Kürsü

Kölelik mübah mı? | Sorular ve Cevaplar

Soru: Bir din ki Allah tarafından geldiğinde şüphe yoktur. Ve beşeriyetin hayrı için gönderildiğinde de şüphe yoktur. Hal böyle iken nasıl oluyor da köleliği mubah kılıyor?

Cevap: Bu mevzu un tarihi içtimai ve psikolojik yönleri bulunmaktadır. Sabırla takip ettiğimiz zaman, hem sualimizin cevabını hem de daha sonra aklımıza gelebilecek istifhamların cevabını bulabiliriz

Evvela, köleye karşı duyduğumuz tiksinti ve ürpertinin eski ve yeni bir kısım sebepleri olduğunu hatırlatmada faide var.

1) Tarihi materyalizmin tarih ve dünya görüşü; yani, işveren, işçi; zengin fakir ezilen ve eren mücadelesi anlayışı; sonra içtimainin tekâmülü seyrinde, tabiat ve fıtrat, kölelik ve esaret ve daha sonra işçilik ve adil olmayan ücret gibi şeyler öyle yaygınlaştı ki; dost düşman herkes bu demagojiyi, hatta aksine ihtimal vermeyecek şekilde kabullendi. Bu türlü içtimai çalkalanmalarda, peşi peşine birbirini takip eden merhalelerin, hiç olmazsa şartlı cebriliğine ihtimal vermek, ihtiyatlı bir davranış olurdu. Ama ne gezer…

2-) Tarih in eski devirlerinde; hususiyle Roma ve Mısırda, kölelere yapılan vahşiyi ne ve zalimane muamele, içimizde burkuntular hâsıl ediyor ve düşündürüyor. Onun içindir ki, asırlar sonrası dahi olsa, köleliği ehramlara taş çekerken; bir saman çöpü gibi harcın içine karışıp kaybolurken; zalim idarecileri eğlendirmek için arenalarda aslanlarla boğuşurken, boynundaki utandırıcı yaftasıyla görüyor, kölelikten de, köleleştirenden de nefret ediyoruz.

3-) Yakın tarihte ve günümüzde esirlere karşı yapılan gayri insani muamele; mürüvvetsizlik, her vicdan sahibini derin derin düşündürücü mahiyettedir. İşte bütün bu sebeplerden ötürü neslimiz kölelikten nefret etti ve onu müdafaa eden sistemlere de düşman oldu. Bu düşünce ve reaksiyonunda o, yerden göğe kadar haklıydı; fakat Islama hücum ve tenkitinde büyük bir haksızlık irtikâp ediyordu. Çünkü menşe itibariyle kölelik Islama dayanmadığı gibi, mevcudiyeti de onunla devam ettirilmiyordu. O, geçmişinde ve bugün daima başka millet ve devletlere dayandı ve mevcudiyetini sürdürdü. Onun için de evvela onu meydana getiren amiller üzerinde durmak gerekmektedir.

Kölelik mübah mı? | Sorular ve Cevaplar 2

Kölelik harpler yoluyla oluşur ve sonra devamını isteyen milletler içinde devam edip gider. Müreffeh bir hayat yaşamayı hedef almış Roma, kendi tarihinin şahadetiyle bir zevk ve sefa devleti idi. Elbiselerin en güzelini giyerek; sofralarını çeşit çeşit süsleyerek; insanı utandırıcı en sefil arzular içinde, behimi bir hayat yaşıyordu. Bu israf ve safahatın; bu lüks ve debdebenin devam etmesi için de, bitmeyen servet, sürekli ganimet; esirler ve halaik gerekti. Bunun için, Romalı harb ediyor müstemlekeler kuruyor ve bu istikamette dünya hâkimiyetini sürdürmek istiyordu. Müslümanlar Mısırı fethettiklerinde bu havayı, bütün çirkinliğiyle orada müşahede etmişlerdi. Ticari emtia pazarları gibi, esir pazarları: kadın erkek en haysiyetsiz şekilde zincirler içinde o pazarlara götürülmesi ve açık saçık olarak müşterilerin önünde teşhir edilmesi: akşamları dönüp evlerine gidenlerin, pis kokulu, fare ve çeşitli haşaratın gayet mebzul bulunduğu izbe ve dehlizlerde yatırılması, hatta böyle bir yerde dahi, onlara yatıp istirahat etme imkânının verilmemesi; ellisinin, yüzünün üst üste yığılıp bir yerde kalması Müslümanların bilmediği ve görmediği şeylerdi. Ve bundan da çok müteessir olmuşlardı. Onlar uğradıkları her yerde, İslami prensiplerle bu yarayı tedavi etmelerine karşılık, eski Roma ve Mısırın bu çirkin mirasını, her hangi bir rötuşlamaya tabi tutmadan, batılı olduğu gibi alıyordu. Bundan sonra köle, batılı ağalara uşaklık yapacak; onların keyfi için dövüşecek: onları eğlendirmek için ölecek ve öldürecekti. Tıpkı sefih ve sefil Romalıyı eğlendirmek için gladyatörlerin yaptığı gibi.

İslam evvela, mevcudiyetiyle meseleyi ele aldı. Onların ne ticaret ne de eğlence metaı olmadığını hatırlattı ve insan olduklarına dikkati çekti, “sizin bazınız bazınızdandır” (Nisa–25) “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim onu hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz; kim onu hadım yaparsa onu hadım yaparız’’ (Buhari, Müslim, Tirmizi) gibi ilahi prensipleri ilan ederek düşünceye istikamet verip inhirafın önüne geçti. “Siz Âdem oğullarısınız, Ademde topraktandır.” (Müslim) “Biliniz ki, hiç bir arabın arab olmayana ve hiçbir Arap olmayanın da Arap olana; hiçbir beyazın siyaha, hiçbir siyahın da beyaza üstünlüğü yoktur. Üstünlük takva iledir.” Bütün üstünlük ve meziyet yaratanın insana bakışı ve insanın bu bakış ve hitab karşısında tavır ve davranışlarını düzeltmesindedir. Buna göre bütün bir mazisi esarette geçmiş -hadisin ifadesiyle- nice saçı başı dağınık kimseler vardır ki, eşraf ve ileri gelenlerden hep tazim görmüşlerdir. Hz. Ömer (r.) “Bilal, efendimiz ve onu efendimiz Ebubekir (r.) hürriyete kavuşturdu” derken bu manaya saygısını ifade ediyordu. İslam, onları da, âlem-şümul kardeşliği içinde mütalaa etti ve her şeyden evvel müminler kardeştir” (Hucürat) çerçevesiyle ele alarak “Hizmetçi ve köleleriniz kardeşlerinizdir. Kardeşi, elinin altında bulunan her ferd, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Onların yapamayacakları işleri emredip yüklemesin. Eğer zor işler teklif ederseniz, behemehal onlara yardım ediniz. (Buhari) “Sizden hiçbiriniz, bu kölemdir, bu cariyemdir, demesin. Kızım veya oğlum yahut kardeşim desin. ‘(Müslim, Ebu Davut). Buna binaen, H.Ömer (r.) Mescid-i Aksa’nın teslim alınması için yaptıkları seyahatlerinde, Medine’den oraya kadar hizmetçisiyle, bineği, nöbetleşe kullanmışlardı. Hz. Osman, (r) Devlet reisi olduğu devrede kölesinin kulağını çektiği için, halkın gözünün önünde, kulağını kölenin eline verip çektirmişti. Ebuzer (r) takım elbisesinin bir parçasını hizmetçisine giydiriyor, bir parçasını da kendi sırtına alıyordu.

Bütün bunlarla kölenin de bir insan olduğu, hatta diğer insanlardan farkı olmayan bir insan olduğu anlatılıyor ve bu husustaki işbu birinci merhale sağlama bağlanıyordu. Tekrar hatırlatmak gerekirse dünyanın en metruk bir yerinde, duyguları bakir bir topluluk için bu büyük bir inkılâptı. Zira musır millet ve devletler, kölenin insanlığı hususunu düşünmeye bile yanaşmadıkları bir dönemde; arenalardaki vahşi boğuşmalara, iş yerlerindeki insafsız kırbaçlamalara, onlarla ve insanlıklarıyla istihza ve alaya karşı, en çaplı, en tutarlı ve en müspet bir davranış mahşeri vicdanın kabulüne takdim ediliyordu. Bu yapıcı ve müspet muamelenin köleler üzerinde de değişik bir tesiri olmuştu. Köle müsavat prensibiyle insanlığına kavuşup, efendisinin yanında yerini almasına; hatta hürriyetini elde edip serbest bırakılmasına rağmen, efendisinden ayrılmak istemiyordu. Zeyd bin Harise ile başlayan bu durum devam edip gitmişi. Peygamber Efendimiz (s.a.) Zeyd’i hürriyete kavuşturup, babasıyla gidebilme hususunda serbest bırakmasına rağmen o, Efendimizin yanında kalmayı tercih etmişti. Zira bunlar o kadar güzel muamele görmüşlerdi ki, kendilerini, efendilerinin ailelerinden birer ferd sayıyorlardı. Efendileri de öyle biliyor ve titizlikle onların hukukuna riayete çalışıyorlardı. Esasen başka türlü de yapamazlardı. Çünkü bugün onlara malik görülseler dahi, yarın kimin kime malik olacağını kestirmek mümkün değildi. Kaldı ki prensipler de çok sert ve bu anlayışı ayakta tutacak güçte idi.. “Kim kölesini öldürürse onu öldürürüz, kim kölesini hapseder veya gıdasını keserse onu hapseder ve gıdasını keseriz (Buhari, Müslim) Bu türlü cezai müeyyideler karşısında efendi, ihtiyat ve tedbir içinde, köle ise gayet emindi. Bütün bunlar, evvel ve ahir, tarihte eşi gösterilmeyecek büyük hadiselerdir ki, İslam’ın getirdiği şeylerin birinci merhalesini teşkil ederler.

İkinci merhale de, hürriyete kavuşturma merhalesidir. İnsanda asıl olan hürriyettir. Hür olan bir insanı köleleştirme büyük günahlardan sayılır ve bundan elde edilen şeyleri kullanma ve istifade etmek ise katiyyen haramdır., Hürriyete dokunan her hareket ve davranış mezmum olmasına mukabil, ona hizmet edici her hamle de İslam nazarında takdir görmüştür. Bir insanın yarısını hürriyete kavuşturmak, vücudunun yarısını, ahiret azabından kurtarma, bütününü azad etme ise vücudunun tamamını teminat altına alma sayılmıştır. Köleleri hürriyete kavuşturma -İslam’da- uğrunda bayrak açılan bir mevzudur. Yerinde onu bir vazife sayar, yerinde fazilet der, teşvik eder, İslam yerinde efendi ve köle arasındaki anlaşma ve mukavelelerle ona giden kapıları açık tutar.

Bu hususta atılmış en ciddi adım da, her fazilet gibi yine İslam’ın ilk zuhuruyla başlamış ve devam etmiştir. Peygamberimizin (sav.) ve Hazreti Ebubekir’in (r.) köle alıp azad etme mevzuundaki gayretleri ve bu uğurda tükettikleri servet, herkes tarafından bilinen hususlardandır.

Önceleri şahsi mal ve servetlerle sürdürülen bu faaliyet, daha sonraları devletçe ele alınıp yapılan vazifeler arasında mütalaa edilmeye başlandı. Peygamberimiz (s.a) on kişiye okuyup yazma öğreteni hürriyete kavuşturuyor ve bunu milli imkânsızlıklar içinde kıvrandığı bir devrede yapıyordu. Daha sonraki devre, hususiyle Ömer bin. Abdülaziz döneminde ise, zekâtın sarf yerlerinden biri olan, köleleri hürriyete kavuşturma mevzuu en şümullü şekliyle tatbikat zemini buluyor ve sağdan soldan gelen yığın yığın esir, hazineden paraları ödenerek hürriyete kavuşturuluyordu. Bunlardan başka bazı dini vazifelerdeki hatalar bazı davranışlardaki inhiraflar ve bir kısım günah irtikâplarında, hep köle hürriyete kavuşturma mükellefiyetini getiriyordu.

Yemin edip sonra da yemini bozmada, zihar muamelesinde adam öldürme cinayetinde hep bir tutsağın zad edilmesi evveliyatla ele alınıyordu. Kim hata en bir mümini öldürürse, onun kefareti bir mümin kölenin aradı ve ölenin ehline teslimen ödenecek bir diyettir.° (K.K)

Bir cinayetin hem cemiyete hem de öldürülenin ailesine bakar yönleri bulunduğundan, diyet, maktulün ehline verilmiş bir tarziye vesilesi olduğu gibi, esiri hürriyete kavuşturmak da- topluma hür bir ferd kazandırma ölçütüyle cemiyete ödenmiş bir hak sayılmaktadır. Buna göre de, bir ölü karşılığında, diğer bir insanın hürriyete erdirilmesi adeta bir ferdi ihyaya denk tutulmuştur.

Bunlardan başka mükâtebe ve tedbir, yolları ile de, köleler hürriyete kavuşturulur. Bunlardan birincisi; efendisiyle köle arasında, üzerinde anlaşabilecekleri bir miktar mal tediyesiyle yapılan yazışmadır. Böyle bir yazışma ile köleye hürriyet yolu açılır. Kuran-ın bu mevzudaki açık beyanından anlıyoruz ki, kölenin bu mevzuda getireceği teklifi, efendi kabul ettikten sonra, geriye, üzerinde anlaşmaya varılan paranın kazanılıp getirilmesi kalıyor. İkincisi ise; efendinin vefatı veya herhangi bir hadiseye bağlamakla yapılan hürriyet vadidir ki, (ben vefat edince sen hürsün) şeklinde söz verdikten sonra, tedbir yapılmış ve esire artık hürriyet yolu açılmıştır. Bundan başka sevap maksadıyla hürriyete kavuşturma faaliyeti her türlü tavsif in üstünde geniş bir yer işgal etmektedir. Geçmişte yüzlerce tutsağı birden salıverip de, bununla Allah’ın ihsan ve lütfunun umulduğu devirler olduğu gibi, mübarek aylar ve mübarek gün ve geceler gözetilerek esirlerin alınıp hürriyete kavuşturulduğu devirler de olmuştur.

Burada denilebilir ki,”kölelerin hürriyete kavuşturulması ve onlara insanca muamele yapılmasında, ne kadar ileriye gidilirse gidilsin; hatta hepsi birden hürriyete kavuşturulsun, yine de köleliğin kabul edildiğini, hükümlerin buna göre getirilmiş olduğunu ve fıkıh kitaplarında da ahkâmın bu istikamette cereyan ettiğini görüyoruz ki, bu da İslam’ın köleliği kabullenmesinden başka birşey değildir. İnsanlığın dem ve damarına işlemiş pek çok fena huy ve adetleri, bir hamlede kaldıran İslam’ın, köleliği kaldıramaması düşünülemez. Kaldırabilirken kaldırmaması, onu takrir etme manasından başka birşeye gelmez?

Herşeyden evvel bilinmelidir ki, İslam köleliği vaaz ve icat etmediği gibi, onun koruyucusu ve devam ettiricisi de olmamıştır. Kölelik devletlerin ve milletlerin savaşlar münasebetiyle oluşturdukları bir müessesedir. Devletler arasında harpler devam ettiği müddetçe -ki insanlık tabiatını değiştirmedikten sonra kıyamete kadar devam edecektir-esaret ve köleliğin önüne geçmek de, tek başına hiçbir millete mukadder olmayacaktır. Şimdi düşünelim; Biz bir devletle harbe tutuştuk; esir aldık ve bizden esir aldılar. Bu esirlere karşı yapılacak çeşitli muamele şekilleri vardır.

1. Bazı zalim idarelerde olduğu gibi hepsini kılıçtan geçirme,
2- Yahut esir kamplarında bakım ve gözetimlerini yapıp muhafaza etme,
3- Veya onlara kendi memleketlerine dönüp gitme imkânlarını verme
4- Ya da alıp onları müminlere dağıtma, ganimetten bir parça sayma –

Şimdi geriye dönüp teker teker bunların üzerinde duralım. Evvela hangi vicdan ve insaf, kadın, erkek, çoluk çocuk bütün insanları acımaksızın kılıçtan geçirmeye taraftar olur. Aradan asırlar geçmiş olmasına rağmen, Kartacalılara reva görülen mezalim, hala Romalının alnında utandırıcı bir çizgi olarak kendini göstermekledir. Buht’un-Nasr’ın acımaksızın yaptığı muamele, firavunların gadri ve cevri, beşerin hafızasından silinmeyen zulüm tablolarındandır. Uzağa gitmeye ne lüzum, var; Balkanlarda bizim gördüklerimiz, Rusya’da doğranan otuz milyon kurbanın ve Naziler tarafından katledilen binlerce insanın maruz kaldığı şeyleri, hoş görecek insan bilemiyorum.

Esir kamplarının tiksindiriciliği de bundan geri değildir. Yirminci asır, esir kamplarının en çirkinlerine şahit olmuştur. Bilumum Balkanlardaki esir kampları, hususiyle Edirne Saray-içi, vahşilere rahmet okutturacak kadar şenaatlerle doludur. Amerikalılar, Japon kamplarından şikâyet ederler, eğer kadınlarının memelerinin kesildiği ve ırzlarına geçildiği, erkekleri ağaç kabuğu yiyerek ölüme terk edildiği Saray-içi mazlumlarının Azerbaycan ve Rusya’nın içindeki mağdurların uğradıkları zulümleri görselerdi, Japonlardan çektiklerini de onlara çektirdiklerini de çok hafif ve ehemmiyetsiz göreceklerdi. İkinci Cihan Harbiyle, hem Avrupa hem de Asya esir kamplarını en acı şekliyle hem gördü ve hem de yaşadı. Demek ki bu yol ve bu usulü denemek ve tatbik etmek insaf ve insanlıkla telifi mümkün olmayan bir vahşet ve hunharlıktan başka birşey olmuyor.

Esirleri kendi memleketlerine iade gibi insani bir yolu takdirle karşılarız; ancak onlar bizden aldıkları esirleri öldürüyor veya iade etmiyorlarsa bu kendi insanımıza karşı itisafı gerektiren bir husus olur. Hele iade ettiklerimizin bizden bir kısım malumatlarla yurtlarına ve birliklerine dönmeleri, hem düşmana strateji kaptırma hem de kendi birliklerimizde moral çöküntüsüne mukabil düşmanı cesaretlendirme, güçlendirme (nasıl olsa geriye iade ediliyorlar) diye daha dinamik olarak saldırıya geçmelerine vesile olacaktır. Belki böyle bir iade muamelesi ancak, devletlerin karşılıklı anlaşmalarıyla tecviz edilebilir ki, bu da sık sık başvurulan hususlardan biri olmuştur. Bundan sonra da başvurulabilir ve bununla da köle döküntüleri önlenmiş olur. Bütün bunlardan sonra geriye, esirlerin, harbe iştirak edenler arasında taksimi mevzuu kalıyor ki, İslam iş- bu muvakkat esir etme yolunu tercih etmiştir. Ne öldürme ne toptan imha yolu, ne esir kampları ve oradaki mezalim, ne de düşmanı cesaretlendirecek bir yol; belki bütün bunların çok fevkinde tabiat-ı beşere de yakışır bir yol…

Her müminin hanesindeki esir, doğruyu, güzeli, yakından görme imkânın, bulacak, Gördüğü iyi muamele ve insanca davranışlarla gönlü fethedilecek -Nitekim binlerce misaliyle de öyle olmuştur- Sonra da hürriyete kavuşturularak, Müslümanların istifade ettiği bütün haklardan istifa- de etme imkânı kendisine verilecektir. Bu yolla ve usullerle binlerce mükemmel insan yetişmiştir. İmam Malik’in şeyhi Nafi’den alın da, Tavus bin Keysan, Mesruk gibi yüzlerce Tabiin imamını da içinde sayacağımız büyük bir mevali topluluğu hep bu yolla yetişmiştir.

Bununla beraber biz bu tatbikata muvakkat dedik; zira bu şekilde bir tatbikat tekerrür edip dursa bile İslam’da hürriyetin esas olması, esaretten kurtulma hususun da istifade edilecek yolların çokluğu ve dinin değişik yollarla bu mevzuda yaptığı ısrarlı teşvikler, köleliğin arızi ve tebei olduğunu gösteriyor. Ne var ki dünya devletleri aynı şey üzerinde ittifaka varacakları ana kadar başka kesimlerde kölelik üretilecek ve işlettirilecektir. İslam’ın bu mevzuda, tek başına verdiği hükümler ise sadece kendi cemaati dairesi içinde kalacaktır. Nitekim o, hükmünü vermiş ve prensiplerini vazetmiştir. Cihan sulhunu temine gayret gösterenler, sadece bu prensiplere âlem-şümul tatbikat zemini hazırlamakla mükelleftirler. Zaten bu da İslam’ın tadil ve ıslah etmek üzere ele aldığı hususlardandır ki, en vahşi ve gayri insani bir durumdan, hayra ve güzelliğe çıkarma yolunu gösterir. Ve kendi sınırlarını aşan hususları da, geleceğin devlet idarecilerine teklif eder.

Bu mevzuda diğer bir husus da, kendi cemaatimizin bütün fertlerinin İslami manada olgunlaşmış olmamasıdır. Esasen herkesi melekler seviyesine çıkaracağına dair dinin de bir tekeffülü yoktur. O kutsi prensiplere sarılıp şiddetle melekleşmeyi arzu edenler, ruhen yücelmiş ve yüceltilmiş olsalar bile kendini aşamamış pek çok kimseler de bulunacaktır ki, böyleleri teferruata ait meselelerde ihmal yapabileceklerdir ve işte bu tip insanlarda, köleliğin yaşamasını arzu ve bu hususda diğerlerinin yanında bulunma da olabilecektir.

Bir mesele kaldı ki o da; belli devirlerde, hürriyete kavuşturma yolları mevcut- ken ve biliniyorken, uzun zaman müminler ellerinde esir ve köle bulundurmuş olmalarıdır. Bu ise anlatılan şeylerle pratiğin tenakuzudur.

Evet, ilk asırdan başlayarak, belli devirlerde müminlerin bu müesseseyi işlettiğini görürüz; fakat bunda iki ciddi sebep ve saik vardır: Bunlardan biri efendilerle alakalı; diğeri de kölelerle. Biraz evvel temas ettiğim gibi, İslam, tatbikatta mükemmel insan teminatını vermemektedir.

O iradenin dava ve kavgasına bağlı olarak gelmiştir. Binaenaleyh, nakıs ve natamam fertler, kemale vabeste bir kısım işleri eksiksiz yapamayacaklardır. İşte bu türlü fertlerin terbiye-i Muhammediye (s.a.) ile olgunlaşacakları ta kadar bu işin tam tatbikat bulmaması bir bakıma normaldir. Kaldı ki üç beş tane sergerdanın behimi hislerini yaşamalarıyla, İslam’ı karartmağa çalışmak haksızlık ve insafsızlıktır.

İkinci şık, kölelerin kendileriyle alakalıdır. Bu hususda da, İslam’ın tatbikatı, tabiat-ı beşeri hesaba katma ölçüsü içindedir. İlk ve son müslümanlar, evvela köleleri insan olduklarına inandırma, hürriyete karşı olan vahşetlerini izale etme ve aile kurma yolunu gösterme ve hayata alıştırma gibi terbiye edici prensiplerle ele almışlardır.

İtiyat ve alışkanlıklar insanda ikinci bir tabiat meydana getirir. Bunu giderme ve eski hali ihya etme, bir vahşi hayvanı terbiye kadar zordur. Kölelik de öyledir. Ve o, bir fıtrat deformasyonudur. Islahı uzun zaman ister. İşte müminler de, bunu yapmışlardır.

Her mümin kardeşim deyip, bağrına bastığı kölesine, müstakil çalışma, müstakil kazanma; yuva kurma ve aile idare etme gibi hususları teker teker öğretmiş, alıştırmış ve zarar melhuz değilse veya hayır ümit ediyorsa sonra da hürriyete kavuşturmuştur.

Eğer bu ameliyelere tabi tutulmadan, o istidat ve kabiliyetleri körelmiş insanlar, sırtlarında bir (ar) olarak taşıdıkları insanlıkla, topluluk içine salınsalardı, akvaryum balıkları veya kafes kuşları gibi, içtimainin karmaşık dolapları karşısında şaşkına dönecek ve eski hallerine avdet hissine kapılacaklardı. Bu ise, köleler adına hiçbir hayır ifade etmeyecekti. Nitekim hayat kanunlarına karşı cahil pek çok köle arz edildiği şekilde de hareket etmiştir. Amerika Reisicumhurlarından Abraham Lincoln bir hamlede bütün köleleri hürriyete kavuşturması, kölelerin yeniden eski efendilerinin yanına dönmesi şeklinde neticelenmiştir. Başka türlü olması da düşünülemezdi. Bütün hayat boyu veya hayatının bir kısmında esir yaşamış bir insan, hep emir almağa alışmıştır. Belki en güzel işler verdiği de olmuştur. Fakat makine gibi dıştan idare edildiği için, böyle biri elli yaşında da olsa çocuk mesabesindedir. Hayatı bilen ve hayata açık olan birinin yanında talim ve terbiye görmeye, hayat ve onun kanunlarını öğrenmeye ihtiyacı vardır. Bu husus, değil hürriyetini yitirmiş köleler için, belki müstemleke haline getirilmiş ve uzun zaman istismar edilmiş pek çok devletlerde de hissedilen bir marazdır. Bu milletlere dahi, uzun zaman terbiye verilip şahsiyet ve benlik kazandırılmazsa, yabancı devletlere ve milletlere alkış tutmaktan geri kalmazlar. Hatta diyebilirim ki, şahsiyetini yitirmiş milletlere, yeniden benlik şuuru kazandırmak, esirlere insan olduklarını öğretmekten daha zordur. Her ne ise sadet harici oldu.

İşte İslam köleye benlik, insanlık şuurunu kazandırmakla işe başlamış; inhiraf etmiş ruhuna muvazene getirmiş; kalbine hürriyet anlayış ve aşkını yerleştirmiş; adeta ‘iste vereyim’ der gibi yapmıştır. Sonra da hayata salıvermiştir. Zeyd bin Harise’nin yetiştirilip hürriyete kavuşturulması ve arkasından da soylu bir kadınla evlendirilmesi, sonra içinde eşrafın da bulunduğu bir İslam ordusuna kumandan tayin edilmesi, hep yolunda bu meseleye parmak basmanın ifadesidir.

Bilal-i Habeşi’nin (ra) ilk saflarda yerini alması, Huzeyfe’nin kölesi Salim’in (r.a.) Müslümanlar nazarında gıpta edilecek bir mevkide olması, Selman-i Pak’ın ehl-i beyt-i Rasulullah’tan (SAV) sayılması, kölenin Müslümanlıkta ve Müslümanların hanelerinde ne hal aldığının canlı misalleridir. Bunları, yüzlerceye iblağ edebiliriz. Ancak soru cevap mevzuu içinde bu kadar kabarık muhteva sıkıcı olur.

Hülasa olarak diyebiliriz ki; İslam köleliği yaz etmedi; bilakis onu tadile koyuldu ve kurutma yollarını gösterdi. Şayet harplerin döküntüsü esirler ve bir kısım sefil ruhların bunu teşvik ve terviçleri olmasaydı, kölelik İslam’ın muallâ bünyesinde, tenkit edildiği şekliyle asla payidar olamazdı. Zaten zaruri olarak karşısına çıkan kölelik için de o, ahkâm söz etmişti ve onu arz edildiği şekilde sefalet ve perişaniyetden; mazlumiyet ve mağduriyetten halis ederek, mutlak hayra ve mutlak güzele yöneltmişti.

İslam’ın başlattığı, (ferdi köleliği) kaldırma hamlesiyle bu gün bu cins kölelik artık kurutulduğu gibi, devlet ve milletlerin köleliklerinin de, sona ermesi niyaz ve dileği ile sözlerime son veririm.

M.Fethullah Gülen | Sorular ve Cevaplar (Sızıntı Eylül 1979)

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu