niyeti ; kendini, onu, onları, uçan kuşu, eylülle gelen sonbaharı, sararan yaprağı , baharla tomurcuklanan dalları, suyu çekilen dereyi , balonu patlayan çocuğu, şifasını dileyen hastayı, evladını özleyen anneyi… Evet yazmalıydı ; özgürlüğünü kuşun kanadında arayan mağduru, bekleyenin saatindeki akrebin hareketini, yeni doğan bebeğin süt kokusunu, mezun olan gencin fırından yeni çıkmışçasına taze olan gelecek hayallerini, çiçeği burnunda gelinin duvağını, konuşmayı öğrenen çocuğun ilk hecelerini, camiye namaza yetişmeye çalışan dedenin takkesini, son yolculuğuna uğurlanan bir adamın vedasını belki ‘ah’larını, en güzel tebessümü… yaşarken gün denen 24 saatçiği, iç içe gerçekleşen tüm bu durumları bir anda düşünüp, yazmak… Yapabilir miydi ? Şimdi yazmaya niyet ederken bile cesaret gerektiren, insanın gözünü korkutan, “altından nasıl kalkarım bu kelimelerin, nasıl ardarda gelir bu cümleler” dedirten durumlar nasıl oluyordu da bir güne sığabiliyordu? Nasıl taşıyordu insanoğlunun omuzları bu olayları ? Neydi bu yükü dimdik taşıyabilmenin sırrı, yükün ağırlığı altında kambur olanların aksine? Dağların bile almaktan kaçındığı bu yük taşınmak için insanda ise vardır bir sırrı elbet. Güçlü olmak mıydı? Bedenin gücü yeter miydi bunları taşıyabilmeye? Yürekti asıl güçlü olması gereken. Meselenin aslı gücün kaynağına erişebilmekti. İman denize dalınca yürek, erişiyordu her yükü taşımaya kafi gelecek güce. Sabır gerekti o gücün yanında, dünya denen yolun sonuna dimdik varabilmek için yük omuzda. Bilmek gerekti sabır tükenmeye başlayıp yorulduğunda doğru yere yaslanıp nefes almayı. Yükü de sabrı da gücü de veren Yaratıcıya dayanmayı bilmek gerekti. “ Rabbim en iyisini bilen sen, veren sen, kolaylığını da verirsin” demek gerekti. Fedakarlık gerekti tüm bunların yanında sevgiyle, vefayla, şükürle, içtenlikle taşıyabilmek için dünya yükünü. Gerekti işte yardımına nail olmak için yaratıcının. Eee bir de her yük alınmamalıydı o omuzlara. Ne zaman ki ağırlık fazlaca aşındırdı omuzları dönüp bakmalı insan o yük taşınması gereken yük mü diye? “Derdi dünya olanın dünya kadar yükü olur” sözü kulaklarına çalınmalı o sırada. Omuzlara doğru yerden yeteri kadar ve gerekli yükü almalı insanoğlu. Kağıdın sonuna gelince bıraktı kalemi elinden. Ne kadar zamandır yazıyordu bilmiyordu. Dalmıştı harflerin bir araya gelişine. Topladı masanın üstünden yazdığı kağıtları. İtina ile dörde katladı. Sabahın ilk saatlerini kelimelerle, kendi cümleleri ile geçirdiği için memnundu. Şimdi içeri geçip hazırlanması gerekiyordu günün geri kalanını omuzlarındakiler ile barışık geçirebilmesi için. Ayağa kalktı, omzundaki yüke göz kırptı ve dimdik ilerledi…</p>
<p><strong>Kaynak: Tesnim | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/omuzdaki-yuk-tesnim/">Omuzdaki Yük | Tesnim</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ağlama Dayı &#124; E.Osman Uygur</title>
		<link>https://hizmetten.com/aglama-dayi-e-osman-uygur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emin Osman Uygur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Oct 2020 17:00:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13153</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doktor ‘bir doğum daha olursa hayatın tehlikeye girer.’ demişti. İki çocuğu vardı. Üçüncü bir çocuğu olsun istiyordu, doktorların uyarılarına rağmen hizmet insanı anne. Doktorun sözleri kulaklarında çınlıyordu. Fakat o bunu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/aglama-dayi-e-osman-uygur/">Ağlama Dayı | E.Osman Uygur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doktor ‘bir doğum daha olursa hayatın tehlikeye girer.’ demişti. İki çocuğu vardı. Üçüncü bir çocuğu olsun istiyordu, doktorların uyarılarına rağmen hizmet insanı anne.</p>
<p>Doktorun sözleri kulaklarında çınlıyordu. Fakat o bunu kimseye söylememişti. Artık dönülmez bir yola girmişti. Ne olursa olsun umurunda değildi. Hem bu işin ucunda belki de şehadet de vardı.</p>
<p>Kader doktoru haklı çıkarmıştı. Doğum çok zor oldu ve anne, bu doğumda vefat etti. Anne gülerek ölüme giderken, çocuk ağlayarak dünyaya geldi. Bir çekirdek çatlamış  ve filiz vermişti.</p>
<p>Mustafa Bey, umre niyetiyle gitmişti  kutsal topraklara. Kabe’yi ilk görünce nice dualar etmiş, Kabe’yi tavaf etmiş, Arafat’a çıkmış yine dualarına dualar katmış, gözyaşını da dualarına salmış, oradaki havayı doya doya çekmişti ciğerlerine.</p>
<p>Sıra Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin köyüne gelmişti. Orada Cenet’ül Baki’de namaz kılmak, cennet havasını koklamak istiyordu. Mekke’nin Bilal kokulu havasına Medine’nin Mus’ab kokusunu eklemek istiyordu. Hira’nın derinliğinde Cennet’ül Baki’nin serinliğini yaşamak istiyordu.</p>
<p>Dili zikrullahla ıslak, yüreği muhabbetullah ve muhabbet-i Resdulullah ile kıpır kıpır idi. Gözeri hep onu görecekmiş gibi bakıyordu o yana.</p>
<p>Zaten yıllardır de hep onu görebilme arzusuyla yaşamıştı. Orada dua ederken birden aklına doğumda ölen yeğeni geldi. Gözlerine hakim olamadı. O anı bir daha yaşadı. Sarsıla sarsıla ağladı. Küçük öksüzü düşündü bir an. Birden gözünün önüne ölen yeğeni geldi. İşte karşısındaydı. Hem de gülümsüyordu. Yanında birileri vardı. Onlara dönerek:</p>
<p>-Dayıma bakın, ağlıyor, dedi.</p>
<p>Sonra Mustafa beye dönerek:</p>
<p>-Dayıcığım neden ağlıyorsun, bak ben bunlarla beraberim.</p>
<p>Mustafa bey baktı, yeğeninin ‘bunlar’ dediği Efendimizin mübarek zevceleri, annelerimiz idi.</p>
<p><strong>Kaynak: Emin Osman Uygur | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/aglama-dayi-e-osman-uygur/">Ağlama Dayı | E.Osman Uygur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takkeden Top &#124; Fehmi Acat</title>
		<link>https://hizmetten.com/takkeden-top-fehmi-acat/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Oct 2020 13:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<category><![CDATA[takke]]></category>
		<category><![CDATA[top]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13152</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adı Vefa idi. Koğuşun en genç ve tek bekar sakini idi. Çiftçi idi. Bu alanda bir yüksekokul bile okumuştu. Babasıyla birlikte küçük bir kasabada toprakla bütünleşmiş bir hayatları vardı. Çiftçilikten&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/takkeden-top-fehmi-acat/">Takkeden Top | Fehmi Acat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adı Vefa idi. Koğuşun en genç ve tek bekar sakini idi. Çiftçi idi. Bu alanda bir yüksekokul bile okumuştu. Babasıyla birlikte küçük bir kasabada toprakla bütünleşmiş bir hayatları vardı. Çiftçilikten kalma alışkanlıktan olsa gerek sabahtan akşama kadar koşuşturan dirençli bir yapısı vardı. Sürekli bir şeylerle meşgul olurdu. Bir çok yeni icada imza atmıştı. Koğuştaki insanları rahatlatacak bir çok güzelliğin kahramanı idi. Koğuşun berberi idi. Aslında öyle bir özelliği yoktu. Koğuşlara tek bir makina alma hakkı veriliyordu. Ekonomik durumu iyi olduğu için makinayı o almış, arkadaşların hizmetine sunmuştu. Koğuşta daha çok üniversite mezunu ve farklı mesleklerden arkadaşlar vardı. Hiçbiri berberlik yapacak beceriyi sergileyemiyordu. Tıraş makinesini alınca berberlik de ona kalmıştı. Ufaktan başlamış, en kötü traş bir hafta sürer mantığıyla yola devam etmiş, usta bir berber olmuştu. Üşenmeden hangi saatte istenirse traş ederdi.</p>
<p>O dönem terör koğuşlarına voleybol topu vermiyorlardı. Bir topumuz olsa ne güzel vakit geçiririz dedik. Hemen işe koyuldu. Mavi çöp poşetlerini karşılıklı birbirine diktiği iki takkenin içine sığabildiği kadar tıktı. İlginç bir voleybol topu olmuştu. Biraz ağır ve yerden zıplamayan bir cinste idi; ancak voleybol oynanabiliyordu. Takkeden voleybol topu yapmıştı. Aylarca oynadık. Takkeden top icadını yapan ilk insan olarak tarihe adını yazdırdı. Ona duadan başka getirisi olmadı. Sanırım bu ona yeterliydi. Oyunlar çekişmeli hale bürününce daha ciddi bir voleybol filesi ihtiyacı doğdu.</p>
<p>İki alışveriş filesini enlerinden keserek birleştirdi. Alt ve üst taraftan iki çamaşır ipinin arasına bağlanan file, sayı tartışmalarını bitirmiş; oyunu daha da renklendirmişti. Her güzel gelişmenin karşısında aşılmaz bir set gibi duran gardiyanlar topumuzu gördüler. Topu anlamlandırmaları epeyce zamanlarını aldı. Fileyi görmedikleri için bunu neden yaptınız, ne için kullanıyorsunuz diye sordular. Unutmak kullara sunulan en güzel nimetlerden biridir. Kimse o takkelerin neden bu şekle sokulduğunu hatırlamadı. „Amacı dışında kullanılan takke“ diyerek alıp götürdüler. Vefa „daha dikkatli olmamız gerektiği konusunda bizi uyarmış oldular“ dedi. Hemen işe koyuldu. Ne de olsa artık takkeden top yapma ustasıydı. Yenisini yaptı. İradeli insanların en büyük özelliği yaşadıkları sıkıntılara teslim olmamalarıdır. Teslim olmamıştı.</p>
<p>Babası ile birlikte yirmidört kişilik bir koğuşta kalıyordu. Çöp poşetlerinden babasına ip yapmıştı. Kilo vermek için rejim yaptığı dönemlerde ip atlasın diye çöp poşetlerini saç örgüsü şeklinde örmüş, çok kalın bir sicim oluşturmuştu. İşte o sicim aramada ele geçti. O kalın ipi duvara tırmanıp kaçmak için kullanabileceğimizi düşündüler. Koğuşlara çöp poşetlerini sayılı vermeye başladılar. Çok edepli bir çocuktu. Allah nazardan saklasın, çok şükür ki, bu yönüyle babasına hiç çekmemişti. Bir gün yarım kelime ile de olsa, saygısızlığına şahit olmadık. Sigara içerdi. Babasının yanında sigara içemezdi. Babası onun sigara içtiğini bilirdi. Sigara içeceği zaman ya babası içeri girer, veya o babasına “İçeri girer misin?” derdi. Babası anlardı. Giderdi. Onun yanında asla yüksek sesle konuşmaz, saygısızlık etmezdi. Üç kız çocuktan sonra gelen tek erkek çocuktu. Bizim ananelerimize göre şımarık olması gerekirdi. Değildi.</p>
<p>Hakkındaki iddia, ilçede „Okuma Salonu“ açmak için kurulan ve babasının yöneticisi olduğu derneğe üye olmaktı. “Önce kendinin mi tahliye olmasını istersin yoksa babanın mı?” diye sorardık. O, önce „Babam“ derdi. „Ben olmasam burada ne yapar 70’lik ihtiyar“ diye dertlenirdi. Babasına sorardık. O da „Oğlum“ derdi. „Dışarıda yaşayacağı çok şeyler var. Biz yaşayacağımızı yaşadık“ diye iç geçirirdi. Oğluna dua ederdi. Babanın duasını almak evlat için servetlerin en büyüğüne konmak demektir. Vefa o servete konmuştu.</p>
<p>Sevdiği bir kız vardı. Sözlü idiler. Telefon görüşmesini onunla yapardı. Çıkınca düğün yapacaklardı. Koğuşun, hatta tutukluların tamamını çağıracağını söylerdi. Düğün tarihini 15 Temmuz olarak ayarla derdik. Gülerdi. Yeniden mi gireyim derdi. Mahkemeye düğüne uğurlar gibi uğurladık. Baba oğul birlikte tahliye olacağını ümit etmiştik. Koğuşa sessiz döndüler. Babanın tutuklu evladın ise tutuksuz yargılanmasına karar verilmişti.</p>
<p>Veda zamanı gelmişti. Arkadaşlar koğuştan coşkuyla tahliye edilirdi. Alkışlarla kutlamalar yapılır; ıslıklarla tahliye haberleri diğer koğuşlara ilan edilirdi. Eksilen her tutuklu artan umut rüzgarıydı. O akşam ne kutlama yapabiliyor ne de üzülebiliyorduk. Vefa’nın babası içeride kalacaktı. Herkese sarıldı. Her sarıldığı arkadaşa „babam size emanet, ağzı bozuk aldırmayın, sinirlenir yaşlılığına verin, hastalanır mazur görün“ derdi. O senin olduğu kadar bizim de babamız, rahat ol, derdik. Herkese sarıldı. En son babasına sarıldı. Elini öptü. Ağladı ve gitti. Hepimiz ağladık. Gardiyanlar dudaklarını ısırdı. Gencecik pırıl pırıl bir evlat babasını koğuşta bıraktı ve gitti. Babayı evlattan dışarıda ayıranlar, içeride de ayırıyordu. Tutuklamayı zulmederek yaptıkları gibi, tahliyeyi de zulmederek yapıyorlardı.</p>
<p><strong>Kaynak: Fehmi Acat | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/takkeden-top-fehmi-acat/">Takkeden Top | Fehmi Acat</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dut ve Su &#124; Alim Sariye</title>
		<link>https://hizmetten.com/dut-ve-su-alim-sariye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Oct 2020 16:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<category><![CDATA[dut]]></category>
		<category><![CDATA[su]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13151</guid>

					<description><![CDATA[<p>Stefan Zweig’in dediği gibi; Bu sessiz yolculukta, tarifsiz bir yalnızlık içindeydim. Göreceğim hiçbir manzara umurumda değil bu yolculukta. Hiç kimsenin olmadığı sessiz bir mekana yolculuğum. Geçen yaz Bünyamin hocam bütün&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dut-ve-su-alim-sariye/">Dut ve Su | Alim Sariye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Stefan Zweig’in dediği gibi; Bu sessiz yolculukta, tarifsiz bir yalnızlık içindeydim. Göreceğim hiçbir manzara umurumda değil bu yolculukta. Hiç kimsenin olmadığı sessiz bir mekana yolculuğum.<br />
Geçen yaz Bünyamin hocam bütün masraflarımı karşılayarak memleketime göndermişti beni. Ne hayallerle, ne heyecanlarla çıkmıştım yola, çocuk kalbimle. Heyhat gel gör ki hiç haberim olmadan bir matem üzerine dönmüşüm. Babamın cenazesini bir gün önce defnetmişler habersizce. Üzerimdeki beyaz gömlek kefen gibi sıkmaya başlamıştı beni. Babama hediye olarak aldığım tesbih hâlâ avucumda duruyordu. Sıla dediğimiz yerler gurbet olmuştu adeta. Orada fazla kalamamış, iki hafta sonra tekrar İzmir’e dönmüştüm.Aradan bir yıl geçti. Tekrar yollardayım. Ama bu gidişim daha farklı. Bir an önce varmak için acele etmiyorum. Daha önceleri kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken, şimdi öylesine saldım kendimi hayatın akışına.. İki hafta önce küçük ağabeyim bir zarfın içinde postayla para göndermişti. Yani bu defa yeterince param vardı.<br />
Memleketime varmış, köyümün girişinde minibüsten inmiştim, tıpkı geçen sene gibi. Elimde kahverengi valizim, yavaş yavaş çıkıyorum köye doğru. Geçen sene babama kavuşacak olmanın heyecanıyla yürürken bu yollarda, şimdi tek başıma yaşayacağım evimize doğru yol alıyorum.<br />
Nihayet eve geldim. Balkondaki ahşap oturacaklar toz içinde. Kapı kolunu örümcekler ağlarla süslemişler.<br />
Cebimden çıkardığım kağıt mendille balkondaki oturağı sildim ve oturdum. Bu evde en çok babamla hatıralarım vardı. Bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçti bütün hatıralar. Kavakların rüzgarda sallanan yapraklarının hışırtıları, dut ağacının arasına saklanmış serçelerin cıvıltıları, yol kenarında beton çeşmeden akan buz gibi suların şırıltıları, komşu evdeki horoz ve ördeklerin bağırtılarından başka hiçbir ses yok etrafta. Sanki mezarlık gibi burası. Ve şimdi ben yapayalnızdım doğup büyüdüğüm bu yerlerde.Eve girmek istedim fakat kapı kilitliydi. Belki anahtar komşulardadır onlara bir sorayım derken, daha önceleri anahtarı koyduğumuz yer aklıma geldi. Alt katta samanlığın kapısının üzerinde bir oyuk vardı ve oraya saklardık. Elimi oraya uzattım ve sanki kendim koymuşum gibi anahtarı oradan alarak kapıyı açtım. İçeriye girdiğimde tarifsiz duygularla doldum. Bayramlarda hep beraber bir arada olduğumuz cıvıl cıvıl zamanlar. Yaramazlık yaparak abimleri kızdırdığımda babamın arkasına saklanarak şımardığım o günler. Gazyağı lambasının ışığı altında bulgur pilavını ve domates salatasını hep beraber kaşıkladığımız anılar..<br />
Vakit geçtikçe bu derin sessizliğin arasında ruhumun daralmaya başladığını hissettim. Ramazan ayında olduğumuz için iyice acıkmıştım. Acaba ablama gitsem mi gitmesem mi? bir türlü karar veremedim. Ona daha sonra gitmeyi düşünüyordum, fakat şartlar zorlayınca gitmeye karar verdim.<br />
Dağların eteğinde köyden köye uzayan patika yoldan yaya olarak bir saat içinde ablamın köyüne vardım. Ablam balkonda göçmen sobasının başında iftar için yemekler hazırlıyordu. Beni görünce yerinden fırladı ve koşarak bana sarıldı.<br />
—Bu ne sürpriz! Ne zaman geldin sen gurbet kuşum?Sobanın başında oturduk ve bir senedir neler neler yaşadığımızı anlattık birbirimize. Duvardaki saate baktı ve iftar vakti iyice yaklaşmış, ben hemen birşeyler hazırlayayım ve sen onu Hasan amcalara götürüver! dedi.<br />
Hasan amca aynı mahallede oğlu Ramazan ile beraber yaşan fakir biriydi. Yıllar önce hanımını kaybetmiş, özürlü oğluyla beraber hayatın bütün zorluklarına katlanmaya çalışıyordu. Hem kendisi yaşlanmış, hem de oğlu Ramazan.<br />
İftara çok az kalmıştı. Ablamın hazırladığı yemek poşetini aldım ve Hasan amcalara doğru yürüdüm. Evleri çok yakındı. Tek katlı, sıvaları dökülmüş, pencere kenarlarının yeşil rengi güneşte iyice solmuş, çatısı paslanarak kızıl renge bürünmüş bir ev.<br />
Kapının önüne tahtadan üç ayaklı bir sofra kurmuşlar, sofrada bir tabak dut ve iki bardak su. Yine gözlerim dolu dolu. Yanlarına iyice yaklaştım, ikisi de ayağa kalktılar. Beni tanımamışlardı. İkisinde de yoksulluğun ve çaresizliğin getirdiği bir mahcubiyet vardı. Bende konuşacak tâkat kalmamasına rağmen, zor da olsa kendimi tanıttım ve elimdeki poşeti Hasan amcaya uzattım. Kısık sesiyle sadece Allah razı olsun dediğini duyabildim.Hafızama kazınmış unutamayacağım bir fotoğraftı bu. Acaba bizler çeşit çeşit yemeklerle donatılmış iftar sofralarana otururken, dünyanın değişik coğrafyalarında bir dilim ekmeğe ve suya muhtaç nice masum var.<br />
Anladım ki oruç kadar değerli birşey varsa, o da iftar sofrasını başkaları ile paylaşmak, başkalarının süruruna vesile olmak imiş.</p>
<p><strong>Kaynak: Alim Sariye | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/dut-ve-su-alim-sariye/">Dut ve Su | Alim Sariye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seni Gördüm &#124; Mehmet Karadayı</title>
		<link>https://hizmetten.com/seni-gordum-mehmet-karadayi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2020 16:00:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<category><![CDATA[sen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13144</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evin zilini çaldığında içeriden yükselen sevinç çığlıkları kaybolmak üzere olan enerjisini geri getirmiş gibiydi. Sırtını dikleştirdi ve gözlerini kapıya dikti. Anahtarın çevrilirken çıkardığı sesi dinledi sonra da sessizce açılan kapının&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/seni-gordum-mehmet-karadayi/">Seni Gördüm | Mehmet Karadayı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Evin zilini çaldığında içeriden yükselen sevinç çığlıkları kaybolmak üzere olan enerjisini geri getirmiş gibiydi. Sırtını dikleştirdi ve gözlerini kapıya dikti. Anahtarın çevrilirken çıkardığı sesi dinledi sonra da sessizce açılan kapının eşiğinde yüzünden adeta taşar gibi duran gülümsemesiyle küçük oğlunu gördü. Birden boynuna sarılan oğlu az daha geriye düşmesine sebebiyet verecekti. Kendini toparladı; ellerindeki poşetleri tek elinde toplayıp oğlunu sırtından tutarak girdi içeriye. Günün yorgunluğu hafiflemişti birden. Elindekileri alan kızına minnetle baktı ve teşekkür etti.</p>
<p>Pencerenin yanındaki koltuğa çökercesine oturdu. Bir iki derin nefes alıp verdikten sonra telefonunu elinde evirip çevirmeye başladı. Gözleri pencereden dışarıya kayıyor ve rüzgarda hafifçe sağa sola sallanan dalların ahengine dalıp gidiyordu. Telefonu ondan kurtulmaya çalışır gibi sehpanın üzerine bıraktı. Derin bir nefes daha alıp havayı bir müddet ciğerlerinde tuttuktan sonra bıraktı. Diğer odadan gelen kavga sesine kulak kabarttı. Kızla oğlan yine birbirlerine girmişti. Oralı olmadı. Tekrar dışarıyı seyretmeye başladı. Telefonun sehpada olduğunu unutmaya çalışıyor gibiydi. Birden sehpadan gelen cızırtı sesiyle kendine geldi. Telefonun ekranı aydınlanmış ve bir mesaj geldiğini haber vermişti. Ayaklarının pencerenin pervazına uzattı. Telefonu almamakta kararlıydı. Bir defa daha cızırdadı telefon. Yeni gelen bir şey yoktu. Eski mesajı hatırlatıyordu bu akıllı alet. Aldırmadı. Başını geriye doğru yaslayıp uyku pozisyonu aldı.</p>
<p>Onu gören birisi kesinlikle uyuduğuna hükmedebilirdi. Gözleri kapanmış, geriye kaykılmış ve ayaklarını pervaza rahat bir şekilde uzatmıştı. Ama kafasının içi vızır vızır çalışan arıların istilasına uğramış gibiydi. Binlerce düşünce bir anda beynine hücum etmişti. Kafasındaki keşmekeş hızla büyümeye başladı. Bir düzen sağlayamıyordu. Bu arada bir çok hatıra da karanlık dehlizlerden sökün edip geliyor kısa bir süre zihninde misafir olduktan sonra birden yokluğa gidiveriyordu. Ayaklarını indirip sırtını dikleştirerek oturdu. Bir müddet daha dışarıyı seyrettikten sonra telefonu eline aldı. Sanal dünyada kısa bir gezinti onu rahatlatabilirdi. Ekrana dokunduğunda mesaj bildirimini gördü tekrar. Özcan’dı mesajı atan. Üzerine tıklayıp açtı. Mesaj muhtevası oldukça kısaydı. “Kartvizit detayını görmek için lütfen tıklayınız.” Kaydet tuşuna basarak ismi kaydetti. Bugün parkta gördüğü Bahadır’ın numarasıydı gelen. İç sıkıntısının arttığını hissetti. Onu görünce ilk defa yüreğinin ezildiğine şahit olmuştu. Arkasından bir elin kendini ona doğru ittiğini hissetmiş ve ani bir kararla oradan hızla uzaklaşmıştı. Bu olayın etkisinden kurtulmaya çalışırken gelen bu mesaj sırtından bir terin boşanmasına sebep olmuştu.</p>
<p>Gözünün önünde oynaşan dallar dikkatini çekmiyordu artık. Bahçenin bir ucunda bir konser verir gibi durmadan öten kuşa da kayıtsızdı. Ürkek bir şekilde telaşlı adımlarla bahçeyi boydan boya katedip çitin arkasında kaybolan tavşana da. Aklında biraz önce telefonuna numarasını ve ismini kaydettiği kişi vardı. Tam yedi senedir selam vermediği, gittiği yoldan gitmediği, ondan gelen selamlara mukabele etmediği, özlemediği, sevincine ortak olmadığı, üzüntüsünü paylaşmadığı, halini sormadığı, merak bile etmediği arkadaşı. Bugün parkta gördüklerinden sonra şimdi bir mesajla gelen kartvizit onu allak bullak etmişti. Kafasını ellerinin arasına aldı. Gözlerini acıtırcasına oğuşturdu. Ne zaman sıkıntılı bir hale girse kaşınmaya başlayan ellerini koltuğun kenarına sürtmeye başladı. Zordu be! Aslında yedi senedir yapmadım dediği ne varsa hepsini yaptığını kabul etmek çok zordu. Özlemişti. Merak etmişti. Hal hatır sormayı, kollarını sarıp sırtını kütürdetmeyi, gülümsemesini, kinayeli konuşmalarını, yemek yerken kan ter için kalışını, zarafetini, bir şey anlatırken adeta boğulur gibi olmasını, heyecanını özlemişti. Terfi aldığında onun kadar sevindiğini hatırladı. Hasta olduğunda üzüntüden iştahının kaçtığını. Özlediğini ille de özlediğini kendine itiraf etmek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Aynı şehirde yaşıyorlar, aynı düğünlere katılıyorlar, aynı davetlerde boy gösteriyorlar ama birbirlerini görmezden geliyorlardı. Yok saymak ne ağır bir cezaydı birisi için. Yok sayılmak da öyle. Karşılaşmamak için köşe bucak kaçışları geldi aklına. Bir kere bile “Sen de selam söyle Özcan.” demedi. Özcan getirdiği selama kendi mukabele ederdi. Bu ilgisizliği ile seni görmüyorum mesajı verir kendince mutlu olurdu. Ama bugün onu parkta bir bankta oturmuş derin düşüncelere dalmış görünce bütün mukavemetinin kaybolduğunu hissetmişti.</p>
<p>Sehpanın üzerindeki telefonunu alıp ayağa kalktı. Bahçeye çıkıp bir ağacın gölgesine sığındı. İkindi güneşinin uzattığı gölgede bile hava oldukça bunaltıcıydı. Bahadır’ı aramaya karar vermişti. Evde konuşunca sanki bütün dünya konuşmasına şahit olacakmış gibi hissettiğinden olsa gerek bahçeye çıkmıştı. Derin bir nefes daha aldı. Sıklaşmıştı bu durum. Telefonu elinde ter içinde kalmıştı. Ekrana dokunup açtı. Rehberine girip ismi buldu. Tam arama tuşuna tuşuna basacakken rehberindeki isim ekranında belirdi ve telefonu çalmaya başladı. Özcan ona da bir kartvizit göndermişti anlaşılan. Durdu birden. Parmağı mütereddit bir şekilde ekranın üzerinde duruyordu. Gelecek komutu yerine getirmeye hazırdı. Parmağını ekrana yapıştırıp yavaşça yukarıya doğru kaydırdı.</p>
<p>Yıllar öncesinin aynı heyecan ve neşesini taşıyan bu sesi duymak bir anda öyle iyi gelmişti ki sıcağın verdiği bunalma hissi bile kaybolmuştu. Sesine bir kırgınlık yansıyacak diye telaşlandı ama korkusunun yersiz olduğunu konuşmaya başlayınca anladı. Aynı neşeyle cevap verdi. Sanki dün ayrılmış gibiydiler. Bunca yılın verdiği acılardan sonra kaldığı yerden hiç bitmemiş gibi devam etmeleri şaşırtıcıydı. “Seni gördüm.” dedi. “Ben de” diye mukabele etti Bahadır. “Neden küstüğümü bile hatırlamıyorum.” diye devam etti. “Ben de” diye cevap verdi. “Özcan selamını getirir bunu senin özür dileme çaban olarak görür sevinirdim.” dedi mahcup bir şekilde. “Ben de” dedi Bahadır “ama ben sana hiç selam göndermedim ki!” Nasıl olur? Özcan neredeyse her hafta bir selam getirirdi Bahadır’dan. Demek ki göndermediği halde onun selamını da Bahadır’a götürüyormuş. Kısa bir kahkaha çıktı ikisinin de ağzından. Özcan ne güzel bir oyun etmişti. “Çay demliyorum” dedi Bahadır. “Geliyorum.” diye mukabele ederken bahçe kapısından eve girmişti bile. Derin bir nefes aldı. Kısa bir sessizlikten sonra artık üzerinden attığı görmezden gelme huyunun acılarını, hasretini, pişmanlığını, sevincini, merakını, heyecanını, sevgisini iki kelimeye yükleyip gönderdi. “Seni gördüm!” Gözünde biriken yaşa, burnunun direğinin sızlamasına direndi. Hıçkırığını tuttu. Bahadır’ın buğulanan sesinden aynı durumda olduğu anlaşılıyordu. “Ben de” dedi “ben de seni gördüm.”</p>
<p><strong>Kaynak: Mehmet Karadayı | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/seni-gordum-mehmet-karadayi/">Seni Gördüm | Mehmet Karadayı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zombiler Yurdu &#124; Üsame Işıldak</title>
		<link>https://hizmetten.com/zombiler-yurdu-usame-isildak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Sep 2020 14:00:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<category><![CDATA[zombi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13142</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eşi tutuklanan Hatice hanım yanına iki çocuğunu alarak Çankırı’nın bir köyünde yaşayan anne babasının yanına diye yola çıktı. Niyeti bu zor dönemde kimseye muhtaç olmadan çocuklarını büyütmekti. Eşi hapisten çıktığında&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zombiler-yurdu-usame-isildak/">Zombiler Yurdu | Üsame Işıldak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Eşi tutuklanan Hatice hanım yanına iki çocuğunu alarak Çankırı’nın bir köyünde yaşayan anne babasının yanına diye yola çıktı. Niyeti bu zor dönemde kimseye muhtaç olmadan çocuklarını büyütmekti. Eşi hapisten çıktığında ise canını dişine takar, iyi-kötü demez her ne iş olursa yapar yeniden bir düzen kurarlardı. Hatice Hanım bu duygularla babasının evine gitti. Annesi çok sevinmişti kızının gelmesine ama babasının yüzünden düşen bin parçaydı. Gündüzleri tarlada işlerine bakıyor akşam olunca ev gelip yemeğini yedikten sonra televizyonun karşısına kurulup kanal kanal haber izliyordu.</p>
<p>Haber izledikçe kızına ve torunlarına daha bir ters bakıyor ve sesini duyuracak şekilde homurdanıyordu. ”Nerden geldi bunlar. Kocası kim bilir ne haltlar etti ki hapse attılar. Bakma bunların masumuz dediklerine. Devlete karşı gelinir mi devlete!”…</p>
<p>Hanımı da bir yandan kızına torunlarına sahip çıkmaya çalışıyordu ama öbür yandan da kocasının söylediklerine hak veriyordu. İlk günlerdeki sıcaklık onun da yüzünden gitmeye başlamıştı. Hatice hocanın gidecek bir yeri yoktu. İki çocukla nerede kalabilirdi? Sokağa çıksa köylünün konuşmalarından kahroluyordu zaten. Çocukları da dışarı çıkıp kimseyle oynayamıyordu. İnsanlar büyülenmiş gibiydi. Anne babası da aynı etki altındaydı. Filmlerdeki zombiler gibi bir haldeydi insanlar. Bir baba bir anne çok iyi bildiği kızları için bu kadar olumsuz düşünemezdi normalde. Bunu yapmak ancak insani özelliklerin devre dışı kalmasıyla olacak bir şeydi. Ve bu durum son yıllarda ülkenin her yerinde yaşanıyordu.</p>
<p>Hatice’nin babası hem komşularının dedikoduları hem haberlerden duyduğu iğrenç yalan ve iftiraların etkisiyle annesine düşüncesini açtı bir akşam. “Bu kız da kocası da vatan haini bari şu çocukları kurtaralım. Onları çocuk esirgeme kurumuna verelim, çocukları alıp büyütsünler. Kocası hapisten çıkınca bu da defolup gitsin.” Hatice hocanın annesi de babası gibi düşününce planı uygulamaya karar verdiler. Anne baba bir olup Hatice’yi ahıra sıkıca bağladılar. Sonra da torunlarını çocuk esirgeme kurumuna götürüp teslim ettiler. Üstelik iki çocuğu ayrı ayrı yurtlara verdiler.</p>
<p>Hatice hoca perişandı. Ahırda direğe bağlı halde gözlerinden yaş eksik olmadı günlerce. “Siz benim annem babamsınız bunu nasıl yaparsınız? diye inledi, çocuklarımdan beni nasıl ayırırsınız diye çırpındı ama anne babasında merhamet damarı kurumuştu. Annesi yemeğini getiriyor, eliyle bir kaç lokma yedirip geri gidiyordu. Bir gün annesini ikna etti. Ellerinin çözmesi için yalvardı. Annesi de kızının ellerini çözdü. O sıra babası evde değildi. Hatice hoca iplerden kurtulunca bir arkadaşını aradı. Arkadaşı Ankara’da idi.<br />
Ertesi gün arkadaşı eşiyle birlikte Hatice’nin köyüne gitti. Hatice’yi aldıktan sonra hemen çocuk esirgeme kurumlarını dolaştılar. Aynı gün iki çocuğunu da aldı Hatice hoca. Ankara’ya geldiler. Hatice ve çocuklarını bir kaç gün misafir ettiler. Sonra da onlara bir ev buldular. El birliği ile eşyalarını ihtiyaçlarını aldılar. Bu arada Hatice hoca rahatsızlandı. Arkadaşı onu tanıdığı bir doktora götürdü. Muayene sonrası Hatice hocanın ikiz çocuk annesi olacağı anlaşıldı. Hatice hoca buruk bir sevinç yaşadı o an.</p>
<p>Demek ki havariler yolu sahabe yolu bu yoldu. Başka yol olsaydı bu işler başımıza gelmezdi. Bir yandan hüzünle kıvranırken bir yanda da hamd etmekten başka çare olmadığını görüyorum.</p>
<p><strong>Kaynak: Üsame Işıldak | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/zombiler-yurdu-usame-isildak/">Zombiler Yurdu | Üsame Işıldak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalbin Hayatı &#124; Emin Osman Uygur</title>
		<link>https://hizmetten.com/kalbin-hayati-emin-osman-uygur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Emin Osman Uygur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Sep 2020 13:00:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13141</guid>

					<description><![CDATA[<p>İzmir. Her sabah serin meltemlerle maviye uyanan şehir. Ve yakın geçmişte binbir ümitle sonsuza uyananlar şehri. Hele son kırk elli yıldır hayata farklı ve renkli çizgilerin heyecan verdiği şehir. Bu&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalbin-hayati-emin-osman-uygur/">Kalbin Hayatı | Emin Osman Uygur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İzmir. Her sabah serin meltemlerle maviye uyanan şehir. Ve yakın geçmişte binbir ümitle sonsuza uyananlar şehri. Hele son kırk elli yıldır hayata farklı ve renkli çizgilerin heyecan verdiği şehir. Bu çizgide bu kadim şehre girenler de çıkanlarda sıdk ile girip çıkma duasında idiler.</p>
<p>Osman bey iş için gelmişti İzmir’e. İlk defa geldiği bu kadim şehirde, kendisi adına sıradan bir gündü. Ancak günün sonunda yani o gece bu sıradanlığın değişeceğini nereden bilebilirdi ki. Bu mekanda ona hayatın farklı bir kapısı aralanacaktı. Ve bundan sonra, kalb hayatı adına hayatında çok farklı ve renkli kareler yer alacaktı onun dünyasında.</p>
<p>O gece rüya aleminde nurdan bir sima. Nam-ı Celil-i Muhammediyi her yere götürmeyi gaye-i hayal edinmiş zat. Osman beyin içi tarifi imkansız bir huzur ile doluyor. Kabusun tam zıddı. Bir genişlik, bir ferahlama hali. Hani şehrin boğucu atmosferinden sıkılır da şöyle tabiatın kucağına atarsınız kendinizi; sonra da derin bir oh çekersiniz ya. Biraz öyle bir şey. Dünyanın gölgesinden çıkıp bir hakikat halesine gark olma gibi. Belki de maneviyattan yayılan şuaların mekan üzerinde yıldızlar gibi dökülmesinden oluşan bir atmosferde bir arınma hali.</p>
<p>Misafirhane çok sade ve rahat bir mekan. Meğer bu mekanda ara sıra Kırık Mızrap şairi misafir oluyormuş. Bunu sonradan öğreniyor Osman bey. Mekanı şenlendiren, canlandıran mekinler değil mi? Duygular, düşünceler mekanı değiştirmez mi? Bir odaya bir kaç çiçek bir kaç güzel tablo koyunca oda çok daha güzel olmaz mı? İşte Allah’ı anmanın, Allah için iş yapmanın, yanmanın ve gözyaşı dökmenin verdiği manevi haller de bu odaya sinmiş adeta. Kalpler Allah’ı anmakla zikretmekle mutmain olurken etraftaki eşya ve varlıklar bundan ektilenmez mi?</p>
<p>Ömer bey ile aynı işi yapıyor Osman bey. O da nakliyatçı. Mizaçları da çok uyuşuyor. Belki de işleri gereği, hareketli ve pratik olmayı seviyorlar. Ancak daha yeni tanıştıkları için Osman bey, Ömer beyin farklı yönlerini henüz bilmiyor.</p>
<p>Ömer beyin hayatı iman yörüngeli. Dünya işleri onun için hayatın akışı içinde rızk aramaktan öte bir şey değil. Hayatın her karesine iman rengi çalınmalı ona göre. Salt dünya işleri çok basit kalıyor onun gözünde. Osman bey ile olan arkadaşlıklarını da bu yönde geliştirmek istiyor. Kahvaltı esnasında Osman beyi; ‘Akşama bir program var, başka yere söz verme’ diye uyardı Ömer bey. Akşam olunca birlikte yola çıktılar. Gittikleri yerde otururlarken birden kapı açıldı, Osman bey de diğerleri gibi başını o yöne çevirdi. O anda, gece gördüğü rüya halini tekrar yaşadı. Çünkü o an ile bu tablo aynı idi. Heyecanla ayağa kalktı. Sanki önceki gece görüşmüşler gibi kucaklaştılar.</p>
<p>İnsan, ruhu ve kalbi ile başbaşa kalınca hayatı algılama çok farklı oluyor demek ki. Beden etksinin en aza indiği ve ruhun derece-i hayatı bir adım daha fazla hissedildiği anlar… Dünyayı kalben terk de bu sırdan olsa gerek. Çünkü kalpte dünya olmayınca hayata ruh penceresinden bakmak mümkün hale geliyor.</p>
<p>Bu kalp huzurunu, manevi hazzı hiç unutmuyor Osman Bey. Unutmak bir yana o kendi kalp ve ruh dünyasında bu huzurun yansımalarını sürekli yaşamaya başlıyor.</p>
<p>Bu olaydan bir kaç yıl sonra Osman bey hac vazifesini ifa için Kabe yörüngesinde buluyor kendini. İç dünyasının dışına galebe ettiği zaman dilimlerini yaşıyor. Bu hal içinde günler geçerken oradaki ilk Cuma günü, imamın arkasında namaz kılmaya niyet ediyor. Eşi  de kabul ediyor bunu. Perşembe günü girdikleri mescid i haramdan bir daha çıkmıyorlar. Ancak cuma sabahı eşi ben daha fazla duramayacağım, ayaklarım şişti, çok ağrıyor deyince mecburen çıkıyorlar Mescid-i Haramdan.</p>
<p>Osman bey eşini bir otobüse bindirdip geri döndü ama artık Kabe’nin halesinde, imamın arkasında yerini alamayacaktı. Kabenin dış avlusunda bir yer buldu, oturdu. Güneş tepeden hiç olmadığı kadar yakıyor. Üzerinde bir afgan elbise var ama başı açık. Yavaş yavaş kendinden geçtiğini hissediyor. Bir müddet sonra güneşe bile duyarsız hale geldi Osman bey. Ama şuuru açıktı. Bu halde iken kulağına; ‘water water’ diye inleyen bir ses geldi. Yavaşça sağına döndü, bir adam susuzluktan bitmiş halde. Başını öne doğru çevirdiği anda bir pet şişe su gördü. Siluet gibi uzun bir el ona su uzatmıştı. Hemen suyu aldı. Suyu veren kişi uzaklaşırken dikkat etti. Adam uzun boyluydu ve ayakları ile oturanların arasından rahatlıkla geçip gidiyordu.</p>
<p>Osman bey, suyu açıp hemen yanındaki adama uzattı. O, önce ‘sen iç’ der gibi yaptı. Ancak Osman bey, ısrar etti. Adam aldı bir kaç yudum içtikten sonra şişeyi geri verdi. Tam kendi de içecekken solunda Türkiyeden geldiği belli olan biri suya uzandı ve suyu elinden aldı. Adam suyun tamamını bitirdi. Yapacak bir şey yoktu artık.</p>
<p>Arkaya doğru metrelerece insan. Çıkmak mümkün değil. Neyse ki epeyce vakit geçmiş, hutbe zamanı gelmişti. Görevli hutbeye başladı. Osman bey, kendini hutbeye verdi. ‘Ne güzel konuşuyor’ diye düşündü içinden ve dikkatle dinlemeye devam etti. Ancak bir müddet sonra birden irkildi; ‘ben Arapça bilmiyorum ki!’ Osman bey, Arapça bilmiyordu ama hatibin dediklerini çok iyi anlıyordu. Demek ki yine ruh ve kalb yine işin içinde idi. Sebepler ortadan kalkmıştı. Bedenin takılıp durduğu çok şeye ruh takılmıyordu.</p>
<p>Kabedeki vazife bitince yol Medineye doğru çevrildi. Orada farklı bir heyecan bekliyordu onları. Sevgi yüklü bir heyecan. Nabi’nin ‘Kuy-u mahbub-u Hüda’ dediği mekana gidiyorlardı. Osman bey, artık çok iyi inanıyordu ki, insan bu maddi alem ile sınırlanacak kadar önemsiz bir varlık değil. Ve iman ve Kuran hizmeti bu yolun erkanını öğretirken aynı zamanda da bu yoldaki güzelliklerden istifade imkanına kapılar açıyordu. Kısaca hayatın özünü anlayıp, hayatı gerektiği gibi yaşamayı kolaylaştırıyordu.</p>
<p>Medine üfül üfül sesiyor. Cennet meltemleri değiyor ruhlara. Orada sözler daha bir latif, daha bir nezih. Haller daha bir lahuti ve cennet yamaçlarında dolaşır gibi. Mescid-i Nebeviye yakın bir yerde kalıyorlar. Mescide gelip giderken sanki zaman ve mekan değişmiş gibi bir hal oluyor ara ara. Osman bey, bir gün o yolda yürürken birden sahabeler içinde buldu kendini. Sahabeler de yolda yürüyorlar, konuşuyorlar, alış veriş yapıyorlar… On dört asır öncesi zamanla iç içeydi. Hamd, şükür, evbe, tevbe, inabe; birbirine karışıp gitti bir anda gözyaşları içinde.</p>
<p>Artık imana ve Kuran’a hizmet, daha anlamlı bir hal almıştı Osman beyin gözünde. ‘Rabbinin nimetlerini anlat, ey insan seni kerim olan Rabbine karşı nankör hale getiren nedir, iyilik ve takvada yarışın ama kötülük ve düşmanlıkta yarşımayın ve ‘men ensari ilallah?’ ‘nahnu ensarullah..’ gibi ayetler, canlı birer tablo gibi parladı kalbinde.</p>
<p>Kuran, hayat kitabı olduğunu bu yolda olanlara çok açık bir şekilde izhar ediyor ve dünya ve ahiretin mükemmel bir haritası olduğunu rehberlik ederek gösteriyordu hizmet ikliminde.</p>
<p>Kalp hayatı aynı mekanda ama başka bir boyutta cereyan ediyordu. Kimine aynadan tekdüze görünen hayat kimine prizma renkleri gibi yansıyordu. Hac dönüşü hem hizmet hem ticaret amaçlı Kırgızistan gezisi planlanmıştı. Osman bey Ali isminde iki arkadaşını da davet etmişti geziye.</p>
<p>‘O günleri sürekli yaşamak isterdim. O güzellikleri, o kardeşlikleri iliklerinize kadar hissediyorsunuz.’ diye içleniyor Osman bey. Ancak insanoğlu çizgiyi sürekli koruyamıyor. Zaman bazı şeyleri çok çabuk eskitiyor. Her nesil kendi birikimi ile geliyor. İlk nesildeki asalet, cehd ve gayret bir sonrakinde bulunmuyor. Bulunsa bile az oluyor veya zamanın ve mekanın farklı renklerine bürünmüş olarak ortaya çıkıyor. Bazen teknolojye bazen düşüncelere yenik düşüyorsunuz. Anlaşılmamaktan yakınmak gereksiz. Bunu yapanlar hiç bir şey elde edemediler. Her zaman çalışmak, gayret etmek ve örnek olmak gerekiyor. Mehmet Akif merhumun dediği gibi;</p>
<p>Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol;</p>
<p>Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.</p>
<p>Bir kaç programa katıldıktan sonra Oş şehrine gidiyorlar.  Oradan dağların arasında Özgen ilçesinin bir köyüne yolları düşüyor. Rehber çok iyi. Bir evde misafir oluyorlar. Sonra Ceviz ağaçları ile kaplı ormanlara doğru bir yürüyüş yapıyorlar. Orman köyünde bir sokaktan geçerken yetmiş beş yaşlarında bir Kırgız anaya rastlıyorlar.</p>
<p>Kırgı ana, yolda yavaş yavaş yürüyordu. Kırgız ana onları görünce durakladı. Onun meraklı bakışlarını Osman bey, ta yüreğinde hissetti. Rehber, misafirlerin kim olduğunu söyleyince Kırgız ana heyecanlandı. Çok net bir şekilde misafirleri işaret ederek; ‘Allah sizden razı olsun gardaşlarım, geçen sene buralara gönderdiğiniz kurban etlerinden yedik. Hatta Rus komşularımıza da verdik. Onlar da çok sevindiler, çok şaşırdılar. Siz ne kutsi bir hizmet yapıyorsunuz! Et burada da var. Ancak kurban ibadetinin gereğini yapmanız çok güzel. Peygamber yolu bu yol.’</p>
<p>Ne kadar ilginçtir ki, Osman beyin arkadaşları olan iki Ali de ilk defa önceki yıl kurbanlarını yurt dışına göndermişlerdi ve onların kurbanları bu kardeş topraklara gelmişti. Kırgız ana elini koynuna soktu. Bir gazete çıkardı. Kırgızca basılmış Zaman’dı bu. Bir dağ köyünde Zaman gazetesi? Ve yine konuşmaya başladı Kırgız ana derin derin; ‘biz her hafta bu gazeteyi bekliyoruz oğlum. Biz bununla nefes alıyoruz artık. Buralara kadar bu hizmeti getirdiniz, bize yalnızlığımızı unutturdunuz. Allah sizlerden razı olsun.’</p>
<p>Duygulanmamak elde değil. Gözyaşlarınıza nasıl hakim olursunuz ki? Yaşadığınız yerden  binlerce kilometre uzakta dağların arasında bir köyde sizi sımsıcak bir sevgi ile karşılayan bir mümine ana, size sizden bahsediyor. Yaptığınız işin ne kadar ulvi olduğunu bir kez daha anlıyorsunuz. Bu arada iki Ali adeta eriyip gidiyor.</p>
<p>O gazeteyi Kırgız anadan hatıra olarak alan Osman bey, yapılan işin farkına çoktan varmıştı elbette. Hizmetin gerçekten Kuran hizmeti olduğunu, birilerinin iftirası gibi bir iki şarkı söylemek olmadığını Tanrı dağları eteklerinde bir daha görmüştü o. Şahitlik yapılacaksa böyle bir hizmete şahitlik yapmalıydı. Şehitlik olacaksa böyle bir yolda olmalıydı.</p>
<p><strong>Kaynak:Emin Osman Uygur | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kalbin-hayati-emin-osman-uygur/">Kalbin Hayatı | Emin Osman Uygur</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muamma &#124; Mehmet Karadayı</title>
		<link>https://hizmetten.com/muamma-mehmet-karadayi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Sep 2020 13:00:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<category><![CDATA[muamma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13138</guid>

					<description><![CDATA[<p>Elindeki çorapları spor bez çantanın kenarına sıkıştırıp fermuarı çekmeye başlamıştı ki aklına dolabı son defa kontrol etmek geldi. Her tarafına baktı. Bomboş görünüyordu dolap. İyice eğilip altta kalan bölmeye de&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muamma-mehmet-karadayi/">Muamma | Mehmet Karadayı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="has-text-align-left">Elindeki çorapları spor bez çantanın kenarına sıkıştırıp fermuarı çekmeye başlamıştı ki aklına dolabı son defa kontrol etmek geldi. Her tarafına baktı. Bomboş görünüyordu dolap. İyice eğilip altta kalan bölmeye de göz<br />
attı. Boştu. Tekrar çantaya döndü ve fermuarı çekmeye başladı. Fermuar ortalara bir yere geldiğinde durdu.</p>
<p class="has-text-align-left">
Zorlamaya başladı ama nafile kapanmıyordu. Sağından solundan bastırdı olmuyordu. Çantayı yan çevirip ata biner gibi bindi üzerine. “Hah” dedi “Demek ki derdin buymuş.” Fermuar kapanmış, çantayla işi bitmişti. Getirip kapının yanına bıraktı. Biraz sonra 10 yıllık dostunu uğurlayacaktı. Derin bir nefes aldı.</p>
<p class="has-text-align-left">Salondan hararetli bir şekilde konuşan arkadaşının sesi geliyordu. Çok çalışmış, dirsek çürütmüş, zorlu sınavları bir bir aşarak bir ilçeye vaiz olarak atanmaya hak kazanmıştı. Salondaki dostlara bu zorlu sürecin<br />
neşeli yanlarını anlatıyor ve onları kahkahaya boğuyordu. Sohbete iştirak etmek için salona yöneldiğinde mutfaktan bir tıslama sesi duyunca yönünü oraya çevirdi. Çaydanlığın içindeki su bitmek üzereydi ve zavallı çaydanlık tıslamalarla yanmak üzere olduğunu haber veriyordu. Tekrar su ile doldurdu ve kaynamaya bıraktı. Yıllar önce lisedeyken üç sene geçirdiği bu evden üniversite okumak için İstanbul’a uğurlanmıştı. Şimdi bir başka veda için gelmişti. Evin her tarafında burnunun direğini sızlatan hatıralar vardı. Mutfak bıraktığı gibi duruyordu. Yıllar önce kullandıkları kap kacağı olduğu gibi saklamaya özen göstermiş gibiydiler. Çatallar, kaşıklar, çorba kaseleri, tabaklar, her seferinde kapının kenarına vurduğu büyük servis tepsisi, doğrama tahtası, bileylenmeden kesmeyen bıçaklar, kırmızı beyaz desenleri ile hiç gitmedikleri kahvehaneyi hatırlatan çay altlıkları, ters çevrilince pilavı kalıp gibi çıkartan beş litrelik tencere… Ya o düdüklü tencere. Cuma günlerinin doyurucu kahramanıydı o. Perşembe’den ıslanan kurufasülyeleri öyle bir hızda ve güzellikte pişirirdi ki minnet duymamak imkansızdı. Öğle arası uzun olduğu için Cuma günleri gelen öğrenciler büyük tabaklarda verilen kuru fasülyeleri iştahla siler süpürür sonra hep beraber Cuma namazına gidilirdi. Keşke konuşturabilseydi buradaki her eşyayı her mekanı. Mutfak anlatmalıydı, lelaleb dolan salon, misafirsiz günü geçmeyen odalar konuşmalıydı.</p>
<p class="has-text-align-left">Gözlerinden düşen yaşlar yanağını ıslatmaya başladığında açıldı salonun kapısı. Hızlıca elleriyle sildi. Ömer bütün heybetiyle çıktı önce. Etrafını neşeye boğan bir enerji makinasıydı adeta. Kapının yanındaki çantasını görünce gelip sarıldı. Teşekkür etti. Arkadaşının gözlerindeki hüznü görünce onun da gözleri buğulandı. “İlk değil bu biliyorsun.” dedi. “Sen de bırakıp gitmiştin.” 7 yıl önce bütün tembihlere rağmen ısrarla şehir<br />
dışından tercih yapıp giden arkadaşına hafif yollu takılmıştı. Haksız değildi. İlle de İstanbul diye tutturan kendisiydi. Muradına nail olmuş ama ilk ayrılığı işte böyle yaşamışlardı. Ömer kalmıştı. Bir yıl geç kazandığı ilahiyat fakültesinin yakınına taşınmayı reddetmiş ve ilçedeki bu evde kalarak her gün dolmuşla yolculuk ederek bitirmişti üniversiteyi. Zoraki gülümsediler. Bir daha sarıldılar. Çok uzun oldu sarılma. İkisi de derin derin hıçkırdılar. Etraftakileri de için çeken bir hüzün dalgası sarıp sarmaladı. Ağladılar ağladılar.</p>
<p class="has-text-align-left">Ömer’in boşalttığı odaya bir öğrenci geçti. Bu evde ikinci senesiydi. Büyük bir hevesle dolabını yerleştirmeye koyuldu. Elini alt bölmenin içinde şöyle bir gezdirmişti ki parmak uçlarına bir şeyin değdiğini hissetti. İyice eğilip gözlerini kısarak bakınca dolabın arka tarafına yapışmış bir naylon dikkatini çekti. Elini uzatıp aldı. Bir naylon torbaydı bu ve içinde ikiye katlanmış bir kağıt vardı. “Mustafa abi” diye seslendi “Ömer abi bir şey unutmuş.” Mustafa eline aldığı torbayı bir iki çevirdi. Önemli bir şeye benzemiyordu. Dikkatlice çıkardı. Kağıdın yer yer sararmaya başladığı görülüyordu. Açtı ve okumaya başladı.</p>
<p class="has-text-align-left">“Yaş otuzbeş yolun yarısı eder<br />
Dante gibi ortasındayız ömrün<br />
Delikanlı çağımızdaki cevher<br />
Yalvarmak yakarmak nafile bugün<br />
Gözünün yaşına bakmadan gider.”</p>
<p class="has-text-align-left">Yedi kıtalık şiir uzayıp gidiyordu. Haber verip vermeme konusunda tereddüt etti. Her tarafta bulabilirdi bu şiiri. Şimdi arayıp tedirgin etmenin manası yoktu. Kağıda bir daha baktı. Sararmaya başlamış olması uzun<br />
süredir saklandığını işaret ediyordu. Eli telefonuna gitti. Telefon ikinci çalışta açıldı. Hüznünü gizlemeye çalışan bir ses şen şakrak cevap verdi. “Hemen özledin mi kanka?” Muziplik geldi aklına birden. Başladı şiiri<br />
okumaya. “Yaş otuz beş yolun yarısı eder. Burada unuttuğun bir şey var demek için aramıştım ama sen yolun yarısına ulaşmışsındır. Merak etme emanetin bende.” dedi. Karşıdan duyduğu derin bir nefesin boşalırken<br />
çıkardığı sesti. “Bekle” dedi. “Geliyorum.”</p>
<p class="has-text-align-left">İki çekyatlı bir odada karşılıklı oturmuşlardı. Ömer’in alnında biriken terlerin sadece sıcaktan kaynaklanmadığı açıktı. Mustafa torbayı koynuna sokmuş “Hikayesini dinlemeden imkanı yok vermem” diye diretmişti. Ömer çaresizdi. Gözlerini yukarıda bir yere sabitleyip anlatmaya başladı. “Nazilli’deydik. Sekizinci sınıftayken ikinci dönem başladığında sınıfımıza nakille bir kız öğrenci geldi. Nesrin. Anında ismini hafızama kazımıştım. Hoca onu sol çaprazımda bir yere oturttu. Bir anda nerede olduğumu unuttum. Sıranın üzerine yayılıyor sağ profilinden onu seyrediyordum. Hocanın eli omuzuma dokunduğunda mahcup olmuştum ama gözlerimi bir türlü ondan alamıyordum. Ne zaman dersler bitti ne zaman eve geldim<br />
habersizdim. Ertesi gün aynı hal devam etti. Bir gün çıkışta konuşmak için bekledim ama beni görünce arkadaşlarının arkasına gizlenip yaklaşmama fırsat vermeden gitmişti. Tuhaf bir hale bürünmüştüm. O deli dolu etrafına neşe saçan Ömer gitmiş yerine içine kapanık sürekli düşünen bir Ömer gelmişti. Herkes durumun farkındaydı artık. Fısıltılar ayyuka çıkmıştı. Bu yüzden benden iyice uzak duruyordu.” Bir nefes tazeledi. Çok sıkıldığı belliydi. Birden odadan çıktı. Hiçbir şey demeden bekledi Mustafa. Yüzünün ıslaklığı ile girdi odaya. Ayne yere oturdu. Aynı yere sabitledi bakışlarını.</p>
<p class="has-text-align-left">“Mayıs ayıydı. Annem çağırdı. Babamın tayini çıkmış İzmir’e gidiyormuşuz. Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Bir boşluğa düştüğümü hissettim. Yalvardım yakardım kalmak için. “Çok az kaldı okulun bitmesine, yeni okula nasıl alışacağım? Dayımlarda kalırım, okul bitince gelirim.” dedim nafile. Gideceğimiz okulda duyulmuştu. Herkesin bana acıyarak baktığını görüyor kahroluyordum. Nesrin’in yüzünde ufacık bir emare bile görmedim. Merak yoktu. Üzüntü yoktu. Sevinç yoktu. Hiçbir şey yoktu. Cuma günü son defa gittim okula.Veda etmekten başka çarem yoktu. Arkadaşlarımla vedalaştım, helalleştim. Nesrin’in olduğu tarafa bakamamıştım bile. Dışarı çıktım. Kendimi lavaboların olduğu yerde buldum. Yüzümü yıkayınca biraz kendime gelmiştim. Çaresiz çıkışa doğru yürümeye başlamıştım ki merdivenin yanından geçerken bir el beni çekti. Merdivenin altında pırıl pırıl gözleri, insana adeta hayat bahşeden tebessümü ile Nesrin vardı. Bir şey demeye fırsat vermeden sus diye bir işaret yaptı. Sonra bu kağıdı verdi bana. İkiye katlanmış beyaz bir kağıt. Sonra hızla uzaklaştı. Kağıdı açtım; bu şiir yazıyordu. Otuz Beş Yaş. Bir anlam verememiştim. Cebime koydum. Pazartesi günü İzmir’e taşındık. Sürekli mektup yazıyor okulun adresine gönderiyordum. Hiç cevap gelmedi. Yaz tatilinde bir fırsatını bulup Nazilli’ye gittim. Nesrin yoktu. Babası geçici görevle geldiği için çok az kalmışlar dediler. Bütün izi kaybolmuştu. Acı gerçekle yüzleşmiştim. Hayat durdu benim için. Herşeyi boşverdim. Okula bile gitmedim. Zamanla ruhsal sıkıntılar yaşadım. Uzun bir tedavi süreci oldu. İyileşme eğilimi gösterince sizin okula geldim işte. Bendeki dengesizlik bu yüzdendi. Sizin yakın ilginiz iyileştirdi beni.” Elini uzattı. Mustafa nazlanmadan çıkardı verdi torbayı. Elleri titreyerek aldı. Kağıdı çıkarıp okumaya başladı. Nefes alışları hızlanmıştı. Mustafa endişe ile arladaşına baktı. Ömer okumayı bitirince hassasiyetle katladı kağıdı. Naylon torbasına koyup sol cebine yerleştirdi. “Gerçekten bu şiiri bana niçin verdiğini bilmiyorum. Ama onu her okuduğumda yüreğim kabarıyor. Çok kıymetli benim için. Çözemediğim bir muamma. Belki de çözmek istemediğim. Çünkü bu muamma aynı zamanda bitmeyen bir ümit.” Hafifçe boğazını temizledi Mustafa “ 27 yaşındasın. Belki de 35 yaşında bekle beni demiştir.” Oturduklarından beri ilk defa güldü Ömer. Ayağa kalktı “Bir muamma işte” dedi. Kapıya doğru yürüdü.</p>
<p class="has-text-align-left">Ömer’i ikinci defa yolcu ettikten sonra mutfağa geçti. Ömer’in tam on senedir hiç aksatmadan kuru fasülye pişirdiği düdüklü tencereyi gördü. İçine bolca kuru fasülye doldurup suyun altına tuttu. Bugün Perşembe<br />
olduğuna göre yarın Cuma saatinde yemek hazır olmalıydı. “Abi çok değil mi o kadar kuru fasülye?” Ömer’in odasına yerleşen öğrenciydi soruyu soran. “Öğrenciler gelecek Cuma saatinde yarın” dedi. “Silip süpürürler beş dakikada”. Tebessüm etti öğrenci “Abi Temmuzdayız okullar tatil. Kim gelir?” Tebessüm sırası kendiydeydi. “Sen sofranı açık tut kardeşim” dedi. “Elbet oturan bulunur.”</p>
<p><strong>Kaynak:Mehmet Karadayı | cizlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/muamma-mehmet-karadayi/">Muamma | Mehmet Karadayı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Biz Böyle Gördük &#124; Salim Mürseloğlu</title>
		<link>https://hizmetten.com/biz-boyle-gorduk-salim-murseloglu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Aug 2020 13:00:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cizlavet.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=12707</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ankara’da öğrencilik yıllarımızda Emek Mahallesi 65. sokakta bir apartmanın giriş katındaki bir dairede sanırım yedi kişi kalıyorduk. Her biri farklı şehirden okumak için gelmişti arkadaşların ve hepimiz farklı bölümlerde okuyorduk.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/biz-boyle-gorduk-salim-murseloglu/">Biz Böyle Gördük | Salim Mürseloğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ankara’da öğrencilik yıllarımızda Emek Mahallesi 65. sokakta bir apartmanın giriş katındaki bir dairede sanırım yedi kişi kalıyorduk. Her biri farklı şehirden okumak için gelmişti arkadaşların ve hepimiz farklı bölümlerde okuyorduk. Benim ailem Ankara’da idi. Okula evimden gidip gelebilirdim. Ailem de böyle istiyordu. Ama ben hizmet gönüllüleri ile aynı ortamda kalmak için babamla fikir çatışmasına girmeyi göze almıştım.</p>
<p>İçimizden yalnızca Ercan orta okul son sınıftaydı yani henüz çocuktu. Diğerlerimiz üniversite öğrencileriydik. Arada bir ailemin yanına gider onları ziyaret eder tekrar arkadaşlarımın yanına dönerdim. Babam da artık alışmıştı bu duruma. Ara sıra da abim de bizi ziyarete gelir bir kaç saat durur giderdi. Evimizin düzeni, temizliği çok hoşuna giderdi. Bir defasında yengeme kaldığımız evden bahsetmiş. Hatta biraz ileri giderek, bizim evin kendi evlerinden daha temiz ve düzenli olduğunu ima etmiş. Tabi yengem buna çok alınmış ve üzülmüş. O gece gözüne uyku girmemiş.</p>
<p>Ne güzeldi öğrencilik günleri. Okulumuza gider gelir derslerimize çalışırdık. O gün evde nöbetçi arkadaşımız pişirmişse onu yer, namazlarımızı vaktinde kılar, namazdan sonra ise kitap okurduk. Pazartesi-perşembeleri oruçlarımızı aksatmamaya çalışır, teheccüt namazları ile gecelerimizi aydınlatırdık.</p>
<p>Bunlar nerden mi aklıma geldi?</p>
<p>Geçen gün twitterda bir arkadaşım bana mesaj yazdı. Abi beni tanıdın mı diyerek söze girdi. İsim farklı olduğu için tanımadım tabi. Biz üniversitede okurken beraber kaldığımız orta son sınıf öğrencisi Ercanmış meğer. Ercan Amerika’da ticaretle uğraşıyor, hizmete koşturuyormuş. Ne güzel! Sonra pek çok layık olmadığımız iltifattan sonra bir anısını paylaştı.</p>
<p>”Abi bugün buralarda isek sizler sayesinde diyerek girdi söze. Anlatttığı hatırayı ben çoktan unutmuştum. O anlatınca hatırladım.</p>
<p>”Abi bir gece beni perşembe orucu için uyandırmaya gelmiştin ama ben kalmamıştım hatırladın mı dedi.</p>
<p>Ben hatırlamadığımı söyleyince devam etti.</p>
<p>”Abi ben o gece ben altımı ıslatmıştım ve bu yüzden sahura kalkmamıştım. Siz de ısrar etmediniz ve ben o şekilde sabahladım. Sabah kalkınca da battaniyeyi örtüp üstümü değiştirip okula gittim. Okuldan geldiğimde baktım ki, çarşafım battaniyem her bir şeyim yıkanmış ve kuruması için asılmıştı. Abi ben bunu görünce oturdum ağladım. Kendi kendime dedim ki: Ben bu yaptığımı babamın evinde yapsam annem iki tokat atar babam demedik laf bırakmazdı. Üstelik beni rezil ederlerdi. Abi ben dedim ki bu insanlar benim anam değil babam değil ne zorları var da benim ıslattığımı yatağımı yorganımı yıkıyorlar diye dakikalarca ağladım.”</p>
<p>Ercan yazmaya devam etti.</p>
<p>”Hem abi sen bazen bana ”okulda namazını kıldın mı?” diye sorardın ben de bazen kılmadığım halde ”evet” cevabı verirdim. Sen istesen kılıp kılmadığımı tanıdığın kişilerden öğrenebilirdin ama hiç üstüme gelmez daima anlayışla sevgiyle karşılardın.</p>
<p>Ben de duygulandım. Gözlerim yaş doldu. Yüreğim kabardı. Ercan buna benzer başka şeyler de anlattı. Ercan da yazarken ağlıyordu. Ben bunu hissedebiliyordum.</p>
<p>Aradan bir kaç gün geçti. Ben Ercan’ın yatağını, battaniyesini yıkayan Bilal beyi aradım. Olayı anlattım. O da duygulandı ve sadece;</p>
<p>”Biz böyle gördük abi’. Ben evde çamaşırlarımı yıkarken acemice yıkadığım için çamaşırlar iyi temizlenmiyordu tabi. Ama bir iki gün sonra nasıl oluyorsa hepsi tertemiz oluyordu. Ben daha sonra analadım. Abdülbaki abi benim çamaşırları tekrar yıkayıp kuruturmuş. Biz böyle gördük abi.” dedi.</p>
<p>Fedakarlığı, kardeşlerini kendine tercih etmeyi, yemeyip yedirmeyi, vefayı abilerimizden gördük.</p>
<p><strong>Kaynak:Salim Mürseloğlu | Cızlavet.com</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/biz-boyle-gorduk-salim-murseloglu/">Biz Böyle Gördük | Salim Mürseloğlu</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
