Kürsü

Mal edinme arzusu

Soru: İslâm’ın içinde bulunduğu durumu kendi çapımıza göre kavrayabildiğimiz hâlde, dünyada iken mal edinme arzusundan kendimizi kurtaramıyoruz. Bu konuda tavsiyeleriniz nelerdir?

Günümüzde İslâm’ın içinde bulunduğu durumun hakikat ölçülerine göre kavranması, bu yolda hizmet verme adına çok mühim bir hamle ve önemli bir adımdır. İnsanlara vazife yaptırmadan ve onlardan bir hizmet beklemeden önce, onların yapacakları işe iyice inandırılması çok mühimdir. Eğer yangının nasıl bir tehlike ifade ettiği, nasıl korkunç bir felâket olduğu idrak edilirse, işte o zaman insanlar el ele ve omuz omuza vererek o yangını söndürmeye koşarlar. Aksine insanlar yangını, normal bir manzarayı seyrediyor gibi seyrediyor ve onun arkasından doğacak tehlikeleri idrak edemiyorlarsa, onlara o korkunç yangın karşısında bir şey yaptırtmak mümkün değildir.

Burada istidradi olarak konuya farklı bir açıdan da temas etmek istiyorum. Haddizatında milletimiz için en büyük felâket, dine hizmet adına uzun bir dönem –konu bizim liyakatsizliğimiz– temsil kusurundan dolayı İslâm’ın bizim dünyamızda bir gurbet yaşaması olmuştur. Bu itibarla da –sık sık üzerinde durulması gerektiği gibi– bu milletin esasen en büyük derdi budur ve bu olmalıdır. Evet, bugün ne yazık ki insanımız, kalbî ve ruhî hayatını büyük ölçüde kaybetmiştir. Bu milletin iktisadî hayatına elli bin defa düzen verilse, diğergâmlık olmadığı, millet ve vatan düşünülmediği, şahsî menfaatler her şeyin önünde tutulduğu için –inananlar ve bu vatanı sevenler müstesna– bu memlekette arzu edilen düzen ve nizam kat’iyen sağlanamayacaktır. Eğer düzen ve nizam sağlanacaksa, bu, hasbî ve başkaları için yaşayan insanlar sayesinde gerçekleşecektir.. ve inşâallah bir gün öyle de olacaktır.

Belli bir dönemde büyük ölçüde bu mânevî dinamikler kaybedildiği için Belgrad bozgunu gibi bozgunlar yaşamış ve bir daha da belimizi doğrultamamışızdır. Evet, artık yeniçerinin yüreğinde imanı, dizinde de dermanı kalmadığından bozgunlar da kaçınılmaz olmuştur. Ama şu da var ki, bu millet en felâketli günlerinde –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– çok az bir imkânla yine düşmanlarına galebe çalmasını bilmiş ve idbarını ikbale çevirmiştir. Mesela, Anadolu’nun işgali karşısında, biraz da İslâmî heyecanın uyarılmasıyla milletimiz evinde barkında ne varsa hepsini satarak Çanakkale’ye koşmuş ve yeni bir kahramanlık destanı yazmıştır. Oradaki manzarayı Batılı müşahitler ve tarihçiler anlatırken derler ki: Çanakkale’de İngiliz birliklerini durduran asıl faktör, Türklerdeki fevkalâde askerî teknik ve taktik, savaş stratejisi ve hareket tarzı değildi; oradaki en güçlü unsur, Mehmetçik’in ölümü gülerek karşılaması, âdeta ölüme yürümesi ve o herc ü merc içinde ateşin içine atılmış cayır cayır yanan arkadaşlarını gören o imanlı ruhun, gözünü kırpmadan ateşin içine atılmasıydı. Öyle ki tümenlerin ardı arkası kesilmeden insanımızın üzerine yürüyor, o ise gözünü kırpmadan kendilerini o yakıcı ateşin içine atıyordu. Evet, yüreği böyle atan yüz binlerce askerimiz bugün orada medfûn bulunmaktadır. Bu coşkun iman ve heyecandır ki, bizim felâketli günlerimizin destan şairine en büyük destanı –Çanakkale Destanı’nı– yazdırmıştır. O kadar ki bu destan tarih sayfalarından asla silinmeyecek bir destandır. Bu destanda Mehmet Âkif, Kâbe’yi getirip Çanakkale’deki şehidin başına koymuştur. Haddizatında Kâbe yerinden oynamaz ve orası Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar meleklerin dahi metâfıdır. Ve Kâbe öyle bir yerdir ki oraya en uzak yerlerden ziyaret edilmek için gidilir. İşte şairimiz, hayalinde Kâbe’yi kucaklayıp getirmiş ve şehide âdeta bir mezar taşı gibi armağan etmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki, haddizatında Çanakkale şehidimiz bu destansı ifadelerin daha ötesine lâyıktır. Keşke gücümüz yetseydi de Sidretü’l-Müntehâ’yı getirip o şehidimizin başına dikebilseydik..! Zira o, maddî gücümüzün çok ama çok sınırlı olduğu bir savaşta, göğsündeki imanı ile mücadele ediyordu ki, topa karşı sadece süngüyle mukabelede bulunma şeklinde bir karşı koyuşumuz söz konusuydu…

Binaenaleyh, bizim üst üste problemlerimizi ve müşkillerimizi halledebilecek en büyük kuvvet, iman gücüdür. İmanın bu gücü, Allah’ın tevfik ve inayetiyle, tam olarak kavrandığı ve idrak edildiği an, milletimize ait pek çok meselenin rahatlıkla halledilebileceği ümidini taşıyorum. Bu itibarla felâketin sezilip onun karşısında uyanık ve duyarlı olunduğu takdirde, meselenin büyük bir kısmı halledilmiş olacaktır. Yine öyle ümit ediyorum ki, dinine ve vatanına hizmet etmeye azmetmiş olanlar bu meseleyi çok iyi kavrasalar –inşâallah– aşamayacakları tepe ve içinden sıyrılamayacakları girdap kalmayacaktır.

Şu ana kadar, soru ile alâkalı olarak, mezkûr mevzuda yeterince duyarlı olanlara karşı takdir hislerimi ifade etmeye çalıştım. Tabiî ki, soruda sözü edilen esas husus, milletimize ait felâketleri peyderpey sezdiğimiz, hatta yer yer bunların altında kalıp ezildiğimiz ve bütün bunları vicdanımızda duyduğumuz hâlde, dünya malına karşı hâlâ nasıl bu kadar hırslı olduğumuzdur.

Mal edinme arzusu 2

Evvelâ, mal biriktirmenin, felâketi sezmeye ters olduğu kanaatini taşımadığımı belirtmek isterim. Bana göre yerinde mal biriktirme, felâketi derinden derine sezmeye karşı bir mukabeledir. Evet, yerine göre mal, o felâketlere karşı koymak için bir hazırlık mânâsı taşır. Fakat mal, bizatihi ve bizzat insanın maddî, dünyevî ve sûrî zevklerini hedef alarak biriktiriliyorsa işte böyle bir malın onun için zararlı olduğu ve onu kurtaramayacağı her zaman söylenebilir. Ve bir mânâda böyle biri, malın beraberinde getirdiği felâketi de sezememiş demektir. Hayatlarının hemen bütün karelerini Allah yolunda geçiren ve, Kur’ân’ın ifadesiyle, Allah’ın kendilerinden razı olduğu sahabe efendilerimiz[1] mal ile olan münasebetlerinde de kılı kırk yaran bir hassasiyet gösteriyorlardı. Sahabe-i kiram efendilerimiz hicret edip Medine’yi teşrif buyurduklarında çok kısa zamanda Kureyza ve Benî Nadîr çarşılarında söz sahibi olmuşlardı. Hâlbuki o güne kadar bu çarşılarda ticareti elinde tutanlar başkaları idi. Mü’minler, aralarındaki içten münasebetler sonucu onlara üstün gelerek çarşı-pazara hâkim olmuşlardı. Medine’de bulunan Müslümanlar, ticareti çok iyi bilmiyorlar ve daha çok ziraat ile iştigal ediyorlardı. Mekke’den Efendimiz’le beraber hicret edip Medine’yi teşrif eden muhacirler ise ticareti çok iyi anladıklarından hemen oradaki ticareti ellerine geçirivermişlerdi. Bunun neticesi olarak Hazreti Osman, Abdurrahman İbn Avf ve Hazreti Talha gibi sahabîler çok zengin olmuşlardı. Bunlar zengin olmuşlardı ama her an mallarını da canlarıyla beraber Allah yolunda feda etmeye hazır ve âmâde bulunuyorlardı.

Konuya bir misal vererek açıklık getirmek istiyorum. Bir gün Hazreti Osman’dan yardım istenmiş, o da, yüzlerce deveyi sırtındaki yüküyle beraber Allah yolunda verirken hiç tereddüt göstermemişti.[2] Abdurrahman İbn Avf da bir defasında kervanıyla ticaretten geldiğinde Hazreti Âişe Validemiz’den Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm’ın şöyle buyurduğunu duymuşlardı: “Ben, Abdurrahman İbn Avf’ı Cennet’e sürüne sürüne girerken gördüm.” Bunun hikmeti sorulunca da, “Çok serveti var.” cevabı alınmıştı. İşte Abdurrahman İbn Avf, o gün kervanla Medine’ye kadar beraberinde getirdiği servetin hepsini hemen bir sözle Allah yolunda feda etmişti.[3] Hazreti Ömer de her şeyini Mekke’de bırakmış ve Medine’ye öyle göçmüştü. Hayber Gazvesi’nden kendisine bir arazi düşen Hazreti Ömer, “Sevdiğiniz mallarınızı Allah yolunda harcamadıkça fazilet mertebesine ulaşamaz, iyiler sınıfı içine giremezsiniz. Bununla beraber her ne infak ederseniz, Allah mutlaka onu bilir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/92) âyeti nâzil olunca, hemen gelmiş ve “Yâ Rasûlallah! Ömer İbn Hattab, oradaki o sevdiği güzel bağını-bahçesini vakfetmek istiyor.” diyerek o araziyi Allah için vermişti.[4] Bu hareketin bir benzerini de Ebû Talha gerçekleştirmişti.[5]

Binaenaleyh, mü’minin Allah yolunda kullanma ve taparcasına ona bağlanmama kaydıyla mal biriktirmesi de Allah yolunda olma demektir. Nasıl ki abdest almaya gitme namaz yolunda çok önemli bir iştir. Aynen öyle de, Allah yolunda hizmet etmenin şartlarından ve rükünlerinden sayılabilecek servet tedariki ve mal biriktirme de Allah yolunda olma demektir. Malını bu gayeler doğrultusunda kazanan bir insanın çarşı-pazarda alış-veriş ve pazarlık yapması, ona âdeta evrâd u ezkâr yapıyor ve Allah’a dua ediyor gibi nafile sevap kazandırır. Mühim olan, mü’minin niyetidir. Onun için Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem), mü’minin niyetinin amelinden daha hayırlı olduğunu bildirmişlerdir.[6] Ama onun niyeti, yine Efendimiz’in beyanları içinde, malıyla fahirlenmek,–Allah korusun– ahiretini ve ukbâsını unutup tamamen dünyaya dalmak, başkalarını ezmek, başkalarının hukukuna tecavüz etmek ve çalım satmak ise, bu mal o insanın omuzlarında bir vebaldir.[7]

İşte ikinci şıkta anlatıldığı minvalde mal biriktirme ve bu istikamette gayret gösterme mezmûmdur. Onun, bizim ahiret inancımız ve Allah’la irtibatımızla telif edilmesi mümkün değildir. Aksi takdirde İslâm’ın içinde bulunduğu şu girdap içinde, insanları kurtarmaya çalışırken, yeni yeni girdapların içine dalma söz konusu olur. Yapılması gereken şey, etrafını kuşatan girdaplara mukabil, insanımızın biraz daha kazanarak –Allah’ın tevfik ve inayetiyle– yeni yeni müesseseler kurması, bu müesseselerin başına ateş gibi civanmert kimseleri getirip koyması ve bütün bu gayretleri, insanımıza ve neslimize hizmet etme istikametinde yapmasıdır. Bu yolda mal kazanmak mezmûm değil, bilakis bir ibadettir. Kimse bu mevzuda mal kazanmadan diriğ etmemelidir, zira mühim olan niyettir.

[1] Bkz.: Tevbe sûresi, 9/100; Fetih sûresi, 48/18; Mücadele sûresi, 58/22; Beyyine sûresi, 98/8.
[2] Tirmizî, menâkıb 18; el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 5/246; et-Tayâlisî, el-Müsned s.164.
[3] Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/115; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 1/129.
[4] Buhârî, şürût 19, vesâyâ 28; Müslim, vasıyyet 15.
[5] Buhârî, zekât 44, vekâlet 15, tefsîru sûre (3) 5; Müslim, zekât 42-43.
[6] et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 6/185-186; el-Beyhakî, es-Sünenü’s-suğrâ s.20.
[7] Bkz.: Müslim, imâret 152; Tirmizî, zühd 48 ; Nesâî, cihâd 22.

. Kategori Kendi Ruhumuzu Ararken, M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu