<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali Yüce arşivleri - Hizmetten</title>
	<atom:link href="https://hizmetten.com/tag/ali-yuce/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hizmetten.com/tag/ali-yuce/</link>
	<description>Hizmet&#039;e Dair Ne Varsa...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Jul 2023 21:08:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://hizmetten.com/wp-content/uploads/2023/01/hizmetten_loga_web-150x150.png</url>
	<title>Ali Yüce arşivleri - Hizmetten</title>
	<link>https://hizmetten.com/tag/ali-yuce/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Paşa &#124; Ali Yüce</title>
		<link>https://hizmetten.com/pasa-ali-yuce/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2021 17:00:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Yüce]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17727</guid>

					<description><![CDATA[<p>Akşam vakti evin bodrum katından gelen bu sesler de neydi? Ailenin geride kalan tek erkek çocuğu merak etti. Aşağı indi. Babası elinde kazma kürek çukur açmaya çalışıyordu. Şaşkın ve hayret&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/pasa-ali-yuce/">Paşa | Ali Yüce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div></div>
<div>Akşam vakti evin bodrum katından gelen bu sesler de neydi?</div>
<div></div>
<div>Ailenin geride kalan tek erkek çocuğu merak etti. Aşağı indi.</div>
<div></div>
<div>Babası elinde kazma kürek çukur açmaya çalışıyordu.</div>
<div></div>
<div>Şaşkın ve hayret dolu bakışlarla çekinerek, “Baba ne yapıyorsun?” diyebildi..</div>
<div></div>
<div>Meraktan ziyade yardım amaçlı bir soruydu bu..</div>
<div></div>
<div>Aslında pek ala o da biliyordu babasının ne yaptığını.</div>
<div></div>
<div>Anlayabiliyordu onu.Çaresizdi adamcağız.Son çare buydu.</div>
<div></div>
<div>Elinden kazmayı küreği aldı. Koluna girdi. Merdivenlerden çıkardı. Mabeyndeki  yer  minderlerine oturtdu.</div>
<div></div>
<div>Bitkindi baba.Ne yaptığını ya da ne  yapması gerektiğini kestiremiyordu artık.</div>
<div></div>
<div>Annesi dersen zaten tükenmenin eşiğinde..</div>
<div></div>
<div>****</div>
<div>Delikanlı soğukkanlılığını ve cesaretini  topladı. Babasını sakinleştirdi.</div>
<div></div>
<div>“Hele bir gece olsun. El etek çekilsin. Geceninin koynuna girelim. Bu işi hal ederiz baba. Uzakta ıssız bir yere gideriz. Allah bize en güzel bir yer gösterecektir.”</div>
<div></div>
<div>Delikanlı babasının içini ferahlattı.. İkna etti.</div>
<div></div>
<div>Doğruydu.</div>
<div>Allah’a güvenmek, O’na dayanmak, O’nda yardım istemek. O’nun sevkine teslim olmak..</div>
<div>Başka bir yol var mı?</div>
<div>Hem O gariplerin, kimsesizlerin sahibi değil miydi?</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Delikanlının dediği gibi yapacaklardı.</div>
<div></div>
<div></div>
<div>*****</div>
<div></div>
<div>Selalarla sokağa dökülen halk, büyük bir meydan harbinden zaferle  dönmenin gururu ve onuruyla  evlerinin yolunu tutacak.Ortalıktan el etek çekilince çıkacaktılar.</div>
<div></div>
<div>Günlerdir halk o meydana gidip gelirken onların kapısının önünden geçiyordu.</div>
<div>Her seferinde  biraz oyalanıp, bağırışıyorlardı.Ellerinde bayraklar, yumruklar havada tekbir getiriyorlar. Hainlere, teröristlere meydan okuyorlardı.</div>
<div>Böyle bir havada evdekilerden kimse dışarı çıkmaya cesaret  edemiyordu.</div>
<div>Ne bakkaldan bir ekmek almak, ne de camiye  cemaate karışmak mümkün müydü?</div>
<div>Neredeyse sürüleceklerdi. Ama nereye? Hiç bir mahalle onları kabul etmezdi ki?  Kendi öz köyleri de zaten aynısı yapmamış mıydı?</div>
<div></div>
<div>***</div>
<div>Atılan  naraların sesi kesildi.. Türküler, mehter marşları sustu. Artık dinleme zamanıydı. Yarın akşam tekrar aynı meydanda toplanılacaklardı.. Çaylar, yemekler, kebaplar, gazozlar meydanda bedava. Zaten uzun temmuz akşamlarında, o  sıcaklada evlere de girilmiyor ki..</div>
<div>Bu iyi omuştu halk için..</div>
<div></div>
<div>Baba oğul gecenin bir vakti arabalarına kardeşinin cenazesini yüklediler. Sürdüler. Meçhule doğru gidiyorlar. Kimsenin görmeyeceği bir yere.Kimseye ait olmayan bir yere doğru.</div>
<div></div>
<div>Babanın artık tahammülü kalmamıştı.Anne dersen bin perişan.Göz pınarları kurumuş.Dizinde derman kalmamış. Hiç kimseye haber anlatacak durumda değil.Zaten kimse de onları dinlemek ve anlamak istemiyor..İsteselerde dinlemezlerdi. Kim dinler ki vatan hainlerini.Teröristlerin yanına kim gelir. Cesaret ister.</div>
<div></div>
<div>Baba hem sürüyor hem düşünüyor. Başlarına gelenleri hala daha çözememiş. Oğlunun arkadaşlarının anlattığından öte bir şey bilmiyor. Anlatılanları gözünün önüne getiriyor ve o kınalı kuzusunun çaresizliğini görüyordu.</div>
<div></div>
<div>***</div>
<div>Oğlu önce üzerinde gezinen  kızıl lazer ışınlarını fark etmiş. Anlam verememişti.  Arkadaşlarının “siper alın, saklanın” diye çığlıklarını duyduğunda kendini bir arabanın arkasına atmıştı.</div>
<div></div>
<div>Nasıl bir yere düşmüştü?</div>
<div></div>
<div>Birden bire geceyi yaran silah sesleri ile üzerinden geçen mermilerin uğultuları ile kulakları sağır olmuştu.</div>
<div>Baba o manzaranın içine girip, oğluna siper olmak istiyor..Kolundan çekip çıkarmak istiyordu.</div>
<div></div>
<div>Keşke ta başından onları oraya getiren aracın önüne kollarını açıp durdurabilseydi.</div>
<div>Ama mümkün mü?</div>
<div></div>
<div>Emir gelmişti.</div>
<div>Emir sorgulanır mı? . ”Araç binilecek, bin”  denilmişti  çoktan. Kimse geri inemezdi. Sivil bir araca bindiler. Beştepe’ye doğru yola çıktılar.</div>
<div>O da binmişti.</div>
<div></div>
<div>Nedendi, nereye gidiliyordu?</div>
<div></div>
<div>Terör saldırısı olacaktı. Askere ihtiyaç vardı. Komutanlığın korunması gerekiyordu.</div>
<div></div>
<div>Ama onlar daha öğrenci sayılırdı. Hepsi de yeni mezun birer teğmendi. O eğitimden sonra kıtada  görev alacaktı.</div>
<div>Komutanları acil durum çağrısı yapmış.Herkes içtima gibi toplanmış. Rastgele “sen, sen” diyerek seçilmişlerdi.</div>
<div></div>
<div>Ama normal olmayan bir durum vardı. Ellerindeki silahlarda mermi yoktu. Olaylara nasıl müdahale edecek, olası  saldırılara nasıl mukavemet göstereceklerdi?</div>
<div></div>
<div>Olay yerine vardılar. Otobüsten indiler. Etraftaki sivil halkta anormal bir hareketlilik başladı. Daha iner inmez halk askere doğru bağırıyor, saldırmak istiyorlardı.</div>
<div></div>
<div>Gençlerin olaylardan haberi yok. Haber de alamıyorlardı.Cep telefonu kullanmak yasak. Herkes telefonunu okulda bırakmış.. Bildikleri tek şey var. “Jandarma Genel Komutanlığında terör saldırısına karşı emniyet almak”</div>
<div>Peki ama halk neden askere saldırmak istiyordu?</div>
<div>Bir karışıklık vardı..</div>
<div></div>
<div>****</div>
<div>Evet üzerinden geçen o kırmızı ışık ölüm saçan keskin nişancıların lazerleriydi.Ve çevredeki binalardan ateş ediyorlardı. Gelen mermiler etrafında uçuşuyordu. Arkadaşlarından yaralanlar olmaya başlamıştı.</div>
<div>Hain bir pusuydu bu.</div>
<div>O da saklandığı arabanın arkasında üç mermi yemişti.</div>
<div>En son gelen mermi ise çoktan yüzünü parçalamış ve olduğu yere yıkıvermişti.</div>
<div></div>
<div>Babası günlerce filmi başa alıp  alıp oğlunun o çaresizliğini, sığınacak bir aramasını seyrediyordu. Gözlerini görüyordu filmde. İri iri bakıyor çevreye ama kendini atacak bir yer bulamıyordu. Kalbininin gümbürtüsünü duyabiliyordu. O ki yolda yavru bir köpeğin öldürüldüğünü  görse ağlamaklı olurdu. Şehit haberlerini dinledikçe gözleri yaşla dolardı. Baba sevgisi ile onlara acıyıp üzülür kendini tutamazdı.</div>
<div>Yol boyunca o filmi bir kez daha seyretti.Ama artık babanın da kalbi göz pınarları gibi iflas etmişti..Hiç bir şey hissetmiyordu artık.</div>
<div></div>
<div>Ölümü hiç yakıştıramamıştı paşasına. O gece hiç hayaline gelmemişti. Gelmezdi tabi..Henüz  bir öğrenci idi o. Daha kıtaya çıkmamıştı. Bir şey olmazdı.</div>
<div>Ama bir kaç gündür haber alamamıştı. Telefonu kapalıydı.</div>
<div>Olsa olsa tutuklu olurdu. Çünkü bütün okul öğrencileri yani çiçeği burnundaki teğmenlerin hepsi ertesi gün tutuklanmıştı. O da tutuklular arasında olabilirdi.</div>
<div></div>
<div>Komutanlarını aradı.Cevap alamadı.</div>
<div></div>
<div>Acaba emniyet bilir miydi?  Başka kim bilecekti..Onlar değil miydi tüm askerleri tutuklayan.Haberlerde boy boy fotoğrafları yayınlayanlar.. emniyetçi değil miydi?</div>
<div></div>
<div>Onlar bilirdi.İnşallah oğlu da o işkencelerden geçmezdi.</div>
<div></div>
<div>Ama nafile.  Onlardan da bir cevap alamadı.</div>
<div></div>
<div>En sonunda kalkıp  okulun kapısına dayandı. Nerdeydi oğlu. Nerdeydi körpesi. Komutan “adli tıp” demişti, “morg” demişti.. Neydi şimdi bu? Nasıl bir sözdü bu? Onlara emanet etmemiş miydi? Komutanlar da söz vermişti.Asker sözünde dururdu. Çocuklarınız bizim çocuklarımız artık dememişler miydi. Baba güvenmişti onlara. Nerden çıktı şimdi bu morg?</div>
<div></div>
<div>Ama baba oraya gitmedi.</div>
<div>Ne işi vardı paşasının adli tıp morgunda?</div>
<div>Ölmemişti ki o ?</div>
<div></div>
<div>Emniyete, valiliğe  gitti. Ama tutuklular listesine paşası yoktu.</div>
<div></div>
<div>***</div>
<div>Tekrar adli tıp yoluna düştü.</div>
<div>Morgda hiç bir asker yoktu. Bahçede bir çadır gösterdiler. Gidip oraya bakacak.  Ölen askerlerin “darbeci hainlerin  cesteleri” o çadırın altında imiş.</div>
<div></div>
<div>Ne demekti bu? Onun paşası darbeci hain nasıl olurdu?</div>
<div>Sürekli başına balyoz gibi iniyordu duydukları..Morg…hain…darbeci…<wbr />terörist…</div>
<div>Aman Allahım neler konuşuyordu bu insanlar…</div>
<div></div>
<div>Çadırın içinde onlarca asker  cenazesi.</div>
<div>Tam on beş gün geçmiş. Temmuzu sıcağında altında halen çadırın içindeler.</div>
<div></div>
<div>Morgu bile çok görmüşler.</div>
<div>Çöp torbaları gibi üst üste. Vücutları param parça. Tanınması mümkün değil.</div>
<div>Sadece parçalanmışlar  ama bozulmamışlar. Sanki daha yeni vurulmuşlar. Yerinden oynayan askerlerin vücudundan halen kan akmakta.O nasıl bir manzaraydı?</div>
<div></div>
<div>Tek tek baktı askerlere.</div>
<div>Paşa yoktu. “Benim paşam yok burada” dedi yetkiliye..</div>
<div></div>
<div>Dedi ama oradakilerin hepsi birer paşaydı.</div>
<div>Hangi ananın hangi babanın paşasıydı kimse bilmiyor.</div>
<div>On beş gündür oradaydılar. Üst üste. Kanları biri birine karışmış. Buna  hangi kalp dayanır. Hangi zalim bunları reva gördü bu paşalara..daha bunun gibi şeyleri düşünüyor hem orada yatan gençlere acıyor hem de gözü yaşlı ana babalara..</div>
<div>Keşke onlar da kendi evladı gibi yaşıyor olsaydı.</div>
<div></div>
<div>Bakmadığı bir asker kalmadı. Artık başka yerlerde arayacaktı paşasını.</div>
<div>O sırada bir ses duydu. “Amca buradaki askerlerin hepsinin DNA testi yapıldı. Gel senden de bir DNA örneği alalım.”</div>
<div></div>
<div>Böyle bir şeye gerek var mıydı? Zaten hepsini tek tek incelemişti. Paşa yoktu orada.</div>
<div></div>
<div>Çoğu tanınmaz haldeydi.</div>
<div>İçinde bir endişe de yok değildi hani. Örneği verdi.Sonucu bekledi.</div>
<div></div>
<div>Sonucu getiren görevli sanki sıradan bir olay gibi açıkladı.</div>
<div>“Sizin DNA nız ile buradaki 58 numaralı cesedin örneği örtüşüyor. Sizin cenazeniz 58 numara.”</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Artık babanın gideceği bir kapı yoktu. Oğlunu, paşasını bulmuştu.</div>
<div></div>
<div>Şimdi ne yapacaktı? Nasıl götürecekti onu oradan?</div>
<div></div>
<div>***</div>
<div>Yardım istemeye gitti belediyeden.</div>
<div>“hainlere cenaze arabası yok”tu..</div>
<div>Valiliğe gitti.. “teröristlere araba mı verilir”di..</div>
<div></div>
<div>Duyduklarına inanamıyor.</div>
<div>Nasıl paşası darbeci olur?</div>
<div>Komutanlarından izinsin nasıl darbeye karışır?</div>
<div>Ama kimseye bunu inandıramıyor.</div>
<div></div>
<div>Ne yapacaktı?</div>
<div>Paşanın arkadaşlarındanaradı. Onun bir kamyoneti vardı. O şekilde paşasını memleketine doğru yola çıktılar.</div>
<div></div>
<div>Aile kabristanına defin için belediyeden izin almak gerekiyor. Belediye başkanını tanıyor..Yardım ederdi.Yoldan aradı. Öyle  bir cevap beklemiyordu.</div>
<div>“hainlere mezar yok..”</div>
<div></div>
<div>“Aman Allahım nedir bu… nasıl bir musibettir bu?</div>
<div>Nasıl dayanırım Allah’ım buna.</div>
<div>Anasına bunları nasıl söylerim. Dayanır mı ana yüreği buna?”</div>
<div></div>
<div>Yol arkadaşı da şaşkındı.Nasıl teselli edeceğini bilemiyordu.</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Şehre girdiler.Doğru evlerine yöneldiler.Mahalle halkı çoktan toplanmıştı.Cenazeyi mahalleye de sokmak istemiyordu.</div>
<div></div>
<div>Paşanın annesi de perişan… Çıksa sokağa, seslense kalabalığa, “benim yavrum nasıl hain olur..sizin aranızda büyüdü..nesini gördünüz..her geldiğinde koşup gelmiyor muydunuz ona. Dualar etmiyor muydunuz onun için.Bütün mahalle gurur duymuyor muydu oğlumla …Oğlum.. Masumum.Yavrum hain olamaz..… Sizin de çocuğunuz sayılır” dese, kim duyar? Gözü dönmüş halk neredeyse cenazeyi bile parçalayacak..</div>
<div></div>
<div>Arabanın yönünü çevirdiler. Annenin köyüne…</div>
<div>Ama nafile. Haber uçmuş bile..Köyün girişine toplanmış halk. Set oluşturmuşlar..Ellerinde bayraklar..  hep bir ağızdan bağırışıyorlar;  “bu köyde hainlere  yer yok”</div>
<div></div>
<div>Baba yalvarsa da yakarsa da söz dinleyeceğe benzemiyorlar.</div>
<div></div>
<div>Akşamın bir vakti o köyden de geri döndüler.</div>
<div></div>
<div>***</div>
<div></div>
<div>Paşalarını mecburen evlerinde ağırlayacaklardı bir kaç gün. Belki ortalık yatışır ve uygun bir zamanda uygun bir yere defin yapılırdı.</div>
<div></div>
<div>Eve getirdiler. Kilere yerleştirdiler paşayı.</div>
<div></div>
<div>Bir gün geçti, iki gün geçti, üç gün geçti.Ama her geçen gün alev topuna dönüyordu halkın içindeki kin, nefret.</div>
<div>Hiç yatışacağa benzemiyordu olaylar. Kontrolden çıkmak üzereydi. Bazı işyerleri, binalar taşlanıyor, cam çerçeve dağıtılıyor. Dükkanlar tezgahlar yerle bir ediliyordu.Daha düne kadar kapılarında sıra bekledikleri, yalım yalım yalvardıkları insanların işyerleri terörist yuvası oluvermişti bir gecede.  Artık sıra sivil halka, ev baskınlarına doğru geliyordu. Teröristlere, hainlere hayat hakkı tanımayacaktı halk.</div>
<div></div>
<div>Günlerdir hısım akrabadan kimse kapılarını çalmadı. Acılarını paylaşmaya kimse gelmedi.Baş sağlığı dilemedi. Kapılarına da kabul etmediler.  Yardımcı da olamadılar.</div>
<div></div>
<div>Baba paşasını evlerinin bodrumuna gömmekten başka çare bulamamıştı artık.</div>
<div>Ama diğer oğlunun sözü ile şimdi yola çıkmışlardı.</div>
<div></div>
<div>***</div>
<div></div>
<div>Gittiler, gittiler sanki içlerinden bir ses onları bir yere götürüyordu..</div>
<div>Burası baraj kenarında ıssız bir yerdi.</div>
<div>Sanki gece onları koynunda saklayarak ıssız ve sessiz bir yere getirmişti.Sair zamanlarda buraya gelmek cesaret isterdi. Sessizliğe, ıssızlığa, terk edilmişiliğe rağmen sanki her an birileri ortaya çıkacak ve onlara müdahale edecek gibiydi. Garip bir hal ve lahuti bir hava vardı orada.</div>
<div>Hiç zorlanmadılar. Sanki toprak paşayı bekliyordu. Kazmayı vurdukça  o kup kuru,  o kas katı toprak yumuşuyor, yarılıyor ana kucağı gibi açılıyordu.</div>
<div></div>
<div>Paşayı gözyaşları içinde defnettiler. Okudular, okudular ayrıldılar mezarın başından.</div>
<div>Babanın içinde farklı bir his vardı.Paşayı emin bir yere, güvenli bir yere bırakmış hatta teslim etmiş gibi bir ferahlık vardı.</div>
<div>Belki de günlerce yaşadığı kaotik havadan sıyrılmamın ferahlığıydı bu.</div>
<div></div>
<div>Hele kışın buralara gelip gitmek mümkün değildi.Unutulmuş bir yerdi. Nasıl gelinip gidilecekti? Hiç olmazsa arada bir ziyaret edebilselerdi.</div>
<div></div>
<div>Bir zaman sonra ortalık yatıştı. Kısmi bir aydınlanma oldu. Olayların iç yüzünü öğrenmeye başladı millet.. Şehrin siyasilerinden birisi paşanın mezarını aile kabristanına getirmek için ağırlığını koydu. Görüşmelere, girişimlere başladı. Hiç olmazsa yakın bir yerde mezarı olacak diye aile teselli oldu.</div>
<div></div>
<div>Tam da o şarkıdaki gibi bir yerdi orası..</div>
<div></div>
<div>“Hızlı hızlı giden yolcu</div>
<div>Bu mezarda bir garip var</div>
<div>Bak taşına acı acı</div>
<div>Bu mezarda bir garip var”</div>
<div></div>
<div></div>
<div>Şehre getirilmesi iyi olacaktı. Bir nevi iade-i itibar gibi yani.</div>
<div></div>
<div>Ancak paşa yerinden memnundu. Issız bir yer olsa da, başında bir mezar taşı olmasa da..Paşa oradan ayrılmak istemiyordu. Belki de küsmüştü o halka..Ya da layık olduğu bir yeri bulmuştu.</div>
<div></div>
<div>Bunu annesine bir rüya ile bildirmişti.</div>
<div>Yattığı yerde kendi gibi bir çok şehit vardı.Onlardan ayrılmak istemiyordu artık.</div>
<div></div>
<div>Ne demişti şair;</div>
<div> “Bastığın yerleri &#8220;toprak!&#8221; diyerek geçme, tanı!</div>
<div>Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.”</div>
<div></div>
<div><strong>Hizmetten | Ali Yüce</strong></div>
<p><a href="https://hizmetten.com/pasa-ali-yuce/">Paşa | Ali Yüce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürsünün hatibine vefa &#124; Ali Yüce</title>
		<link>https://hizmetten.com/kursunun-hatibine-vefa-ali-yuce/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Mar 2021 15:00:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Yüce]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=17395</guid>

					<description><![CDATA[<p>Adınızı ilk kez üniversiteye yeni başladığım 1984 ün son bahar aylarında duymuştum. Bir kasetten geliyordu sesiniz. Daha önce görmemiştim teypten vaaz dinlendiğini. Her an bendini yıkacak bir sel gibi çoşkundu.&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kursunun-hatibine-vefa-ali-yuce/">Kürsünün hatibine vefa | Ali Yüce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Adınızı ilk kez üniversiteye yeni başladığım 1984 ün son bahar aylarında duymuştum.<br />
Bir kasetten geliyordu sesiniz. Daha önce görmemiştim teypten vaaz dinlendiğini.<br />
Her an bendini yıkacak bir sel gibi çoşkundu. Hiç takılmadan, ara vermeden, tekrar etmeden sanki<br />
bir şiir okuyordunuz. Gürül gürül bir beyan ve yıldırım gibi bir hitabet.<br />
Gözyaşlarınız sağnak sağnak akıyordu milletin bağrına.<br />
Ağlayan bir vaizi ilk kez dinliyordum.<br />
Hep ağlıyordunuz, belli ki bir derdiniz vardı.<br />
Daha sonra Gözyaşı başlıklı yazınızda bu sorunun cevabını bulacaktım.<br />
Derdinizi bir kapaktaki ağlayan çocuk resmi ile ifade etmiştiniz. “Senin için bu yola atıldık. Acılarına<br />
ortak olmak ıstıraplarını dindirmek, gönlünü abad etmek için.” O kadar muğlak ve bir o kadar da<br />
etkileyeci bir ifade idi bu.<br />
Kendimi o çocuğun yerine koyuyordum.Benim ıstıraplarım nedir? Acaba gönlüm nasıl abad olur?<br />
Bunlardan bi haber yaşıyordum.Aslında halimden de memnundum. Sizi dinledikçe acılarımın ve<br />
ıstıraplarımın farkına varıyordum.</p>
<p>Sık sık bir yangından bahs ediyordunuz. Yangın varmış bir yerde? Nasıl bir yangındı bu? İçinde<br />
“iman” yanıyormuş. İman yanabilen bir şey miydi? Nasıl yanardı?<br />
Bir de Faust diye biri vardı? O da kimdi? Mefisto’ nun suçu neydi?<br />
Bunları anlamıyordum. Ama hayranlık ve hayret içinde sizi dinlemekten ve okumaktan kendimi<br />
alıkoyamıyordum.<br />
Hayret içindeydim.Kasetlerde bir vaizi dinlerken, kitaplarda bir edebiyatçıyı, bir şairi, bir filozofu<br />
hatta bütün ilimlere hakim bir entelektüeli okuyordum.</p>
<p>Mehlika Sultan benzetmesi belki de ilk yakalanmamdı. Benim en çok etkilendiğim şiirdi o. Onu<br />
hangi cami hocası bilir ve bir metafor olarak kullanabilirdi? “Şimdiye kadar bir &#8220;Mehlika Sultan&#8221;<br />
uğruna, nice meçhullere yelken açtık. Ancak, ne sevdasıyla çöllere düştüğümüz Leylâ&#8217;yı bulabildik,<br />
ne de ayrıldığımız sahillere geriye dönebildik&#8230;” Bu benzetmeyi olsa olsa çok derin bir tarihçi aynı<br />
zamanda edebiyata hakim ve ince bir söz üstadı kullanabilirdi.<br />
Fizik, kimya ve fizikokimyadan biyoloji ve embriyolojiye oradan jeoloji, ekoloji ve astronomiye kadar<br />
nerdeyse bütün fen bilimlerine dair kanunları peynir ekmek yeme kolaylığında edebiyatın bütün söz<br />
sanatlarında kullanıyordunuz.</p>
<p>Kimyaya dair kanunlar ortaya koyacak şekilde malumat veriyor, milletimizin yerinde duramayışını<br />
uranyum atomu gibi hareketli olmasına benzetiyordunuz.<br />
Ya Darwinizm meselesi? Konferansınızda konuları ve kavramları ezberin ve taklitin ötesinde<br />
derinlemesine izah ediyor ve mukayeseli olarak anlatıyordunuz. Sanki bir biyoloji profesörünü<br />
dinliyordum.</p>
<p>Diğer taraftan derin bir tarih bilgisi ile büyülüyordunuz. Tarihe yön veren kişilere daha farklı bakıyor<br />
ve tarihi hadiselerin arkasındaki sırları ve hikmetleri ilk kez sizin satırlarınızda anlayabiliyordum.<br />
Kartacalı Anibal’ı, Eski Yunan filozofu Epiktotes’i, Auguste Comte’u. Sir James Jeans’ı daha pek<br />
çoğunu sizden duyuyordum.</p>
<p>Tarihi olayları başka bir perspektiften yorumluyor, sorguluyor ve bizim için şok edici dersler<br />
veriyordunuz. Rahata Düşkünlük” yazınızdaki “Savaşması gerektiği yerde erkekçe savaşmasını<br />
bilemeyen Endülüslü bir kumandana, anasının itap dolu şu sözü ne kadar mânidardır: &#8220;Cephede<br />
erkek gibi dövüşmedin, bâri otur, avratlar gibi ağla!!” ifadeniz ile sarsılıyordum.Endülüsün hatta<br />
Osmanlının hazin sonunu hazırlayan asıl nedenler ancak bu kadar etkili anlatılabilirdi.<br />
Sizi dinledikçe, okudukça her geçen gün hayranlığım artıyordu.<br />
Günün birinde Altın Nesil’i dinledim. Altın nesil büyük bir hayalin, zümrüd-ü ankanın kandındaki bir<br />
projenin adıydı ve siz bu proje için kaf dağına çıkmaya azimli ve ümitliydiniz.</p>
<p>Yükünüz çok ağırdı.“Asırlardan beri, rehnedar olan bir kalenin tamiriyle mükellef” olmak.Nasıl ağır<br />
bir yüktü o ki, karşınızda bütün milli manevi ve insani değerleri yıkan ve yıkmaktan usanmayan,<br />
tahribata kilitlenmiş bir cepheye karşı siz tamirciliğe, güçlendirmeye, hatta yeniden yapmaya baş<br />
koymuştunuz. Kendi ifadenizle ”Hadiseler istediğiniz gibi cereyan etmeyebilir; insanlar sizi<br />
anlamayabilir, anlayanlar bile doğru anlamayabilir..Bütün ızdırap, inlemek ve gurbet yaşamak size<br />
düşer” di.</p>
<p>“Milletimizin milletler muvazenesindeki yerini alması ve denge unsuru olması” için bu milletin<br />
evlatlarının güçlenmesi gerektiğini anlatıyordunuz.<br />
Bunun için siyasetten uzak, politikanın dikenli patikasına girmeden meseleyi dipten çözmek için yol<br />
gösteriyordunuz.<br />
Muhteşem bir vizyonun, mukaddes bir misyonun ifadesiydi bu.<br />
Yıllar sonra “güçlendirme”(empowerment) kavramını doktora dersinde tekrar incelemiştim.<br />
Güçlendirme eğitim demekti. İnsanlara fırsat sağlamaktı.Onları başarabileceklerine<br />
inandırmaktı.Güçlendirme, eğitimden sağlığa, iş dünyasından finansa ve medyaya kadar hayatın<br />
her aşamasında Anadolu insanının önünün açılması demekti.</p>
<p>HAYALİM GERÇEK OLMUŞTU</p>
<p>Henüz bir resminizi dahi görmemiştim henüz.<br />
Nasıl biriydiniz? Sesinizden şemailinizi hayal ediyordum.<br />
Kürsüdeki o “hitap çiçekleri” nasıl açıyordu?<br />
Sesinizi duyuyordum, bazen hisleniyor, arada bir gözlerim yaşarıyordu.<br />
Ne zaman büyük bir camiye girsem sizi o caminin kürsüsünde vaaz ederken hayal ediyordum.<br />
Bir gün Sultan Ahmet Camiinde ilk defa namaz kılmış ve sizi o camiinin kürsüsünde hayal etmiştim.<br />
Başka bir gün Süleymaniye’de, başka bir gün Kocatepe’de hep sizi dinlemeyi hayal ediyordum.<br />
Ama o yıllar size o fırsatı vermezlerdi?<br />
Nasıl da hayıflanıyordum? Neden daha erken tanıyamadığıma, bir kere de olsa canlı bir vaazınıza<br />
katılamayışıma. Acaba bir daha yol açılır mıydı? Ve “buyrun kürsüye” denir miydi? Hayalimdeki gibi<br />
o muhteşem camilerde dinleyebilir miydim sizi?<br />
Gün geldi Kader-i İlahi sizi o kürsülere çıkardı. Ve bana da tıpkı hayalimdeki gibi sizi o camilerde<br />
dinlemeyi nasip etti.</p>
<p>Neydi o vaazlar? Nasıl bir heyecan, nasıl bir duygu, nasıl bir atmosferdi o?<br />
Bir gün öncesinden yemeyi içmeyi kesmeler. Sabah namazından önce bir daha dışarı çıkmamak<br />
üzere camiye doluşmalar. Dışarı çıkmak şöyle dursun yerinden devinemeden saatlerce beklemeler.<br />
O camiler belki de hiç böyle dolup taşmamıştır.Sadece caminin için değil bahçeleri ve yollar dahi o<br />
mübarek cemaate kucak acıyordu.Siz girdiğinizde cami öyle dolmuş olurdu ki iğne atılsa yere<br />
düşmezdi. Artık ayaklar biri birine dolanır, dizler bile oynatılamazdı. Huşu ve huzur ile sanki herkes<br />
başında bir güvercin varmışcasına sizi dinlerdi. Cemaat gerilmiş bir yay, siz de hedefi tam on ikiden<br />
vuracak bir ok gibi, ya da kınından sıyrılmış bir kılınç gibiydiniz. Daha kürsüde duaya başlar<br />
başlamaz bam teline dokunur, gözyaşları ve hıçkırıklarla çağlayana dönerdi cemaat.</p>
<p>Kürsüler tekrar hatibiyle buluşurken, camiler de cemaatiyle buluşmuştu artık. Yeni bir dönemdi.<br />
Sanki hiç bitmeyecek bir nev bahardı.<br />
YÜKSEKLERDE KAR OLUR TİPİ OLUR<br />
O günlerde bizim bilmediğimiz hadiseleri seziyor, dilini çözüp okuyor, göremediğimiz manzaraları<br />
endişe ile seyrediyor ve yumurtaları üzerindeki bir kuşun şefkat ve rikkati ile üzerimize<br />
titriyordunuz.<br />
Kürsüde sürekli Allah ile güçlü bir irtibat üzerinde duruyor, zorlukluklara, güçlüklüklere ve<br />
yolumuzun üzerindeki tuzaklara, gulyabanilere, kobralara, hazımsızlara dikkat çekiyordunuz.<br />
“dikkat” deyip, “Tedbir” diyor, “güzergah emniyeti” diyor, zülüm ve zalimlere karşı “Allah” diyerek<br />
dayanmamız gerektiğini haykırıyordunuz.</p>
<p>Siz adeta dev bir transatlantikin dümenindeki ileri görüşlü kaptan gibi üzerimize gelen kara bulutları<br />
ve onların içinden çıkacak şimşek ve yıldırımları, fırtına ve kasırgaları hesap ediyor, azgın<br />
dalgalara ve tsunamilere karşı sürekli gemiyi güçlendirmenin yollarını arıyorken, biz güvertede şen<br />
şakrak eğleniyorduk.<br />
Hani bir yerde şöyle diyordunuz “yükseklerde kar olur tipi olur boran olur ovalar ise güllük<br />
gülistanlıktır” Siz başı dumanlı dağlar, biz ovalar gibiydik.<br />
Yersiz buluyorduk endişelerinizi. Anlatılanları kürsünün heyecanına ve çoşkusuna veriyorduk.</p>
<p>SİZİ ANCAK ÖZÜ KÖZ OLANLAR ANLAR</p>
<p>Misyonunuz tamir, tadilat ve yenilik idi.Ve mükemmel bir ustanın çantasındaki alet edevat gibi sizin<br />
de “takım çantanız” sürekli yeni “kavramlarla” dolup taşıyor.<br />
Yeni kavramlar üretiyor ve bu kavramlarla çok muğlak meseleleri, müşkül problemleri ve çok girift<br />
tanımlamaları kolaylıkla ifade (sehl-i mümtemi) ediyordunuz. Ancak biz sizin anladığınız gibi<br />
anlamıyoruz o kavramları.Bunları derinlemesine inceleyip literatür karşılığını bilmiyor ve bilmeden<br />
sizin gibi biz de bu kavramları kullanmaya çalışıyoruz. Yani “taklit” seviyesinden “tahkik” seviyesine<br />
yükselemiyorduk.<br />
Sizi anlamakta güçlük çekiyor, hatta anlayamıyorduk.</p>
<p>Beslendiğiniz kaynaklar ve vukufiyet kesb ettiğiniz dipsiz ilim, irfan ve hikmet deryalarının<br />
derinliklerinden bizim önümüze inciler mercanlar çıkarıp getirirken biz onların kıymetini<br />
bilemiyorduk.<br />
Sizden dinlerdiklerimizi ya da okuduklarımızı pratiğe geçirmek için değil başkalarına anlatmak için<br />
okuyor ve dinliyorduk.<br />
Şu süreçte dahi söylediklerinizi tam olarak kavrayamıyoruz. Neye işaret ettiğinizi, neyi ve kimi kast<br />
etttiğinizi tam anlayamıyoruz. İşaret ettiğiniz hususları ve tasvir ettiğiniz konulara dair meselelerin<br />
çoğu aslında “ölçü ve drop” olarak tam da bizim üzerimize uygun olmasına rağmen, biz aynaya<br />
bakıp üzerimize almak yerine pencerelerden dışarıya bakıyor, dışımızda kast ettiğiniz hususlara<br />
uygun insanlar arıyoruz.</p>
<p>Sizde sürekli bir “Kırağı Korkusu”, bizde “Baharı Soluklayan Günler”in rehaveti, sizde serhat<br />
tutkusu ve hicret çağrısı, bizde vatan sevdası vardı.<br />
Yerimizden ayrılamıyorduk. “Makam sevgisi, şöhret hissi, rahat etme düşüncesi, tenperverlik<br />
duygusu boyunlarımızda âdeta çelikten bir kement” olmuştu.<br />
“Her biri birer gayya olan bu duygulardan bir türlü kurtulamıyor ve mahiyet-i nefsü’l-emriyemize<br />
göre kendimiz olamıyor”duk.</p>
<p>Nereden bilecektik ki, Hz.Osman’nın evinin duvarını yıkarak içeri giren ve Hz.Osman’ın sakalından<br />
tutan zat gibi, bir gece dostlarımızın münafıklarla iş tutup bizim de evlerimizi saracağını nasıl<br />
bilebilirdik?<br />
Rüyamızda bile göremezdik, kardeş bildiğimiz insanların iş yerimize, okulumuza, bütün kurum ve<br />
kuruluşlarımıza, evimize, hatta ailemize ve namusumuza göz diktiğini.</p>
<p>Hiç aklımızdan geçmezdi en baş köşelerde ağırladığımız dostlarımızın bize karşı yıllarca gıpta ile<br />
baka baka içlerindeki hasetlerini köpürttüklerini, iç çeke çeke fırsat kolladıklarını, ağızlarının suyu<br />
aka aka iştahlarının kabardığını.<br />
Hiç umar mıydık, günün birinde koruyup kolladığımız, desteklerimizi esirgemediğimiz<br />
ahbaplarımızın, yedi başlı ejderhaya dönüşeceklerini, sırtlanlar ile bir olup üzerimize geleceğini, ve<br />
birden bire kendimizi kurtlar sofrasında bulacağımızı?<br />
Bekler miydik kardeşlerimizin eliyle cebri bir hicrete maruz kalacağımızı?<br />
Sizin ifadenizle hüsnü zannımızın kurbanı olmuştuk. “Gönül, her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık /<br />
Bazen de ‘Sâdık!’ dedikleri, çıkar münafık.” Sizin hüsnüzanla bakışınız, onlar tarafından sizin<br />
kullanılmanıza yardımcı olur, sizi kullanmaya müsait hale getirir. Onlara bakışınız: Hüsnüzan. Fakat<br />
nereden bileceksiniz ki değişik bir ayak oyunu peşindeler, bir künde peşindeler, bir el-ense<br />
peşindeler?!. Bilemezsiniz; en azından meselenin çerçevesini tahmin edemezsiniz, görüp ettiğiniz<br />
şeyler itibarıyla.”</p>
<p>İşin doğrusu şu ki hasımlarımız ve o hasımlarlarla iş tutan hısımlarımız bizi sarmış iken biz sizi iyi<br />
dinlemeyerek, dinleyip iyi anlamayarak onların işini kolaylaştırdık. Belki de tüm bunların başımıza<br />
gelmesinde size karşı fikri sabitimizde ısrar ettik.Siz de nezaketiniz gereği işi “siz bilirsiniz”e<br />
bağladınız.<br />
Bir sohbetinizde aslında gariplerin halini anlatırken belki de kendi durumunuzu ortaya<br />
koyuyordunuz.”Hadiseler istediğiniz gibi cereyan etmeyebilir; insanlar sizi anlamayabilir, anlayanlar<br />
bile doğru anlamayabilir; bütün ızdırap, inlemek ve gurbet yaşamak size düşebilir.”<br />
Evet itiraf etmeliyiz ki biz, sizin gibi göremiyor, sizin gibi duyamıyor, sizin gibi hissedemiyorduk.<br />
Çünkü “özü köz” olanlar anlayabilirdi sizi.</p>
<p>SEBEBİ NEYDİ BU DÜŞMANLIĞIN?</p>
<p>Peki neydi bu kadar hasedin, iftiranın, zulmün, canavarlığın sebebi? Ne yapmıştınız ve ne<br />
yapmıştık?<br />
Sebebi sizdiniz.<br />
Çünkü; siz, sizden beklenenin ötesinde, farklı biriydiniz.<br />
Baştan beri dış görünüşünüzle farklıydınız onları tahrik ediyordunuz. Onların beklediği ve istediği<br />
gibi kılık kıyafet yönüyle bir “cami hocası” değildiniz. Ne savura savura gezdiğiniz şalvarınız, ne bir<br />
kucak dolusu sakalınız ne de metrelerce uzunluğunda taylasanınız vardı.</p>
<p>Siz ki ütüsüz pantolon giymeyen, halk içine ceketsiz çıkmayan titiz ve zevk sahibi bir “hoca efendi”.<br />
Misafirlerinin huzuruna ev ayakkabısı giyerek çıkan ve hiçbir misafiri hediyesiz göndermeyen<br />
centilmen bir bey efendi. İnce, titiz, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan bir protokol erbabı.<br />
Bu halinizle birilerini tahrik ediyor ama Anadolu çocuklarına da yaşanabilir ve kabul edilebilir bir rol<br />
model oluyordunuz.<br />
İlme bakışınız ile farklıydınız. O zamanlar ilim denince sadece din ilimleri akla gelir ve fen<br />
bilimlerine mesafeli durulurdu. Çocukluğumda bir hocamın beni Kur’an kursuna gitmeye teşvik için<br />
çabaladığını ve liseye gidenlerin dinsiz, anarşist olacağına dair ikna etmeye çalıştığını hatırlıyorum.</p>
<p>O zaman pek çok hoca bunu yapıyorken siz Anadolu çocuklarına liseyi işaret ediyor, üniversite<br />
gitmenin yollarını gösteriyordunuz. Evet Anadolu evlatlarının önündeki en büyük engeller teşvik<br />
ettiğiniz kurumlar sayesinde bir bir aşılıyordu.<br />
Köy köy dolaşıp topladığınız anadolunun evlatlarına ışık oluyor, rehber oluyor, destek oluyor<br />
onların yükselmelerini sağlıyordunuz. Gittiğiniz her yerde ve her fırsatta millete en büyük hizmetin<br />
“kalp ve kafa bütünlüğü” ne erişmiş yüksek tahsilli gençleri yetiştirmek olduğunu vurguluyordunuz.</p>
<p>Millete ve devlete bakışınız ile farklıydınız.Yıllardır bir odacılıktan, bir bahçıvanlıktan öte devlet<br />
dairesinde görev verilmeyen, dışlanan, aşağılanan, binbir çeşit hilelerle engellenen vatan<br />
evlatlarını yüreklendiriyor, cesaretlendiriyordunuz. “Bu devlet sizin, bu vatan sizin, bu devletin asil<br />
çocukları, bu vatanın öz evlatları olarak milletinize hizmet için her vazifeye talip olacaksınız”<br />
diyordunuz.</p>
<p>Yıllardır süregelen kast sistemini yıkıyordunuz. Bunları düşünüyor, düşündükçe çıldırıyorlardı?<br />
Anadolunun öz evlatlarını bir parya gibi gören ve öyle de muamele eden birilerinin hiç de hoşuna<br />
gitmiyordu bu durum.<br />
Alt sınıfı “güçlendirmiştiniz”, artık ayaklar baş olma yolundaydı.<br />
Bu değişim ve dönüşümler zaman içnde ezilmiş, esir olmuş, sömürülmüş diğer milletlere de örnek<br />
olacaktı.<br />
Topluma karşı bakışınız ile farklıydınız.Bir cami hocası ya da vaizin ötesinde entelektüel bir kişilik<br />
sergiliyordunuz. Toplumun karşısına entelektüel bir kişi olarak çıkıyor, temel dert ve hastalıklarına<br />
reçeteler sunuyor ve reçeteleri size gönül vermiş hizmet erlerine hayata geçiriyordu. Cehalet diyor,<br />
fakirlik diyor, iftirak diyordunuz.İlimden, çalışmaktan, hoşgörü ve diyalogdan bahs ediyordunuz.</p>
<p>Artık sevgi, hoşgörü ve diyalog kelimeleri sizin adınızla birlikte anılıyordu. “Eğitim sizin işiniz”<br />
deniyordu.<br />
Ne hakkınız vardı ki eğitim denince hemen siz akla geliyordunuz?<br />
Bütün milleti etkileyerek köklü bir değişime ve hakiki bir dönüşüme öncülük ediyordunuz. Elinden<br />
tuttuğunuz, yol gösterdiğiniz o gençler hem iyi bir doktor, iyi bir mühendis ya da iyi bir öğretmen<br />
oluyorken diğer yandan dindar kişiliği ile dünyada hakim olan dengeleri bilip gözetmeleri.. Asrın<br />
felsefesine hakim olup hastalıklarına reçeteler sunması… İkna edici konuşma üslubu ve hitabeti…</p>
<p>Adap, terbiye, nezaket ve tesirli bir temsil ile Anadolu insanın gönlüne giriyordu.<br />
Onlara göre siz de kim oluyordunuz? Toplumun sorunlarını çözmek size mi düşmüştü? Sadece<br />
Anadolu için değil bütün dünya için “sulh-u umumi”nin teminine çalışıyordunuz. Müslümanların en<br />
zor zamnlarında, herkesin tık nefes olduğu hengamda cesaretinizle ortaya atılıyor İslam ve<br />
müslümanlar adına söz söylüyordunuz. “Müslüman terörist olmaz, terörist de müslüman olamaz”<br />
sözünüz tüm dünyada halen yankılanmaktadır.</p>
<p>Bu çıkışınızla belki de sadece Türkiye değil dünyadaki başka nifak merkezlerini dahi karşınıza<br />
alıyordunuz.<br />
Neden adınız diyalog ve hoşgörüyle anılsındı? Nasıl olur da tüm dünyada anarşinin,<br />
huzursuzluğun önlenmesi için en üst düzey protokolle görüşürdünüz?<br />
İşte buydu onları rahatsız eden.</p>
<p>KÜLTÜR İNŞAASI</p>
<p>Farklı, yeni ve güçlü bir kültür inşa ediyordunuz.<br />
Öyle ki, hem sosyal hayatta hem de vicdanlarda suhuletle hüsnü kabul görüyor ve oturuyordu.<br />
Hayatın her alanında hiç boşluk bırakmadan yaşanan bir güçlü bir “üst kültür” oluşturmuştunuz.<br />
O kadar güçlü bir kültür idi ki bu, cuma yamaçlarına yanaşmayanlar artık evvabinlere farz gibi<br />
sarılıyor, ramazan ayına hiç uğramayan gençler, pazartesi perşembe oruçlarını kovalıyordu.</p>
<p>Nezaketle seçilen kelimelerden, çay demleme şekline, temizlik tertip ve düzenden, anne- babaya<br />
hürmete, eş seçimi ve aile kurmaya varıncaya kadar onlara yeni istihale yolları açan uyarıcı ve<br />
değiştirici güçlü bir kültür idi.<br />
Bu kültür ortamında yetişen gençler farklıydı artık. Duruşları, hal ve hareketleri, mimikleri, ses<br />
tonları dahi, hep birbirine benziyordu.<br />
Her türlü levsiyata ulaşmanın kolay olduğu yer ve zamanlarda bile nezaket, asalet ve namus<br />
timsali haline gelen delikanlılar Hz.Yusuf gibi edepli, Hz.Musa’nın fetası gibi lahut alemine açık<br />
gençlerdi. Sadece Türkiye’de değil Dünyanın her tarafında bu delikanlılara gıpta ediliyordu.<br />
Erdemliydiler. Millet malına göz dikmiyorlardı. Haram lokma yemiyorlardı. Adaletten şaşmıyorlar,<br />
her türlü yolsuzluktan uzak duruyor ve nezih bir hayat sürüyorlardı.<br />
Bu çağda böyle bir nesil tam manasıyla “altın nesil”di.</p>
<p>ERGENEKON OYUNLARI</p>
<p>Kırk haramilerin ve eşkiyaların uykusunu kaçırıyor, rüyalarını basıyordu bu nesil.<br />
Vatanın gerçek sahipleri ve “yeryüzünün hakikî mirasçıları, bir zamanlar başkalarına kaptırdıkları<br />
miraslarını geriye alacaklar ve istirdat edecekler” diye endişeleniyor ve ellerindeki imkanları<br />
kaybetmekten korkuyorlardı. Kimsenin yaşantısına hiç bir müdahale etmeden, “herkesi kendi<br />
konumunda kabul eden” bu nesil, “dırahşan çehreleri” ile doğruluğu, emniyeti, sadakati, temiz<br />
kalmayı çağrıştırıyordu.<br />
Ancak öteden beri günahkar kavimler temiz insanlardan hep rahatsız omuşlardır. Hz. Lut’un da<br />
içinde yaşadığı kavmin temiz insanlardan rahatsız olması ve &#8220;Bunları, yurdunuzdan sürüp çıkarın,<br />
muhakkak bunlar, temiz kalmak isteyen insanlardır.&#8221; [Araf (7)/ 80-84] dedikleri gibi onlarda benzer<br />
şeyleri söylüyorlardı. Bu pak nesli yok etmek için balyoz planları yapıyor ve ergenekon tuzakları<br />
kuruyordu.</p>
<p>Artık yıllardır başaramadıkları planlarını bu kez içimizden birilerinin eliyle başaracaktı. Timur’a<br />
rahmet okutturacak yıkımlar, tahripler ve zülümler, Ebu Cehil’in bile yapmadığı işkenceler o masum<br />
altın nesle rava görülecekti.</p>
<p>“Bir kere daha Çanakkale işgali yaşıyorduk.Ama bu defa Çanakkale içinde vurulan, işte bu nesil<br />
olmuştu”<br />
Beklenen olmuştu. Hizmetin tüm kurum ve kuruluşlarına haince çökülmüş, yağmalanmış, taşa<br />
tutulmuştu. Ancak bu da yetmemiş bu müesseselerin inşaatında kazma ve manivelayla amele gibi<br />
çalışıp alın teriyle kazandığını veren insanların malları, mülkleri ve dahi aileleri ganimet ilan<br />
edilmişti. Yeni bir neslin yetişmesi için fedâkarlık, cömertlik yapan masum, mağdur ve mazlum<br />
insanlara (tıpkı Mekke’nin derelerinde işkenceye maruz kalan mü’minler gibi) akla, hayale<br />
gelmedik işkenceler yapılıyordu. Hiç bir yerde çalışmalarına izin verilmiyor açlık susuzluğa<br />
mahkum ediliyordu.</p>
<p>Yıllar önce “bir dertli, sinesi delik birisi olarak, bir ah-u enin olup, bir inilti, bir çığlık olup”<br />
kürsülerden, “maratona çıktığımız yolun çok çetin olduğunu” bize anlatıyordunuz. “Bilenin<br />
iradelerinizle…Yolun çetinliğine rağmen, hadiseler karşısında pes etmeyin.Çokları bir miktar yürür<br />
de bu yolda, dönemecin birinde başlarına gelen şeylerle bıkar.Tedbir der, ihtiyat der, teyakkuz der,<br />
kenara çekilir, etliye sütlüye karışmazlar ve rahat ederler. Ama yol bu değildir!” diye seslenirken<br />
onlar bize “edebiyat” gibi geliyordu.</p>
<p>YEİS BATAKLIĞINA DÜŞMEME VE ÜMİD EKESENLİ STRATEJİ GELİŞTİRME</p>
<p>Sizi ilk günden itibaren hep iki kelime ile tanıdım, biri sızıntı, biri ümid. “Sıza sıza göl olur; Akar akar<br />
yol olur. Yaradan dileyince; Az çoklardan bol olur.”<br />
Sürekli ümid tazeliyor, yeni müjdeler veriyordunuz, “İman etmek suretiyle Allah dostluğuna erenleri,<br />
Allah (celle celâluhu), kat kat, muzaaf, mük’ab karanlıklardan kurtarır; tutar ellerinden, onları ışığa<br />
çıkarır.</p>
<p>Âlem, meseleye nasıl bakarsa baksın, olup biten şeyler karşısında sadece kendi yüreğini yaksın;<br />
fakat O’nun dediği olur; O (celle celâluhu) ne murad buyurmuşsa, gelir kendi otağına kurulur. “Ben<br />
iyiliğin-güzelliğin bütün dünyaca duyulmasını istiyorum!” derse, öyle olur.”<br />
Tükenmez bir ümidin yanında yılmaz bir şecaat ve cesaretiniz vardı.Bütün imkanların elimizden<br />
gittiği, ümidimizin bittiği, tükendik dediğimiz yerde cesur yürekli bir komutan edası ile siz yine<br />
önümüze düştünüz. Şecaat ve cesaretinizle bizi yüreklendirdiniz.</p>
<p>Adeta sekarat-ı mevt anlarımızda bizlere diriliş müjdesi verdiniz. “Allah’ın bitirmediğini, kimse<br />
bitiremez”, ”Bu yol peygamberlerin gittiği yoldur. Altmış yıldır yok etme plânlarıyla geldiler, bu<br />
niyetle sallanan her tırpandan sonra Allah’ın izniyle hareket daha da bir şahlanarak gelişmiştir.”<br />
“Allah hiçbir zaman baskıcı, zalim ve tiranlara karşı, kapısının sadık kullarını yalnız bırakmamıştır,<br />
bırakmayacaktır da.” diyerek ümidimizi ateşlediniz, sabır ve metanetimizi güçlendirdiniz.<br />
Cesaret ve celâdetinizin yanında çok şefkatli bir zimamdar olarak son yaşanan hadisler<br />
karşısında iki büklüm yaşıyor yemeden içmeden kesiliyorsunuz.</p>
<p>Öyle zannediyorum ki mahcur, mahpus olan, kendi milleti ve akrabaları tarafından bile dışlanan ve<br />
hatta taşlanan hizmet gönüllülerinin durumu karşısında çok üzülüyor, ağlıyor onların elinden nasıl<br />
tutacağınızı bilemiyorsunuz.<br />
“Keşke, benim bir-iki tane evim olsaydı!.. Dünyada bir kulübemin olmasını bile hiç düşünmedim.<br />
Beş-on insanın hiç olmazsa bir seneliğini taahhüt etseydim; o mazlumları, o mağdurları, o “Acaba<br />
ne yiyecek, ne içeceğiz?” diyen insanları sevindirseydim; Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, mahcup<br />
olmadan çıkardım.” diye inliyorsunuz.</p>
<p>Ta yolun başından beri sizdeki ümit hep bir stratejiye dayanıyor ya da hep ümid eksenli stratejiler<br />
geliştiriyordunuz.Stratejik düşünüyor, ve stratejik hareket ediyordunuz.<br />
Karşı cephe “tam işlerini bitirdik” diye sevinecekken Allah’ın inayeti ile sizin ortaya koyacağınız<br />
yeni, farklı bir stratejik hareket onları felç ediyordu. Onlar “Sızıntı”nın önünü kesmeye çalışırken,<br />
siz başka bir yerden “Çağlayan”ın önünü açıyordunuz.<br />
Vaktiyle bunu itiraf etmek zorunda kalan biri; “Planını taa 9-10 yaşından başlayarak yapmış birisi<br />
var karşımızda. Bir kurmay subay gibi kendine bağlı kişileri tek tek cephede mi, başka yerde mi<br />
vazifelendireceğine kadar ince ince hesabını yapan biri..” diyerek aslında sizin strateji düşünme ve<br />
stratejik hareket etme kabiliyetiniz karşısında çaresizliklerini ilan etmişti.</p>
<p>Bir ülkeye bedel bütün dünyaya açılmanın stratejisini çiziyorsunuz. “Cebrî hicretin, dualarımıza<br />
icâbetin bir neticesi de olabildiğini; İnşaallah bu sayede damladan deryaya, sızıntıdan çağlayana,<br />
bir tohumdan yedi, yetmiş, yedi yüz veren başaklara yürüdüğümüzün” müjdesini veriyorsunuz.<br />
Benim gibi birinin bile yorulduğu, takıldığı, yolda kaldığı yerlerde rüyalara misafir oldunuz, oturup<br />
ağlaştık, alnımdan öptünüz, adeta sırtımı sıvazladınız, elimden tutup kaldırdınız.<br />
En dar zamanlarımızda, en sıkıştığımız anlarda kulaklarımızda hep sizin o gür sedanız<br />
yankılandı.“Dayanın çoğu gitti azı kaldı” diyerek tıpkı bizi toparladınız. “Onları çatlatasıya<br />
yürüdüğünüz doğru yolda yürüyün hiç durmadan!.. Siz yürüdükçe, onlar da çatlayacaklar; belki bir<br />
gün hakikaten hasetten çatlayacaklar.”</p>
<p>“Bin dönemeç karşınıza çıksa, sarsılmadan hep aynı şeyi söyleyeceksiniz. Bir güfte, bestesini siz<br />
yapacaksınız.Çıktık dikenli yollara, dönmemeye karar verdik geriye…Bestelenir mi bu<br />
bilemeyeceğim. Çok yakışıklı bir şey olmadı. Ama şu andaki hissiyatımın ifadesidir…”<br />
Güfteniz bestelenmişti. Artık o beste çoktan tutmuştu ruhlarda, hem de çok yakışıklı bir şekilde.<br />
Hem öyle bir bestelendi ki o güfte bütün dünya şimdi onu dinliyor.Ve belki de şimdiye kadar böyle<br />
bir besteyi dinlememişlerdi.<br />
“Çıktık dikenli yollara<br />
Söz verdik Allah’a<br />
Geriye dönmeyeceğiz.<br />
Dönersek kalleşiz! Dönersek kalleşiz!”</p>
<p>“Ancak o zaman mesafelerin canına okuyacağız. Ancak o zaman yollar dürülecek. Ancak o zaman<br />
aşılmaz köprüler geçilecek. Ancak o zaman dağlar, dereler, tepeler kemerbeste-i ubudiyet içinde<br />
bel kıracak, boyun bükecek geç diyecek! Tepeler dümdüz olacak, dümdüz yerler pürüzsüz<br />
olacak…”<br />
İnşaallah azmedeceğiz..</p>
<p><strong>Hizmetten | Ali Yüce</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/kursunun-hatibine-vefa-ali-yuce/">Kürsünün hatibine vefa | Ali Yüce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Göç yollarında kaybolanlar &#124; Ali Yüce</title>
		<link>https://hizmetten.com/goc-yollarinda-kaybolanlar-ali-yuce/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hizmetten]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Dec 2020 17:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Misafir Kalemler]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Yüce]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hizmetten.com/?p=15802</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarlaların arasında ıssız bir yer burası. Hava kapalı, hafiften yağmur çiselemekte. Üç çocuklu bir aile.Yeni evli bir çift. Genç sayılabilecek yalnız bir kadın ve üç tane de erkek. Erkeklerden biri&#8230;</p>
<p><a href="https://hizmetten.com/goc-yollarinda-kaybolanlar-ali-yuce/">Göç yollarında kaybolanlar | Ali Yüce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarlaların arasında ıssız bir yer burası. Hava kapalı, hafiften yağmur çiselemekte. Üç çocuklu bir aile.Yeni evli bir çift. Genç sayılabilecek yalnız bir kadın ve üç tane de erkek. Erkeklerden biri henüz çiçeği burnunda bir delikanlı. Kimse biri birini tanımıyor. Kader onları soğuk bir sonbahar gecesi o tarlada buluşturmuştur.</p>
<p>Herkesin sırtında küçük çantalar, içlerinde birer kat elbise. Sadece bir gecelik yiyecek ve su.Başka birşeyleri yok. Yalnız olan bayan sanki kat kat elbise giymiş gibi ya da kilolu gibi görünmektedir.</p>
<p>Hepsi de şaşkın, heyecanlı ve ürkektir. Kalpler çatlayacak gibi güm güm atıyor.</p>
<p>Daha önce görmedikleri, tanımadıkları aynı kişiyi bekliyorlar. Ne kadar bekleyecekleri belli değil.</p>
<p>Soğuğun etkisi gittikçe artıyor. Herkes çocukları düşünüyor. Ama daha yolun başıdır burası. “Anne çok üşüdük, ne zaman yeni evimize gideceğiz “ diye sızlanmaya başladı bile küçük olanı.</p>
<p>Soğuğu kırmanın yolu biraz konuşmak, tanışmaktır. Herkes yaşadığı macerayı anlatmaya başladılar. Hikayelerin hemen hepsi aynı şekilde başlıyor.. Ev baskını, GBT kontrolu, trafik kazası sonucu polisle karşılaşma ve neticede hapse girme.</p>
<p>Suçlamalar hep aynıdır. “Silahlı örgüt üyeliği”</p>
<p>Hepsi de üniversite mezunu, okumuş insanlar. Askerlik haricinde kimse eline silah almamış. Sigara içen bile yoktur aralarında.</p>
<p>Önce İsmail beyin hikayesini anlatır.</p>
<p>Üç dört arkadaş bir akşam mantı partisi yaparken bir baskına maruz  kalmışlar:</p>
<p>“Bir arkadaşımızın evinde toplandık.Yenge çok güzel mantı yapar. Mantıları yiyip eski günleri ve eski arkadaşları yad ettik. Tam çay içme faslında ev basıldı .Komşular bizi şikayet etmiş, örgüt toplantısı var demişler..</p>
<p>Polisler patır kütür eve doluştular. Bizi yere yatırdılar. Ama o kadar çok yedik ki karnımızdan yüz üstü yatamıyoruz. Polisler zorla yüz ustü yatırıyor. Biz o</p>
<p>vaziyette iken bütün ev didik didik aranıyor. Zararlı hiç bir şey yok. Tam eli boş, delilsiz çıkacakken polislerden biri bir çanta buluyor. Çantanın içinde kullanılmış iç çamaşırı ile naylona sarılmış bir kaç tane sakız. Delil diye bunlara tutanak tutuluyor.</p>
<p>İşin aslı arkadaşın çocuklarından biri kanser tedavisi görüyor.Yenge sürekli onu doktora götürüyor. Ve çantasında oğlu için hep yedek iç çamaşırı taşıyor. Çiğnediği sakızları da ne hikmetse sağa sola atmıyor. Cin çarpar, şeytan musallat olur diye mi bilmem ama ağzından yere atmamış da çantasında onları biriktirmiş mübarek kadın.</p>
<p>Kırk yıl düşünse şeytanın bile aklına gelmez onların delil olacağı.</p>
<p>Bu işten sonra gazetelere baktık ki manşetten bizi yazmışlar. Vay efendim örgüt toparlanmak için bir villada toplanmış da.Örgüt liderinin iç çamaşırları ele geçirilmiş te..Örgüt liderinin çiğnediği sakızlar da uğur getirsin diye saklanmış ta..saçma sapan şeyler”</p>
<p>Bazıları gülecek gibi oluyor İsmail Bey anlattıkça.. Ev sahibi tam bir buçuk yıl içerde kalmış bu yüzden.</p>
<p>Güler misin ağlar mısın. Hep birlikte “Allah’tan bulsunlar” diyorlar. Herkes delikanlıya dönüyor onun durumunu merak ediyorlar.</p>
<p>Onur, yeni üniversiteye başlamış. Boğaziçi İşletmeyi bırakmış. Düşmüş göç</p>
<p>yollarına. Neden mi? “Abi ülke bitti.Ben mezun olunca işsiz kalacağıma giderim Avrupa’da okurum.Hiç olmazsa her yerde geçer bir diplomam olur.İş bulurum”</p>
<p>Hasan ve Ayşe daha iki ay önce evlenmişler. Hasan da İsmail bey gibi bir arkadaşı ziyaret ederken baskına uğramış.</p>
<p>Hikayesi uzundur.</p>
<p>Hasan arkadaşı Ahmet Beyin evinde yakalanmış… Ahmet Bey eski bir hakimdir. Eski derken emekli olmuş yaşlı bir hakim değil.KHK mağdurlarından genç bir mağdur. Bir gecede işinden olmuş. Oturduğu lojmandan atılmış. İşi daha da ileri götürüp elinden avukatlık yetkileri de alınmış. Kenar mahallerden birinde bütçesine uygun ucuz bir daireye taşınmış. Diğer KHK lılara olduğu gibi Ahmet Beye de kimse iş vermemiş.</p>
<p>Ahmet Bey evin geçimi, çocukların iaşesi için pazarlarda iç çamaşır satmakta. Derken kendi mahallesinden bir de küçük dükkan kiralamış. Yavaş yavaş pazarcılıktan sabit bir dükkana geçiş yapacak yani. Allah bereket versin işleri de fena değilmiş.</p>
<p>Yeni mahallesinde tanıştığı iki arkadaşı var.. Biri polis.. Polis olan Ali Bey de Ahmet bey gibi KHK zedelerdendir. Hasan ise yıllardır özel eğitim kurumlarında çalışmış başarılı bir öğretmen.. Onun da okulu KHK ile kapatılmış.Hiç bir tazminat alamdan işsiz kalmış.</p>
<p>Üç arkadaş hep maaşlı memur olarak çalışmış. Hakim Ahmet bey biraz daha girişimci bir kişiliğe sahip olduğu için arkadaşlarından bir kaç adım önde. Mütevazi de olsa dükkan tezgah sahibi olmuş.</p>
<p>Ali bey ile Hasan bey o akşam anlaşıp Ahmet Beyi ziyarete niyetlenirler Hem de ondan akıl almak isterler.</p>
<p>Hasan bey bekar. İki gün sonra nişanlanacak. Şartlar çok zor ve ağır da olsa ne yapsın bir taraftan da hayat devam etmektedir. Evlenmek, ev-bark sahibi olmak ta ne var? Hem bu gönül işi, zorluk, yokluk dinlemez ki.. İçinde bulundukları durum da nihayet bir gün bitecektir.Zira baskı ve zülüm hiçbir zaman uzun sürmemiştir.</p>
<p>Nişanlısı Ayşe de zaten çok anlayışlı, üniversite mezunu bir hanımefendidir. Normal işleyişte olsaydı devlet, belki o da çoktan bir okulda öğretmen olmuştu.Ama bu şartlarda kimsenin ataması yapılmamaktadır.</p>
<p>Ailesi çifçi. Torosların eteğinde büyümüş yörük kızı. Gani gönüllü, mütevazi ve mülayim biri.. Hasan’ın durumunu bilmektedir. Şimdiye kadar Hasan’a hiç zorluk çıkarmamış.. Evlendikten sonra Allah her şeyi düzene sokar, yavaş yavaş ev bucak olunur.</p>
<p>Ailesinden hep öyle görmüş.. Annesi babası da yokluktan çıkıp gelmişler zamanla mal mülk sahibi olmuşlardır.</p>
<p>Hasan hiç bir zaman ümitsizliğe düşmemiş, sürekli “bir zorluktan sonra bir kolaylık gelir” düşüncesi ile iş kovalamış. Ahmet bey Hasan’a ve Ali’ye umut olmuştur. Üçününde gözlerinde yeni bir ışık belirmiş, yüreklerine cesaret gelmiş, kalbleri heyecanla atmaktadır. Artık üç arkadaş iş hayatında da ortak</p>
<p>olacaklardır. Birlikte iç çamaşır ticareti yapabileceklerdir. O akşam oturup bir taraftan çaylar içilirken bir taraftan iş bölümü, gerekli sermaye, mal tedariği, satış şekli üzerinde kafa yormakta ve fikirler ortaya atmaktadırlar.</p>
<p>Bu hususlara tam da yoğunlaşmış iken birden bire kapı zili aralıksız çalmaya başlar. Arkasından kapı tekmelenircesine vurulur. İçerdekiler şaşkındır. Bu kez kapıya daha şiddetli darbeler inmeye başlar. Ahmet beyin eşi ne olduğunu anlamadan kapıya koşar, tam kapıyı açmak üzereyken kapı şiddetle arka duvara çarparak açılır. Kadıncağız karşısında ellerinde koç başı diye tabir edilen kulplarından iki kişinin yapıştığı soba borusu kalınlığında bir demirle karşılaşır. Daha buyur etmeden ayakkabıları ile sekiz on polis içeriye paldır- kültür dalar. Ve doğruca sadece o lambaları yanan odaya doluşurlar.</p>
<p>Ahmet bey, Ali Bey ve Hasan bey ellerindeki çay bardakları ile şaşkın bir</p>
<p>şekilde polislerin ortasında kala kalır.</p>
<p>Polisler ellerindeki silahları üzerlerine doğrultarak bağırırlar.</p>
<p>-Herkes yüz üstü yatsın yere. Kimse yerinden kımıldamasın.</p>
<p>işte tam aradıkları terör örgütünün hücredir sanki burası. Ortam birden bire buz keser.</p>
<p>Eski hakim Ahmet usülden anlar. Kendini tanıtarak sorar:</p>
<p>-Memur bey olay denir? Ne ile suçlanıyoruz? Neden burdasınız?</p>
<p>-Ne hakimi ulan.Hakimlik mi kaldı şimdi. Bize neyi ima ediyorsun? Daha hala kabullenememişsin bunu. Karakola gidince ne ile suçlandığını görürsün?</p>
<p>-Kimse bize zorluk çıkarmasın. Yoksa..</p>
<p>-Arayın her yeri. Didik didik edin.</p>
<p>Salondaki koltuklar, kanepeler bir bir açılır,  minderler yastıklar havada uçuşmaya başlar. Kitaplığı talan ederler.  Tek tek bütün kitaplar elden geçer.Sayfalar hızlıca taranır.Yaprak aralarından bir şeyler bulunmaya çalışılır. Biblolar, maketler, oyuncaklar tek tek elden geçer.Çalkalanır içi dışı kontrol edililir.</p>
<p>-Komiserim salon temizdir.Zararlı bir şey yoktur.</p>
<p>-Ne demek temiz oğlum.Görmüyor musun elindeki oyuncağı..Ne o? Bunların televizyonundaki çocuk dizisinin oyuncağı değil mi? Al onu. Kayıt et.</p>
<p>Salondan sonra diğer odalara yönelirler.Ahmet beyin hanımı polislerin önüne geçer.</p>
<p>-Ne olur yapmayın.İçerde çocuklar uyuyor.Yalvarırım onlar duymasın. Ne derim onlara,</p>
<p>Hiçbirine dinletemez. Çocuk odasına girilir. Lambalar açılır. Biri beş yaşında</p>
<p>diğeri onbir yaşındaki erkek çocukları çoktan uyanmış ve yorganlarının altına saklanmışlar.. Korkudan odadan dışarı çıkamamışlar. Ama polisler onların yataklarını da arayacaklar.</p>
<p>Çocuklar da salona geçer. Beş yaşındaki küçük çocuk salona girer girmez çığlık atar. Önce “babam” diye, sonra “Caillou” diye feryat eder. Yerde yatan çok sevdiği babası ve yanında parçalanmış arkadaşı Cailloudur..</p>
<p>Ahmet Beyin eşi ne yapacağını bilemez. Nereye yetişecek, kimi teskin edecek? Peki onu kim sakinleştirecek?</p>
<p>“Allahım yardım et, aklıma mukayyet olamıyorum Allahım yardım et”diye inleyip durmaktadır. Kimse salondan dışarı çıkamıyor, başka odalar giremiyor.</p>
<p>Bir ara kendini toparlar ve çocuklara sadece;</p>
<p>&#8211; Korkmayın çoçuklar polis amcalar yanlış bir ihbar ile geldiler.Babamızı alıp karakola görtürecekler. Sonra tekrar getirecekler, diyebilmiştir</p>
<p>Nihayet bütün odalar didik didik edilmiş ev tam bir savaş meydanına dönmüştür. Her yer ayak izi ve çamura bulanmıştır.</p>
<p>Komiser olan polis amirini arar.</p>
<p>-Efendim şu an ihbar edilen evdeyiz. Aramayı bitirdik. Ahmet Temiz’i aldık. Ancak burada iki kişi daha var.Biri Ali Başıdik, diğeri Hasan Güleryüz.</p>
<p>-Ele geçirdiğiniz deliller ile birlikte hepsini alıp getirin buraya.</p>
<p>Üç arkadaş çaresiz polislere teslim olurlar. Yüz üstü yatar vaziyette iken çoktan elleri ters kelepçe bağlanmıştır.</p>
<p>Polisler bir kaç dua kitabı ile birlikte Caillou nun maketini   suç delili olarak alırlar.</p>
<p>Üzerlerine giyecek bir şey almadan çocuklarının gözyaşları içinde karga tulumba kapıdan çıkarlar.</p>
<p>Ahmet beyin küçük oğlu “babamı nereye götürüyorsunuz, oyuncağımı   niye alıyorsunuz” diye ağlasa da kimse duymaz annesinden başka.</p>
<p>-Oğlum baban birazdan geri gelecek.Gelirken Caillou da getirecek.</p>
<p>Ve çıkış o çıkıştır.Her biri altı ay geçmesine rağmen evine dönmemiştir. Götürüldükleri emniyette bir teklif yapılmıştır hemen salıverilmeleri için.Ancak üçü de kabul etmemişlerdir o hazır ifadeyi.</p>
<p>Emniyette önlerine bir ifade gelmiştir. “Şerefimizle yatarız, izzetimizle ölürüz ama yine de yalan yere ifade vermeyiz, iftira etmeyiz” demişler ve hapse girmeyi göze almışlardır.</p>
<p>Artık altı aydan beri hapis yatmaktadırlar.</p>
<p>Hasan çok endişelidir.Elin kızının da kısmetini bağlamıştır. Ne zaman çıkacağı belli değildir.</p>
<p>Ne yapacaktır şimdi?</p>
<p>Bir fırsatını bulup ilk ziyaret gününde Ayşe’ye haber salar. İsterse kendisini beklememesini, durumunun belirsiz olduğunu, bu işten vaz geçebileceğini iletir.</p>
<p>Bir sorumluluktan kurtarmıştır kendini. Ama, ya Ayşe de gerçekten vaz geçtim derse? Hasan çıkana kadar başka bir kısmet bulursa?</p>
<p>O sevgi, o bağlılık yalan mı olacaktır? Buna nasıl dayanacaktır Hasan?</p>
<p>Kendini kontrol etmekte, dua ile sabır istemekte, Allah’tan bir sebeb dilemektedir.Hiç isyan yoktur. İtiraz yoktur.Teslim ve tevekkül vardır Hasan da.</p>
<p>İkinci görüş gününü bekler.. Acaba Ayşe’den nasıl cevap gelecek? Ne demiştir Ayşe? Annesi bu sefer de gelmiştir. Ama Hasan nasıl soracaktır.</p>
<p>Korkusundan soramaz. Ya olumsuz bir haber gelirse? O mevzuya girememektedir. Ama annesi Hasan’nın içindeki bilir.</p>
<p>-Oğlum Ayşe’nin de selamı var. “Ben sözümdeyim. Bekliyorum, bekliyeceğim” diyor.</p>
<p>Hasan sevincinden ne diyeceğini bilemez. Tıkanır. Sanki boğazı düğümlenmiştir. Hemen oracıkta yanaklarına doğru iki damla yaş süzülüverir. Aslında o iki damla yaş, kor halinde annesinin yüreğine inmiştir.</p>
<p>Gül gibi büyüttüğü, adam ettiği, gözünün içine baka baka yetiştirdiği biricik Hasan’ına reva mıdır bu? Eline kalemden başka bir şey almamış yavrucuğu nasıl terörist olur? Allaha havale eder bunları yapanları.</p>
<p>-Oğlum bu da geçer. Allah can sağlığı versin. İnşaallah tez zamanda burdan çıkarsınız da telli duvaklı düğün yaparız. Annen baban hepimiz senin yanındayız. Allah ‘ta görüyor biliyor.</p>
<p>İlk mahkeme günü belli olmuştur.Tutuklandıktan sonraki yedinci ayın sonunda mahkemeye çıkacaklardır. Üç arkadaşın dosyası birleştirmiş ve üçü hakkında da ortak bir karar verilecektir.</p>
<p>Mahkeme günü Ahmet eski bir hakim olarak şimdi sanık sandalyesindedir. Dosya okunur.</p>
<p>-Çocuklarınızı örgüt okuluna göndermek, örgütünün bankasına para yatırmak, örgüte ait namaz vakitleri programını telefonuza yüklemek gerekçeleri ile silahlı terör örgütüne üye olmaktan altı yıl altı ay..</p>
<p>Hasan Güleryüz ve Ali Dikbaş’ın Ahmet Temiz’le irtibatlı olması ve Hasan Güleryüz’ün SGK kayıtlarına göre örgüte bağlı bir şirkette çalışması.. örgütle iltisaklı olmalarına dair makul şüphe gerekçeleri ile altışar yıl altı ay mahkumiyetlerine…Ancak yedi aylık tutukluluk süresi düşülmüş altı yıl birer aylık bir mahkumiyet süresine… Sanıkların tutuksuz yargılanmalarına sanıklar hakkında adli tedbir kararlarının uygulanmasına, yurt dışı çıkış yasağı konulmasına, şimdilik tahliyelerine yargıtay yolu açık olmak üzere karar verilmiştir..</p>
<p>Ahmet Bey hakim karşısında söz söylemeyi lüzum görmez.”Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak iddia etmek, hakka karşı saygısızlıktır” der susar.</p>
<p>Üçü sarılır biribirine. Ve salondan çıkarlar.Aileler, çocuklar tam bir bayram havası ve neşesi ile sevinç ve gözyaşları ile koridorlardan adliyeyi terk ederler.</p>
<p>Hasan ne yapacaktır? Ayşe ne durumdadır? Düğün ne zaman olacaktır? Ya düğünden sonra tekrar tutuklanırsa ne olacaktır? Hasan aklında yüzlerce soru ile evinin yolunu tutmuştur.</p>
<p>Zaman ilerlemiş aradan üç dört ay geçmiş, yavaş yavaş kendini toparlamıştır Hasan.</p>
<p>Aile karar almıştır.Yarım kalan hatta henüz başlanmayan o hayırlı iş tamamlanacaktır.</p>
<p>Hasan’nın büyükleri Ayşe’nin ailesine haber salar. Hayırlı iş için randevu talep eder. Büyükler oturur karar verirler. Ayşe’nin ailesi de Ayşe’de “evet” deyip  söz keserler. “Hayırlı işlerde acele etmek makbuldur” denilip nişanın hemen arkasından düğün için gün belirlenir.</p>
<p>Ayşe sözünde durmuş. Ayşe yaman bir kızdır Hasan’nın gözünde. Mert, sözünün eri..Ee ne de olsa yörük kızıdır.Hasan kendini şanslı görür. Ayşe ‘de Hasan’dan memnundur.Bu zamanda böyle eli yüzü düzgün, namazlı abdestli, içkisi sigarası olmayan erkek nerde bulunur.</p>
<p>Yeni evli çiftin mütevazi bir evleri vardır artık.Fazla eşyaya girmemişler,  ailelerine fazla masraf ettirmemişlerdir. Gizli bir plan yapmışlardır.. “Eşya almayalım. Takı, ziynet ve paraya önem verelim. Düğünden sonra ülkeden çıkmanın yollarını arayalım.”</p>
<p>Düğünden sonra Hasan sürekli çıkış yolu arar. Arkasında onu takip eden bir mahkumiyet kararı vardır neticede. Ya o karar onanırsa? Tekrar hapise girip yedi yıl daha mı yatacaktır? Hem bu diktanın da ne zaman biteceği belirisizdir. Hem de burada yapacak bir iş yoktur.Nasıl para kazanacaktır? Hem hürriyetsiz yaşamak ekmeksiz yaşamaktan iyidir. Ayşe de aynı Hasan gibi düşünür.</p>
<p>Ekimin son günlerine doğru “üç gün sonra gece ” diye bir haber gelmiştir. Ayşe’ninde Hasan’ın da meraklı bekleyişleri içlerinde korku, endişe ve ümidle karışık duygulara dönüşmüştür. Hesaplarına göre tarih 29 Ekimdir.O gece daha sonra söylenilecek yere gidilecektir.</p>
<p>Kolay mı öyle anayı, babayı ve tüm sevdiklerini bırakmak? Kolay mı öyle hiç bilmediği topraklara gitmek? Hem de yıllarca düşman gördüğü, bellediği bir ülkeye. Dilini bilmezsin, yolunu bilmezsin nasıl olacak? Kime gidecekler? Arkası kesilmeyen sorular kafalarda.</p>
<p>Ama arkada da zalim adamlar var.Mahkum olmak var. Ana-babadan, hele de yardan ayrılmak var.</p>
<p>Özgürlük hepsinden öte, hepsinden üste. Özgürlük uğruna ölümü göze aldılar artık.</p>
<p>Derken uzaktan bir cep telefonu ışığı beliriyor. Belirli aralıklarla yanıyor bir kaç saniye sonra sönüyor. Işık gittikçe yaklaşıyor.Herkes tedirgin.Gelen ya o değilse? Ya pusuya düşürüldülerse?</p>
<p>Korktukları gibi olmuyor. Karanlığın içinden kapkara biri geliyor.. Sessizce bozuk bir tükçe ile kendini tanıtıyor. Ayşe soruyor “ne dedi bu adam.” “Bizi botun olduğu yere götürecekmiş.”</p>
<p>Çamurlu tarlaların içinden yürümeye başlıyorlar.Yaklaşık beş kilometre mesafeyi yürümeleri gerekiyor.</p>
<p>Derbas’ın işi bu. Araziyi iyi biliyor.Gözü kapalı yürüyüp gidebilir.</p>
<p>Arada bir çocukları kucaktan kucağa el değiştiriyorlar. Durmak yok. İki ateş arasından sıyrılarak hemen kıyıya ulaşmaları gerek. Bir tarafta Türk askerleri karşı tarafta Rum askerleri. Ve kesinlikle Derbas’ın talimatlarına uymalı herkes. Derbas’ın anlattığına göre bazen kıyıya varmadan yakalananlar oluyormuş.Ya da vaz geçip, kendi rızası ile askerlere teslim oluyormuş. Bu gün hava çok kötü değil.Nehir de çok azgın değil. Şiddetli akıntı yok..</p>
<p>Derbas aniden el işareti yapıyor. Herkes çöküyor. “Otların arasından kimse kafasını kaldırmasın! Işıltılı bir şey elinde tutmasın!” Uzaktan güçlü bir fener ışığı havada daire çizerek yerlere doğru süpürmeye başlıyor. Yerde yatanların üzerini yalayıp geçiyor ışık hüzmeleri. Beş dakika öylece sessizce çamurun içine uzanıyor herkes. Derbas tekrar kalkıyor. Yürüyüşe devam ediliyor.</p>
<p>Şimdi işin zor tarafındalar. Kıyıya gelinmiş. Derbas’ın işi bitmiş.Yolcuları bota ulaştırmıştır. İlk kez bota binmenin korkusu ve heyecanı içinde herkes okuyor. Artık yaşlı Yanni’ye teslim olmuşlardır. Yanni’ de kırık dökük türkçesi ile yolculara bir şeyler anlatıyor. Herkesin botun kenarlarındaki gergin halatlara bir kolunu geçirip sıkı sıkı tutunmaları gerekiyor. Kimse ayağa kalmayacak.Çocuklar iyi muhafaza edilecek.. Havası inik botu yaşlı Yanni var gücü ile akıntıya rağmen karşı kıyıya doğru küreklere asılmaktadır.</p>
<p>O zaman kadar hiç konuşmayan akademisyen Ömer Bey Yanniyi desteklemek için devreye girer. “Evet arkadaşlar Allah muhafaza etsin çok tehlikeli bir yerine geldik olayın.</p>
<p>“Bir arkadaşdan bizzat dinledim. Geçen yıl bir aile bottan düştüler. Eşi küçük oğlunu yakalar. Kendisi oğlunu ve kızını akıntı alır gider. Önce eşi gözünün önünde akıntıya kapılır. Sonra kendisi. Hepsi boğulur. O da bir ağaca takılır. Haladır küçük oğlunu bulamadılar.”</p>
<p>-Yav arkadaş ağzını hayıra aç.Moral e ihtiyacı var herkesin. Sırası mı şimdi bunun..</p>
<p>Ayşe Hasanın elini sıkı sıkı tutmaktadır. Çekinmese öylece sarılıp güç alacak, korkusunu yenecektir.</p>
<p>Çocukları cesaretlendirmek için annesi eski günleri anlatır.</p>
<p>-Aynı rafting gibi..hani Sakarya da rafting yapmıştık ya. Onun gibi şimdi rafting yapıcaz. Sıkı tutunun oğlum.</p>
<p>-Ama anne bu amca bize can yeleği vermedi. Başımızda kask da yok. Ya düşersek. Ne olur..</p>
<p>-Ağzından yel aslın oğlum. Hiç öyle şey olur mu.Bu amca onlardan daha iyi.Bize bi şey olmadan götürücek.</p>
<p>Yaklaşık yirmi   dakika sonra Yunanistan topraklarına ayak basılacaktır.Yanni göçmenleri karşı kıyıya indirir ve hızla uzaklaşır oradan.</p>
<p>Göçmenler ıssız bir arazide kalakalmışlardır. İleride metruk terk edilmiş bir virane görünür.Bari geceyi orada geçirelim denir.</p>
<p>Sabah olmuştur viranede. Ama göçmenlerin sayısı çoğalmıştır.Gece boyunca bir iki grup daha sığınmıştır buraya.</p>
<p>Aniden kapı açılır. Elinde değneği ile kapıda çoban kılıklı biri belirir. Göçmenlerin haline güler. Bir şeyler söyler. Yakaladım sizi dercesine güler. Herkeste bir korku, bir panik. Aman ne olur biz ihbar etme.Para gösterilir.O yine haince gülmeye devam eder. İlk kafiledeki yalnız gelen bayan, hani o biraz kilolu gibi görünen ve kat kat elbiselerle duran kadın..Birden çobana doğru yürümeye başlar. Çobanın karşısına dikilir. Pardesüsünün düğmelerini açmaya başlar. Ne çoban ne diğerleri bayanın bu hareketini anlayamaz. Meraklı gözlerle bakarlar bayana..Bayan elbisesinin düğmelerini açtıktan sonra bağrına sarılı bebeğini gösteriri çobana. Çoban hemen susar. Kimseden para pul istemeden oradan uzaklaşır.</p>
<p>Muhacirler üst başlarını değiştirip temiz elbiseleri ile parça parça dağılırlar.Kimi polise yakalanır ve oradan kampa alınır.Kimisi başka ülkelere geçer.</p>
<p>Hasan ve Ayşe bir yolunu bulup kısa sürede eve çıkarlar. Ev sahibi yaşlı bir kadındır. İstanbul’da doğmuş. O da vakti zamanında yerini yurdunu bırakıp buraya gelmeye zorlanmış. Hasan ve Ayşe’nin durumunu bilir. Onlara sürekli yardımcı olur.</p>
<p>Geleli kırk gün olmuştur artık. Çevreyi tanımışlar.Rahatça kendi ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Rumlar’dan hiç beklemedikleri bir alaka ve yardımseverlik görmüşlerdir. Halbuki yıllardır bu milleti düşman olarak bellemişler.</p>
<p>O gün hava güneşli..Dışarı çıkıp hava almak ve biraz yürümek iyi gelecektir Hasan ve Ayşe’ye. El ele çıkarlar.Dolaşırlar. Geride nasıl bir zorluğu bırakmışlardır.Eski günleri anarlar.Şükrederler. Bundan sonra yeni bir hayata, özgür bir hayata adım atacaklardır.</p>
<p>Yürüyüş biter.Eve dönerler. Hasan bir ara duşa girer çıkar.Ayşe hafif bir şeyler yemek için hazırlık yapar. Birlikte masaya otururlar.</p>
<p>Hasan bir anda gayr-ı ihtiyari elini kalbine uzatır.Ovmaya başlar.Sık sık öksürmek için kendini zorlar. Ayşe anlayamaz neler olduğunu. Hasan birden bire sandalyesinden yere iner ve uzanır. Ayşe şimdi anlamıştır. Hemen kalp masajına başlar. Çaresiz. Üst kattaki ev sahibine seslenir. Kollarının arasından</p>
<p>Hasan uçup gitmekte. Gözyaşları içinde dua dua yalvarır. “ Allahım Hasanımı bana bağışla. Hasanımı bana bağışla Allahım..Allahım beni buralarada yalnız bırakma”</p>
<p>Bir ambulans kapıya gelir. Doktorlar Hasan’ın başına gelir.Hasan da nabız yoktur..Çoktan ruhunun ufkuna yürümüştür.</p>
<p>Kaldıramamıştır kalbi Hasan’ın o yükü, o zulmü.. Yenik düşmüş o kedere o acıya..Geride gözü yaşlı yörük kızı Ayşe kalakalmıştır. Yanında Rum teyzeden başka kimse yok. Teyze Ayşe’yi sıkı sıkı kucaklamış, sarıp sarmalamıştır. O da gözyaşlarına hakim olamamıştır. Onların hikayesini en baştan beri bilmektedir. Ayşeyi öpüp gözyaşlarını silmektedir.</p>
<p>Ayşe Rum teyze ile kalakalmıştır. Rum teyze sen benim kızımsın diye diye onu bağrına basmıştır.</p>
<p><strong>Hizmetten | Ali Yüce</strong></p>
<p><a href="https://hizmetten.com/goc-yollarinda-kaybolanlar-ali-yuce/">Göç yollarında kaybolanlar | Ali Yüce</a> yazısı ilk önce <a href="https://hizmetten.com">Hizmetten</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
