Kürsü

Hammadûn Ümmeti

Ümmet-i Muhammed’in bir isminin de “Hammadûn ümmeti” olduğu ifade ediliyor. Burada şükrün değil de hamdin kullanılmasının hikmetini ve “hammadûn” kelimesinden kastedilen mânâ nedir?

“Hamd”in şükür mânâsına geldiği yerler olsa da bu iki mefhumun birbirinden ayrıldığı noktaların bulunduğu erbabınca bilinen bir husustur. O zaman öncelikle kavramların ıstılahî çerçevesini ortaya koyarak aradaki mânâ farklılıklarını tespit etmeye çalışalım.

Hamd; Allah’ın (celle celâluhu) bize gelip ulaşan ve aynı zamanda bize gelip ulaşabilecek potansiyel nimetlerinin hepsine şükürle mukabele etmenin yanı sıra; bütün iyilik ve güzelliklerin gerçek sahibi, biricik kaynağı ve dolayısıyla hamd edilmeye layık yegâne Zât, O (celle celâluhu) olduğu için vazife, sorumluluk ve kulluğumuzun bir gereği olarak O’na karşı hamd ü senada bulunmak demektir. “Hamd”de, ihsan ve nimetlerin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan O Zât’ın böyle bir hamde şâyeste olmasıdır. Evet hamd, Cenâb-ı Allah’ın ihsan ve lütufları karşısında minnet ve şükranla yerlere yüz sürmenin ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda, acz ü fakrımızı idrak içinde Mutlak Cemal ve Kemal Sahibi Zât karşısında hayret ve hayranlıkla secdeye kapanmak anlamını da ihtiva etmektedir.

Şükür ise, Cenâb-ı Hakk’ın ister doğrudan doğruya, isterse başkalarını vesile kılarak bize bahşettiği duyup tattığımız, tadıp idrak ettiğimiz nimetlere karşı, kalbî, kavlî, fiilî ve hâlî mukabelede bulunmaya denir. Bir başka ifadeyle şükür; O’nun lütuf ve ihsanları karşısında memnuniyet ve minnettarlıkla iki büklüm olma, sevgi ve alâka ile O’na yönelme, dille bunları itiraf edip tavır ve davranışlarla bütün bu mazhariyetlerin gereğini ortaya koyma demektir. Görüldüğü üzere şükür, ihsan edilen nimetlere mukabil yapılan bir teşekkürdür. Hamd ise, “Allah, Allah olduğu için” O’na karşı arz-ı şükran ve senada bulunmak demektir. Dolayısıyla biz, “Allah, Allah olduğu için” O’na karşı hamd vazifesiyle serfirazız. Evet hamd O’nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Başka bir ifadeyle; hamd Allah’a (celle celâluhu) müstahak, bize ise vaciptir.

Şimdi bu tarifleri esas alarak sualinizin birinci kısmına dönecek olursak şunu söyleyebiliriz: Allahu a’lem, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir mânâda şükrü de içine aldığı ve daha geniş ve daha cami’ mânâsı olduğu için “hamd”le ümmetini tavsif etmeyi tercih buyurmuş; buyurmuş ve nazarları hamd makamına çevirerek ümmetine, hammadûndan (durmadan, sürekli hamd edenler) olmayı hedef göstermiştir.

Hamd ve Efendimiz’in (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) İsimleri

Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yüz mübarek isminin arasında daha ziyade dört tanesi meşhur olmuştur. Bunlar; “Ahmed, Mahmud, Muhammed ve Mustafa”dır (sallallâhu aleyhi ve sellem).

Mustafa; saf, dupduru ve katışıksız olmayı ifade eder. Bu mübarek ismin mahiyetinde safvet ve duruluğun, O’nun tabiatının bir derinliği ve bir gereği hâline gelme mânâsı vardır. Çünkü Safiyyullah isminin mazharı Hazreti Âdem’le başlayan safvet sürecinin tabiata mâl olması, tabiatın bir derinliği hâline gelmesi ancak Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) mümkün olmuş, ulaşılabilecek en son noktaya ulaşmıştır. Bu sebeple denilebilir ki safvet meselesi Hazreti Âdem’den Efendimiz’e kadar sanki arına arına, durula durula gelmiş; gelmiş ve Nebiler Serveri’ne (aleyhi ekmelüttehâyâ) ad ve unvan olmuştur.

Efendimiz’in diğer mübarek üç ismi olan “Ahmed”, “Muhammed” ve “Mahmud” kelimeleri ise “hamd” kökünden gelmektedir. Bilindiği gibi ilk iki isim Kur’ân’da zikredilirken, “Mahmud” kelimesi Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almaz.

Ahmed ism-i şerifi, taayyün-ü evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O; varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet,

أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللَّهُ نُورِي

– Allah’ın en evvel var ettiği, benim nurumdur.” (el-Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 1/311-312) beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi O’nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O’nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi’nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed’dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye’dir. Bu sebeple O, Kur’ân’da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselam) tarafından, “Ahmed” ismiyle müjdelenmiştir.

Muhammed nam-ı celili ise yerde gökte herkesin kendisine saygı duyduğu, medh u senada bulunduğu zat mânâsında, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliği, mesaj ve misyonuyla alâkalı ismidir. Başka bir ifadeyle Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) “Muhammed” ismiyle insanlık âlemine nüzulüdür ki, bu bizim adımıza şereflerin en büyüğü, O’nun adına bir tenezzüldür.

Mahmud unvan-ı kerimi ise yerde-gökte övülüp methedilen, sena edilen zât demektir. Bu azim unvan, Peygamber Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almasa da, ezan sonrası okuduğumuz duada geçtiği üzere Sünnet-i Sahiha’yla sâbit bir ism-i mübarektir. Makam-ı Mahmud, mutlak mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu’na has, hamîdiyet ve mahmudiyetin bir araya getirildiği ulvî bir makamdır. Şöyle ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’a karşı yerine getirdiği hamdiyle hâmid, gökte ve yerde övülüp medhedilmesiyle de mahmuddur. Evet O, hamd u şükürle kullukta bulunmuş, kulluk yaptıkça Cenâb-ı Hak tarafından övülmüş, övüldükçe mütemadiyen kulluk yapmış, Allah O’nu medih, O da Allah’a hamd etmiş ve neticede övülme ve övgüye mazhar olma makamına ulaşmıştır.

Görüldüğü üzere Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) meşhur olan bu üç isminin hepsi de hamd kökünden gelmekte, “hamd” masdarı etrafında dönüp durmaktadır. Hiç şüphesiz bu da, Ümmet-i Muhammed için hamdin ne derece önemli olduğunu gösteren dikkat çekici bir husustur.

Kur’ân ve Hamd

Kur’ân’ın ilk sûresi olan Fatiha Sûresi ”

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a hastır.” ayetiyle başlamaktadır. Yani biz daha Kur’ân’ı açar açmaz onu okumaya hamdle başlıyoruz. Sonra Kur’ân’ın yaklaşık olarak rub’u (çeyreği) geliyor, yine hamdle başlayan bir sûre görüyoruz: ”

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ

Hamdolsun gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah’a.” (En’âm Sûresi, 6/1). Burada makro âleme dikkatler çekilerek, sema ve arzdaki nimetler insanın önüne serildikten sonra tekrar mesele hamde bağlanıp: ”

فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun ki böylece, zulmedip duran o gürûhun arkası kesildi.” (En’âm Sûresi, 6/45) buyruluyor.

Yine bir rub’u geçerek Kur’ân’ın ortasına geldiğimizde karşımıza Kehf Sûresi çıkıyor ki bu sûrenin de ”

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا

Hamd O Allah’a mahsustur ki kuluna kitabı indirdi ve onun içine tutarsız hiçbir şey koymadı.” (Kehf Sûresi, 18/1) şeklinde hamdle başladığını görüyoruz.

Bir rub’u daha geçtiğimizde ise yine hamdle başlayan Sebe Sûresi ve onu müteakiben Fatır Sûresi karşımıza çıkıyor. Sebe Sûresi’nde ”

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الآخِرَةِ

Bütün hamdler, güzel övgüler gerçek ilah olan Allah’a mahsustur ki göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. Âhirette de hamdler O’na mahsustur.” (Sebe Sûresi, 34/1) diye ifade edilirken Fatır Sûresi’nde; “

الْحَمْدُ لِلَّهِ فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ جَاعِلِ الْمَلاَئِكَةِ رُسُلاً أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ

Hamd, gökleri ve yeri yaratan ve melaikeyi iki, üç, dört… kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur.” (Fatır Sûresi, 35/1) buyuruluyor.

Fatiha ile başlanıp sonra her bir çeyreğe yerleştirilen bu beş sûre âdeta Kur’ân’ın ruhu gibidir ki, bununla hamdin önemi vurgulanıyor. Ayrıca sûre başında olmasa da, Kur’ân’ın daha pek çok sûresinde hamdin yer aldığını, âdeta Kur’ân’ın her tarafına onun serpiştirildiğini görüyoruz. Sanki bu çok önemli konuda, herhangi bir nisyan olmasın diye hamd sürekli hatırlatılmaktadır. Özellikle Kur’ân’ı sürekli hatmeden bir mü’mini düşündüğümüzde, onun sürekli, hamd ile başlayan, dîbâcesi hamd olan sûrelerle karşılaşacağına ve böylece onda mütemadi bir hamd duygusunun gelişip güçleneceğine hükmedebiliriz. Evet, zannediyorum İlâhî Beyan’ın her tarafında “hamd”in hep bir nabız gibi atması ve devamlı surette onun öneminin vurgulanmasındaki hedef de sinelerimizde “hamd”in yerleşmesini ve onun tabiatımızın bir derinliği hâline gelmesini sağlamaktır.

Hayatın Her Karesinde Hamd ü Şükür

Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) nurlu beyanlarına bakıldığında, hayatın her safhasında bizim hamd ü şükür ameliyesine çağrıldığımızı görürüz. Mesela, ”

مَنْ لَمْ يَشْكُرِ الْقَلِيلَ لَمْ يَشْكُرِ الْكَثِيرَ وَمَنْ لَمْ يَشْكُرِ النَّاسَ لَمْ يَشْكُرِ اللَّهَ

Aza şükretmeyen çoğa da şükretmez. Halka teşekkürde bulunmayan Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr 35; Ebu Dâvud, Edeb 12; Ahmed b. Hanbel 6/278, 375) hadis-i şerifini bu açıdan mülâhazaya alabiliriz. Bu ve benzeri beyanlardan teşekkür etmeye kendimizi alıştırmamız istendiği anlaşılmaktadır. Bundan dolayı yapılan en küçük bir iyilik karşısında dahi ihmal etmeksizin teşekkürde bulunmamız gerekir. Mesela bir bardak çay ikram edildi hemen teşekkür etmeliyiz. Veya bir tebessümle karşılaştık, “Kardeşim! Allah razı olsun, şu an böyle bir inşiraha ihtiyacım vardı.” deyip yine teşekkürlerimizi sunmalıyız. Böylece en küçük bir centilmenlik karşısında dahi teşekkürde bulunarak onu tabitamıza mâl etmeliyiz.

Elbette ki bütün nimetlerin hakiki sahibi Allah’tır (celle celâluhu). Ancak o nimetin bize ulaşmasında vesile kıldığı tablacıyı da unutmamalıyız. Böyle bir teşekkür onun hakkıdır. Evet, teşekkürü, bir yönüyle yediğimiz içtiğimiz, tabiî ve beşerî olarak yerine getirdiğimiz fiiller türünden hayatımıza tatbik edebilirsek, o zaman teşekkür mevzûunda hiç kusur etmez ve etrafımıza sürekli teşekkürler yağdırır dururuz. Teşekküre bu ölçüde kendini alıştırmış bir insan da, Mün’im-i Hakikî’den gelen nimetler karşısında elbette körler-sağırlar gibi davranmaz, lütuf ve ihsanları çok ciddî bir heyecanla karşılar; karşılar ve Allah’a şâyeste, Mün’im-i Hakikî’ye yakışır bir mukabelede bulunmaya çalışır. Onun hayaliyle yaşar, o ufku yakalayabilmek için her fırsatı değerlendirir ve sürekli minnet ve şükran hisleriyle dolup dolup boşalır. Hatta kalb ve zihnine hutûr eden güzel tahayyül ve tasavvurların bile teşekkür isteyeceği mülâhazasıyla hareket eder, hayatını hamd ve şükür ekseninde örgüler.

Hamd Sancağı

Peygamber Efendimiz (aleyhisselatü vesselam) bir hadis-i şeriflerinde; “Ben, Hazreti Âdem evladının efendisiyim, bunda fahr yok. Kıyamet günü elimde ‘Hamd Sancağı’ bulunacak, bu da bir fahr değildir. O gün gerek Hazreti Âdem, gerek diğer bütün Peygamberler benim sancağımın altına sığınacaklardır.” (Tirmizî, Menakıb, 1) buyurarak Livau’l-hamd’in kendisine verileceğini ifade etmiştir. Livau’l-hamd’e; hamd bayrağı, hamd sancağı denilebileceği gibi, hamd alemi de denilebilir. Çünkü alem, bir alamet ve emâre demektir ki, bayrak ve sancaktan daha öte bir mânâ ifade eder.

Dünyada Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed’in (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) rehberliğinde olan ümmet-i Muhammed, hayatlarını hamdle geçirdiklerinden dolayı, ahirette de Livau’l-hamd’le şerefyâb olacaklardır. Çünkü insan hangi yolda yürürse, varacağı istikamet de ona göre bir yer olacaktır. Bundan dolayı hep hamd etrafında dönüp duran, hamd güzergâhında yürüyen, sürekli hamd gören, hamd konuşan, hamd soluklayan, hamdle oturup kalkan kimselerin varacakları yer de Livau’l-hamd’dir.

Biz her ezan sonunda gökler ötesi sadaya, bu ilahî çağrıya bir yönüyle hem cevab-ı savap veriyor, hem de Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtü vesselam) Makam-ı Mahmud’un verilmesini: ”

اَللّهُمَّ رَبَّ هذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلاَةِ الْقَائِمَةِ آتِ سَيِّدَنَا مُحَمَّدًا الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ

– Ey bu kâmil davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allahım! Efendimiz Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “vesîle”yi (en büyük kurbet makamı), Cennet’e ve ötesine ulaşmayı lütfet ve O’nu, kendisine vaadettiğin Makam-ı Mahmud’a ulaştır.” duasıyla bir kez daha dile getiriyoruz

Livau’l-hamd, Makam-ı Mahmud makamıdır. Ömrünü hep hamdle geçiren, hayatını Allah’a hamd ü sena etmekle yoğuran, kavlî, fiilî ve halî sürekli hamdle oturup hamdle kalkan insanlar orada da Makam-ı Mahmud’un etrafında toplanacaklardır. Livau’l-hamd orada nasıl tecelli edecek, ne şekilde bir teveccüh-ü ilâhînin unvanı ve vesilesi olacak bunu şu an kestirebilmemiz mümkün değildir. İşte beşer tasavvurunu aşkın, keyfiyeti meçhul böyle bir ilahî teveccüh her ne ise, ümmet-i Hammadûn, hamd vesilesiyle o ilahi teveccühden istifade edebilecektir.

Hammadûn Ümmeti

Kur’ân-ı Kerim hamde bu kadar önem veriyor, Peygamber Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselam) nam-ı celili “hamd” kökünden geliyor, ahirette buluşma noktası ve varacağımız yer olarak hamd otağı gösteriliyor ve bütün bunlarla birlikte ümmet de, “Ümmet-i Hammadûn” (Hilyetü’l-Evliya, 5/386; Hasaisü’l-Kübra, 1/20) olarak tavsif buyuruluyor. Ancak zannediyorum bu beyan-ı nebevîyi hem bir müjde ama aynı zamanda hem de bir gaye-i hayal, bir hedef olarak okuyup anlamamız gerekiyor. Şöyle ki, bilindiği üzere “hammad” kipi mübalağa sigasıdır. Yani şuur ve derinliğine inmeden, ara sıra “hamd”i hatırlayan ve sadece lafzî olarak “el-hamdülillah” deyip geçen kimseler için bu siga kullanılmaz. Hammadûn ümmeti öyle hamde kilitlenmiş insanlardır ki, Efendimiz’in (aleyhisselatü vesselam) dualarında da geçtiği üzere onlar yatıp kalkarken hep “el-hamdülillah” der, oturur kalkar Allah’a hamd eder, hamdle nefes alır verir ve ömürlerini derin bir şuur ve idrak içinde hamd atkısı üzerinde örgülerler. İşte bu seviyedeki bir hamdin ümmetin bütün fertlerinde bulunduğunu söyleyemiz; ancak umumî mânâda bu ümmetin hammadûn potansiyeli taşıdığı müjdesini de mezkûr beyan-ı nebevîden istihrac edebiliriz.

O zaman bize düşen bilkuvve mazhar bulunduğumuz hamd duygu ve düşüncesini hayatımıza taşıma ve hammadûn ufkunu yakalama gayreti içinde olmaktır. Hani bir âyet-i kerimede; ”

وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ

– Zinhar Müslüman olarak ölmenin dışında başka türlü ölmeyin!” (Âl-i İmran Sûresi, 3/102) buyuruluyor. Müslüman olarak ölmek bizim elimizde olmadığı halde “Müslüman olarak ölün!” ifadesi, hiç şüphesiz düşünüp akledenler için önemli birçok mânâ ve mesajı muhtevidir. İşte bu mânâ ve mesajlardan birisi de şudur: Ey iman edenler! Eğer siz Müslümanca yaşıyor, vahyin işaret buyurduğu istikamette hayatınızı örgülüyor, bu uğurda “Aman ya Rabbi ayaklarımızı kaydırma!” endişesiyle tir tir titriyor, her gün en az kırk defa “Allahım! Vaad ettiğin doğru yoldan bizi ayırma!” diyerek yalvarıp yakarıyor ve hâsılı o yola ait hususiyetler her neyi gerektiriyorsa ona riayet ediyorsanız Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmeti, inayet ve lütfuyla Müslüman olarak ölürsünüz. Bu açıdan zikredilen âyet-i kerimede sonucun zikredilmesi suretiyle sebebin hatırlatılıp nazara verildiğini müşâhede etmekteyiz.

İşte “hammadûn ümmeti” beyanına da böyle bir perspektiften bakabiliriz. Yani biz, bu dünyada, bize ulaşan-ulaşmayan bütün nimetleri ruh ve vicdanımızda duymaya çalışır, onlar karşısında iki büklüm olur, “hamd”le gözümüzü açar kapar, hamdle nefes alır verir ve sürekli artan bir hamd ü şükran duygusuyla hayatımızı dolu dolu geçirirsek, ötede de Makam-ı Mahmud Sahibi’nin (aleyhisselatü vesselam) vesayetinde, Hamd Sancağı’nın gölgesi altında “hammadûn ümmeti”nin bir ferdi olarak tali’imize tebessümler yağdırırız. Rabbim hepimizi bu müjde ve mazhariyete erenlerden eylesin! Âmîn!

. Kategori Kalb İbresi M.Fethullah Gülen

Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı