Kürsü

İslâm’da Namaz-3

Namazı Şuurluca Kılma

Şuarâ sûresinde yer alan,  وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ“Allah, senin, secde edenler arasında dolaşmanı / secdede nasıl kıvrım kıvrım kıvrandığını görüyor-biliyor.”[33] âyeti bize, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ibadetini tasvir etmenin dışında, nasıl ibadet etmemiz gerektiğini de anlatmaktadır. Mademki, –hadisin ifadesiyle– o nasıl namaz kılıyorsa öyle namaz kılmakla mükellefiz,[34] o hâlde bu mükellefiyeti namazın sadece şekline irca etmemiz kat’iyen doğru değildir. Namazdaki ruh ve mânâyı kavrama ve o konsantrasyon içinde Allah’a kulluğumuzu arz etme hep bu çerçeve içinde mütalâa edilmelidir. Elbette ki bir Nebî’nin kıldığı namazı şekil ve mânâ itibarıyla yakalamamız, O’nun duyduklarını duymamız mümkün değildir. Fakat bu durum, o yolda olmamıza da mâni değildir. Herkes ibadetlerinde, Allah ile olan irtibatı ve gönlünde O’na ayırdığı yer ölçüsünde mükemmeli yakalayabilir ve yakalamalıdır da.

Mü’min, namaza giderken en mesut bir işe koyulma neşvesi içinde koşar. Biz, bunun en bariz örneklerini Cuma ve bayram namazlarında ve hac ibadetinin yapıldığı Kâbe’de müşâhede ederiz. İnsanlar buraya sanki büyük bir ziyafete icabet ediyor gibi koşar, ibadeti kaçıracağım endişesiyle adımlarını bir pergel gibi açar ve hedeflerine doğru hızla yol alırlar. Gayeleri, kendilerini bir an önce mescide atarak Allah’ın huzuruna varmak ve kulluklarını ifa etmektir. Böyle derin bir mânâ da, insanların Ravza-i Tâhire’ye koşuşturmalarında hissedilir. Onların, omuzlarında seccadesi, ellerinde papuçları, abdest almış fakat henüz kollarını indirmemiş, saçını sakalını taramaya vakit bulamamış, sağındaki solundaki insanları görmeden O’na doğru büyük bir heyecanla koştuklarını görünce duygulanmamak mümkün değildir.

Namaz, işte böyle bir koşuşun heyecanını taşır mahiyettedir. Ona bakıldığı zaman bu mânâ sezilebilir ve mü’minler bunu duyabilirler. Münafıklar ise o mânâyı duyamadıkları için namaza, def-i bela kabilinden eda etme niyet ve edasıyla gelir, iman yoluyla bu neşveyi elde edemediklerinden de onu angarya kabilinden yerine getirirler. Def-i bela kabilinden kılınan bir namaz ise ancak esneye esneye ya da uyuklaya uyuklaya eda edilir ki, Allah (celle celâluhu) münafıkların bu hâlini tarif ederken:  إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلَاةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلَا يَذْكُرُونَ اللهَ إِلَّا قَلِيلًا “Münafıklar –hâşâ– Allah’ı kandırmaya çalışırlar. Allah ise onların hilelerini boşa çıkarır. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah’ı da pek az hatıra getirirler.”[35] buyurur. Evet, münafık, daima bir meskenet ve uyuşukluk içindedir; tabiri caizse boynunu düşürüp gerdan kıra kıra huzur-u ilâhiye gelir ve “Ah şu namazı bir bitirsem de dışarıya çıksam!” der. Çünkü hep dual bir hayat yaşamış, dolayısıyla da gönlü hep namazın neşvesinden mahrum kalmıştır. Cenâb-ı Hak, mü’minin kalb simasında büyük bir leke sayılacak ve kendisini mahcup edecek böyle bir duygunun kalblerimizde otağ kurmasına imkân vermesin!

Yine Allah (celle celâluhu):  فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ ۝ الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ  “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.”[36] buyuruyor. Namazda sehv, Rabb’in huzurunda dururken O’ndan uzak olma mânâsına gelir ki, zayıf bir hadis-i şerifte bu durum şöyle açıklanır: يَأْتِي عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَجْتَمِعُونَ وَيُصَلُّونَ فِي الْمَسَاجِدِ، وَلَيْسَ فِيهِمْ مُؤْمِنٌ  “Bir zaman gelir ki, (binlerce kişi) mescitleri doldurur, namaz kılarlar fakat içlerinde mü’min yoktur.”[37] Cenâb-ı Hak’tan ümidimiz, bizi böylesine baş aşağı gelmeden muhafaza buyurması ve ferden ferda hepimizi, beraber oturup kalktığımız duası makbul iyi insanlar hürmetine affetmesidir. Zira O, yeryüzünde toplanıp kendisini anan bütün bir topluluğa mağfiret ettiği zaman, meleklerin, “Ya Rabbi! İçlerinde bir tanesi vardı ki, maksadı Seni anmak değildi, oraya başka bir şey için gelmişti!” demesi karşısında, “Ben onu da affettim. Onlar öyle bir topluluk ki, onlarla oturup kalkan bedbaht olamaz.” buyuracaktır.[38]

Evet, mü’min, namazda, olabildiğine zindedir ve bütün gönlüyle Rabb’ine yönelmenin huzuru içindedir. Zaten ona yakışan eda ve tavır da budur. Gaflet, hiçbir şekilde onun semtine sokulamaz. O, “Allahu ekber” deyip aşk u şevk içinde Rabb’in huzuruna gelirken kulluğa ait bütün hakikatleri hatırlar. Rabb’in, Ma’bud-u Mutlak olduğunu kabulle birlikte kendi acz ve fakrını da itiraf eder. Mesela o, إِيَّاكَ نَعْبُدُ dediğinde şu mülâhazaları taşır: “Rabbimiz! Kalbimizi temizleyip huzura geldik. Sadece Sana ibadet eder ve sadece Senden yardım dileriz. Dünyada arkasından koştuğumuz her şeyi bıraktık ve mâsivâyı bütünüyle nazarımızdan sildik. Şimdi rahmetini talep etmekteyiz. Belki ağır bir işin altına girdik. Dolayısıyla bu yükü götürmede oldukça zorlanacağız; haddizatında baştan sona kalbimizi Seninle beraber tutup Senin mehâbetin altında titrer hâle getirmek çok çetin bir vazife! Ancak şu an lâhut âleminin ufuklarına teveccühle kalbimizin dudağı mütebessim.”

Daha sonra o, “Rabbimiz! Devrin, belimizi bükecek, bizi secdeye ve rukûa getirecek hâdiselerine karşı yardımı Senden istiyoruz. Bize destek ol ve bu işi tamamına erdir. Namazın mânâsını, hayatımızın bütün safhalarında devam ettirmeye muvaffak kıl.” düşünceleri içerisinde وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ  der.

İslâm'da Namaz-3 2

Ardından o, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ “Bizi doğru yola; nebilerin, sıddıkların, şehitlerin yürüdüğü ve Senin de ana yol dediğin sırat-ı müstakîme hidayet eyle!” sözleriyle Allah’a sığındıktan sonra, O’nun büyüklüğü karşısında rukûa gider.

Aynı şekilde o, rukûda da,  سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيم“Ey yüce Rabbim! Senin kullarına ikramlarda bulunan ve onlara karşı latif olduğunu itirafla Seni tesbih ederim.” der ve bir ahd ü peymân yenilemesi daha yapar.

Rukûdan doğrulurken, “Hesabın ağırlığı altında belim bükülüp rukûa gittikten sonra yeniden doğrulmaya muvaffak kılmandan dolayı Sana hamdolsun Allahım!” mânâsına سَمِعَ اللهُ لِمَنْ حَمِدَهُ  “Allah, Kendine hamdedeni işitir.” der. Bir “elif” gibi dimdik ayakta doğrulunca da, “Evet doğru, hamd ve minnet Sanadır Allahım!” der. Bazen de sadece bunu söylemeyi az bulur ve اللهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا وَالْحَمْدُ لِلهِ كَثِيرًا وَسُبْحَانَ اللهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا  “Allah, uluların ulusudur, Allah’a hamdimiz çoktur, sabah-akşam tesbihimiz Allah’adır.” der. Rukûdan kalktığı zaman bunu bir sahabi söyleyince Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bu sözleri söyleyen kimdi?” demiş, sahabinin, “Bendim, ya Resûlallah.” demesi üzerine de şöyle buyurur: “O sözler hoşuma gitti. Sema kapıları onlara açıldı.”[39]

Hâsılı namaz, hayatın bütün mânâları kendisine serpiştirilmiş bir ibadettir. Ve o, baştan sona kulluğu itiraftır. Dolayısıyla kul, ezandan namazın bitimine kadar onu aşk u şevk içinde duyar ve idrak eder.

a. Namazın Hakikati

Namazın, şart ve rükünlerine riayet etme gibi zâhirî (görünen) yüzü bulunduğu gibi, onun bir de bâtınî (görünmeyen) yönü vardır. Namazı; şartlarına, rükünlerine, vaciplerine ve müstahaplarına riayet ederek kılan bir kimsenin namazı sahih sayılır. Onun bu şekilde namaz kıldığını görenler de, o kimsenin namazlarını doğru kıldığına hükmederler. Niyetin sağlam yapılması, ihlâslı olunması ve huşû içinde eda edilmesi ise namazın bâtınıyla ilgili meselelerdir. Bazı âlimler huşû ve hudû’u namazın erkânından, bazıları da vaciplerinden saymışlardır.

Zâhirî şartları namazın kalıpları gibidir, onlar olmadan bâtinî şartlar yerine getirilemez. İnsan, gerekli şartları yerine getirerek namazın zâhirini tam olarak yerine getirebilir. Ancak bâtını için böyle birşey söylemek mümkün değildir. Nitekim Efendimiz’in, Hz. Ebû Bekir’in veya Bediüzzaman gibi büyük zatların namazlarına baktığımız zaman, zâhiren onların namazları ile sıradan bir insanın namazları arasında bir benzerlik görülse bile, bâtını itibarıyla onların namazları çok farklıdır. Namazın zâhirinin kalıpları bellidir ancak bâtınına ait bir kalıptan söz edilemez. Diyelim ki abdest alırken yüzünüzü üç kere yıkarsanız, bu rüknü tam olarak eda etmiş olursunuz. Ancak namazın bâtınına ait böyle bir şey söyleyemezsiniz. Bu durum tamamen kulun Rabbisiyle münasebetine bağlıdır.

Hakiki namaz, mahiyet-i insaniyeyi aksettirme ve ortaya koymadır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyururlar:

“Her gün, sizin her bir mafsalınız için bir sadaka terettüp etmektedir. Her tesbih (sübhânallah) bir sadakadır. Her tahmid (elhamdülillah) bir sadakadır, her tehlil (La ilâhe illallah) bir sadakadır, her tekbir (Allahu ekber) bir sadakadır. Emr-i bi’l-maruf bir sadakadır, nehy-i ani’l-münker bir sadakadır. Kişinin kuşluk vaktinde kılacağı iki rekât namaz bütün bu sadakalara muadil gelir.”[40]

İnsan, sabahleyin dinç olduğu ve işinin de yoğun olduğu bir zamanda kemerbeste-i ubûdiyet içinde Rabb’inin huzuruna koşmak suretiyle Allah’ın kendisine verdiği mafsalların değerini derinlemesine hisseder. İşte insanın, kuşluk vakti kılacağı bu namaz bütün mafsalların şükrüne mukabil gelebilir. Beş vakit namaz da yine evveliyetle bu şükre karşılık gelebilir.

İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın, üzerindeki bütün nimetlerini namazıyla ortaya koyar. Bu sebeple namaz ahirette, insan suretinde temessül edecek, kişi kabre konulduğu an güzel simalı, gökçek yüzlü birisi yanında belirecek ve ona rehberlik edecektir. Namazlarının ahirette karşısına düzgün bir insan olarak çıkmasını arzu eden kimse, şartlarına, hususiyetlerine ve iç derinliklerine riayet ederek namazlarını kılmalıdır.

Mesela “et-Tahiyyat”ın mânâsı, bu kadar nimetleriyle bizleri perverde eden Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluk lisanıyla ve O’nun yüceliğine, celâline ve cemaline uygun şekilde selam verme demektir. Ben kendimin sıfır, O’nun ise sonsuz olduğu, verdiği nimetlere karşı alacaklı gibi değil de borçlu biri gibi ubûdiyet ve şükürle mukabelede bulunmam gerektiği mülâhazasıyla Allah’a karşı “et-Tahiyyat” demem O’nun hakkıdır. İnsan, tek başına namaz kılarken bu mülâhazaları tam duymazsa, bu cümleleri on defa bile tekrar edebilir ki namazı hissederek kılmış olsun. Bu, benim vazifem, Allah’ın da hakkıdır. Bunu böyle söyleme gayret ve cehdim yoksa çok büyük bir hakkı yiyor, bir vazifeyi ihmal ediyorum demektir. Bu, “et-Tahiyyat”ta böyle olduğu gibi namazın diğer rükünlerinde de böyledir. Üstad, kendi kendine namaz kılarken her kelimeyi içinde duyup-hissedinceye kadar tekrar edermiş. Ancak bir insan imamsa ve halkın önündeyse böyle yapması halkın kafasını karıştırabilir.

Cenâb-ı Hak,قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ  “Mü’minler felah buldular…” buyuruyor. Devamında ise, kurtuluşa eren bu mü’minlerin ilk vasfı olarak, namazlarını ciddi bir huşû, kalplerini Allah’a vermişlik içinde, ihsan şuuruyla, görülüyor olma mülâhazasıyla eda etmelerini zikrediyor. Herkes meseleyi bu çerçevede eda edebiliyor mu diye kendi vicdanına bakmalıdır. İnsanın bu seviyeye ulaşabilmesi için öncelikli olarak amellerinin ahirette arz edileceğine inanıyor olması gerekir. وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ  “Amel edin, öyle amel edin ki, o amelinizi Allah görecek, Peygamber de, mü’minler de görecek.”[41] âyet-i kerimesi bize bu konuda yol göstermektedir. Öyle amel edin ki onlar Allah’ın, Peygamberin ve gerçekten inanmış mü’minlerin görüşüne arz edilecek şekilde olsun. Âyet-i kerimeden anlaşılacağı gibi insan, gerek dünyevî gerekse uhrevî amellerini elinden geldiği kadar sağlam yapmaya çalışmalıdır. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) uygulaması da bunu teyit eder mahiyettedir; Hz. Âişe Validemizin ifadeleri içinde O, bir iş yaptığı zaman itkan üzere yani hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde sağlam yapardı.[42] Peygamberine ittiba ile mükellef olan bir mü’min, amelini, tenkit getirmeyecek, sorgulanmayacak şekilde yapmalıdır. Amellerin en güzeli namaz ise ve namazdan daha büyük bir şey yoksa, eksik ve hatalı olarak kılacağımız her namaz bizde bir gedik açıyor demektir.

Buna böyle inandıktan sonra namazlarımızı özene-bezene kılmak zorundayız. Belki ilk başlarda biraz tekellüfe girecek, kendinizi zorlayacaksınız. Ne var ki o, zamanla sizin tabiatınızın bir parçası hâline gelecektir. Ümmeti için daima kolay olanı tercih eden Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tek başına namaz kıldığı zaman –İbn Mesud’un ifadeleri içinde– öylesine uzatıyor, öylesine mükemmel yapmaya çalışıyordu ki, diğer insanların bunu yapması epey zordu.[43] Ama insanlara namaz kıldırırken meseleyi daha hafif tutuyordu.

Evet, namazlarını hakiki mânâda eda etmek isteyen bir insan ilk başlarda biraz zorlanacaktır. Bazen hareketleri yapmacık bazen zorlama olacaktır. Ne var ki bir müddet sonra Kur’ân’da “ikâme” kelimesiyle anlatılan, namazı hakikatine uygun şekilde eda etmeye muvaffak olacaktır.

b. Namazda Derinlik

İnsan, melekler veya ruhanilerden farklı olarak cismaniyet sahibi bir varlıktır. Üzerinde bazen ruhun hâkimiyetinden söz edilse bile çoğu zaman cisim ve bedeninin baskısı altında yaşar. Bu sebeple de namaz başta olmak üzere ibadetlerini eda ederken onları her zaman derince duyup hissedemez.

Aslında Nâmütenâhî istikametinde nâmütenâhî bir duyuş, seziş ve görüş söz konusudur. Allah’a ulaşma, O’nu hissedip duyma, bu mülâhazalarda derinleşme istikametinde yapılacak şeylerin sınırı yoktur. Zira Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ı sonsuzdur ve O’na taalluk eden meselelerde de sonsuzluk söz konusudur. İnsanın, kıldığı her namazda farklı şeyler hissetmesi mümkündür. O’na ulaşma yolunda kılınacak namazlarda bir doygunluk, bir ülfet ve alışkanlık, bir nihayete ulaşmadan söz edilemez. Eğer böyle birşey söz konusu ise bu durum bize ve nefsimize aittir. Namazla ilgili nazarımızda meydana gelebilecek bir matlaşma, namazdan değil, bizim bakışımıza ait bir zafiyet ve özürden ötürüdür. Bizler, bakış, duyuş ve seziş özürlüsü insanlarız. O, her an farklı bir tecelli ile kendisini bize ifade etmektedir. Fakat biz, bunları düşünmediğimizden –ki mesleğimizin bir esası da tefekkürdür– ve meseleye öyle bakmadığımızdan dolayı en canlı, en cazip ve en renkli şeyler bile nazarımızda birdenbire matlaşıverir. Dolayısıyla onlardan duyulacak şeyleri duyamayız; her şey şekillere takılır kalır. Sureten namaz kılar, yatar-kalkarız ama kıldığımız namaz hakiki mânâda namaz değildir. Asıl mesele, namazı, herbir rüknünü kendine has derinliği ile duyarak kılmaktır.

İnsanın, bir taraftan abdest azalarını yıkarken, diğer taraftan mülâhazalarında da derinleşmesi gerekir. O, azalarından akan suyla birlikte günah kirlerinden de kurtulduğunu düşünür. Öyle ki bu suyun –bir bakıma günahlarla kirlendiği mülâhazasıyla– üzerine sıçramaması için son derece hassas davranır. Yüzünü yıkarken, “Öbür dünyada yüzümün karası olabilecek şeyler siliniyor ve yüzüm aklaşıyor. Allahım, bir kısım yüzlerin bembeyaz, bir kısmının da kapkara olacağı o günde yüzümü bembeyaz eyle!” diye düşünmelidir.

Bütün bunları derinlemesine duyma, hususiyle namaza konsantrasyon açısından çok önemlidir. Böyle derinlemesine bir duyma ile namaza durursanız her gün karşınıza farklı bir kapı aralanabilir. Bir yerde meseleyi sizin gördüklerinizin dışında farklı bir derinlik içinde duyarsınız. Bazen kıyamda dururken bir kapı aralanır, bazen rukûda, bazen kavmede, bazen secdede. Fakat hep peşinde olmak lazım ki o kapı aralansın. Eliniz kapının tokmağında kalbiniz sürekli O’nunla beraber olmazsa kapılar aralanmaz. “Bunları hissetmeden kıldığımız namazlar hiçbir şey ifade etmiyor mu?” diye sorarsanız, böyle bir namazla Allah’a karşı borcunuzu eda etmiş olursunuz ve –inşâallah– ötede sorumlu olmazsınız. Fakat namazın hakikatına ulaşmamış olursunuz. Oysaki namaz, duyularak, âdeta bir şerbet yudumlar gibi kılınmak üzere Allah tarafından vaz’ edilmiş; yerdekilere göklerin bir armağanıdır.

Bir de namazın ruh ve mânâsı hemen inkişaf etmeyebilir. Kendisinde namazın ruhu inkişaf eden bir insan, en tatlı bir işle meşgulken fırlayıp namaza durmak ister ve namazdan zevk alır. Her zaman olmasa bile çok defa şöyle der: “Keşke ömür hiç bitmese de ben hep böyle ayakta dursam!” Ama bunun inkişaf etmesi için insana bazen yirmi, bazen otuz, bazen kırk sene lazımdır. Kırk sene kemerbeste-i ubûdiyet içinde o kapıda durursun ve namaz ancak o zaman inkişaf eder.

Âyet-i kerimede وَتَبَتَّلْ إِلَيْهِ تَبْتِيلًا “Bütün varlığınla O’na yönel!”[44] buyruluyor. Fiil “tefa’ul” babında olduğu için bir zorlama ifade etmektedir. Başlangıçta Peygamberimize (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu şekilde hitap ediliyor. Ama Efendimiz zamanla o hâle geliyor ki, “Sizin yeme-içme ve cinsî münasebete karşı duyduğunuz arzuyu ben namaza karşı duyuyorum.” buyuruyor.[45] Aynen öyle de insan, bu hususta gereğince ısrarlı olsa, sabretse namazın mânâ peçesinin onun için de açılmasını beklese, sonunda ona, “Cennet’te sofralar hazırlanmış.” deseler, buna rağmen o, “Namazımı kılayım ondan sonra geleyim. Namazımı feda edemem ben.” diyecektir. Hatta ruhunu almak üzere Azrail (aleyhisselâm) gelse, ona bile, “Müsaade edersen vakti giren namazımı kılayım, kaçmasın. Ondan sonra ne yaparsan yap.” diyecektir. Yani insanda zamanla namaza karşı öyle bir ruh hâleti hâsıl olur ki o, ölüm gelip çattığı anda bile namazını eda etmeye çalışır.

Namazın her rüknü son derece cazip ve son derece endamlıdır. Zannediyorum namaza bir abide yapacak olsanız, dünyada hiçbir heykelin boy ölçüşmesi mümkün olmayan bir eda ve bir endam karşınıza çıkar. Ömür boyu gözlerinizi diker, hep ona bakarsınız. Konuyla ilgili şu hadis de bu mülâhazamı teyit eder mahiyettedir: Namaz, berzah ve misal âleminde insana temessül edecektir. Eğer o, arızasız ve kusursuz eda edilmişse, orada güzellerden güzel bir şekilde sahibinin karşısına çıkacaktır.[46]

Başka bir hadis-i şerifte anlatıldığına göre bedevînin biri Mescid-i Nebevî’ye gelerek namaz kılıyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, “Namaz kılmadın sen.” buyuruyor. Bedevî, kalkıyor ve namazını aynı şekilde tekrar kılıyor. Efendimiz yine “Namaz kılmadın sen.” buyuruyor. Adam, “Ya Resûlallah başka türlü bilemiyorum.” deyince Allah Resûlü, ona; kıyamda, rukûda, secdede nasıl hareket etmesi gerektiğini izah etmek suretiyle namazı eda keyfiyetini öğretiyor.[47] Zira gerçek mânâsı –eskilerin ifadesiyle mahiyet-i nefsü’l-emriyesi– ile onu ortaya koymazsanız namazı zayi etmiş olursunuz. Böyle bir durumda namazın, sizden ayrılırken mânevî ruhuyla “Beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin!” demeyeceğinden emin olamazsınız.

Birkaç kişiye namaz kıldıran kimse, arkasındaki cemaatte zayıfların, hastaların, kadınların ve çocukların da olabileceğini hesaba katarak namazı belki asgari seviyede tutabilir. Fakat bu asgari seviyeden kasıt günümüzde bazılarının yaptığı gibi, “Sübhânallah, Sübhânallah, Sübhânallah” yerine “sub, sub, sub” demek değildir. Mesela rukûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ederek –bazı fukahaya göre– bir kere “Sübhâne Rabbiye’l-Azîm” demek şarttır. Bazı fukahaya göre ise onu en az üç defa söylemek gerekir. Onun için, rukû ve secdede en az üç defa, yavaş yavaş, kelimeleri tam telaffuz ederek bu tesbihi söylemeliyiz. Pek çok kimsenin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha, Kur’ân değildir. Çünkü Kur’ân öyle inmemiştir. Dolayısıyla böyle alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz da namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sûreyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan Kur’ân’la kıraat farzı yerine getirilmiş sayılmaz. Lafızlar mânâların kalıbıdır ama kalıbın mânâya uygun olması lazımdır.

Namazda kıraat, kelimelerin hakkını vererek okumak ve mânâsını duymaya çalışmak demektir. Eğer bu gerçekleşmiyorsa, mânâsı duyuluncaya kadar aynı kelimeler 3-5-7-9-11 kere tekrar edilebilir. Hz. Huzeyfe, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazını anlatırken şöyle der: “Rukûya gitti; rukûsu kıyamından daha az değildi. (Kıyamda Bakara, Nîsâ ve Âl-i İmrân sûrelerini okumuştu.) Ayağa kalktı, kavmesi rukûsundan az değildi. Secdeye kapandı, secdesi kavmesinden az değildi.”[48] İnsan, kendi kendine namaz kılarken böyle kılmaya gayret etmelidir. Madem namaz çok önemli bir ibadettir, madem o mü’minin miracıdır, madem sefine-i din namazla yürür; öyleyse namaz, hakkını vererek eda edilmelidir. Zira o işin hakkını vermek, aynı zamanda iradeli olmanın da hakkını eda etmek demektir.

c. Haşyet ve Saygı Dolu Namazlar

Namaz, içinin doluluğu ve duruluğu nispetinde Allah nazarında duru ve berrak bir hâle gelir. İçi haşyet ve saygıyla dolu olarak eda edilen her namazın kıyam, rukû, secde gibi her bir rüknü, Allah indinde miraç yaparken atılan birer adım hâline gelir. Biz, meselenin dış yönünü izah ederken “yatıp-kalkma” ifadelerini kullanıyoruz ve haddizatında namazda yaptığımız şeyler de bundan ibarettir. Ne var ki bu yatıp-kalkmalar, onlara katılacak iç saygı ve haşyetle birlikte Allah indinde büyük bir kıymet kazanır ve değerler üstü değere yükselir. Çünkü namaz, Allah katındaki en değerli ameldir; şayet ondan daha değerli bir şey olsaydı Allah (celle celâluhu), kullarını günde beş defa onunla mükellef kılardı.

Cenâb-ı Hak, göklerde mükerrem ibadı olarak yarattığı meleklerden her birini, namazın sadece bir rüknüyle tavzif etmek suretiyle ona verdiği değeri göstermiştir. Öyle mükerrem melekler vardır ki, bunlar sadece kıyamda durmakla tavzif edilmişlerdir. Sadece bu kıyam bile onların Allah indinde yüce bir makama sahip olmaları için yeter de artar. Yine öyle melekler vardır ki, onlar sadece huzur-u ilâhide bel kırıp rukû etmekle görevlendirilmişlerdir. Ve bu görev, onların kâmetlerini Arş-ı Âzam’a çıkaracak mahiyettedir. Ve yine öyle melekler vardır ki, onlar sadece secde ederler.

Hâsılı her bir melek topluluğu, namazın bir rüknüne sahip çıkmak suretiyle arş-ı kemalata veya Rabb’in hoşnut olacağı istikamete doğru yüzüp gider. İşte Cenâb-ı Hak, bu melekler topluluğunun Kendisine karşı kulluklarını ifade etmelerine bir vesile kıldığı namazı, bütün erkânıyla ümmet-i Muhammed’e vermiştir. O hâlde insan, namazda yerine getirmeye çalıştığı her bir rüknü, âdeta arşiyesini tamamlarken merdiven basamaklarına tutunma havası içinde yapıp yerine getirmelidir. Çünkü melekleri arş-ı kemalâta yükselten bu ibadet, onların da o makama yükselmelerini temin edecektir. Dolayısıyla kul, kendisini böyle bir makama taşıyacak olan namazı, bir kısım formalitelerden ibaret görmemeli ve âdeta bir yükü sırtından atıyor havası içinde eda etmemelidir. Aksine çok ciddi bir meseleyi eda etme havası içinde, ezan okunduğu zaman huzur-u ilâhiye gelip el-pençe divan durmalı, huzurda olduğu müddetçe de hiçbir şekilde gaflete dalmamalı ve böylece namazı bir tefekkür ve bir iç heyecanı içinde tamamlamalıdır.

Namaz, bir huşû, bir iç saygısı ve bir edeb işidir. Bu mânâ ile eda edildiği müddetçe iç âlemimize daima bir duruluk getirir, fikirlerimize bir istikamet kazandırır. Bu şuur ve anlayış içinde eda edilmeyen namaz, insanın sırtında bir yük ve insan için bir yorgunluktur; kurbete vesile olması bir yana, kulun Allah’tan uzaklaşmasına bile sebep olur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):  مَنْ لَمْ تَنْهَهُ صَلَاتُهُ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ، لَمْ يَزْدَدْ مِنَ اللهِ إِلَّا بُعْدًا  “Kimin namazı onu fuhşiyat ve kötülükten men etmezse, o namazın, o insana, kendisini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir katkısı olamaz.”[49] buyurmuştur. Haddizatında namaz, kişiyi Allah’tan uzaklaştırmaz; ama o gafletten sıyrılamadığı, nisyandan kurtulup kendini aşamadığı, dolayısıyla gönlünü sahibine vermesi gerektiği yerde dahi veremediği için, Rabb’inden uzaklaşmasına vesile olur. O hâlde kul, namazını eda ederken, âdeta nuranî bir ipe tutunuyor gibi onu eda edecek ve dikkatli davranacak; ayağı sürçüp bir lahza gaflete girse hemen nazarını yüceler yücesi âleme çevirecek, onu seyre dalacak ve böylece kulluk vazifesini eda edecektir.

Halef İbn Eyyûb, hadis ve fıkıh sahalarında yetişmiş büyük zatlardandır. O, namaza durduğu an, arılar sokarken bile elini kaldırıp hareket ettirmez; namazdan sonra kendisine, “Arı soktu, elini dahi hareket ettirmedin; sinek yüzüne kondu, başını bile çevirmedin.” dendiğinde de: “Ben bir zamanlar, bir kısım fasık ve facirlerle görüşmüştüm; onlar, fısk u fücurları sebebiyle padişahın kendilerini kamçılatması karşısında “gık” bile demediklerini birbirlerine karşı iftiharla anlatıyorlardı. Ya ben Allah’ın abd-i âcizi, namaz gibi bir miracı eda ederken başıma konan sinek ve arılardan nasıl müteessir olurum ki!” demiştir.

Hz. Ali (radıyallâhu anh), cephede hasımlarının karşısına çıkarken bile ayağı, namazda olduğu kadar titrememiştir. Oysa Hendek’te Amr İbn Abdivüdd, “Yok mu benimle savaşacak?” dediğinde, daha çocuk denecek yaşta olmasına rağmen, onunla savaşmak için Allah Resûlü’ne defalarca müracaat etmiş, karşısına çıkınca da onun, “Bana karşı seni mi gönderdiler, yok muydu senin büyüklerin? Senin ağzın süt kokuyor!” şeklindeki tahriklerine kapılmamış, yapılan hamleler karşısında kalkanının ikiye parçalanmasına ve alnından aldığı yaraya rağmen hiç fütur getirmemiş; Allah Resûlü’nün kendisine takdim ettiği Zülfikar’la hasmını alt edivermişti. Hz. Ali, bu kadar tereddütsüz, kuşkusuz ve endişesizdi. Ama namaza giderken rengi sararır ve ayaklarının bağı çözülürdü. Kendisine: “Ey mü’minlerin emiri! Nedir bu hâlin?” dendiğinde de, “Bilmiyor musunuz, emaneti yerine getirmeye gidiyorum.” derdi.

Allah (celle celâluhu), Kur’ân-ı Kerim’de, إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ  “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi.”[50] buyurmaktadır. Bunun mânâsı, “Benliği, şuuru ve idraki; eşya ve hâdiselerin içinden Allah’a ait mânâlar çıkarma ve bu mânâlarla bir mârifet peteği meydana getirme işini insan yüklendi.” demektir. Biz, günde beş defa namaza çağrılırken işte bu vazifeyi eda etmek üzere Rabbimizin huzuruna geliyoruz. Haddizatında Hz. Ali’nin ayaklarını titreten düşünce de bu idi.

Abdullah İbn Ömer (radıyallâhu anh), namaza giderken –vazifenin ağırlığını duyma havası içinde– o kadar yavaş yürürdü ki, onu görenler, “Eğer bir karınca onunla birlikte yola çıksa mutlaka onu geçerdi.” derler. Aslında ciddi mânâda bizi endişeye sevk edecek ehemmiyetli bir iş karşısında etrafımızı görmez olur, hiç kimseyi tanımayız. Ezan, ruh dünyamız üzerinde böyle bir kıyamet koparır; Rabb’in huzuruna davet vâki olmuş gibi yerimizden kalkar, tastamam abdest alır, üzerimizdeki gafleti atmaya çalışırız. Zira birkaç dakika sonra, hayatın hesabını verme mânâsında Rabbimizin huzuruna duracağız. O huzurda, elbette gaflet içinde bulunmak uygun değildir. Rabb’in huzurunda dururken, O’na karşı dönüşümüzün nişan taşı olsun diye, Kâbe’ye yönelecek, onu karşımızda tahayyül edeceğiz. Başka bir ifadeyle, bütün gönlümüzü Rabbimize verecek, kalb ve hayalimizle Kâbe’ye teveccüh edecek, sonra da rahmet ve rıza-i ilâhiyi avlamaya çalışacağız.

Evet, ezan şuuruyla namaza koşan bir mü’min, Kâbe’yi tam karşısında tahayyül ederek rahmet ve rıza-i ilâhiyi avlamaya çalışacaktır. Her devirde nice sultanlar gelip geçmiştir! Bizlerin de aynı payeye ulaşması her zaman mümkündür. Zira öyle bir zemin ve zamanda bulunuyoruz ki, etrafımızda daima Allah, Peygamber, Kur’ân diyen insanlar pek çoktur. Böyle bir ortamda kendimizi muhafaza etmemiz mümkündür. Ama bununla birlikte, henüz o zatların ulaştığı seviyenin yüzde birine dahi ulaştığımız söylenemez.

Bir devlet reisi olarak iyi mü’min olma, çirkinlikler arasından gözünü lâhut âleminin güzelliklerine dikme, makama mansıba takılıp kalmama çok zordur. Yine bir padişah olarak, hem ordu komutanlığı yapıp fatih orduları idare etme hem de devlet kurup insanları memnun etme çok zordur. Rivayete göre Murat Hüdavendigar Hazretleri, tekbir alıp namaza duracağı zaman, birinci tekbirde Kâbe’yi göremediğinden ikinci ve üçüncü tekbirleri alır, onu karşısında müşâhede edene kadar da devam edermiş. Bir gün hocasının karşısına çıkıp şöyle demiş: “Hocam! Acaba benim bir günahım mı var ki, ilk tekbir aldığımda Kâbe’yi müşâhede edemiyor, ikinci ve üçüncü tekbirde ancak görebiliyorum.” Murat Hüdavendigar Hazretleri zanneder ki, hocası dâhil herkes, daha “Allahu ekber” dediği anda Kâbe karşısında beliverir ve bu hâli yakalayamayan da sadece kendisidir!

Evet, salih kimselerin namazdaki havası budur. Onlar, Rabb’in rahmetiyle münasebet kurabilmek için, bir nişan taşı mesabesindeki Kâbe’yi iki kaşlarının arasında, alev alev kabaran ve kıvılcımları dağlar büyüklüğünde olan Cehennem üzerinden Cennet’e geçişi sağlayan ve bu dehşetli manzara karşısında nebilerin dahi “Selamet ver Allahım!” dediği Sırat’ı ayaklarının altında tahayyül ederler. Bütün revnaktarlığıyla Cennet’i sağ taraflarında, bütün dehşetiyle Cehennem’i sol taraflarında, kendisine bir pençe atmak üzere elini uzatmış ve nerede yakalayacağı belli olmayan ölümü arkalarında tahayyül eder, ciddi bir korku ve bunun yanında alabildiğine bir ümitle Rablerine karşı kulluklarını eda ederler. Mü’min, namazda bu havayı yakalayıp devam ettirdiği sürece her türlü fuhşiyattan ve münkerattan uzak kalacaktır. Değilse, رُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ  “Nice (gece kalkıp) namaz kılanlar vardır ki, onların bu namazlarından ellerinde kalan sadece uykudan mahrumiyettir.”[51] fermanının tokatını yiyecektir.

Netice olarak namaz, bir şuur derinleşmesi, bir iç aydınlığı ve Rabb’in rızasını kazanmadır. Korkuyla birlikte ümidin; ümitle birlikte dehşetin; mehâbetle birlikte azametin insanın içini doldurduğu, râşelerin ürpertileri takip ettiği bir hâl ve eda, namazın iç huşûunu teşkil eder. İnsan, bir an olur kalbi ağzına gelir ve canı çıkacak gibi olur; bir an olur büyük bir ümide kapılır ve tebessüm eder; bir an olur o hâlini Rabb’e karşı bir edepsizlik sayar ve hayâsını takınır, “Ben naz makamında değilim.” der ve bu hava içinde namazını eda eder.

Huşûun zâhirine gelince o, insanın, namazda, söyleyeceği ve yapacağı şeyleri ciddi bir edep içinde yerine getirmesi demektir. Mesela okunan âyetlerde ne söylendiğini bilerek onları okuma; rukûyu, fıkıh kitaplarında anlatıldığı şekilde ifa etme; secdeyi, celseyi, kavmeyi aynı şekilde yapıp yerine getirme. Mü’minin, ancak bu duygularla dolup taşarak eda edeceği namaz, namaz olacak ve beden gemisini bu suretle sahil-i selamete çıkarma imkânını elde edecektir.

d. Namazda Üç Mühim Unsur

Namazın kıyam, kıraat, rukû ve sücûd gibi rükünleri, onun sadece şekil yönünü ifade ederler. Oysa namazda ve onun rükünlerinde asıl olan, muhteva ve ruhtur. Nasıl ki yeme-içme cismaniyetimiz için bir ihtiyaçtır: namaz da mânevî hayatımız ve ruhumuz için bir gıdadır. Namaz, fıtratımızın bir gereği hâline getirilmelidir. Ruh, gıdasını ancak bu şekilde kılınan bir namazdan alabilir.

Namazda dikkat edilecek bir diğer husus da şudur: Nasıl vücud geliştirme çalışmalarında kalbi yormamak için fikir dünyasından uzaklaşmak gereklidir. Aynen öyle de ruhu geliştirmek için dünyevî düşünceleri devreden çıkarmak, bütünüyle kalb ve ruh insanı hâline gelmek şarttır. Tabi ki namazın dış şekillerini özenle yerine getirmek ile bu muhteva arasında sıkı bir münasebet vardır.

Namazda dikkat edilecek bir diğer husus da bazılarının namazına bakıp değişik tavır ve uygulamalara gidilmemesidir. Başkaları namazlarında elini, kolunu, başını sallayıp değişik tavırlar içerisine girebilirler. Bu durum kimseyi ilgilendirmemeli, herkes kendi namazını kılmalıdır. Ayrıca bu insanların, namazlarını nasıl eda ederlerse etsinler, Allah’a karşı borçlarını ödemiş olacaklarından şüpheye düşülmemeli, neticesinde insana günah yükleyecek olan suizan kapısı kat’iyen açılmamalıdır. Kaldı ki biz, kimsenin davranışlarına hakem de değiliz.

Bir diğer husus da şudur: İnsanın içinde bulunduğu ruh hâlinin ve etrafında cereyan eden hâdiselerin namazına tesir edeceği muhakkaktır. Fakat o, bütün bunun şuurunda olarak, iradesiyle bu şartları aşmalı ve kalbi kemal noktasına yönlendirmelidir. Feyiz ve berekete en açık olduğu anlarda bile sadece O’nu mülâhazaya almaya çalışmalı. Mesela Allah’la arasına, o anda arş-ı Rahman’a ulaştıracak bir cezbe bile girecek olsa, hemen “Hayır, Rabbim ben bunu istemem, şu namaz kılanlardan birisi gibi olayım, yeter.” diyebilmeli.

Son bir husus da herkesin namazı, içinde bulunduğu mertebe ve dereceye göre farklılık arz eder. Siz, kılmış olduğunuz namazı İmam Rabbânî’ye anlatsanız, belki size gülecektir. Veya İmam Rabbânî kendi namazını İbn Arabî’ye anlatsa o da ona gülecektir. Zira onların her birinin buudları birbirinden farklıdır. Burada önemli olan nokta, namaz konusunda avamca düşüncelere sahip olan kimselere hakiki namazla ilgili mülâhazaların yolunu açmaktır. Bir zerre iken kendini deryaya salıverme ve damla iken derya olma… Bunun ötesinde de, Rabbim lütfederse şu anda mahiyetini dahi bilmediğimiz o mertebelere ulaşmayı yine O’nun rahmetinden bekleyebiliriz.

e. Namaza Konsantre Olma

Abdest suyuyla beraber günahlarının da döküldüğüne inanan bir mü’min, abdestle kazandığı metafizik gerilimi, ezan-ı Muhammedî’yi dinlerken de devam ettirir; hatta daha da artırır. Ezanı müteakiben bir de sünnet namaz kılarak iç içe bir derinliğe ulaşır. Madem sünnet ve nafile namazlar “cebren li’n-noksan”dır; yani farz namazlardaki noksanları tamamlar, eksiği gediği giderir.. ve madem Cenâb-ı Hak nafileleri edaya ekstradan bir yakınlık vaadinde bulunmuş ve, “Kulum bana, kendisine farz kıldığım ibadetlerden daha sevimli bir amelle yaklaşamaz. Farzları eda eden kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Öyle ki nihayet ben onu severim. Ben kulumu sevince de artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” demiştir. [52] İşte o da, bunları düşünerek ve sürpriz bir yakınlık talebini hâliyle seslendirerek sünnet namazı tamamlar. Böylece konsantrasyon adına çok önemli bir adım daha atmış, namazla bütünleşme yolunda son mesafeyi de katetmiş ve farzı kılmaya hazır hâle gelmiş olur.

Böyle dikkatli ve hassas bir kul için namazı bekletme söz konusu değildir: her zaman namazı bekleme esastır. O, namazdan, hatta ezandan evvel abdestini alıp “Tam tekmil hazırım Allahım! Sen bana teveccüh buyurduğun an, nazarlarımın Sana müteveccih olduğunu göreceksin.” duygusuyla gerilmiş olarak “Haydi, şimdi huzuruma çıkabilirsin.” komutunu bekler. Zaten abdest öncesinden başlayıp ezan ve sünnet namaza kadar sürüp giden hazırlıklar silsilesinde insan böyle bir metafizik gerilimi yakalayamamışsa, o işte bir eksiklik var demektir. Fakat öyle olsa da farzdan önce kâmet getiren müezzin, insanı ibadet düşüncesinden alıkoyup mâsivâullaha çeken her şeye son darbeyi indirir ve böylece konsantrasyonunu tamamlayan kul, en derin mülâhazalarla “Allahu ekber” deyip namaza durur.

Meselenin bir diğer yanı da şudur: Asr-ı Saadet’te, yüce dinimiz İslâm’ın emirleri birer semavî sofra gibi ter ü tâze iniyordu. Sahabe efendilerimiz her gün farklı farklı ibadetlerle tanışıyorlardı. Mesela bir gün namazı öğreniyor, ertesi gün ezanı duyuyorlardı. Ezan kulaklarında tın tın edip içlerine bambaşka bir ürperti ve heyecan salınca, namazı da işte o huzurla kılıyorlardı. O dönemin Müslümanları, duyup öğrendikleri her meseleyi böyle orijinal, çok süslü ve pek cazip buluyor; bu göz alıcı güzelliklerin cazibesine kapılıyor ve âdeta büyüleniyorlardı. Onlar, her an gökler ötesinden haber alıyor, her gün yeni bir sürprizle karşılaşıyor ve bir nevi kesintisiz sürprizler kuşağında yaşıyorlardı. Sürekli yeni bir sûre ya da âyet duyuyor, dinliyor; onunla yunuyor, yıkanıyor ve böylece ulvî hislerle donanıyorlardı.

İşte bu semavî ve ilâhî donanımla da Allah’ın huzuruna çıkıyorlardı. Dolayısıyla onlar, metafizik gerilim elde etmek, gereken konsantrasyonu yakalamak ve ibadete hazır hâle gelmek için ziyade bir cehd ve gayrete ihtiyaç duymuyorlardı. Sürekli maiyyet solukladıkları için farkına varmasalar da, gayr-i iradî olarak sürekli öteler düşüncesiyle ve mânevî duygularla dolu bulunuyorlardı. “Şimdi huzura varma zamanı!” dedikleri an bütün hislerini ve latifelerini ibadet üzerine yoğunlaştırabiliyorlardı.

Bize gelince, semanın sağanak sağanak vahiy boşalttığı Asr-ı Saadet’ten uzak bulunduğumuzdan dolayı, o konsantrasyonu ve mânevî donanımı gayr-i iradî olarak elde edemeyiz. Bu itibarla da biz, o asırla aramızda bulunan uzaklığı, cehdimizle, gayretimizle, irademizdeki uyanıklıkla ve kararlılığımızla aşmak zorundayız. Dinin özündeki orijinalliği, iradî olarak mülâhazalarımızı canlandırmamız ve tetiklememiz sayesinde duymaya çalışmalıyız. Sahabe ve selef-i salihîn efendilerimizin yaptığı gibi en ulvî duygularla ve engin mülâhazalarla namaz kılmak istiyorsak, bu konuda da irademizin hakkını vermek mecburiyetindeyiz.

Evet, biz, her zaman temiz duygu ve düşüncelerle dolu olmaya bakmalıyız; namaza yürürken de abdest öncesinden başlamak suretiyle hep bu nezih mülâhazalar istikametinde yol almalıyız. Mesela namaza durmadan önceki son sözlerimizi mutlaka sohbet-i Cânan etrafında örgülemeli; yürekleri şahlandırmaya mâtuf, O’nunla alâkalı bir mevzu hakkında konuşmalıyız. Allah dostlarının namazla alâkalı dile getirdikleri hususları düşünmeli ve böylece, iradî olarak his ve fikirlerimizi namaza kilitlemeliyiz.

Bu zaviyeden, bizim mâsivâdan uzaklaşmamız ve güzelce hazırlanarak namaza yoğunlaşmamız oldukça zor görünüyor. Fakat unutulmamalıdır ki, bir işte ne kadar çok meşakkat bulunursa ve o şey ne kadar zor tahsil edilirse, onda o kadar çok sevap vardır. Bundan dolayı, “Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir.” sözü darb-ı mesel olmuştur. Evet, ne kadar zorlu işlerle meşgul olursak, ne kadar sarp tepelere tırmanırsak, mükâfatımız da o kadar büyük olur. Dolayısıyla güzel hislerle dolma ve ibadetleri tam duyma yolunda, iradî olarak zorluklarına katlanıp tastamam alacağımız bir abdestin mükâfatı da o ölçüde büyük olacaktır.

f. Veda Namazı

İnsan, öyle namaz kılmalı ki herkesin namazı bir diğerine misal olsun ve secde, doyulmaz bir neşveye, dualar, insana bıkkınlık vermeyen bir gıdaya; rukû ayrı bir edaya; kıraat de dane dane canlı kelimeler armonisine dönüşsün.

Muhbir-i Sadık,  إِذَا قُمْتَ فِي صَلَاتِكَ فَصَلِّ صَلَاةَ مُوَدِّعٍ“Namazını veda namazı gibi kıl!”[53] buyuruyor. Size, “Sadece bir vakit namaz kılacak kadar ömrünüz kaldı.” deseler, o namazı nasıl özene-bezene kılarsınız. İşte her namazı böyle kılmalısınız. Evet, “Bu benim son namazım olabilir.” mülâhazasıyla kılınan namaz, veda namazıdır.

Evet namaz, insanın hayatında yapacağı şeylerin en güzelidir ve en güzeli olmalıdır. Hayatın en tatlı hatıraları namazla ilgili bulunmalıdır. Zira miraca namazla çıkılır. Allah’a namazla ulaşılır.. enbiyanın huzuruna namazla varılır.

g. Namazdaki Üç Mertebe

Namazı üç farklı mertebede değerlendirebiliriz:

  1. Mükellefiyet olarak eda edilen namaz: Ülfet alaşımlı ve sadece Cenâbı Hakk’ın emrini yerine getirmiş olmakla sınırlı kalan namazlar bu mertebeye dâhildir. Hiç namaz kılmamaya göre elbette ki bu da bir mertebedir. Ancak böyle namaz sahipleri, namazı terk etme mesuliyetinden kurtulsa da namazdan elde edilebilecek feyizlere tam mazhar olamazlar.
  2. Kötülüklerden koruyan namaz: Namaz, insanları fuhşiyattan ve dinin çirkin gördüğü bütün kötülüklerden korur. Evet, Cenâbı Hak, namaza böyle bir hususiyet vermiştir. Ne var ki namazdan bu ölçüde istifade edebilmek, namazın ruhunu yakalamakla mümkündür. Şuurla eda edilmiş her namaz, sahibini koruyucu bir atmosfer gibi kuşatır ve münkeratın yol bulup ona ulaşmasına mâni olur. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), namazdaki bu hususiyeti, kapısının önünden geçen nehirde her gün beş defa yıkanan insanın kirlerinden temizlenmesi teşbihiyle anlatır.[54]Zaten namazdaki bu hususiyettir ki, sel sel olup üzerimize gelen münkerattan bizleri koruyup muhafaza etmektedir. Aksi hâlde bu kadar çirkinliğe ruhumuzun direnç göstermesi nasıl mümkün olurdu ki!
  3. Miraç buudlu namaz: Her dakikası seneler kazandırabilecek çapta kılınan namaz, miraç televvünlü namazdır. Böyle bir namazı yakalamak çok zordur ve ancak seçkin ruhlara mahsustur ama yine de mümkündür. Madem mümkündür, herkes gayret etmeli ve hiç olmazsa hayatının belli dönemlerinde böyle bir namazı yakalamaya çalışmalıdır.

Burada şu hatırlatmayı yapmakta da fayda var: Namaz her şeyden evvel bir mükellefiyettir; dolayısıyla da istenen seviye ve keyfiyette eda edilemese de mutlaka kılınmalıdır. Seviyeli namaz kılamıyorum diye namazı terk etmek, bir şuur emaresi değil aksine şeytana maskara olmanın ifadesidir; mü’minler bu oyuna gelmemelidir.

Diğer taraftan namazın belli rükünleri ve belli vakitleri vardır. Hiç kimsenin bunlarda keyfî tasarrufta bulunmaya hakkı ve salâhiyeti yoktur. Kendisinde böyle bir hak görenler de kesinlikle sağdan gelen şeytana yenik düşmüş kişilerdir. Dedikleri de söyledikleri de ilmin, bilginin değil, bu yenilginin delili ve işaretidir.

h. Namaz Âşıkları

Evrâd u ezkâr, dua, nafile namaz gibi ibadetler, sürekli olarak ve ısrarla yerine getirilmelidir ki bunlar, zamanla bizde ikinci bir fıtrat hâsıl etsin. Mesela iki rekâtlık bir nafileyi dört rekât kılmaya alışır, bir daha da bırakmazsanız, gün gelip bırakmaya kalktığınızda, “Eyvah, bugün de falso yaptık!” dersiniz. Böyle bir anlayış, insanda zaten mevcut olan birtakım kabiliyetlerin kullanılarak inkişaf etmesi ve insan ruhuna hâkim olmasından kaynaklanır.

Âbidlerin Rehberi Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) namaza göstermiş olduğu alâka, O’nun izini takip edenlerin gönüllerinde de “ibadetlerin özü”ne karşı derin bir iştiyak uyarmıştır. “Namaz benim gerçek göz aydınlığımdır.”[55] diyen, başkalarının, bir kısım şeylere arzu duymasının çok ötesinde namaza karşı arzu duyduğunu her hâliyle ortaya koyan, mübarek ayakları şişene kadar kıyamda duran, bazen bir rekâtta bir kaç cüz okumadan rukûya varmayan, haşyet dolu yüreğinden el değirmeninin ya da kaynayan tencerenin sesi gibi hıçkırıklı ağlama sesi duyulan ve secde ederken Hak karşısındaki saygısından dolayı kıvrım kıvrım kıvranan Resûl-i Ekrem’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), namaz ibadeti üzerinde hassasiyetle durması Ashâb-ı kirâmın da birer namaz âşığı hâline gelmelerine vesile olmuştur.

Öyle ki Fudayl İbn İyâz’ın ifadeleriyle söyleyecek olursak, sahabe efendilerimiz, benizleri atmış, yüzleri sararmış bir şekilde sabahı karşılarlardı. Çünkü gecenin çoğunu namazda geçirirlerdi. Bazen saatlerce kıyamda kalırlar, bazen de uzun müddet secdeye kapanırlardı. Cenâb-ı Hakk’a içlerini dökerken, rüzgârlı bir günde sallanan ağaçlar gibi sallanır; gözlerinden, elbiselerini ve yeri ıslatacak kadar yaş dökerlerdi. Namazın lezzeti onlara bedenî yorgunluklarını unuttururdu da artık o vuslat dakikaları hiç bitmesin isterlerdi. Sabah olunca, yüzlerine yağ sürer, gözlerine sürme çekerler ve halkın içine sanki geceyi hep uykuyla geçirmiş ve iyice dinlenmiş gibi çıkarlardı.

Hz. Ömer (radıyallâhu anh), sinesinden yediği hançerle baygınlık geçirirken kendisine, “Namaz ya emire’l-mü’minin!” dendiği zaman, “İşte kalktım!” deyip zorla doğrulmaya çalışıyor fakat her hareketinde kaybettiği kanla daha bir bitap düşüyordu. Namaz âşığı insanın vuslatı yine namazda oluyor, yüzünü yere koyup Rabbisine yakaracağı anda sinesinden yediği hançerle feryat ediyordu.

Hz. Ali’nin (radıyallâhu anh) hâli ondan farklı değildi; o da namaza giderken sararır solar, kendisine: “Bu ne hâl ya emire’l-mü’minin?” diyenlere de “Emaneti eda etmeye gittiğimi bilmiyor musunuz?” derdi. O da tıpkı Hz. Ömer gibi, namaz yolunda hançerlenmiş ve ruhunu o yolda Allah’a teslim etmiştir.

Huzur-ı ilâhîde bulunmanın mânâsını idrak etmiş ve Kur’ân’ın tadını almış bir sahabînin şu hâli onların namaza karşı iştiyaklarını göstermesi açısından ne kadar müthiştir: Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Zâtü’r-Rikâ gazvesinde Ammâr İbn Yâsir ile Abbâd İbn Bişr’i bir konak mahallinde gece nöbeti için vazifelendirmişti. Hazreti Ammâr’ın istirahati tercih ettiği bir sırada Abbâd İbn Bişr kalkıp namaza durmuştu. O sırada bir müşrik bu iki sahabîyi farketmiş ve hemen üzerlerine ok yağdırmaya başlamıştı. Oklardan iki-üç tanesi Hazreti Abbâd’ın vücuduna isabet ettiği hâlde o, namazını bozmamış, ancak rukû ve secdesini yaptıktan sonra arkadaşını uyandırmıştı. Hazreti Ammâr, sıçrayıp kalkarken bir taraftan kaçan müşriğin ardından bakakalmış diğer yandan da merak ve heyecanla Abbâd İbn Bişr’in vücudundan akan kanı ve isabet eden okları göstererek kendisini neden uyandırmadığını sormuştu. Hazreti Abbâd ise ancak bir namaz âşığının söyleyebileceği şu cevabı vermişti:

“Bir sûre (Kehf) okuyordum, (ayât ü beyyinât o kadar tatlı idi ki) onu bitirmeden namazı bozmak istemedim. Fakat oklar peşpeşe atılınca namazı tamamlayıp seni uyandırdım. Allâh’a yemin ederim ki Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), korunmasını emrettiği bu gediği kaybetme endişesi olmasaydı sûreyi yarıda bırakarak namazı kesmektense ölmeyi tercih ederdim.”[56]

Evet, mü’min, namaza durunca etrafını bütünüyle unutur;

“Öyle bilmezdim ben kendimi
O ben miyim ya ben O mu?
(Gedâî)

anlayışı içinde kendinden geçer ve kendi şahsını tanıyamaz hâle gelir. Zaten bir insanın, bu vazifeyi yapmak üzere Rabb’in huzuruna geldiğinde başka şeyleri düşünmesi mümkün değildir; düşünüyorsa şayet, huzura gelse bile o huzurun hakkını veremiyor demektir. İnsan, ya bütün bütün ağyara sırtını dönüp huzur-u kalble Rabbe müteveccih olur ya da kalbi başka bir vadide, cesedi başka bir vadide dolaşıp durur ve yaptığı şeyin semeresini elde edemez.

İşte namaza duruş da bu muamma içinde mânâsını bulur. Rable başbaşa kalma.. dünya ve mafihayı kalbden çıkarıp atma.. hatta nefsini dahi unutup kendinden geçme.. ve bir kerecik olsun böyle bir namaz kılmaya muvaffak olmaya çalışma.

i. Her Gün Yüzlerce Rekât Namaz

Evet, sahabe efendilerimiz ibadete, özellikle de namaza asla doymazlardı. Onların rahlesine oturmuş Hak erleri de birer namaz kahramanı olarak yetişiyorlardı. Mesela, Atâ İbn Ebî Rebâh (radıyallâhu anh) yaşlandığı, zayıfladığı ve tâkatsiz düştüğü günlerde bile bir rekâtta Bakara sûresinden yüz âyet okuyordu. Namazdaki konsantrasyonu ona bedenindeki yorgunluğu hiç hissettirmiyordu.

Müslim İbn İbrahim, tebe-i tabiînin büyük imamlarından Şu’be İbn Haccac (radıyallâhu anh) hakkında şu ifadeleri kullanıyor: “Ne zaman Şu’be’nin yanına girsem –kerahet vakitleri dışında– onu hep namaz kılarken görürdüm.”[57] Ebû Katan da şu ilavede bulunuyor: “Şu’be’nin rukûda beklediği süreye şahit olsaydınız ‘Herhalde secdeye gitmeyi unuttu.’ derdiniz; onu iki secde arasında otururken izleseydiniz bu defa da ‘Galiba ikinci secdeyi unuttu.’ diye düşünürdünüz.”[58]

İşte bu namaz sevdalılarının yaşadığı zaman diliminde günde yüz rekât nafile namaz kılmak âdeta sıradan bir iş gibiydi. Onlar o kadar çok namaz kılıyorlardı ki, çoğunun ötelere yolculuğu seccadede başlıyordu. Mesela tabiîn neslinden Ebû Ubeyde el-Basrî vefat ettiğinde namazda kıyamdaydı. O dönemde, otuz-kırk sene, yatsının abdestiyle sabah namazını eda eden Vehb İbn Münebbih, Tâvus İbn Keysân, Saîd İbn Müseyyeb ve İmam Âzam gibi Hak dostlarının sayısı hiç de az değildi. Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, otuz sene cemaatle namazı ve hatta ilk tekbiri hiç kaçırmamıştı. Kalbine biraz da olsa dünya düşüncesinin dolduğunu ve namazın hakikatini duyamadığını hissetse o namazı tekrar kılardı. Her gün dört yüz rekât nafile kılmayı âdet edinmişti. Otuz yıl boyunca yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibadetle meşgul olmuştu. Muhadramûn’dan (Allah Rasûlü’nün çağına yetişmesine rağmen O’nu göremeyenlerden) Ebû Osman en-Nehdî de akşam ile yatsı arasında yüz rekât namaz kılardı. Bişr İbn el-Mufaddal ve Bişr İbn Mansur gibi gönül âleminin sultanları da her gün dört-beş yüz rekât nafile kılanlar arasındaydı. Dahası onca dünyevî ve idarî işle meşgul olması gereken Abbasi devletinin seçkin halifelerinden Harun Reşid’in de hilafet süresi dâhil ölene kadar her gün yüz rekât namaz kıldığı nakledilmektedir ki bu, o devirlerde ruhları saran ibadet iştiyakını göstermesi açısından önemli ve güzel bir misaldir.

Aslında tabakat kitaplarına bakılsa bu konuda daha pek çok örnek bulmak mümkün olacak ve selef-i salihîn arasında günde yüzlerce rekât namaz kılanların sayısının hiç de az olmadığı görülecektir.

Bu arada şu hususu da ifade etmeliyim: Dinde zorluk yoktur; İslâm, yüsr (kolaylık) üzere vaz’ edilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhi’s-salâtü vesselam) kendisi ayakları şişinceye kadar namaz kıldığı hâlde ümmetine güçlerinin yettiği kadarını teklif etmiş ve onlara ibadet nev’inden bile olsa altından kalkamayacakları işleri üzerlerine almamaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bu açıdan hem namazı tam duyma hem de çokça namaz kılma meselesi bir seviye ve gönül işidir. Bütün mü’minler, ibadet konusunda hem keyfiyet hem de kemmiyet itibarıyla her zaman daha ileri ufuklara teşvik edilirler ama bu hususta bir zorlama söz konusu değildir.

Nitekim Nur Müellifi, “Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir.”[59] derken dinin özündeki bu kolaylığa işaret etmiş ve objektif olan kaideyi göstermiştir. Yani bütün insanları bağlayan bir hüküm söz konusu olduğunda, en zor şartlar altındaki kimselerin de nazar-ı itibara alınması gerektiği esasına binaen, nâmüsâit şartlara maruz kalan bazı mü’minlerin abdest de dâhil bir saate sıkıştırmak suretiyle de olsa namazlarını mutlaka kılmaları gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca Hazreti Üstad, “Benim namazım nerede.. şu hakikat-i namaz nerede!” Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. ”[60] buyurarak, namaz kılarken onun mânâsını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen avamdan bir insanın bile amel defterine bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Hazreti Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bizim gibi ümmilerin ümidini bütün bütün kırmamak, insanları ye’se düşürmemek ve objektif olanı öne çıkarmak içindir. Evet, Cenâb-ı Hak herkesin namazına bir mükâfat ihsan eder; fakat bizim burada üzerinde durduğumuz husus, namazın hakikati, ruhu ve özüdür.

Bu itibarla bir mü’min hiç olmazsa farz namazlarını mutlaka “ikâme” keyfiyetiyle eda etmelidir. Yani İşarâtü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “Namazda lâzım olan tâdil-i erkân, müdavemet, muhafaza gibi “ikame”nin mânâlarını mürâat etmek…”[61] suretiyle namazın bütün rükün ve esaslarını usûlüne uygun olarak yerine getirmeli, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmalıdır. Günde en az beş defa o tatlı su kaynağına koşmalı, onunla yunup yıkanmalı, hatalarından ve günahlarından arınarak tertemiz bir ruh hâletiyle Mevlâ-yı Müteâl’e yönelmeli ve âdeta her vakitte bir kere daha miraç yapmalıdır.

Kaynak: Miraç Enginlikli İbadet: Namaz / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu