<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>cemel arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/cemel/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/cemel/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:16:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>cemel arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/cemel/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ Vak’aları</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Egeli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Feb 2021 07:00:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kürsü]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[M.Fethullah Gülen]]></category>
		<category><![CDATA[Sıffın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=16686</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’alarında İslâm adına büyük kayıpların meydana geldiğini biliyoruz. Bu hâdiselerin bize bakan hayırlı yanları var mıdır? Cevap: Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’aları, Müslümanların içine kendi elleriyle parçalayıcı&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari/">Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ Vak’aları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="highlight">Soru:</span> Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’alarında İslâm adına büyük kayıpların meydana geldiğini biliyoruz. Bu hâdiselerin bize bakan hayırlı yanları var mıdır?</p>
<p><span class="highlight">Cevap:</span> Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ vak’aları, Müslümanların içine kendi elleriyle parçalayıcı bir kama hâlinde sokulmuş ve İslâm toplumunda derin izler bırakmış çok müessif hâdiselerdendir. Beni içten yaralayan bu türlü hâdiselere, diğer insanların da içini yakmasın düşüncesiyle pek temas etmek istemiyorum. Karşı karşıya gelen iki Müslüman grup hakkında insanlar kanaatlerine göre hiç olmazsa biri için kötü düşünebilir ve olumsuz hüküm verebilirler. Eskiden olmuş, başkalarının ellerini kirleten bir yarayı yeniden kanatmak manasına geleceğinden bu tür fena şeyleri anlatmak bana çok doğru gelmiyor.</p>
<p>Bu durum, bazı hâdiseler itibariyle Müslümanları karşı karşıya getiren bir içtihat neticesinde ortaya çıkmıştır. Burada Müslümanların hakperestliklerini kullanmasını bilen İslâm düşmanları da kendilerine düşen rolü iyi oynamışlardır. Ancak Cenab-ı Hakk’ın hikmet eli, böylesi korkunç fırtınalar içerisinde bile Müslümanların faydasına olarak bazı güzel şeyler ortaya koymuştur. Cemel ve Sıffîn vak’alarına işte bu hikmetler açısından bakmak gerekir. Bu elim vak’aların cereyan etmesiyle birlikte neticede bazı hayırlar da elde edilmiştir.</p>
<p>Biz, davranışlarımızda hikmete değil emre tâbiyiz. Emredildiğimiz şeylerin sebebi, niçin ve nedeni, onun Allah’ın (celle celâluhu) emri olmasında yatmaktadır. Allah bize neyi emrederse onu yaparız. Hiçbir zaman mü’min kardeşlerimizi öldürmeyi Allah emretmemiştir. Allah ne Hazreti Ali’den ne de Hazreti Muaviye’den birbirlerini öldürmelerini istemiştir. Ne var ki onlar, içtihatları neticesinde kendilerine göre doğru gördükleri bazı meselelerle karşı karşıya gelmişlerdir. Onlardan bir tanesi daha haklı olsa da diğeri de hakka taraftardı. Diğer bir tabirle; biri haklıydı, öbürü de haksızlığını hak zannediyordu. Onlar içtihatları neticesinde harp etmişlerdi ve bu yüzden Müslümanların arasına ayrılık girmişti; fakat Cenâb-ı Hak bu iyi insanların, Zât-ı Ulûhiyet’e göre iyi olmayan davranışlarının altından dahi güzel neticeler elde etmelerini sağlamıştı. Bu durum, O’nun kereminin ve lütfunun bir ifadesidir yoksa onu mü’minlerin, aslı itibariyle sevimsiz olan bir kısım davranışlarına bağlamak doğru değildir. Bu konulara her ne kadar fazla girmek istemesem de soru sahibine hürmeten mevzuyu kısaca arz etmek istiyorum.</p>
<p>Cemel vak’ası, muhtereme Âişe Validemizin, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’le beraber Hazreti Ali’nin karşısına çıktığı; Sıffîn ise Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye’nin karşı karşıya geldikleri vak’alardır. Kerbelâ’ya gelince o, çok daha değişik çizgide cereyan eden meş’um bir hâdisedir. Bu vak’aya, kırk kadar aile efradı ile beraber Kûfe’ye doğru yola çıkan peygamber hanesinin en büyük semerelerinden, ehl-i Cennet’in seyyidi ve şühedanın efendilerinden Seyyidina Hazreti Hüseyin’in, yeğenleri, evlatları ve kızkardeşlerinin başına gelen o ciğersûz vak’anın cereyan ettiği yere izafeten “Kerbelâ vak’ası” denilmiştir. Eğer “Kerbelâ” kelimesinin aslı “cihar belâ” ise bu ifade, dört bir taraftan gelen asimetrik belâ anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bu kısa girişten sonra Sıffîn’den başlayarak izah edelim: Hazreti Ali ile Hazreti Muaviye ve taraftarları arasında meydana gelen Sıffîn hâdisesinde İslâm adına büyük kayıpların olduğunda kimsenin şüphesi yoktur. Ancak, ben “Hazreti Ali mi haklıydı, Hazreti Muaviye mi?” yaklaşımından daha ziyade dikkatlerinizi bir noktaya çekmek istiyorum. Bizans’ın bu hareketleri görür görmez kıpırdanışına karşı Hazreti Muaviye, meselenin hassasiyetini derinden derine hissetmiş, Bizans hükümdarına karşı şöyle bir mektup yazmıştır: “Ali ile ittifak edip karşınıza çıktığımız zaman kendi durumunu iyi hesap etmelisin!” Bu ifadelere, –zayıf kaynaklarda dahi olsa– ben itimat ediyorum. Zira biri, Hazreti Muaviye’nin huzurunda Hazreti Ali’yi anlatıp, onu derinden derine sorgulayınca Hazreti Muaviye gözyaşlarını tutamamış ve hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Şunun altını çizerek ifade edeyim ki, Hazreti Muaviye ile Hazreti Ali arasındaki vak’anın, onların beşerî his ve duygularına dayanarak meydana geldiğine kat’iyen ihtimal verilemez. Vâkıa, hâdiseler çok karışık bir şekilde cereyan etmişti ki, günümüzde de buna benzer pek çok hâdise meydana gelebilmektedir. Nitekim bugün de birilerini küfürle itham edip haklarına tecavüz eden bir kısım kimselerin uygunsuz davranışları, bizlere insanlar arasında bu türlü şeylerin her zaman olabileceği fikrini vermektedir.</p>
<p>Bunun ötesinde bir de Allah, velinin veli olduğunu bir başka veliye bildirmezse, veli onun bu durumunu bilemez. Evet, her ikisi de Allah’ın veli kuludur ama Allah bildirmezse bunu bilemezler. Binaenaleyh bir veli, kendi yolunu ayan-beyan görür ve o yolda yürür. Diğeri de kendi yolunu öyle görür ve o yolda yürür ama her ikisi de veli olmalarına rağmen biri diğerinin yanlış yolda olduğunu düşünebilir ve birbirlerini yıpratabilirler. Ashab-ı kiram arasında bu tür hâdiselerin cereyan etmesi buna bir delildir.</p>
<p>Hazreti Ali, muhakkak ki haklıydı. O, Hazreti Osman’ın son devirlerinde çevre vilayetlerde baş gösteren, Müslümanlığın ruhuna aykırı bir kısım davranışlara karşı, açılan gedikleri tamir etmek ve tıkamak istiyordu. Bu itibarla da durumu çok zordu. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dâr-ı bekâya irtihalinin ardından yirmi seneden fazla bir zaman geçmiş ve bu yirmi senelik zaman içinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrindeki saffet az dahi olsa bozulmuştu. Müslümanlığın çilesini çekmeyen yeni bazı kimseler İslama girmiş ve toplumun kaderine hükmetmeye başlamıştı. Dahası, bunlardan pek çoğu, o günkü siyasi hava içinde hakkı daha evvelkilerin gördüğü gibi göremeyen kimselerdi… Bu gibi sebeplerle olan olmuştu.</p>
<p>Hazreti Ali bu devrede, yavaş yavaş bozulmaya yüz tutmuş bu düzene yeniden bir şekil verebilmek için dişini sıkmış, “Ben artık bu evde oturamam. İnsanlara iyi örnek olmam lâzım.” düşüncesiyle normal zamanda oturduğu evini bile terk etmiş.. günde iki defa yemek değil, belki iki günde bir defa yemekle yetinir hâle gelmişti. Bu sırada o, Türkiye’den kat be kat daha büyük bir devletin halifesiydi. Bir defasında Kûfe’de çarşıda gezerken biri Hazreti Ali’nin soğuktan tir tir titrediğini görmüş ve ona, “Kış günü sırtınızda böyle ince bir elbise giymişsiniz. Üzerinize kalın bir elbise alsanız.” demişti de, bunun üzerine Hazreti Ali o kimseye şöyle cevap vermişti: “Benim şahsî imkânlarım ancak bu kadarına yetiyor. Bunun ötesinde bir şey alamam.”<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Hazreti Ali, Resûl-i Ekrem devrini, o devirdeki duruluğu tekrardan ihya etmek istiyordu. Ancak o dönemde Müslümanların içine değişik fikrî cereyanlar ve fitneler girmişti ve bu meselede muvaffak olmak çok zordu. Yine de bir nebze muvaffak olundu ise bu, Haydar-ı Kerrâr ve Şâh-ı Merdân’ın gücü, onun dirayet ve zekâsı sayesinde olmuştu.</p>
<p>O devirde Şam’da, Bizans’ın mirası üzerine konan bir kısım insanlar vardı. Bunlar zengin evlerde neş’et etmişlerdi ve başlarındaki insanları da öyle görmek istiyorlardı. Onlar İslâm’ın, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) devrine ait saffetini görememişlerdi ve her şeyi Emeviler’de görüyorlardı. Birdenbire bunlara “Fıtratınızı değiştirin!” demek ve onların değişmesini beklemek çok zordu. Bunun için Hazreti Muaviye ehven-i şer ile amel ediyordu. Hazreti Ali ise asla buna yanaşmıyor ve âdeta “Hayır, ille de Ebubekir ve Ömer devirlerindeki saffet!” diyordu. Bunun karşısında Hazreti Muaviye ise, “O devir bozulmuştur. Sen bilemiyorsun ya Ali! Bu devirde öyle idare edilmez. Sen bu işi yapamazsın.” diyordu. İşte meselenin temelinde bu farklı mülâhazalar vardı.</p>
<p>Mesele, nihayetinde İslâmî bir hükme dayanıyordu: Bir İslâm memleketinde iki tane imam olursa, bunlardan bir tanesinin çekilmesi lâzımdı.<a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Hazreti Osman (radıyallâhu anh) şehit edilince, -muhalif kalan bir kısım insanlar olsa da- sahabenin çoğu Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) biat etmiş ve onu imam seçmişlerdi. Bu durumda Hazreti Ali imamsa, Hazreti Muaviye’nin kendisine biat etmesi gerekirdi. Ancak Hazreti Muaviye, “Seni zorla aldılar, getirdiler ve biat ettiler. Ben sana biat etmem.” diyordu. Meselenin siyasileşmesi ve askeri plânda ele alınması Sıffîn gibi vak’alara sebebiyet vermişti. Benim bu mesele hakkında âcizane mülâhazam şudur: Kâtil ve maktül, her ikisi de Cennet’te olduktan sonra, ellerini kendi kanlarına boyayan kimselerin kanı ile dilimizi kirletmeyelim. Zira Hazreti Ali de Hazreti Muaviye de Cennet’e gidecek fakat haklarında söz söyleyip onları tenkit edenler Cennet’e gidemeyebilirler.</p>
<p>Cemel vak’asına gelince; Hazreti Âişe Validemiz, Hazreti Osman’ın şehadeti esnasında Mekke’de bulunuyordu. Medine’de Hazreti Ali’ye biat edildikten sonra Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr Hazreti Âişe’ye (radıyallâhu anhüm) iltihak etmişlerdi. Hazreti Âişe Validemiz, Hazreti Osman’ı şehit eden kimselerin yakalanıp cezalandırılmalarını istiyordu. Hâlbuki anarşinin hükümferma olduğu çok zor bir günde Hazreti Ali hilâfete getirilmişti ki, onun anarşiyi birdenbire kesip atması mümkün değildi.</p>
<p>Bunun ne kadar zor bir iş olduğunu bir misalle arz etmek istiyorum. Biri bana, “Anarşi ile uğraşan devletimiz bu konuda samimi değil; devlet anarşi ile uğraşıyor gibi görünüyor ama haddizatında anarşi olsun istiyor. Keza anarşi karşısında boy hedefi olan ordu anarşi ile uğraşırken samimi değil. Emniyet kuvvetlerinin hepsi haindir.” dese, bütün bu iddiaları bir kalemde kabul etmek insafsızlık olur. Bu müesseseler içinde cidden anarşiyle kıyasıya savaşmak isteyen pek çok kimse vardır ama bu savaş başka bir savaştır. Yani herkes ayrı bir davanın hesabını vermek için savaşmaktadır. Türkiye’de hakikaten anarşiye karşı bir savaş verilmektedir. Ancak anarşi bir yerde etnik kaideye dayanmışsa, memleketin büyük bir bölümünde kendisini ayrı ırktan sayan insanlardan, başka bir yerde mezhep farklılığından, başka bir yerde ise başka anlayışlardan ve dış mihraklardan kaynaklanıyorsa ve bunlar ayrık otu gibi memleketin her tarafını sarmışsa, bunun üzerine giderken herhalde biraz titiz olmak lâzımdır. Meselâ, biri “Ben, başkaldırmaya yüz tutmuş insanların üstüne birdenbire gideceğim ve falan beldede beşyüz adamı birden asacağım; asacağım zira anarşiyi bastırmanın yolu budur.” diyorsa, bence bu düşünceyle hareket edilerek hâdisenin üzerine gitmek kat’iyen akıl kârı değildir. Zira bunun neticesi olarak başka bir taraftan nasıl bir patlamanın meydana geleceğini de hesaba katmak gerekir. Her şeyden evvel senelerin birikimi olan bir problem öyle bir hamlede ortadan kaldırılamaz. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu türlü problemleri, yirmi üç sene ciddi bir cehd ve gayretle, üzerine gide gide –Allah’ın tevfikiyle– halletmiş ve bu hususu kendinden sonrakilere emanet etmişti.</p>
<p>Hazreti Ali’den de o dönemde meydana gelen hâdiselerin üzerine böyle birden gitmesi isteniyordu. Ancak o, meselelerin üzerine birden bire gitmeyi tehlikeli buluyordu. Biz rivayetlerde şöyle bir bilginin yer aldığını görüyoruz: Hazreti Ali; Hazreti Âişe, Hazreti Zübeyr ve Hazreti Talha’nın “Kâtilleri bize teslim et!” ısrarlı istekleri karşısında, “Hazreti Osman’ı şehit eden kâtiller buraya getirilsin.” diye dört bir tarafa ilan ettirmişti. Bunun üzerine binlerce silahlı insan Hazreti Ali’nin kapısının önüne gelmiş ve “Hepimiz kâtiliz” demişlerdi.</p>
<p>Evet, bu sözün altında açıkça Hazreti Ali’ye karşı bir tehdit vardı. Hazreti Ali’nin kendi adına bu tehditlere karşı asla bir endişesi yoktu. Ancak Peygamber köyünde dökülen bu kan artık durmayıp akıp gidecekti. Bu itibarla Hazreti Ali, fitnenin üzerine kendi yolunca yürüdü ve bunu bastırmaya çalıştı. Allah’ın tevfikiyle muvaffak da oldu ama konunun sıcaklığı, Hazreti Muaviye ve Hazreti Âişe’nin meseleyi o anda anlamasına mani oldu. Onlar, Hazreti Ali’nin başında nasıl bir gaile olduğunu bilmiyorlar ve kâtillere kısas uygulanması gerektiği üzerinde ısrar ediyorlardı. Bir süre sonra Hazreti Âişe, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), gelecekle ilgili kendisi hakkında verdiği bir haberi hatırlayarak hatalı bir yolda olduğunu anladı. Hazreti Talha ve Zübeyr de işlerin vardığı noktadan rahatsızlık duyarak pişmanlıkla kılıçlarını kınına koydular. Ne var ki hadiseler tam sükûnet bulup yatışacağı anda bir kısım fitnecilerin gayretiyle Hz. Âişe’nin bindiği devenin etrafında mesele tekrar alevlendi. Netice olarak başta Hz. Talha ve Zübeyir olmak üzere pek çok insan öldü.</p>
<p>Kerbelâ hâdisesini bunlara benzer şekilde mütalâa etmemiz mümkün değildir. Muharrem ayında cereyan eden ve kıyamete kadar Ehl-i Beyt-i Resûlullah’ı seven insanlara kan ağlatacak bu hâdiseyi Cemel ve Sıffîn vakaları gibi düşünmek mümkün değildir. Burada bir tarafta, işi tamamen ırkçılığa, kana ve soya bağlamış, Arap’tan başka kimseye hakk-ı hayat tanımayan o günkü Emevi idarecileri, Yezid ve çevresi; diğer tarafta da babası gibi hakperestliği temsil eden Seyyidina Hazreti Hüseyin vardı. Taraflardan biri göklerden gelen fermana göre, diğeri ise saltanatı koruma hesabına hareket ediyordu. O dönemde toplumun bünyesi çok sağlamdı. Aksi takdirde bu korkunç sarsılmada her şey yıkılır gider, ne hadis ne fıkıh ne de tefsir kalırdı. Bu bozukluk sadece devlete ve orduya ait bir bozukluk olduğu için Kerbelâ vak’asından sonra Yezidler ve Haccaclarla beraber ortadan kalkmıştı.</p>
<p>İslâm ulemasından bazıları şöyle bir yaklaşımda bulunmuşlardır: Bu hâdiselere, umum tarafından seçilmemiş, seçimi üzerinde umumun rızası olmayan idarecilerin durumu sebebiyet vermiştir. Hazreti Ali’yi, kendinden önceki halifelerin seçilmesinde olduğu gibi umum ashab-ı rey seçmemişlerdi. Bu seçime, ashab-ı kiramın ileri gelenlerinden bir kısmı iştirak etmemişlerdi. Zamanla bu gayr-i memnunlar bir araya gelmiş ve daha sonra malum hadiselere sebebiyet vermişlerdi. Binaenaleyh Müslümanların başına geçecek kimsenin, umumun kabulü olmadan büyük iddialara kalkışmasının kargaşalara sebebiyet vereceğini göstermesi açısından yukarıda geçen hadiseleri hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalıdır. Toplumun ekseriyetinin onay vermediği bir kişi ne zaman başa geçse kargaşa kaçınılmaz olur.</p>
<p>Ayrıca, bir kısım mücedditler bu hadiselerin arkasında pek çok hikmetin bulunduğu görüşündedirler. Eğer İslâm, kendi standartları içinde bir gelişme kaydetse ve bu dersler alınmasaydı ileride Müslümanların karşısına çıkacak daha çaplı sosyal hâdiseler karşısında daha büyük fiyaskolar yaşanabilirdi. Eğer bu türlü gaileler Müslümanların başına, cihanın şarkına ve garbına hükmettikleri bir dönemde gelseydi, ihtimal altından kalkamaz ve tükenir giderlerdi. Hikmet açısından böylesi gailelerin meydana gelmesi gerekliydi ki, Müslümanlar fenalıklara karşı önceden hazırlıklı olsunlar.</p>
<p>Evet, bu hâdiseler bilhassa İslâm bünyesine enjekte edilmiş bir antibiyotik tesiri icra etmiş ve bu, o bünyede antikorlar meydana getirmişti. Böylece bünye, yabancılara ve zararlı mikroplara karşı kendini korur hâle gelmişti. Zira bu hâdiseler Müslümanların dikkatini çekip onlara hâl diliyle şöyle diyordu: Dikkat ediniz, korkunç fitne dalgalanmaları var. Fitneler üzerinize dalga dalga gelecek. Böylesi hâdiseler karşısında hissî kardeşliği aşarak, mantıkî kardeşlik ile birbirinize bağlanınız. İdarecilerinizi öyle seçiniz. Dinin emirlerine sahip çıkınız. Zira meydana gelecek kargaşadan istifade edecek hasımlarınızın, sizin içinize değişik fikirler sokma ihtimali vardır.</p>
<p>Evet, bu hâdiselerden sonra Müslümanların güçlü olduğu devirde gelip İslâm’a toslayan Neoplatonizm, Müslümanların daha evvelden uyanmış olmalarından ötürü bünyenin içine tam girememişti. İşrâkiye mektebi ağırlığı ile kendisini hissettirememiş, Meşşâiye mektebi mü’minlerin gönlüne taht kurup oturamamış, hiçbir Yunan felsefecisi Müslümanlar üzerinde fikirleri ile hâkimiyet kuramamıştı. Çünkü Müslümanlar bu fitneleri gördüklerinde, bir taraftan Kur’an’a sahip çıkmış, onu istinsah edip çeşitli beldelere göndermişlerdi. Bir diğer taraftan ise Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) şerefsudur olmuş, akideye ait meseleleri bir araya getirmiş ve bu mevzuda ciddi tahşidat yapmışlardı. Böylece, terminolojisi teşekkül etmiş ve herkes tarafından objektif olarak benimsenmiş olan İslamiyetin esasları karşısında bâtıl fikirler tutunamamıştır. Eğer bu hadiseler yaşanmasaydı, bir avuç Karmatî ve Bâtınî’nin ortaya çıkaracağı korkunç fitneler öyle şiddetli olacaktı ki, yeryüzünde Ehl-i Sünnet’ten daha fazla bâtıl mezheplere sahip kimseler bulunacaktı. Allah’a binlerce hamd ve sena olsun ki, her dönemde Sünnî düşünce Müslümanların büyük çoğunluğu tarafından benimsenmiş ve korunmuştur. Bâtıl fırkalar ise hep azınlıkta kalmıştır.</p>
<p>Biz, seleflerimizi daima hayırla yâd ederek onların hayatlarından dersler çıkarmalı ve yolumuza devam etmeliyiz. Rabbim kalblerimizi telif buyursun. Hangi yollarda ve nasıl mücadele verilirse verilsin Müslümanları birbirini sever hâle getirsin. Âmin!</p>
<hr class="uk-divider-icon" />
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>  Bkz. İbn Mâce, mukaddime 11; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/99.</p>
<p><a href="https://fgulen.com/tr/eserleri/bahar-nesidesi/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>    Bkz. Müslim imâre 61; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 8/144; el-Hâkim, el-Müstedrek 2/169; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 3/144.</p>
<p><strong>Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemel-siffin-ve-kerbela-vakalari/">Cemel, Sıffîn ve Kerbelâ Vak’aları</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemel’in dili &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemelin-dili-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Sep 2020 14:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13837</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bugün yaşananlar bana çok tanıdık geldiği için birkaç haftadır bu köşede sizlere, Cemel’i resmetmeye çalıştım. Doğru, Cemel çok acı, vahim bir hâdise! Başka bir doğru daha var ki Cemel’e gidenlerin&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelin-dili-resit-haylamaz/">Cemel’in dili | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün yaşananlar bana çok tanıdık geldiği için birkaç haftadır bu köşede sizlere, Cemel’i resmetmeye çalıştım.</p>
<p>Doğru, Cemel çok acı, vahim bir hâdise!</p>
<p>Başka bir doğru daha var ki Cemel’e gidenlerin hiçbirisinin niyet ve hedefinde böyle bir sonuç yoktu!</p>
<p>Şüphesiz böyle bir sonucu, hakikat sevdalısı hiç kimse istemez. Ne var ki dün yaşananlardan ders alıp durduğu yeri netleştiremediğinde insan, Cemel’de olduğu gibi kendini hiç istemediği yerde de bulabiliyor!</p>
<p>Öyleyse, aynı delikten bir daha ısırılmamak için Cemel’in çığlık olup haykırdığı realitelere kulak vermek zorundayız.</p>
<p>Bunca hâdiseden kimin ne anladığını bilemem; ancak Cemel bana diyor ki:</p>
<p><b>Öncelikle dilini tut:</b> Taraflarını Allah’ın bağışlayıp Cennet’ine aldığı insanlar hakkında mesnedsiz konuşma. Hem, “Sahâbe” keyfiyetini hâiz bir kıymetin kadrini tartacak teraziye mâlik değilsin ki! Ömer İbn-i Abdülazîz’in dediği gibi “madem ki o günlerde yaşatmamak suretiyle Allah (celle celâlühû), dökülen kanlardan elimizi korudu; öyleyse bugün bize düşen, konuşarak dilimizi kirletmemek, ayrı bir vebale girmemektir!”</p>
<p><b>Her duyduğuna inanma:</b> Yollara Cemel taşları döşeli ve bugün de ortalık, fısk u fücûrdan geçilmiyor; üstelik, gelen haberlerin kısm-ı a’zamîsi “fâsık” patentli. Malum, fâsıkın getirdiği haberi tetkik etmeyi bize Kur’ân emrediyor. Üstelik, işin başından beri “yalan” üzerine kurulu bir dünya var karşımızda. Seyelân halinde sökün edip üzerinize gelen bir septik varsa, muhtevanın ne olduğu bellidir! Dün itibariyle Hazreti Osmân (radıyallahu anh) adına mektup yazıp altına sahte mühür basan, Hazreti Âişe (radıyallahu anhâ) ve Hazreti Ali (radıyallahu anh) adına valilere talimatlar tertip eden ve Hazreti Talha (radıyallahu anh) ile Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anh) adına belge tanzim edenlerin, meydanı boş buldukları bugün boş duracağını mı sanıyorsun?</p>
<p><b>Her duyduğunu başkasına aktarma:</b> Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) açık beyanını duymayan yoktur: “Her duyduğunu başkasına taşımak, günah olarak kişiye yeter!”</p>
<p><b>Başkasıyla ilgili sana gelenlerin bir benzerinin de senin adına başkalarına taşındığını unutma:</b> Kur’ân’ın nüzûl ikliminde yetişmiş ve risâlet mektebinden vasıtasız ders almış Ashâb-ı Kirâm’ı (radıyallahu anhüm) bile can kardeşine kılıç çeker haline getiren aynı “kumpas” bugün de sahnede. Düne kadar ıspanak renklerin gündemi olan psikolojik harp, artık yalı ve köşklerin sıradan konusu. Dün, ‘kefenini soyup üzerine taşlar koydukları “yiğidin” yeniden ve kendisi olarak kalkışı’ karşısında çılgına dönenlerin körüklediği mazi derinlikli bir oyunun hedefindesin. Dünden bu yana birbirini didikleyenlerin ittifak edişlerine de şaşırma. Çünkü sen, ortak hedefsin!</p>
<p><b>Duygularınla hareket etme: </b>Hissî temele dayalı kardeşliklerin kırılganlığı daha kolaydır; kardeşliğimizin ebed müddet devamı için mantıkî bir temele oturtulması şarttır. Şunu bil ki duygularını açığa vurduğun yerde, “Gassân” meliklerinden mektuplar gelir. Ne yazık ki herkeste, onu yırtıp yere çalacak bir Ka’b İbn-i Mâlik (radıyallahu anh) iradesi yoktur!</p>
<p><b>Öfke ile hareket etme:</b> Allah (celle celâlühû), sürpriz gelişmeler karşısında kabaran öfkesini yutkunan ve bu durumda bile muhatabını affetmesini bilen mü’minin fiiline ayrı bir kıymet veriyor!</p>
<p><b>Niyetin gibi üslubun da doğru olsun:</b> Niyetin hâlis, talebin de hak olabilir; ancak yürüdüğün yol hakikat gamzeli değil ise maksadın aksi bir sonuçla karşılaşma ihtimalin yüksektir. Hakikat arayışının üslup yanlışlığına kurban olmaması için yol tercihindeki titizlik de ayrıca önem arz eder.</p>
<p><b>İletişim yollarını kapatma:</b> Kültürümüzde, “kapıyı kıyı kaşık bırakmak” şeklinde güzel bir söz var ki aynı muhteva, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarında da yer alır: “Sevdiğin insanla mesafeli ol; ola ki bir gün düşmanın olur! Düşmanın ile olan mesafeyi de koru; ola ki bir gün dostun olur!” Şunu bil ki başlangıç itibariyle zor ve zamana bağlı olsa da “diplomasi”, problemlerin problemsiz veya en az problemle çözümünde en temel unsurdur.</p>
<p>Ortada tadil edilmesi gereken bir yanlış görmüşsen — ki herkes insandır ve insanın olduğu yerde hata da olabilir — mert ol ve tedaviyi de muhataplarında ara. Aynı zamanda bu, niyetinin halis olduğunu gösteren bir mü’min ahlakıdır! Üstelik, dâhildeki problemin çözümünü hâriçte aradığın sürece sadece problemi büyütmüş, fırsat avcılarının ekmeğine yağ sürmüş olursun.</p>
<p><b>İhtiyat, itidal ve teenniden ayrılma:</b> Gündemine gelen her konuyu, önüne konulan terazilerde değil hakikat mizanlarında tart. İhtiyat, itidal ve teenni, Nebevî takdirli bir mü’min ahlakıdır.</p>
<p><b>Genellemelerden kaçın:</b> Herhangi bir olayda realite ne ise onun dışına çıktığın her ân, başka bir haksızlık irtikâb ediyorsun demektir.</p>
<p><b>İşine odaklan ve işin olmayanı iş edinme:</b> Böylesi günlerde gündemine gelen birçok konunun, seni yarıştan düşürmek için kurgulanmış olabileceğini de hatırından çıkarma. Unutma ki bugün yapılması gerekeni “bugün” yapamazsan, yarın yapman gerekene de zaman bulamazsın! Şartlar ne kadar çetin olursa olsun biz, bugünü yaşıyoruz ve gününü inşâ edemeyenin yarını da hebâ olur!</p>
<p>Hudeybiye’de sesini yükselttiği için ömür boyu tevbe ve istiğfar ettiğini, nafile namaz kılıp tasaddukta bulunduğunu söyleyen Hazreti Ömer (radıyallahu anh) ile Cemel her aklına geldiğinde seccadesi ıslanıncaya kadar ağlayan Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) pişmanlıkları kulağına küpe olsun! Henüz hâdiseyi yaşarken bazen hakikat görülemeyebilir ve sen, suyun bilerek bulandırıldığı bu demlerde tehevvürden uzak dur ve bir hakkı savunacağım diye başka haklara girme.</p>
<p><b>Bu maddeyi de kefesinde yumurta olanlar için yazayım:</b> Böylesine fırtınalı günlerde vazife yapmak, her yiğidin harcı değildir. Önüne gelenin didiklediği zeminde boyunduruğu kaldırmak için Allah (celle celâlühû) seni tercih etmişse bu, ayrı bir mesuliyet, başka bir ciddiyet gerektirir. Bu nazarla Hudeybiye’ye bakabilirsen, seni, niyetini ve önüne koyduğun hedefleri kavrayamayan samimilerin de sesini yükseltebileceğini görürsün ki bu durumda, Ümmü Seleme Validemiz (radıyallahu anhâ) gibi bir duruşla işe koyulmak gerektir. Unutmamak lazım ki ‘atıyyelerini ancak matıyyeleri taşır!’ Ortalığı kasırgaların kasıp kavurduğu, dalgaların azgınlaşıp gemiyi savurduğu demlerde Hazreti Ali (radıyallahu anh) hassasiyet ve duruşu gerekir ki Bediüzzaman Hazretleri’nin O’nun (radıyallahu anh) hilâfet günleri için yaptığı yorum, kanaatimce bugünkü yükü kaldıranlar için de geçerlidir; böylesine fırtınalı günlerde bir tavzif varsa, Allah’ın muradı da başka demektir!</p>
<p>Biraz teemmül, biraz dikkat ve bir miktar basiretle daha çok şey söylenebilirdi. Şüphesiz söylenecektir de!</p>
<p>Hatta muhtemeldir ki her bir maddeyi ayrıca yazı konusu yapmak da gerekebilir.</p>
<p>Ancak yazıya başlarken de ifade ettiğim gibi niyetim, ne kimseye akıl vermek ne de kendi anladığımı başkasına dikte etmek!</p>
<p>Ben, Cemel’in bana söylediklerini listelemeye çalıştım. Umarım, bu cümlede benimle ittifak halindeki ihvanıma da faydası olur.</p>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_bottom td_uid_3_5f6673dac2f4d_rand td_block_template_1 "><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelin-dili-resit-haylamaz/">Cemel’in dili | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemel’de Sahâbe hassasiyeti</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemelde-sahabe-hassasiyeti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Sep 2020 12:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13729</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dumanlı havayı seven aç kurtlar, belli ki daha fazla kaos ve daha fazla kan istiyordu. Onun içindir ki sulh çizgisinde demir alan kim varsa, o gün onların açık hedefiydi. Şüphesiz&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelde-sahabe-hassasiyeti/">Cemel’de Sahâbe hassasiyeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dumanlı havayı seven aç kurtlar, belli ki daha fazla kaos ve daha fazla kan istiyordu. Onun içindir ki sulh çizgisinde demir alan kim varsa, o gün onların açık hedefiydi. Şüphesiz bu hedeflerin başında Hazreti Ali, Hazreti Âişe, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr gibi (radıyallahu anhüm) her şeye rağmen “sağduyu” ile hareket edip etrafındakilere de “itidal” çağrısı yapan umde isimler vardı. Mesela, oyuna gelindiğini fark edip insanları uyarmak ve Kur’ân’ın hakemliğinde ittifaka davet etmek için ön saflara kadar Annemiz’in (radıyallahu anhâ) gönderdiği Basra Kadısı Ka’b İbn-i Sûr’a’yı, hiç fevt etmeden dakikasında şehîd ettiler.</p>
<div class="5LEazxKV"></div>
<p>Hilafet yılları itibariyle işte böylesine dalgalı bir döneme denk gelen Hazreti Ali (radıyallahu anh), sözün gücünü kullanarak bu badireden sıyrılmayı, daha büyük acılara sebebiyet vermeden süreci noktalamayı hedeflemiş ve büyük bir risk almıştı.</p>
<p>Geldi ve önce ilk günlerden bu yana beraber ve omuz omuza mücadele ettikleri Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’e (radıyallahu anhümâ) seslendi:</p>
<p>“Ey Talha!”</p>
<p>“Ey Zübeyr!”</p>
<p>Muhatapları da kendisi gibi küheylandı ve Halîfe’nin davetine icabet ederek saflar arasından sıyrıldı ve öne çıktılar.</p>
<p>Yüz yüze gelince, “Ey Talha!” dedi. “Kendi ev halkın sıcacık yuvanda dururken Resûlullah’ın ailesini yanına alarak cepheye koşmaya nasıl rıza gösterebiliyorsun?”</p>
<p>Canı yanmış bir dost olarak konuşuyordu. Ne var ki dostun sözü bazen acı olurdu. Ancak meydanı dolduran bu samimi ve doğru söze ne denilebilirdi ki!</p>
<p>Sonra, “Sen!” diye seslendi. “Ey Zübeyr! Hatırlıyor musun? Bir gün beni, huzur‑u Resûlullah’a gelirken görmüş ve gelişime tebessüm etmiştin. Bunun üzerine beni kastederek Resûl‑ü Kibriyâ sana, “O’nu seviyor musun?” diye sormuştu da sen, “Evet!” cevabını vermiştin. Bunun üzerine buyurmuşlardı ki:</p>
<p>“Ancak sen, ona zulmetme konumunda kalacak ve bir gün onun karşısında yer alarak onunla savaşacaksın!”</p>
<p>Gerçekten de Hazreti Zübeyr’in hatırladığı sözlerdi bunlar. Âdeta Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh), ellerdeki kılıçları kınına koymak için söz silahını çekmiş, onu ustaca kullanıyordu. Bir farkla ki artık, Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anh) dünyası da tûfân yaşıyordu. Diyebileceği tek şey vardı:</p>
<p>“Haklısın!”</p>
<p>Sonra da ilave etti:</p>
<p>“Gerçekten de sen bana, unutmuş olduğum bir şeyi hatırlattın!”</p>
<p>Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş ve Resûlullah’ın rahle-i tedrisinden geçmiş ehl-i Cennet bir gönlün, his ve duyguların kabarıp köpürdüğü en çetin demlerdeki duruşuydu bu!</p>
<p>Şimdi onu, fiiliyata dökmek vardı ve kılıcını yere bırakıp Cemel meydanını terk etti.</p>
<p>O gün, Hazreti Talha’nın duruşu da farklı olmadı; o da ayrılmış ve meydandan çekilmişti.</p>
<p>Ne var ki er meydanına gelmek kolaydı ama hakperestçe duruş sergileyip geri dönmek öyle kolay değildi. Zira köşe başlarını tutmuş “keskin” gözler, o gün de iş başındaydı ve önce, bin pişmanlıkla geriye dönen Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh), ardından da Hazreti Talha’yı (radıyallahu anh) hedef aldı ve oracıkta şehîd ettiler.</p>
<p>Belli ki hakkı teslim edip geri dönen ve başkalarını da hakka dönmeye teşvik eden bu iki umdenin duruşu, ümidini kaosa bağlamış kin tüccarlarının hoşuna gitmemişti ve onlar, bu idrâklerinin bedelini şimdi canlarıyla ödüyordu!</p>
<p>Hazreti Talha’nın (radıyallahu anh) son haline şahit olan Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), dünyası kararmıştı; yanına yaklaşıp eğildi ve üzerindeki toprağı silmeye başladı. Bu sırada şunları söylüyordu:</p>
<p>“Allah sana merhametiyle muamelede bulunsun, ey Ebâ Muhammed! Seni, yıldızların altında kıvrılmış yatıyorken görmek bana çok ağır geliyor. Ne var ki acizliğimi ve hüznümü ancak Allah’a arz edebiliyorum! Keşke, yirmi yıl önce ölmüş olsaydım da bugünleri görmeseydim!”</p>
<p>Bir aralık, büyük bir sevinç ve Halife’den iltifat beklentisiyle Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) yanına İbn-i Cürmûz geldi; büyük bir iftiharla Hazreti Zübeyr’i (radıyallahu anh) öldürdüğünü söylüyordu! Beyninden vurulmuşa dönen Hazreti Ali (radıyallahu anh) hiç eğip bükmedi ve Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu bir beyanla karşılık verdi ona:</p>
<p>“Safiyye’nin oğlunu (Zübeyr İbn-i Avvâm) öldüreni Cehennem ile müjdele!”</p>
<p>İşte bu, Sahâbe farkıydı. Şartlar ne olursa olsun his ve duygularının esiri olmuyor ve her durumda muhakemesiyle hareket edebiliyordu!</p>
<p>Bir adım daha attı, Hazreti Ali (radıyallahu anh); hiç vakit kaybetmeden Annemiz’in (radıyallahu anhâ) yanına geldi. “Nasılsın ey anneciğim?” diyordu.</p>
<p>“Elhamdülillah! İyiyim.” cevabını alınca, “Allah (celle celâlühû) sana mağfiretiyle muamelede bulunsun!” diye dua etti. Bu samimi ve içten talebe karşılık da yine aynı tondaydı:</p>
<p>“Sana da!”</p>
<p>Bu arada adamlarına emretmiş ve Annemiz için güvenli bir yerde çadır kurdurmuştu.</p>
<p>Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) açık talimatı vardı; Mekke’den bu yana akıp gelen insanlara kötü davranılmayacak, yağma yapılmayacak ve kimsenin canı yakılmayacaktı. Başta Hazreti Talha (radıyallahu anh) olmak üzere o gün ölenlerin namazını bizzat kendisi kıldırdı, hangi safta can verdiğine bakmaksızın her birisi için son vazifeyi de yine kendisi yaptı.</p>
<p>Âişe Validemiz’de de (radıyallahu anhâ) aynı hassasiyet vardı; meydana gelen olaydan dolayı kimsenin bir diğerini incitmemesi gerektiğini söylüyor, kendisi ile Hazreti Ali arasında herhangi bir kırgınlık söz konusu olmadığını, bilakis onun seçkin ve iyi bir insan olduğunu ifade ediyordu. Çaresizlik içindeki insanların yine kendi etrafında toplanmaya başlamaları üzerine onları uyarmış ve sükûnete davet etmişti. “Oğullarım!” diyordu. “Ne yazık ki bazımız bazımızın canını yaktı; üzücü hâdiseler yaşadık ve bir hayli de yorgun düştük! Bu yaşananlardan dolayı ve bundan sonra da başkalarının taşıdığı ‘yalan yanlış beyanlar’ sebebiyle kimse bir diğerine kem gözle bakıp da “taşkınlık” yapmasın! Şüphe yok ki dünden bugüne Ali ile benim aramda, bir kadın ile kayınbiraderi arasındaki meseleden daha büyük bir problem yoktur! Belli başlı sıkıntı yaşasam da benim katımda o, iyilik ve güzelliğini istediğim en hayırlı insandır!”</p>
<p>Kâmeti bâlâ büyüklerden büyüklük sâdır oluyordu! Zira o da biliyordu ki Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh), Resûlullah nezdinde ayrı bir yeri vardı. Yıllar önce yaşanan iftira furyasında tuzağa düşüp kendi aleyhinde beyanda bulunan Hassân İbn‑i Sâbit’e (radıyallahu anh) toz kondurmayıp ‘Resûlullah’ın müdâfii’ nazarıyla bakan Annemiz (radıyallahu anhâ), aynı tavrını burada da sürdürüyor ve böylelikle, hâdiseyi daha da büyütmek isteyenlerin iştahlarını kursaklarında bırakmış oluyordu.</p>
<p>Annemiz’den bunları dinleyen Hazreti Ali de duygulanmıştı; ne de olsa Resûlullah’ın risâlet mektebinden ders almış bir “muallime” konuşuyordu! Onun da canı yanmış, sulhu temin adına en yakınlarından binlerce insanı şehîd vermişti. Yüreğindeki yaraya merhem olacak cümlelere karşı önce, “Doğruyu söylüyor ve vallahi ne de güzel söylüyor!” diye mukabelede bulundu. Zira, yarayı sarmanın en belîğ yoluydu bu. Zaten problem edilecek bir mesele yoktu ve aynı delikten ikinci kez ısırılmamak için tarafların teskin edilmesine ihtiyaç vardı. Annemiz’in uzattığı bu elin havada kalmaması gerekiyordu ve etrafındakilere dönerek şu tarihi sözü söyledi:</p>
<p>“Evet, onunla benim aramda sadece bu kadarcık bir mesele vardır! Şüphe yok ki o, dünya ve âhirette Nebî’nizin en kerîm zevcesidir!”</p>
<p>Şüphesiz, yaşanan hâdiselerin tetiklediği daha büyük felaketler bekleyen odakların heveslerini kursaklarında bırakan hamlelerdi bunlar.</p>
<p>Beri tarafta güvenli bir yer hazırlamıştı, Halîfe Hazreti Ali (radıyallahu anh). Mekke veya Medîne’den herhangi birisine geri dönme konusundaki fikrini sordu, Annemiz’e. Emniyet ve güven içinde yoluna gidebileceğini, kimsenin kendisine zarar veremeyeceğini söylüyordu.</p>
<p>Hac mevsimi yaklaştığı için tercih, Mekke istikametindeydi.</p>
<p>Yol için gerekli olan ne varsa hepsini hazırlamış ve Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) emrine tahsis etmişti. Hazreti Ali hassasiyetiydi; güvenliği sağlayacak askerler yanında, yol arkadaşı olarak yanına, Basra önde gelenlerinden kırk tane de kadın katmıştı.</p>
<p>Bir cumartesi günü yeniden yolculuk başladı. Bu yolculuğunda Annemiz’i (radıyallahu anhâ) uğurlamak için onunla birlikte yürüyenlerin başında yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) vardı; oğullarını da yanına katmış, bir müddet aynı yolda birlikte yürümelerini tembih etmişti.</p>
<p>Evet, çok acı bir tecrübeydi Cemel. görüldüğü üzere tarafların teyakkuz ve duyarlılığı, daha büyüklerinden ümmeti korumuş ve aynı delikten ısırılmamak için gelecek nesillere müthiş dersler bırakmıştı.</p>
<p>Dilerseniz, bunları da haftaya konuşalım.</p>
<div id="ConnectiveDocSignExtentionInstalled" data-extension-version="1.0.4"><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></div>
<div id="ConnectiveDocSignExtentionInstalled" data-extension-version="1.0.4"></div>
<div class="td-g-rec td-g-rec-id-content_bottom td_uid_3_5f5d6413711c6_rand td_block_template_1 "></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemelde-sahabe-hassasiyeti/">Cemel’de Sahâbe hassasiyeti</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Sep 2020 16:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Kardeş]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13565</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı. Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/">Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fotoğrafın bütününü görebilmek için Cemel yoluna devam ediyoruz… Hatırlarsanız, yol ayrımına gelinmiş ve taraflar arasında karşılıklı bir sulh akdi sağlanmıştı.</p>
<p>Bütün içtenliğiyle samimiyetin ortaya konulduğu böyle bir zeminde şimdi sırada geri dönmek vardı. İki taraf da ikna olmuş ve evli evine köylü de köyüne dönecekti.</p>
<p>İşin burasında Âişe Validemiz’de (radıyallahu anhâ), alışık olunmayan bir değişiklik görülmeye başlandı. Ciddi bir nedamet içindeydi ve her halinden pişmanlık süzülüyordu! Hiç vakit kaybetmeden sordu:</p>
<p>“Burası neresi?”</p>
<p>“Hav’eb!” diye cevapladılar.</p>
<p>Eli-kolu kırılıvermişti sanki. Büyük bir üzüntüyle, “Hav’eb mi!?” diyerek duyduğunu teyid etmek istedi ve ardından ilave etti: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râci’ûn!”</p>
<p>Halinden, dediklerinden ve durup dururken bir anda soluvermesinden kimse bir şey anlamadı. Bir farkla ki şimdi, önceki hâlinden daha da mahzun duruyordu. Sanki aldığı cevap daha da üzmüştü O’nu; endişe ve merakı, telaş ve ürpertiye dönüşmüş, ellerini birbirine vurarak dövünüp duruyordu.</p>
<p>Pür-dikkat bekliyor, bu değişimin sebebini öğrenmek istiyorlardı. Çok geçmeden, hüzün ve pişmanlık yüklü şu cümle döküldü dudaklarından:</p>
<p>“Vallahi, Hav’eb köpeklerinin sahibi benmişim meğer; hemen dönmemiz lazım!”</p>
<p>Yine bir şey anlamamışlardı. Üstelik mesele daha da girift hâle gelmiş ve son cümleyle birlikte meraklar daha da artmıştı. Bakışlarıyla adeta, “Olup bitenleri anlatmadan bir adım atmayız,” demek istiyorlardı.</p>
<p>Çaresizdi ama hakperestlikten de ödün vermiyordu. Döndü ve nihayet, “Ben Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) duydum.” diye başladı sözlerine. “Hâne halkını kastederek bir gün, ‘Vay, aranızdan birisinin haline ki Hav’eb köpeklerinin sesleri yükseldiğinde aklı başına gelecek!’ buyurmuştu. Hatta o gün ben, bir miktar tebessüm etmiştim de bana, ‘Dikkat et ey Hümeyra! Sakın o sen olmayasın!’ ikazında bulunmuştu.”</p>
<p>Mesele şimdi anlaşılıyordu; meğer Annemiz’i hüzne boğan şey, kulağına gelen Hav’eb köpeklerinin sesiydi! Neredeyse yüzünde renk kalmamış, damarlarındaki kanın çekildiğini hissediyordu. Hem pişman hem de perişandı; dün verilen gaybî bir haberin bugün zuhûru karşısında bir taraftan, “Sadakte yâ Resûlallah!” diye haykırsa da diğer yanda o gün kastedilenin kendisi oluşu bitirmiş O’nu!</p>
<p>Geri dönüş kararının ne kadar isabetli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyordu; geceyi burada geçirecekler ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Medîne’nin yolunu tutacaklardı.</p>
<p>Olmadı!</p>
<p>Derler ya yangını başlatabilir veya halkı sokağa dökebilirsiniz ama gidişatı kontrol garantiniz yoktur!</p>
<p>O gün de öyle oldu.</p>
<p>Fırsat kollayan ve işin başından beri yalan üzerinde bir dünya inşa edip insanları kamplara ayırmayı ve kardeşi kardeşle vurmayı planlayan irade iş başındaydı. Gelinen noktadan geriye dönüşün olmaması gerektiğinin farkındalardı ve Şeytan’a şapka çıkartacak yeni bir oyun kuruyorlardı!</p>
<p>Ne de olsa onlar için bu, hayat-memat meselesiydi; aksi taktirde biteceklerdi! Her ne kadar sokağa hâkim olsalar da içeride vahdeti temin eden hilâfet makamının önünde daha fazla duramazlardı!</p>
<p>Yeri geldiğinde en vahşi hayvanların bile kenara çekildiği yerde vahşette sınır tanımayan bir plan kurgulamışlardı. Kılık değiştirecek ve gecenin karanlığında iki tarafa birden saldıracaklardı! Hazreti Ali (radıyallahu anh) ve yanındakilere saldırırken Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) adını, Âişe Validemiz ve yanındakilere saldırırken de parola olarak Hazreti Ali’nin adını kullanacaklardı! O gün ellerinde olsaydı, adam gönderip karşı taraftan bir diğer safa füze de fırlatır, infial meydana getirebilmek için yeri geldiğinde en temel mabedi de yıkarlardı!</p>
<p>Zâhirî görüntüye göre sokağın nabzını elinde tutan görünürdeki aktör, hırs küpü ve zaaflarının esiri İbn-i Sebe’yi aşkın bir plandı bu! Arkasında, binlerce yıllık bir devlet geleneği ve imkanları olmadan cesaret edilemeyecek bir kurguydu, aynı zamanda.</p>
<p>İçinde binlerce Sahâbe olan cemaatin hiç aklına gelmeyecek, hatta insanlıktan nasibi olan hiç kimsenin ihtimal vermeyeceği bir ihanetti.</p>
<p>İnsan olan bunu yapar mı?</p>
<p>Zaten, insanlığı suretinden ibaret sırtlanlar yapıyordu! Âyet ve Hadîs kullanarak figüre ettikleri, dinî argümanlarla galeyana getirip sokağa çektikleri kuru kalabalıkları da süfli emellerine meze olarak kullanıyorlardı!</p>
<p>Dediklerini yaptılar, karanlığın en koyu demlerinde iki tarafa birden saldırıverdiler! Planladıkları gibi Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ) ve beraberindekilere saldıranlar, kendilerini Hazreti Ali’nin (radıyallahu anh) askerleri olarak tanıtıyor, Hazreti Ali’ye saldıranların kirli ağızlarında ise Âişe Validemiz’in adı dolaşıyordu!</p>
<p>Her dönemde olduğu gibi yine maskeler ardına gizlenmiş ve mertçe er meydanına inme cesareti gösteremeyen insan suretli sîret değiştirmiş mahluklar, hayırda ittifak edip ahd ü peymanını yenilemiş dünyanın şahidi olduğu en samimi iki cemaati, karmakarışık bir savaşın içine çekiyordu! Aslında bu savaş, sanıldığı gibi Hazreti Ali ile Hazreti Âişe (radıyallahu anhümâ) ve onlar etrafında temerküz eden hasbîlerin savaşı değildi; hakikat düşmanı Allah belası bir iradenin, fütüvvet sürecindeki İslâm ile savaşıydı!</p>
<p>Bir de senaryo gereği ortalıkta dolaşan “felâket tellalları” vardı; kendilerine ihanet edildiğini tekrarlayıp “imdât” dileneceklerdi! Filmin hangi dakikasında seyircinin ne türlü bir tepki vereceğinin hesabını yapan senarist, yine iş başındaydı. Hiç olmaması gereken bu fiili durum karşısında herkes, bir diğerine “hâin” nazarıyla bakacak ve bu yara bir daha kapanmayacaktı!</p>
<p>Kendi ikbali için kalabalıklara sinek muamelesi yapan şark kurnazlığı bir kez daha hortlamıştı; göz gözü görmeyen gece karanlığında büyük bir panik oluşmuş ve kan gövdeyi götürüyordu!</p>
<p>Kitlelerin aklını kilitleyen bir taktikti bu. Öyle ki canını kurtarmak isteyenin, kılıcına sarılmaktan başka çaresi yoktu!</p>
<p>Cemel’in pimi çekilmişti!</p>
<p>Daha birkaç saat öncesinde yollar, karşılıklı sulh akit edilerek ayrılmamış mıydı?</p>
<p>Aklı başında olanların, “Durun! Yapmayın!” diye yankılanan itidâl çağrıları çoktan anlamını yitirmiş, kimsenin bunu duyacak mecâli kalmamıştı. Hislerin galip geldiği yerde akıl ve muhakeme atâlete uğramıştı, zira ne gelip de kendilerinden yardım dilenenlerin kim olduğunu sormak akla geliyor ne de kalabalığa saldıranların yüzüne bakıp tefrik etmeyi düşünebiliyorlardı!</p>
<p>Ok yaydan çıkmıştı. Kimin kime vurduğu belli olmayan bu can pazarında, can kardeş, kan kardeş, Rabbi bir, kitabı bir, peygamberi bir, inancı bir, kıblesi bir, binlerce müşterek birlikteliği olan vahdet cemaati, birbirine kılıç kaldırmış, daha kötüsü ortadan ikiye bölünmüştü!</p>
<p>Neredeyse her yıl birbiriyle yaka-paça olan Bizans ve Acem diyarının bayramıydı, o gün…</p>
<p>Artık ne Halîfe Hazreti Ali’nin nasihatleri ne de Âişe Validemiz ile Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhüm) gayretleri bir fayda veriyordu.</p>
<p>Akan her damla kan, yeşeren ümitleri de alıp götürüyor, kimsenin kimseye itimadının kalmayacağı karanlık bir gece yaşanıyordu! Öyle bir can pazarı ile karşı karşıya idiler ki müdafaa için kılıç kullanmadıklarında canlarından olacak, intikam duygusuyla hareket edip karşı saflara saldırdıklarında da kardeş kanına girmiş olacaklardı.</p>
<p>Ne çetin ne müthiş bir imtihandı bu!</p>
<p>Bu arada, İbn‑i Sebe’ ve adamları Âişe Annemiz’e de (radıyallahu anhâ) yönelmiş, onun üzerine bindiği hevdeci oklarının hedefi hâline getirmişlerdi. Lafa geldiklerinde “Anne” dedikleri Annemiz’i (radıyallahu anhâ), mü’minlerin annesini de öldüreceklerdi! O kadar atmışlardı ki içinde bulunduğu hevdec, saplanan oklarla kirpi gibi olmuştu! Annemiz, “Allah! Allah! Allah’tan korkun! Yarınki hesap gününü hatırlayın!” diyordu ama onu da duyan yoktu.</p>
<p>Hazreti Ali’nin yüreği ağzına gelmişti. Ayakta duran devenin üzerinde açık hedef hâline gelen Âişe Validemiz’i kurtarmak için üzerine bindiği deveyi yere indirmek gerekiyordu ki o gün bu yiğitliği de yine Hazreti Ali (radıyallahu anh) yapacaktı.</p>
<p>Ne var ki bu arbedede o gün, sadece Annemiz’i korumak için yetmiş can şehîd düştü.</p>
<p>Hedef haline getirilen deveden dolayı adına “Cemel” denilen bu gece, her geceden daha karanlıktı. Sahâbe’nin önde gelenleri dahil bu arbedede, Kur’ân’ın nüzûlüne şahit olmuş, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) rahle-i tedrisinde yetişmiş veya saff-ı evveli teşkil eden ashâbın terbiyesinden geçmiş on binden fazla insanın hayatı son buldu.</p>
<p>Kıyılan bir canın (Hazreti Osmân) hesabını sormak için çıkılan yolun bedeli çok ağır oldu. Şüphesiz, şartların bu kadar çetin olduğu demde her iki tarafın duyarlılığı meseleye hâkim olmasaydı, bu bedel çok daha vahim olacaktı! İç unsurları harekete geçirip kendilerini her daim görünmez kılabilen oyun kurucuların planladığı ardı arkası gelmez vahşet sarmalını, şüphesiz o geceki bu duyarlılık bozdu.</p>
<p>Nasıl mı?</p>
<p>Onu da haftaya konuşalım.</p>
<p><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kardesin-kardesle-imtihani-cemel-resit-haylamaz/">Kardeşin Kardeşle İmtihanı: Cemel | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemel’e giden yol (3) &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemele-giden-yol-3-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2020 08:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13455</guid>

					<description><![CDATA[<p>O günlerde Hazreti Ali (radıyallahu anh), Sâsânî cihetine ordular tertip etmekle meşguldü ki Mekke’den kopup gelen ve her geçen gün sayıları artan kalabalığın akıp gelişini duyunca, bu niyetinden vazgeçti ve&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemele-giden-yol-3-resit-haylamaz/">Cemel’e giden yol (3) | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>O günlerde Hazreti Ali (radıyallahu anh), Sâsânî cihetine ordular tertip etmekle meşguldü ki Mekke’den kopup gelen ve her geçen gün sayıları artan kalabalığın akıp gelişini duyunca, bu niyetinden vazgeçti ve geri dönmek zorunda kaldı. Zira içeride yaşanması muhtemel bir kanama ile cephede arızasız bir zafer kazanılamazdı!</p>
<p>Öncelikle bu insanlar niye toplanmıştı ve hangi maksatla geliyorlardı?</p>
<p>Âişe Validemiz’in (radıyallahu anhâ) olduğu yerde adres belliydi; zira herkese “Anne” olması hüviyetiyle bütün gözler ona bakıyordu ki Basra valisi Osmân İbn-i Huneyf, niyetlerini anlayabilmek için İmrân İbn-i Husayn ve Ebu’l-Esved ed-Düelî’yi Annemiz’e gönderdi.</p>
<p>“Benim gibi birisi, gizli-kapaklı iş yapıp da evlatlarına doğruyu söylemezlik etmez!” diye başladı sözlerine. Gelişmelerden duyduğu rahatsızlığı anlattı uzun uzadıya. İşin çığırından çıktığını ve ardı ardına halifeleri şehîd eden eşkıyanın sokaklara hâkim olmasına karşı duyarsız kalamayacaklarını ifade etti; emr-i ma’rûf ve nehy-i münkerle mükellef bir mü’min olarak dilsiz şeytan konumunda kalamazlardı!</p>
<p>Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhümâ) kanaati de farklı değildi; Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh) katillerini bulup cezalandırmak ve kargaşa ortamına son vermek!</p>
<p>Görüldüğü gibi herkesin niyet ve hedefinde Hazreti Osmân’ın (radıyallahu anh) katilini bulup cezalandırmak vardı; ancak bakılan yer farklı olduğu gibi yol ve yöntemler de farklılık arz ediyordu.</p>
<p>Ne var ki üst üste hamlelerle aynı dili konuşanların bile anlaşamayacağı bir atmosfer meydana getirilmişti.</p>
<p>Duyguların dili farklıydı; çoğu insanın dümeninde, akıl ve muhakemeden ziyade, örselenmiş hisler oturuyordu.</p>
<p>Bunu fark eden Annemiz’in (radıyallu anhâ) dilinden “itidal” düşmüyordu; mecbur kalmadıkça ve her şeye rağmen kılıçların kınlarından çıkmaması gerektiğini tembihliyor, kimsenin bir başkasına zarar vermemesini istiyordu. Hitabetindeki gücü kullanıyor ve bu duygularının herkes tarafından özümsenmesini talep ediyordu. Bir aralık yanına, baba-bir kardeşi Muhammed ile Hazreti Talha’nın oğlu Muhammed gelmiş, bugün nasıl bir duruş sergilemeleri gerektiğini sormuşlardı; onlara, Hazreti Âdem’in iki oğlu arasında geçen hâdiseyi hatırlatmış ve öldürmek üzere üzerine yürüyen Kâbil’e mukabil, her şeye rağmen elini kaldırmayacağına dair söz veren Hâbil’i işaret ederek, “Şayet Âdem’in iki oğlundan en hayırlısının yaptığını yapmaya gücün yetiyorsa, hiç bekleme ve onu yap!” demişti.</p>
<p>Bu arada Mekke’den Basra’ya akan insan sayısı da (30.000) Hazreti Ali ile Medîne’den çıkan asker sayısı da (20.000) artıyordu.</p>
<p>İş, kontrolden çıkmak üzereydi; sanki, dönüşü olmayan bir yola girilmiş gibiydi!</p>
<p>Niyetler halis olsa da ortada, kalbe kan damlatan bir görüntü vardı; iş tatlıya bağlanamazsa, düne kadar küffara karşı hakkı hâkim kılabilmek için kalkan kılıçlar, aynı kıbleye yönelmiş can kardeşler için inip kalkacaktı.</p>
<p>Buluşma yeri, Zâkâr’dı.</p>
<p>Yeni bir probleme sebebiyet vermemek için Hazreti Ali de (radıyallahu anh) oldukça hassastı ve “Ey kardeşlerim!” diye hitap ettiği Hazreti Talha ile Hazreti Zübeyr’e (radıyallahu anhümâ) o gün şunları söyledi:</p>
<p>“Sizin bildiklerinizi ben bilmiyor değilim! Fakat, sokak hâkimiyetini ellerinde tutan ve bizim kendilerine hâkim olamadığımız bir topluluğa karşı bir anda bunu nasıl yapayım? Onlara şöyle bir bakıverin; kendi köleleriniz bile onlarla birlikte hareket ediyor, hiç ummadığınız Araplar bile onların yanında! Üstelik, aranızda istedikleri gibi dolaşıp durduklarını da görüp duruyorsunuz! Söyler misiniz; bu şartlar altında sizin istediğinizi ve hemen gerçekleştirme imkânı var mı?”</p>
<p>Ardından hiç vakit kaybetmeden elçi olarak Âişe Validemiz’e (radıyallahu anhâ) Ka’ka’a İbn-i Amr’ı (radıyallahu anh) gönderdi:</p>
<p>“Ey Anneciğim!” diye başladı sözlerine, Hazreti Ka’ka’a (radıyallahu anh). “Seni bu hamleye sevk eden ve bu beldeye kadar getiren sebebin ne olduğunu söyleyebilir misin?”</p>
<p>Cevap netti:</p>
<p>“İnsanlar arasında sulhu temin etmek!”</p>
<p>Nabzını tuttuğu Hazreti Talha ile Hazreti Zübeyr’in (radıyallahu anhümâ) kanaatleri de aynı istikametteydi.</p>
<p>Aynı dili konuşuyorlardı! Hâdise, sanıldığından daha erken ve sühûletle çözüme kavuşacak gibiydi; hepsine birden sordu:</p>
<p>“Peki, bu sulhun nasıl olacağını bana söyleyebilir misiniz?”</p>
<p>“Osmân’ın intikamını alıp katillerini de cezalandırmak suretiyle!” diyorlardı. “Çünkü bunu yapmamak, Kur’ân’ın emrini yerine getirmemek demektir!”</p>
<p>Bu da doğruydu; ancak başka doğrular da vardı. Hazreti Ka’ka’a (radıyallahu anh) devam etti:</p>
<p>“Diyelim ki sizler, Osmân’ı şehîd ettiğini söyleyen Basralıları öldürdünüz; onları öldürmeden önceki durumunuz, onları öldürdükten sonraki halinizden daha iyi değil midir? Çünkü bu durumda siz, 600 insanı öldürmüş olacaksınız; bu sefer de 6.000 insan sokaklara dökülecek ve size karşı tavır alacak.</p>
<p>Aslında siz, esas katil olan Hurkûs İbn-i Züher’i istiyorsunuz; ancak 6.000 kişi ağız birliği etmiş ve onu size vermiyor! Şayet onları kendi hallerine bıraksanız, söylediklerinizin hilafına bir adım atmış olmayacak mısınız?</p>
<p>Diyelim ki onların hepsini öldürdünüz; bu durumda siz, şu anda endişe duyup da çözmek için attığınız adımdan daha kötü bir sonuçla baş başa kalmış olmayacak mısınız?</p>
<p>Gördüğünüz gibi siz, Hurkûs İbn-i Züheyr’i cezalandırmak için adım atsanız, karşınızda esas katili size teslim etmek istemeyen 6.000 kişiyi bulacaksınız.</p>
<p>Demek ki mesele, öyle kolay halledilebilecek gibi değil!</p>
<p>Öyleyse siz, Ali’yi mazur görmeli değil misiniz?</p>
<p>Elbette O da Osmân’ın katilini bulup cezalandırmak istiyor; ancak ortam yatışıp daha fazla kan dökülmemesi için sadece ceza işini gerçekleştireceği zamanı kolluyor!”</p>
<p>İşin burasında Annemiz (radıyallahu anhâ) sordu:</p>
<p>“Peki, sen ne düşünüyorsun ey Ka’ka’a?”</p>
<p>“Evet, ortada bir hâdise var; ancak bunu çözmek, sükûnetle mümkündür!” dedi ve devam etti:</p>
<p>“İşler durulunca her şey çözülür. Acele etmemenizi, sulh ortamını tercih etmenizi, Ali’ye olan bey’atınızı yenilemenizi ve önceki halinizde olduğu gibi hayır yolunun anahtarları olarak belâ ve musibet peşinde olanlara fırsat vermemenizi tavsiye ediyorum!”</p>
<p>“Doğru!” dedi, Annemiz (radıyallahu anhâ). Hakkın tarafı olanların hakperestliği de farklıydı ve şu cümleleriyle işe son noktayı koydu:</p>
<p>“Gerçekten de güzel ve isabetli olanı söylüyorsun! Öyleyse, haydi geri dön. Şayet, bu konuda Ali de seninle aynı kanaatte ise bil ki mesele aydınlığa kavuşmuştur ve bundan böyle sulh esastır!”</p>
<p>Beri tarafta gelişmeleri merakla bekleyen Hazreti Ali (radıyallahu anh), Hazreti Ka’ka’a’nın (radıyallahu anh) getirdiği habere o kadar sevinmişti ki hiç beklemeden bu sevincini etrafındakilerle de paylaştı.</p>
<p>Niye sevinmesin ki? Sulhu temin etmiş olarak geriye döneceklerdi!</p>
<p>O gün, iki taraf arasında yaşanan gelişmeleri ve gelinen noktayı yakından takip eden başka eller olmasaydı, iş bu kadar kolay olacaktı!</p>
<p>Olmadı!</p>
<p><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemele-giden-yol-3-resit-haylamaz/">Cemel’e giden yol (3) | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemel’e giden yol (2) &#124; Reşit Haylamaz</title>
		<link>https://hizmetten.com/cemele-giden-yol-2-resit-haylamaz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Aug 2020 14:00:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[cemel]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Haylamaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=13322</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kurgu sahiplerinin el oğuşturdukları günlerdi; zira her geçen gün hava daha da kararıyor, her geçen dakika artarak devam eden belirsizlik sabırları zorluyordu. Üstelik, Medîne sokaklarının ritmi, tam istendiği gibiydi! Orada&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemele-giden-yol-2-resit-haylamaz/">Cemel’e giden yol (2) | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kurgu sahiplerinin el oğuşturdukları günlerdi; zira her geçen gün hava daha da kararıyor, her geçen dakika artarak devam eden belirsizlik sabırları zorluyordu.</p>
<p>Üstelik, Medîne sokaklarının ritmi, tam istendiği gibiydi!</p>
<p>Orada kimler mi vardı?</p>
<p>Ne yaptığını bilerek gelenler ve sokağın nabzını maksatları istikametinde tutmak isteyenler olduğu gibi çoğunluğu, duyguları istismar edilen, yalan yanlış beyanlarla kışkırtılan ve aklı duygularına esir saf insanlardan ibaretti.</p>
<p>Peki, bu hareketlenmenin sebebi ne idi?</p>
<p>Sebep olarak ileri sürülen gerekçelerin hepsinin altı boş; öylesine söylenmiş ve hemen her idareci için söylenebilecek nitelikte.</p>
<p>Zaten, başta Hazreti Osmân (radıyallahu anh) ve Hazreti Ali (radıyallahu anh) ile görüştükten sonra gerekçelerinin altının dolu olmadığını çoğu insan fark edip geri dönüyor; yapılanların yanlış olduğunda ısrar edenlerin sayısı oldukça sınırlı.</p>
<p>Ne var ki aynı kalabalıklar, üretilmiş yeni bilgi, belge ve haberlerle gaza getirilip yeniden sahneye sürülüyor!</p>
<p>Öyleyse ortada, daha güçlü bir irade var ki esas sebebi, o günlerde yaşanan gelişmelerde aramak gerekiyor.</p>
<p>Hazreti Ömer’den sonra İslâm’ın ikinci halifesi Hazreti Osmân’ın da şehâdeti ve sonrasında kurgulanan bu tezgâh kimin veya kimlerin işine yaradı?</p>
<p>İşte, gerçek failleri gün yüzüne çıkaracak soru bu.</p>
<p>Peki, bu süreçte neler oldu?</p>
<p>Olanca hızıyla devam eden fütûhât durdu; iç kargaşa başladı ve dahildeki problemler, hilâfet güç ve enerjisini içeriye yöneltti.</p>
<p>Başta idareciler olmak üzere insanların birbirine güveni kalmadı.</p>
<p>Daha seçildiği gün, yeni Halîfe’nin karşısında yer alan kitleler var!</p>
<p>Dünya var olduğu sürece yan yana gelmeyecek ekoller oluştu ve o güne kadar yek-vücut atan kalb-i İslâm pâre pâre!</p>
<p>Merkez üssü olarak Mısır’ı seçmişlerdi ve o günkü Mısır valisi Abdullah İbn-i Sa’d İbn-i Ebî Sehl, başından beri duruşu şüpheli, git-gelleri olan birisiydi. Halbuki en kritik zamanlarda kendisine sahip çıkan ve yeri geldiğinde onu, ölümden alan isimdi, Hazreti Osmân. Adamlar, işe vaziyet eden valilerin karakterlerini de iyi okumuşlardı ve fırsatları kaçırmıyor, zaafını bulduklarını devşiriyorlardı!</p>
<p>Zâhirde fail olarak gözüken İbn-i Sebe’nin boyunu aşkın bir kurguydu bu!</p>
<p>İç unsurları ve dinî argümanları kullanıyordu.</p>
<p>Öyle ki âsûde kalabilmek için samimi olmak yetmiyordu; zira kumpas o kadar ustaca idi ki Hazreti Osmân’ı canından öte seven kadîm dost Hazreti Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) Medîne’de dünyaya gelen oğlu Muhammed bile bu tuzağa düşmüş, uçurumun kenarından dönmüştü!</p>
<p>Âdeta her yer matem ve her yöre de Muharrem’den ibaretti.</p>
<p>.. ve bu manzara, Mekke’de toplananların o günden gördükleri bir manzaraydı.</p>
<p>İşte, her geçen gün sayıları artarak devam eden toparlanmanın sebebi de buydu.</p>
<p>Doğal bir toparlanmaydı ve bu toparlanma, bal arısı gibi bilinen bir ismin, Kur’ân’ın “Ana” tabir ettiği Âişe Validemiz’in etrafında oldu.</p>
<p>Üstelik şartlar, Aşere-i Mübeşşere’den Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr (radıyallahu anhümâ) gibi başkalarını da zorluyordu!</p>
<p>Aslına bakılacak olursa Âişe Validemiz (radıyallahu anhâ), yaşanması muhtemel fitneleri daha Medîne’deyken tahmin etmiş ve onlardan uzak kalmak için hacca gitmeyi tercih etmişti. Kendisine Medîne’de kalıp insanları teskin etmesi gerektiğini söyleyenlere verdiği cevap manidardır:</p>
<p>“Ben orada olursam, onların aleyhinde beyanda bulunurum ve dolayısıyla Ümmü Habîbe’nin başına gelenlere ben de muhatap olurum!</p>
<p>Zira Ümmü Habîbe Validemiz (radıyallahu anhâ), kendisine bir yudum suyun bile verilmediği günlerde Hazreti Osmân’a su götürdüğü için hedef haline getirilmiş, linçe maruz kalmış ve canını zor kurtarmıştı!</p>
<p>Günler, haftalar, hatta aylar geçmiş olmasına rağmen Medîne sokaklarını talan eden eşkıyanın sesi kesilememiş, Hazreti Osmân’ı şehîd edenler gün yüzüne çıkarılamamıştı.</p>
<p>Muhtemelen, kitleleri tahrik adına Halîfe’nin şehadetinden Âişe Validemiz’i sorumlu tutanlar bile vardı.</p>
<p>Sahâbe safvetini aşkın bir tezgahtı, kurgulanan!</p>
<p>Akla ziyan adımlar atılıyor ve gelecek daha büyük bir fitnenin taşları döşeniyordu.</p>
<p>Öte yandan, Hazreti Osmân’ın yakın ve sevenleri ile bazı bölge valileri, ellerinin altındaki imkanları da yanlarına alarak Mekke’ye gelmişti.</p>
<p>Doğal adres, bilinen bir isim olarak yine Âişe Validemiz idi.</p>
<p>Hemen herkesin hedefi, isyancıların bozduğu barış ortamını yeniden tesis etmek, mazlum olarak şehîd edilen Hazreti Osmân’ın katillerini cezalandırmak ve Müslümanlar arasında zuhûr eden kırgınlıkları tamir etmekti.</p>
<p>Talep, ne kadar da masumdu!</p>
<p>Üstelik, Medîne’de halîfe seçilen Hazreti Ali’nin hedefi de farklı değildi; Hazreti Ali’nin farkı, “adâlet-i mahza” ile hareket edmek, kıtâl suçu olarak gerçek katili gün yüzüne çıkarmak ve sadece onu cezalandırmak istemesiydi. Ancak belli ki bu, zaman alacaktı.</p>
<p>Bu arada, Basra valisinden bir davet gelmişti. Bunun üzerine, her geçen gün daha da artan Mekke’deki kalabalık, Abdullah İbn-i Âmir’in ısrarlı davetleri üzerine, eşkıyanın hâkim olduğu Medîne yerine Basra’ya akmaya başladı; haksızlığa başkaldırmış ve eşkıyanın saltanat sürmesine son vermek için hareket eden 3.000 kişi gidiyordu!</p>
<p>Eşkıyanın haddi bildirilecekti!</p>
<p>O sırada yine hac ibadeti için Mekke’de bulunan diğer annelerimiz (radıyallahu anhünne), Zâtü’l-Irk denilen mevkiye kadar kalabalığa iştirak ettiler ve burada vedalaşarak geri döndüler ki bu vedalaşmada yaşanan duygu yoğunluğunu ifade adına o güne “ağlama günü” denilmişti.</p>
<p>Daha yolun başında iken (Merrü’z-Zehrân) yeni bir fikir ayrılığı ortaya çıktı; eşkıyanın haddi bildirildikten sonra halife kim olacaktı?</p>
<p>Hilafetin, Hazreti Osmân ailesinde olması gerektiğini ileri süren ve bunu hararetle savunan büyük bir kesim, anlaşmazlığı bahane ederek yoldan döndü dönmesine ama Basra valisinin gayretleriyle bu sayı, her geçen gün katlanarak artacaktı.</p>
<p>Bu arada, Basra da karışmıştı; kalabalık bir gurubun şehirlerine geldiğini duyan Basralılar da ikiye bölünmüştü.</p>
<p>Görüldüğü üzere tezgâh, bölüp parçalama merkezliydi ve “yalan” üzere kurulu bir tezgâhın semeresi devşirilmeye başlanmıştı!</p>
<p>Aktif hale gelmiş duygular değerlendiriliyor ve öfkeli kitlelere yön veriliyordu!</p>
<p>Öyle ki düne kadar cepheden cepheye koşan mü’minler, şimdi birbirinin kuyusunu kazar hale getirilmişti!</p>
<p>Daha farklı bir ifade ile o gün Hint topraklarına kadar uzanan, zamanın en önemli coğrafyaları sayılan Aya, Kuzey Afrika, Kuzey Kafkasya, Ortadoğu ve Akdeniz hâkimiyetini beraberinde getiren fetihler durmuş ve âdeta cephe, işin merkezine taşınmıştı!</p>
<p>Başka bir ifadeyle, cephede mertçe duruş sergileyemeyenler, içeriyi kaynatacak bir namertliğe soyunmuştu.</p>
<p>Üstelik, arkası da vardı.</p>
<p>Dünden bu tarafa yaşanılanlara şöylece bir bakarsanız, aynı namertliğin izine bugün de çok rastlarsınız!</p>
<p>Öfkemiz, kızgınlığımız olabilir; ancak aynı delikten ikinci kez ısırılmamak gerekiyor.</p>
<p>Zira Cemel’e giden yol ve o gün yaşananlar bize, benzeri durumlarda nelerin yapılması, nelerin de yapılmaması gerektiğini anlatan çok önemli bir ders niteliğinde.</p>
<p>İsterseniz, onları da haftaya konuşalım.</p>
<p><strong>Kaynak:Reşit Haylamaz | TR724</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/cemele-giden-yol-2-resit-haylamaz/">Cemel’e giden yol (2) | Reşit Haylamaz</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
