Kürsü

Peygamber Kıssalarındaki Hikmetler

Soru: Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin kıssalarından bahsedilmesinin hikmetleri nelerdir?

Cevap: Kur’an-ı Kerim’de, Hazreti Âdem’den (aleyhisselâm) başlayıp Hazreti Mesih’e (aleyhisselâm) kadar devam eden peygamber kıssaları yer almaktadır. Bu kıssalar içerisinde en fazla Hazreti Musa’dan (aleyhisselâm) bahsedilir. Bunların hepsi Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) ve O’nun vasıtasıyla da bize anlatılır.

Kur’an’da anlatılan peygamber kıssalarının hemen hepsinde, bir bakıma Hazreti Âdem (aleyhisselâm) ile başlamış ve kıyamete kadar devam edecek olan iman-küfür mücadelesi anlatılmaktadır. Zira iman ve küfür arasındaki bu mücadele tarih boyunca hiçbir zaman durmamıştır ve kıyamete kadar da devam edecektir. Hazreti Âdem, başta Kabil olmak üzere evlatları içinde dinden dönenlerle sarsılmıştır. Hazreti Nuh (aleyhisselâm), kavminden kâfir olanlar ve rivayete göre kavmi içinde yer alan oğlu Ken’an tarafından bir hayli sarsılmıştır. Semûd kavmine gelen Hazreti Salih (aleyhisselâm); dağları delip binalar yapan mağrur ve mütekebbir kavmiyle uğraşmış, onlarla yaka-paça olup mücadele etmiştir.

Tarihin ilerleyen devirlerinde de bu mücadele hep devam etmiştir. Yeryüzünde “Allah, Allah” diyecek bir fert kalmadığı zaman, bu meşhergâh-ı âlemin mânâsı bittiği için Allah dünyayı yıkacak, dağıtacak ve kıyameti koparacaktır. Müslim’in Sahih’inde geçen, Enes İbn Mâlik’in rivayet ettiği bir hadiste Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde ‘Allah, Allah!’ diyen olduğu müddetçe kıyamet kopmayacaktır.”[1] Yani Cenâb-ı Hakk’ın yüce adını bayraklaştıracak, onu âfâk-ı âlemde dalgalandırarak hakikate arka çıkacak bir cemaat olduğu sürece kıyamet kopmayacaktır. Çünkü böyleleri bulunduğu sürece yeryüzü hâlâ bir mânâ ifade ediyor, hâlâ bu meşhergâh-ı âlemde Allah’ın sanatlarını alkışlayan insanlar var demektir. Eğer böyle insanlar da olmazsa, yeryüzünün bir mânâsı kalmayacağından, Allah da bu meşhergâhını kapatacak ve başka bir âlemi açacaktır. O âlemde de habisler kayıp aşağı düşecek ve Cehennem’e yuvarlanacaklar, âlî ruhlar ve yüce varlıklar ise yükselip Cennetlerde değişik nimetlerle serfiraz olacaklardır.

Ayrıca Kur’an’da, peygamber kıssaları anlatılırken evvela, kıyamete kadar devam edecek tarihî tekerrürler keyfiyetine dikkat çekilmekte, sonra da Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) adeta ders verilircesine şöyle denilmektedir: “Ya Muhammed! Küfürle imanın, bir başka ifadeyle kâfir ile peygamberin mücadelesi seninle başlamadı. Bu, öteden beri devam edegelen bir husustur. Bu, yaratılışın kanunudur. ‘O hâlde Sen, bâtıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm’a yönelt. Yani Allah’ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et. Allah’ın, bu hilkat âdetini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların ekserisi bunu bilmezler, anlamazlar.’ (Yani bu, değişmeyen bir yoldur, benim kanunlarımda da değişme yoktur, bu hep böyle devam edecektir.)”[2] Genel bir bakışla evvelâ kıssaların umumi mânâda böyle bir ders verdiğini söylemek mümkündür.

İkinci olarak, Cenâb-ı Hak Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm), kendisine karşı sarf edilen yakışıksız söz ve hareketler üzerine teselli ve hoşnut etmek için bu kıssalardan bahsetmektedir. Meselenin daha iyi anlaşılması için bir misal vermek istiyorum. Kur’an’da bir âyette şöyle buyurulmaktadır: “Ey iman edenler! Musa’ya eziyet edenler gibi olmayın. Eziyet ettiler de, Allah onu, onların dediklerinden akladı, berî olduğunu ortaya koydu. O, Allah nezdinde pek itibarlı bir kişi idi.”[3] Bu âyet, iman edenlerden bazılarının, Hazreti Musa’ya (aleyhisselâm) eziyet ettikleri gibi bir gün Efendimiz’e de (aleyhissalâtü vesselâm) eziyet edeceklerini ihsas etmektedir. Nitekim belli bir dönemde bu gerçekleşmiştir. Öyle ki bir defasında birisi Efendimiz’in omzunu tutup çekerek “Benim hakkımı ver! Babanın hakkını mı veriyorsun…” deyivermiştir.[4] Başka bir defasında da Efendimiz’in yaptığı taksime razı olmayan biri, “Bu taksimde adalet olmadı, biraz âdil ol!” diye ezada bulunmuştu. O bedevînin bu sözünden çok rencide olan Efendimiz de: “Eğer ben de âdil olmazsam, kim âdil olacak ki?” mukabelesinde bulunmuştu.[5] Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha sonraları Hazreti Musa’nın eza görmesini anlatırken, رَحِمَ اللهُ مُوسَى، لَقَدْ أُوذِىَ بِأَكْثَرَ مِنْ هَذَا فَصَبَرَ “Allah’ın bol bol rahmeti Hazreti Musa’ya olsun. O, bundan daha çok eziyete maruz kaldı ama sabretti.” buyurmuştur.[6] Yukarıdaki âyet-i kerime ile Allah (celle celâluhu), Hazreti Musa’ya yapılan ezâ ve cefâdan bahsetmiş olmakla beraber, Efendimiz’e de, “Eziyet gören sadece Sen değilsin” demiştir.

Peygamber Kıssalarındaki Hikmetler 2

Peygamberlere ait kıssaların Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli ettiğine dair şöyle bir misal daha verebiliriz: Ashabdan 70 kişi Bi’r-i Maûne ismi verilen yerde ihanete uğramış ve şehit edilmişti. Nebiler Efendisi bu durumdan çok müteessir olmuş ve Cenâb-ı Hakk’ın kapısına özel teveccühte bulunmuştu. Cenâb-ı Hak da O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem), eskiden beri devam edegelen âdet-i sübhaniyesini, “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan Cennet’e gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara, öyle sıkıntı, hastalık ve baskılara dûçâr oldular, öyle şiddetle sarsıldı ve ırgalandılar ki, peygamber ile yanındaki mü’minler bile ‘Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır.”[7] diyerek hatırlatmıştı.[8]

Âyet-i kerimede, önceki milletlerin maruz kaldıkları sıkıntı ve zorluklar artık son kerteye gelip de sebepler bütünüyle devreden çıkınca Allah’ın yardımının geldiği ifade edilir. Evet, işte bu noktada Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm), beklenen zafer ve yardımın bir kısım sıkıntı ve mahrumiyetlerden sonra elde edileceği bildirilir.

Peygamber kıssalarından yola çıkarak Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) ve bizi ilgilendiren bir misal daha vermek istiyorum. Değişik rivayetlerde, hiç kimsenin kendisine inanmadığı nebilerin olduğundan, buna rağmen onların vazifelerine devam ettiklerinden ve yaptıklarına karşılık da herhangi bir ücret talep etmediklerinden bahsedilir. Meselâ Hazreti Nuh (aleyhisselâm), kendi cemaatine karşı: وَيَا قَوْمِ لَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مَالاًۜ اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللهِ “Ey halkım! Bu tebliğimden ötürü sizden maddî bir karşılık istiyor değilim. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Allah Teâlâ’dır.”[9] derken Hazreti Hûd da (aleyhisselâm) kavmine şöyle demiştir: يَا قَوْمِ لاَ أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى الَّذِي فَطَرَنِي أَفَلاَ تَعْقِلُونَ “Ey halkım! Risaleti tebliğden dolayı sizden hiçbir ücret beklemiyorum. Ben, mükâfatımı yalnız ve yalnız beni yaratandan beklerim. Hiç düşünmez misiniz?”[10] Cenâb-ı Hak, Hazreti Nuh ve Hûd’un kavimlerine söyledikleri bu sözleri anlatırken (üslub-u hakîm ile) âdeta Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle demektedir: “Senden evvel başka nebiler de halkından hiçbir şey istemiyordu, onlar da senin gibi gayet saf ve duru düşüncelerle kavimlerini irşada çalışıyorlardı. Gel gör ki onlara da kimse inanmadı veya çok az inanan oldu. Ama (şunu unutma ki) insanların inanmaması, peygamberlik sevabından mahrum olmaya sebep değildir. Senin vazifen tebliğ ve irşaddır, insanlara kabul ettirmek ise Allah’ın işi, şe’n-i rubûbiyetin gereğidir. Sen, hakkı-hakikati insanlara kabul ettirmekle mükellef değilsin. Binaenaleyh sen peygamberlik sevabını tam olarak alacaksın..”

Bu âyât-ı beyyinâtın her biri Efendimiz’in mübarek ruhunu, donanım ufkuna göre aydınlatıyor ve murad-ı ilâhînin esas olduğunu hatırlatıyordu. Bu sayede O’nun içinde bir iz’ân hâlinde bulunan hususlar, ruhunun derinliklerine kadar kök salıyor ve ciddi bir itmi’nan içinde, hiç sarsılmadan, hiç fütûr göstermeden, bin defa reddedilse dahi yine gidiyor bir kapı buluyor, tokmağına vuruyor ve قُولُوا لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ تُفْلِحُوا “‘Lâ ilâhe illallah’ deyin kurtuluşa erin.” [11] diyordu.

Ayrıca Kur’an’da geçen bu kıssalar, peygamberlere ve onların sultanı Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselâm) pek çok hususu anlattığı gibi, günümüzde bize de pek çok şey anlatmakta ve birçok ders ve ibreti ihtiva etmektedir. Binaenaleyh Efendimiz’e ait davayı, yüce risâlet (peygamberlik) vazifesini yani halkı irşad vazifesini omzuna alan kimseler de kendi toplulukları tarafından ters yüz edilip insanî haklardan mahrum edilmeyi göze almalıdırlar. Bir kısım kimseler, birilerine şirin görünmek veya dünyevî bir menfaat elde etmek için ihanet içinde bulunabilirler. Buna mukabil iman eden bu zümre sarsılmadan, kırılmadan, yılmadan, yılgınlık göstermeden, “Dünya, dayanma dünyasıdır; darılma dünyası değil.” diyerek sebat etmelidirler.

Hiç ümmeti olmayan veya sadece birkaç kişinin kendisine iman ettiği nebilerin geldiğini bizzat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) haber verirken,[12] biz kim oluyoruz da Rabbimize karşı: “İnsanlar niçin inanmıyorlar, onları neden inandıramıyoruz.” diyerek haddimizi aşıyoruz? Unutmamalı ki mü’mine düşen vazife, tebliğ ve irşaddır. Kabul ettirmek, şe’n-i rubûbiyetin gereğidir.

Bu noktada mevzu ile alâkalı ibretlik bir hâdise aktarmak istiyorum. Şöyle bir vak’a anlatılır: “Bir zaman şeytan, Hazreti Mesih’e demiş: ‘Madem ecel ve kader Allah’ın elindedir, sen kendini şu dağın başından at bakalım, ölmeyecek misin!’ Bunun üzerine Hazreti Mesih ona şöyle cevap vermiş: “Allah, kulunu imtihan eder, fakat kulun hakkı yok ve haddi değil ki Allah’ı imtihan etsin.”[13] Allah şayet bir mukavele vaz’ etmiş ve kul da onu bozmamışsa, Allah vaat ettiği şeyi mutlaka yerine getireceğini Kur’an’ında belirtmektedir: أَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim!”[14] Yani âyette Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: “Bana verdiğiniz sözü yerine getirmezseniz, namaz ve niyazı unutmak veya İslâm uğrunda mücadeleyi terk etmek suretiyle mukaveleyi bozarsanız, Ben de o ahdin karşılığında size vereceğim ihsanımı vermem.”

Netice olarak, Kur’an’da anlatılan kıssalar sadece anlatıldığı konunun haberini veriyor değildirler. Bu kıssaların, her bir devir için ifade ettiği bir mânâ vardır. Bize düşen, bu mânâyı anlamaya çalışmak ve kendimizi doğruya tevcih etmektir. Böyle yaptığımız takdirde sırat-ı müstakime ulaşacak ve –inşâallah– Rabbimize karşı su-i edep vaziyetini almamış olacağız.

 

Kaynak: Bahar Neşidesi / M.Fethullah Gülen


[1]  Müslim, îmân 234; Tirmizî, fiten 35.

[2]  Rûm sûresi, 30/30.

[3]  Ahzâb sûresi, 33/69.

[4] Buhârî, farzu’l-humus 19; edeb 68; Müslim, zekât 44.

[5]  Buhârî, menâkıb 25, edeb 95, istitâbetü’l-mürteddîn 4; Müslim, zekât 148.

[6]  Buhârî, farzu’l-humus 19, ehâdisü’l-enbiyâ 28, megâzî 56, edeb 53, isti’zân 47, daavât 19; Müslim, zekât 140.

[7]  Bakara sûresi, 2/214.

[8]  Bkz. el-Beğavî, Meâlimü’t-tenzîl 1/349.

[9]  Hûd sûresi, 11/29.

[10] Hûd sûresi, 11/51.

[11] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/492, 4/63, 341, 5/371, 376; İbn Ebî Şeybe, el- Musannef 7/332.

[12] Bkz. Buhârî, tıb 17, 41, rikak 50; Müslim, îmân 374.

[13] Ma’mer İbni Râşid, el-Câmi’ 11/113; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 4/12.

[14] Bakara sûresi, 2/40.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu