Yazarlar

Ramazan ayı ve infak | Muhittin Akgül

Bilindiği üzere Kur’ân, inananların aynı zamanda inanç, ibadet, hukuk, zikir, ahlak ve hayat kitabıdır. Onu okuyup, anlayıp, hayatlarına taşıdıkları ölçüde, Allah Teâla’ya yakınlık kazanmış olurlar. İmandaki derinleşmeye, ancak onunla ulaşabilir, onunla kemâle ermiş olurlar. İşte mü’minleri kemal noktasına ulaştıran bu âyetlerden bir bölümde, kemal noktaların neler olduğuna referans verilir. Bu âyetlerin bulunduğu Sûre’ye, aynı zamanda Mü’minûn Sûresi denir. Nitekim bu Sûre’nin fazileti ve önemiyle ilgili olarak Hz.Ömer (r.a.)’den şöyle bir rivayet gelmektedir:

“Resûlullah (s.a.s.)’e vahiy indiğinde biz, yanında arı vızıltısı gibi bir ses işitirdik. Bir defasında ona vahiy geliyordu; bir süreliğine bekledik. Derken üzerindeki bu hal açıldı, hemen kıbleye dönüp ellerini kaldırdı ve:

“Ya Rabbî, bizi çoğalt, eksiltme. Değerimizi artır, bizi hakir kılma. Bize ver, mahrum etme. Bizi tercih et, başkalarını bizim üzerimize tercih etme. Bizden razı ol ve bizi razı eyle” diye dua etti. Sonra da: “Bana on âyet indirildi ki, kim bu âyetlerdeki buyrukları yerine getirirse, cennete girer” buyurdular.

Bu sûrenin baş tarafında, kesin bir ifadeyle mü’minlerin mutluluk ve başarıya erecekleri bildirildikten sonra, onların sahip olmaları gereken özellikleri şöyle sıralanmaktadır: “Namazlarında tam bir saygı ve tevazu içinde olanlar, Lüzumsuz, faydasız ve boş şeylerden uzak duranlar, Zekatı tas tamam verenler, Mahrem yerlerini günahlardan koruyan, yani eşleriyle yetinip harama dalmayanlar, Üzerlerine aldıkları emanetlere ihtimam gösterenler, Verdikleri sözleri tam tamına tutanlar, Namazlarını vaktinde huşu içerisinde eda edip zayi etmekten koruyanlar”

Bu özellikler sayıldıktan sonra da, ahirette bu özellikleri taşıyanların ulaşacakları mükâfat haber verilmekte ve bunun da, ebedî kalacakları Firdevs Cenneti olduğu belirtilmektedir.

Yukarıda sayılan nitelikler, müminlerin dikkatle üzerinde durmaları gereken özelliklerdir. Bunların kimi insan-Allah arasındaki ilişkiyi, kimi insanın kendisiyle olan ilişkisini, kimisi de insanların toplumla olan ilişkisini düzenleyen vazgeçilmez kurallardır. Aynı zamanda bu özelliklerin tersi tutum ve davranışlar ise, Allah katında konum itibariyle kâfirlerden daha aşağıda olan münafıkların özelliğidir.

Mü’minûn Sûresi’nin 57-61 âyetlerinde de yeniden mü’minlerin önemli özelliklerine şöylece vurgu yapılmaktadır. “Yüce Yaratıcılarına duydukları saygıdan dolayı korkudan dolayı titreyenler, Rablerinin âyetlerini tasdik edenler, Rablerine hiç ortak tanımayanlar, Verdiklerini, Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürpererek verenler Hayırlı işlerde yarış edenler ve bu yolda önde gidenler.”

Bu pasajda da Allah Teala hakiki iman, şirksiz kulluk ve özellikle de hayırlı ve güzel işlerde yarışmaya dikkatleri çekmektedir. Bilindiği üzere inananlar açısından bu dünya, insanın imtihan için geldiği geçici bir yerdir. İnsanın, imtihan olduğu şeylerden birisi de şüphesiz malıdır. Yüce Yaratıcı, fakir ve muhtaçlara vereceği miktarı, zenginin malının içine adeta bir emanet olarak koymuştur. Ve bu noktada zengin, sanki bir emanetçi konumundadır. İnsan, Allah katında değerli olduğu için, onun elinden tutan, sıkıntılarını gideren, muhtaçları görüp gözetenler de, şüphesiz ki Allah katında değer kazanır.

Kur’ân’ın pekçok yerinde infak, değişik açılardan ele alınır; Allah Resûlü (s.a.s.) farklı beyanlarıyla bu önemli konuya vurgu yapar. Mesela bu âyetlerden birinde, vermeyip cimrilik yapanlar yerilir. Verilmesi gereken bir malın verilmesi gereken yerlere verilmemesi, insanın kendi elleriyle kendisini tehlikeye atması olarak nitelendirilir. (Bakara 2/195).

Hiçbir dostun fayda vermeyeceği mahşer gününde, maldan yapılan harcamaların insanın imdadına yetişeceği, harcamamanın ise, kâfir ve zalimlerin bir özelliği olduğu, şu veciz beyanla şöyle hatırlatılır: “Ey iman edenler! Ne alışverişin, ne bir dosttan yardım beklemenin, ne de bir kimseden şefaat ummanın mümkün olmadığı bir gün gelmeden önce, sizi rızıklandırdığımız şeylerden harcayın. Kâfirler, zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 2/254).

Maldan vermeyip cimri davranıldığında, faydasız pişmanlığın olacağı ayrıca şöyle belirtilir: “Sizden her hangi birinize ölüm gelip çatmadan önce, size nasip ettiğimiz imkânlardan Allah yolunda harcayın! Ölüm gelip çatınca: “Ya Rabbi, az mühlet ver bana, bak nasıl hayırlar yapacağım, tam takva ehlinden olacağım!” diyecek olsa da, Allah vâdesi gelen hiçbir kimseyi ertelemez. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Münafikûn 63/10-11).

Hayır yollarında harcanmayan malın, âhirette insanı yakan bir ateş haline geleceği, şu dehşetli tehditle hatırlatılır: “Allah’ın kendilerine lütfu ile bol bol verdiği nimetlerde cimrilik edip harcamayanlar, sakın bu hâli kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, bu onların hakkında şerdir. Cimrilik edip vermedikleri malları kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Kaldı ki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah ne yaparsanız hepsinden haberdardır.” (Âl-i İmrân 3/180).

Aslında insanın başkalarına yardımda bulunması, muhtaçlara sahip çıkması, verilmesi gereken yerlere vermesi, başına gelebilecek muhtemel sıkıntılara karşı adeta bir paratöner vazifesi görür. Bu infaklar, kıtlık, deprem, kuraklık gibi tabii afetlere karşı bir set haline dönüşür.

Nitekim Resûlullah (s.a.s.), geçmişte yaşanmış şu vakayı haber vererek, bu konuda mü’minlerin dikkatlerini çeker.

“Bir adam boş bir arazide giderken bulut içinden gelen bir ses duydu: “Falancanın bahçesini sula!” diyordu. O bulut uzaklaşarak suyunu bir kayalığa boşalttı. Derken oradaki sel yollarından biri bu suların tamamını toplayıp bir yöne akıtmaya başladı. Adam da suyun istikametini takip ederek yürüdü. Bir müddet sonra, suyu bahçesine çevirmek üzere elinde bir kürek, çalışan bir adam gördü. Ona:

“Ey Allah’ın kulu senin ismin ne?” diye sordu. “Falan!” dedi. Bu isim, adamın buluttan işittiği isimdi. Bu sefer o sordu: “Ey Allah’ın kulu, peki sen benim adımı niye sordun?” “Ben şu suyu sana getiren buluttan bir ses işitmiştim, senin ismini söyleyerek “Falanın bahçesini sula!” diyordu. Sen bahçede ne yapıyorsun?” Adam: “Madem ki sordun söyleyeyim. Ben, bu bahçeden çıkan ürüne nezaret ederim. Ondan çıkan ürünün üçte birini tasadduk ederim. Üçte birini ben ve ailem yeriz, üçte birini de bahçeye iade ederim” dedi. (Müslim, Zühd 45).

İnfak, aynı zamanda, Cenâb-ı Hakk’ın gadabını dindirir, ansızın ve kötü bir şekilde insanın başına gelecek ölümden korur, melek, infak eden kimseye harcanan malın yerine yenisinin konması için, cimrilik yapanın da malına telef vermesi için dua eder.

İnfakta bulunmayan cimrinin vermediği mal, kıyamet gününde boynuna dolanır ve altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanları, acı bir azap beklemektedir. Yığılan bu altın ve gümüş, cehennem ateşinde kızdırılarak, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanır. Onlara da şöyle denilir: “İşte!” sizin kendiniz için yığıp hazineye tıktıklarınız! Haydi tadın bakalım o tıktığınız şeyleri!”

Allah Teâla bizleri böylesine kötü sondan muhafaza buyursun!

Kaynak: Tr724.com | Muhittin Akgül

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı