Kürsü

Hamrâü’l-Esed’e Doğru

Tam Medine’ye geldikleri an, Nuaym İbn Mesud -ki o esnada henüz yolunu bulamamış, henüz şikârına okunu atamamış, henüz ışığa, gündüze uyanamamış bir tali’sizdir. Onu tanıyanlar, ona şeytan derlerdi. Evet, öyle bir dehaya sahipti. Uhud’da da bu şeytaniyetini bütün derinlikleriyle kullandı- Allah Resûlü’ne geldi ve: “Ebû Süfyan yeniden kuvvetler tertip etmiş geliyor. Beyhude savaşmayın, teslim olun!”[1] dedi. Ne var ki hiçbir mü’min buna pabuç bırakmadı.

Allah Resûlü, Medine’nin içine henüz girmiş ve yaralı olanlar, yaralarına sargı sarma fırsatı dahi bulamamışlardı ki, Ebû Süfyan’ın ordusuyla dönüp geriye geldiği haberini aldılar. Oysa ki pek çoklarının ölümü bekleniyordu. Çünkü aralarında, yürüyemeyecek derecede yaralı insanlar vardı. Buna rağmen hepsi kalktılar ve Hamrâü’l-Esed’e doğru yola çıktılar. Bu da, Allah Resûlü ve Müslümanlar adına yeniden bir sindirme hareketi olacaktı. Buyuracaktılar ki: “Dün Uhud’da bizimle kim var idiyse yarın yine falan yerde toplansın. Kureyş ordusunu takipe çıkacağız!”[2]

Üzerlerinde örtüler, ölümleri intizar edilen o insanlar, birdenbire mezardan diriliyor gibi hepsi dirildi ve denilen yerde toplanıverdiler. Evet Allah, Resûlü’nün hayatbahş olan mübarek sesi ile ölüler bir kere daha diriliyordu. Yaralıların O’nun sesiyle dirilmesi de bir şey mi! Bûsîrî’nin dediği gibi:

لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ آيَاتُهُ عِظَمًا أَحْيَي اسْمُهُ حِينَ يُدْعَى دَارِسَ الرِّمَمِ

“Eğer getirdiği mucizeler O’nun yüce şahsı kadar büyük olsa idi,/Mübarek adı çürümüş kemikler üzerine okunduğu an, o kemikler bile dirilirdi!”

Artık her yanda, Resûlullah’ın yâd-ı cemili duyuluyordu.. duyuluyor ve dört bir yan velveleyle sarsılıyordu. Sanki İsrafil sûra üflemiş ve herkes mezardan kalkıp koşuyor gibiydi.

Hamrâü'l-Esed'e Doğru 2

Bu hâdise münasebetiyle tarih bize bir tek insanın dahi arkada kaldığından bahsetmiyor. Aralarında kolu kopanlar, bacağını sürüye sürüye yürüyenler vardı ama, geriye kalan yoktu. Hatta, Abdurrahman b. Avf diyor ki: “Öyleleri vardı ki, yürüyemiyordu da sırtımızda taşıyorduk.” Kılıç tutmaya tâkati olmayanlar da vardı.. ve bu ordu gidip hedefine ulaştı.[3]

Haber, hareketin önündeydi ve Kureyş sarsım sarsımdı. Asker, etrafta panik hâsıl etmeyedursun, daha haber ulaşır ulaşmaz Ebû Süfyan kurtuluşu kaçmakta buldu. İslâm ordusu zâhiren hezimet gibi görünen bir durumdan sonra, âdeta zafer nârâlarıyla Hamrâü’l-Esed’e kadar gitti.. Orada bir gün kaldı.. dinlendi ve maddî-mânevî yaraları sarılmış olarak geriye döndü.

Bu son yürüyüşte, hiç kimsenin burnu dahi kanamamıştı. Hâlbuki Ebû Süfyan, sözde bir zafer elde etmiş gibiydi ama, Allah Resûlü’nün, ordusuyla gelmekte olduğunu duyunca paniğe kapılıp geriye dönmüş ve kimsede ümit bırakmamıştı.[4]

Şimdi soruyorum: Uhud’da kim galip, kim mağlup?. Kaçan Kureyşliler mi, kovalayan İslâm ordusu mu..?

İşte, böyle kritik bir anda, mutlak bir mağlubiyeti eşi görülmemiş bir galibiyete çeviren ikinci bir erkân-ı harp göstermek herhâlde mümkün değildir. Ve bu galibiyette, Allah Resûlü’nün inayet buudlu muhteşem fetanetinin mührü ve damgası vardır.

Değerli okur! Belli bir çizgide Bedir ve Uhud’u Allah Resûlü’nün stratejisi adına değerlendirmeye çalıştım. Bir avam insanın, avamca ifadeleriyle, bir erkân-ı harbe düşen vazifeyi anlatma mecburiyetinde kaldığımdan dolayı kulak tırmalayacak, muhakemelerinize takılacak ve ruhen sizi rencide edebilecek ifadeler kullanmış olabilirim. Allah (celle celâluhu) beni affetsin, siz de bağışlayın.

1. Devamlı Değişen Strateji

Şimdi de Allah Resûlü’nün Bedir’deki durumunu ve Uhud’daki başı zafer, sonu zafer, ortadaki sarsıntı ve bu sarsıntılara götüren hususları gayet kısa ve ana başlıklar hâlinde arz etmeye çalışacağım:

Allah Resûlü Bedir’de başka bir strateji, Uhud’da başka bir strateji, Hendek’te başka bir strateji, diğer bulundukları seferlerde de başka başka stratejiler uygulayarak daima düşmanlarını yanıltmış, şaşırtmış ve cephesi hesabına zayiat vermeden (Bütün Saadet Asrında, kendi cephesinde 100 küsur insan şehit ve kurban verildiğini düşünün!) o mübarek devreyi, bahtiyarlık ve mutlulukla kapamış eşi-emsali olmayan bir liderdir. Düşünün ki, hasım koca bir dünyaya karşı, amcasından sarı ırka, ondan siyah ırka kadar ilan-ı harp ettiği hâlde O, bu kadarcık az zayiatla çok önemli işler başarmış ve çağlara imzasını atmıştır.

Evet, Uhud’da ayrı bir strateji, Bedir’de ayrı bir strateji uyguladılar. Uhud da, hususî fedailer seçip önemli sorumluluklar yüklediler.. bir yere okçular yerleştirip düşman taarruzunu önlediler. Ve bizzat, safların arasına girip, safları kendi elleri ile tanzim buyurdular. Teşvikte bulundular.. müsabaka hissini coşturdular. Yani bazı sahabeyi gıptaya sevk edebilecek davranışlara çektiler. Meselâ, Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh), bir kılıç verip şahlandırdılar. Hatta latifdir, Ebû Dücâne’nin (radıyallâhu anh) çalımlı çalımlı, yürüyüşünü görünce buyurdular ki: “Senin bu yürüyüşünden Allah hoşlanmaz.. hoşlanmaz ama, burada düşmana karşı böyle yürünür!”[5] Hatta, bu düşünceden hareketle bazı fukahâ harpte palabıyık bırakmayı, cephede düşmana karşı mehîb görünme bakımından tasvip etmişler.. ve “İnsan cephede, ne kadar çalımlı ve ölümü istihkar ediyor havası içinde görünürse o kadar makbuldür.” demişlerdir.

Allah Resûlü, Bedir’de kullanmadığı bu taktiği Uhud’da kullanmış ve sahabeyi yarışa sevk etmiştir. Elinde gösterdiği kılıca herkes talip olmuş; ama O, bu kılıcı Ebû Dücâne’ye (radıyallâhu anh) vermiştir. Kılıç ona verilince diğer bütün fedailer, birer Ebû Dücâne (radıyallâhu anh) kesilmiş ve onun gibi yiğitlikler göstermişlerdir.

Bedir’de kullanılmayıp da Uhud’da kullanılan bir taktik de, Uhud’da kadınların da bulunmuş olmasıdır. Nesibe’nin (radıyallâhu anhâ) nasıl kahramanca savaştığına az da olsa yukarıda temas etmiştik.

Hz. Fatıma Validemiz (radıyallâhu anhâ), bizzat savaşa iştirak etmiş miydi, bilemiyoruz. Ne var ki, savaşın sonunda, Babasının yüzündeki kanı elleriyle sildiği ve kanı durdurmak için hasır yakıp yaralanan yere bastırdığını muteber kitaplar kaydediyor.[6] Demek ki yaralılara yardım, onların kuvve-i mâneviyelerini takviye ve askerleri teşvik gibi maslahatlar gözetilerek, Allah Resûlü Uhud’a kadınları da götürmüştü.

2. Uhud’daki Muvakkat Mağlubiyetin Sebepleri

Uhud’da, iki zafer tablosu arasında bazı çatlaklıklar olduğu kabul edilmelidir. Buna sebep olarak da şu hususları zikredebiliriz:

Birincisi: Allah Resûlü, daha işin başında dışarıya çıkmayıp, müdafaa harbi yapmak niyetine ve olumlu bir strateji uygulama teklifine karşılık, sahabenin heyecanı, onların emre itaatteki bu inceliği kavramalarına mâni olmasıydı ki; böyle bir hususta onlara düşen mutlak itaatti. Harp esnasında okçular için de aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Bu muhalefet, geçici de olsa böyle bir mağlubiyete vesile sayılabilir.

İkincisi: Dünyaya karşı meyil ve muhabbetleri olmayan.. ve bunu hicret esnasında her şeylerini bırakıp Medine’ye göç etmeleriyle ispat eden bu insanlar, kendi fıtrat ve ruh dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmişlerdi. Ahirete en yakın oldukları o hengâmede, ganimet ve dünya malıyla meşgul olmaları, mukarrabîne göre gaflet sayıldığından, Cenâb-ı Hak da O “akrabu’l-mukarrabîn”in cismanî taraflarını darbelemekle bir nevi cezalandırdı. Ne var ki bu, sahabe seviyesini yakalamış insanlara has bir cezaydı. Evet, bizim gibiler için bazen sevap sayılabilecek durumlar, onlar için günah sayılabilir ve bundan dolayı da muaheze görebilirler. “Hasenât-ı ebrar, seyyiât-ı mukarrabîndir.”

Üçüncüsü: Karşı cephede Halid gibi bir askerî dehanın mevcudiyeti de sarsıntı sebeplerinin mühimlerinden sayılabilir. İleride büyük hizmetler yapacak olan Halid’in yenilmezlik unvanını Cenâb-ı Hak, Uhud’da da korumuş ve muhafaza etmiştir ki, bu da onun hasenât-ı âcilesine bir mükâfat-ı âcile demektir. Çünkü Halid, ileride bu unvanın verdiği cesaret ve sapasağlam moraliyle, hem Bizans’ın hem de Sasaniler’in başına bir balyoz gibi inecekti. Eğer Halid iştirak ettiği bu ilk savaşta mağlup olsaydı, ihtimal o yüksek moralle, İslâm’a altın sayfalar yazdıramazdı.

Dördüncüsü: Bedir’e iştirak edemeyenlerin yana yakıla yaptıkları dualar vardı. Bunlar, hep şehit olmak için Cenâb-ı Hakk’a dua dua yalvarıyorlardı.. ve işte bu dualar, Allah (celle celâluhu) tarafından kabul edilmişti ki, Allah pek çoğunu o köprüden geçirmişti. Uhud’da geçirilen sarsıntı esnasında Enes b. Nadr, gözlerini semaya dikmiş ve panik içinde bulunanları göstererek: “Allahım, bunların yaptıklarından özür diliyorum!” demiş.. sonra da en gür sesiyle: “Allah Resûlü’nün öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz!” sitemleriyle kendini düşman saflarına çalıp vefat ettiğini zannettiği Efendimiz’e kestirmeden kavuşma yollarını araştırıyordu.[7]

Evet, şehit namzetlerinin yaptıkları duaların hemen hepsi kabul olmuştu. Zaten, insan, onu istemiş de ne zaman mahrum kalmıştır ki! İşte aradan onca asır geçtikten sonra Murad Hüdavendigâr Hazretleri: “Allahım, ümmet-i Muhammed’i aziz, beni de şehit eyle!” Sırpsındığı, hem onun duasının hem de şehadetinin şahidi. Müslümanlar zafer kazanır, aziz olurlar. Biraz sonra ölüler arasında dolaşırken “Miloş”un hançeriyle o büyük insan da duasının ikinci şıkkına mazhariyetle şehit olur ve Rabbine kavuşur. Cân-u gönülden yapılan bu duaları Cenâb-ı Hak kabul buyurmaktadır. İşte sahabenin şehit olmak için yaptıkları bunca dua, Uhud’un ortasında kabul olmuş ve bunca insanın şehadeti de zâhiren mağlubiyet gibi görünmüştür.

Beşincisi: Uhud’da savaşanlar, bir büyük zatın dediği gibi, ekseriyetle “hâl”in sahabileri ile istikbalin sahabileriydi. Yani, Uhud’da, bizzat sahabe olanlarla, ileride sahabe olacak olan Amr b. Âslar, İkrimeler, Halid b. Velidler, İbn Hişâmlar savaşıyorlardı. İşte istikbalde İslâm fütuhatının mühim bir rüknü olmaya namzet ve fıtraten mağlubiyete tahammülleri mümkün olmayan bu insanlar, onurları rencide olmadan İslâm’a girsinler diye, Uhud’da geçici bir mağlubiyet yaşanmıştır.[8]

Altıncısı: Uhud’da meydana gelen o sarsıntıda, aynı zamanda bir tevhid dersi vardır. Bedir’deki muvaffakiyet, bazılarında belki sebep buudunu havalandırmış olabilir.. gerçi düşmana karşı aziz ve onurlu olma masum bir duygudur ama, yukarıda da ısrarla arz ettiğimiz gibi, böyle bir duygunun -anlık dahi olsa- onların içinden geçmesi, onların ölçüsünde bir kurbiyeti paylaşanlar için bir seyyie ve bir günah sayılabilir.

Galibiyet ve mağlubiyet, tamamen Allah’ın (celle celâluhu) hükmü altındadır. Bedir’de galip eden O’dur. Eğer O’nun kaza ve hükmü düşünülmeden, fertler kendilerine bir galibiyet isnad ederlerse, bu gizli bir şirk olabilir. Onlar, şirkin en hafifinden de fersah fersah uzaktırlar. Düşünce plânında ve fikir bazında bunu herkes böyle kabul etmekle beraber, müşahhas bir misalle, Cenâb-ı Hak, sahabenin bu hususta hakka’l-yakîn ölçüsünde bir imana ermesini murad etmiş ve Uhud’un ortasında, mutlak bir zaferden sonra Müslümanları geçici de olsa mağlup duruma düşürmüştür. Sonra da hiç beklemedikleri bir anda onlara zafer bahşetmiş ve yine kendi meşîet ve hâkimiyetini hatırlatmıştır.

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْـزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“De ki, ey Allahım, mülk sahibi Sensin. İstediğine verir, istediğinden alırsın. İstediğini azîz ve istediğini zelîl edersin! Hayır, bütünüyle Senin elindedir. Sen her şeye kadirsin.”[9] mealindeki âyet Uhud’da bütünüyle tezahür etmiş ve Müslümanlar bu ilâhî icraatı gözleriyle bizzat görüp, bizzat yaşamışlardı. Belki zâhiren küçük zararları olmuştu ama, iman adına kazanılan bu nur-u tevhid ve onun içinde hissedilen sırr-ı ehadiyet o zararları hiçe indirmiştir.

Elbette, kılıcın da, tabyelenmenin de bir hakkı vardır.. ve bunlar muvaffakiyete götürücü sebeplerdir. Fakat esas olan ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşîetidir. Çünkü her şeye kadir olan sadece O’dur.

Evet, sanki Cenâb-ı Hak, Uhud’daki geçici bozgunun diliyle mü’minlere şöyle demekteydi: Allah’ın (celle celâluhu) gücünü hesaba katmadan hiçbir yere varamazsınız. İşte görüyorsunuz ki, mutlak bir zaferden sonra, insanlar, mağlup da olabiliyor. Öyle ise Allah (celle celâluhu) dilemedikçe zafer elde edilemeyeceği gibi, mağlubiyetten kurtulmak da mümkün değildir.

Esasen her mü’minin, pratikten böyle bir tevhid dersi almaya ne kadar da çok ihtiyacı var. Belki de sahabe, bize verilmek istenen bu büyük dersin temsilcileri oldular.!

Ayrıca, Allah Resûlü’ne muhalefete verilen bu geçici ceza ile mü’minler tam bir teyakkuza geçmiş ve bundan böyle, Efendimiz’e karşı fikir beyan ederlerken dahi kılı kırk yaran bir inceliğe ulaşmışlardı. Onların elde ettiği bu edep de, elbette az bir kazanç değildi…

O gün ve daha sonra, günler Allah’ın (celle celâluhu) kudret elinde evrilip çevrilmektedir.[10] Ancak netice, hemen her zaman inananlar lehinde olagelmiştir ve olagelecektir. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim: وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ “Güzel netice müttakilerindir.”[11] diyerek bu türlü durumlarda bizi hâlin kaoslarından kurtararak geleceğin ferahfeza iklimlerinde dolaştırmaktadır. Nitekim Uhud’da bu durum aynen yaşanmış ve netice, yine mü’minlerin zafer ve galebesiyle noktalanmıştır.

Evet, çeşitli hikmetlere mebnî, küçük bir arıza söz konusu olsa bile, Uhud kat’iyen bir yenilgi değildir. Hayır.! Uhud, çok yönlü, gizli bir zaferdir.

3. Mağlubiyet Psikolojisinin Giderilmesi

Uhud’dan dönen Allah Resûlü, ordusuna yaptırdığı bu son manevra ile de onları eski moral gücüne kavuşturmuş olduğu hâlde Medine’ye avdet etmişti. Artık Müslümanlar eskisinden daha tecrübeli ve Allah Resûlü’nün sözlerindeki inceliği anlamakta daha titizdiler. Ancak harp esnasındaki geçici mağlubiyet, civarda hemen duyulmuş hatta bazı Arap ve Yahudi kabilelerin iştahlarını bile kabartmıştı. Uhud’da rencide olan onurun derhal giderilmesi; ve Müslümaların esas güç ve kuvvetlerinin hissettirilmesi, kaçınılmaz bir zaruretti ve bu işin, gecikmeye de tahammülü yoktu.

Hicrî 4. sene, Allah Resûlü, Mekke müşrikleriyle işbirliği yapan Nadîroğulları üzerine yürüdü. Bu Yahudi kabilesi, Allah Resûlü’ne karşı çok küstahlaşmış ve iki defa da onu öldürme teşebbüsünde bulunmuşlardı. Münafıkların ve Mekke müşriklerinin yardım talebine kanan ve Allah Resûlü’ne harp ilan eden Nadîroğulları, muhkem surların arkasına gizlenmekle her şeyi halledeceklerini zannediyorlardı…

Hâlbuki 15 günlük bir muhasaradan sonra derhal teslim oldular. Teslim oldu ve taşınabilir mallarını yanlarında götürmek şartıyla, yurt ve yuvalarını terk edip başka yerlere göç etmeye razı oldular. Ölümden kurtuldukları için bayram yapıyorlardı. Giderken yaptıkları şenlik, Medine’de misli görülmemiş bir şenlikti. Bu nasıl bir zillet idi ki, yuvalarından ayrılırken üzülme yerine gülüp oynuyorlardı.[12]

[1] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/54, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/50.
[2] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/48-49.
[3] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/49.
[4] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/55, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/51.
[5] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/13; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/15.
[6] Buhârî, megâzî 24; Müslim, cihad 101; Tirmizî, tıb 34.
[7] Buhârî, cihad 12; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/32; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/31-32.
[8] Bediüzzaman, Lem’alar, 7. Lem’a.
[9] Âl-i İmrân sûresi, 3/26.
[10] Bkz.: Âl-i İmrân sûresi, 3/140.
[11] A’râf sûresi, 7/128; Kasas sûresi, 28/83. Az farkla bkz.: Hûd sûresi, 11/49.
[12] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 4/134-136.

Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu