Kürsü

Erkân-ı Harp Peygamberi

Belki bir süre Allah O’na, maddî cihad kapılarını kapalı tutmuştu. İşin tabiatı icabı veya her şeyin bir vakt-i merhûnu olması hesabıyla uzun seneler bu hep böyle devam etmişti. Neden sonra onlara Allah (celle celâluhu) meşru mücadele, muharebe ve kuvvet kullanma kapıları açmış ve: “Sen de artık hakkını, hukukunu müdafaa edebilirsin.”[1] demişti.

Bu arîz ve amîk bahse girmeden evvel, bir kısım kimselerin zihinlerinde, bazı istifhamlara esas teşkil edebilecek, bir iki hususu basitleştirip arz etmek istiyorum:

Efendimiz’in fetanetinden, fetanetin sevkü’l-ceyş buudundan bahis açmadan evvel, O’nun ne zaman ve hangi dönemde cihada memur edildiğinin üzerinde durulmasında yarar var. Bir taraftan umumî mânâda cihadın anlaşılması, diğer taraftan da, maddî cihadın başlama tarihinin bilinmesi çok önemlidir. Din düşmanları cihadın mânâsını çarpıtarak, vefasız dostlar da zaman ve mevsimleri birbirine karıştırarak sürekli zihin bulandırıyorlar; her iki cepheye de bazı şeylerin doğru anlatılmasının lâzım geldiğine inanıyorum.

Efendimiz, bütün hayatı boyunca, İslâm’ın getirdiği prensiplerden kıl kadar dahi inhiraf etmemiştir. Zaten O’nun bütün hayatı, İslâm’ın pratiğe dökülme ameliyesinden başka bir şey değildir. Bu durum, cihad ve harp mevzuunda da, diğer sahalarda da böyledir.

a. Müdafaa

Evvelâ; İslâm bir millet veya ferdin, kendi varlığını tehdit eden, onu yok etmeye, öldürmeye çalışan mukabil güce karşı, nefis müdafaasını, karşı koymayı meşru kılar hatta bazı durumlarda onu emreder. Biri sizin varlığınızı, malınızı, canınızı, dininizi, ırzınızı tehdit ediyorsa, onunla göğüs göğüse gelir, bu işin kavgasını verir ve kendisiyle hesaplaşırsınız. Meselâ, diyelim ki: Hasım bir ülke, kendisiyle sizin aranızdaki hudutları deldi ve içeriye girdi, ne yaparsınız? Ülkenizdeki bazı kimseleri yılan-çıyan hâline getirip üzerinize saldırtsa ne düşünürsünüz? Bir yerde soydaşlarınız gadre uğratıldığı zaman nasıl davranırsınız? Herhâlde bu sorulara “Hiç!” deyip geçemezsiniz!

Erkân-ı Harp Peygamberi 2

İşte, bu noktadan hareketle, Allah Resûlü tam 14 asır evvel kuvvet kullanmayı da bir disiplin olarak kabul etmiş ve Müslümanın, Müslümanca yaşayabilmesi için, hikmetin yanında kuvvetin, irşadın yanında caydırıcı gücün bulunması zaruretine de parmak basmış ve onurlu, haysiyetli yaşama yollarını göstermiştir. Evet, kuvvetli olacak, kuvveti hakkın emrine verecek.. sözünüzü dinletecek ve kesilmesi gerekli olan sesleri keseceksiniz ki, yeryüzünde, dünya muvazenesinin temsilcisi olabilesiniz.

b. Zulmü Durdurmak

Saniyen; dünyada mazlumlar, mağdurlar vardır. Bugün biz, bunları himayemize almakla veya politika platformunda bazı başarılarla meseleyi halledebileceğimizi düşünüyoruz.. bir ölçüde bu mâkul de olabilir. Evet, soydaşlarımıza, dindaşlarımıza bağrımızı açıyor ve civanmertliğimizle bir kısım problemleri çözmeye çalışıyoruz; ama bununla, bilmem ki, problemin kaçta kaçını hallediyoruz? Yanı başımızda bir buçuk-iki milyon gadre uğrayan insan ki, mesanesinin ucundan bir parçacık derinin kesilmesine müsaade edilmeyen.. ismi değiştirilen, Müslümanca merasimlerine müdahale edilen.. evet işte bu bir buçuk milyonun yarım milyonuna bağrımızı açsak bile, bir milyonu orada inleyip duracaktır.

Bir küçük devlete karşı, çok küçük bir problemi halledemeyince, bizi yakından alâkadar eden bunca dünya meselesinin altından nasıl kalkabileceğiz ki? Öyle ise, dünyada öyle bir devlet olmalı ki, kaşını çattığı veya az öfkelendiği zaman başkaları hizaya gelmeli ve hadlerini bilmelidirler. İşte böyle büyük bir caydırıcı gücü sürekli elde tutmak, mazlumun, mağdurun imdadına koşmak ve ihkâk-ı hak etmek için mutlak lâzımdır. Bu da, o büyük güç ve aktivitenin yer yer bizzat gösterilmesiyle kolaylaşacak ve mümkün olacaktır. Ve geçmişte de öyle olmuştur.

Biz, dünya muvazenesinde bize düşen vazifeyi temsil ettiğimiz günlerde, Batılılar zulmen Hindistan’ı işgale yeltendiğinde: “Donanmayı Hümâyûn, şimdi Hind Denizine açılıyor.” dediğimizde, tıpkı çapulcular gibi hemen kaçıyorlardı. Evet, o dönemde, dünya muvazenesinde bu kadar ağırlığımız vardı. Vardı.. ve Fransa’dan Hindistan’a kadar koskocaman bir dünyada, o müthiş hakemlik konumumuzla mazlumlar, mağdurlar bize koşuyor ve hak istirdadını, ihkâk-ı hakkı bizim kapımızda arıyorlardı.

Evet, İslâm’da, mazlumun, mağdurun, mahkûmun sahipsiz ve garibin imdadına koşmak için harp, meşru kılınmıştır. Zaten mü’minler imdada koşmazlarsa başka kim koşacak? Allah (celle celâluhu) bizi yeryüzünde ihkâk-ı hakla vazifelendirmiştir. O noktayı tutmayı varlığımızın gayesi bilmeli ve elde etmeye çalışmalıyız. Yoksa zulümler devam edecektir.

c. İrşad Hürriyeti

Salisen; İslâm’da harp ve cihad, hak ve hakikati, doğruluk ve istikameti neşretme hürriyeti engelleniyorsa, o hürriyeti muhafaza etmek ve sağlama almak için yapılır. Dikkat ediniz; hak ve hakikati neşretmek için muharebe yapılmaz! Hak ve hakikati neşretme hürriyeti engelleniyorsa onun için muharebe yapılır.

Dünyanın dört bir yanında, sizin irfana açık erleriniz, varsa mürşitleriniz, harekete geçecek ve herkese İslâm mesajını ulaştıracaksınız. Şayet bunu, başkaları engellerse, o zaman da engelleri ortadan kaldırmaya çalışacaksınız. Çünkü onların böyle bir davranışları, insanların hür iradeleriyle Cennet’e gitmelerine mânidir. Siz düşünce hürriyetini korumak ve muhafaza etmek için çalışacak ve sertliklerin, karşı koymaların bertaraf edildiği ölçüde dininizi neşredeceksiniz. Bunu yaparken de -İsterseniz bunu dördüncü bir esas da sayabilirsiniz.- insanlık şeref ve haysiyetini rencide etmeyecek, çoluk çocuğa dokunmayacak, kadınlara ilişmeyecek, mâbedlere çekilen ve kendisini ibadet ü taate veren insanlara zarar vermeyecek.. harp etmeyenlerle de harp etmeyeceksiniz.

Günümüzde henüz bu noktanın ne kadar gerisinde olduğumuz malum-u âlemdir. Bilmem ki, meskun sahalarda NBC kullananların hâlini “gerisinde olma” sözü ifade edebilir mi? Zannetmiyorum. Evet, daha dün denecek kadar yakın bir tarihte, Hiroşima ve Nagasaki’de, 80 bin insanı birdenbire bir atom fırtınası önüne kattı götürüverdi.. arkada 80 binlerce de alîl hasta ve sakat bıraktı. Hem de bunu medenî bir dünya yaptı!

Şimdi bir de bize bakın! Her halife ve tabiî başta Allah Resûlü olmak üzere etrafa asker gönderirken: “Yaşlılara, kadınlara, çocuklara, kendisini ibadet ü taate vermiş ruhbanlara ve mâbedlere ilişmeyiniz.! Ağaçları yakmayınız.! Hayvanlara dokunmayınız.! Ve servetleri heder etmeyiniz.”[2] diye emirler veriyorlardı. Bombaların canavarca kullanılışlarını onaylayan kimselerin, bilmem ki bu disiplinlere riayet etmesi mümkün mü?

Şimdi, muvazenede, inanmış insanların bulunmamasının nasıl bir boşluk meydana getirdiğini bir kere daha müşâhede edin; sonra ister ağlayın ister inleyin! Keşke süper güçlerin birinin yerine biz olabilseydik! Herhâlde o zaman, bunca zulüm ve işkence olmazdı…

Şimdi size soruyorum: Sadece bu netice için dahi olsa cihad yapmak gerekmez mi? Evet, bunlar için yola da çıkılır, cihad da yapılır ki; Allah Resûlü de bundan dolayı hep o yolda idi.

Bu arîz ve amîk mevzuu, cihad konusunu müstakillen işlediğimiz bir kitapçıkta[3] tahlil etmiştik.. ona havale edip geçiyorum.

Efendimiz, Mekke döneminde kat’iyen maddî mukabele ve maddî mücadelede bulunmamıştı. Etrafını alan insanlara hep sükûnet, temkin ve sabır tavsiye buyurdu. Bu dönemde sadece Kur’ân’ın elmas düsturlarını kullandı. 14 sene, sinelere girip, gönülleri fethetmeye çalıştı. Evet, Efendimiz, o kömürü elmas, taşı toprağı altın yapan mübarek sözleri ile tam 13 sene, “Dövene elsiz, sövene dilsiz ve İslâm yolunda gönülsüz gerek.” dedi. Kandan irinden deryaları geçmeye çalıştı. Gözünün önünde insanlar öldürülüyor, dövülüyor, tartaklanıyor, O, kendi büyük sıkıntılarıyla beraber bunları da sinesine çekiyordu. Meselâ; Âl-i Yâsir mezbahada kesilir gibi kesilip biçilirken yanlarından geçiyor, sadece صَبْراً يَاآلَ يَاسِرٍ فَاِنَّ مَوْعِدَكُمُ الْجَنَّةُ “Ey Âl-i Yâsir, sabır! Neticede varacağınız yer Cen­net’tir.”[4] diyebiliyordu.

O, bu kadar sabırlı ve kararlıydı ama, kâfir bir türlü hıncını alamıyordu.. ve ondan sonra da yapmayı plânladığı şeyler vardı: Mü’minleri bütün bütün Mekke’den uzaklaştıracak ve göçe zorlayacaklardı. Evet, doğup büyüdükleri, aziz ve şerif olarak yaşadıkları, rahat ve huzur içinde hayatlarını sürdürdükleri yuvalarından, çocuklarından koparılıp başka yerlere hicret ettirileceklerdi ve nihayet bütün Müslümanlar hicret etmeye başladı. Hz. Ömer’e kadar ilkler bütünüyle hicret ediyordu. Hz. Ömer (radıyallâhu anh) de göç ediyordu. Ama bu, öyle acı bir göç idi ki yanında hanımı da yoktu, çocukları da; tek başınaydı bu çileli yolculukta.[5] Zira ancak, bu şekilde hicrete fırsat bulabilmişti. Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) göç ederken -fedakârlığa bakın ki- yanında her zaman “Anamız” deyip şerefle yâd edeceğimiz Âişe Validemiz (radıyallâhu anhâ) yoktu. Oysa ki o, henüz 7-8 yaşında bir çocuktu, pekâlâ neredeydi? Bilmiyoruz; zira göç ancak bu şekilde gerçekleşebiliyordu ve başka şekilde gitmelerine de imkân yoktu.

Evet, yurt, yuva terk ediliyor ve herkes göçe zorlanıyordu. Bir gün Utbe b. Rebîa, Abbas b. Abdülmuttalip ve Ebû Cehil, İbn Cahş’ın binasının damına çıkmış, evin bu boş ve harap hâlini görünce, Utbe’nin gözleri dolmuş, Ebû Cehil ise şöyle demişti: “Senin yeğenin getirdi bütün bunları başımıza!”[6]

Hayır; bunları O yapmamıştı; zalimler, gaddarlar, hazımsızlar, onları doğup büyüdükleri yerlerden uzaklaştırıyor ve onların hayvanlarına bile zulmediyorlardı. Kâfirin gözyaşları kendi zulmünün üzerine akıyordu.

Müslümanlar 500 km’lik bir yolu zâdsız, zahîresiz ve çölün sıcağında katetme mecburiyetinde idiler: O devirde böyle bir yolu katetmek bir ay sürerdi. Bir ay, sırtlarındaki elbiselerle çölde yatıp kalkacaklardı.. haydi elbise ne ise.. ne yiyip ne içecekleri belli değildi. Medine’ye hicret ettikten sonra da hep onuruyla yaşamış bu insanlar, âdeta Medine’nin “Ensar” dediğimiz topluluğuna sığınacaklardı.

Bakın azab üstüne azaba! Ne var ki o kudsîler topluluğu, hepsine hem de seslerini çıkarmadan katlanacaklardı. Niçin? Söz Sultanı onlara diyor ki: “Sesinizi çıkarmayın, sabredin zira neticede varacağınız yer Cennet’tir.”

Efendimiz, Allah’ın (celle celâluhu) emirleriyle hareket ediyor ve hissiliğin zerresine dahi yer vermiyordu ama, gel gör ki karşı tarafın hıncı bir türlü yatışmıyordu. Evet, Müslümanları yurtlarından, yuvalarından ettikten ve o kadar insanı boğazladıktan, tehcire tâbi tuttuktan sonra dahi, bir türlü hınçlarını alamamışlardı. Bir gün aralarında daha vahşice bir karara vardılar: “Onların mallarına, mülklerine el koyalım ve tarlalarını aramızda taksim edelim.”[7]

O kadar ki 8-9 sene sonra Allah Resûlü Mekke-i Müker­reme’ye hem de muzaffer olarak teşrif buyurduğunda Hz. Üsame soruyor: “Yâ Resûlallah, hangi hanede ikamet buyuracaksınız?” O, gözleri dolu dolu şöyle cevap veriyor: “Akîl bize ev mi bıraktı ki, gidip orada oturalım!”[8] Yani, Allah Resûlü’nün doğup büyüdüğü bugün kütüphane olarak kullanılan o mübarek evinin bir köşesinde ârâm buyuracağı bir yer bırakılmamıştı. Akîl, neden sonra gözünü İslâmiyet’e açacak olan, Ebû Talib’in büyük oğlu.. o güne kadar Allah Resûlü’yle mücadele etmiş bir insan.. sonra da gelip Allah Resûlü’nün vârisi gibi O’nun malının üstüne oturmuş vefaya kapalı bir ruh. Herkesin malı taksim ediliyordu.

Evet, Mekke’de İbn Übey münafığı, bunu değerlendirecek ve bir gün bin vaveylayla Medine’nin içinde bağırıp diyecektir ki: “Müslümanlar, siz burada oturuyorsunuz ama, menkul-gayrimenkul mallarınız taksim ediliyor.. pazarda, piyasada peyleniyor. Bir gün ne orada, ne de burada hiçbir mâmelekiniz kalmayacak.”

Bu da ayrı bir zulümdü. Hatta bu zulüm içinde şunu görmek mümkün (Mevsimi gelince onu Allah Resûlü’nün seriyelerinin hikmetlerine dikkat çekeceğim noktada dikkatinizi istirham edeceğim). Bir gün bütün bunlar yetmiyor gibi Müslümanların mallarını taşıyan kervan Şam’a giderken, Me­di­ne’nin kenarından geçiyor ve âdeta, “Bakın da yüreğiniz erisin!” diyorlardı… Bu arada Müslümanların deve ve koyunlarını da önlerine katıp götürmeyi ihmal etmiyorlardı.

İşte küfür çapulçuluğu ve işte ettikleri. Aslında günümüzde yapılanlar da bunlardan farklı değil. Mehmet Âkif: “Tarihe tekerrürden ibaret diyorlar, ibret alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi!” diyor. Ve işte yine zulüm zulüm üstüne.. mü’min gadre uğruyor, mü’mine destek olan zulme uğruyor, yurdundan, yuvasından ve hayat hakkından mahrum ediliyor.. varlığına ve bekâsına imkân tanınmıyor…

Şimdi müsaade ederseniz bir kere daha sorayım: Siz olsaydınız ne yapardınız? Düşünün ki binlerce sahabi aynı hisle meşbu, aynı şeylerle mecruh bulunuyordu. Hep yaralanmış ve her gün kalbinden ayrı bir hançer yemiş ve sürekli inim inim yaşamışlardı. Eğer onların bu ızdıraplarına karşı sema daha da “mehil” deseydi, inkisara düşerlerdi. Onun için rahmet ihtizaza geldi ve konuştu.. yani, Allah’ın (celle celâluhu) beyanı imdatlarına yetişti.

أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللّٰهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ * الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ بِغَيْرِ حَقٍّ إِلاَّ أَنْ يَقُولُوا رَبُّنَا اللّٰهُ

“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin de, karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. Onlar haksız yere ve ‘Rabbimiz Allah’tır.’ dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardı.” (Hac sûresi, 22/39-40)

Evet, zulmün muzaafını yapmış ve onları yaşama hakkından mahrum etmişlerdi. Şimdi de kendilerine karşı hep baskı uygulanan, her fırsatta hırpalanan ve öldürülmek istenen o insanlara hesaplaşma izni veriliyordu.. evet hüküm menatlandırılarak, “Rabbimiz Allah, dediklerinden dolayı, haksız olarak yurtlarından, yuvalarından çıkarıldılar”.. yani binbir mahrumiyete maruz bırakıldılar. Zevceleri, çocukları geride kaldı.. geride kalanlar da zincire vuruldu. Pek çok insan, hayatlarının 7-8 senesini orada zincir içinde geçirdiler.

İşte bu mazlumların, mağdurların, mahkûmların, kimsesizlerin hakkını korumak için bu kadar ızdırap görmüş, bu kadar sinesinden hançer yemiş Müslümanlara, hesaplaşmak üzere izin veriliyordu. Aynı zamanda bu emirle Efendimiz, cihada memur ediliyordu.

İnsafsız bir kısım kefere ve fecerenin tarif ettiği gibi, Müslümanlık bir kılıç ve kan dini değildi. Vâkıa Efendimiz kılıç kullandı.. ve O’nun böyle gönderileceği, daha O gelmeden, geçmiş peygamberler tarafından haber verilmişti: Hz. Mesih İncil’de, O’nu anlatırken şöyle der: “O’nun elinde sopası, kılıcı vardır.”[9] İcabında hak edenlerle yaka paça olacak ve savaşacaktır. Ondan evvel bir başka peygamber de: “Kudsîlerin bayrakları önlerindedir.” diyordu.[10] Zira onlar dünyanın dört bir yanında o bayrağı dalgalandıracak, altına toplanacak, hak ve hakikatin mücadelesini vereceklerdi. Evet, sizin bayrağınıza kadar temadi eden o mübarek ruh, o mukaddes mânâ onların elinde, o devirde dünyanın dört bir yanında bayraklaşacaktı. Bu şartlar altında Allah Resûlü, cihada memur ediliyor ve hasımlarıyla da bu şartlar altında hesaplaşıyordu.

Âdeta O, muannit muasırlarına: “Düşünce ve fikir hürriyetini engelleyemezsiniz; insanlığa giden yolları tıkayamazsınız!” diyordu. Bin bir vahşet ve dalâletler tablosu olan Fransız ihtilal‑i kebîrini, hürriyete açılmış bir kapı diye hâlâ alkışlarız. Hâlbuki içinde bin bir vahşet kol gezmiş ve her gün giyotinle binlerce insanın kellesi alınmıştır. Ve ihtilal, âdeta kendi kendini yiyip bitirmiştir. Öyleki, bir gün, Danton’u astıran Robes Piyer, Danton’a sorar: “Son arzun nedir?” Danton’un cevabı: “Bir arzum yok, nasıl olsa sepette kellelerimiz bir araya gelecek!” der.

Ve, işte hürriyet kapılarını açan ihtilalin içyüzü ve işte kol gezen vahşet.! Kesmedikleri insan kalmadı. Evvelâ kral ve taraftarlarını, sonra da başkalarını…

Oysaki, tam 14 asır evvel, Allah Resûlü’nün karanlıkları yırtan o aydınlık ve ışıktan eliyle zulüm ve istibdat bertaraf ediliyor, hürriyet de getirilip insanlığın önüne seriliyordu. Mazluma, mağdura yardım edeceksiniz! Onlar orada inlerken, siz burada oturup o iniltileri ney gibi dinleyemezsiniz! Bu tıkanıklığı kuvvet sökecekse, hakkaniyet duyguları içinde onu da kullanacaksınız! Fakat biz, bugün bunu yapamıyoruz. Allah Resûlü, yapma imkânı elde ettiği zaman oturdu ve hesaplaştı. Bununla beraber öyle mâkul, öyle mantıkî hesaplaşmalar oldu ki, Allah Resûlü döneminde İslâmî cephede ölen insanların sayısı, sadece 100 küsurdu. Dikkat ediyor musunuz, sadece İkinci Cihan Harbinde, iki vahşet birbiriyle boğuşurken 40 milyonu aşkın insan ölmüştü. Rusya’da gayri insanî bâtıl bir sistemin oturması için bir çırpıda yüz küsur milyon insan öldürülmüştü. Onların kanları üzerinde âdeta gemiler yürütüldü, enkazlarından binalar yapıldı ve bu binaya da “yeni sistem” denmek istendi ki, bu sistemin adı komünizm idi.

“Yamyamları geçmişti beşer yırtıcılıkta!
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi.”

Batsın yerin dibine beşerî heveslere dayanan sistemler! Zaten batıyor ve batacak… Fıtrî olmayan, tabiî olmayan, hakka dayanmayan, içinde hak düşüncesine neşv ü nema hakkı vermeyen bütün sistemler batacak.

Evet, 10 senelik Allah Resûlü döneminde, dünya kadar hakikatleri gerçekleştirmek için karşı tarafla yaka paça olunuyor ve İslâmî cepheden -Diğer cepheyi bilmiyorum.- sadece 100 küsur insan vefat ediyor. Hâlbuki, yukarıda da söylediğimiz gibi İkinci Dünya Savaşında öldürülen insanların sayısı 40 milyonu aşkındı. Bu rakam içinde, yaralanan, sakat kalan ve sonra ölenler yoktur.

Saadet Asrı, insanlık duygusunun, düşüncesinin, insana saygı ve hürmetin geliştirildiği bir dönemdir ve günümüzde hümanizma bu noktaya henüz ulaşamamıştır. Ulaşması da mümkün değildir. Çünkü bu çığırı açan Hz. Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). O’nun dünyasında mü’min harp eder. Harp eder ama, hiçbir zaman sulh esintileri kesilmez ve insanî değerler tezyife uğramaz. Boş yere insan öldürülmez, ülkeler işgal edilmez ve başka milletler sömürülmez.

d. İslâm’da Sulh Esastır

Büyük çoğunluğu itibarıyla Batı, ne dün ne de bugün bu ilâhî değerleri tanımadı. Ülkeleri istila etti. O ülkenin yeraltı-yerüstü servetlerine el koydu, insanları köleleştirdi ve müstemlekeler kurdu. Bunlar için harp etti, bunlar için kan döktü ve Balkan Harbi’nin, Birinci Cihan Harbi’nin, İkinci Cihan Harbi’nin, Körfez işgalinin, Somali çıkartmasının arkasında hep bunlar vardır.

İslâm’da harp ise, yüce bir dava uğruna, fikir hürriyeti, düşünce hürriyeti adına, insanlığa giden yolları açma uğrunda yapılmıştır. Bununla beraber gerektiğinde sulha gitmeyi de ihmal etmemişlerdir. Çünkü sulh esas, harp ise tâlidir.

وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

“Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a güven. O şüphesiz işitir, bilir.” (Enfâl sûresi, 8/61)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَآفَّةً وَلاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ

“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin, şeytana ayak uydurmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara sûresi, 2/208)

Evet, işte bu ve benzeri âyetler, Müslümanları sulh ve barışa davet etmiş, onlara harp hâlinde dahi itidal ve istikameti göstermiştir. Onun dışındaki sistemler ise, harpleri canavarlık üstüne canavarlık, sulhları da harpten farklı olmamıştır. Adları, ne olursa olsun bu sistemler insanlığı idlâl adına ortaya attığı sistem kılıklı kargaşa düzeninden, şeytan nizamından başka bir şey değildir. O şeytan, bunları allar-pullar ve taraftarlarını aldatır. Çünkü o, insanın apaçık bir düşmanıdır. Bunu sizi kendi özünüzden, mânânızdan, tarih şuurunuzdan, tarih felsefenizden uzaklaştırmak için de yapabilir. Evet, harp ederken dahi sulh.. bazen mü’minler de mü’minlerle savaşabilirler, yine sulh, yine sulh!

وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى اْلأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللّٰهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ

“Eğer mü’minlerden iki topluluk birbiriyle savaşırsa, aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldırganlarla, Allah’ın emrine dönecekleri âna kadar savaşınız; eğer hizaya gelirlerse, aralarını adaletle bulunuz, âdil davranınız. Şüphesiz Allah âdil davrananları sever.” (Hucurât sûresi, 49/9)

İki cemaat birbiriyle yaka paça olur.. olur da vatan, millet parçalanma durumuna gelir ve iç kargaşa başlarsa, işte o zaman, vuruşanlar mü’min de olsa, İslâm vahdeti için onların yakasından tutulup hesabı sorulmalı ve ne pahasına olursa olsun, vatan ve milletin bölünmezliği temin edilmelidir.

Bunu Kur’ân anlatıyor.. anlatıyor ama, acaba biz ne yapıyoruz? Yakın geçmişimiz itibarıyla, durumumuzun çok da iç açıcı olduğu söylenemez. “Yeis mânii her kemaldir.” Ona düşen bir daha belini doğrultamaz.. ve bir bataklıktır, ona takılan mutlaka boğulur ama, bunca esbab-ı iftirak karşısında herkesin ümitvar olması da bir hayli zor.

Evet, mü’minler, yeryüzünde Allah’ın şahitleri, milletlerarası muvazenenin denge unsuru ve umumî âhengin de garantisidirler. Bu itibarla da, hak ve adalet istikametinde her şeye ve herkese müdahale edebilme mevkiindedirler. Kendi ülkelerinde veya başka bir devlette, işler, bütün bütün şirazeden çıkmışsa; yani müdahale edilecek kerteye gelmişse, müdahaleye de gücümüz yetiyorsa, orada yeniden âhengi temin edip huzuru sağlamak bizim vazifemizdir. Bir kere de müdahale ve muharebeye karar verdi mi, artık hedef netleşip istikamet de belirlenmiştir. Allah’a tevekkül edip doğru bildiğin yolda yürüyeceksin. Zaten, Cenâb-ı Hak da Uhud’un o hazin sonu münasebetiyle فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ diyerek bunu emretmiyor mu? Yani: “Bir kere de karar verdin mi, artık Allah’a tevekkül et!” (Âl-i İmrân sûresi, 3/159)

Evet, şartlar ve hâdiseler sizi maddî cihada çekerse, yani siz dininizi neşrederken, neşretme hürriyeti engellenir.. veya yeryüzünde mazlumların, mağdurların, mahkûmların iniltilerini durduracak kimse olmazsa.. yahut siz hakkı neşretmek isterken birileri buna karşı güç kullanırsa.. ya da sizin vatan ve toprağınıza tecavüz ve hayatınızı tehdit ederlerse, işte o zaman, meydana çıkıp onlarla yaka-paça olma zamanı gelmiştir.

  • İyi Hazırlanma

Meydana çıkılacağı zaman da, o duruma göre en uygun şekilde hazırlanmak bir vecibedir. Ve tabiî en başta da moral gücü bakımından hazırlanmak gelir. Askerlik ilminin mütehassısları, harpte moralin ne demek olduğunu çok iyi bilirler.. bilir ve hassasiyetle üzerinde dururlar. Morale, dâyelik ve kaynaklık yapacak olan da, hiç şüphesiz imandır. İmanı olmayan bir insanın muharebe meydanında ciddî bir performans göstermesi düşünülemez.

a. Moral Gücü

Ve işte, mü’minin moral gücünü takviye edip onu ruh ve fizikî yönüyle muharebeye hazır hâle getirmeyi hedefleyen nurefşân birkaç beyan:

فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ الَّذِينَ يَشْرُونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا بِاْلاٰخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِلْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَيُقْتَلْ أَوْ يَغْلِبْ فَسَوْفَ نُؤْتِيهِ أَجْراً عَظِيماً

“O hâlde, dünya hayatı yerine ahireti iştira edip alanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir ecir vereceğiz.” (Nisâ sûresi, 4/74)

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ حَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَلَى الْقِتَالِ إِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ صَابِرُونَ يَغْلِبُوا مِئَتَيْنِ وَإِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ مِئَةٌ يَغْلِبُوا أَلْفاً مِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لاَ يَفْقَهُونَ

 “Ey Nebi! Mü’minleri savaşa teşvik et! Sizin sabırlı yirmi kişiniz onlardan iki yüz kişiye galebe çalar. Sizin yüz kişiniz inkâr edenlerden bin kişiyi yener, çünkü onlar, aklı ermeyen bir güruhtur.” (Enfâl sûresi, 8/65)

كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً بِإِذْنِ اللّٰهِ

“Nice az topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çoklara galebe çalmıştır.” (Bakara sûresi, 2/249)

وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ اْلأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Gevşemeyin, tasalanmayın, siz üstünsünüz, eğer mü’min iseniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/139)

وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ

“Akıbet ve netice Allah’tan korkanlarındır.” (A’raf sûresi, 7/128)

Ve bu âyetlerden süzülen sarsılmaz bir prensip:

اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ “Hak daima galiptir. Ona galebe çalınamaz.”[11]

Mü’min mücadele ederken bu duygu, bu düşünce ile kanatlıdır.. ve surları aşılamayan bir iman kal’asına tahassun etmiştir.

İşte Efendimiz, ordular hazırlarken evvelâ asker ve leventlerine bu iman, bu itminan, bu güven ve bu morali veriyordu.

İşte bu leventlerdi ki, karşı tarafın ölümden kaçtığı kadar ölümü kovalıyor, her yerde onu arıyor.. hatta onu Cennet kapısını açan bir sırlı anahtar biliyor ve “Acaba nerede şehadet kanıyla abdest alacağım.. alacağım da, Rabbime kavuşacağım!” diyor ve muharebe meydanlarında âdeta şehadet rüyaları görüyorlardı.

İşte her levendin gönül ve vicdanı bu duyguların buhurdanlığı gibi kaynıyordu. Şimdi hiç, ölümü böylesine tahkir edenlerin önünde durulur mu? Zaten düşman da bunu yapıyor ve onları görünce tabana kuvvet kaçıyordu.

b. Caydırıcı Güç Olma

İkinci önemli husus ise, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın, kendi ümmetini devletler arası muvazenede, en yüksek ve caydırıcı bir güç hâline getirme azmiydi. Zira siz kendi güç ve kuvvetinizi bu hâle getirmezseniz, başkaları saçınızla-sakalınızla oynar, tavır ve davranışlarıyla sizinle alay eder.. sizi hesaba katmadan size rağmen, sizin dışınızda kararlar alır ve sizi de, bu kararları tatbik etme mecburiyetinde bırakır.

Bunun önemli bir sebebi sizin, süper güçler karşısında ve devletler muvazenesinde ağırlığınızın olmamasıdır. Hâlbuki, Allah (celle celâluhu) şöyle buyurmaktadır: وَلَنْ يَجْعَلَ اللّٰهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, kat’iyen kâfirlerin mü’minler üzerinde sulta kurmalarına yol vermez.” (Nisâ sûresi, 4/141) Yani yol yoktur ki, kâfir mü’minden üstün olsun, mü’minin üstünde olsun. Bir hıristiyan, bir yahudi veya bir hıristiyan ve yahudi topluluğu, bir putperest topluluğu, bir ateist ve komünist topluluğu, bir kapitalist topluluğu asla Müslümanlara hâkim olmamalıdırlar.. gerçek Müslümanlara zaten olamamışlardır. Zira Allah (celle celâluhu) buna kat’iyen razı değildir. Sanki, Cenâb-ı Hak: “Ben onlara bu kapıları kapadım.” demektedir.

Mü’min, başkasının baskısı altında yaşayamaz, Allah’tan (celle celâluhu) başkasına dayanarak sarmaşık gibi hayat sürdüremez. Zaten mü’mine, başkasının payandasıyla ayakta durmak yakışmaz. Mü’min, zulüm kedilerinin elinde bir fare hâline getirilemez.

Evet, ferden olsun, topluluk ve milletler hâlinde olsun, mü’minler, üstün hususiyetleri olan kimselerdir.. ve onlar hep üstte kalmalıdırlar. İşte Resûlullah, ümmetine bu hedefi göstermiş ve: “Sizin için yükselmenin sınırı yoktur, tutacağınız zirve de işte budur.” demiştir. Yeryüzünde bu ölçüde gücü elinizde tutmadığınız zaman sizi ezerler. Ebû Dâvûd ve Ahmed b. Hanbel’in naklettiği hadisin ifadesiyle: “Başınıza üşüşür, ağzınızdaki lokmayı alır ve sizin sofranıza iştirak ederler.”[12]

Yani, sofraya üşüşüyor gibi, Allah’ın (celle celâluhu) size bahşettiği nimetlere üşüşürler.

İsterseniz günümüz itibarıyla, “Kerkük’teki, Dağıstan’daki, Suriye’deki, Libya’daki, Mısır’daki petrol ve başka cevherlere konmak için dört bir yandan üzerinize üşüşürler.” diyebilirsiniz.

Devlet-i Âliye oraları gül gibi idare ediyordu. Kimsenin burnu kanamıyordu. O türlü idare ancak göklerde olabilirdi. Ama elinizdeki nimetlere göz diken ve sofranıza üşüşen, kefere ve fecere, ağzınızdan size ait lokmayı aldı ve sizin sofranızı kendi aralarında paylaştılar. O kadar ki, bir dönemde onlardan biri, herhangi bir yerde bir okul açınca, “Ne olur ne olmaz, çıkarlarımız adına biz de orada bir okul açmalıyız.” diye bir başka devletin de iştihası kabarırdı. Şarkta bilmem nerede hatta en küçük bir vilayette dahi üç tane ayrı ayrı devlete ait yabancı dilde tedrisat yapan okul.. ve Türkiye’de, üç yüzün üstünde böyle kültür emperyalizminin keşif kolları.. böyle değilse, bunlar Türkiye’de ne arıyorlardı? Biz kendi kendimizi yetiştirecek idrake, dirayete, kiyasete sahip değil miydik? Ve, neydi acaba, sürekli kan damarlarımızın içinde virüsler gibi dolaşmalarının gerçek sebebi, idaremizle içli-dışlı olmaları ve eğitim seferberlikleri…

Herhâlde bu kadar içli-dışlı olmak istemeleri bizi candan sevdikleri için değildi! Hayır, onlar, bizim ruh dünyamızı kemirmek ve törpülemek için gelmişlerdi!. ve çok defa da bunda başarılı oldular. Balkan Harbinde gelip üzerimize çullandılar.. Cihan Harbinde başımıza gaile oldular.. İkinci Cihan Harbini aleyhimizde değerlendirmek istediler.. ama Allah (celle celâluhu) korudu, kolladı ve derken bu milleti bugünlere kadar getirdi.

Evet, niçindir bu başa gelenler? Hz. Muhammed Mus­tafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterdiği hedefin milletçe yakalanması için gerekli olan performans gösterilmediği için! Cenâb-ı Hak, tenbih sadedinde şöyle buyuruyor: وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın…” (Enfâl sûresi, 8/60)

İlk Müslümanlar bunu çok iyi anladılar. Mevlâna Şiblî, Hz. Ömer’in (radıyallâhu anh) hayatını tahlil ederken: “Dört bir cephede hasımlarla hesaplaşılırken, onca at ve onca devenin harbe iştirak etmesine karşılık, harbe iştirak etmeyen atlar da vardı.” der. Meselâ Medine civarında bir çiftlik vardı ki, hiç harbe iştirak etmeyen asil Arap atlarından tam 4 bin tane, Suriye civarında da aynı şekilde 4 bin at besleniyor ve yedekte tutuluyordu.. evet, bunlar harbe iştirak etmiyor, ne olur ne olmaz diye ihtiyatta bulunduruluyordu.[13]

O gün, Allah’ın (celle celâluhu) verdiği imkânlarla ve o imkânlar ölçüsünde işte böyle bir hazırlık vardı. Aslında, âyette geçen “ribat”tan, böyle hazırlıklı ve ihtiyatlı olma mânâsını anlamak da mümkündür. Çünkü ribat, daha has bir mânâ ile, ister insan, ister hayvan, bazı elemanların bir yere adanması, bağlanması, tahsis edilmesi demektir.

İşte Kur’ân bize, böyle bir hedef gösteriyor ve âdeta şöyle diyor: Din, dil, şeref, namus, haysiyet, vatan ve bütün mukaddesatınızı, onlara kem gözle bakmak isteyen düşmanlarınıza karşı koruyun, kollayın ve bu işi gerçekleştirebileceğiniz gücü hazır bulundurmakta kusur etmeyiniz!. Düşmana fırsat, imkân vermeyiniz!. Vermeyiniz ki alaya alınan ve başkalarının elinde oyuncak hâline gelen bir millet olma durumuna düşmeyesiniz!.

c. Gerektiğinde Kılıca Başvurma

Kur’ân, yeryüzü muvazenesi adına, hikmeti kuvvetle payandaladığı gibi, icabında Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) de harp emriyle gelmiş bir nebidir. Tevrat ve İncil O’nun hakkında: صَاحِبُ الْقَضِيبِ “Elinde silahı olan.”[14] der.. evet O, hakkı neşreder, ancak, hak ve hakikatin neşrine engel olunursa kılıcı da kullanır. O, aynı zamanda kılıç peygamberidir.

O, kılıç peygamberi olduğu içindir ki, Allah (celle celâluhu) O’na, Kur’ân’ın diliyle harp teknik ve stratejisini talim buyurmuştur. Bir âyet O’na şöyle demektedir:

إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ

“Şüphesiz Allah, Kendi uğrunda, kenetlenmiş bir duvar gibi, saf hâlinde savaşanları sever.” (Saf sûresi, 61/4)

Birbiriyle kaynaşmış, bütünleşmiş böyle bir saf tertibi, düşmanın yarıp geçmesine karşı en metanetli bir siper.. ve o güne göre en mükemmel bir sıralanış şeklidir. Evet, fertler birbirine bu denli kenetlenmelidir ki, birlik ve beraberlikleri, düşmana ayrı bir korku kaynağı olabilsin!. İşte Efendimiz, bu şekildeki harp tekniğini bizzat Cenâb-ı Hak’tan öğrenmiş ve birçok muharebede bu tekniği kullanmış ve başarıya ulaşmıştır.

Bu husus üzerinde Kur’ân ve Sünnet, o kadar hassasiyetle durur ki, bu mevzuda her gevşeklik gösteren mutlaka hırpalanır. Evet, eğer bize cephede düşmanlarla hesaplaşma görünüyorsa gevşeklik olmamalıdır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى اْلأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ اْلاٰخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي اْلاٰخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ

“Ey iman edenler! Size ne oldu ki, ‘Allah yolunda savaşa çıkın.’ dendiği zaman olduğunuz yere kakılıp kaldınız? Ahireti bırakıp dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının geçimi ahirete göre pek az bir şeydir.”

إِلاَّ تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلاَ تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللّٰهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“Çıkmazsanız, Allah size can yakıcı azapla azap eder ve yerinize başka bir millet getirir. O’na bir şey de yapamazsınız. Allah her şeye kadirdir.”

إِلاَّ تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللّٰهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللّٰهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Eğer O’na (Muhammed’e) yardım etmezseniz, bilin ki, inkâr edenler O’nu Mekke’den çıkardıklarında, mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah O’na yardım etmişti. Arkadaşına (Ebû Bekir’e) ‘Üzülme, Allah bizimledir.’ diyordu. Allah da O’na güven vermiş, görmediğiniz ordularla O’nu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştı. Ancak Allah’ın sözü yücedir. Allah Azîzdir, Hakîmdir.” (Tevbe sûresi, 9/38-40)

Evet, nasıl ki, siz yardım etmediğiniz bir zamanda, Allah (celle celâluhu), Nebisini bırakmamış ve bütün şerir güçlerin karşısında O’na yardımda bulunmuştu.. öyle de sadakat ve samimiyetiniz ölçüsünde size de yardım edecektir.

Allah Resûlü, Kur’ân’ın ışığı altında sürekli cemaatine bu yolu gösteriyordu ki, böyle bir cemaatin altta kalması, ezilmesi düşünülemezdi, nitekim kalmadı ve ezilmedi de. Öyle ise, yeryüzündeki muvazene garantörlüğü adına, Müslümanlar, her zaman hazırlıklı, tetikte, gerektiğinde ve çağrı vuku bulduğunda mutlaka cephede olmalıdırlar. Aksi davranış günahtır; tevbe ve istiğfar ister… İşte saadet çağındaki misali:

وَعَلَى الثَّلاَثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتَّى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ اْلأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لاَ مَلْجَأَ مِنَ اللّٰهِ إِلاَّ إِلَيْهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيْهِمْ لِيَتُوبُوا إِنَّ اللّٰهَ هُوَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini, habire ha sıkıştırıp, Allah’tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, o tevbeleri geri bırakılmış üç kişinin tevbesini de kabul etti. Allah, tevbe etmeleri için onlara teveccüh buyurmuştu. Çünkü o, tevbeleri kabul eden ve merhametli olandır.” (Tevbe sûresi, 9/118)

İtaat Şuuru

İtaat çok önemlidir. Ondan daha önemli olanı da, bedevi bir toplum içinde o itaat şuurunu geliştirmektir. Evet, o cahilî toplumda kimse kimseyi dinlemez ve kimse kimseyi kabullenemezdi. Ama O, deneye deneye onları öyle bir itaate alıştırdı ki, bir gün on sekiz yaşındaki bir çocuğu, içinde Ebû Bekirlerin Ömerlerin, Osmanların, Alilerin ve daha nicelerinin bulunduğu bir ordunun başına kumandan tayin ettiğinde, bir iki sesin dışında kimse sesini çıkarmamıştı…[15]

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا لَقِيتُمْ فِئَةً فَاثْبُتُوا وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثِيراً لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ وَأَطِيعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا إِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

“Ey iman edenler! Bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın; başarıya ulaşabilmeniz için Allah’ı çok anın. Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz. Sabredin; doğrusu Allah sabredenlerle baraberdir.” (Enfâl sûresi, 8/45-46)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللّٰهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي اْلأَمْرِ مِنْكُمْ

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara da itaat edin!.” (Nisâ sûresi, 4/59)

Sahabe arasında itaat öylesine gelişmişti ki, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), halife olmasına rağmen, Hz. Ömer’i (radıyallâhu anh) vezir olarak yanına almak için, genç serdar Üsame’nin yanına sokularak ona şöyle demişti: “Ey Allah’ın Peygamberi’nin tayin ettiği kumandan, serdar-ı a’zam! Müsaade edersen Ömer’i yanıma alıp devlet işlerinde çalış­tırmak istiyorum.”[16]

Halife izin alıyordu. Niçin? Çünkü Allah Resûlü onu kumandan tayin etmişti.. artık ona itaat edilirdi.. hem de ölesiye. Allah Resûlü, hayatı boyunca itaat üzerinde durdu.. ve söz dinlememeyi, kargaşaya, anarşiye açılan bir kapı kabul etti. Ve hiç kimseye nasip olmayacak şekilde bunda muvaffak da oldu.. öyle ki bir gün, Abdullah b. Hüzafetü’s-Sehmî’nin ordusunda, komutanın: “Kendinizi ateşe atın!” direktifi duyulunca, kendini ateşe atmaya teşebbüs edenler oldu. Oysaki bu bir intihardı. Neyse ki bunlardan bazıları:

“Allah Resûlü bize böyle bir emirde bulunmadı. Çünkü bu intihardır, dolayısıyla Cehennem’e girmektir. Oysa ki, biz ateşten kurtulmak için yani Cehennem’e girmeyelim diye dine girdik. Bunu bir Resûlullah’a soralım.. soralım ki, emre bu hususta da itaat edecek miyiz?”[17]

Evet, itaat bu denli derinleşti. Üstten emir geleceği âna kadar, kılıç darbeleri başına inip kalkıyor ve sen kütükte doğranan et gibi doğranıyorsun ama, gözünü kırpmıyorsun; zira komutandan henüz geriye çekilme emri gelmemiştir. Aksi hâlde herkes kendi kafasına göre hareket ederse birlik ve beraberlik bozulur; baş ayak, ayak da baş olur, diyor Kur’ân-ı Kerim mealen:

“Nizâa düşmeyiniz, cedelleşmeyiniz; yoksa işiniz fiyasko ile neticelenir, kuvvetiniz dağılır gider, siz de ayaklar altında pâyimâl olursunuz.” (Enfâl sûresi, 8/46)

  • Asker Nebi ve Farklı Taktikler

Allah Resûlü iyi bir asker olarak daima değişik taktikler uygulamıştı. Bir defasında uyguladığı taktiği, âdeta bir başka defa uygulamıyordu. Onun için, hasımları, O’nun karşısında daimî bir şaşkınlık yaşıyorlardı. Günümüzde çok kullanılan, fakat o zamanlarda fazla bilinmeyen “kerr u ferr” ki, hücum etme, saldırma, geriye çekilme, düşmana beklenmedik baskınlar yapma.. Kureyş’in kafasını allak-bullak etmişti.

Allah Resûlü, Bedir’de düşmanlarını böyle karşılamıştı. Doğrusu, müşrikler neyle karşılaşacaklarını bilmediklerinden daha işin başında şaşkına dönmüşlerdi. Hem de, tam tekmil ordularıyla, atlarıyla, develeriyle, malzemeleriyle hazır bulunmalarına rağmen. Müslümanlarınsa, bizim tespitimize göre o gün sadece iki veya üç tane atları vardır. Ve herkese bir mızrak ve birkaç ok ya düşüyor veya düşmüyordu. Zira onlar, farklı bir mülâhaza ile Bedir’e kadar gelmişlerdi. Bununla beraber düşman, strateji adına o güne kadar yapageldiği şeylerin hiçbirinin tatbik edilmediğini görünce paniğe kapıldı.. ve artık, takdir çizgisinde esbap onları adım adım kovalıyor ve Allah’a eş-ortak koşulmanın tokatları olup suratlarına iniyordu.

Ve, yine bir taktik.. Cephede cemaatle namaz kılıyor, düşmana karşı bir fütursuzluk sergiliyor ve etrafa güven dağıtıyordu. Karşı taraf bunu bir fırsat olarak değerlendirmeyi düşünebilirdi. Ancak durum hiç de onların umdukları gibi değildi. Çünkü Cenâb-ı Hak, cephede kılınacak namazı Habîbi’ne şöyle talim etmişti:

وَإِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلاَةَ فَلْتَقُمْ طَآئِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرَى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ

“Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da yanlarına alsınlar…

Sen namaza durduğun zaman arkanda bir kısım cemaat seninle namaza dursun. Bir diğer cemaat karşı tarafta pusuya yatsın, mevzilensin, onlar bir rekât kıldıktan sonra, onlar mevzilensin, bu defa da ilk mevzilenenler gelip namaza dursun.” (Nisâ sûresi, 4/102)

Düşman onları uzaktan gözetliyor; kılıçları, kalkanları, okdanlıkları yanlarında öyle namaz kılıyorlar. Tam hücum etmeyi düşündükleri zaman bir de bakıyorlar ki, namazın içinde bile strateji. Mevzidekiler namaza, namazdakiler mevziye gidip geliyor… [18]

Allah Resûlü, Rabbinin emriyle namaz içinde dahi taarruz, müdafaa ve düşmanın içine korku salma plânları yapıyor.

a. Kitmânîlik: Sezdirmeden Hareket Etme

Hitler, askerlik mesleği adına: “Sezilmeme sırrını ben keşfettim.” dedi. Oysaki eskilerin ifade ettiği şekliyle, “Kitmânîlik” Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından ortaya atıldı ve insanlık O’nun sayesinde kitmânîliği tanıdı. Ne taarruz ne de müdafaada O’nun hedef ve stratejisini kimsenin bilmesi mümkün değildi. Yolun bir bölümünü katetmeden evvel, şuraya buraya gidiyorum demezdi.[19] Mekke’ye bir konak mesafe kalıncaya kadar, ne müşriklerin ne de kendi ordusunun net olarak hedeften haberi yoktu. On bin yerde, tam on bin tane ateş yakınca, Kureyş’in içini bir korku sardı. Ne var ki, artık çare yoktu. O kadar burunlarının dibine sokulmuşlardı ki bir şey yapmaları mümkün değildi.[20]

b. Haber Ağları

Bu arada, o güne kadar duyulup bilinmedik öyle bir haber ağı kurmuştu ki haberler merkeze ânında ulaşıyor.. ve vakti vaktine değerlendiriliyordu. Allah Resûlü’ne ait haberlerin düşmana ulaştığına dair tarih hiçbir şey kaydetmiyor. Hâtıb b. Ebî Beltea bir aralık, küçük bir yanlışlık yapıp, O’nun Mekke’ye doğru hareketini, Mekkelilere haber vermek istemişti ama, ulakla yolda yakalanmıştı. Tabiî ona da bir şey dememişlerdi.. hem meseleyi hallettikten sonra, niye desin ki! O zaafını ifade etmiş, belli bir boşluğunu konuşmuştu.. gerçi bu zat, Bedir’de bulunmuştu ama belli bir boşluğu vardı.. o da muvakkaten o boşluğa takılmıştı… Boşluğu olmayan Zât ise (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu bağışlamıştı.[21]

Evet, Allah Resûlü kendi hesabına bir haber ağı kurmuş­tu ama, O’na ait sırları elde edecek haber ağlarına fırsat ve mal­ze­me vermemişti. O’nda öyle bir kitmânîlik vardı. “Sezil­me­me”ye dair kim ne söylerse söylesin, 14 asır evvel her şeyi, O’na talim eden Zât, bunu da O’na talim etmiş ve insanlık, gerçek kitmânîliği Hz. Muhammed Mustafa’yla (sallallâhu a­ley­hi ve sellem) tanımıştır.

Bir devenin bütün hızıyla koşup 48 saatte ulaşabileceği bir noktaya, Efendimiz, çok daha az bir zaman zarfında haber ulaştırabiliyordu. Düşünün ki, Efendimiz, Medine’de duruyor, orduları ise, ta Suriye önlerinde savaşıyorlardı. Bu uzak mesafeyi katetmek için, durmadan gidilirse 10 gün gerekiyordu. Ama, bu 10 günlük mesafeye Efendimiz’in habercileri 8 günde haber ulaştırabiliyorlardı.

İşte böyle müthiş ve baş döndürücü bir haber ağı kurmuştu. Niye olmasın ki Allah (celle celâluhu), O’na yol gösteriyordu, O da hep Allah’ın (celle celâluhu) gösterdiği yolda yürüyordu. İlk ulak, bir konak mesafelik bir yere kadar gidiyor ve orada istirahata çekiliyordu. Haberi ikinci ulak alıyor ve bir konak ilerde duran üçüncü ulağa haberi ulaştırıyordu. Üçüncü ulak dördüncüye, o da beşinciye, derken haber en dinç bineklerle, en dinç ulaklarla, en kısa zamanda, ulaşması gereken yere ulaşıyordu. Başka türlü, Mekke’de durup da, Fizan’dan haber almanın yolu var mı?..

O günün şartları ve imkânları içinde, muhteşem fetanet, her referansıyla ayrı bir huzur, ayrı bir itminan, ayrı bir inşirah veren televvünler gösteriyor ve bize kendi risaletini ilan ve itiraf ettiriyor.

Bütün bunların yanında O, çok iyi bir asker olarak, sulh iktiza ettiği zaman hemen sulha yöneliyor ki, yukarıda bu hususa bir nebze temas etmiştik. Burada tamamlama kabîlinden, şunları da ilâve etmemizde yarar olacak:

Kur’ân O’na şöyle diyordu: “Eğer onlar sulha yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah’a tevekkül et!” (Enfâl sûresi, 8/61) Yani esbaba riayet et ama, Allah’a (celle celâluhu) tevekkülde de kusur etme! Esbaba riayet etmeden tevekkül, tembelliğin, şuursuzluğun, idraksizliğin; esbaba riayetten sonra tevekkül ise teslimiyetin, inkıyadın, Allah’a (celle celâluhu) bağlılığın, şeriat-ı fıtriye ve âyât-ı tekvîniye prensiplerini, kanunlarını bilmenin ve onlara riayet etmenin ifadesidir.

c. Tebliğde Devreler

Bir devre de Cenâb-ı Hakk’ın, O’na emri şu idi:

اُدْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış; doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” (Nahl sûresi, 16/125)

Kim sapıklıkta, kim hidayette, Allah (celle celâluhu) onu çok iyi bilir. Sen sadece vazifeni yap ve gerisine karışma! Bu âyet bir bakıma O’nu ve cemaatini âdeta mağarada şarj olmaya, gerilim kazanmaya davet ediyordu. Arkadan bir devir geldi ki Efendimiz, Allah’tan (celle celâluhu) aldığı şu emirlerle tebliğini açıktan ve sert bir dille yapmaya başladı. Cenâb-ı Hak bu âyetle de O’na şöyle diyordu: وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ اْلأَقْرَبِينَ “Önce en yakın hısımlarını uyar!” (Şuarâ sûresi, 26/214) فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ وَأَعْرِضْ عَنِ الْمُشْرِكِينَ “Artık Sana emrolunanı başları çatlatırcasına anlat ve müşriklerden yüz çevir!” (Hicr sûresi, 15/94)

  • Hayatından Kısa Kesitler

İslâm açığa vurulunca, baskılar arttı ve bunun üzerine şehit olanlar da oldu. Sümeyye gibi, Yâsir gibi ve daha niceleri.

Kimisi açlıktan, kimisi işkenceden, kimisi sinesinden yediği bir mızrak, bir oktan.. ve derken hicretler başladı… Habeşistan’a hicret, kendi kentlerine geriye dönüş ve ileride gerçekleşecek olan Medine’ye hicret ve hüzün senesi; Hz. Hatice-i Kübrâ ve Ebû Talib’in birden vefat etmesi ve esbab açısından Allah Resûlü’nün bütün bütün desteksiz kalması… Aslında Allah (celle celâluhu), sebepler adına, O’nun dayanabileceği her şeyi koparıp O’nun elinden alıyor, O’na, sürekli Müsebbibü’l-Esbab’a teveccüh yollarını açıyordu. Zira sebepler bütün bütün sukut etmezse, fıtrat ve tabiat kanunları için mukarrabîn ölçüsünde Müsebbibü’l-Esbab’a teveccüh tahakkuk etmez. Sebebler bütünüyle yok edilmeli ki insan o esnada fıtrî meyillerinin yanında ızdırarî ve cebrî olarak da “Allah”a yönelip tevhid nurunun sırlarını sezebilsin.. sezebilsin de vicdanında sırr-ı ehadiyet zuhur etsin.. tıpkı Yunus b. Mettâ’da olduğu gibi.. sonra da O’na yaptığı gibi sahil-i selâmete çıkarsın ve şecere-i yaktîn altında, ona görmesi gerekli olan nur-u a’zamı göstersin.

Evet, Ebû Talib’i alırken O’nun bir dayanağını alıyor, Hz. Hatice-i Kübrâ’yı (radıyallâhu anhâ) alırken ayrı bir dayanağını alıyor, böylece, arkadan gelenlere en büyük dersi vermek üzere O’nun nazarında sebepleri birer birer yok ediyor, O’nu Müsebbibü’l-Esbab’a çeviriyor ve sanki O’na şöyle diyor: “Sen daima ‘Allah (celle celâluhu)’ demeye namzet birisin; görmüyor musun ki, daha dünyaya gelmeden babanı, geldikten az sonra ananı, daha sonra dedeni, evet, seni kim himaye ettiyse birer birer elinden alarak daima sana şunu ihtar etti: “Habib-i Zîşânım, sakın ha, gözlerinin içine başka hayal girmesin! Her zaman Beni ara, Beni gör, Beni duy, Beni bil ve kâinatta, her çaldığın kapının arkasında Benim sesimi duymaya çalış!”

Allah’ın, O’nu yaşamaya zorladığı bu yol; ağır, çetin, zor, tahammülfersâ idi ama, Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) götüremeyeceği bir yük değildi; çünkü O, Allah’ın (celle celâluhu) gücüyle çok güçlü, Allah’ın (celle celâluhu) kuvvetiyle çok kuvvetli, acz u fakriyle kanatlı, yenilmez bir insandı.

Zâhirî sebeplerin vefasızlık ettiği yerlerden biri de Taif’ti. Allah Resûlü mesajını sunacak temiz sineler bulma ümidiyle gitmiş ve başından, vücudundan, ayaklarından, şakır şakır kanlar akarak geriye dönmüştü..[22] sonra Akabe’de ilk altı (bir rivayette yedi) kişiyle karşılaşma.. bunlar Es’ad b. Zürâre ve arkadaşlarıydı. Allah Resûlü’nün elini sıkıyor, sonra dönüp Medine’ye gidiyor ve ertesi sene on iki kişi, bir sonraki sene ise ikisi kadın olmak üzere yetmiş iki kişi olarak biat etmek üzere Allah Resûlü’ne geliyorlar.[23] Bunların içinde kadın olarak Nesîbetü’l-Mâziniye (İslâm Tarihinin daima şerefle kendisini yâd edeceği Ümmü Umâre künyesiyle andığımız büyük kadın) ve bir de Esmâ binti Amr var.[24]

Bu büyük kadınlar o günden sonra seferde-hazerde Allah Resûlü’nden ayrılmadılar. Hatta irtidat hâdiselerinde, Ümmü Ümâre, oğlu Habib’in şehit olduğu Yemame’de bizzat yine elinde kılıcı ve Uhud’dakine denk kahramanlığıyla sözünde ve vazifesinin başındaydı.[25] Medine’nin bu ilkleri tarafından Allah Resûlü Medine-i Münevvere’ye davet edilir.. ve kuman­dan, ordusunun başındaydı artık.

O güne kadar kimsenin burnunu kanatmamış, kimseye bir şey dememişti. Hatta O, birine bıçağı verirken dahi onun keskin tarafını, kendine doğru tutar, sapıyla uzatırdı. Çünkü adam ürperebilir, korkabilirdi. Evet O, böylesine incelerden inceydi.. ve o güne kadar hayatında hiç kimseyi incitmemişti. Ne var ki, hak ve hakikatin intişarı ve Kur’ân’ın dört bir yanda şehbâl açması karşısında rahatsız olan, rahatsız olup engellemeye çalışan yarasalara karşı elbette O “Sahibü’l-kadîb”, kılıcını kullanacak ve: “Ey yarasalar! Artık nurun önünü alamazsınız! Size gece yaşamak düşer.. savulun, gündüzün ışık ordusunun ve ışık süvarilerinin önünde durmayın!” diyecekti ve dedi de.

Lider, tebasıyla iç içe ve kumandan ordusunun başında idi. Önce içtimaî meseleleri halletti. Ashab-ı kiramı kardeş yaptı, Ehl-i Kitab’ı kendi saflarına çekti, onlarla sulh oldu ve bir anayasa hazırlayarak herkese emniyet ve güven telkin etti.

Daha sonra askerliğe yöneldi ve küçük müfrezeler teşkil etti.. derken etrafa keşif kolları çıkarmaya başladı. Keşif kollarının sayı itibarıyla on kişi ve daha az olanları ekseriyetle istihbarat ağırlıklı vazife görüyorlardı. Bunlar etrafı gözetiyor, muttali oldukları haberleri gelip Allah Resûlü’ne ulaştırıyorlardı.

Bir de sayı itibarıyla daha fazla olan müfrezeler vardı. Bun­lar silahlıydılar.. eğitimli idiler. Her an vazifeye hazır bulunurlardı. Bunlara bugünkü ifadesiyle vurucu timler diyebiliriz. Allah Resûlü’nün timleri, yer yer keşif vazifesi de yaparlardı. Ama, iktiza ederse vuruşmasını da çok iyi bilirlerdi. Kendileri de dört defa bunların başında bulundu. Bazen sayıları iki yüz kişiye varan keşif kolları da olurdu. Bunlar, daha çok, düşmanı sindirme, içlerinde panik hâsıl etme gibi vazifeler görürlerdi.

  • Seriyyelerdeki Hedefleri

Müslümanlar, hesaplaşmanın her çeşidine hazır idiler. Müşrikler de var güçleriyle onları böyle bir hesaplaşmaya zorluyorlardı. Vahiy geleli on üç sene, hatta içine girilen sene itibarıyla on dört sene oluyordu. Işıktan rahatsız olan insanlar, durmadan ışığı söndürmeye çalışıyor ve her yerde iman ve Kur’ân hizmetinin üzerine yürüyor, fırsat buldukça, birer birer Müslümanları derdest ediyor ve canlarına kıyıyorlardı.

Bugün “Bulgar mezalimi, Moskof mezalimi, Hindu mezalimi” diyoruz; diyoruz da, hiç olmazsa bugün bu tür zulmü kınayanlar var.. o gün Müslümanlara yapılan şeyleri kınayan bile yok.. kimse sesini çıkarmıyor. Kureyş ne yaparsa yapsın mâkul görülüyor ve vahşetin en utandırıcısı dahi tabiî kabul ediliyordu. Çünkü, Kureyş, Mekke’nin efendisiydi.. ne isterse yapabilirdi. O’nun bu despotizmasını yıkmak da yine Efendimiz’e düşüyordu. O’nun için seriyyeler hazırladı ve dört bir yana saldı. O, bu keşif kolları ve vurucu timlerle, belli hedeflere varmak istiyordu. Bu cümleden olarak:

a. Müslüman Varlığını Hissettirmek

Çevrede kendi mevcudiyetini hissettirerek, müşriklerin, Müslümanları Mekke’den kovmakla İslâm nurunu söndüremediklerini göstermekti.

يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللّٰهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللّٰهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmeye çalışıyorlardı. Bilmiyorlardı ki, Allah durmadan nurunu tamamlıyor.” (Saf sûresi, 61/8)

Çölün o karanlıklı vahşeti ve birinci cahiliye içinde bile, Allah nurunun söndürülemeyeceğini Allah Resûlü onlara bu şekilde göstermek istiyordu.

b. Kuvvetin Hakka Ait Olduğunu Göstermek

Hem ispat ediyordu ki, hüküm sadece Mekke müşriklerine ve Kureyş’e ait değil.. hakkı temsil edenlerin de bir hissesi, bir payları var.. ve bir gün gelecek, kuvvet, elindeki bütün silahlarıyla Hakk’a teslim olacaktır. İşte o gün yeryüzünde söz sadece ve sadece hakkın eline geçecek.. ve işte o zaman hukukun üstünlüğü tam olarak günyüzüne çıkacak.

Allah Resûlü Kureyş’in haklı olmadığını; fakat, kuvveti ellerinde tuttuklarından dolayı yer yer ve muvakkaten hakka galebe çaldıklarını biliyordu. Bunun için de Allah Resûlüne hakkın kuvvetinin ilan edilmesi lâzım geliyordu ki, işte O da tertip ve teşkil buyurduğu bu seriyyeleri ile çevresine bunu anlatıyordu.. yani, Ebû Süfyanların, Ebû Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn Ebî Muaytlerin, Velidlerin insanlık üzerinde herhangi bir haklarının olmadığını, aksine onların insanlığın haklarını gasbetmiş istismarcılar olduğunu fiilen ortaya koyuyordu.

c. İrşada Zemin Hazırlamak

Bu seriyyeler irşad yolunun önündeki engelleri açmaya matufdu. Evet O, çölde bu keşif kollarıyla, zabıta kuvvetini ele geçirecek, kendi mürşidlerinin, mübelliğlerinin köy, kent her yerde gezmelerini temin edecek, yolları emniyet ve güven altına alacak, mürşidlerine çalışma atmosferi hazırlayacaktı.

Bu mülâhazalarla Allah Resûlü, hiç durmadan çevreye seriyyeler çıkartıyordu. Hicretten sonra, Bedir’de hasımlarıyla hesaplaşacağı güne kadar tam on yedi defa etrafa yıldırım birlikleri gönderdi. O, birkaç ayda varılabilecek yerlere, hatta Mekke’nin önlerine kadar, on yedi defa yıldırım hareketi tertip ederek, düşmana ruhanîler, melekler gibi göründü ve içlerine korku saldı. Onları yavaş yavaş Bedr-i Kübrâ’ya çekerken, tam felç etmiş olarak çekiyordu.

d. Emniyeti Temin Etmek

O günlerde çölde çapulculuk hâkimdi. Kim kuvvetli ise o haklıydı ve mazlumun hakk-ı hayatı yoktu.. kim kuvvetli ise, o sürekli eziyordu. Bunun karşısında Efendimiz, şunu plânlıyordu; her yerde askerî müfrezeler gezecekti ama, kimsenin kılına dokunmayacak, malına el sürmeyecek, ırza, namusa ilişilmeyecek, evet; silahlı insanlar milletin kapısının önünden geçecek ama onlar, emniyet ve güvenin bekçiliğini yapacak, kimsenin burnunu kanatmayacak.. ve herkese göstereceklerdi ki, çölde çapulculuktan başka şeyler de oluyormuş. Bunu, temsil etse etse ancak ta baştan çapulculuğa karşı ilan-ı harp eden Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) temsil edebilirdi.

Bu arada herkes, şunu çok iyi duymuş, anlamış ve bilmiş olacak ki, çöl sadece Mekke müşriğinin değil, Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onda bir hakkı var.. ve bu hak, zamanla, inkişaf edecek, nurun yayıldığı gibi yayılacak, her evde, her hanede, her vicdanda, her zihinde kendisini hissettirecek ve ettirdi de…

  • Seriyyeler

a. İlk Seriyye ve Hz. Hamza (radıyallâhu anh)

İşte, bütün bu maksatları tahakkuk ettirmek için Allah Resûlü, daha hicret buyurur buyurmaz, ilk yıldırım harekâtı emrini, yanına yüz kişi de katarak Hz. Hamza’ya (radıyallâhu anh) vermişti. O günlerde Allah Resûlü, çölde öyle bir haber ağı kurmuştu ki, kuş uçsa O’nun haberi olurdu. O günlerde içinde, pek çok muhacir malının da bulunduğu bir kervan, yeni Medinelilerin gözünün içine baka baka yakın bir yerden geçiyordu. Seyyidina Hz. Hamza (radıyallâhu anh), düşmanın gözüne bilinenden çok farklı göründü.. kimsenin burnunu kanatmadı ama, düşmanın kalbine korku saldı ve onları felç etti.. öyle ki, arkalarına bakmadan kaçtılar..[26] onlar çölde kaçadursunlar, köylü-kentli herkes onlara bakıyor şöyle düşünüyordu: Demek, Mekkeliler artık değişik bir kuvveti, bir gücü de kabulleniyorlar.

Bu ruh hâletinin, insanların gönlünde nasıl bir tesir yapacağı tariften vârestedir. Mekkeli, bu hareketlerin hemen hepsinde çareyi kaçmada buluyordu. Mekkeli kaçarken, Müslüman da onu kovalarken, etraf da mütehayyir, şaşkın, hayret içinde, ne yapacağını bilemeyen ve kaderdenk çizgisinde bulunan kimselerin bulundukları kefeye Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumruğunu bütün şiddetiyle indiriyor ve o kombinezonu, kendi hesabına değerlendiriyordu. Halkta yaygın kanaat şu merkezde idi: Demek ki müşriklere bundan sonra kaçmak düşüyor.

Evet, Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) iyi bir erkân-ı harp olarak hasımlarını kovalıyor ve bu mânâ, bu ruh ortadakileri büyülüyor ve tesiri altına alıyordu. Her gün gönüller, İslâmiyet’e karşı daha da yumuşuyor.. ve değişik kabilelerden fevç fevç İslâm’a dehalet oluyordu. Yollar artık emniyet altına alınmış, İslâm güç ve kuvvetini göstermiş, hak temsil edilirken, ihtiyaç duyulan güç ortaya çıkmış ve herkes şimdi biraz daha farklı düşünüyordu.

b. İkinci Seriyye

Arkadan hemen ikinci seriyyeyi tertip buyurdu. Ve bunda da kimsenin burnu kanamayacaktı; çünkü maksat bir çıkartma veya indirmeydi. Her şeyde kuvveti esas alanlar kuvvetlerinin ve kuvvet fendinin bozulduğunu görsünler, kuvvetin bir şeye yarasa da her şeye yaramadığını anlasınlar, isteniyordu.. ve kuvvete, hak buudlu kuvvetle mukabele ediliyordu…

Evet, kuvveti elinde tuttuğu hâlde zulme, cebre, gadre, haksızlığa girmeme; aksine güçlü olmakla beraber âdil ve merhametli olma.. hem o kadar ki; şayet yabancı birinin koyunundan süt içecek olsalar “Bunun hakkını verelim de sizin koyununuzdan bir süt içelim.” demeye kadar ukbâ referanslı.. Müslümanlar bu hâl ve davranışlarıyla öyle bir imaj hâsıl ettiler ki, bunlar çöl insanının bilmediği şeylerdi. Bunları hayret içinde seyrediyor ve ihtimal “Acaba gökten, İbrahim’in dediği melekler mi indi?” zannına kapılıyorlardı. Ne tatlı zan, ne tatlı bir düşünceydi bu!

c. Ubeyde b. Hâris Seriyyesi

Ubeyde İbn Hâris (radıyallâhu anh) Allah Resûlü’nün amcası Hâris’in oğlu ve Abdulmuttalib’in de torunuydu. Bedir’de dizleri kesilmiş kanlar içinde, Allah Resûlü’nün huzuruna götürüldüğünde henüz ölmemişti: “Yâ Resûlallah, cephede savaşırken ölmedim, söyle bana Allah aşkına, ben şehit miyim?”[27] diyen, yüreği tir tir titreyen Ubeyde İbn Hâris (radıyallâhu anh).

O da, Râbığ vadisinde düşmana bir korku saldı, bir dehşet ve bir velvele verdi.[28] Sonra da geriye döndü ki, bu da Kureyş için bir felç ve ikinci bir şoktu. Kureyş’in de Kureyş kervanlarını idare edenlerin de, çölde Kureyş’e gözcülük yapanların da bu şokların tesirinden senelerce kurtulmaları mümkün değildi.

d. Başta O Vardı

Yıldırım hareketleri birbirini takip ediyordu. Bu seriyyelerden sonra, doğrudan doğruya Allah Resûlü, iki yüz kişilik bir kuvvetin başına geçerek Şam’a giden Kureyş kervanını tehdit edecekti. İş o kadar mükemmel plânlanmış ve öylesine yollar kontrol altına alınmıştı ki; eğer Allah Resûlü: “Geçin, gidin!” demeseydi, kervanın geçip gitmesine imkân yoktu.

Bu öyle bir tehdit idi ki, Kureyş’in yürekleri ağızlarına gelecek, ödleri patlayacaktı. Allah Resûlü bizzat işin başında bir nârâ atıyor, ortalığı velveleye veriyor, ormandaki aslanların ödünü koparıyor ve yine hiç kimseye ilişmeden, kimsenin kılına dokunmadan geriye dönüyordu.[29]

Benzeri bir mülâhaza ile yine Allah Resûlü, az bir kuvvetin başında Buvat’ta düşmanlarıyla karşılaşıyor, onlara gözdağı veriyor ve geriye dönüyor.[30]

Aynı çizgide Veddan’da düşmanlarıyla karşılaşıyor, yine yüreklerine korku salıyor.. ve herkese çapulculuğa karşı çöl emniyetinin garantörü olduğunu hatırlatıyor ve geriye dönüyor.[31]

e. Abdullah b. Cahş Seriyyesi

En son Abdullah b. Cahş ki, bu da halasının oğluydu ve vazifelendirdiği kimseleri hep yakınlarından seçmiş idi.. ilk emirleri de yakınlarından seçmiş ve dinî karabeti cibillî karabetle tahkim etmişti. Zira o güne kadar, Müslümanlar silah kullanarak hasımlarıyla hesaplaşmamışlardı. Akrabalarıyla kavga etmek, akrabalarını öldürmek ise çölü de, çölün kanunlarını da altüst etmek demekti. Bu itibarla “Bedr-i Kübrâ” çok önemliydi. Bedr’e giden yol da, bu seriyyelerden geçiyordu. Bedr-i Kübrâ’ya giden bu yolda o, seriyyelerin başına Hz. Hamza, Ubeyde İbn Hâris, Sa’d İbn Ebî Vakkas ve Abdullah b. Cahş gibi yakın akrabalarını seçmiş.. ve bu çetin, çöl mantığına ters, ağır sorumluluğu yakınlarına yüklemişti. Bu arada üç-dört seriyyede de bizzat kendileri bulunmuşlardı.

Abdullah b. Cahş, Allah Resûlü’nün halazâdesiydi. Uhud’un, dillere destan bu büyük bahadırı, günümüzde bilinen şekliyle hipermetrop mu yoksa ağır bir miyop mu nasılsa gözleri görmüyordu.. ve herhâlde sadece karartıları hissediyordu. Buna rağmen, hiçbir harpten geriye kalmamıştı ve Bedir’de kıyasıya savaşmıştı. Uhud’da bozgunu görünce, bunu bir türlü hazmedememiş ve sağda-solda ölüm peylercesine savaşmıştı.

Sa’d İbn Ebî Vakkas diyor ki: “Bir aralık gözü dönmüş bir vaziyette, bir kayanın dibinde; âniden karşıma dikildi. Bana dedi ki, “Gel tam sırası, şurada sen dua et ben ‘Âmin!’ diyeyim, ben dua edeyim sen ‘Âmin!’ de!” (Tam Allah Resûlü’ne yakışır bir halazâde.. Ruhun şâd olsun.. ve makamın da firdevs… Sen bize yürünmesi gerekli olan yolu gösterdin! Sen bize, zilletle yaşamaktansa izzetle ölmeyi öğrettin! Sen Resûlullah’ın şehit edilmesi bahis mevzuu edildiği bir yerde, yaşamanın abes olduğunu canını vererek anlattın! Ruhun şâd olsun!) Gözü dönmüştü. Ukbâ ve Allah’a ulaşmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Azdan gözünü kesmiş, çoğa teveccüh etmiş, halktan Hakk’a yüz çevirmiş ve kesretten vahdete yönelmişti. Yönelmiş de: “Gel sen dua et ben ‘Âmin!’ diyeyim, ben de dua edeyim sen ‘Âmin!’ de.” demişti.

Siyer kitapları ittifak ile naklediyorlar. “Oturduk, diyor, Sa’d b. Ebî Vakkas (radıyallâhu anh). Tam muharebenin kızıştığı ve Resûlullah’ın vefat ettiği şayiasının yayıldığı bir anda, o dua edecek, ben ‘Âmin!’ diyeceğim, ben dua edeceğim, o ‘Âmin!’ diyecek. Ben dua ettim ve şöyle dedim: ‘Allahım, hasımlarımızla hesaplaşıyoruz, en güçlü hasımları karşıma gönder, onunla kıyasıya yaka-paça olayım ve sonra haklarından geleyim, sonra da gazi olarak Allah Resûlü’ne döneyim.’

O, benim bu içten gelen duama ‘Âmin!’ dedi. Sonra o şehit namzeti başlamıştı dua etmeye ve şöyle diyordu: ‘Allahım, bana çalımlı bir hasım gönder, savaşın tam hakkını vereyim, ben onu hırpalayayım; ama sonra o beni öldürsün, (çünkü benim için artık hayatın mânâsı yok. Zira Resûlullah şayet şehit oldu ise, burada artık benim için yaşamak abestir.) Sonra benim burnumu, dudağımı birer birer kessin. Sonra ben yüzümden, kulağımdan, burnumdan, dudağımdan, gözlerimden akan kanlarla Senin huzuruna geleyim. Sen bana de ki, ‘Abdullah! Burnunu, dudağını, kulağını ne yaptın?’ Ben de Sana diyeyim ki; ‘Allahım, ben utandım günah işlemiş uzuvlarımı Sana getirmeye, Habibinin yolunda kavga ederken döktüm geldim.’

Dua müthişti, ben bu müthiş adamın müthiş duasına ‘Âmin!’ dedim. Allah’a (celle celâluhu) yemin ederim ki Uhud bittikten sonra Allah Resûlü, halazâdesini arattırdı, buldu, ne dudağı vardı, ne burnu vardı. Karnında da mızraklar dönüp durmuş ve bağırsakları da deşilmiş vaziyette idi.”[32]

Gözleri hakikate açıldıkdan sonra; varsın dünyayı tam görmesin, varlığı buğulu buğulu seyretsin ne çıkar..!

İşte Nahle seriyyesinin başında bu Abdullah b. Cahş vardı. Allah Resûlü onu, on iki arkadaşıyla beraber, Medine’ye tam 500 km’lik mesafede bulunan, “Nahle” denilen yere göndermişti. Nahle, Mekke’nin burnunun dibinde bir yerdi. Oraya kadar gidip gelecek ve oradan Mekkelilerin durumunu tarassut edecekti. Ölümü birkaç kere göze almayan bir insanın böyle bir vazifeyi omuzlaması düşünülemezdi. Onun için Allah Resûlü, o insan seçimindeki fetanetini göstermiş ve seriyyenin başına tam adamını bulup koymuştu. Oraya, hayatı istihkar eden ve durmadan ölüm kovalayan bir yiğit gerekliydi ve Abdullah tam bu işin eriydi.

İki Cihan Serveri ona bir mektup verdi. Mektupta bu seriyyenin yapacağı işler yazılıydı. Ancak mektup hedefe varıldıktan sonra açılıp okunacaktı. Ayrıca ona şu tenbihte de bulundu: “Sakın oraya götürmek için kimseyi zorlama! Adamlarını hep gönüllülerden seç!” Daha önceden işi kabullenenlerden biri, mesele gönüle bırakılınca mazeret beyan edip vazgeçmişti. Diğerleri, denileni tatbik etti ve Nahle denilen yere kadar gittiler. Emirnameyi orada açtı. Allah Resûlü’nün emirlerini bir bir yerine getirdi. Derken hiç beklenmedik bir hâdisede bir müşrik öldürüldü. Kaçanların ganimetleri de alınıp Allah Resûlü’ne getirildi. Bu seriyyede yapılanlar, beklenmedik şekilde olmuştu ve kat’iyen, Allah Resûlü’nün emri dahilinde yapılmamıştı. Aniden zuhur eden bir hâdisede, istenmediği hâlde böyle bir şey olmuştu. Mekkeliler bunu büyüttü ve “Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), haram aylarında adam öldürüyor.” dediler. Daha sonra, bu mevzu ile ilgili âyetler nazil oldu ve onların çıkardığı fitnenin, haram ayda adam öldürmekten daha şiddetli olduğunu beyan buyurdu.[33]

  • Seriyyelerin Neticeleri

a. Çölde Hâkimiyet Ele Geçmişti

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), Medine’ye teşrif buyurduktan az sonra başlayarak, bu minval üzere yıldırım hareketleri tertip ediyor, düşmanlarını sindiriyor, onların içlerine korku salıyor; iktisadî hayatlarını tehdit ediyor, onları malî ve iktisadî bunalımlara itiyor ve hâdiseleri Bedr-i Kübrâ’ya doğru çekiyordu.

Bütün bunları yaparken de öyle bir haberleşme ağı kurmuş idi ki, o gün Kureyş, Resûlullah’ın kurduğu bu haber ağıyla evlerinin içinde olan şeylerden dahi haberdar olduğu, paniği içindeydiler. Her yerde görüşülüp konuşulan şey şu idi: Bir insan böyle bir haber ağı ile kuş değil sinek dahi uçurtmaz, hasımlarının yaptığı şeyleri bilir. İş böyle olunca paniğin buudlarını tahmin etmek oldukça zordur.

Bize askerde derlerdi ki, muharebe muhabere demektir. İyi bir muhabere teşkilatınız varsa ve iletişim mükemmel ise, bir ölçüde zaferin yarısı garantilenmiş sayılır. Hasımlarınıza haber sızdırmayacaksınız ve onlardan günübirlik sürekli haber elde edeceksiniz.. merkezi de dakikası dakikasına olanlardan haberdar edeceksiniz. Günümüzde teknik bu kadar ilerlemiş olmasına rağmen karşı cepheye sızdırmadan haber ulaştırma oldukça zor.. ve hele onlardan haber sızdırmak… Hâlbuki o ibtidaî şartlarda, Allah Resûlü nasıl bir haber ağı kurmuş idiyse haberler çok seri hem de fevkalâde bir güvenlik içinde intikal ediyordu. Kendisine vahiy nasıl güvenle, Cibril gibi, مُطَاعٍ ثَمَّ أَمِينٍ “Orada kendisine itaat edilir, O emîndir.” (Tekvîr sûresi, 81/21) ile serfiraz bir melek vasıtasıyla getiriliyordu.. kurduğu haber ağı da, âdeta aynı güven ve aynı hassasiyet içinde işliyordu. Allah Resûlü güvenirlilik adına, bu mükemmel haber ağıyla başarılı bir iletişim içindeydi. Hiçbir haber sızmıyor, düşman hiçbir şeyden haberdar olmuyor; O’nun ise, kaçırdığı tek haber bulunmuyordu.

Batının deha çapında kabul ettiği kumandanlar vardır. Sezar, Anibal, Napolyon ve Hitler’i bunlar arasında sayabiliriz. Ancak, tarih şahittir ki bunların hiçbiri, Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağını kuramamış ve düşmanı yakın takibe almada, Allah Resûlü’nün topuğuna ulaşamamıştır.

Allah Resûlü’nün haberlerinden dışarıya sızan bir tek vak’a bilmiyoruz. Yoksa, bir avuç insanla o kadar kefere ve fecerenin hakkından gelinmesi mümkün değildi. Esbap dairesi içinde inayet ve tevfik; temkin ve tedbirin -inayet sahibinin inayeti ölçüsünde- derin bir buududur; kudret dairesi içinde de temkin ü tedbir, ilâhî tevfikin sığ bir vesilesidir. O, bizim rehberimiz olma mevkiinde, esbap dairesine göre hareket ediyordu.

Sadede dönüyoruz: Cihan harplerinde gördük ki, bir ülkenin limanlarını, ithalat ve ihracatını tehdit altında bulundurmak, onları iktisadî ambargo içine almak, o ülke insanının iki ayağını bir kaba sokmak, yarınlarına karşı onları güvensiz hâle getirmek çok önemlidir. Evet, sizin kanınıza ekmek doğrayıp yemek isteyen hasımlarınızla yaka-paça olmaya doğru giderken veya onları buna doğru çekerken, elbetteki önce onları felç etmeniz gerekecek.

İşte Allah Resûlü de bu yıldırım hareketleriyle hasımlarını böyle felç ediyordu. Artık Mekke’nin güvenliği kalmamıştı ve çöldeki şaşkın adam şöyle düşünüyordu: “Bundan böyle Mekkeli müşrik bizi koruyamaz. Bizim için güvenlik kaynağı olamaz. Öyle anlaşılıyor ki, insanlığın kaderi başkalarının eline geçti. Öyle ise bizim onlara dehalet etmemiz ve uymamız daha uygun olacaktır.” Evet, böyle düşünüyor ve fevç fevç Allah Resûlü’ne dehalet ediyorlardı.

Kimsenin burnu kanamasa bile, kervanlar daima tehdit altındaydı. Evet, bütün bu hareketler esnasında -arz ettiğim gibi- Nahle’de bir tali’sizin, Müslüman oklarına hedef olmasının dışında, herhangi bir insanın kılına dokunulmamıştı.

b. Artık Çöl Emindi

Allah Resûlü bu seriyyeleriyle, hedeflediği şeylerin hepsini birer birer elde etmiş bulunuyordu. Artık çölde bir değişik güç ve kuvvetle kendisini hissetirmeye başlamıştı. Mütegallip Kureyş karşısında bir Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) vardı.. ve bir Hz. Muhammed cemaati vardı. Ne var ki; sağda solda kuvveti temsil ettiği, çapulcu kuvvetleri bozguna uğrattığı hâlde, hiçbir zaman kuvveti, bir zulüm aracı olarak kullanmıyordu. Karşı tarafın elinde ise kuvvet, “Ben haklıyım.” diyor, herkesin hukukuna tecavüz ediyor.. gece baskınları yapıyor.. mazlumu, zayıfı eziyor, inletiyor ve iniltileri de ney gibi dinliyordu.

Bu yeni kuvvet ise, başka bir kuvvetti. Bu, âdeta gökten inmiş bir kuvvet gibiydi; elinde kuvveti tutuyordu ama, hak karşısında da temenna duruyordu. Hukuka fevkalâde saygılıydı. Evet hak, insanlık tarihinde, bu seviyede bir kere böyle saygı ve ihtiram görüyordu. O da Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) eliyle oluyordu. Aksine, başka zamanlarda her gece gelen, kendine göre kanunlar koydu ve “Bu hukuktur.” dedi… Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın (celle celâluhu) vaz’ettiği hukukun üstünlüğüne daima saygılı oldu.. saygılı oldu ve parmağını, haramın, mahzurlunun en küçüğüne dahi uzatmadı.

İşte bütün bunları çöl, çöl insanı, onun çoraklaşmış düşüncesi, herkes ve her şey gördü. Bâdiye bunu gördü.. karanlıklar bunu gördü.. çadırların, çardakların önlerinden o müthiş timler geçiyor ama, ne kadına kıza ilişiyor, ne elin âlemin kazandığı şeylere el uzatıyor, ne de haksızlığın en küçüğünü irtikâp ediyordu.

O, bunları göstermeyi hedeflemişti ve şimdi de gösteriyordu. Artık güven, yavaş yavaş Mekke’den Medine’ye doğru kayıyor ve O’nun ufuklarında tülleniyordu. Çünkü Emin oradaydı. Emin, bir zamanlar Mekke’nin kadrini bilemediği “el-Emin” ve bizim “Muhammedün Resûlullah es-Sadıku’l-va’di’l-Emin” dediğimiz Emin artık Medine’de idi. Emniyet, eminin yanında olur. Çöl insanı böyle düşünüyor ve Medine’ye doğru kayıyordu…

Hususiyle son zamanlarda, Kureyş, bütün bütün gücünü yitirmiş, onlara hiçbir güven veremiyordu. Başkalarına güven vermek şöyle dursun kendi kervanları bile tehdit altındaydı. Bu mülâhazalar, müşrik çevrede sürekli çözülmeler meydana getiriyordu. Bunları gördükçe Mekkeliler, öfkeden patlayacak hâle geliyorlardı.

c. Vaktinden Önce Yakalamak Önemliydi

Düşmanı kızdırmak, canını sıkmak, vakitsiz, erken harekete sevketmek için önemli bir meseledir. Size yeni olmuş bir hâdiseyi arz edeyim:

Bana birkaç defa sordular, “Türkistan, Özbekistan, Gürcis­tan, Dağıstan gibi ülkelerde hareket var. Kırım’da bir ölçüde yine hareketler var. Bu hareketler nebilerin vaadinde, velilerin yâdında, güvercinin kanadında ve ahir zamanda beklediğimiz o mutlu günler midir acaba? Ona doğru mu gidiliyor? Yani esir milletler hürriyetlerini hak ve hukuklarını elde edebilecekler mi?”

Doğru ona doğru gidiliyor fakat, şu andaki hareketlerin bazılarını senarize edip sahneye koyan, hasımlarımızdır. Evet, oralarda, bizim soydaşlarımıza, bizim dindaşlarımıza, bizim eski kardeşlerimize ait hareketler hep başkaları tarafından plânlanıyor. Çünkü biz henüz oralarda yumurtanın içinde civciv veya tavuğun altında yumurta gibiyiz. Üç-beş tane çapulcuyu tahrik ederek sokak hareketine zorlayacaklar ve arkadan da mekanize birliklerini üzerimize sürecekler ve daha yavru iken başımızı ezecekler. Zira Gürcistan’dan üç-beş sergerdan Bulgaristan’a gitti. Şumnu’da göründü, Sofya’da göründü ve şöyle dediler: “Biz Rusya’da başkaldırdık ve bir kısım haklar kopardık, başkaldırın, hak koparın!”

Bu önemli bir meseledir. Vakitsiz belli bir sahaya çekme ve iflahımızı kesme gayretidir. Ama bilmiyorlar: وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ34 Hak daima galebe çalacak ve ezilmeyecektir.

اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ “Ve o, hep üstte olacaktır ve onun üstünde olunamayacaktır.”…[35] Ve inşâallah kendi oyunları kendi başlarına dolanacaktır!…[36] وَلاَ يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلاَّ بِأَهْلِهِ “Hile, komplo kim müstehaksa onun başına dolanır.” (Fâtır sûresi, 35/43)

Evet, Allah Resûlü, bir bakıma sindirme hareketleriyle hasımlarını tahrik ediyordu. “Kervanlarımız tehlikede, iktisadî hayatımız tehdit ediliyor, çöl, adım adım O’na doğru kayıyor, öyle ise çıkıp Bedir’de hesabını görelim.” diyorlardı. Evet, o devirde cahiliyenin şeytanı Ebû Cehil onlara, işte bunları söylüyordu. Hatta çokları yarı yoldan döneceklerdi ama o: “Hayır, bu işi burada bitirelim, bitirelim zira biz O’nun işini bitiremezsek O bizim işimizi bitirecek.” diyor ve tahriklerini devam ettiriyordu.

Allah Resûlü’nün hedefi de buydu. Kur’ân da, O’na bunu talim ediyordu:

وَإِذْ يُرِيكُمُوهُمْ إِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي أَعْيُنِكُمْ قَلِيلاً وَيُقَلِّلُكُمْ فِي أَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ أَمْراً كَانَ مَفْعُولاً وَإِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الأُمُورُ

“Karşılaştığınızda, olacak işi oldurmak için, onları gözlerinize az gösteriyor ve sizi de onların gözünde azaltıyordu. Bütün işler, dönüp Allah’a varır.” (Enfâl sûresi, 8/44)

Allah (celle celâluhu) onlara sizi, sizi de onlara az gösterdi ki ummadığınız bir yerde, bir tablo, bir hâdise ve bir vak’a meydana geliversin. Zaten, Allah (celle celâluhu) hükmünü vermişti ve O’nun verdiği hüküm de kaza olacaktı. Bu itibarla başlarına gelecek akıbet muhakkaktı; bundan kaçamazlardı. Allah hasımlarını O’na doğru çekiyordu.. ve bir gün Bedr-i Kübrâ’da vakitsiz olarak kendilerini Müslümanların karşısında bulacaklardı.

Allah Resûlü’nün harp stratejisini bilmiyorlardı. Kov­muş­lar, içlerinden atmışlardı.. işte şimdi de tir tir O’nun karşısında idiler… Bir seneden beri ihkâk-ı hak etmek, onların aldıkları hakkı istirdat etmek ve onların kuvve-i mâneviyelerini kırmak için seriyyeler tertip eden bu insanın nasıl bir erkân-ı harp olduğunu belki birkaç saat sonra anlayacaklardı ama, bunun hiçbir yararı olmayacaktı. Evet, Bedir’de öyle bir erkân-ı harple karşılaştılar ve hiç bilmedikleri bir harp stratejisi ile mukabele gördüler. Derken darman duman oldular.

d. Bütün Hâdiseler Bedir’e Hazırlıktı

Evet, Bedr-i Kübrâ’ya gelinmişti ama, bu geliş basit insanların, hatta sıradan erkân-ı harplerin gelişi gibi değildi. O nereye gittiğini çok iyi bilerek “Bedr’e gidiyorum, düşmanlarımla yaka-paça olacağım!” şuuruyla oraya gelmiş, gelinceye kadar da tam 17 defa değişik yıldırım hareketleriyle düşmanın yüreğini ağzına getirmiş.. ve her evde, her ocakta, her bucakta, şok tesiri yapabilecek güç ve hareket gösterisiyle ruhen onları felç etmiş.. kendi güçleri hakkında onları şüpheye düşürmüştü. Hatta “Mekke ve Mekke civarında (Ümmü’l-Kurâ’da) artık emniyet ve güven yok.” dedirtmiş.. böylece çölü, efkârının yanına çekmiştir ki, artık emniyetin, “Emin” insanın yanında olduğunu herkes kabulleniyordu. Zaten cahiliye de O’na “Muhammedü’l-Emin” deyip, O’nu emniyetin biricik temsilcisi olarak görmüyor muydu? O, gökte de Emindi, yerde de.. lisan-ı nezihinde bir gün hem bir ihtar, hem de tahdis-i nimet olarak şu inkisar-âmiz sözler dökülmüştü: “Ben de emin olamazsam, kim emin olur ki. Ben gökte emin, yerde de eminim.”[37]

Artık çöl, emin kim, emniyet nerede bunu ayân beyan görüyordu. Evet, “Emin” şimdi beled-i emin olan, Medine’de oturuyor.. ve efendilik de Kureyş’in elinden, Medine’deki Kureyş’in efendisinin eline geçiyordu. O, Kureyş’in de efendisiydi. Benî Haşim’in de, topyekün insanlığın da, bütün bir varlığın da… O’nun yaratılışı varlığın ille-i gayesiydi. Ve لَوْلاَكَ مَا خَلَقْتُ اْلأَفْلاَكَ “Olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.”[38] yüksek pâyesiyle taçlanmıştı. Hadis kriterlerine takılan bu söz, o noktada vize alamasa da, mânânın vâkıa mutabakatı cevazıyla, her zaman beyan iklimlerinde serbest dolaşabilir.

Evet, O olmasaydı kâinatın mânâsı anlaşılmayacaktı. Eşyanın hakikatine nüfuz edemeyecektik. Dünya nedir, ukbâ nedir bilinemeyecek.. vicdan nedir, insan nedir anlaşılamayacak ve dünya bir mâtemhaneden farksız olacaktı. Her ölen bizi ağlatacak ve her ızdırablı hâdise, bir tortu gibi sinelerimize çökecekti. Biz karanlıklardan kurtulup aydınlıklara uyanmayı O’nun sayesinde öğrendik. Şu kendi özüne bakan yönleriyle Cehennem Cehennem üstüne dünyayı, O’nun vasıtası ile Cennetler gibi gördük. İmanın dünyada dahi bir Cennet hayatı vaadettiğini O’nun nurlu beyanlarıyla öğrendik. İman eden herkesin, kalbinde Cennet nüvesi taşıdığını ve Cennetlere uyanmak suretiyle dünyayı dahi Cennet hâline getireceğini hep O’ndan öğrendik. Öğrendik ve huzura erdik.. zikirlerle, Allah’ı (celle celâluhu) anmakla kalblerin itminana kavuşacağına O’nunla uyandık veأَلاَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Biliniz ki kalbler, ancak, Allah’ı anmakla itminana ulaşır.” (Ra’d sûresi, 13/28) gerçeğine ulaştık.. evet, maddî refahla değil, para bolluğuyla değil, hanla apartmanla değil, yazlık-kışlık villalarla değil; imanla, vicdan huzuruyla, insanî değerlere karşı saygılı yaşamakla, itminanla kalbler oturaklaşır, arzular biter, istekler diner. Yoksa bütün dünya bir insana verilse, yine gamı, kederi dinmez. Bu hususların bütününde biricik muallimimiz O’dur.

“Medyûn O’na cemiyeti, medyûn O’na ferdi.
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyet.
Ya Rabb mahşerde bizi bu ikrâr ile haşret!” M. Âkif

Bedir’e giderken ashabının kalbinde, buğu buğu Cennet tütüyor ve gözlerinde de Cennet yamaçları tülleniyordu. Çok iyi hazırlanmış ve huzur içinde oraya ulaşmışlardı. Vicdanlar O’na yönelmiş ve artık yollar, ister Medine’den Mekke’ye, ister Mekke’den Medine’ye gitsin, bundan böyle insanlığın önünde Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) vardı. Artık Emin’in emniyet ve güven dönemi başlamıştı.

Bir gün Adiy İbn Hâtim’e şöyle demişti: “Gün gelecek, (şimdi vahşetten, soygunculuktan, eşkıyanın ortalığı kasıp-kavurmasından şikâyet ediyorsunuz) Hadremût’tan, Hîre’den tek başına bir kadın kalkacak Mekke’ye, Medine’ye kadar gelecek ve hiçbir şeye takılmayacak.”[39]

İşte o dönem şimdiden başlamıştı bile. Çöldeki bu 20’ye yakın emniyet buudlu hareketleri, hem Bedr’in temellerini atmış, hem de bütün vahşetzedelere emniyet fısıldamıştı.

20’ye yakın bu hareketlerde hiç kimsenin burnu kanamamıştı ve hiç kimseye emniyetsizlik telkin edilmemişti. O’nun timleri yıldırım gibi her yerde kendilerini hissettiriyor; ancak geçip gittikten sonra, semadan, yıldırımı müteakip yağan yağmur gibi, rahmet olup iniyor ve sinelerde itminan hâsıl ediyorlardı. Zira geçenler, artık çölün çapulcuları değildi. Onlar Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emin askerleriydi.. evet, bunlar güven timleriydi. Şekavete karşı, eşkiyaya karşı, anarşiye karşı, kargaşaya karşı, huzursuzluğa karşı ve güvensizliğe karşı güven timleriydi. Geçtikleri her yer, onlardan sonra buğu buğu rahmet kokuyor ve herkes, “Bu rahmet de nereden?” diyordu…

Bu rahmet, bütün varlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakikatinin semasındaki bulutlardan akıp geliyordu. Bu timler de, O’nun gök gürültüsü, O’nun şimşekleri, O’nun yıldırımlarıydı ve çıkardıkları ışıklar, O’nun adını yazıyorlardı.

[1] Bkz.: Hac sûresi, 22/39-40.
[2] Müslim, cihad 3; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/300; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 9/85, 90.
[3] İ’lâ-yı Kelimetullah veya Cihad, Nil Yayınları.
[4] Hâkim, el-Müstedrek, 3/432; Beyhakî, Şuabü’l-iman, 2/239; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/162.
[5] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/227; İbn Sa’d et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/271.
[6] Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 6/63-64; İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/318-319.
[7] Doğuştan Günümüze İslâm Tarihi, 1/445.
[8] Buhârî, cihad 180; Müslim, hac 439.
[9] Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1/234-235.
[10] Kadı Iyaz, eş-Şifâ, 1/234. Ayrıca bkz.: Kitab-ı Mukaddes, Eski Ahit, İş’iyâ, bab: 11-12.
[11] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/140.
[12] Ebû Dâvûd, melâhim 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/278.
[13] Mevlânâ Şiblî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, s. 302.
[14] Kadı İyâz, eş-Şifâ, 1/234-235.
[15] Buhârî, ahkâm 33; Müslim, fedâilu’s-sahabe 63-64; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, 6/12.
[16] Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/246.
[17] Buhârî, ahkâm 4; Müslim, imâre 39.
[18] Buhârî, salâtu’l-havf 1-3; Müslim, salâtü’l-müsafirîn 305-312.
[19] Buhârî, cihad 103.
[20] Buhârî, megâzî 48; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 2/135.
[21] Buhârî, megâzî 46; Müslim, fedâilu’s-sahabe 161.
[22] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/136.
[23] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/276-292.
[24] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 2/290.
[25] İbn Hacer, el-İsâbe, 8/265-266; İbn Abdilberr, el-İstîâb, 4/1948-1949.
[26] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/140-142; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/241-246.
[27] Taberî, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk, 2/32; Hâkim, el-Müstedrek, 3/208.
[28] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/136; Hâkim, el-Müstedrek, 3/207.
[29] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/246-247.
[30] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/246.
[31] İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/243.
[32] Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ, 1/109; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, 3/195; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 9/301; İbn Hacer, el-İsâbe, 4/35-36.
[33] İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye, 3/146-147; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 3/248-252.
[34] “Güzel netice müttakîlerindir.” (A’râf sûresi, 7/128; Hûd sûresi, 11/49; Kasas sûresi, 28/83.)
[35] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 1/140.
[36] Bu ifadeler 1989 yılında söylenmiştir.
[37] Buhârî, megâzî 61, Müslim, zekât 144.
[38] Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, 2/214.
[39] Buhârî, menâkıb 25; Tirmizî, tefsir (1) 1.

Kaynak: Sonsuz Nur / M.Fethullah Gülen

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu